tanrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tanrı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2025 Cumartesi

Kimmer Türkleri

 

Kimmerlerin esas işareti haç olup...

Ekber Necef / video

"Türklərin Qafqazdakı varlığını 11-ci əsrdən götürmək utopiyadır | QƏRBİ AZƏRBAYCAN XRONİKASI, Baku TV"

Kimmer Türkleri - Tengri tamgasıyla Taşbaba / Ukrayna


Mamikonyanlar "Kara Hunlar"dır ve Fergana bölgesinden buraya gelmişlerdir.

Kafkas Hunları; Hristiyanlığın yayılması, Kayseri Piskoposluğuna bağlı kalması ve dilinin de Süryanice olması; Albanlar Massaget+İskitler'dir, Batı kaynakları onlara Alban demiştir; Oğuz ve Kıpçak birdir, sadece dilde "lehçe" olarak ayrılır. - Ekber Necef

______

Torbalı Gurgur Dağı Lahti; bir Kimmer Lahtidir.






Prof. Dr. M.Taner Tarhan. / İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi - Türkiye

Ön Asya Dünyasında İlk Türkler: Kimmerler ve İskitler

"Kimmerler ve İskitler Eskiçağ'daki "Türk Kültür Tarihi"nin, daha genel bir deyişle de "Milli Tarihimiz"in ilk temsilcileridir. Çünkü, Eskiçağ ve devamındaki çesitli yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilerin ışığı altında ve bu bilgileri doğrulayan, zenginleştiren muhteşem arkeolojik bulgular yardımıyla, adları günümüze kadar ulaşmış olan ilk Türkler ve ilk Türk Devletleridir. Onların öyküsü "tarihî gerçekler" olarak, bir anlamda -çok uzun süreli- Eskiçağ'daki "Türk Dünyası"nın öyküsüdür. Her ne sebeple olursa olsun, inkârı mümkün olmayan gerçekleri vurgulamak için "İlk Türkler" başlığın özelliğini özellikle kullandığımızı, öncelikle ifade etmek isteriz."

"Kimmer ve İskitler'in -hâlâ- 'İndo-İranî" kökenli olduklarını savunanları, insafa davet ediyoruz."


Prof. Dr. Mir Fatih Zekiyev / Kazan Devlet Üniversitesi - Tataristan

Ön ve Orta Asya, Kafkasya, Karadeniz'in Kuzeyi, İdil-Ural ve Batı Sibirya'daki Eski Türkler

 "Karadeniz'in kuzeyinde milattan çok öncesinden itibaren Tavr, Trak, Onogur, Kimmer, Sıkıdı (Rusçası: Skif) vb. gibi isimleri taşıyan Türki dilli kavimler yaşamıştır."


Prof. Dr. Ekrem Memiş / Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi - Türkiye

Ortadoğu'da Türklerin Varlığı Tartışmaları

"Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu'ya giren Kimmer ve İskit kavimleri de Urartu'nun zayıf düşmesinde yardımcı faktor olarak rol oynamış olabilir. ...

Troyalıların İtalya kıyılarına ayak bastıkları bu ikinci göç (MÖ 8.yy) hareketinin cereyan ettiği sıralarda Avrasya steplerinden gelerek Kafkaslar üzerinden Doğu Anadolu'ya giren iki Türk kavmi ile karşılaşıyoruz. Bunlar, Kimmer ve İskit kavimleridir. Kimmerler, Anadolu'da Frig Devleti'ni yıkarak yaklaşık bir asır bu ülkede egemen olmuşlar, sonra da Lidyalılar tarafindan ortadan kaldırılmışlardır. İskitler ya da diğer adıyla Sakalar denilen Türk kavmi ise 28 yıl Doğu Anadolu'ya hükmettikten sonra, Kimmerlerin boşalttığı Güney Rusya'ya yerleşerek orada Büyük İskit İmparatorluğu'nu vücuda getirmişlerdir. Fakat bir kısım Sakalar, Güney Rusya'ya dönmek yerine batıya doğru yürümeye devam ederek, Anadolu'yu baştan başa geçtikten sonra deniz yoluyla İtalya'ya gelmişlerdir. İşte Sakaların bu grubu ile daha önceden İtalya'ya göç etmiş olan Batı Anadolulu Troyalılar İtalya'da karışıp kaynaşarak, bizim Etrüskler ya da Tursakalar dediğimiz kavmi meydana getirmişlerdir. Bir başka deyişle, Etrüskler adı verilen kavim, Troyalılar ile Sakaların birleşmesiyle oluşmuş yeni bir Türk topluluğudur."


****


R1b Haplogrubu (M343, M269, L23)

İlhan Cengiz

Tengritagh Akademiyesi, 24. Juli 2015 

Uyghur Academy of Art and Science/link

R-M343 olarak da bilinen R1b haplogrubu, Türk halklarında görülen Y-DNA (baba hattı) haplogruplarından biridir. R1b haplogrubu, çok eski zamanlara dayanması nedeniyle günümüzde doğal olarak çok sayıda millette görülmektedir.

R1b’nin Yaşı ve Kolları

R1b, 22200 yıl önce R haplogrubundan ayrılan koldur. R1b’nin yaklaşık 22200-18700 yılları arasında yaşayan ataları M343 olarak adlandırılmaktadır. R1b haplogrubunun büyük çoğunluğunu tahmini olarak 16700 yıl önce ana koldan ayrılan R1b1a (L389 veya bir alt dalı P297) oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra R1b1b ve R1b1c adlarıyla diğer minör kollar da mevcuttur.

R1b1a’nın çok fazla kolu olması nedeniyle bu kollar hakkında fazla detaya girmeyeceğiz. Ancak R1b1a’nın 15900 yıl öncesinden itibaren kollara ayrıldığı ve yaklaşık 6000 yıl öncesinde bu ayrışmanın daha da çeşitlendiği görülmektedir. Aşağıdaki görselde R1b’nin ana kollarını gösteren bir soy ağacı yer almaktadır.

R1b haplogrubu, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında görülmektedir. Bu haplogrubun yaklaşık 16700 yıl önce belirginleşen üç farklı dalı belirli bölgelerde daha fazla görülmektedir.

R1b1a, hem Asya’da hem Avrupa’da görülen bir daldır. R1b1a’nın alt kollarından L23, hem Batı Avrupa’da hem Orta Asya’da en çok görülen R1b dalıdır. Bu dal aynı zamanda Türkiye’de de görülmektedir. L23’ün Batı Avrupa’da görülen alt dalları genel olarak P312 gibi Türklerde pek görülmeyen dallardır. L23’ün alt dallarından Z2103’ün türevleri hem Asya hem Avrupa’da görülebilmektedir.

R1b1b, pek yaygın olmayan bir daldır. Bu dal ile ilgili pek fazla veri bulunmamaktadır. Ancak bazı çalışmalara göre Türkiye’de ve Orta Asya’da mevcuttur.

R1b1c, genel olarak Afrika’da Nijerya, Çad, Kamerun, Sudan gibi ülkelerde görülen R1b dalıdır, ancak bu dal Avrupa, Orta Asya ve Orta Doğu’da da az miktarda görülmektedir. V88 olarak da bilinen R1b1c ile ilişkili SNP’ler, genel olarak PF6279, PF6281, F3867, PF6289, M18, V35, V69 şeklinde sıralanabilir.

Türklerde R1b’nin Kolları 

Haber et al (2012), Cristofaro et al (2013) ve Balaresque et al (2015)’in yaptıkları çalışmalarda, Orta Asyalılarda R1b1a’nın P297, M478 ve M269’un dalları görülmektedir. L23, U106, U152 gibi dallar da yine Orta Asya’da görülen M269’un alt dallarındandır. Yine Trofimov(2007)’un ve Lobov(2009)’un çalışmalarına göre Rusya’da Başkurtlar ve Tatarlarda görülmektedir. FTDNA Kazakistan DNA projesinde R1b1a’nın iki ana kolu olan M73 (R1b1a1) ve M269 (R1b1a2)’un alt dalları (L23 gibi) çeşitli Kazak, Kıpçak ve Tatar boylarında görülmektedir.

