kazakistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kazakistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2026 Cumartesi

Begazı-Dandıbay Kültürü

 


Begazı-Dandıbay Kültürü (MÖ 1500-900)

Karasuk Kültürü gibi Türk Kültürü'ne aittir.

Ahmet Ziya Bayburt

*

Özet:

Begazı-Dandıbay Kültürü, Merkezî Kazakistan coğrafyasında Son Tunç Çağı’nda gelişim göstermiştir. Begazı-Dandıbay Kültürüne ait kompleksler, geçici yerleşim yerleri, sıradan mezarlar ve mozole tipi mezarlar olmak üzere üçe ayrılır. Mozoleler, güçlü bir sosyal organizasyona işaret eden elit mezar yapılarıdır. Mozole tipi mezarlarda I. grup kaplar yaygın olarak görülür. Özenle imal edilmiş I. grup kaplar ritüel amaçlı kaplardır, Sayan-Altay Coğrafyasıyla ve Karasuk Kültürüyle bağlantılıdır. Geçici yerleşim yerlerinde ve sıradan mezarlarda ise Alekseyev Kültürü ve onun geç evresi olan Dongal Kültürü evresi kaplarıyla ilişkili olan II. grup kaplar çoğunluktadır. II. grup kaplar Andronovo Kültürünün geç evresini temsil eder, daha çok gündelik kullanım amaçlı mutfak kaplarıdır. Bu yüzden Begazı Dandıbay Kültürünün tanımı konusunda farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bizim yaptığımız tanımlamalara göre bölgede I. grup kapların elit mezar yapıları olan mozolelerde çoğunlukta olması Karasuk göçleriyle açıklanabilir. Buna rağmen mozole tipi mezarlar Avrasya coğrafyasında yalnızca Begazı-Dandıbay Kültürüne özgüdür. Bu durumda Begazı-Dandıbay Kültürünü, Karasuk Kültürü etkili özgün bir kültürel oluşum olarak tanımlamamız gerekir. II. grup kaplar kültürün alt bileşenine işaret eder. Begazı-Dandıbay Kültürünün Erken Demir Çağı İskit Kültürleriyle ve özellikle Merkezî Kazakistan’daki Tasmola Kültürüyle olan bağlantıları önemlidir. Bu durum Begazı-Dandıbay Kültürünün mevcut etno-kültürel yapısını Erken Demir Çağına aktardığını gösterir. Etnografik dönemlere uzanan kültürel bağlantılar da Begazı-Dandıbay Kültürünü Türkçe konuşan halklarla ilişkilendirmemize olanak verir.




Sonuç:

Begazı-Dandıbay Kültürü, Son Tunç Çağında (M.Ö. 1500 – 900 yılları arasında) Merkezî Kazakistan bozkırında gelişen tipik bir step kültürüdür. Kültürün tanımı ve oluşumu üzerine pek çok farklı görüş ileri sürülmüştür. Ortaya koyduğumuz Begazı-Dandıbay Kültürü tanımına göre Sayan-Altaylar Kültür Coğrafyasında bulunan Karasuk kültürü ile ilişkilerinin başta keramik buluntular olmak üzere kuvvetli olduğu, bölgede kendisinden önce yer alan Andronovo Kültürü ile olan bağlantılarının daha zayıf olduğu anlaşılmaktadır. Begazı-Dandıbay Kültürünü tanımlarken aynı coğrafyada bulunan Andronovo Kültürünün geç evresi Alekseyev Kültürüyle olan ilişkilerinin araştırılması bize Merkezî Kazakistan üzerinden Urallardan Altaylara uzanan geniş bir coğrafyada Son Tunç Çağında nasıl bir değişim yaşanmış olabileceğiyle ilgili ipuçları vermiştir. Başta Tasmola Kültürü olmak üzere Erken Demir Çağı İskit kültürleriyle olan ilişkileri Begazı-Dandıbay Kültürünün bozkır coğrafyasında oynadığı baskın rolü görmemizi sağlar.



Değerlendirme başlığı altında ayrıntılı biçimde tartıştığımız Begazı-Dandıbay Kültürü, Merkezî Kazakistan‘daki Alekseyev Kültürü ve Dongal evresi keramik komplekslerini içinde bir alt kültür olarak barındıran bölgenin baskın kültürüdür. Mozole tipi mezar kompleksleri yönetici bir sınıfa işaret eder. Toplumun ancak büyük bir kısmının katılımıyla meydana getirilebilecek olan mozole tipi büyük mezar yapıları, bölgenin kültürel gelişimde ortak hareket, duygu ve düşüncelerin bütününü yansıtır. Bu mezar yapılarının ortaya çıkış amacının diğer buluntu merkezlerinden farklı olduğunu, sıradan günlük ihtiyaçlara yönelik yapıtlar olmadığını, tam tersine bunların özel ritüel anlamlar barındırdığını düşünebiliriz.

Begazı-Dandıbay Kültürü, özellikle keramik buluntuların ışığında çağdaşı olan Karasuk Kültürüyle bağlantılıdır. Daha geniş bir bakış açısıyla Yenisey-Lena Neolitik Kültürlerinden Sayan-Altaylar Coğrafyasına uzanan kültürel sürekliliğin bir parçasıdır. Bu tür kap yapma tekniğinin etnografik dönemlerde bile Yakut ve Şor Türkleri tarafından sürdürüldüğü önemli bir veridir.

Son Tunç Çağında Batı Sibirya‘da geniş bir alana yayılan benzer keramikler, Karasuk göçlerinin etkisiyle açıklanabilir. Karasuk göçleriyle birlikte Orta Tunç Çağı Andronovo Kültürünün, mezar yapılarının basitleşmesi, kaplarda görülen özensiz ve sıradan yapıya evrilen değişim olgusu, kültürün Son Tunç Çağında (Alekseyev Kültürü) çöküş sürecine girdiğinin açık işaretleridir. Karasuk göçleri sonucunda Andronovo Kültüründe ortaya çıkan değişim, Begazı Dandıbay Kültürü üzerinden Merkezî Kazakistan Erken Demir Çağı kültürlerine aktarılmıştır.

Madeni kemik ve taş eserler, Karasuk Kültürü de dahil olmak üzere çevresindeki Son Tunç Çağı kültürleriyle benzerdir. Buna rağmen Erken Demir Çağında yaygın olarak kullanılacak Tunç ok uçları ve bileme taşı gibi nesnelerin bulunması, başta Tasmola Kültürü olmak üzere İskit Kültürleriyle doğrudan bağlantılar kurmamızı sağlayan verilerdendir.

Begazı-Dandıbay Kültürü evresinde mozoleler, dromos yapıları Doğuya uzanıyordu. Erken Demir Çağı İskit mezarlarında ise gerek dromos görevini üstlenmiş gibi görünen mezar girişleri ve ölü bireylerin yönlendirilmeleri gene Doğu-Batı yöndeydi. Bu uygulama Klasik Türk Dönemi sonuna kadar devam etti. Klasik Türk Dönemi mezarlarında da giriş Doğudadır. İnsan heykelleri (taş babalar) ve balbal dizileri daima Doğu yönde sıralanmıştır. Buradan, ölü gömme geleneklerinde önemli bir yer işgal eden yönlendirme konusunun yalnızca Demir Çağları ile Orta Çağlar arasında bile neredeyse iki bin yıl sürdürüldüğüne tanık oluyoruz. Bütün bunlar, bölge kültürlerinin pek çok bakımdan ciddi kesintilere uğramadan devam ettiğinin çarpıcı kanıtları niteliğindedir.

Mezar mimarisinde, ölü gömme adetlerinde, keramik üretim tekniklerinde görülen geleneklerin Tunç Çağlarından etnografik dönemlere kadar Avrasya coğrafyasında yalnızca Türkçe konuşan halklarda görülmesi, bölge kültürlerinin sürekliliğine işaret eder. Anılan süreç içinde incelenen antropolojik verilerin birbirleriyle olan uyumlu ilişkileri bu bağlantıları destekler.

Karasuk Kültürü Sayan-Altaylar coğrafyasında öncesi (Okunyev Kültürü) ve sonrasıyla (Tagar/İskit Kültürü) sıkı bağlantılar içindedir. Sayan-Altaylardaki kültürel devamlılık Klasik Türk Dönemi sonuna kadar devam eder. Bugün Karasuk Kültürünü, ―Türk-Altay Kültürü‖ olarak tanımlayabiliyoruz (Güneri, 2018: 671-701). Bu çalışmamızda Karasuk Kültürü ile Begazı-Dandıbay Kültürü arasındaki somut bağlantılar konusunda bir dizi kanıt ortaya koyuyoruz. Bundan başka, Begazı-Dandıbay kültürünü Türkçe konuşan halklarla ilişkilendiren birkaç çok kısa atıflar niteliğinde kayıtlara da rastlıyoruz (Kuzmina, 2007: 79, 364) (Smagulov ve Pavlenko, 1998: 147). Bu kayıtların, Avrasya arkeolojisinin en ünlü ve en çok bilim üreten araştırmacıları tarafından geliyor olması ayrıca değerlidir.

Diğer taraftan, Sayan-Altaylar Kültür coğrafyasından Avrasya‘da geniş bir alanı etkisi altına alan Son Tunç Çağı Karasuk Kültürü yayılması, Türk-Altay Kuramına göre üçüncü dalga göçlerdir. Karasuk Kültürü yayılması, Sayan-Altaylardan çıkan dördüncü dalga göçler olan İskit yayılmasının ve "hayvan stili" temelinde birleşen Erken Demir Çağı İskit Kültürlerinin ise oluşumunun hazırlayıcısıdır (Güneri, 2018: 74, 668).

Begazı-Dandıbay Kültürü, üçüncü dalga Karasuk göçleri ile birlikte Merkezî Kazakistan‘da oraya çıkmış ve Erken Demir Çağı Tasmola Kültürüne geçişte önemli rol oynamıştır. Buna rağmen Begazı-Dandıbay Kültürü, Karasuk Kültürünün yalnızca sıradan bir uzantısı veya yerel bir versiyonu değildir. Mozole tipi mezarlar, Begazı-Dandıbay Kültürünün bölgede özgün bir kültürel oluşum meydana getirmiş olduğunu bize gösterir. Elimizdeki bulgular, Begazı-Dandıbay Kültürünün Türkçe konuşan halklara ait bir kültür olduğuna işaret etmektedir.


