Firudin Ağasıoğlu Celilov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Firudin Ağasıoğlu Celilov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Neden Erkle

 

Bazıları Herkül yerine neden Erkle kelimesini kullandığımı anlayamamış da...

Etrüsklerde Erkle

Erkle - Erk; Yetkisi olan, egemen, iktidar, kuvvet, yöneten, irade.

Arkh (Arkhon/Arhon), Arch(+bishop; Büyük bir bölgeden sorumlu, en yüksek makamdaki din adamı).

Orkun, Orhun, Orhan, Orkan; Yüce önder, yöneten, hâkim, hükmeden.

SB-TST📕



Prof.Dr. F.Ağasıoğlu'nun  da dediği gibi Herkle/Hercules/Erkle adının Goroğlu/Koroğlu'na çıkmasıyla ilgili olarak;







Hera(Era)'nın adında Yer olması ve yerin tanrıçası olması, Herkül'ün adının da onun adında türetildiğinin söylenmesi bu sonucu doğruluyor. Ancak Erk olarak da kabul edilmemesi için de bir sebep yok, çünkü güçlü, kuvvetli bir karakter, öyle ki Bilgemiş'in bir kopyası gibi göksel boğa ve aslanla da güreşiyor. Tabii ki Erk/Ark-/Ork- bağı da anlamları açısında görmezden gelinemez. Başka bir gerçek ise; İskitlerin atası "Herkül -Yer -3 oğul + Targitay - Gök - 3 oğul" ve Oğuz - Gök & Yer - 3'er oğul.


Antalya Arkeoloji Müzesi


HERKÜL (ERKLE) ve ALTIN ELMALAR

Yorgun Herkül'den detay, MS 2.yy, Perge

Antalya Arkeoloji Müzesi


Hesperideslerin, yani Batı Kızlarının Altın Elmalarını çalmak Erkle’nin onbirinci görevidir. Yola koyulan Erkle gökyüzünü taşıyan Atlas’la karşılaşınca görevinden bahseder. Titan Atlas ona yardım edebileceğini, çünkü Hesperidesler ki onlara Atlandites de denilir, onun kızlarıdır. Ancak Erkle karşılığında bir süre gökyüzünü taşımak zorundadır. Erkle bu görevi kabul eder ve Atlas da elmaları almaya gider. Bazı kaynaklara göre de bu çalma işini bizzat Erkle yapmıştır. Elmalarla dönen Atlas’ı kandıran Erkle gökyüzünü ona vererek elmalarla kaçar. Atlas da gökyüzünü tekrar omuzlarına almak zorunda kalır.

Buradaki önemli nokta ise bu elmaların ejder Ladon’un koruması altında olmalarıdır ki Erkle onu öldürmüştür. Aslında bu elmalar ejderin koruması altında değildir. O dönemin insanları hayal güçlerine göre duyduklarını anlamlandırmak istemiştir. Öyle ki bu elmalar bizzat Ejder Ağacı’nın meyveleridir. Ancak araştırmacılar bu bahçenin Fas açıklarındaki Kanarya ya da Cape Verde Adaları olduğunu varsayar. Oysa Ejder Ağacı’nın meyveleri Yemen’e bağlı Sokotra Adası’ndan gelir.

Odissey destanı ile Herodot’ta Etiyopya adı geçer ki bu durumda Erythraean, yani Kızıldeniz’i bildiklerini varsayabiliriz. Sokotra’daki Ejder Ağacı da biliniyor olmalıdır. Bu ağaç ve meyveleri hakkında anlatılanlar Greklere egzotik gelmiş ki üstüne hikâyeler uydurmaktan kaçamamışlar. Ancak bu meyveler Grekler tarafından değil, Fenikeli tüccarlarla batıya taşınır. Hatta Kızıldeniz’in adı olan Erythraen de bu şekilde batıya göçer. Ayrıca Aeneas destanında bahsedilen Hesperia İtalya’nın kendisidir ki Grekler de İtalya’yı Hesperia olarak tanımlar. Böylece Hesperidesleri Fas açıklarında ya da Cape Verde’de aramak yersizdir. Pliny de Kızıldeniz açıklarında Gorgonların yaşadığı Gorgades adasından bahseder ki bu ada Diodorus’un aktardığı Erpata boyu olan Gorgonlara ait olabilir.

Hesiod’un “sonra Hesperidler de doğdu, bu kızlar Okeanos’un diğer tarafında yaşarlar, altın elmalar taşıyan ağaçlardan sorumludurlar,” demesi de Akdeniz’i değil Kızıldeniz’i ifade eder. Çünkü Hesiod MÖ 8.yy’da yaşamıştır ve Grekler henüz Batı Akdeniz’i keşfetmemiştir. Oysa Fenikeli kolonilerin bu dönemde Akdeniz’in batısına doğru hareketleri görülür. Üstelik bu görevler Erkle’ye çok sonradan eklenmiştir ki Erkle Sumerli Bilgameş’in bir kopyasıdır.


SB

Kaynaklar "Turova ve Saka Türkleri 📕"nde





Naram-Sin'in Zafer Anıtı

 


* "Naram-Sin'in "zafer" kabartmasında, Lulu esirlerinin görünümü ve kıyafetleri de açıkça görülmekte: Lulu ve Gut/Kut devletlerinin çöküşünden sonra, MÖ 2. binyılın başlarından kalma bir kaynakta geçen "çok sayıda Lulubi beyi" ifadesi, Lulu-Kut kabilelerinin zaten küçük prensliklere bölünmüş olduğunu göstermekte. Azerbaycan'ın çeşitli bölgelerinde, Mana bölgesine kadar çok sayıda prensliğin yanı sıra, zaman zaman küçük devletlerin kurulmuş ve dağılmış olması mümkün. Böylece, Boğazköy arşivinde "beylerbey" unvanını taşıyan Lulu İlbeyi hakkında bir belge bulunmaktadır. Hurri dilindeki bu yazıtta "Lulu ülkesinin krallarının kralı İmmaşgun" ifadesi kullanılmaktadır. Bu ilbeyi, belirli bir dönemde Lulu ülkesindeki Lulu, Kut, Turuk, Kuman veya diğer kabilelerin birleşik güçlerine hükmetmiş olsa da, kaynaklarda bu durum hakkında ek bilgi bulunmamakta. Lulu Türkleriyle savaşan Akadlı Naram-Sin (2236-2201), daha sonra Kut Türklerinin lideri Enridawazir ile yaptığı savaşta ölür."

Prof.Dr. Firudin Ağasıoğlu / Bitik 3 📕




* "Naram-Suen 2201-də Türk boylarından olan Qutlarla savaşda öldürüldü."

Prof.Dr. Firudin Ağasıoğlu / Bitik 1 📕







* İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi'nde sergilenen (3.görsel) Akad kralı Naram-Sin'i anlatanlar acaba bu bilgiyi de veriyorlar mıdır? - SB




.

15 Haziran 2026 Pazartesi

Urartu Coğrafyasında Arubani ve Turan

Urartulara ait dedikleri Tanrıça ARUBANİ gerçekten de Urartu kökenli midir? Yoksa Urartu coğrafyasında yaşamış Subar, Ermen ya da Sak Türklerinden mi kalmadır?