R1b, Türk halkları arasında en fazla Rusya’da yaşayan Başkurtlarda görülmektedir. R1b haplogrubu, Başkurt halkında, Trofimov (2007)’un çalışmasına göre %45 oranında, Lobov (2009)’un çalışmasına göre %35.2 oranında en fazla görülen haplogruptur. Bu haplogrup, Rusya’da Tuymaznskyli Tatarlar’da %16 oranında görülmektedir (Trofimov, 2007). Yine Cristofaro (2013)’nun çalışmasına göre Afganistan Özbeklerinde %11 oranında görülmektedir. R1b, Balaresque (2015)’in çalışmasına göre Orta Asya’da Özbekler, Karakalpaklar ve Taciklerde mevcuttur. Bu çalışmada özellikle Karakalpaklarda görülmesi dikkate değerdir. Cristofaro (2013)’nun çalışmasına göre R1b haplogrubunun çeşitli alt dalları Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Moğollar, Tacikler ve Hazaralarda mevcuttur.

R-U106, 4900 yaşındadır ve L23’ün alt dallarındandır. Bu dal hem Orta Asya’da hem Doğu Avrupa’da görülmektedir. Özbeklerin yanı sıra Tacikler ve İranlılarda da kısmen görülmektedir.

Aşağıdaki bağlantıda çeşitli genetik makalelerden derlediğimiz 248 adet R1b örneği, ülkeleri, etnik kimlikleri ve 12 marker y-str bilgileri ile tablo halinde sunulmuştur. Tabloda Asyalı halklar mavi zeminde, Avrupalı halklar ise farklı zeminde gösterilmiştir. Ayrıca y-str sıralaması, FTDNA projelerindeki y-str marker sıralaması temel alınarak yapılmıştır. Listede Orta Asyalılarda R1b’nin çeşitli dalları ve L23’e bağlı dallar mevcuttur.

Antik R1b Örnekleri 

Antik R1b örnekleri içerisinde en eskisi Haak (2015)’ın çalışmasından M.Ö. 5650-5555 yıllarına tarihlendirilen Tataristan’daki R1b1a örneğidir. Bu örnek taşıdığı kültürün izleri nedeniyle Mezolitik (Orta Taş Çağı) dönemine tarihlendirilmektedir. R1b’nin Afrika’da yaygın görülen dalı R1b1c (V88) ise İspanya’da Neolitik döneme ait bir alanda tespit edilmiştir. Bu örnek ise M.Ö. 5178-5066 yıllarına tarihlendirilmiştir. R1b1c, muhtemelen çok daha eski çağlarda ana kol R1b1’den ayrılarak İspanya’ya gitmiştir. Bu noktadan hareketle R1b1c’nin Afrika’ya geçmiş olabileceği üzerinde durulabilir.

R1b1a’nın bir kısmı Ural dağlarının güneyinde kalırken bir kısmı M.Ö. 2000’lerde İç Avrupa’ya, bir kısmı M.Ö. 700 -1500 civarında Kafkasya’nın güneyine inmişlerdir. R1b’yi bugünkü Türkiye topraklarına taşıyan halklar arasında İskitler, Kimmerler ve Türkler etkili olmuştur. Tataristan ve Başkurdistan çevresinde bulunan antik R1b verilerinden anlaşıldığı üzere, R1b’nin bir kısmı da aynı dönemlerde veya daha eski zamanlarda Orta Asya’ya yayılmıştır. Orta Asyalı ve Urallı R1b’ler Ön Türklerin oluşumunda yer alan gruplardandır. Bir miktar R1b de yine M.S. 11. ve 13. yüzyıllarda Moğol istilasına paralel olarak kitlesel Türk göçünde yer alarak Orta Asya’dan Güney Asya ve Ön Asya’ya göç etmişlerdir.

R1b Göç Yolları 

Jean Manco’nun çeşitli makalelerden derlediği antik R1b örneklerinin konumlarını gösteren bir harita hazırladık. Bu haritada mavi yıldız bugüne kadar bulunan en eski R1b1a örneğidir. Turuncu kareyle gösterilen antik örnekler M.Ö. 1000-3000 arasına tarihlendirilen örneklerdir. Görüldüğü üzere bir kol Ural Dağlarının güneyinde kalırken diğer kol Avrupa içlerinde yer almıştır. Her iki kolda da L23 dalı görüldüğü için, ayrılma M.Ö. 4000’lerde gerçekleşmiş olabilir.

ELEŞTİREL BAKIŞ AÇISI

R1b, diğer haplogruplar gibi çok sayıda alt dala sahiptir ve bilinen dalları bir çok halkta görülmektedir. 6000 yıllık geçmişe sahip olan L23 dalı da hem Türki halklarda hem de Ermeniler ve Avrupalılarda görülen ortak dallardan biridir. Ancak burada vurgulanması gereken husus şudur. Antik DNA verileri R1b’li Ermenilerin atalarının kuzeyden, yani Ural bölgesinden veya Kafkasya’nın kuzeyinden geldiğine işaret etmektedir. Bu da Ermenilerin önemli bir kısmının aslında Türklerle aynı kökenden olduğunu açıkça göstermektedir.

Ancak Türkiye’de genetik konusunda yeterli bilgisi olmayan bazı kimseler, genetik test yaptırdıklarında sonuç R1b çıktığında maalesef kendilerini Ermeni kökenli zannedebilmekte veya kökenleriyle ilgili şüpheye düşebilmektedir. Oysa ki bu yazımızda da ifade ettiğimiz gibi R1b haplogrubu, Orta Asya’da Türk halklarında yaygın görülen bir haplogruptur; ancak Orta Asya’dan yeteri kadar test yaptıran olmadığı için bunu ancak bilimsel çalışmalardan takip edebilmekteyiz. Nitekim dünya genelinde genellikle Ermeni, Yahudi, Arap ve Avrupa kökenliler genetik testlere yoğun rağbet göstermektedir. Diğer taraftan Orta Asya ve Rusya’da yaşayan Türkler, bu konulara pek meraklı olmamaları nedeniyle veya yeterli mali güce sahip olmadıkları için test yaptıramamaktadırlar. Bunun neticesinde test yaptıran nadir bir Türk vatandaşı 20.000 ilâ 3000 yıllık haplogrup dallarında Ermeniler, Avrupalılar, Yahudiler vb ile 12-25 marker bazında eşleşebilmektedir. Oysa ki bu eşleşmeler test yaptıran kişilerin 4000 ilâ 30.000 sene önce, henüz günümüz etnik gruplarından çok daha eski zamanlarda, ortak ataya sahip olduklarına işaret etmektedir. Bir kimsenin Ermeni veya başka kökenli olduğunu kanıtlayabilmesi için yakın dönem 67 ilâ 111 marker bazında bir Ermeni ile eşleşmesi gerekir. Çünkü Ermeni toplumunun oluşum süreci M.S. 500’lere dayanmaktadır.

Dikkat edilirse R1b olan Ermenilerin büyük bir çoğunluğu da R1b olan Orta Asyalı ve Türkiyeli Türklerle yaklaşık 6000 yıl öncesinden aynı kökten gelmektedir. Nitekim Güney Kafkasya’da bulunan iki adet antik R1b örneği M.Ö. 1000’lere tarihlendirilmektedir. Aynı dönem Kimmerlerin Kuzey Kafkasya’da faal oldukları dönemdir. Bu dönemi müteakip Kimmerler, Anadolu ve Azerbaycan’ı istila ettiler. Ancak R1b’yi sadece Kimmer ve İskitlere bağlamak da doğru değil. R1b, Güney Kafkasya’ya daha eski zamanlarda da gelmiş olabilir. Fakat mevcut antik DNA bilgileri R1b’nin Türkiye, Azerbaycan ve İran coğrafyasında M.Ö. 1700 senesinden daha eski zamanlara gitmediğine işaret etmektedir. Ancak ileride daha eski R1b örnekleri bulunursa bu bilgiler güncelliğini kaybedebilir.