Ahmet Ziya BAYBURT

MERKEZİ KAZAKİSTAN SON TUNÇ ÇAĞI BEGAZI-DANDIBAY KÜLTÜRÜ: ÇEVRESEL İLİŞKİLER VE KÖKEN SORUNU

Dokuz Eylül Üni. Yüksek Lisans Tezi, 2019, Danışman Dr. Öğr. Üyesi Semih Güneri














*Kapak; Dandıbay mozolesi kabı

Piramid mozole renkli görselleri için:

Karağandı Tobyldy Atlı Kurganı

 


Savaş Arabalı Tobyldy Kurganı - Orta Kazakistan

I.A. Kukushkin, E.A. Dmitriev

Saryarka Arkeoloji Enstitüsü, Karaganda Devlet Üniversitesi, Akademisyen E.A. Buketova adına, Kazakistan Cumhuriyeti, Saryarka Arkeoloji Enstitüsü, Akademisyen E.A. Beketov adına, Karaganda Evdentik Üniversitesi, 28 Üniversite k., Karaganda k., 100028 Kazakistan Cumhuriyeti, 2019. Rusça link


Bu makale, Kazakistan'ın Karağandı bölgesindeki Şetsky ilçesinde bulunan Tabyldy mezarlığındaki yüksek statülü bir mezar kompleksine ilişkin araştırmanın sonuçlarını sunmaktadır. Çember şeklinde çitle çevrili bir mezar höyüğünün kazılarında, kalkan yanaklıkları ve metal desteklerle donatılmış, bir savaş arabası takımını simgeleyen çift at gömülmesi ortaya çıkarılmıştır. Kazılan mezarda bronz bir bıçak-hançer, bir dürtme (mızrak) ucu, 1,5 kez bükülmüş ve altın varakla kaplanmış metal bir levhadan yapılmış metal bir kolye ucu, boncuklar, boncuklu kolye uçları ve seramik kap parçaları bulunmuştur. Buluntuların ayrıntılı bir açıklaması verilmiştir. Yanaklıkların biçimsel ve tipolojik özelliklerine dayanarak, Staroyuryevo tipi yanaklıklara benzediği tespit edilmiştir. Yanaklıkların atların kafataslarına yerinde yerleştirilmesi, kayışlı dizginin sağlam bir şekilde yeniden yapılandırılmasına olanak sağlamıştır. Yeni veriler dikkate alındığında, yazarlar yanaklıkların görünüm ve tasarım özelliklerinin evriminde belirli bir dinamik olduğunu belirtmişlerdir. Makalede, metal zımbaların deri kayışlara örülmesiyle yapılan, sıkı bir şekilde dizginlenmiş at ağızlıklarının teorik bir rekonstrüksiyonu sunulmaktadır. Muhtemelen hayvanlar üzerinde daha fazla kontrol sağlamaya yardımcı olan bu yenilik, daha sonraki dönemlerde yanaklıklarda kullanılan çivilerin terk edilmesine yol açmıştır. Makalede yapılan defin ritüeli ve envanterin karşılaştırmalı analizi, mezar kompleksinin erken Alakul antik dönemine ait olduğunu ortaya koymuştur. Atların ve gömülenlerin kuzeydoğuya yönelimi (seramik kapların tabanlarının yoğunlaşma yeriyle belirlenmiştir) ve yanaklıkların şekli, erken Kereste Mezarı (Pokrovsky) nüfusunun geleneklerinin etkisini göstermektedir. Nesnenin AMS tarihlemesi yayınlanmıştır; kalibrasyon aralığı, 1b olarak, MÖ 18. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısı çerçevesine düşmektedir ve bu da mezar höyüğündeki malzemelerin Orta Kazakistan'daki Alakul kültürünün Nurtai evresine ait olduğunu doğrulamaktadır.





Burial with а Chariot at the Tabyldy Cemetery, Central Kazakhstan

I.A. Kukushkin and E.A. Dmitriev

Saryarka Archaeological Institute, Buketov Karaganda State University, Universitetskaya 28, Karaganda, 100028, Republic of Kazakhstan

This study describes a high-ranking burial at the Tabyldy cemetery in the Shetsky District of the Karaganda Region, Kazakhstan. The mound was encircled with a stone enclosure and marked a double burial of horses with discoid cheek-pieces and metal braces, symbolizing the chariot. Funerary items include a bronze knife-dagger, a goad-head, a metal pendant from a one-and-one-half twist plate overlaid with gold, paste beads, pipe beads, and potsherds. A detailed description of these items is provided. Cheek-pieces resemble those of the Staroyuryevo type. Their position on the crania of horses suggests a reconstruction of the harness. On the basis of new finds, the evolution of the cheek-pieces is proposed. The reconstructed rigid bits were made by enlacing metal staples with leather stripes. This innovation, securing better driving, was the reason why later cheek-pieces have no spikes. A comparative analysis of the burial rite and funerary items suggests an Early Alakul attribution. The fact that the horses ’heads were oriented to the northeast, like those of the buried humans (judging by places where bottoms of clay vessels concentrate), evidences the influence of the Early Timber-Grave (Pokrovsk) culture. The AMS date and its 1 SD limits point to late 18th to early 17th century BC, suggesting the Nurtay stage of the Alakul culture in Central Kazakhstan.


***

Tobyldy Atlı Kurgan'ın MÖ 18.-17.yy'a tarihlendirilmesiyle "En erken MÖ 9.yy'a tarihlendirilen Gordion Kurganlarına ciddi bir şekilde hâlâ "Frig" mi diyeceksiniz" diye sorgulamaya devam edecek ve sizleri ciddi bir şekilde dürüstlüğe davet edeceğiz. - SB

With the dating of the Tobyldy Horse Burial Mound to the 18th-17th century BC, we will continue to question whether you will still seriously call the Gordion Burial Mounds "Phrygian", which are dated to the earliest 9th century BC, and we will seriously invite you to be honest. - SB



Yalan söylemeyi bırakınız. Aldatmaya son veriniz. Dürüst akademisyen/bilim insanı olunuz.

Stop lying. Stop deceiving. Be an honest academician/scientist.


Türk Atlı Kurganları




22 Aralık 2025 Pazartesi

Geçmişimizi kim yazacak ve nasıl olacak?


 Tarihi Kendi Ellerinize Alın

Kazakistan Tarihi: Geçmişimizi kim yazacak ve nasıl olacak?

Bakytzhan Bolatbekuly


Tarih, bir ders kitabındaki tarihlerden çok daha fazlasıdır. Ulusal kimliğin ve ortak bir geleceğin inşa edildiği temeldir. Peki bu tarihi kim ve hangi kurallara göre yazmalı? Devlet Danışmanı Erlan Karin ile yakın zamanda yapılan bir röportaj, Kazakistan'ın geçmişine başkalarının gözünden bakmayı bırakıp kendi nesnel ve etkileyici tarihçesini nasıl oluşturabileceğine dair net bir strateji sunuyor.


Adım 1: Tarihi Kendi Ellerinize Alın

Erlan Karin'in dile getirdiği temel fikir basit ama temeldir: Ulusal tarih, Kazakistan halkı tarafından yazılmalıdır. Geçmişimiz onlarca yıl boyunca dış ideolojilerin - Çarlık ve ardından Sovyet - prizmasından incelendi. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak tabloyu çarpıttı, vurguyu değiştirdi ve özgün kültürümüzün ve devlet yapımızın tüm katmanlarını gölgede bıraktı.

Tarih biliminde "kendi sesinizi" bulmak bir heves değil, acil bir ihtiyaçtır. Komşunuzun ailenizin tarihini yazdığını düşünün. İyi niyetli olsa bile, sizin için önemli olan ayrıntıları atlayarak kendi tarzında anlatacaktır. 

Bir ülkenin tarihi için de aynı şey geçerlidir: İçten yazıldığında, öz-bilginin bir aracı haline gelir. Bu, başkalarının değerlendirmelerine bakmadan, kendi yolunuz hakkında egemen bir bakış açısı oluşturmanızı sağlar.


Adım 2: "Altın standart" yaratın - yeni bir akademik çok ciltli baskı

Tarih anlayışımızın güvenilir olması için sağlam bir bilimsel temele ihtiyacı vardır. Yeni akademik, çok ciltli Kazakistan tarihi, böyle bir temel oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu, sadece eski kitapların yeniden basımı değil, geçmişin kapsamlı, nesnel ve ideolojiden arındırılmış bir analizini sunmayı amaçlayan büyük ölçekli bir projedir.

Sahteliklerin ve tarihi çarpıtmaların yaygınlaştığı bir dünyada, bu tür çalışmalar stratejik öneme sahip hale geliyor. Her türlü tartışmanın ana argümanı ve eğitim ve kültür sistemleri için bir dayanak noktası olacak. Özünde, ülkenin entelektüel egemenliğinin bir teyidi niteliğinde.


Adım 3: Nesnel Tarihin Üç Temel Direği

Herkesin bahsettiği o nesnelliğe nasıl ulaşabiliriz?

Erlan Karin, kaliteli tarih çalışmasının "tarifi" olarak adlandırılabilecek üç temel ilkeyi şöyle tanımlıyor:

Birincil kaynaklara güvenmek. Başkalarının fikirlerini yeniden anlatma dönemi sona erdi. Gerçek bilim, ofislerin sessizliğinde değil, tozlu arşivlerde doğar. Bilgiyi mitlerden ve sonraki katmanlardan arındırmanın tek yolu, belgeler, eserler ve mektuplarla derinlemesine çalışmaktır.

Disiplinlerarası yaklaşım. Tarih boşlukta incelenemez. Tam bir resim elde etmek için yalnızca tarihçilere değil, aynı zamanda arkeologlara, etnograflara, siyaset bilimcilere ve diğer uzmanlara da ihtiyacımız var. Ancak böyle bir sinerji, geçmiş olayları her açıdan ele almamızı ve tek taraflı yorumlardan kaçınmamızı sağlar.

Kolektif çalışma ve açık tartışma. Tarih, tek bir yazarın veya kapalı bir grubun ürünü olmamalıdır. Bu, öznelliğe ve kişisel hırslara karşı koruma sağlar. Açık bilimsel tartışmalar, meslektaş dayanışması ve karşılıklı değerlendirme, nihai çalışmanın değerlendirilip dengelenmesini garanti eden zorunlu koşullardır.


4. Adım: Hikayeyi herkes için ilgi çekici hale getirin

En parlak bilimsel çalışma bile rafta ölü bir şekilde duruyorsa ve yalnızca dar bir akademik çevre tarafından anlaşılıyorsa işe yaramaz. Son ve belki de en önemli tez, tarihin popülerleştirilmesi gerektiğidir. Bu, kuru gerçeklerin modern ve ilgi çekici formatlarda sunulması gerektiği anlamına gelir:

Yüksek kalitede belgeseller ve diziler.

YouTube'da ilgi çekici podcast'ler ve videolar.

Sosyal ağlarda etkileşimli web siteleri ve projeler.

Kamuya açık konferanslar ve açık tartışmalar.

Tarih günlük hayatın bir parçası haline geldiğinde, sıkıcı bir okul dersi olmaktan çıkıp her vatandaş için yaşayan bir gurur ve ilham kaynağına dönüşür.


Sonuç: Geleceğe bir yatırım

Ulusal tarih üzerine çalışmak sadece geçmişe bir bakış değil, aynı zamanda Kazakistan'ın geleceğine bir yatırımdır. Dürüst, profesyonel ve ilgi çekici bir tarihçe oluşturarak, gelecek nesiller için sağlam bir temel oluşturuyoruz. Kim olduklarını, nereden geldiklerini ve nereye gittiklerini tam olarak bilecek nesiller.