Prof.Dr. F.Ağasıoğlu - Bitik 3

"Yanlış oxuma ile Anubanini, Siduri, Satuni kimi qondarma «lulu» adları ve bazı adların İmmaşkuş / İmmaşqun, Lişirpirini /...birini / Tardunni gibi variantlariı ortaya çıkmışdır. Anubani adının etimologiyasını G. G. Kameron ve İ. M. Dyakonov akadca «Bizi yaradan tanri Anu» anlamı ile vermişler. Lakin AN-nu şeklinde yazılan adın ilk hissesi bu ehtimali doğrultmur.

Bu adın kadim türkçe anuq «hazır» sözünün kökü olan anu «hazırlanmaq» ve ban «ben» evezliyi ile yaranıb, «hazıram» (Anu-ban) anlamı daşıdığını düşünmek olar. Lakin türk töresine göre, elbey seçilenden sonra onların çok vakit lakap ve unvan bildiren adla tanınmasını nezere alsak, Anar ve ya Anlı («ünlü», «meşhur») adlarının başında gelen kadim añ köklü sözler dikkati çekir. Öyle ki, Anubani adının annamaq «anlamaq » sözü ile açımı daha gerçek görünür. Bu halda, anla- > anna-,  qanlı > qannı, enli > enni  değişimlerinde olduğu gibi An-lu-ban («ünlüben») terkibi ile yaranan Anluban >Annuban evezlenmesini ve elbey adına yaraşan «Ünlü adam» anlamını görürük. Anubani yazısında Batir dağınin adını Padin ile müqayise etmişler. Halbuki, sonralar Manada yarımköçeri padar boyları ile bağlı KUR-Paddira, URU-Padira toponimleri tekrar olunmuşdur."


ARUBANİ - ARI BANI/BANU

ARUBANİ BRONZ HEYKEL - MÖ 8.yy

PAZIRIK 5.KURGAN DOKUMA PARÇASI - MÖ 5.-4.yy



* Urartu dilinin bugünkü Ermeniceyle hiçbir bağı yoktur, hatta MÖ 8.yy'da bölgede Hay yoktur. 

* Urartu dili Hind-Avrupa dil ailesine mensup değildir. Urartu dili Türkçe gibi bitişken (aglutinativ) ve ergatif yapılı bir dildir, Hurricenin devamıdır (bazılarının da iddia ettiği gibi Ermenicenin de atası değildir). Bölgede Türkçe konuşan Saka ve Med Türklerinin yaşadığı bilinmektedir.

* Bknz. "Hurri-Urartuca ve Türkçenin söz varlıkları arasında ciddi benzerlikler mevcuttur ve sayıları hiç de az değildir. Bu leksikal benzerlikler Hurri Urartuca ve Türkçenin tarih öncesi dönemlerdeki bir temasının somut kanıtları olarak gösterilebilir." - Orçun Ünal "Sözde Karca Kelimelerin Kökeni ve Türkçedeki Hurri-Urartuca Leksikal Alıntılar Üzerine, 2017"

* Bknz. Altan Çilingiroğlu "Urartu Krallığı, Tarihi ve Sanatı, 1997".

* Bazıları da "Turan" sözcüğü için "Persçe" diyor. Oysa... MÖ 9.yy'da bölgede Pers/Ahameniş yoktur.

Urartuların Meher Kapısı'ndaki (MÖ 9.yy) yazıtının beşinci satırındaki tanrının adı  "Turan"dır.... 





SB

Tuva Cumhuriyet'inde Turan (Туран)


22 Kasım 2019 Cuma

Kadeş Savaşı'nda Türkler



II. Ramses - Kadeş Savaşı



Dünyanın ilk yazılı antlaşması. Hattuşa (Boğazköy)

Eşit şartlarla imzalanan ve tarihin bilinen ilk uluslararası olan Kadeş Antlaşması MÖ. 1269 yılında, Hitit Kralı III. Hattusilis ile Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılmış ve o devrin diplomatik dili olan Akadca ile yazılmıştır. Antlaşmanın Akad diliyle yazılmış üç kopyası bulunmaktadır. 1906 yılında Hugo Winckler ve Teodor Makridy tarafından birlikte yürütülen Türk-Alman kazılarında, başkent Boğazköy-Büyükkale’de bulunmuş olan kopyalardan bir tanesi Berlin’de bulunmakta, iki tanesi de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunmaktadır.


Antlaşmanın Mısırca’ya tercüme edilmiş kopyaları Karnak ve Ramesseum’daki Amon tapınaklarının duvarlarına kazınmıştır. Bunlar orjinalinden biraz farklı olarak antlaşmanın ehemmiyetini Mısır’a atfetmekte ve barışın bir lütuf olarak imzalandığını vurgulamaktadırlar. Antlaşmanın Hitit metni, resmen kabul edilmiş şartlara çok yakın bilgiler içermektedir.


2. Ramses’in saltanatı Hitit devletine düşmanca bir tavır takınmasıyla başlamasına rağmen, her iki süper güç de ilgi alanlarını başka hususlara çevirebilmek ve hepsinden önemlisi “Deniz Kavimlerinin” gizli saldırılarına karşı koyabilmek için birleşerek birlikte müdafaa ve saldırı şartlarında anlaşarak barış yapıyorlar. Antlaşmadan bazı bölümler: Mısır memleketinin kralı, büyük kral, kahraman Ramses’in Hatti memleketinin kralı Hattuşili ile iyi dostluklarının, kardeşliklerinin ve büyük krallıklarının devamı için yaptıkları antlaşmadır.”


Mısır kralı şu sözlerle devam etmekte: Aramızda daimi olarak iyi kardeşlik ve barış kurdum. Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki ilişkilerde iyi kardeşliğin ve iyi barışın kurulması için şunları söylüyorum: İşte, Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki ilişkiye gelince, öteden beri tanrı onlar arasında düşmanlığa izin vermediğinden antlaşma ebedidir... 
Eğer dış memleketlerden bir düşman Mısır kralı kardeşin Ramses ve Mısır memleketine saldırırsa ve onun kardeşi “bana yardıma gel” diye haber gönderirse, Hatti memleketi kralı, Büyük Kral Hattuşili piyadelerini, süvarilerini gönderecek ve benim düşmanımı öldürecek.” (arkeofili)




***

Kadeş Savaşı'na bir de aşağıdaki açıdan bakalım;


- Mısır, öncülü olmadan birden beliren yazıyı Sumerlilerden almıştır. Mısır'ın ilk sakinleri Türkler'dir.

- MÖ 1670 li yıllarda Kassitlerin de aralarında bulunduğu, karışık topluluklardan meydana gelen Hiksoslar (İkesus olarak da geçer, İke-Susa'dan gelenler; Mısırlılar 'Çoban Krallar' der) Mısır'ı işgal eder. Başkentleri Avaris'tir. Atı, arabayı, yayla birlikte birçok askeri malzemeyi Hiksoslar öğretmiştir. Atlı kurganlar Hiksoslar dönemindendir.