Kafkasya’nın kuzeyinden gelen Kimmerler (belki İskitler veya her ikisi) kuşkusuz, Ural’ın güneyinde yaşayan Türk halklarıyla ortak haplogruplara sahipti. R1b haplogrubu zaman içerisinde Orta Asya’nın bir çok köşesine, belki daha eski devirlerde Altaylar ve Moğolistan’a kadar çok geniş bir alana yayılmışlardır. Kuşkusuz bundan 3-4 bin sene önce de insan grupları tek bir haplogruptan değil, çeşitli haplogruplardan oluşuyordu. Nitekim Neolitik ve Bronz dönemlere özgü arkeolojik alanlarda birden fazla haplogrup çeşitlerine rastlanmaktadır. Bu da farklı ata soylarından insanların Paleolitik devirlerden beri bir arada ortak dil ve kültür çevresinde yaşadıklarını göstermektedir.

R1b haplogrubu, Türkiye’de %16 gibi yüksek bir oranda görülmektedir. Tarihsel bağlamda değerlendirme yapıldığında, R1b haplogrubunun Orta Asya ve İdil-Ural bölgesinde mevcut olması bu haplogrubun tamamı olmasa da büyük bir kısmının Türkiye topraklarına yaklaşık 800 yıl önce Orta Asya’dan geldiğine işaret etmektedir. Kendini Ermeni, Laz, Rum vb olarak tanımlayan gayri-Türk R1b’ler ise yine aynı topraklardan (Kafkasya’nın kuzeyinden) 3000 sene önce bu topraklara gelen Kimmer veya İskitlerin torunlarıdır. Özetlemek gerekirse R1b’nin Orta Doğu’ya varışı, M.Ö. 1700’den itibaren ve akabinde M.Ö. 1. milenyumda İskit-Kimmer aracılığıyla ve M.S. 6.-13. yüzyıllar arasında ise kitlesel Hun-Türk göçleriyle gerçekleşmiştir.

Kaynaklar: 

1. Haber et al (2012). Afghanistan’s Ethnic Groups Share a Y-Chromosomal Heritage Structured by Historical Events. PLoS One. 2012; 7(3): e34288.

2. Cristofaro et al (2013). Afghan Hindu Kush: Where Eurasian Sub-Continent Gene Flows Converge.

3. Balaresque et al (2015). Y-chromosome descent clusters and male differential reproductive success: young lineage expansions dominate Asian pastoral nomadic populations.

4. Trofimov, (2007) Variability of Mitochondrial DNA and Y-DNA in Populations of Volga-Ural Region, 03.02.07, P.111, Institute of Biochemistry & Genetics, Russia.

5. Artyom Sergeevich Lobov (2009). Structure of the Gene Pool of Bashkir Subpopulations, Russian Academy of Sciences, Institute of Biochemistry and Genetics, Ufa Scientific Center.

6. Kazakhstan DNA Project, FTDNA, 2015.

7. Haak et al (2015), Massive migration from the steppe is a source for Indo-European languages in Europe, Web: http://biorxiv.org/content/early/2015/02/10/013433

8. Ancient DNA Samples, Jean Manco, http://www.ancestraljourneys.org






Yoksa bazılarımız hâlâ "Batılıların" masallarına inanmayı mı tercih ediyor?..

SB

31 Ocak 2022 Pazartesi

Linear A Grekçe Değildir

 

Linear A Grekçe/Hellence olmadığı gibi Hint-Avrupa da değildir.


Linear-A (MÖ 18.yy) Hellence değil de, Anadolu dilleriyle aynı ise ki Hititler (siyasi hayatı MÖ 17.yy'da başlar) henüz yoktur, Pelasgların dili olabilir. Çünkü Ege'nin her iki tarafında yerli konumundadırlar. Demek ki Pelasgların yazısı vardı (Ayrıca bnz. Lemnos Yazıtı). Bu aynı zamanda Etrüsklerin de Pelasglar olması ve yazıyı da götürdüklerini gösterir. Yani Etrüskler abeceyi Greklerden almamış, kendi abecelerini geliştirmişlerdir.

Makedonyalı Kral Philip ve oğlu İskender olmasaydı "Hellen Uygarlığı"nı bırak "bir bütün Grek ulusu" olmayacaktı, onun krallığı altında birleştiler. 2000 yıl sonra da Osmanlı'yı parçalamak için "Hellen" aşıkları türedi ve tekrar başkaları tarafından "Hellenes" olma yolları döşendi... Oysa her iki dönemde de - İskender öncesi Persler (ordusunda Türk boyları var) dönemi ile Osmanlı döneminde - "Grekler"e hiçbir şekilde kültürel, dilsel, geleneksek baskı uygulanmamış ve serbest bırakılmışlardı. Yani "Hellen mucizesi" hiçbir zaman kendileri tarafından doğurulmamıştı.

SB

Soru: 
Firudin Ağasıoğlu'nun "Tanrı Elçisi İbrahim" kitabında geçen ve  İbrahim'in atalarından gösterilen PELEG ve ARGU adları, Grek kaynaklarına PELASG ve ARGOS olarak geçmiş olma ihtimali nedir?...



"Çift Ağızlı Balta" gerçekte "Yüce Tanrı"nın sembolüdür.
Nasıl mı?

(Bu karşılaştırma Hatti-Turan'a aittir)

Linear A (solda) , Girit hiyeroglif (ortada) ile Göktürk abecesi AG < Sumerlerde A : Yüce Tanrı 'AN'ın sembolü



Verilere göre, Zeus'a atfedilen "Çift Taraflı Balta" ne demek?..
Gerçekte, Yüce Tanrı anlamında olan tamga, çift taraflı balta betimlemesine dönüşmüş...

Tutturmuşlar "Çift taraflı/ağızlı balta" da "balta" diye... ;)
SB






Prof.Dr. Halil Demircioğlu'nun makalesinden









Peki Linear B?
Yazıtlarda Grekçe olmayan sözcükler var...




ilgili:




26 Temmuz 2020 Pazar

Üç Gözlüler



Turova - Zeus - Üç Gözlüler - Okunev


Zeus adı, Hesiod (MÖ 7.yy), İlyada (yazıya geçirilme MÖ 6.yy), Herodot (MÖ 5.yy) gibi geç bir tarihte Grek kaynaklarında karşımıza çıkıyor. Oysa Trakya'da tanrı için "ziu/zia" sözleri var ki Trakya'dan geldiği savulunan Sabazios (ki Saban Türkçedir ve hala Sabantoy olarak kutlanır) at üzerinde göklerde gezen "Göçebe Gök ve Arpa Tanrısı" olarak gösterilir... ki Grekler ata MÖ 7.yy'dan sonra biner. Bununla birlikte Miken yazıtları dedikleri Linear B yazıtlarında (link1- link2) tanrı için "di-wo, di-we" sözleri kullanılmış, yani Zeus'taki ya da Trakya'daki gibi -z- ile değil. Turova'ya hem doğudan hem de batıdan göç var, ki bunların arasında Traklar da gösterilir. Ancak Trakların atası olarak gösterilen "Tiras" Türkçedir ve 'Togarma'nın amcasıdır; Togarma'nın amcası olan Tiras'in da babası Gomer/Kimmer'in diğer bir oğlu Aşkenaz, yani Hazarların atası, 10.yy'da Hazarlara tıpkı Sabazios sözündeki Saba gibi Sabir/Sabar da denilmekteydi... 

Togarma'nın oğlu olan "Taurus (Türk)" sözünü Turova da görürüz. Hitit metinlerinde Turova ülkesi ya da kenti için "Tarausia" sözü kullanılır, tıpkı bugünün Kırım ve çevresine zamanında "Taurisi Scythia"sı dedikleri gibi. Ayrıca Hitit metinlerinde geçen Tegarama (Gürün/Sivas) kentinin adı da Togarma'dan gelir. Tiras aynı zamanda "Tursha-Teresh" olarak da Etrüsklerin atası sayılmaktadır. ... Kırım ve Balkanlar'daki Kimmer-İskit varlığını da hatırlarsak, Sabazios'un bir Frig değilde bir İskit tanrısı/iyesi (ya da kam) olması yüksektir. Bu sebeple Zeus sözünün "di-we, ya da di-wo"dan ziyade "Sabazios"tan türetildiğini düşünüyorum, ki görevleri hem "Zeus" hem de Anadolulu "Şarap/Bağ Tanrısı Dionysos"ta görülür.