        

Bakytzhan Bolatbekuly

Автор: Бақытжан Болатбекұлы, 21 07 2025

История Казахстана: кто напишет наше прошлое и каким оно будет?





8 Aralık 2025 Pazartesi

Dünkü Düşman El Olamaz

 

Geceki (dünkü) düşman el (halkımız) olmaz, eteğini kesip yeng olmaz.

Bugün doğan (doğduğun) toprağını satsang, erte (yarın) koynungdaki kadını,

balacığıngı (yavrucuklarını), sağ salasın mı ? (koruyabilecek misin?

Bin Bala / Myn Bala



Dünkü Düşman El Olamaz !
Myn Bala Haklı



9 Ekim 2025 Perşembe

21. yüzyıl Türklerin yüzyılı olacak


 "Bugüne kadar tarihimiz Avrupa bilişsel anlayışına göre yazılmıştır."

Koishigara SALGARAULY,

Tarih Bilimleri Doktoru, Profesör: 

16.03.2016


– Koyshygara ağa, araştırdığınız göçebelerin kadim tarihiyle başlayalım sohbetimize... Mesela, "aynı Türk'ün torunları" olduğumuza dair sesimiz neden küresel çapta daha net duyulmuyor?


– Modern tarih Avrupa anlayışıyla yazılmıştır. Sadece bizim tarihimiz değil, dünya tarihi de böyledir. Bu nedenle Avrupa anlayışına ulaşan herkes “medeni”, “bizim” halklar olarak kabul edilirken, yüksek medeniyet ve kültür seviyelerine rağmen bu anlayışa ulaşamayanlar “vahşiler”, “ötekiler” olarak adlandırılır. Bu kavram, yazı ve çizimi erken yaşta edinen ülkelerin bıraktığı yazılı miras temelinde oluşmuştur. Buna dayanarak, insanlık tarihi genel olarak ikiye ayrılmıştır: “tarih öncesi dönem” ve “tarih sonrası dönem”. “Tarih öncesi”, Hristiyanlık öncesi 8. yüzyıla kadar olan dönemi ifade eder. “Tarih sonrası” ise o tarihten sonraki dönemi ifade eder. Günümüzde Hristiyanlık öncesi 8. yüzyıldan 2. yüzyıla kadar olan 6 yüzyıl “zaman ekseni” olarak adlandırılır. Bu, tüm bilgi ve anlayışın genişlediği, kadim dinlerin ortaya çıkışının başladığı, insanların düşüncesinin geliştiği ve yazı ve çizimin gelişiminin başladığı dönemdir. Bunun ötesinde ise çok az kanıt ve çok fazla tartışma vardır.

Tarihin dönemlere bölünmesi, "tarihsel halklar" ve "tarihsel olmayan halklar" terimlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Daha sonra bu isimler "yerleşik" ve "göçebe" ile değiştirildi. Ancak terimler değişse de anlam aynı kaldı. Yerleşikler "medeniyet yaratan medeni halklar" olarak kabul edilirken, göçebeler sürülerini takip eden ve ot veya su olan her yerde dolaşan bozkır gezginleri olarak kabul edildi. Bu kavram, 20. yüzyıla kadar şeklini değiştirmedi. Tüm hayatını göçebe halkların tarihini yazmaya adamış ünlü Rus tarihçi Lev Gumilyov, "Çin'de Hunlar" adlı kitabında şöyle yazmıştır: "19. yüzyıl bize, 'yerleşik halklar insan medeniyetini yaratırken, Orta Asya vahşet ve zulüm sisi içindeydi' kavramını miras bıraktı." Bu kavramın zararlılığı yalnızca yanlışlığında değil, aynı zamanda düzeltilemeyen veya test edilemeyen bilimsel bir başarı olarak sunulmasında da yatıyordu," diye vurguladı. Türk kökenli göçebe halklara dair böylesine tek taraflı bir bakış açısı, onların tarihinin incelenmesine yol açmamıştır. Bu nedenle, bugün göçebe halklar hakkında bir şey biliyorsak, bu yalnızca "yazı ve çizim için belirlenmiş ülkelerle" temas kurdukları zamanki isimleridir. Modern tarihte bilinen Hititler, Kimmerler, Etrüskler, Hiksoslar, Kassitler, Saka-İskitler ve Aryanların yerleşik ülkelere gittiklerine dair kanıtlar vardır ve hiçbirinin bundan daha önce bir köken tarihi yoktur. Bildiğimiz en eski üç yazı biçimi - piktografi, ideografi (hiyeroglifler) ve fonetik yazı - Sümerlerde kendi tarihine sahip değildir. Fırat ve Dicle nehirleri arasında nereden geldiler? Medeniyete nasıl ulaştılar? Bilmiyoruz. En şaşırtıcı olanı ise, insan yazısının tarihini inceleyen tanınmış dilbilimci D. Dringer'in "Alfabe" adlı kitabında Sümer yazısını "bir bağ yazısı", yani eklemeli bir dil olarak adlandırmasıdır. Ancak dünyada bu tür bağ dillerine sahip halklar olduğunu bildiği halde, bunu kendi dilleriyle karşılaştırıp kökenini belirlemek yerine, "bu bir Hint-Avrupa dili değil" diyerek daha fazla araştırma yapmadan konuyu kapatmaktadır. Tüm göçebelerin tarih, kültür ve diline karşı tutumu da böyleydi.


– Şimdi lafı daha fazla uzatmadan Türklerimizden bahsedelim, hangi verilere güvenebiliriz?


– Kadim tarihimiz, eski Çin Wei İmparatorluğu'nun elçisinin Türk Hanlığı'nın merkezine gelişiyle başlar. Dolayısıyla Türk halkı, günümüz dünyasının ve eski Sovyet tarihçilerinin, kendi Kazak tarihçilerimizin çıkarımlarına göre, 6. yüzyılda Altay'da ortaya çıkan genç bir halktır. Peki bu halkın ataları kimlerdi? 6. yüzyılda Kağanlığı kuran Türkler gökten mi yoksa yerden mi indiler? Nereden geldiler? Hangi dönemlerden geçtiler ve hangi zorlu yolları izlediler? .. Bununla ilgili tek bir kelime yok. Bunu araştırmak için hiçbir talep yok. Türkler hakkındaki mevcut kaynaklarımız Orhun-Yenisey yazıtlarındaki, Çin yıllıklarındaki ve hanedan soyağaçlarındaki verilerle sınırlıdır. Aslında biz, 6. yüzyıla kadar Doğu ile Karadeniz arasındaki toprakları fetheden Türk Kağanlığı adlı büyük bir imparatorluğun halkıyız. Biz bir yılda ortaya çıkan çekirgeler değiliz! Biz bir yılda inşa edilen bir bina değiliz!

Modern Kazakistan tarihine bakarsanız, Türk kökenli olduğumuzu kabul ederiz. Ancak tarihimizi Türk Kağanlığı'nın kendisinden değil, daha sonra Batı Türk Kağanlığı ve Doğu Türk Kağanlığı olarak ikiye ayrıldığı zamandan, yani Batı Türk Kağanlığı'nın tarihinden başlatıyoruz. Sonuçta, Kazak Hanlığı'nın bir parçası olan Uysin ve Kanlı gibi tüm boylarımız, o Türk Kağanlığı'nın bir parçasıydı. Bu yazılı bir kanıttır. Daha doğrusu, Kazak Hanlığı'nı oluşturan 43 büyük boy nereden geldi? Aslında, Kazak Hanlığı'nın kendisi yalnızca 1456'da kuruldu. Ve Uysin ve Kanlı devletlerinin, yani Kıpçak Hanlığı'nın bundan önce de var olduğunu biliyoruz. Avrasya coğrafyamızın batısındaki höyüklerde, Doğu Avrupa'da ve Altay'da bulunan maddi miras neden tek bir ustanın eseri gibi görünüyor? Berel höyüğünde bulunan altın elbiseli bir adam ve benzersiz altın süslemeli 13 at, yüksek bir lüks biçimi değil mi? Bir soyluluk işareti mi? Ve eski Türkler bu kadar güce, servete ve lükse eriştilerse nasıl bu kadar barbar olabildiler? Kağanlığa "bozkır imparatorluğu" denir. Ancak, böyle bir devlete sahip bir ülkeye neden "vahşi, göçebe kabileler" diyoruz? İnsanlarına neden "kabileler, kabileler" diyoruz? Hiçbir kabile isterse hanlık yaratmaz. Peki bizim Kazak bozkırlarında kaç hanlık vardı?! Nitekim dünkü Altın Orda'dan sonra 26 hanlık yaratıldı. Bu bir tanesi. İkincisi, Cengiz Han'ın istilasından önce Doğu kültürü yüksekti. El-Farabi bizden geldi. O zamanlar dünyada Mahmut Kaşkari gibi ansiklopedik bir sözlük oluşturan kimse yoktu. Devletin kuruluşunu, yönetim yöntemlerini anlatan ve ulusal çıkarları gözeterek geleceği değerlendiren Yusup Balasagun'un didaktik şiiri kadar büyük eserler yazılmamıştır. Bunlar da gökten zembille inmemiştir. Bu, Sümer ilahilerinin, Homeros'un "İlyada" ve "Odysseia"sının, Hint Vedalarının, "Mahabharata"nın ve Firdevsi'nin "Şehname"sinin ezelden beri süregelen kesintisiz bir geleneksel devamıydı. Nitekim, bu büyük mirasların yaratıcılarının da Türk kökenli halkların temsilcileri olduğu artık anlaşılıyor.


– Biz vahşi değiliz ama yine de bize “göçebe” mi deniyor?


– Biz hiçbir zaman tek başına göçebe bir halk olmadık. Göçebe bir hayat yaşadığımız doğrudur. Ama yarı göçebe, yarı yerleşik bir hayattır. Türklerin tarihine, Avrupa anlayışındaki toplumsal oluşumlar perspektifinden bakılamaz.


– Ruslar hâlâ “Sovyetler Birliği Kazak milletini kurdu” diyorlar. Genel olarak, “köle sahipleri çağı”ndan biraz etkilenmedik mi?