- Hititler savaşa giderken barış döneminde oldukları Kaşkalardan savaşçı almıştır. Hititlerle MÖ 17.yy'dan beri sürekli savaşmıştır. Hitit kralı Arnuwanda-kraliçe Aşmunikal metninde geçen Nerikka (Nerik), Hurşamadan, Gaştama (Kastamonu), Kammama, Tumamana, İşhara, Dankuşna, Tapaşawa, Taggasta, Şerissa, Tastaressa, Tarugga ülkelerinin Kaşkalar tarafından ele geçirildiğinden bahseder. Kaşkalar Muşki ve Urartu ile de ittifak kurup Asurlulara karşı da savaşmıştır. Kaşkalar Turovalıların da müttefiklerindendir. Karadeniz bölgesinde yerleşik olan Kaşkalar/Gaşgalar demir/çelik eşya üretimi ile ünlüdür. Kaşkalar ile Muşkiler Saka/İskit boylarındandır, bu yüzden Türk tarihi açsından çok önemlidir!

- Firavun unvan değil özel addır. Mısırlılar tarafından Mısırlıları tarif etmek için asla kullanılmamıştı. Firavun (Pharaoh) Hiksoslardan Beduin Jabarin hanedanına mensup, 15.yy da Mısır'ı yöneten kralın adıdır. Yahudiler Firavun'dan kaçtıktan sonra tüm kralları Firavun unvanıyla andı. (Mustafa Waziri, director-general of Luxor's Antiquities).

Ashraf Ezzat ise "Mısır ne Firavun ne de İsraillieri bilirdi (Egypt knew no Pharaohs nor Israelites)" der. Yapılan kazılarda da köle değil işçi kentleri bulunmuştur. "Piramitlerde çalışan onca işçiyi niye beslesin ki ödeme yapabiliyorken" der Adel Okasha, " Piramit işçileri Mısırlıydı ve köle değildi" der Mısır'ın baş arkeoloğu Zahi Hawass ((Egypt's Archaeology Chief)).

Ayrıca "Piramitler inşa edilirken Mısır'da Yahudi yoktur," der Kudüs İbrani Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü'nden Prof. Amihai Mazar.






- Mısır'da rahiplerden sonra savaşçılar (ordu) sınıfı gelir. Savaş zamanı ne Sami ne de Hami kökenli Mısırlılar savaşçı olarak katılmaz, askerlikten kaçardı. Firavunlar bu yüzden ordusunu Anadolulu savaşçılardan oluştururdu.





SARİSSA (Şerissa) - Kuşaklı/Sivas

Kadeş antlaşmasının imzalandığı yer olduğu iddia edilir:

"Sarissa´da yapılan arkeolojik kazılarda büyük bir tapınak, birçok tablet, tarihteki ilk yazılı anlaşma, çömlekten yapılmış ikiz boğa (Rhyton) heykeli ve çok sayıda eser çıkartıldı. Kazılarda bulunan MÖ 1285 yılında tabletlere işlenmiş tarihteki ilk yazılı anlaşmanın Mısırlılarla Hititler arasında yapılan Kadeş Barış Anlaşması´nın metni olduğu tespit edildi. Metinde, ‘Sarissa´nın Fırtına Tanrısı´nın şahitlik etmiştir‘ ifadelerinin yer aldığı ortaya çıkartıldı. Ayrıca kentte kralların konakladığı, dini bayramların yapıldığı düşünülüyor. Kazı ekibinin ‘C Binası´ dediği 76 metre uzunluğundaki tapınak binası MÖ 1525 tarihlendiriliyor ve ‘Hitit kentlerinde bulunanların en büyüğü´ olarak tanımlanıyor.  Kazılarda bulunan tabletler arasında 18 fal, 3 bayram metni, 12 dinsel kült dokümanı bulundu ve birçoğu Sivas Arkeoloji Müzesi´nde sergilenmekte." (Basın; İHA, 31.07.2018)


Aslında birçok anlaşmada Sarissa'nın Fırtına Tanrısı üzerine yemin edildiği yazmaktadır. Kadeş antlaşmasının Sarissa'da bulunmuş olması, onun orada imzalanmış olduğunu kanıtlamaz. Hitit kralı ile eşit seviyede olan Mısır Firavunu antlaşmayı imzalamak için Anadolu topraklarına gelmez, bu diplomasiye aykırıdır.


Sarissa adı; -ss-li yer adları Anadolulu olsa da Hititçe değildir, yani Hint-Avrupa dilinden değildir! Ayrıca 'Pelasgca' dedikleri Larissa yer adına da çok benzemektedir. Bu sebeple de Sarissa yer adının Hattilerden kalmış olması gerekir


Kızıl (Güney), Gök (Mavi-Doğu), Kara (Kuzey), Ağ (Ak-Batı) ve Sarı (Merkez)... 

Türklerde renk ile bildirilen yer adları mevcuttur; Sarıkamış, Sarıca, Sarıcalı, Hazarların Saraşen (Sarışın) kenti, Sarı Göl, Sarısu, Sarıdolama Tepesi, Sarıbaba Dağı gibi...

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu "Azərbaycanda coğrafi durumla bağlı güneyli boya qızıl, qızılanlı, orta və batılı boya sarı, sarıcalı, ağca, ağ xəzər, quzeyli boya qaralı, qara xəzər deyildiyi kimi, ağ qıpçaq-qara qıpçaq, ağ tatar-qara tatar, ağ hun-qara hun, ağ noqay-qara noqay, ağ mañğıt-qara mañğıt bölgüləri rəng-cəhət gələnəyinin türk toplumu içində davam etdiyini göstərir" demektedir. Hatta boy adları olarak da karşımıza çıkar: "Altay boyları daxilində belə bölgü önə çıxmışdır: qara almat-sarı almat, qara todoş-sarı todoş, qara d´ağıraq-sarı d´ağıraq, qara irkit-sarı irkit, qara sayoñ-sarı-sayoñ, qara toğus-sarı toğus" (Dokuz Bitik, cilt 2)

Semra Bayraktar







10 Ağustos 2018 Cuma

Kutsal Sungular



Kutsal Sungular; 
Buğday sapları; çubuğa dolanmış saçlar;
zamanla yerini Ok'lara mı bırakmış?..



Herodot 4:33

"... Skythia'ya buğday saplarıyla bağlanmış kutsal sungular Hyperboreanlıların oralardan gelir derler;... ama ilk seferinde Hyperboreanlılar bunları iki kızoğlan kıza taşıttırmışlar, ki Deloslular bunlara Hyperrokhe ve Laodike adlarını verirler; kendi yurttaşlarından beş kişiyi de yanlarına katmışlar, ki bugün bunlar Delos'da büyük saygı görürler ve Taşıyıcılar diye anılırlar. Ama Hyperboreanlılar gönderdikleri adamların geri dönmediklerini görmüşler. Acaba sonradan gidecek olan elçilerimiz de dönmeyecekler mi diye telaş etmişler; bundan sonra buğday saplarına sarılıp bağlanmış olan sungularını getirip komşularına vermişler ve onların da öbür komşularına vermelerini istemişler. Böylece elden ele Delos'a kadar gelir derler. Ben kendi hesabıma, Thrak ve Paionia kadınlarında da bu sungular için yapılanlara benzer bir görenek olduğunu biliyorum: Kraliçe Artemis adına kurban kestikleri zaman töreni buğday sapı olmadan yapmazlar." 



