fenike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenike etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2018 Pazar

Etrüsk Türk Bağı


Türk və etrusk runik əlifbalarının bir qaynaqdan olması eyni səsin hər iki əlifbada eyni işarə ilə verilməsində daha aydın görünür.

Türk ve Etrüsk runik alfabelerinin aynı kaynaktan geldiği gerçeği, her iki alfabede de aynı sesin aynı sembolle temsil edilmesinden daha da belirginleşmektedir.



Əvəllər ellinlərin yazı gələnəyi olmadığını vurğulayan və Elladada əlifbanın ortaya çıxmasını finiklərə bağlayan, yunanların dəri üzərində yazılan kitabələrə dephtera (dep-deri) deməsini, istifadə edilən əlifbaya finik yazısı deyiminin isə uzum müddət yunan dilində davam etməsini yazan Herodot kadmelərin yunanlara gətirdiyi əlifbada yaranan fərqləri belə izah edir: “Öncə başqa finikiyalılar kimi kadmelərin yazısı finik əlifbasında idi. Sonralar dillərində baş verən dəyişmələr əlifbaya sirayət etmiş və bəzi hərflərin fərqli formaları yaranmışdır.” (Herodot, V. 58)

Siciliyalı Diodora görə, Homerdən öncəki yunan şairləri pelask əlifbasından istifadə etmişlər, bu əlifbaya dayanan yazı türləri Avropaya da yayılmışdır. Belə əlifbanı İtaliyaya pelasklar gətirmişlər. Diodorun fikrinə Böyük Pliniy də tərəfdar çıxmışdır. Bu yorumlar etruskların pelask sayılması ilə bağlıdır. Latın əlifbası da etrusk əlifbasından yaranmışdır.

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu
Etrüsk-Türk Bağı

Daha önce Helenlerin bir yazı geleneğine sahip olmadığını vurgulayan ve Yunanistan'da alfabenin ortaya çıkışını Fenikelilere atfeden, Yunanlıların deri üzerine yazılan yazıtlara dephtera (deri) adını verdiklerini ve kullanılan alfabe için Fenike yazısı teriminin Yunancada uzun süre devam ettiğini yazan Herodot, Yunanlılara getirilen alfabedeki farklılıkları şöyle açıklıyor: “Başlangıçta, diğer Fenikeliler gibi Kadmeanların yazısı da Fenike alfabesiyleydi. Daha sonra, dillerinde meydana gelen değişiklikler alfabeyi etkiledi ve bazı harflerin farklı biçimleri ortaya çıktı.” (Herodot, V. 58)

Diodorus Siculus'a göre, Homeros'tan önceki Yunan şairleri Pelasg alfabesini kullanmış ve bu alfabeye dayalı yazı türleri de Avrupa'ya yayılmıştır. Pelasglar bu alfabeyi İtalya'ya getirmişlerdir. Yaşlı Pliny de Diodorus'un fikrini desteklemiştir. Bu yorumlar, Etrüsklerin Pelasg olarak değerlendirilmesiyle ilgilidir. Latin alfabesi de Etrüsk alfabesinden türemiştir.








Ek: 
Etrüskler İtalya'ya göçtüğünde zaten alfabeleri vardı, ki "Grek" dedikleri Akhalar (Homer'de öyle geçer) Anadolu'ya göçtüğünde Etrüskler zaten gitmişti.


Virgil Aeneid VIII:600 : "Latium kıyılarında oturan Pelasglar..."

Aynı şey bugünkü Yunanistan içinde geçerlidir. "Hellenler" gelmeden önceki sakinleri Pelasglardı ve bölgenin adı da Pelasg idi. "Hellenler" Pelasglardan sadece duvar inşa etmesini, metali işlemesini değil, dini (Hephaestus ve Poseidon Pelasglı idi) ve yazıyı da öğrenmişti.