– Sadece bir millet değil, “Kazakları insanlaştırdık, eğittik” diyorlar. Bu, sömürgeci ülkenin egemenliğinin bir işaretidir. Sizi sömürgeleştirmenin, tarihinizi ve geleneklerinizi yok etmenin amacı, zihninize “sizi insanlaştırdık” kavramını aşılamaktır. Soljenitsin’in “Siz bir millet değildiniz. Kazaklar, sığırlarının çiğnediği topraklara “bizim” derlerdi” dediğini hatırlıyor musunuz? Ah, atalarımız ömürleri boyunca “Volga ve Ural” dediler! Aslında o Volga artık sizin toprağınızda değil. Uralların da sadece eski yüzü değil, öbür yüzü de var. Sorun burada. O zamanlar nasıldınız? Bugünlere nasıl geldiniz ve bu kadar çok değerinizi nasıl kaybettiniz? Tüm bunları dikkatlice kaydedip yazsaydık, bizim neslimizin böyle tek bir sorusu bile olmazdı. Tarih, benim, sizin ve yolda yürüyen Kazakların atalarının biyografisi, eylemlerinin kroniğidir. Örneğin, atanızın kim olduğunu ve nerede tökezlediğini bilmiyorsanız, siz de orada tökezleyeceksiniz. Tarihin dersi budur. "Köle sahipleri çağı" hakkında söylediklerinizin Türklerle hiçbir ilgisi yok. Roma'daki gibi bir kölelik yoktu. Artık tarih bilimi bile bunu kabul ediyor.


– Röportajlarınızdan birinde, “Zamanları geldiğinde Sovyetler Birliği’nin parçalanıp düşeceğini biliyordum.” demişsiniz. Bunu nasıl biliyordunuz?


– "Sovyet hükümeti benim veya çocuğumun, torunumun veya torunumun ömrü boyunca düşecek" diye bir düşüncem yoktu. Fakat antik tarihi inceledikten sonra, her imparatorluğun sonunda çökeceğini fark ettim. Medeni bir imparatorluk canlı bir organizma gibidir: doğar, olgunlaşır, gelişir, geriler ve ölür. Dolayısıyla, herhangi bir imparatorluğun sonu çöküştür.


– “Kazak aydınlarının son toynakları Alaş aslanları oldu” klişesine biraz perspektif katabileceğinizi düşünüyor musunuz?


– İşte oğlum… “Milletin Esasları” adlı bir kitapçığım var. “Kazaklarda aydın yoktur” görüşüm yer alıyor. Öncelikle “aydın” kelimesini anlamamız gerekiyor. Anlamını bilmeden bir şey hakkında konuşmak anlamsızdır. Bağımsızlıktan bu yana, yerel medya “Kazaklarda aydın var mı, yok mu?” üzerine birçok tartışma düzenledi. Biri aydınlar için “hayır” diyor, diğeri “var” diyor. Ve böyle devam ediyor. Aklı başında bir insan var olan bir şey için “var mıdır” diye sormaz. Dolayısıyla, sorunun sorulması bile muhtemelen bir şeyleri açığa çıkarıyor. Bu soruyu cevaplamak için önce “Aydın kimdir?”, “Kime aydın denir?” sorularını cevaplamalıyız. “Ziya” Arapçada “ışık” anlamına gelir. Ve aydın, parlak, ışıldayan anlamına gelir. Temel olarak, kişiliği, davranışları ve özüyle etrafı aydınlatan kişiyi ifade eder. Peki, bizde böyle biri var mı?!

Bir aydını Rus aydınlarıyla karşılaştırırız. "Aydınlar", iyi okumuş, bilgili ve temiz, eğitimli insanlardır. Buna karşılık, tüm Kazaklar aydındır. Sonuçta, orta veya yüksek öğrenim görmemiş Kazak yoktur. Kazak kavramında aydın kavramının anlamı farklıdır. Benim anlayışıma göre: "Milli aydın, geldiği milletin tüm iyi niteliklerini özümsemiş, yüksek ahlaki karaktere sahip, halkının çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan, bilinçli yaşamını onlara hizmet etmeye tereddüt etmeden adayan, ulusal kalkınmayı hedefleyen toplumsal idealleri savunan ve destekleyen, bu yolda karşılaştığı zorluklarla tereddüt etmeden yüzleşebilen ve gerekirse hedefi uğruna mücadele edip fedakarlık yapabilen kişidir." İşte böyle bir kişi aydındır. Ve eğer bir değil, birkaç kişi varsa, o zaman bu bir aydınlar topluluğudur. Ve eğer hiç yoksa, bin yerden "var" diye bağırsanız bile, hayır!


- Nedenmiş?


– Kazak halkının oluşumundan bu yana kendi aydınları vardı. Ülke modernleştikçe sayıları da arttı. Kazaklar öncelikle insanları insan olarak eğittiler. Çok çalışıp hiçbir şey yapamayanlara “öğrenemediler” denirdi. Çarlık Rusyası döneminde aydınlarımızın sayısı azaldı. Ancak kapsamları daralsa da soyları tükenmedi. O dönemde Kazak kültürüne Avrupa bilgisini sokmak gerekiyordu. İşte Abay'ın haykırdığı bilgi budur! Ruslardan öğrenmek, onları büyük bir güç olarak görmek anlamına gelmez. Onlar (Büyük Petro'dan başlayarak) Avrupa'dan öğrendiler. Abay, o dönemin koşullarında bilginin anahtarının Rusya'da olduğunu ve bilginin Rusya aracılığıyla elde edilebileceğini söyledi.

Sovyet hükümeti önce entelektüel topluluğun seçkinlerini yok etti. Sonra da onu aydınlatan ve eğiten çevreyi yok etti. "Entelektüel" kavramı ortadan kaldırıldı ve yerini uzmanlar aldı. Bunları ulusun seçkinleri, ulusun aydınları olarak gördük.


– "Eşsiz" ve "benzersiz" kavramları üzerine bir hayli fikriniz vardı...


– Atalarımızın kim olduğunu, nereden geldiğimizi, nasıl buraya geldiğimizi, nasıl bu güne geldiğimizi… tüm bunları, elimizdeki tüm kaynakları tartarak, sadece bugünün konusu üzerine adaylık ve doktora tezlerimizi savunarak bilmek bizim görevimizdir. Kazaklar ise atalarını ayırt edemeyenlere “bilinmeyen” ve “bilinmeyen” derler. Kötü bir soya sahipseniz, bilinen bir atanız yoksa sizden nasıl bir nesil çıkacak?! Onları neye koşturacaksınız, nerede yetiştireceksiniz?! Amerika’ya ve Rusya’ya bakarak bir Kazak yetiştiremezsiniz! Annesinin rahminde büyümemiş bir kartal, asla kartal doğasını gösteremez. Leş yer ve kuzguna dönüşür. Biz sadece atalarımızın savaştığını ve birini öldürdüğünü söylüyoruz. Peki ya kişiliği?! Kazaklar da dahil olmak üzere Türk halkımızın atasözlerine bakarsanız, her biri birer tezdir! Bana göre Avrupa felsefesi, düşünceye dayalı, kitabi bir felsefedir. Kazak felsefesi ise yaşam laboratuvarından geçmiş, alnına taş değmiş, her şeyi kendi varlığıyla hissedip görmüş ve kendi deneyiminden özetlemiş bir düşünce sürecidir. İçinde fikirleri bir fikirden diğerine taşıyan hiçbir fantezi veya rastlantısallık yoktur. Peki Kazak felsefesinin bu gücünü ortaya çıkarıp herkese gösteriyor muyuz?! İşte sorun bu!


– Şu anda televizyonda Kazakçaya çevrilmiş Kore tarihi dizilerini izliyoruz . Neden bu seviyede bir senaryoyu kendimiz yazmıyoruz? Yoksa kardeşler, "Bu filmde neden bizim klanımızdan bir kahraman yok?" diye bağıracak mı?


– Kitaplar eskisi gibi okunmuyor canım! Ve şu anki 17 milyon insanın en az yarısı film izliyor. Dünya iyiyse, bu 17 milyon insanın neredeyse tamamının film izlemesi şaşırtıcı değil. Lenin'in "Bütün sanatlar arasında bizim için en önemlisi sinemadır" demesi boşuna değilmiş. Dolayısıyla ideolojide sinemadan daha etkili bir sanat dalı yok. Bahsettiğiniz fikir yüreğime dokundu. Koreli Jumong'dan az değil, hatta daha da fazla büyük Türk şahsiyetleri var. Onlar hakkında düzgün bir film yapamamamız yüreğime dokundu ve gururumu incitti. Bu eksikliği telafi etmek amacıyla Mudeh Khan hakkında 15 bölümlük bir dizi senaryosu yazdım. Yazdıktan sonra Kazakfilm'e gönderdim. İyi karşıladılar. "Çekeriz" dediler. Ama filme alınmadı. Daha sonra Kazakistan TV kanalıyla birlikte çekmeye çalıştılar, ama o da olmadı.

Bu filmin bahsettiğiniz kabileyle hiçbir ilgisi yok. Bu, tüm Türk kökenli halkların ortak bir filmi. Herkesin ortak kökenini konu alıyor. Türkiye Türkleri, Azerbaycanlılar, Türkmenler, Kumuklar, Karaçaylar, Balkarlar, Başkurtlar, Tatarlar, Kırgızlar, Özbekler, Uygurlar, Karakalpaklar... hepsinin ortak bir tarihi var!


– Toplumumuz neden kayıtsız kalmaya devam ediyor? Aksine, çoğu zaman mantıksız eylemlere yöneliyor...


– Artık Türk ülkelerinin birliği gündemde olmaya başlıyor. “Türk Devlet Konseyi” kuruldu. Bunun için çok para harcandı. “Türk Yaşlıları” adında bir örgüt de var. Astana'da “Türk Akademisi” faaliyet gösteriyor. Üniversitelerde Türkoloji bölümleri açıldı. Ancak henüz kayda değer bir sonuç yok. Sovyetler Birliği döneminde Türkoloji çalışmaları yalnızca dilbilimsel açıdan inceleniyordu. “Türkoloji”, adından da anlaşılacağı gibi, muhtemelen Türklerin kim olduğunu bilmekle başladı. Tarih bize anlatmıyorsa başka hangi bilim anlatabilir ki? Tarihe atıfta bulunmayan dilbilim de gerçeğe ulaşamaz. Dünün Türkçe konuşan Bulgarları 9. yüzyılda Avrupa'ya gittiler ve şimdi Hristiyan inancına sahip Slav bir halk. Dil budur işte! Türklerin kadim tarihinin incelenmesi, büyüyen ve gelişen ortak köklerimizin ortak tanınması henüz yapılmadı. Türklerin kadim tarihi araştırma kapsamı dışında kaldı. Ülkenizde böyle bir politika olmadığı için bu yönde hiçbir şey yapılmıyor. Şimdi halkımız sadece konuşuyor. "Dil ölüyor" ve "Aman Tanrım, dinim..." bunların hepsi bunun sonuçları.

Kasım'ın sözleriyle, "aile küçük bir devlettir." Diyelim ki babanız cumhurbaşkanı, anneniz başbakan, kardeşiniz aydın, küçük kardeşiniz muhalefet ve çocuklarınız halk. Peki bu evde birlik ve beraberlik için ne gerekiyor? Modern basında yazıldığı gibi, Kazak aydınları ikiyüzlüyse, yetkililer halka karşı anlayışsızsa, muhalefet beceriksizse, şairleri saray şairiyse, yazarları yoksullarla ilgileniyorsa ve halk uysal, ılımlı ve sessizse, bu evi kim daha iyi hale getirecek?! Kim daha iyi?! Aklı başında olup makale yazan tek kişi mi?! Böylesine bir sorumsuzlukla kendimizi mahvediyoruz. Halk kimseye güvenmiyor. Ancak ortak evimizde hepimiz iyi olduğumuzda, ancak birbirimizle uyum içinde olduğumuzda refah gelecektir. Bunu düşünmek, pes etmemek daha iyidir.