Herodot 4:34

"... Hyperborean'dan gelen genç kızlar, Delos'ta ölmüşlerdir, bunlara saygı olmak üzere bu adada kızlar ve oğlanlar saçlarını dibinden keserler. Kızlar evlenmeden önce saçlarını keserler; bir çubuğa dolayıp, iki bakirenin mezarı üzerine koyarlar. Bu anıt, Artemis duvarları içerisindedir."



Halikarnas Balıkçısı - Düşün Yazıları

"Delos’a gelen kız ve erkekler Herodot’a göre «Perpherees»tir; buna göre Hyperferees de Hyperboreoi oluyor. Yani «taşıyıcılar» vb. oluyor. Abaris için de «ton oiston periephere» (çepeçevre taşıyordu) deniyor. Taşıdığı da «ton oiston» yani ok. Tuhaf değil mi, Kâbe’deki Kybele’ye de OK getirirlerdi, hattâ Hazreti Muhammed’in babası «oğlum doğmadan önce uğurlu olsun diye Hubele putuna (Kybele’ye) altı OK verdim» diyor."







Peki, başka kim "Ok" bırakıyordu?..


Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu - Taşbaba Türk'ün Taş Yaddaşı (Hafızası)

"Azerbaycan edebiyatında Nizami Gencevi 'İskendername' eserinde: Türk boylarının diktiği bu dikili taşlara secde edenler ona saygı duyar, yanından geçen her bir atlı Kıpçak buraya OK batırır, çobanlar ise sürüden ona bir kurbanlık koyun ayırırdı; der." 







- Hyperborean - Kuzeyli İskit boyu.
- Apollo rahibi Hyperboreanlı Abaris elindeki okla hiçbir şey yemeden içmeden atıyla dünyayı dolaşır, aynı zamanda otacıdır. Yani hem Kam, hem de Avar Türkleri'ndendir. (Apar/Abar/Avar).
- Artemis Grekçe değildir.

SB


17 Haziran 2018 Pazar

Pan-Helenizm ve Türk Tarih Tezi




Bir batılının, nalıncı keseri gibi habire kendine yontusuna, insan usunun doğal eleştiriciliğinden vazgeçip 
sömürge olmaya alışmış eski doğu kafasıyla "lebbeyk*" diyemeyiz.
Halikarnas Balıkçısı

* Lebbeyk = Emrine amadeyim, buyur!



Taşbaba/Balbal - Üç-Enmek/Altay.
Uch-Enmek / Karakol / Altay ; #Turkish of etymology
#Turks #Turkic #Altai
Turkish Culture & Art



...en anlamlı örnek Sümer Türkleri sorunudur. Sümerce ile Türkçe arasında çok sayıda eş anlamlı sözcüğün varlığı yıllardır iddia edilir (Hommel 1915). Sümerlilerin ünlü Ur mezarlarının kazıcısı Sir Leonard Woolley, kazılar tamamlandıktan çok sonra yayınladığı kitaplarının birinde, giriş bölümünde, Sümer dilinin eski Türkçe (Turanca)'ye benzediğini ifade eder: "...The Sumerians were a dark-haired people "black-heads" the text call them speaking an agglutinative language somewhat resembling ancient Turkish (Turanian) in its formation though not in its etymology; judging by their physical type they were of the İndo-European stock in appearance not unlike the modern Arab, and were certainly well developed intellectually.... "(Woolley 1965,6).


Türkçe ile Sümerceyi karşılaştırmak için Türk akademisyenin ne Sir Leonard Woolley'in ne de başka birinin desteğine ihtiyacı var. Onu yorum yapmaya gerek kalmadan anlarız: Sümerlilerin yerli Mezopotamyalı ya da Kuzey Afrika'dan olmadığını, bölgeye muhtemelen dağlık bir ülkeden geldiğini biliyoruz. Eklentili bir dil olan Sümer dilinin aynı kültür bölgesindeki Akadca'dan Asurca'dan, Babilce'den farklı olduğunu, hele hele Hint-Avrupalı denilenle hiç ilgisi olmadığını biliyoruz. Sümerce-Türkçe bağlantıları üzerinde bazı akademik çalışmaların varlığını da biliyoruz. Bunların, okuyucuyu ikna etmekte yetersiz olduğunu da ayrıca biliyoruz. Çoğu zaman, her ortamda "Sümer" sözcüğü ile "Türk" sözcüğünü aynı cümlede kullandığımız zaman "hafife" alındığımızı da. Bitirdiğim Türkiye'nin üç köklü üniversitesinde yaşadığım ve konudan çıkardığım sonuç budur.


Oysa, örneğin Göbeklitepe akeramik neolitik kültürünü Proto-Hint-Avrupalılara bağlayanları, hem kendi milleti hem de bizim milletimiz baş tacı etmiştir. Maddi manevi ödüllendirmiştir. Rahmetli meslektaşımız Klaus Schmidt bunların başında geliyordu. Ne yaman çelişkidir. İkna gücü zayıf bile olsa, zaman harcayarak Sümer-Türk bağlantıları üzerinde kafa patlatmış bir Türk akademisyenin iyi niyetli emeği ile dalga geçerken, MÖ 3.binin Stone Henge'i ile MÖ 10.binin akeramik neolitik tapınak kompleksini karşılaştırabilecek kadar şuurunu kaybetmiş bir yabancı akademisyenin ürettiği tuhaf ve ideolojik sonuçlara alkış tutan, ilk adıyla hitap ederek aynı kareye girmekten kendine övünç payı çıkartan şahsiyetsiz Türk arkeologlardan bahsediyoruz.


Ama bu sağlıksız düşünce biçimi Türkiye'de dünden bugüne oluşmadı. Yüksek öğretimde emperyalist dayatmalar yıllar yılı sadece tarih biliminde değil aynı zamanda akademisyenin her alanındadır. Türkiye üniversitelerinden mezun olan arkeologların her üçünden ikisi yıllar yılı Helen-Roma arkeolojisine kanalize edilmektedir. Bu kendiliğinden oluşan bir durum değil elbet. Klasik arkeoloji denilen bu dal, belli bir tarihten itibaren Türk yüksek öğretimine emperyal güçler tarafından dayatılmıştır. Klasik arkeoloji Pan-Helenizmin kendisidir. Ulusal hiçbir yanı yoktur. Ulusal tarihe karşıdır. Ama modern dünyada durum öyle değil.


Dünyanın her yerinde klasik arkeoloji eğitimi ve araştırmaları yapılır. Ama gelişmiş ülkelerin ulusal arkeolojisi önceliklidir. Bunu unutmayalım. Pan-Helenist yaklaşım, masum Anadoluculuğa bile karşıdır. Savunucularına göre Pan-Helenizm evrensel uygarlığın temelini teşkil eder. Diğer antik kültürler alt kültürlerdir. Pan-Helenist yetişen arkeolog haliyle "Sümer" ile "Türk" sözcüklerini yan yana getireni de adam yerine koymaz. Pan-Helenistliğinin farkında olmadan adamla alay bile eder. Dolayısıyla Türkiye arkeolojisinde yıllar öncesinden dayatılan Pan-Helenist eğitim sistemi ülkemize Pan-Helenist arkeologlar yetiştirmiştir. Bu sistemin başındaki kişi bugün hayatta değildir. Dünyanın en büyük Pan-Helenistlerinden biri olan rahmetli ve sevgili Ekrem Akurgal hocamızdan söz ediyorum. 