Diodorus kitabında, Greklere Fenike'den getirildiği için "harflerin" grup halindekine Fenike, tekil halinde ise ilk getirip kullananların Pelasglar olduğunu bu sebeple de harflere Pelasg denildiğini yazar. Tek harf dedikleri aslında Tamgalardır... :

"Yunanlılar" arasında farklı ritim ve şarkıyı keşfeden ilk kişi Linus'tu, ve Cadmus Fenike'den harfleri getirdiğinde, Linus onları Yunan diline aktaran ilk kişi oldu, her karaktere bir isim vererek, şeklini düzenledi. Şimdi harfler bir grup içinde "Fenike" olarak anıldı, çünkü Yunanlılara Fenikelerden getirilmişti, ama tek harf olduklarında karakterleri ilk kullananlar Pelasglar'dı, ve böylece Pelasgic olarak adlandırıldılar." [çv:SB]


"İşte Dionysius'un anlatımı: Yunanlılar arasında Linus, farklı ritimleri ve şarkıları keşfeden ilk kişiydi ve Cadmus Fenikelilerden harfleri getirdiğinde, Linus yine onları Yunancaya aktaran, her karaktere bir isim veren ve şeklini belirleyen ilk kişi oldu. Harfler, bir grup olarak "Fenike" olarak adlandırılır çünkü Fenikelilerden Yunanlılara getirilmişlerdir, ancak tek tek harfler olarak Pelasglar, aktarılan karakterleri ilk kullananlardır ve bu nedenle "Pelasg" olarak adlandırılırlar. Şiiri ve şarkılarıyla hayranlık uyandıran Linus'un birçok öğrencisi vardı ve en ünlüleri Herakles, Thamyras ve Orpheus'tu. Bu üçünden, lir çalmayı öğrenen Herakles, ruhunun tembelliği yüzünden kendisine öğretilenleri takdir edemedi ve bir keresinde Linus tarafından sopalarla cezalandırıldığında şiddetli bir öfkeye kapılarak öğretmenini lir darbesiyle öldürdü. Ancak olağanüstü doğal yeteneğe sahip olan Thamyras (*), müzik sanatını mükemmelleştirdi ve şarkı söylemedeki mükemmelliğiyle sesinin Müzlerin seslerinden daha güzel olduğunu iddia etti. Bunun üzerine tanrıçalar ona kızarak müzik yeteneğini elinden aldılar ve adamı sakat bıraktılar; tıpkı Homeros'un da şöyle yazdığı gibi: Orada Müzler Trakya'lı Thamyras'la (*) karşılaştılar, Ve şarkısını bitirdiler; ... "


(*) Trakyalı Thamyris adını Prof.Dr.Çingiz Garaşarlı Tamris olarak verir ve Demir olduğunu yazar: 

"Trak öykülerinde (mitolojisinde) türkücü diye bilinen Tamir sözcüğü Türk uluslarında yaygınca görülen bir kişi adıdır. Bu adın Türkçe karşılıklarında olan Kazakça Damir, Azerice Demir, Tatarca ve Başkırtça Timer kişi adları, insanın kişiliğini belirtmek için kullanılan demir niteleme sözcüğünden oluşmuştur. Eski Türk dilinde "demir" anlamına gelen temür sözcüğü, Temir Boğa, Esen Temmür, Kutluğ Temür örneklerinde olduğu gibi birtakım bileşik kişi adlarında görülmektedir." [Truvalılar ve Etrüskler Türk İdiler] - [ayrıca bknz. İngiltere Tamar Nehri]

* Truvalıların müttefiki Pelasglar bereketli Larissa'da otururlar: Homer İlyada II: 840
* Girit'teki tanrısal Pelasglar: Odysseia XIX: 177

"Hektor adı aslında Ektor'dur." Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu

Arkadaşım M.Saygılı'dan bir teori: "...ilginç yanı Hektor adının Ektor olarak yazılması. Eke bildiğiniz gibi yaşlı, olgun, bilgili anlamındadır Türkçe. Eke-Tor ?"

EKE sözü Türkçedir ve sözlük anlamı da: Bilgili, deneyli, olgun, yetişkin, kurnaz, açıkgöz kimse, bilmiş çocuk, dâhi, demektir. Tor ise Thor, Tur/Tar gibi Türk kelimesinin ilk halidir, Bu yüzden (h)Ektor'un adı EKE TOR/TUR'dur.