– Söyleyin bakalım, manevi hazineler konusunda biraz ihmalkâr davranmıyor muyuz?


– Sözde “devlet programı” ile epey moda olduk. Her yıl birçok şey ortaya çıkıyor. Uygulanan tek program “Kültürel Miras”. İlk yıllardan bahsediyorum. O zamanlar gerçekten harika şeyler toplanıyordu. Ancak bunların incelenmesi ve kullanılması bir dezavantaj. En üzücü olanı ise, birileri bu toplanan mirasa dayanarak bir konuyu ele alıp incelediğinde ve bu konuda bir keşif yaptığında, bunun dikkate alınmaması. Ders kitaplarına girmiyor, bilimsel dolaşıma girmiyor. “Aman Tanrım, Myrkymbay böyle bir dünya sansasyonu yarattı ve bir keşif yaptı!” demiyorlar. Bunun yerine, biri altın bir adam bulduğunda, tıpkı altın arayıcıları gibi, buldukları altın hakkında konuşuyor, yaygara koparıyor ve gazetelerde yazıyorlar. Peki o altın ürünü kim yaptı? Nasıl yaptı? Antik çağlarda bu kadar büyük bir kültüre kim sahipti? Bu soruların cevaplarını tarih dilinde söyleme yeteneğimiz yok! Sonuç olarak, bugün atalarımız olan Sakaları bizden başka kimse Türk olarak tanımıyor. Herkes "Hint-Avrupa dili konuşan insanlar" diyor. Sorun, her şeyi birbirine benzetebilmek!


"Türkler, insanlık medeniyetinin ateşini ilk yakanlardı" demek için her türlü sebep mevcut. Genetik biliminin en son başarısı -DNA araştırmalarının sonuçları- bunun için tam bir fırsat sunuyor. Şimdi, bu DNA verilerini tarihsel verilere dayandırıp Türklerin gerçek bir tarihini oluşturmanın zamanı. ABD, Kaliforniya Üniversitesi'nden Alan Wilson ve Rusya'daki Vavilov Genetik Enstitüsü'nden İlya Zakharov liderliğindeki bilim insanları, Amerikan yerlilerinin Türk olduğunu ve tarihlerinin 30-40 bin yıl öncesine dayandığını kanıtladılar ve bilim tarafından kabul edildiler. Harvard Üniversitesi profesörü Anatoly Klesov ise, Atlantik Okyanusu'na kadar olan Avrasya coğrafyasının çok eski zamanlardan beri yalnızca Türk kökenli halklar tarafından iskan edildiğini kanıtladı.


– Gazeteciler, Türklerin kadim bir halk olduğunu, hatta kadim sözleriyle bile çoktan kanıtladılar. Peki bilim buna yeterince dikkat etmiyor mu?


– Haklısın! Mesela eski zamanlarda Türkler "vatan" kelimesini "uya" ve "an" kelimeleriyle vermişlerdir. "Uyas" kelimesi yerleşik halklar için, "an" kelimesi ise göçebeler için söylenmiştir. Bugün dünya halklarının devlet adlarındaki "iya" eki, Türklerin bu "vatanı"dır. Türkiye Türklerin, Bulgaristan Bulgarların, vb. Dedikleri gibi. Turan Turların, Kazan Gazların, Alban Dağlıların, Suan Suların, Britan Britanyalıların vb. anavatanıdır.


21. yüzyılın Türklerin yüzyılı olacağını düşünüyorum. İngilizlerin, Almanların, Baltık ülkelerinin, İskandinavyalıların - hepsinin Türk olduğunu söyleyen ben değilim, Türk kökenli halkların temsilcileri değil, Avrupalı ​​araştırmacıların kendisidir. Modern Rusların yaşadığı toprakların kadim Türk toprakları olduğu da açıkça belirtiliyor. Kökenini gizleyen milliyetsizlik, kimin kim olduğunu ortaya çıkarmadı. Ancak ezber standardından kurtulur, devlet politikalarına sırt çevirir ve özel uzmanlar yetiştirirsek tüm bunları gün yüzüne çıkarabiliriz. Şimdi size sadece kısa bir özet sunuyorum.

Türklerin gerçek tarihi şimdi yazılacak.


– Hikayeniz için teşekkür ederim!


Еркеғали БЕЙСЕНОВ (BEYSEGALİ BEYSENOV)'un röportajı, 2016





Tagisken, Kazakistan

 

Tagisken, sanki Göbeklitepe'nin torunu ;) SB




Kuzey Tagisken Kompleksi MÖ 9.-5.yy
Türbeler ve tapınaklar
Güneyinde Saka Kurganları
Duvarlarla çevrelenmiş 11 kerpiç mezar binası

5a Mozolesi'nde, kerpiç "sıralar" iç tuğla duvara tutturulmuş, sütunlar arasındaki boşluğu doldurmuş ve tuğla duvar sırtlık görevi görmüştür. Odayı sınırlayan ikinci sıranın sütunları, 5a Mozolesi'nde hiçbir şekilde birbirine bağlı değildi. Böylece, sütun sistemi mezar yapısını iki koridora -bir dış ve bir iç koridor- ve ortada bulunan dikdörtgen bir odaya bölüyordu. 4 ve 5a Mozoleleri'ndeki ikinci oda derinleştirilmemiş, yalnızca sütunlarla sınırlandırılmıştır; 7 Mozolesi'nde ise 0,2-0,3 m derinleştirilmiş ve duvarları yatay ahşap kalaslarla kaplanmıştır. Mozolelerin girişi doğu duvarındaydı ve doğrudan iç koridora açılıyordu. Dış koridora erişim imkânsızdı (5a, 7 Mozoleleri), çünkü aralarında bir geçit bulunan iki duvarla kapatılmıştı. Tüm mozoleler platonun kıtasal yüzeyine inşa edilmişti. Zeminde, sütunlar boyunca, dış ve iç yüzeylerinde ve mozolelerin dış duvarlarının iç yüzeylerinde direk delikleri açılmıştır. Mozolelerdeki bol miktardaki ahşap, ölünün yalnızca merkezi odada yakılmasını değil, aynı zamanda etrafında bir ateş halkası oluşturulmasını da içeren bir ritüel olan yakma işlemini kolaylaştırmıştır.

Oda ve iç koridorda mezar eşyaları bulunuyordu: seramikler, bronz aletler, bronz, altın ve taş takılar.

Cenaze töreninin olmazsa olmaz bir unsuru, ölen kişiyle birlikte hayvan leşlerinin de gömülmesiydi. Mezar yapılarının içinde ve yakınında, çoğunlukla sığır ve küçükbaş hayvanlara (özellikle keçilere) ait olmak üzere hayvan kemikleri içeren çukurlar bulunmuştur.

Türbelerin koridorları ve odaları kapatılmış olup, türbelerin kerpiç ve ahşaptan yapılmış silindirik-konik yapılar olduğu düşünülmektedir.


Tagisken Güneş Tapınakları'nın Planı
*Yuvarlak planlı en büyük tapınak. Çapı 25 m, Yüksekliği 16 m.
*Kare planlı en büyük tapınak (18x18 m), içeride iki adet silindirik duvarı (çapı 14 m ve 10,8 m) var.
*Giriş kapıları doğu tarafında.


S.P. Tolstov'un yapılandırması



Güney Kazakistan'ın Tunç Çağı Anıtları

Orta Tunç Çağı, Karatau Dağları'nın kuzey yamaçlarında bulunan Tautary mezarlığı ile temsil edilmektedir. Bu mezarlık A.G. Maksimova tarafından incelenmiştir. Mezar taşları, kenarları toprağa oyulmuş taş levhalarla veya yere serilmiş taşlarla yüzeylerinde işaretlenmiş dikdörtgen, kare, oval veya yuvarlak çerçevelerdir. Definler, bazen taş levhalarla örtülü toprak çukurlara yapılırdı. Yakma, baskın ritüeldi. Yakılan kemik kalıntıları, çoğunlukla çukurun batı kısmına bir veya birkaç yığın halinde veya batı kısmına dağıtılmış olarak yerleştirilirdi. Yiyecek içeren bir ila beş kil kap, mezarın doğu veya batı kısmına yerleştirilirdi.

Düz tabanlı kaplar iki şekildeydi: yuvarlak omuzlu veya boyundan gövdeye geçişte hafif bir basamağa sahip kavanozlar ve çömlekler. Bunlar öncelikle tarak damgasıyla süslenmişti. Desen genellikle kabın boynunu, gövdenin üst kısmını ve bazen de tabanını kaplardı. Yaygın süslemeler arasında ikizkenar gölgeli üçgenler, kırık çizgiler, meandrlar ve üçgen girintiler bulunurdu. Kavanozlar ya süssüzdü ya da ikizkenar gölgeli üçgenlerle süslenmişti. Küçük bronz ve altın eşyalar dekoratif eşya olarak kullanılırdı. Bunlar arasında delikli pençe biçimli ve oval pandantifler, halkalar, boncuklu boncuklar, altın varağa sarılmış telden bükülmüş şakak halkaları, macun, camsı kütle ve aplike için bronz plakalar bulunurdu.

Karatau'nun güneybatı yamaçlarında, Kuyukty Platosu'ndaki Besarak Boğazı'nda başka bir mezarlık daha keşfedildi. Bu mezarlık, bitişik birkaç taş duvardan oluşuyor. Toplamda, her biri 3,5 x 4,5 metre boyutlarında, kenarları 90 x 100 cm boyutlarında ve 20 cm kalınlığa kadar taş levhalardan yapılmış altı bölümden oluşuyor.

Kuyukta mezarlığı, seramik tipleri, özellikle de dışbükey gövdeli, belirgin kaideli ve boyun kısmında basamak bulunan bodur kaplar ve dar boyunlu, sivri kaburgalı çömlekler bakımından Tautara kompleksine benzemektedir. Kap süslemelerinde de doğrudan benzerlikler bulunmaktadır. Kuyukta'daki mezar kompleksi, Andronovo döneminin sonlarına tarihlenmektedir. Mezarlık, A.K. Akishev tarafından incelenmiştir.

Güney Kazakistan'daki mezarlıklar ve yerleşim yerleri sadece dağ nehirlerinin kıyılarında, yukarı kesimlerinde değil, aynı zamanda yeni buluntuların gösterdiği gibi, orta ve aşağı kesimlerinde, bozkır bölgesinde de yer alıyordu.