Cumhuriyet'in ilk yokluk yıllarında yurtdışında eğitim almak üzere gönderilen birkaç kişiden biridir. Atatürk Cumhuriyeti Ekrem Akurgal'ı, Türkiye'nin en zeki insanlarından biri olan Sedat Alp'i ve aynı niteliklerde bir diğeri Halil Demircioğlu'nu ve o kuşaktan şanslı ve esas anlamda zeki daha birkaç kişiyi Türkiye arkeolojisine, Anadolu tarihi araştırmalarına yön vermelerini umarak eğitim almaları için yurtdışına göndertmişti. Ancak onlar ülkelerine tamamen yabancılaşmış olarak döndüler. Örneğin Ekrem Akurgal, bir tarihte "Cevat Şakir Kabaağaç Ödülü"nüne layık görülmüş, ama Yunanlı dostları gücenir gerekçesiyle bu ödülü kabul edememişti. İşin kaynağındaki kişi bu zihniyette olunca, onun yetiştirdikleri de (bir kişi hariç) ondan daha farklı olmadı.


İlginç olan şudur: Örneğin Adıyaman Üniversitesi ya da Erzurum Atatürk Üniversitesi yoğun biçimde ülkeye Pan-Helenist arkeologlar yetiştirme çabasındadır. Nerede Adıyaman, nerede Pan-Helenizm. Henüz üniversite bile olamamış kurumlarda iddialı klasik arkeologlar ne olduğunun farkında bile olmadan Pan-Helenisttir. Onların içinden akademisyen olarak çıkanların da hemen tamamına yakını işin farkında değildir. Şimdi bu grubu oluşturan akademisyen takımı arasından birilerinin Avrasya Türk arkeoloji yapmalarını nasıl beklersiniz?


Doğal olarak bizim uğraştığımız bu konulara yönelmelerini sağlayabilmemiz mümkün değildir. Bırakın Dravid-Türk ilişkisini, "Sümer" ile "Türk" lafının bile bir araya gelmesine gıcık olan bir arkeolog yığını yetiştirmiş Türkiye yıllar yılı. Lafımı hikayemize değen bir şiirden iki dize naklederek bitiriyorum:



Herifçioğlu Sen Mişel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal'ı


Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun bir şiiridir. Zamanında Fransa'da yaşayan ve çenesinde sakal bırakmış bir Türk aydınının, Türk Edebiyatı'nı küçümsemesini ve bu işlerim Mahmut Makal ile yürümeyeceğini söylemesi ile Eyüpoğlu'nun sinirlenip yazdığı bir şiirdir. Ne güzel de yazmıştır...


Prof.Dr.Semih Güneri
‘Türk-Altay Kuramı’ syf 223-224


Atıyla gömülen Türk savaşçısı (40 yaşında) - MS 7.yy
Altay , Doğu Kazakistan


Avrasya Göçebe Kültürler arkeolojisi uzmanı Prof. Dr. Semih Güneri’nin yazdığı “Türk Altay Kuramı: Arkeolojik Belgeler Işığında Kuzey Asya’da Erken Türk Kültür Tarihi” adlı kitap yeni keşifleri ortaya çıkaracak. Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurumsal iletişim dergisi İmbat Dokuz Eylül (İDE)’e konuşan Güneri, “Kitap Türkiye’de ve yurtdışında bir ilk. Arkeolojik araştırma yöntemleri kullanılarak uzak Asya’daki Türk tarihini yazdık. Yakında Kaynak Yayınları’ndan çıkacak. Arkeolojik belgeler üzerine yazılmış bir “Türk Tarih Tezi”dir” dedi.


Prof. Dr. Güneri’nin kitabında, MS 6-8’nci yüzyıllar arasında başlatılan Türk tarihini, MÖ 13 binlere hatta hipotetik düzlemde 18 binlere kadar geriye götürülüyor. Güneri kuramını şöyle özetliyor: 

“Tarihçilere göre Türk tarihi neye göre yazılır? Orhun anıtları dediğimiz yazılı taşlardaki Runik yazıtların ışığında ya da Çin kaynaklarının belli bir tarihi aydınlatan yıllıklarına bakarak. Bunların zaman aralığı MS 6-8’inci Yüzyıllardır. Tanımlanmış arkeolojik belgeler varsa biz buradan hareketle, daha erken zaman dilimine doğru yürüyebiliriz. Arkeolojik stil gelişimi yöntemlerini kullanarak Türk dili konuşan halkların hangi erken zaman dilimlerine ulaştığını bilebiliriz. Burada başarının yolu, arazi deneyiminden ve malzemeyi çok iyi tanımadan, tanımlamadan geçiyor. Doktora öğrencilerimle birlikte ortaklaşa yürüttüğümüz çalışmalarımız boyunca bir yandan arkeolojik belgelerin analizlerini diğer yandan genetik çalışmaların sonuçlarını değerlendiriyoruz. Bu süreçte işlenmiş malzeme bize şunu gösterdi: Yer-Kuzey Asya. Yenisey ve Lena Irmakları arsasındaki mikro-klima alanlar. Bu alanlarda, çeşitli buzul dönemlerinden buzullardan muaf kalmış küçük alanları. Üst Paleolitik dönemlerden itibaren bu alanlarda kendilerine yaşam alanları yaratan popülasyon.


Bu noktadan tüm dünyaya yayılan Neolitik Çağ öncesi göçler. Doğu’da Priamurya Bölgesi. “Yeni Dünya”, yani Kuzey Amerika. Batı’da yakın Doğu’ya, Anadolu ve Mezopotamya göçleri. Güney’de Çin Merkezi Ovalarına, Moğalistan’ın bozkır kuşağına göçler. Güney’de ise bir yandan İndus Vadisi’ne diğer yandan da Transhimalayalar üzerinden Tibet’e göçler. Bütün bu hatlar, yıllarca arkeolojik belgeleri izleyerek belirlediğimiz göç yollarıdır.


TEK TİP ETNİK GRUP

Elimizde sadece arkeolojik stil yöntemleri ve onu uygulayacak malzememiz var. Bu bir. İkincisi, Kuzey Asya dediğimiz coğrafyadaki bugünün yer adları önemli verilerdir. İlginçtir, bölgedeki coğrafya adlarının neredeyse tamamına yakını Türkçe’dir. Üçüncüsü önemli bir diğer çıkış noktamızdır: Baskılama yöntemiyle üretilen taş aletler. Bu analizler, Altaylar kültür coğrafyasından çıkan küçük bir etnik grubun dört yöne dağılım haritasını veriyor. Bu harita bizim göç haritamızla yüzde 60-70 oranında örtüşüyor. Bir başka veri ise genetik araştırmaların sonuçlarıdır. Altaylar kültür coğrafyasından çıkan göçler bizim göç haritamızla tuhaf biçimde neredeyse tam olarak çakışıyor. Bu çok ilginç. Arkeolojik belgeler üzerinden Neolitik Çağ’a kadar sürdüğümüz bu tek tip etnik grubun tarihini Mezolitik Çağlara (MÖ 13 binler) kadar götürüyor. Türk tarihi, reyting avcısı TV programlarına son yıllarda çok konu oluyor ve tarihçi olan birkaç akademisyen o programların daimi konukları oluyor. (...) Türk tarihi konusunda bir şey bilmeden ahkâm kesen her akademisyen, bir gün mutlaka hak ettiği yanıtı Türk-Altay Kuramı’ndan alacaktır. Hedefimde Türk tarihçileri vs. yok. Hedefimizde Hint-Avrupacı Batılı spekülatif akademisyenler var. Kitapta onlarla kıyasıya hesaplaşıyoruz.”