"Sea People (Deniz İnsanları) dedikleri Turshalar (Etrüskler) Mısır'a saldırdıktan sonra Fenike kıyılarına gelip yerleşir. Hani derler ya, Hellenler alfabeyi Fenikelilerden aldı diye... Kim gelmiş Fenike kıyılarına? Ne zaman gelmiş?.. Bugünkü Yunanistan'ın ilk sakinleri kimlermiş? Peki "Grek" diye tanımlayıp, aslında Hellenler gibi birçok kavim ve aşiretlerden meydana gelen "Grekleri" [tek bir isim altında toplamakta hiç bir mahsur görmeyip hepsine Hellen diyenler, Türkleri ayrı ayrı boy adlarıyla anmaktan çekinmez, hatta Türk olarak görmez!] bu topluluk ne zaman yazıya geçmişti?... Bu soruların cevabı Pelasgların zaten bir alfabeye sahip olduğunu göstermez mi?...  SB







"İlion kentinin kurucusu, ilk kralı 'Hellenlere' göre, 
Atlas kızı Electra'nın oğlu Dardanos gelmiş 'Teucerler' ülkesine."
Virgil, VIII:135

Teucerler = Türkler

2 Şubat 2017 Perşembe

"Yunan (Hellen) Mucizesi"; Bilimin Çürüttüğü Bir Yalan...




"Geçmişin hangi bölümünün korunacağını, hangi bölümünün çarpıtalacağını, hangi bölümün tümden silinip ortadan kaldırılacağını belirleyen politikaları saptayan kimliği belirsiz beyinler vardır... Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor, sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu... Şimdi gerçek olan sonsuza dek gerçekti.... "
George Orwell,1984




Türkiye'de "Yeni Zaharof"lar Kimlerdir? 
Türkiye'de "Hellen Propagandası"nın Sütun Santimi Kaç Para



Sayın Orhan Bursalı,

10 Ekim 1996 günlü Cumhuriyet'ten yayımlanan "Tartışmama" başlıklı yazınızı okudum. Bu yazınızda şunları söylüyorsunuz:

"Tartışma girişimleri... hep sert kayalara çarpıyor" "tartışır gibi yapıyoruz ama aslında tartışmama yapıyoruz", "Cumhuriyet'in ikinci sayfasında Yunan Mucizesi üzerine bir tartışma başladı", "Metin Erksan, bilim ve felsefede sanıldığı gibi 'Yunan mucizesi' diye bir olgunun olmadığını, bunun batının bir uydurması olduğunu yazdı. Yazı Türk milliyetçiliği siyasal zemininde geziniyordu. Ama yazıda önemli olan sayın Erksan'ın ortaya attığı teze karşı tez/iddia idi... Derken, bu konunun uzmanı ve muhatabı sayın Ekrem Akurgal'ın Erksan'a kısa ve öz yanıtı yayımlandı. Kendi adıma, Akurgal'dan kapsamlı bir yanıt bekliyordum. 

Arkasından, Erksan'ın Akurgal'a, tezini tartışma dışı tutan, tartışma sevmeyen ve biraz kızgınlık kokan yanıtını okuduk. Bu defa sahnede Celal Şengör boy gösterdi. 2. sayfamızın editörü sayın Sami Karaören tartışmayı biraz kızıştırarak Şengör'ün yazısını "Yunan mucizesi vardır" başlığı ile yayımladı. Şengör, Yunan Mucizesi'ni, ilk kez bir toplumda eleştirel aklın benimsenmesi ve yaygınlaşması olarak olarak açıklıyordu. Olgulara, kanıtlara, yorumlara dayalı; düşünce ve bilgi zenginliğiyle yoğrulmuş bir tartışmayı sürdürmek için her şey var. Tartışan taraflar buna muktedir. Biz okurlar da ilginç bir konuda keyifli bir tartışmanın pususuna yatmış her gün ikinci sayfayı gözlüyoruz... Yanıtı olan var mı?"

Bu sözlerinizden çıkan sonuç şudur:

1- Cumhuriyet'in ikinci sayfasında "Yunan Mucizesi" konulu bir tartışma başlamıştır.

2- İkinci sayfanın yöneticisi Sami Karaören bu tartışmayı kızıştırmak için elinden geleni yapmış ve C. Şengör' ün yazısını salt karşı görüştekileri kızdırmak için "Yunan Mucizesi Vardır" başlığıyla yayımlamıştır.