Özetle, Greklerin tanrılar düzeni, MÖ 8.yy'dan sonra Hesiod, İlyada, Euripides ve Herodot gibi yazar ve şairler tarafından "sonradan" oluşturulmuş. Herodot'un İskit atası olarak Zeus'u vermesi onun İskitlerin ne olarak adlandırdığını bilmemesinden kaynaklanıyor ki bir başka yerde Papaios (Papa-Baba) olarak verir ki İskit-Türklerinin Atamız demiş olması Herodot tarafından "Tanrı-Zeus" olarak algılanmış olması da muhtemeldir. Çünkü Greklerin kültüründe Tanrılar ata olarak verilir. İskitler ise tanrıları değil, insanları ata olarak gösterir, bunlardan biri Herkül (Erkle) ve diğeri de Targitaos'tur (Targitay). Ancak Herodot'a göre  her ikisinin de babası Zeus'tur. Soy atama/bağlama bir yasayla MÖ 6.yy'da gerçekleşmiş. Her aileye ya da kavme birer ata bahşedilmiş ve Herodot gerçekleşen bu olaydan tam 100 yıl sonra yazmış. Ayıca kıta Yunanistan'ın yerli halkı her kaynakta "Hint-Avrupalı olmayan" Pelasg (Etrüsklerin de atası) ve Lelegler olarak geçer ki bunların soyundan gelenler de Turova ile birlikte Batı Anadolu'nun yerlilerindendir.

Dionysos'a gelirsek;
Frig-Lidya coğrafyasında asıl adı Bacchus'tur ve Bağ/Buğ = "Tanrı-Bağcı" olarak Türkçedir. Her ne kadar Hesiod Dionysos'tan bahsetse de Bacchus sözü ise Euripides'in Bakkha'lar eseriyle MÖ 5.yy'da kıta Yunanistan'a girer. Ancak "Dionysos" adı Zeus'tan doğurulduğu için, Linear B'deki gibi "di-we/di-wo"dan türetilmiştir. -nysos için ise Nysia (Sultanhisar-Aydın) da doğduğu için geldiği ve Dio adına eklendiği öne sürürlür. Bir başka açıklamaya göre de Linear B yazıtındaki "di-wo-nu-so" dan türetildiği, ama -nuso'nun kökeni bilinmediği, hatta belki de "nüsa=ağaç" (MÖ 6.yy) anlamına geldiği de tartışılır. Yine de "nüso" sözü Hint-Avrupa dillerinden değildir... ki Bacchus/Dionysos "Asma/Bağ" tanrısı olduğu için asma da "ağaç" gibi görüldüğü için "ağaç tanrısı" olarak kabul edilebilinir. Ayrıca Pelasgların yerlisi olduğu Boeotia'da Dionysos "Ağacın içinde yaşayan tanrı" olarak anılır ve kurbanlar verilirdi. Bacchus için Sabazios'taki ya da Saban'daki gibi "Bakkhoi-Saboi" denildiği de bilinir. Arkeolojik kazılar da asmanın anavatanının Kafkasya ve Anadolu olduğunu, MÖ 3500'lerden beri de bilindiğini gösterir. Ve Dionysos nasıl Kibele'den doğmuşsa, Sabazios da ondan doğurulmuştur. Ancak daha sonra Zeus, Sabazios ile Dionysos'un babası yapılır. Burada "yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan" sorusunu sorabiliriz. Bu tıpkı Afrodit'in öyküsüne benziyor; Afrodit Hesiod'ta Zeus'un halası iken, İlyada'da Zeus'un kızıdır. Çok net olan ise; Hint-Avrupa dillerinde kullanılan "wine (şarap)" ve  "vineyard (üzüm bağı)" sözlerinin "Bacchus" ile yakından uzaktan alakası olmadığı gibi,  "Saban" sözünü de anlamıyla Türkçe olarak açıklayabiliyoruz.


Turova Kralı Pirim'in ülkesindeki Zeus (tabi ki adı Zeus değildi, ancak ne olduğunu bilemeyiz) tapınağında bulunan ahşap heykelin de "üç gözü" vardı... Odysseus'un kör ettiği dev Kiklop da aslında tek gözlü değil, "üç gözlü" idi, çünkü adında anlamı "çok" olan "Poly" var ki bu da dev Kiklopların aslında "üç gözlü" olduğunu gösterir. Pelasglar duvar ustaları olarak da tanınmıştır, hatta Atina Akropolünün duvarlarını Pelasglar inşa etmiştir. Bu tip duvalara ya Pelasgic ya da Kiklop denilmiştir. Bu durumda Kikloplar da Pelasg soyludur.


Semra Bayraktar



Üç Gözlüler

* Kam (Şaman), Proto-Türk-Okunev MÖ 2500-1800 / Hakasya
* Sicilyalı Galatea ile Kiklop Polyphemus mozaiği / Cordoba-İspanya (Kordoba yer adı da Türkçe), Roma dönemi MS 2.yy.


Kam (Shaman)




Soru ve yorum:
Bağ-Buğ sözünün Tanrı anlamına geldiği ve eski dönemde kullanıldığı;
Buğday sözünün de tanrının yiyeceği olduğu için bağ-buğ sözünden türetildiği;
Aynı zamanda üzüm bağlarının da bu sözden türetildiği, çünkü Grek mitolojisindeki Anadolu kökenli tanrı Dionysos'un hem sabana öküz koşan (çiftçilik-buğday), hem de şarabın (üzüm bağları) tanrısı olmasından dolayı öz adı olan Bakkhos (Bacch-os)'u aldığı (Dİonysos adını Zeus'tan doğurulduktan (!) sonra alır, çünkü Dionysos zorla kıta Yunanistan'a girmiştir) ki Bağ sözü Türk Dünyasında üzüm bağlarıdır.
Rusçada tanrı sözüne karşılık Bog (Бог) sözünün de Türkçeden geçtiği;

Soru: Bağ-Buğ = Tanrı ; doğru mudur?
Yorum: Doğru ise Bacch-os sözü özüyle tanrı demektir ve Türkçe kökenlidir. Hem Buğday, hem de üzüm şarabı tanrıyı ifade eder... Bu sebeple Hıristiyanlıkta "İsa'nın kanı" diye şarap içmekteler...


* Bağdaş kurarak oturmak da buradan geliyor olabilir, tanrının mekanı, kut alan alp kağan...
* Türk Mitolojisinde Yaşıl Han > Bacchus'un Ağaç Tanrısı olması...
* Buğu > Hakan ve elitlerin yakılarak defnedilmesi, tanrıyla bütünleşmek (ozlaşmak)
* Bağrı yanmak, gönül bağı, bağırmak, bağışlamak, bayılmak (beğenmek)
* Bağdat - Bağdadı = Karnını doyurmak, Tanrı tarafından bağışlanmak
* Bagh > "god"

* Prof.Dr. Karjaubay Sarthocaoğlu (Kazakistan) Orhun yazıtlarından örnek vererek şunları söyler: - Bu örnekler eski Türklerin dinlerini Böge, Böke, Bögü ve dinlerini Bögü olarak adlandırdıklarını göstermektedir. [Mine bul mısaldar bayırğı türikterdiñ din basın böge, böke, bögü dep ataytının, dinin de Bögü dep aytatınına kwä bolamız.] Bögü (Täñirlik) / Bögü (Tanrılık)



Bu sebeple, "Buğ-Bağ > Bacc(-os)" sözleriyle ilgili olabilir; Bögü > Kam
* Bögü Kağan ... gibi
* Bruja (Bruha) > Büyücü=Kam > Jade (Yada) Taşı > Jada=Cadı
SB





16 Mart 2017 Perşembe

Maoriler'in Efsanelerine Göre: Gök ile Yer'in ayrılması



Rangi (Gök), Papa'nın (Toprak Ana) karnına öyle sıkı uzandı ki, çocuklar rahimden kurtulamadı. "Dengesiz bir durumdaydılar, karanlığın dünyasında yürüyorlardı ve şöyle görünüyorlardı : bazısı emekleyerek.. bazısının iki eli havadaydı ... bazısı yan yatmış ... bazısı sırtüstü, bazısı kamburunu çıkarmış, bazısının başı eğik, bazısının dizleri bükük... Hepsi Rangi'yle Papa'nın kucaklaşmasındaydı...