Aydınlık,26 02 2018




"Anadolu ve Mezopotamya kültür bölgeleri erken Türk-Altay halklarının önemli bir toplanma alanıdır. Hatti, Hurri, Sümer, Elam, Luristan demircileri, Kassit, Hiksos ve onlara bağlı küçük grupların bu bölgelerde bulunuşları tesadüfi değildir."





NOT: Prof.Dr.Semih Güneri  Hint-Avrupacılığı eleştirir ve Türklerin anayurdunu Yenisey-Lena bölgesi olarak gösterir. Ayrıca "Tarım Havzası'ndaki mumyalar için Hint-Avrupalı derlerdi ama, bu teorileri kesinlikle çökmüştür." demesi de önemlidir.


Çünkü "Türk-Altay" teorisini Hint-Avrupacılar ortaya sürmüştü. Türkler, Güneydoğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Azerbaycan-Türkmenistan bölgesi içinde bir ulus olarak doğmuş, bazıları yerinde kalırken, bazıları da batıdan çok doğuya göçmüş, orada çoğalmış ve yine bazıları tekrar atalarının doğduğu bölgeye geri dönmüştür, der Azerbaycan bilginleri de.


Prof.Dr. Firudin Celilov : "Hakasiya 15-17 binyıl önce buzlar altında idi. (...) Neçe ki avropalıların üretdiği yapay Altay teorisi (Altaydan geldiğimizi öne sürerler) gündemde olacak, Türkün gerçek tarihi ortaya çıkmaz. URMU teorisini okuyun. (...) Göç Göbeklitepeden doğuya olabilir, aksi olamaz. Aksini söylemek için doğuda Göbeklitepe'den daha kadim bir tapınak bulmaları lazım, Var mı böyle bir tapınak?"


Prof.Dr.Gazanfer Kazimov : "...8000 yıl önce (yani, m.ö. 6. binyılda) Altay’da hiçbir insanoğlu yaşamamıştır. Bu çağda insanın yaşadığı yerler olarak Anadolu’nun güneyi, Mezopotomya toprakları, İran yaylası adlandırdığımız topraklar ve Türkmenistan bozkırlarının batısı gösterilmektedir. Bugün Türk yurdu gibi sunulan yerlerdeyse yerleşim çok sonralar- 5000 yıl önce başlamıştır. (...) Avrupa bilimadamlarının sözkonusu teorisinde Türklerin yerleşim yeri olarak Sayan-Altay’ın gösterilmesi kasıtlıdır ve eski Azerbaycan ve Anadolu topraklarına Türklerin sonradan gelme olduğunu kanıtlamak amacını taşımaktadır. Bu tarihi doğru bilmemekten doğan bir konu. Altay Türk’ün beşiği değil. Türk’ün beşiği Anadolu’nun güneyi, Azerbaycan ve özellikle, Mezopotomya topraklarıdır...."


Bu açıklamaya "ama Çin'deki piramitler..." öne sürülürse... Çin'deki Piramitlerin en eskisi MÖ 4700-2900 arasına yerleştirilir (Mısır'dakiler de MÖ 2600 den başlar, ki "Mısır'ın ilk sakinleri Türkler" i Afet İnan'dan biliyoruz :)). Avrupacılar Türklerin Anavatanını Altay olarak gösterir, lakin buz devrinin bitmesiyle Altay çevresindeki katastrofik seller MÖ 12000 - MÖ 9000 arasında meydana gelmiştir, yani yaşam zorlaşır. Anau Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya inen ve asıl Sumerlilerin anlattığı (kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı. Sumerlilerin bir kısmı da Anau'dan Harappa'ya, Çin'e gitmiştir. bknz. Begmyrat Gerey)) tufan da budur. Çin'deki piramitlerde bu bölgeye kaçmış olanlar tarafından yapılmış olabilir, ama bu bölge Türklerin anavatanı değildir. Türklerin anavatanını dil ve kültür göçüne göre de değerlendirmek gerekir. Kazimov Altay'ı Türklerin ikinci vatanı olarak görür, orada çoğalmış ve geri dönmüştür der. Bu da Ağasıoğlu'nun (Urmu Teorisi) haritasını haklı çıkarır; Türkler MÖ 20000 lerde bu bölgede yaşamış ve dağılmıştır, ki Sibirya coğrafi adının, Güneydoğu Anadolu'nun yerlisi olan Subar Türkleri'nin Sibirya'ya gitmesinden sonra verilmesi de düşündürücüdür. Aslında, Prof.Dr.Semih Güneri'nin "Türk-Altay Teorisi"ni Prof.Dr. Firudin Ağasıoğlu'nun "Urmu Teorisi"yle birleştirmek gerek. Sibirya-Lena'dan gerçekleşen MÖ 12.000 göçleriyle Urmu'ya ve Mezopotamya'ya inenlerden bazıları daha sonra tekrar Altay'a döner ve oradakilerle tekrar karışır. Mezopotamya, Orta Doğu ve Anadolu'da kalanlar ise yine milattan sonraki dönemlerde doğudan gelenlerle karışır.


Ayrıca Kylosov'a göre Kurgan kültürünün taşıyıcıları kesinlikle Türklerdir ve bu göç MÖ 4000 lerde Volga-Dnieper de başlayarak doğu yönünde dağılır, der. Paleolitik ile Neolitik dönemlerde millet kavramı yoktur, kabilelilik vardır. Peki, topluluklar ne zaman kabilelikten çıkıp milletleşmeye başlamıştır? Bunun cevabı da önemlidir. Hatırlamalıyız ki, biz bir çok boydan meydana geliriz ve her yöne de dağılmışız. Göbeklitepe, insan yapımı en eski 'tapınak'tır, ondan önce (ya da henüz bulunmadı) yapılmış ya da yaşıtı olan başka bir yapı yoktur. Saymalıtaş (3500 rakımlı) Kaya resimleri (10 binin üzerinde resim) mesela; bazıları 15.000 yıl öncesinden başlatıyor (Servet Somuncuoğlu:, video: ), bazıları 7000 yıl öncesine [(yani MÖ 5000) Sadi Somuncuoğlu:] dayandırıyor, bazıları da MÖ 3000'den başlatıyor (unesco:). MÖ 6000'den öncesine ait yapı diyebileceğimiz bir şey yok (ya da henüz bulunmadı). Alttaki kitaptan çizelgeyi de inceleyelim. (Çizelgenin devamı kitabın 308-309 sayfasında) ... SB.



The most important prehistoric and early historic cultures of Central Asia

Bu çizelgeye göre, Orta Asya'da Neolitik dönem geç başlıyor ve daha çok Kazakistan, Türkmenistan ve İran'da görülüyor.