2000 yılında arkeolog E. A. Smagulov, Şerbay mezarlığını keşfetti. Türkistan şehrinin 5 km güneyinde, bir kumulun kalıntıları üzerinde yer almaktadır. 400 x 800 m ölçülerinde oval bir dış hatlara sahiptir. Kumulun yapısını oluşturan toprağın yapısı ve niteliği, mezar yapılarının kalıntılarının zayıf bir şekilde korunmasına neden olmuştur. 3.500 yıl önce, hareket kabiliyetini henüz kaybetmemiş bir kumuldan elde edildiği anlaşılan kumdan yapılmış en eski mezar yapıları, mezar yapılarını koruyamamış ve dışarıdan işaretlenmemiştir. Bazı durumlarda, aşındırma işlemleri, kalıntıları günümüz yüzeyinden 15-40 cm derinlikte bulunan mezarları ortaya çıkarmıştır. Kazılan en derin mezarlar 75-80 cm derinliğe ulaşmaktadır. İkinci durumlarda bile, mezar yapılarının yeraltı yapılarının bazı kısımları, yalnızca mezarlara eşlik eden mezar eşyalarının bulunduğu mezar çukurlarının tabanları aracılığıyla güvenilir bir şekilde tespit edilebilmiştir. Stratigrafik gözlemler, yapının antik gün ışığı yüzeyinden derinleştirilmiş, dikdörtgen (5x6 m) ve yuvarlak (5 m) planlı bir platform olarak inşa edildiğini göstermektedir. Alanların kaydedilen derinliği 20 cm'ye ulaşmaktadır. Platformun ortasında, 170-220x120-150 cm ölçülerinde, uzun kenarı kural olarak GB-KD doğrultusunda uzanan, yarı dikdörtgen planlı, sığ (20-25 cm) bir mezar çukuru vardı. Mezar çukurunun, taş levha kalıntılarının bulunmaması nedeniyle muhtemelen ahşap olan bir tür çatısı olmalıydı. Yapının kendisi görünüşe göre bir mezar höyüğü ile örtülüydü. Çukurun güneybatı duvarının yakınında bir ila beş adet elle kalıplanmış seramik kap bulunuyordu. Yakılmış küçük insan kemiklerinden oluşan bir yığın karşı duvara yaslanmıştı. Bazı durumlarda, görünüşe göre çift mezarları gösteren iki tane böyle yığın vardı. Bazı durumlarda ise kemikler eksikti. Tüm vakalarda yakma işlemi, kemikler arasında kül veya kömür bulunmadığı için mezar çukurunun dışında gerçekleştirilmiştir. Bir vakada, gömülme kalıntıları kaydedilmiştir. Ölen kişi, başı batıya bakacak şekilde sol tarafına çömelmiş bir pozisyonda yatırılmıştır. İncelenen mezarların neredeyse tamamı antik çağda yağmalanmıştır. Yağmalanmamış tek mezarda iki seramik kap ve 13 metal obje bulunmuştur: bronz bilezikler ve gümüş (demir kakmalı) geniş küpeler, göğüs plakları ve çok sayıda macun boncuk.

Baskın formlar, dar, hafif içbükey, disk şeklinde bir taban üzerinde, geniş, yuvarlak omuzlu, geniş, hafif geniş boyunlu ve zarif ağız kenarlı çömlek biçimli kaplardır. Kap duvarları ince ve zariftir; hamur, kırılmış deniz kabukları, şamot veya kum karışımıyla iyi harmanlanmıştır; pişirme düzensizdir ve zeminde pişirilmiştir. Kapların çoğu, ince tarak damgalarıyla zengin bir şekilde süslenmiştir. Süslemeler esas olarak duvarların üst kısmını kaplar. Kompozisyonel süsleme, ritmik olarak tekrarlayan çizgili üçgenler, kıvrımlar, gamalı haçlar ve üçgen çentiklerden oluşur.

Şerbay nekropolünde bulunan seramik kapların biçimleri ve süslemeleri, Tautary mezarlığındaki malzemeler arasında en yakın benzerlikleri bulurken, bronz süs eşyaları ise Güneydoğu Urallar, Güneybatı Sibirya ve Doğu Türkistan'dan Kuzey Afganistan'a kadar uzanan Orta Asya'daki Tunç Çağı anıtlarında bulunmaktadır. Bu malzemeler, Andronovo kültür ve tarih topluluğunun Fyodorovo kültürüne ait çoban kabilelerinin karakteristik özelliklerini taşımaktadır. Mezarlık, MÖ 16. ve 14. yüzyıllar arasına tarihlenmektedir.



Kuzey Tagisken, Geç Tunç Çağı'na ait bir anıttır.
M.A. Setina tarafından incelenmiştir. 

Kuzey Tagisken'in Geç Tunç Çağı yapıları arasında en eskileri, dikdörtgen (54x28x10-12, 48x32x10-11 cm) kerpiçten yapılmış 4, 5a ve 7 numaralı anıt mezarlardır. Planın temeli, 17,5 × 18 m ölçülerindeki kare bir dış duvara yazılmış, çapı 14 m olan bir daireydi. Halka boyunca, dış duvardan 1,6 m uzaklıkta, sekiz veya 12 dikdörtgen tuğla sütun vardı, bunların maksimum korunmuş yüksekliği 2 m'ye yaklaşıyordu (anıt mezar 5a). Merkeze doğru, bu halkadan 1,3 m uzaklıkta, planda bir dikdörtgen oluşturan dört veya sekiz benzer sütun vardı. Yapının dış duvarının dört köşesinde (4 ve 5a anıt mezarlar) birer sütun vardı. İlk büyük halkanın sütunları, ince bir tuğla duvar (5a anıt mezar) veya iki örülmüş duvarla birbirine bağlanmıştı.




Dış duvarın köşelerindeki tuğla sütunların yardımıyla, üstteki kare yapı yuvarlak bir kasnağa dönüşmüştür. Bu teknik, görünüşe göre trompe-l'oeil'in gelişiminden öncesine dayanıyordu. Dolayısıyla, kare planlı dış duvar, tavan için bir destek yapısı görevi görüyordu.

Her türbe, kuzey ve güney taraflarından ana türbeye bitişik, tek bir kompleks oluşturan daha küçük mezar alanlarıyla çevriliydi. Daha sonra, bitişik mezar alanları, kerpiçten yapılmış dikdörtgen muhafazalar veya dairesel yapılardan oluşuyordu. 1 metre kalınlığa kadar olan muhafaza duvarları, antik gün ışığı yüzeyine dikilmiş, mezar çukuru doğal toprağa 0,6-0,8 metre derinleştirilmiş ve duvarları genellikle tuğla duvarlarla aynı hizadadır. Muhafazaların alanı 30 ila 50 metrekare arasında değişmektedir. Bu tür yapılar arasında, 5b kompleksi özel bir yere sahiptir; 5a türbesinin kuzey duvarına bitişiktir, ancak yapısal olarak ona bağlı değildir. Merkezi odasında, çeşitli kaplar ve mücevherler (altın ve akik boncuklar, büyük bir altın küpe ve bronz bir iğne) içeren bir kadın mezarı olduğu anlaşılmaktadır. Odanın batısında, bir ocağın etrafına yerleştirilmiş çeşitli şekil ve boyutlarda 34 kap içeren bir oda vardı. Bu mezar yapısı, Kuzey Tagisken'deki tüm mezarlar gibi, antik çağlarda yağmalanmıştır.

Kuzey Tagisken'deki büyük mozolelerin en yenisi Mozole 6'dır. Bu, yaklaşık 25 m çapında dairesel bir mezar yapısıydı ve kerpiçten (50-60 x 25-30 x 10 cm) yapılmış silindirik bir merkezi kütleden (yaklaşık 15 m çapında) ve içine yazılmış kare bir mezar odasından oluşuyordu. Kitle, aralarında 2,05 m genişliğinde bir koridor bulunan bir dış duvar halkasıyla çevriliydi. Yaklaşık bir metre genişliğinde bir geçit, doğuda dış ve iç duvarları deliyordu. Mezar odası (7,8 x 6,9 m) ana yönlere doğru yönlendirilmişti ve üzerinde ince bir saz tabakası üzerine yerleştirilmiş tuğla örgüsü bulunan eski gün ışığı yüzeyinin 1,3 m altına gömülmüştü. Duvarcılık yapılmadan önce, batı duvarının toprak kısmına iki çukur kazıldı. Bunlardan biri duvarın en az 2 metre altına kadar uzanıyor ve çok sayıda kemik, hatta muhtemelen inek iskeletleri içeriyor. Bu bir "cenaze sunusu". Mezar odasının duvarları, büyük olasılıkla bir tür hasır işi olan kalın bir saz ve dal tabakasıyla kaplıydı ve direkler ve kazıklarla yerinde tutuluyordu. Birçok alanda duvarların dibinde, görünüşe göre bu yapıyı alttan bir arada tutan kömürleşmiş yatay kirişler bulundu. Bu yapının mezar odasındaki yakma işlemi için birincil yakıt görevi görmüş olması mümkün. Karbonlu tabakaların genellikle ince olduğu zeminden ziyade, duvarlara yakın yerlerde yangın izleri özellikle belirgindir. Odanın tabanı - çukurun düzleştirilmiş kayası - üzerine hasırların serildiği ince bir kil tabakasıyla kaplıydı. Odanın tabanında, kuzey ve güney duvarlarından yaklaşık 2 metre uzaklıkta, kuzey-güney ekseni boyunca iki yuvarlak çukur ortaya çıkarıldı. Görünüşe göre, mezar odasının düz tavanını desteklemek için bu çukurlara direkler kazılmıştı. Duvarlar boyunca direk deliği izlerine rastlanmadığından, direklerin taşıdığı kiriş ve kiriş uçlarının tuğla örgüsünde bırakılan yuvalara kapatıldığı varsayılmalıdır.

Odanın girişi doğu duvarındaydı. Antik açıklığın zemini eğimliydi ve basamaksızdı. Sıvayla kaplı koridorun duvarları ağır bir şekilde yanmıştı. Bu durum, yangın sırasında iç kapının kapatılmadığını gösteriyor. Rampanın zemini kil ile kaplıydı ve odanın girişinde kömürleşmiş bir ahşap eşik açıkça görülebiliyordu. Kapı tavanının yapısını kesin olarak değerlendirmek zor; duvarların hatırı sayılır yüksekliğine rağmen tonoz izine rastlanmamıştır. Üst kısımdaki açıklığın, çıkıntılı tuğlalar nedeniyle hafifçe daraldığı fark edilmektedir. Bu, sahte bir tonoz oluşturmuş olabilir.



Diğer türbelerde olduğu gibi, yakma işlemi de mezar odasında gerçekleştirildi. Mezar eşyaları çoğunlukla mezar odasında bulundu. Köşelerde, her biri belirli bir amaca hizmet eden kaplar içeren kap grupları duruyordu. Ayrıca burada, orak biçimli bronz bir bıçak ve iğne, uçları delikli bronz bir lunula ve altın eserler de bulundu. Özellikle ilgi çekici olanı, odanın duvarlarına halı veya keçe hasır tutturmak için kullanıldığı anlaşılan, uçları düzleştirilmiş 100'den fazla bronz çivinin keşfiydi.