"Sonunda Gök ile Yer'in doğurduğu aralıksız karanlıktan bıkmış varlıklar aralarında konuştular. "Rangi'yle Papa'ya ne yapacağımıza karar verelim, onları öldürmek mi iyi, ayırmak mı?" O zaman Tu-mata-uenga, Gök ile Ye'in çocuklarının en öfkelisi konuştu, "İyi, öldürelim onları."


"Sonra Tane-mahuta, ormanların ve içlerinde yaşayan her şeyin ya da ağaçtan yapılmış her şeyin babası konuştu, "Hayır, olmaz. Onları ayırmak ve göğün üstümüzde durmasını ve Yer'in ayaklarımızın altında durmasını sağlamak en iyisi. Gök bırakalım yabancı olsun bize, ama emziren annemiz kadar yakın kalsın bize."


"Birkaç kardeş tanrı umutsuzca gökle yeri ayırmaya çalıştı. Sonunda, görkemli tasarıyı başaran, ormanların ve içinde yaşayan ya da ağaçtan yapılmış her şeyin atası Tane-mahuta'nın kendisi oldu. "Başı sıkıca toprak anasına yerleşmişti ve ayaklarını kaldırıp babası göklere dayadı ve sırtıyla bacaklarını büyük güçle gerdi. Şimdi Ragi ve Papa ayrılmıştı ve çığlıklar ve öfke homurtularıyla bağırdılar. "Nasıl katlediyorsun ebeveynlerini? Bizi öldürmek, birbirinden ayırmak gibi bir suçu neden işliyorsunuz?" Ama Tane-mahuta durmadı, bağırtılarına çığlıklarına aldırmadı: çok, çok yukarıya iteledi göğü..."


George Grey, Polynesian Mythology and Ancient Traditional History of the New Zeland Race, 1855
Joseph Campbell "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" kitabından
* Maoriler Yeni Zelanda Yerlileridir.



Ama bu resim, Mısır'dan : Gök ile Yer'in ayrılması

Alttaki de Hindistan'dan...
Tüylü başlıklarıyla İki Kam(Şaman),
birinin elinde törenlerde kullanılan kutsal kılıç ve davul



*


MAORİLER





Tawhiao, the Maori King
Waikato region of the North Island of New Zealand, the original name was Aotearoa.


"Tawhiao (1822-94) was a Maori chief known as the second Maori king. His 34-year reign (1860-94) spanned the most difficult period of relations between the Maoris and the European settlers (*). A realist and a pacifist, he renounced the warfare with the Europeans for which his father was so famous. Instead, he sought and gained recognition as a visionary and spiritual leader." Frank and Frances Carpenter Collection at the Library of Congress

(*) of course, after all, Europeans were invaders!



 Maoriler ve işgalci Avrupalı


Fiji ve Polinezya'dan Yeni Zelanda'ya 1000 yıllarında gelen Maoriler kan bağı ile gelen şefler ve güçlü rahipler tarafından yönetilen bir kabiledir. 

Maoriler ülkelerine "Aotearoa" (Uzun Beyaz Bulut Ülkesi) der ama ilk "Avrupalı"nın istilasıyla! adanın adı değişir. 1642'da gelen Hollandalılar adaya kendi ülkelerindeki Zeeland adıyla anar. 18.yy'a kadar "keşfedilmemiştir" derler, ama yaşam olan yer keşfedilemez! Kaptan James Cook 1769 ve 1779 adaya gelir ve New Zealand adını verir, sanki onlara ait! 1840 yılında İngiliz hakimiyeti kurulur ve "göçmenler" yerleşir, yani istila edilmiştir! 

"Tüm kolonileri arasında en çok Maorilerden çeken İngiliz Kraliyeti, 1840’da Maori şefleri ile Waitangi anlaşmasını yaparak Yeni Zelanda’yı İmparatorluğu’nun kolonisi olarak ilan etmiştir." cümlesi çok yanlı, çünkü o ülke Maorilerinken İngilizler istila etmiştir bir de demez mi "en çok onlardan çekti", kim kimden çekti acaba? Adını, dilini, kültürünü değiştirdiniz...(kaynak: wiki Yeni Zelanda+ maori +yorumum ile)








A Maori of New Zealand writes: "The origin of knowledge of our native customs was from Tiki (the progenitor of the human race). Tiki taught laws to regulate work, slaying, man-eating: from him men first learnt to observe laws for this thing, and for that thing, the rites to be used for the dead, the invocation for the new-born child, for battle in the field, for the assault of fortified places, and other invocations very numerous. Tiki was the first instructor, and from him descended his instructions to our forefathers, and have abided to the present time. For this reason they have power. Thus says the song:--

E tama, tapu-nui, tapu-whakaharahara,
He mauri wehewehe na o tupuna,
Na Tiki*, na Rangi, na Papa.

O child, very sacred--very, very sacred,
Shrine set apart by your ancestors,
By Tiki*, by Rangi, by Papa.

By EDWARD SHORTLAND




Yıldız Kurdu Mağarası (Glowworms Cave) 
Waitomo Mağaraları - Yeni Zelanda
“Arachnocampa Luminosa” olarak literatüre giren "Parlayan Solucanlar" 30 milyon yıldır burada...



22 Temmuz 2015 Çarşamba

Esasen Türklerin dini şamanlık değildir, Tek Tanrı dinidir



X. yüzyılda İslamiyet Türkler arasında Türklerin kendi istekleriyle hızla yayılmaktaydı. 920 yılında Karahanlıların İslamiyeti kabul etmesini, Volga çevresindeki Bulgar Hakanlığının İslâmlaşması görüldü ve İslâmiyet 940-950 de Urallar ve Sibirya'ya yayıldı . 

Türklerin büyük çoğunluğunun müslüman oluşuyle önce Maniheizm, Zerdüştlük (Ateşperestlik), Hristiyanlık, Buddizm kalkma derecesine geldi. Bunlar XII. yüzyılda tamamen ortadan kalkarak İslam dini Türk bölgesinin tek dini oldu, böylece hemen bütün Türkler islamlaşarak birlik haline geldiler.

Önceki inançlarından bazı kalıntılar da birlikte gelmişse de esasa mütaallik değildi. Bunlar yatır ziyareti, Ashab-ı Kef mağarası ve Hz. Ali kalesi, yatırılara mum yakma, bez, paçavra muska ve nazarlık boncuklar! (Buddizimde de vardır) bazı ağaç ve sulara, pınarlara, kaynaklara, ateşe, tuza, demire, v.b. saygı duyma şeklinde sürmüştür.

X. yüzyıl ortalarına kadar Kur'ân-ı Kerim'in diğer dillere bilhassa Farsça ve Türkçe'ye çevrildiğini görüyoruz. İlk Kur'ân çevirmeleri Eski Türk Dini Inancı bakımından da çok önemlidir. Zirâ Kur'an çevirmesinde Türkçe karşılıklar kullanılmıştır. 

Allah adına karşı Tanrı, Şeytan'a karşı Yek, Ruha karşı Töz, Peygambere karşı yalvaç, Cennet'e karşı Uçmag, Cehennem'e karşı Tamu v.b. gibi. 

Günümüzde bu kelimeler Kur'an çevirmelerinde hemen hemen kullanılmaz olmuştur. Şu halde, ilk çevirmelerde Türkler bu kavramları, bu adları karşılayacak inanç ve kelimelere sahipti denilebilir. Bu nokta Türklerin dini tarihi bakımından, Tanrıya inançları yönünden çok önemlidir. İslâmiyete benzeyen bir çok hususların kendi alıştıkları kelimeler ve kavramlarla çevirmeleri çok dikkate şayandır.