"Anadolu bir kültür köprüsü, batılıların ilgisi ortada, kendileri ile ilgili Yunan, Roma dönemleri ile Hititler de daha çok çalıştılar. Türk arkeologlar da onlara öykünerek biraz o konulara daha fazla ağırlık vermişiz. Bu arada biz Türk milleti olarak, üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada, yani Türk Tarihi Arkeolojisi araştırması açısından maalesef çok fazla üzerine gidemedik. Bunu bir hata olarak görüyorum, şöyle bu iş Sanat Tarihine bırakılmış... Bir de şöyle bir durum var, Türklerin Anadolu'ya girişi 1071, gibi kilişe bir rakam verilmiştir. Sanki 1071 öncesinde hiç Türk yokmuş gibi! Biz de şartlanmış gibi hep sonrasına bakıyoruz. Tamam 1071 bizim için  önemli ama, Türkler de 'aa burada da bir ülke varmış gelip burayı da fethedelim' diyerek gelmediler. Binlerce yıldır Anadolu bir köprü vazifesi gördü, Türkler nerede yaşıyorsa, Anadolu'nun varlığından haberdardı. 1071 öncesine giden bir Türk Tarihi de var Anadolu'da. Mesela, Mesudiye-Esatlı'daki kaya resimleri, Ankara-Güdül'deki kaya resimleri, Kars ve Antalya'daki kaya resimleri, bunların hepsi araştırılmayı bekliyor, uzman bile yok yani. Çok önemli bir konu, Eski Türklerin ölü gömme adetlerini yansıtan Kurgan mezarları.. bundan o kadar uzağız ki, belki de İslam öncesi Anadolu'ya gelmiş Türklerin mezarları tarlalarımızda, bahçelerimizde, yanından geçiyoruz haberimiz yok. Ama elin adamı Hint-Avrupalı diyerek, Romas'ını, Grek'ini de, Hitit'in de, burada bir sürü para harcayıp gelip inceliyorlar.. Asya'ya hakim bir milletsiniz ama Anadolu'dan haberiniz yok. Dolayısıyla, bizim İslamiyet öncesi Türk Tarihinin Anadolu'daki geçmişine yönelik arkeolojik çalışmalar da yapmamız gerekiyor. Bu vesileyle biz, hem Türkiye'deki çalışmalara, hem Orta Asya'daki çalışmalara hasbel kader, zaman zaman katılarak, hatta bu alanda uzmanlar yetiştirerek destek olmaya çalışıyoruz."

Prof.Dr.Yücel Şenyurt
Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı
Ordu Kurul Kalesi Kazı Başkanı









"Günümüzde modern Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan bir yerde, Proto-Altaylılar ünlü bir megalitik tapınak kompleksi inşa ettiler: Göbekli Tepe"


Seidakhmet Kuttykadam, Kazakhstan

"In the territory of modern South-East Turkey the Proto-Altains created the famous megalithic temple-complex, known as Göbekli Tepe, or "Potbelly Hill", which sounds like "the Earth's Navel". This, of course, is a more recent name, but in some mysterious way it reflects the subject-matter. Göbekli Tepe is the oldest known temple complex, the construction of which began around 12.000 years ago and lasted several millennia. Recently, in Guinea, near the border with Mali in West Africa, a 140m high statue was discovered of a woman with "the features of the indigenous inhabitants of Asia and the Americas", hewn into a granite rock face, which is around 11.000 years old. And so we see that the sudden and mysterious "Palaeolithic Revolution" that began around 10.000 years ago, and the emergene from non-existence of ancient cultures (with their rich languages), which can be given no logical explanation by modern scholars, are the result of the enlightened activities of the Proto-Altaic peoples."



***


Göbeklitepe’nin tarihinin çözülmesi bize bu konuda çok şeyler anlatmaktadır. Göbeklitepe M.Ö 12.000 yılında kurulmuştur. Göbeklitepe dikilitaşlarının üzerine resmedilmiş çok sayıdaki hayvan figürlerinin damgaların, Türk Dikilitaşlarındaki hayvan figürleriyle, insan figürleriyle, damgalarıyla birebir aynı olması Ön Türklerin Anadolu’ya geliş tarihini doğrulamaktadır.

Bu gerçekler, dünya tarihini alt-üst edecek, asırlardır çarpıtılan tarihi yerli yerine oturtacak bir gelişme olacaktır. Dikkat edilirse, dünya basını ve tarihçiler mümkün olduğu kadar sessiz kalmayı tercih ettiler. Bir an için M.Ö 13000 yılına ait bulgular Ermenileri, Yunanlıları işaret etmiş olsaydı, tüm dünyada koparılacak yaygarayı ve bu olayın nasıl Türk düşmanlığına dönüştürüleceğini takdirlerinize bırakıyorum…"

Rıfat Serdaroğlu
Anadolu Öz Be Öz Türk Vatanıdır, 2017.


Prof.Dr. Semih Güneri de Altaylar'dan inenlerin Zagros-Göbeklitepe çevresine yerleştiğinden bahseder.

Bu durumda, büyük resmi görmemiz için bizim de biraz çaba sarf etmemiz gerekir...


ilgili:








10 Haziran 2018 Pazar

Etrüsk Türk Bağı


Türk və etrusk runik əlifbalarının bir qaynaqdan olması eyni səsin hər iki əlifbada eyni işarə ilə verilməsində daha aydın görünür.

Türk ve Etrüsk runik alfabelerinin aynı kaynaktan geldiği gerçeği, her iki alfabede de aynı sesin aynı sembolle temsil edilmesinden daha da belirginleşmektedir.



Əvəllər ellinlərin yazı gələnəyi olmadığını vurğulayan və Elladada əlifbanın ortaya çıxmasını finiklərə bağlayan, yunanların dəri üzərində yazılan kitabələrə dephtera (dep-deri) deməsini, istifadə edilən əlifbaya finik yazısı deyiminin isə uzum müddət yunan dilində davam etməsini yazan Herodot kadmelərin yunanlara gətirdiyi əlifbada yaranan fərqləri belə izah edir: “Öncə başqa finikiyalılar kimi kadmelərin yazısı finik əlifbasında idi. Sonralar dillərində baş verən dəyişmələr əlifbaya sirayət etmiş və bəzi hərflərin fərqli formaları yaranmışdır.” (Herodot, V. 58)

Siciliyalı Diodora görə, Homerdən öncəki yunan şairləri pelask əlifbasından istifadə etmişlər, bu əlifbaya dayanan yazı türləri Avropaya da yayılmışdır. Belə əlifbanı İtaliyaya pelasklar gətirmişlər. Diodorun fikrinə Böyük Pliniy də tərəfdar çıxmışdır. Bu yorumlar etruskların pelask sayılması ilə bağlıdır. Latın əlifbası da etrusk əlifbasından yaranmışdır.