6 numaralı Mozole, soylu bir kişinin mezarıdır. Bu, özellikle alışılmadık derecede zengin sofra takımı koleksiyonundan (60'tan fazla kap) ve bunların bir kısmının çömlekçi çarkında yapılmış olmasından anlaşılmaktadır. Altın eşya parçalarının keşfi de bunu desteklemektedir. Burada soylu bir kadının, belki de bir rahibenin gömülmüş olması mümkündür.

Kuzey Tagisken'deki tüm mozoleler aynı kültüre ait olsa da, bunlardan ilk örnekler (4, 5a ve 7) kare şeklinde bir dış duvara sahipken, sonraki örnekler (4a, 5b, 6 ve 15) yuvarlak bir dış duvara sahiptir. Sonraki örneklerde, mozolelere bitişik, aynı renkte tuğla çitler de bulunur.




İç koridorlarda ve odalarda cenaze eşyaları keşfedildi. Ekli kapalı alanlarda, mezar çukurlarının her yerinde buluntular bulundu. Türbeler ve kapalı alanlar antik çağda yağmalanmış olmasına rağmen, buluntu koleksiyonları oldukça etkileyicidir: çeşitli tiplerde yaklaşık 200 sağlam kap bulunmuştur. 6 ve 7 numaralı Mausoleumlarda, kaplar amaçlarına göre gruplar halinde düzenlenmiştir. Mausoleum 7 kapları odanın dış köşelerine yakın koridorda yoğunlaştırırken, Mausoleum 7 iç köşelerinde toplamıştır. Örneğin, Mausoleum 6'nın kuzeydoğu köşesinde, her 11 kap ve kase için yalnızca bir testi olmak üzere 12 küçük ve orta boy kap vardı. En büyük kaplar odanın güneydoğu köşesinde duruyordu: bir humma, bir humcha, kulpsuz büyük bir testi ve birkaç küçük kap. Odanın kuzeybatı köşesinde üç testi bulundu. 5b Mozolesi'ndeki mezarlarda, odanın batısındaki bir odada, bir ocağın etrafında 34 kap (çömlek ve kase) bulunmuştur. Bunlar arasında, şişkin gövdeli ve boyundan gövdeye geçişte yatay nervürlü, dar boyunlu bir çömlek sürahi de vardı. Tagisken seramik topluluğunun karakteristik bir özelliği, çeşitliliğidir. Kalıplanmış kapların yanı sıra dairesel olanlar da bulunmuştur. Görünüşe göre yerel olan ve Kuzey Tagisken'de temsil edilen kültürün temelini oluşturan Fedorov (Andronovo) kültürel bir bileşene sahiptir. Bunun kanıtı, duvarları tamamen oyulmuş veya daha az yaygın olarak tarak benzeri damgalı süslemelerle kaplı, gövdeye doğru çelenkler halinde inen açık kaplar veya kaseler biçimindeki seramiklerin varlığıdır. Ayrı bir süs bandı genellikle kabın boynu boyunca uzanır. Ana süs motifleri ikizkenar gölgeli üçgenler, eşkenar dörtgenler, kıvrımlar ve açık üçgenlerdir. Desenler genellikle beyaz hamurla doldurulur. Bu çanak çömleklerin MÖ 10. yüzyıldan 8. yüzyıla kadar olan Geç Tunç Çağı'na tarihlendiği düşünülmektedir.

Ek yapılardan, özellikle de 5b Türbe Mezarı'ndan olanlar da dahil olmak üzere tüm komplekslerde, düz, bazen yassı dipli, genellikle boyundan omuzlara geçişte yükseltilmiş bir bant bulunan ve süslemesiz, gri-cilalı, daha az yaygın olarak siyah-cilalı veya kahverengi-cilalı, açık çömlekler veya kaseler ele geçirilmiştir. Bu tür çanak çömlekler, Harezm'in Amirabad (MÖ 8. yüzyıl) komplekslerinde yaygındır.

Bir grup kap öne çıkıyor. Bunlar kısa, düz veya hafif kavisli boyunlu, kuvvetlice şişkin, genellikle küresel gövdeli ve küçük, düz, bazen yassılaştırılmış, nadiren yuvarlak tabanlı küçük kaplardır. Yüzeyi açık kahverengi, kahverengi veya siyahtır, mükemmel bir şekilde cilalanmış ve gövdeyi tamamen dolduran veya çelenk şeklinde uygulanan süslemelerle kaplıdır, boyun ise süssüz kalır. Süsleme motifleri ve uygulama yöntemleri (çeşitli damgalar) son derece çeşitlidir. Bazı durumlarda, oyulmuş desenler beyaz macunla doldurulur. Bu kap grubu ayrıca, üçlü gruplar halinde gruplanmış, yarım küresel aplikelerle süslenmiş cilalı kapları da içerir. Bu seramikler, Orta Kazakistan'daki Dandybai-Begazin komplekslerinde doğrudan benzerlikler bulur. Dandybai-Begazin yerleşimlerinde, Kuzey Tagisken'de olduğu gibi, bu tür seramikler Fedorovo (Andronovo) seramikleriyle birlikte bulunur. Görünüşe göre, burada Kuzey Tagisken'deki malzemelere göre çok daha belirgin olan doğuya özgü Karasuk bileşeninin bir karışımını göstermektedir.

Yuvarlak gövdeli ve küçük, düz dipli, kısa boyunlu, gri cilalı kaplar da dikkat çekicidir. Tamamen veya sadece ortaları yatay nervürlerle kaplıdır. 7. Mausoleum'da daha pürüzlü ve muhtemelen hala kalıplanmış olan bu kaplar, 6. Mausoleum'da mükemmel bir forma kavuşmuş ve şüphesiz çarkta yapılmıştır.

Kuzey Tagisken kazı alanlarından çıkan bir diğer kap grubu ise dar boyunlu, kulpsuz, cilalı, gövdeleri çok şişkin, yatay nervürlerle veya beyaz hamurla doldurulmuş gür geometrik desenlerle süslenmiş çömlek sürahilerden oluşmaktadır.

6 No'lu Türbe'de tarım kültürlerine özgü iki adet humus bulunmuştur.

Özellikle yaprak şeklinde, gizli bir yuvası ve dar bir bıçağı olan bronz ok uçları ilgi çekicidir. Bu tür ok uçları, Kazakistan'ın kuzey, doğu ve orta kesimlerindeki Amu Derya Nehri'nin alt kesimlerindeki alanlarda bilinmektedir ve MÖ 9.-8. yüzyıllara tarihlenmektedir.

Literatürde "Kimmer tipi" hançer olarak bilinen bronz yaprak biçimli hançer, MÖ 2. binyılın sonu - 1. binyılın başına tarihlenmektedir.

Tagisken türbelerinde bulunan takılar arasında, ahşap bir kaide üzerine oturtulmuş üç koninin tutturulduğu, kancalı altın kalkan şeklinde bir çift küpe özellikle dikkat çekicidir. Ortadaki koni altın ve çentikliyken, görünüşe göre gümüş olan dış koniler kötü korunmuştur.

Dışında iki veya üç yarım küre plaka bulunan bir kancaya asılı, bir veya iki çan biçiminde büyük altın küpeler bulunmuştur.

Kuzey Tagisken takıları arasında biri gümüş, diğeri bronz olmak üzere iki iğne de kayda değerdir. İlkinin baş kısmı, her biri yarım küre şeklinde altın bir plakaya sahip iki halka şeklindedir. Şekli, muhtemelen Batı Asya ve Hindistan'da Tunç Çağı'nda bilinen çift sarmallı iğne başlarını taklit eder. İkinci iğnenin baş kısmı ise köşelerinde "çatallar" bulunan elmas şeklindedir. Bunlar, Aral Denizi bölgesinden daha güneydeki bölgelere özgüdür. Aynı zamanda, metal objeleri yarım küre plakalarla süsleme tekniği Doğu kökenlidir.

Gümüş iğne ve zilli küpe bulunan bir komplekste altın ve akik boncuklar bulunmuştur (bu sonuncuların güneyden ithal edildiği şüphesizdir).

Kuzey Tagisken mezarlarında bulunan tüm eserler, bu alanın Geç Tunç Çağı'na ait olduğunu ve MÖ 10.-8. yüzyıllara tarihlendiğini gösteriyor. Andronovo kültürel geleneği dikkat çekicidir. Bu durum, muhafazalı mezarların (yakma işleminin uygulandığı) varlığı ve ölenlerin başlarının batıya dönük olmasıyla kendini göstermektedir. Koni biçimli küpelerin Andronovo kökenli olduğu inkâr edilemez, ancak seramikler, şekilleri, karakterleri ve süsleme motifleriyle Andronovo veya daha doğrusu Fedorov özelliklerini daha da açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Sır Derya deltasının kolları üzerinde yapılan araştırmalar, Geç Tunç Çağı'na tarihlenen birkaç yerleşim yeri ortaya çıkarmıştır, ancak bunların hepsi, özellikle güney kesiminde, İnkar Derya kollarında, Andronovo kültürüne aittir (birkaç tanesi Alakul kültürüne, çoğu ise Fyodorovo kültürüne aittir). Tüm bunlar, Kuzey Tagisken materyallerindeki Fyodorovo kültürel bileşeninin yerel olduğunu göstermektedir.

İkinci en önemli bileşen, seramiklerde açıkça görülen Amirabad bileşeniydi. Kökenleri, Aşağı Amu Derya'nın Geç Tunç Çağı nüfusuyla olan temaslarla açıklanmaktadır.

Kuzey Tagisken türbelerinin mimarisi ve kültürü ile Orta Kazakistan'daki Dandybai-Begazin anıtları arasındaki benzerlikleri fark etmemek imkânsız. Bu benzerlikler hem yerleşim detaylarında hem de seramik formlarındaki benzerliklerde açıkça görülmektedir. Güney bileşeni, Kuzey Tagisken kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bu durum, kerpiçten inşa edilmiş türbelerin karmaşık mimarisine de yansır.

Kuzey Tegisken türbeleri, Kazakistan ve Orta Asya halkları arasında meydana gelen karmaşık sosyal ve etnokültürel süreçleri gözler önüne sermektedir. Bu süreçler, hayvancılığın gelişmesi, üretim fazlasının artması ve değişimin artan rolüyle ilişkilidir ve bu da refah ve toplumsal eşitsizliğin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

MÖ 2. yüzyılda Batı Kazakistan topraklarında Andronovo (Alakul) kabileleri yaşıyordu.

Burada çok sayıda Tunç Çağı yerleşim yeri ve mezarlığı keşfedilmiştir. Bu alanların incelenmesine I.V. Sinitsyn, M.P. Gryaznov, V.S. Sorokin ve G.A. Kushaev katılmıştır.