Samanoğulları'ndan "Emir Mansur b Nuh (H. 350-365 /961-976), Kur'ân-ı Kerim'in Farsçaya tercümesini resmen hükümet işi olarak ele almıştır. Bilâhara Farsçaya çevirmenin caiz olduğu hakkında fetva alınmıyor:

"Farsça'ya tercüme edilecek tefsir kitab ı Muhammed. b. Cerir-i Tabber'nin tefsiri idi. Mâverâü'n-Nehr âlimleri, (14. Sûre-İbrahim, 4. âyet) ne istinaden tercümenin cevâzına fetva vermişlerdir. Bu olaydan 20 yıl sonra bütün Mâvererâü'n-Nehr'de hâkimiyet Türklerin eline geçti. 

Mansur b. Nuh'un tercüme için fetva istediği bilginler ve tercüme komisyonuna dahil mütercimler arasında Türkler'in kalabalık bulundukları biliniyor, Asficap, Fergana, Semerkand ve Buhara şehirlerinden bilginler bulunuyordu. Emir Mansur'un bu teşebbüsünden onaltı yıl sonra Buhara Karahanlılar tarafından alındı . Karahanlılar'ın Müslüman oldukları tarihten Buhara'yı aldıkları tarihe kadar ancak yetmiş yıl kadar bir zaman geçmiş bulunuyordu.

Bu müddet zarfında İslam Dini'ne ait Türkçe bir eserin yazıldığı hakkında malümatmaz yoktur. Buhara' nın Karahanlı'lar tarafından alındığından yetmiş yıl sonra, Doğu-Türkistan'da, Kaşgar'da, İslami bir eserin, ahlâki-felsefesi didaktik bir manzume olan Kutadgu. Bilig'in telif edildiğini biliyoruz. Herhalde Kur'ân- ı Kerim'in Türkçe'ye tercümesi de bu devirde yapılmış olsa gerektir. Bize vâsıl olan eski Kur'-ân tercümelerinın asılları XI. yüzyılın ilk yarısına ait olduğu kabul edilmektedir.

Abdülkadir İnan (Kur'ân-ı Kerim'in Türkçeye En Eski Tercümeleri) üzerinde kaynaklar sunarak, bu geniş eserin yayınladığı tarihe kadar bilinen dört nüsha üzerinde duruyor.

Hangi yüzyıllarda yazıldığını araştırma gayesıyle yapılan bu inceleme de gerek kullanılan kelime, gerek ek ve takılar ve cümle yapısı , yabancı kelimeler azlığı veya çokluğu veya artışı üzerinde duruluyor. İlk çevirilerde Arapça ve Farsça kelimelerın yok denecek kadar az oluşuna dikkati çekiyor. 

Biz dil ve zamanını bulma bakımından yapılan araştırma üzerinde durmayarak, en eski Kur'an çevirisinin dili bakımından örnek sunuyoruz. Dikkatimizi çeken ve bizi ilgilendiren nokta şudur: Kur'an'da Allah adı yerine (Tenri) ile çevirme yapılmaktadır:

"Ol Tenri belgülerindin. Ol kimni yolga köndürse Tenri ol köndürülmüş ol kimni yoldın azıtsa bulmagay-uk sen anar bir dost köndürükli."

Diğer Kur'an çevirileri de hep böyledir.

"Ol Tenri belülerinclin ol. Kimni köni yolga köndürse Tenri, ol köndürülmüş ol kimni yoldın azıtsa bulmagay-uk sen anar bir dost köndürüklli." 

Birçok tekrara gitmeden belirtebiliriz. Allah karşılığına hep (Tenri diye âyetler çevrilmiştir.) 

11. yüzyıla ait Kur'an çevirmesi ve bundan sonraki çevirmelerde de (Tenri) kelimesini görmekteyiz. XV. yüzyılda ki Kur'an, çevirmesinde bu (Tenri) nin Tanrı olarak (yüzlerce defa) sık sık geçtiğini, bazen Allah adının da belirtildiğini görüyoruz.


Prof.Dr.Hikmet Tanyu - PDF
İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı






Müslümanlığı yaymak için Türklere savaş açan Araplar:
"25 km boyunca ağaçlara Oğuz Türklerini asmıştır" 

"Beyaz bayrak çeken kalenin Türk halkına Araplar söz verir, lakin içeri girince 'kafirlere verilen söz söz değildir' 
deyip kılıçtan geçirmiştir."

"Topladıkları Türkleri köle olarak satmışlardır, ya da devşirmişler ve devşirilenler Türklerin üzerine salınmış, 
onlarda Türk kardeşlerini kılıçtan geçirmiştir."

tarihimizin acı gerçeklerini de hatırlayalım...




...Kıvılcımlı, "Muhammed'in Türkler üzerine iyi şeyler söyleyen Hadisleri"nden söz eder ki, gerçekte böyle hadisler yoktur; aksine Kitap'ta da aktardığım gibi, Türklere ilişkin hadisler, kabul edilemez olumsuzluklar içerir. Bu anlamda Arap ordularının, diğer kavimler gibi Türklere de yönelen saldırı ve özümsenmesinin yolu, Emevilerden çok önce, İslam'ın başlangıcından döşenmişti.

Keza "Acem'e karşı Arap Dini ile Türk Dini'nin birbirine müttefik olduğu ve Arap Dini'nin ilkel sosyalist gelenek içinde düşünülebileceği" yargısı da doğru değildir. Aksine Arap Dini, sınırsız eşitsizlik ve mülkiyetin kayıtsız şartsız kutsanması üzerine kurulmuş, ilkel sosyalist gelenek içinde olan Türk dinini "küfür" olarak nitelemiş ve karşılaştıkları her durumda onu yok etmeye çalışmıştır.

Arap olmayan halklar , özel olarak da Türkler nasıl Müslüman oldu sorusunu genellikle sormayız kendimize. Çünkü "Türklerin, din ve hidayet aşkıyla kendiliğinden İslamiyet'i benimsediği" yolunda koşullandırılmıştık.

Peki ama bu yargımız doğru muydu?

Bu noktada gerçeği aradığımızda, Türklerin Müslümanlaştırılma sürecinin insanı irkilten bir vahşet süreci olduğu soğuk gerçeği yüzümüze çarpıyor. Daha ötesi, Arap ordularınca uygulanan, benzerine az rastlanır zulme rağmen, Türklerin İslamiyet'e karşı çok uzun süre direndiğini görüyoruz.

İşte resmi ve geleneksel söylemin ısrarla gizlemeye çalıştığı bu gerçeğin aydınlığa kavuşturulması, şeriatçılığın, Türkiye'nin orta yeri Sivas'ta insanlarımızı yakabilecek denli pervasızlaştığı günümüzde her zamankinden büyük önem taşımaktadır. Çünkü Türklerin "hidayet aşkı ve çoşkuyla" Müslüman oldukları önyargısı, kişiyle Tanrısı arasındaki o saf ilişkiyi istismar ederek toplumumuzu 7.yüzyıl karanlığına götürmeye çalışan şeriatçıların en temel ideolojik gerekçelerinden birini oluşturuyor.

Şeriat yapısal olarak herkesi, yalnızca sorgulayan ve karşı olanı değil, taraf olmayanları da dahil farklı olan her şeyi boğma potansiyeli gösteren bir siyasal muhtevaya sahiptir. Dolayısıyla başta kendi tarihimize yansımaları olmak üzere onun ideolojik ve tarihsel arka planını gözler önüne sermek, laikliğin çağdai, toplumcu ve özgürlükçü bir savunusu açısından da geçiktirilemez bir zorunluluktur.