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu
Etrüsk-Türk Bağı

Daha önce Helenlerin bir yazı geleneğine sahip olmadığını vurgulayan ve Yunanistan'da alfabenin ortaya çıkışını Fenikelilere atfeden, Yunanlıların deri üzerine yazılan yazıtlara dephtera (deri) adını verdiklerini ve kullanılan alfabe için Fenike yazısı teriminin Yunancada uzun süre devam ettiğini yazan Herodot, Yunanlılara getirilen alfabedeki farklılıkları şöyle açıklıyor: “Başlangıçta, diğer Fenikeliler gibi Kadmeanların yazısı da Fenike alfabesiyleydi. Daha sonra, dillerinde meydana gelen değişiklikler alfabeyi etkiledi ve bazı harflerin farklı biçimleri ortaya çıktı.” (Herodot, V. 58)

Diodorus Siculus'a göre, Homeros'tan önceki Yunan şairleri Pelasg alfabesini kullanmış ve bu alfabeye dayalı yazı türleri de Avrupa'ya yayılmıştır. Pelasglar bu alfabeyi İtalya'ya getirmişlerdir. Yaşlı Pliny de Diodorus'un fikrini desteklemiştir. Bu yorumlar, Etrüsklerin Pelasg olarak değerlendirilmesiyle ilgilidir. Latin alfabesi de Etrüsk alfabesinden türemiştir.








Ek: 
Etrüskler İtalya'ya göçtüğünde zaten alfabeleri vardı, ki "Grek" dedikleri Akhalar (Homer'de öyle geçer) Anadolu'ya göçtüğünde Etrüskler zaten gitmişti.


Virgil Aeneid VIII:600 : "Latium kıyılarında oturan Pelasglar..."

Aynı şey bugünkü Yunanistan içinde geçerlidir. "Hellenler" gelmeden önceki sakinleri Pelasglardı ve bölgenin adı da Pelasg idi. "Hellenler" Pelasglardan sadece duvar inşa etmesini, metali işlemesini değil, dini (Hephaestus ve Poseidon Pelasglı idi) ve yazıyı da öğrenmişti.

Diodorus kitabında, Greklere Fenike'den getirildiği için "harflerin" grup halindekine Fenike, tekil halinde ise ilk getirip kullananların Pelasglar olduğunu bu sebeple de harflere Pelasg denildiğini yazar. Tek harf dedikleri aslında Tamgalardır... :

"Yunanlılar" arasında farklı ritim ve şarkıyı keşfeden ilk kişi Linus'tu, ve Cadmus Fenike'den harfleri getirdiğinde, Linus onları Yunan diline aktaran ilk kişi oldu, her karaktere bir isim vererek, şeklini düzenledi. Şimdi harfler bir grup içinde "Fenike" olarak anıldı, çünkü Yunanlılara Fenikelerden getirilmişti, ama tek harf olduklarında karakterleri ilk kullananlar Pelasglar'dı, ve böylece Pelasgic olarak adlandırıldılar." [çv:SB]


"İşte Dionysius'un anlatımı: Yunanlılar arasında Linus, farklı ritimleri ve şarkıları keşfeden ilk kişiydi ve Cadmus Fenikelilerden harfleri getirdiğinde, Linus yine onları Yunancaya aktaran, her karaktere bir isim veren ve şeklini belirleyen ilk kişi oldu. Harfler, bir grup olarak "Fenike" olarak adlandırılır çünkü Fenikelilerden Yunanlılara getirilmişlerdir, ancak tek tek harfler olarak Pelasglar, aktarılan karakterleri ilk kullananlardır ve bu nedenle "Pelasg" olarak adlandırılırlar. Şiiri ve şarkılarıyla hayranlık uyandıran Linus'un birçok öğrencisi vardı ve en ünlüleri Herakles, Thamyras ve Orpheus'tu. Bu üçünden, lir çalmayı öğrenen Herakles, ruhunun tembelliği yüzünden kendisine öğretilenleri takdir edemedi ve bir keresinde Linus tarafından sopalarla cezalandırıldığında şiddetli bir öfkeye kapılarak öğretmenini lir darbesiyle öldürdü. Ancak olağanüstü doğal yeteneğe sahip olan Thamyras (*), müzik sanatını mükemmelleştirdi ve şarkı söylemedeki mükemmelliğiyle sesinin Müzlerin seslerinden daha güzel olduğunu iddia etti. Bunun üzerine tanrıçalar ona kızarak müzik yeteneğini elinden aldılar ve adamı sakat bıraktılar; tıpkı Homeros'un da şöyle yazdığı gibi: Orada Müzler Trakya'lı Thamyras'la (*) karşılaştılar, Ve şarkısını bitirdiler; ... "


(*) Trakyalı Thamyris adını Prof.Dr.Çingiz Garaşarlı Tamris olarak verir ve Demir olduğunu yazar: 

"Trak öykülerinde (mitolojisinde) türkücü diye bilinen Tamir sözcüğü Türk uluslarında yaygınca görülen bir kişi adıdır. Bu adın Türkçe karşılıklarında olan Kazakça Damir, Azerice Demir, Tatarca ve Başkırtça Timer kişi adları, insanın kişiliğini belirtmek için kullanılan demir niteleme sözcüğünden oluşmuştur. Eski Türk dilinde "demir" anlamına gelen temür sözcüğü, Temir Boğa, Esen Temmür, Kutluğ Temür örneklerinde olduğu gibi birtakım bileşik kişi adlarında görülmektedir." [Truvalılar ve Etrüskler Türk İdiler] - [ayrıca bknz. İngiltere Tamar Nehri]

* Truvalıların müttefiki Pelasglar bereketli Larissa'da otururlar: Homer İlyada II: 840
* Girit'teki tanrısal Pelasglar: Odysseia XIX: 177

"Hektor adı aslında Ektor'dur." Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu

Arkadaşım M.Saygılı'dan bir teori: "...ilginç yanı Hektor adının Ektor olarak yazılması. Eke bildiğiniz gibi yaşlı, olgun, bilgili anlamındadır Türkçe. Eke-Tor ?"

EKE sözü Türkçedir ve sözlük anlamı da: Bilgili, deneyli, olgun, yetişkin, kurnaz, açıkgöz kimse, bilmiş çocuk, dâhi, demektir. Tor ise Thor, Tur/Tar gibi Türk kelimesinin ilk halidir, Bu yüzden (h)Ektor'un adı EKE TOR/TUR'dur.



"Sea People (Deniz İnsanları) dedikleri Turshalar (Etrüskler) Mısır'a saldırdıktan sonra Fenike kıyılarına gelip yerleşir. Hani derler ya, Hellenler alfabeyi Fenikelilerden aldı diye... Kim gelmiş Fenike kıyılarına? Ne zaman gelmiş?.. Bugünkü Yunanistan'ın ilk sakinleri kimlermiş? Peki "Grek" diye tanımlayıp, aslında Hellenler gibi birçok kavim ve aşiretlerden meydana gelen "Grekleri" [tek bir isim altında toplamakta hiç bir mahsur görmeyip hepsine Hellen diyenler, Türkleri ayrı ayrı boy adlarıyla anmaktan çekinmez, hatta Türk olarak görmez!] bu topluluk ne zaman yazıya geçmişti?... Bu soruların cevabı Pelasgların zaten bir alfabeye sahip olduğunu göstermez mi?...  SB







"İlion kentinin kurucusu, ilk kralı 'Hellenlere' göre, 
Atlas kızı Electra'nın oğlu Dardanos gelmiş 'Teucerler' ülkesine."
Virgil, VIII:135

Teucerler = Türkler