Bölgede Erken Tunç Çağı'na ait nispeten az sayıda anıt keşfedilmiştir.

Bu dönemin kapları düz dipli ve küp biçimlidir. Tasarımların kompozisyon yapısı ve kaplardaki süsleme desenlerinin oranları çeşitlilik gösterir. En yaygın unsurlar, üçgen, kare altı ve oval gibi çeşitli şekillerdeki çukur baskılardır. Desenler, kapların duvarlarını ve diplerini kaplar.



İkinci gruptaki kaplar, tarak damgası ve çubukla yapılmış desenlerle öne çıkar. Desenler, dikey, yatay ve dalgalı çizgilerin, dikey zikzakların ve gölgeli üçgen alanlarının kombinasyonlarından oluşur.

MÖ 2. binyılın ikinci çeyreğinde, üretim ekonomisi nihayet kurulmuş ve Tunç Çağı metalurjisi zirveye ulaşmıştır. Orta Tunç Çağı kültüründe birbirini izleyen üç aşama ayırt edilebilir.

Bunlardan ilki, oluşum tarihine ilişkin olup, Aral Denizi bölgesi aracılığıyla en eski tarım merkezleriyle bağlantılı olan güney kültürlerinin unsurlarının Erken Tunç Çağı'nda yerel halkın yaşadığı çevreye aktif olarak nüfuz ettiği döneme aittir.

Son aşama, Andronovo-Srubnaya kültürleri arasındaki aktif etkileşimle karakterize edilir. Volga bölgesindeki Srubnaya kültürü, Batı Kazakistan kültürü üzerinde güçlü bir etkiye sahipti.

Bu döneme ait konutlar genellikle küçüktü; zeminleri zemine yalnızca 15-20 cm gömülüydü, bu yüzden yer üstü yapılar olarak adlandırılabilirlerdi. Konutlar dikdörtgen şeklindeydi ve çatıyı destekleyen sütunların bıraktığı delikler iyi korunmuştur. Duvarlar kütüklerden inşa edilmişti. Zeminler iri nehir kumuyla karıştırılmış kil ile kaplanmıştı. Genellikle taşla kaplı küçük oval çukurlardan oluşan ocaklar, yemek pişirmek ve ısınmak için kullanılırdı.

Batı Kazakistan bozkırlarında orman bulunmaması, Tasty-Butak yerleşimindeki konutların kendine özgü özelliklerini belirlemiştir. Direk yapıları çok az kullanılmış, ancak taş yaygın olarak kullanılmıştır. İç bölmeler inşa etmek, şömineleri kapatmak ve çeşitli ev ihtiyaçları için yapılar oluşturmak için taş kullanılmıştır.

Tasty-Butak 1'deki mezar yapıları yuvarlak, oval ve düzensiz şekilli taş muhafazalardan oluşur. Muhafazalar, herhangi bir bağlayıcı malzeme kullanılmadan hem dikey olarak kazılmış taşlardan hem de basit taş örgüsünden oluşturulmuştur. Mezarlar, sığ çukurlardan taş lahitlere kadar değişen tasarımlardadır. Mezarlıkta tek ve çiftler halinde gömüler tespit edilmiştir. Tespit edilebilen çiftler halinde gömüler arasında, karma ve çocuk gömüler ön plana çıkmaktadır; kadın ve çocuk gömüleri de bulunmaktadır. Gömüler öncelikle gömüt ayini kullanılarak yapılsa da, yakmalar da yaygındı. Ölenler, mezara sol veya sağ taraflarına yatırılmış, elleri yüzlerinin önünde olacak şekilde bükülmüş şekilde yerleştirilirdi. Mezarlardaki kap sayısı bir ila beş arasında değişmektedir, ancak en yaygın olanı ikidir. Kapların geleneksel konumu, ölen kişinin baş tarafındadır. Bronz bilezikler, hamur boncuklar ve deniz kabuğu takılar da bulunmuştur.

Batı Kazakistan'ın Geç Tunç Çağı kabilelerinin kültürü iki aşamadan geçmiştir. İlk aşamada, MÖ 1. binyılın başlarında, batı kabileleri Volga bölgesinin Geç Ahşap Mezar kültüründen etkilenmiştir.

Geç Tunç Çağı kabilelerinin gelişimindeki ikinci aşama, kültürlerde çarpıcı bir değişimle ilişkilendirilir. Andronovo-Srubna topluluğunun tüm toprakları -Volga bölgesinin uçsuz bucaksız alanları, Urallar, Kazakistan ve Batı Sibirya'nın güney şeridi- Silindirli Çömlekçilik kültürüne mensup kabileler tarafından işgal edilmiştir. Taşkın yatağının üzerindeki ilk nehir teraslarında geleneksel Tunç Çağı yerleşim yerlerinde yaşamışlar ve yerleşimleri MÖ 8.-7. yüzyıllara kadar kullanımda kalmıştır. Bu döneme ait yerleşimlerde oval yarı-sığınaklar ve yarı-sığınaklar bulunmuştur. Yarı-göçebe hayvancılığa geçişle birlikte kabilelerin artan hareketliliği, hafif, oval biçimli, yer üstü konutların geliştirilmesine yol açmıştır.

Batı Kazakistan'da Tunç Çağı'nın son evresinde yaşayan kabileler, erken Demir Çağı'nda Saka-Sarmat kültürlerinin oluşumuna katılmışlardır.

Son yıllarda, Ustyurt Platosu'ndaki Tunç Çağı yerleşimleri Z. Samashev ve A.S. Ermolaeva yönetiminde araştırılmıştır: Toksanbay, Aytman ve Manaysor I, II ve III yerleşimleri. Bu yerleşimler, bazılarının kalınlığı üç metreye ulaşan kültürel katmanlardan da anlaşılacağı üzere uzun süredir varlığını sürdürmektedir. En eski yerleşimler ise yaklaşık dört bin yıl önce ortaya çıkmıştır.

Ustyurt yerleşimlerinin büyük çoğunluğu uçurumların (çatlakların) burunlarında yer almakta olup, bunların bir kısmı tektonik süreçler sonucunda platonun kenarından ayrılarak eşsiz kalıntılara dönüşmüştür.

Arazi koşullarının analizi, insanların yerleşim yeri seçerken çeşitli faktörleri göz önünde bulundurduğunu göstermektedir; bunların başlıcaları savunma açısından uygun stratejik konum, tatlı su kaynaklarının varlığı, avlanma alanlarına ve av hayvanlarının sulak alanlarına giden patikalara yakınlıktır.

Konut çukurları yuvarlaktı ve alttaki kil tabakasına oyulmuştu. Kenarlara daha yakın konumlanan Toksanbay yapılarından bazıları, görünüşe göre iki katlı yapılardan oluşuyordu ve alt odanın çatısı üst odanın zemini olarak kullanılıyordu. Yapı malzemeleri kabuk kaya ve kireçtaşı levhalardı. Duvarların temelini büyük bloklar oluşturuyor, daha küçük levhalar ise bunların üzerine yatay olarak yerleştirilmişti.

Odalar zemine yerleştirilmiş şöminelerle ısıtılıyordu.

Yerleşimin çok metrelik kültür katmanlarında biriken çok miktardaki osteolojik materyal, bu dönemde Ustyurt halkının ekonomik faaliyetinin temelini pastoral sığır yetiştiriciliğinin ve av hayvanlarının mevsimlik göçüyle ilişkili avcılığın oluşturduğunu göstermektedir.

Metalurji ve madencilik de nüfusun günlük yaşamının bir parçası haline geldi; bu durum çok sayıda bakır bıçak, bız, bilezik, zımba, bakır külçe, cüruf, pota parçası ve cevher kırma havaneli ile kanıtlanmaktadır. Metalurji merkezinin bulunduğu ve buluntuların çoğunun geldiği yerleşim bölgesinin belirli bir bölümü öne çıkmaktadır. Üretim, muhtemelen yerel kaynaklı cevhere dayanıyordu. Metalurjinin gelişmesine rağmen, ok uçları ve mızraklar gibi çakmaktaşı aletler ve silahlar yaygın olarak kullanılıyordu. Matkaplar, keserler, kazıyıcılar, havan topları ve öğütücüler de taştan yapılıyordu.

Taş bir rende ilgi çekicidir; uçlarından biri koç başı şeklindedir. Koç başı figürlü benzer nesneler Avrasya'nın her yerinde bilinmektedir.

Toksanbay kemik eserleri arasında keskiler, deliciler, bızlar, perdah makineleri, damgalar ve alet ham parçaları yer alır. Perdah makineleri seramik ve deri üretiminde kullanılırdı. Damgalar ve spatulalar, kapların yüzeyini düzeltmek ve dekoratif süslemeler uygulamak için kullanılırdı. Bızlar, deliciler, yontma aletleri ve keskiler ise deri ve ağaç işçiliğinde kullanılırdı.

En yaygın kullanılan malzeme seramiktir. Seramik tabakların şekli, ağız tasarımı ve süslemesi olağanüstü çeşitlilik ve özgünlükle öne çıkar.




Seramikler, kazıma, delme ve tarak damgalama gibi tekniklerle süslenmiştir. Ustyurt yerleşimlerindeki seramiklerin süsleme sistemi, çok çeşitli unsurlar, motifler ve kompozisyonlarla karakterize edilir.

Süslemede en sık görülen desenler düz yatay çizgiler, eğik parça sıraları, zikzaklar, balıksırtı desenleri ve baklava desenlerinin çeşitli kombinasyonlarıdır.

Daha az yaygın temalar arasında şunlar yer alır: gölgeli üçgenler, gölgeli elmaslar ve meandırlar.



Ustyurt ve çevresindeki toprakların nüfusu, söz konusu tarihsel dönemde Urallar, Sibirya, Kazakistan'ın bozkır alanları, Orta Asya kıtası ve İran Platosu'nda yaşanan etnokültürel sürece dahil olmuştur.

Ustyurt'ta son zamanlarda yapılan keşifler ışığında, Toksanay'dakilere benzer malzemeler içeren, Volga-Ural bölgesindeki bir dizi alandan gelen malzemelerin kültürel ve kronolojik olarak nitelendirilmesi mümkün hale geliyor.

Tunç Çağı'nda Ustyurt kültür merkezinin, tarihi geçmişin resmini yeniden oluşturmada ve antik göç süreçlerinin yönlerini belirlemede taşıdığı önem abartılamaz.

Ustyurt'un Tunç Çağı kültür merkezlerinden uzaklığı, Toksanbay kültürel olgusunun benzersizliğini önceden belirlemiştir. Eski halkların Ustyurt'un doğal ve iklim koşullarına uyum sağlama mekanizmalarını, ekonomik ve kültürel gelişim düzeylerini, Avrasya'nın etnokültürel kitleleriyle temaslarının kapsamını belirlemek ve dünya görüşü sorunlarını araştırmak, Kazakistan arkeolojisi için önemli görevlerdir.



 ***

KARAHANTEPE VE OKUNEV


ŞAMAN


----