Kitabı okurken daha da net görebileceğimiz gibi, İslam dininin yayılışı misyonerlik değil "hançerlerinin ucunda taşıyarak" gerçekleşiyordu. Güç ve zaaf, ideolojinin kendisinde diğer ideolojilerle girdiği barışçıl mücadelelerde değil, kılıçlarda ve merkezi güçte belirleniyordu. Eğer kılıcı etkin kılacak nesnel koşullar ve önderlikler varsa, İslamiyet önce işgal edip, siyasal olarak egemen oluyor, sonra da kah baskılardan veya haraçtan kurtulmak için boyun eğmek, kah inanç boşluğuyla dönüşmek anlamında yöre halkını İslamlaştırmaya başlıyordu. İspanya'dan Türkistan'a kadar her yerde kılıçların gücü temelinde belirleniyordu süreç.

Ancak burada İslam ordularının gerçekleştirdiği yayılmada temel yönlendiricinin, dinin yayılması gibi idealist bir amaç olduğu düşünülmemelidir. İslam tarihinin, başlangıcından başlayarak bütünü incelendiğinde, rahatlıkla görülebileceği gibi, yayılmalarda öncelik, dinin yayılması gibi maddiyattan arındırılmış bir amaç değil, talan ve sömürü olmuştur. Yine geleneksel bilgiler ışığında şaşırtıcı gelebilir, ama ilk sömürgecilik Araplarca uygulanmış gibidir.

Gerçi Talancılık eski türk kültüründe de vardır; ancak o özgülde talancılık, hem ekonomik ihtiyaçtan kaynaklanıyordu hem de onu tanrısal düzeyde kutsayarak kalıcışatıran, dolayısıyla uygarlaşmaya ve yerleşik konum almaya bağlı olarak aşılmasını engelleyen bir ideolojik gerekçelendirmeye sahip değildi. İslamiyet'le birlikte ise bu hak ihlalciliği "Tanrı'nın emri", insanları "hidayete erdirmenin" gereği gibi bir kılıfa bürünüverdi ve kurumsallaştı.

Böylece atlarımız, dış saldırganlığın insan kimliği üzerinde yaratacağı vicdani rahatsızlıktan bütünüyle kurtulma yolu buldular; işgalleri "Allah adına" yapıyorlardı artık ve talan malları da "Allah'ın meşru kıldığı" ödüllerdi!

Ağzından "millilik" sözcüğünü düşürmeyen şeriatçıların milliliği nasıl bir şeydir? Öncelikle ansımsatalım ki, İslamcı literatürde "milliliğin" anlamı, bilimsel anlamından tamamen farklı olması bir yana, sokaktaki insanın anladığından da tamamen farklı, ulusal değil, İslam topluluğuna ait olma anlamını taşımaktadır. Dolayısıyla kavramlaştırma olarak bütünüyle gayri-milli bir anlam taşır....


Nasıl Müslüman Olduk? - Erdoğan Aydın.




Foto: 11.yy Türkçe Kur'an nüshalarını bulamıyacağıma göre..(belki bir akademisyenimiz bulur ümidiyle) şimdilik Göktürkçe yazıt
Suyab Kırgızistan'dan.




ilgili:
H.G.Wells, Yuan Chwang adlı Budist gezginin MS.645 yılında Hindistan'a uzanan gezisindeki izlenimlerinden hareketle şöyle bir saptamada bulunur;

"Gezici bizlere sadece Türkistan diye bilinen yerlerdeki Türkleri değil ve fakat Kuzey Yolu olarak anılan bölgelerdeki Türkleri de tanıtmakta...Buralardaki birçok kentlerden ve bakımlı yerlerden söz etmekte...Gezicinin anlatışına göre Semerkant büyük ve refah içinde bir kent...Ahalisi son derece uygar...Şunu hatırlatalım ki o tarihler itibarıyla böylesi uygarlaşmış kentlere Anglo-Sakson İngiltere'sinden rastlamak mümkün değildir."

E.Aydın, Nasıl Müslüman Olduk?,s274




26 Eylül 2014 Cuma

DÜNYANIN YARATILIŞI





İnsan ölümlü olarak ve yalnızca tanrılara 
hizmet etmek için yaratılmıştır. 

Bu kötümser antropoliji Enuma Eliş'te dile getirilmiştir. 
Bu anlayışa başka önemli dinsel metinlerde de rastlanır.

"Efendi ile uşak arasındaki diyalog
bir sinir krizinin daha da ağırlaştırdığı nihilizmin ürünü gibidir. 
Efendi ne istediğini bile bilmez. 
Her türlü insan çabasının boşluğu düşüncesi ruhunu ele geçirmiştir:

"Eski harabelerin tümsekleri üzerine çık ve enine boyuna dolaş ; eski zaman adamlarının ve günümüz adamlarının kafataslarına bak: Kötü kimdir, sevimli insansever kimdir?"


...


Dünyanın Yaratılışı


Enuma Eliş adıyla bilinen (bu ad şiirin ilk sözlerinden alınmıştır: "Bir zamanlar yukarıda...") kozmogoni şiiri, Gılgamış ( onun adı Bilgameş/Bilgamış'tır-SB) destanıyla birlikte Akkad dininin en önemli yaratımını oluşturmaktadır. Sümer edebiyatında büyüklük dramatik gerilim, teogoni ve kozmogoni bilgisini ve insanın yaratılışını birbirine bağlama çabası açısından bu şiirle kıyaslanabilecek başka bir şey yoktur.

Enuma Eliş dünyanın kökenlerini Marduk'u yüceltmek amacıyla anlatır. İzlekler yeniden yoruma uğratılmış olsa da eskidir. 

En başta ilk imge olarak sunulan, ayrışmamış su bütünlüğü ve bunun içinde seçilen ilk çift, Apsu ile Tiamat anlatılır. (Başka kaynaklar, Tiamat'ın denizi ve Apsu'nun dünyanın yüzeyinde durduğu tatlı su kütlesini temsil ettiğini belirtirler.)

Başka birçok ilk tanrı gibi, Tiamat da hem kadın hem de erkek olarak çift cinsiyetli olarak tasarlanmıştır. Tatlı ve tuzlu suların karışımından diğer tanrı çiftleri doğar. 

İkinci çift, Lahmu ve Lahumu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. (Bir rivayete göre insanı yaratmak için kurban edilmişlerdi)

Üçüncü çift Anşar ve Kişar'a gelince, bunların isimleri Sümercede "yukarıdaki unsurların tamamı" ve "aşağıdaki unsurların tamamı" anlamına geliyordu.

Zaman geçer (Günler yayılır, yıllar çoğalır), birbirini tamamlayan bu iki "bütün"ün kutsal evliliğinden gökyüzü tanrısı Anu doğar; o da Nudimmud'un (Ea) doğmasını sağlar. 

Genç tanrılar çılgınca hareketleri ve çığlıklarıyla Apsu'nun huzurunu bozarlar. Apsu da Tiamat'a yakınır:

"Bu tavırlarına katlanamıyorum, Gündüzleri dinlenemiyorum, geceleri uyuyamıyorum. Bu davranışlarına bir son vermek için onları yok etmek istiyorum. Ve sessizlik hüküm sürsün bizim için, (nihayet) uyuyabilelim!" (tablet I,satır37-39)

Bu dizelerde "Madde"nin (yani tözün ataletine ve bilinçsizliğine denk düşen bir varoluş hali), kozmogoninin önkoşulu olan her türlü harekete karşı dirence, ilk hareketsizliğe duyduğu özlem sezilmektedir". 

Tiamat eşine bağırıp çağırmaya başladı. Acı bir çığlık attı:

"Ne! Kendi yarattığımızı mı yok edeceğiz! Onların bu tavrının can sıkıcı olduğuna kuşku yok, ama tatlılıkla sabredelim" (I,41-46).

Fakat Apsu ikna olmadı. Genç tanrılar atalarının kararını öğrenince, "tek bir söz söyleyemeden kalakaldılar. Ama "her şeyi bilen Ea" başı çekti. Büyülü sözleriyle Apsu'yu derin bir uykuya daldırdı, onun "parıltısını çıkarıp kendi üstüne giydi" ve Apsu'yu zincirledikten sonra öldürdü. Ea, bundan böyle Apsu adını verdiği suların tanrısı oldu. Karısı Damkina da Marduk'u Apsu'nun bağrında, "yazgılar odasında, ilkörneklerin tapınağında" doğurdu. 

Metin bu son doğan tanrının büyük görkemini, bilgeliğini ve sınırsız erkini yüceltir. O zaman Anu, atalarına karşı yeniden saldırıya geçti. Dört rüzgar çıkardı ve "Tiamat'ı rahatsız etmek için dalgaları yarattı". Hiç huzurları kalmayan tanrılar annelerine başvurdular : "Apsu'yu, eşini öldürdüklerinde , bırakalım onun yanında yer almayı, bir kenara çekildim ve tek söz etmedin".

Bu kez Tiamat tepki göstermeye karar verdi. Canavarları, yılanları "büyük aslanı" , "öfkeli iblisleri" , "amansız silahlar taşıyan ve savaştan korkmayan" diğerlerini yarattı. Ve "ilk doğan tanrılardan...Kingu'yu yüceltti."

Bu hazırlıklar karşısında genç tanrılar cesaretlerini kaybettiler. Ne Anu ne de Ea Kingu'nun karşısına çıkmaya cüret edebildi. Yalnıza Marduk kavgayı göze aldı, ama o da önce en üstün tanrı ilan edilmesini şart koştu, diğer tanrılar bunu hemen kabul ettiler. 

İki ordu arasındaki savaşın sonucu Tiamat ile Marduk arasındaki düelloyla belirlendi. "Tiamat onu yutmak için ağzını açtığında" , Marduk çılgın rüzgarları fırlattı, "rüzgarlar Tiamat'ın gövdesini genleştirdi. Karnı şişti, ağzı açık kaldı. O zaman Marduk bir ok attı, ok Tiamat'ın karnını deldi. bağırsaklarını yırttı ve kalbine saplandı. Böylece onu ele geçiren Marduk canını aldı cesedini yere attı ve üstüne çıktı".

Tiamat'ın yardımcıları kaçmaya çalıştılar, ama Marduk "onları bağladı ve silahlarını kırdı"; daha sonra Kingu'yu zincirledi, Yazgılar tabletini aldı ve kendi göğsüne bağladı. 

Sonunda Tiamat'ın yanına geri geldi, kafatasını yardı ve cesedi "kurutulmuş bir balık" gibi ikiye böldü, bu iki parçadan biri gök kubbe, diğeri yeryüzü oldu. Marduk apsu sarayının bir suretini de gökyüzüne dikti ve yıldızların seyrini belirledi. Beşinci tablet gezegenler evreninin düzenlenmesini, zamanın belirlenmesini ve Tiamat'ın organlarından dünyanın şekillendirilmesini nakleder (gözlerinden Fırat ve Dicle akar, "kuyruğunun bir kıvrımından gök ile yer arasındaki bağı yarattı").

Sonunda Marduk, "tanrıları rahat ettirmek için onlara hizmet etme işini üstlenecek" insanı yaratmaya kara verdi. 

Yenilmiş ve zincirlenmiş tanrılar hala kendilerine verilecek cezayı bekliyorlardı. Ea içlerinden yalnızca birinin kurban edilmesini önerdi. "Savaşı kimin kışkırttığı, Tiamat'ı isyana kimin teşvik ettiği ve kavgayı kimin başlattığı"nı öğrenmek için sorulan sorulara hepsi bir tek isimle yanıt veriyorlardı : KİNGU.

Kingu'nun damarları kesildi ve akan kandan EA insanlığı yarattı.

Şiirde daha sonra Marduk onuruna bir tapınak (başka bir deyişle saray) dikilmesi anlatılır.

Enuma Eliş, geleneksel mit izleklerini kullanmakta, ama daha karanlık bir kozmogoni ve daha kötümser bir insan bilgisi sunmaktadır. Genç şampiyon Marduk'u yüceltebilmek için, ilk dönemin tanrılarına, öncelikle de Tiamat'a "şeytani" değerler yüklenmiştir. Tiamat artık yalnızca her kozmogoniden önce yer alan ilk kaotik bütünlük değildir; sonunda sayısız canavarın yaratıcısı olarak ortaya çıkar; "yaratıcılığı" tamamen olumsuzdur. 

Enuma Eliş'e göre yaratıcı süreç Apsu'nun genç tanrıları yok etme, kısacası evrenin yaratılışını henüz filiz halindeyken durdurma isteği yüzünden çok erken bir dönemde tehlikeye girer (belli bir "dünya" yine de vardı; çünkü tanrılar çoğalıyordu ve "konutlara" sahiptiler ; ama bu yalnızca biçimsel bir varoluş tarzıydı).

Apsu'nun öldürülmesi "yaratıcı cinayetler" dizisini başlatır ; çünkü Ea onun yerini almakla kalmaz, su kütlesi içinde ilk düzenlemenin de yolunu açar ("ikametgahını bu yerde kurdu...tapınakları belirledi"). Kozmogoni iki tanrı grubu arasındaki çatışmanın sonucudur, ama Tiamat'ın ordusunda canavarlar ve şeytani yaratıklar da yer almaktadır. Başka bir deyişle "ezeliyet" bu haliyle "olumsuz yaratımlar"ın kaynağı olarak tanıtılmaktadır. 

Marduk, gök ve yeri Tiamat'ın ölüsünden şekillendirir. Başka anlatımlarda da doğrulanan bu izlek çeşitli yorumlara açıktır. İlk tanrısal varlıklardan birinin bedeninden oluşan evren, onun özünü paylaşır; ama Tiamat'ın "şeytanlaştırılması"ndan sonra hala tanrısal bir özden söz etmek mümkün müdür?

Demek ki evrenin ikili bir doğası vardır:
Açıkça şeytani denmese de en azından çelişkili değerler barındıran bir madde ve Marduk'un eseri olduğu için tanrısal bir biçim. Gök kubbe Tiamat'ın bedeninin yarısından şekillendirilir, ama yıldızlar ve yıldız kümeleri tanrıların "konutları" veya imgeleri olur. 

Yer de Tiamat'ın bedeninin diğer yarısını ve organlarını içerir, ama siteler ve tapınaklarla kutsanır. Son tahlilde dünya, kaotik ve şeytani "ezeliyetle" ; tanrısal yaratıcılık, varlık ve bilgeliğin bir "karışımı" olarak ortaya çıkar. 

Bu belki de Mezopotamya kuramcılığının ulaştığı en karmaşık kozmogoni formüldür ; çünkü bir tanrılar toplumunun bazıları anlaşılmaz ya da kullanılmaz hale gelmiş bütün yapılarını cüretkar bir sentez içinde bir araya getirmektedir.

İnsanın yaratılışı ise Sümer geleneğinin (insan tanrılara hizmet etmek için yaratılmıştır) özellikle de insanın kökenini kurban edilen iki Lagma tanrıyla açıklayan versiyonun bir uzantısıdır. Ama durumu ağırlaştıran şu unsur eklenmiştir :

Kingu, ilk tanrılardan biri olmasına rağmen, Tiamat'ın yarattığı canavarlar ve şeytanlar ordusunun komutanı, başşeytan haline gelmişti. Demek ki insan şeytani bir maddeden oluşturulmuştu: Kingu'nun kanı.

Sümer versiyonlarıyla bu farklılık anlamlıdır. Trajik bir kötümserlikten söz edilebilir ; çünkü insan kendi doğumuyla mahkum edilmiş gibidir. Tek umudu kendisini Ea'nın biçimlendirmesidir ; bu nedenle büyük bir tanrı tarafından yaratılmış bir biçime sahiptir.

Bu açıdan bakıldığında, insanın yaratılışıyla dünyanın kökeni arasında bir bakışım bulunur. Her iki durumda da hammadde, şeytanlaşmış ve zaferi kazanan genç tanrılar tarafından öldürülmüş günahkar bir ilk tanrının özünden oluşmaktadır.



Mircea Eliade
Dinsel İnançlar Tarihi,cilt 1



*

NOTLAR:
KRONOS / PROMETHEUS / ZEUS / İNSAN .....
TANRI / MELEKLER / ŞEYTAN / İNSAN....
ÇEKİŞMELERİNİ DE HATIRLAYALIM


_________________