3. Gelgelelim size göre karşıt görüşü savunan Metin Erksan tartışmayı siyasal zemine çekerek konunun bilimsel zeminde tartışılmasından kaçınmaktadır.

4. Size göre "Yunan Mucizesi"ni savunanların yazıları sizin beklediğiniz ölçüde kapsamlı olmamıştır.

5. Siz, ikinci sayfada "Yunan Mucizesi"ni savunan daha kapsamlı yazılar çıkmasını pusuda yatmış olarak beklemekte ve "Yanıtı olan var mı?" diyerek, Yunan Mucizesini savunanların daha kapsamlı yazılar göndermesini istemektesiniz...

Sayın Orhan Bursalı, sizin tartışmayı kızıştırmak istiyor dediğiniz ikinci sayfa yönetmeni Sami Karaören'in elinde, benim iki ay önce gönderdiğim bir yazım vardır. Celal Şengör'ün 'Yunan Mucizesi Vardır' başlığıyla yayımlanan yazısından bir ay önce kendisine ilettiğim bu yazımın başlığı "Yunan (Hellen) mucizesi; bilimin çürüttüğü bir yalan"dır. 

Sami Karaören'in elinde benim Yunan Mucizesi'nin yalan olduğunu kanıtlayan bir yazım varken, siz sanki Karaören'in elinde bu konuda gönderilmiş yazı yokmuş gibi "yanıtı olan var mı?" diye soruyorsunuz; yoksa siz karşıt yazıları hasır altı edip, Yunan Mucizesi'ni savunan kapsamlı yazılara çağrı çıkartarak, Cumhuriyet'teki tartışmayı bir Hellen propagandasına mı dönüştürmek istiyorsunuz? 

Cumhuriyet'in ikinci sayfasında, konusu Yunan Mucizesi olan bir tartışma çıkınca, bunu Yunanistan elçilerinin, ataşelerinin, konsoloslarının, kültür ajanlarının dikkatini çekmediği savlanamaz. Yunanlıların kimileri, Cumhuriyet'teki bu tartışmada, Yunan Mucizesi'ni savunanların çok olmasını ve bu tartışmanın "Yunan Mucizesi Vardır" diye sonuçlanmasını elbette ister. Sizin yazınızı okuyunca, kendi kendime şöyle sordum:

Acaba Sevr günlerinde İngiliz ve Fransız gazetecilerini paraya boğarak, onlara para karşılığı Hellen propagandası yaptıran Yunanlı silah tüccarı ünlü Zaharof gibi, şimdi de bir Türk fikir gazetesine paralar saçarak Türklere Yunan propagandası yaptıran yeni Zaharof'lar mı türedi ki, Cumhuriyet gazetesi, Orhan Bursalı'nın köşesinden "Yunan Mucizesini savunacak kapsamlı yazılar aranıyor!" diye duyurular yapmaya başladı?!!!

Sayın Orhan Bursalı, Herkül Millas, Türk Yunan İlişkilerine Bir Önsöz adlı kitabında Yunan Mucizesi konusunda özetle şunları söylüyor: 

"(Yunan ders kitaplarında) 'Yunan ulusu yaklaşık olarak 4000 yıldır tarih sahnesindedir. Atina merkez olmak üzere yaratılan uygarlık tüm dünya tarafından hayranlıkla karşılanmaktadır, bu uygarlığı daha sonra Büyük İskender Asya derinliklerine götürmüştür. Sonra bu uygarlık Avrupa'ya geçmiş ve bugünkü dünya uygarlığının temelini oluşturmuştur. Yunanlı bilginler Yunanlı uygarlığını Batı'ya götürmüşler ve Rönesans'a yardım etmişlerdir' deniyor (sf.36). 

"Yunanlılar-Yunanlı kitaplara göre- saldırgan veya sömürgeci bir politika izlememişlerdir. Bakın nasıl ikiyüzlü, kaypak bir dille anlatırlar genişleme politikasını: "Büyük İskender İran'ı, Mısır'ı ele geçiren büyük bir fatih değil, aynı zamanda uygarlık getiren büyük bir kimseydi." (sf. 38). 

"Bütün halkların ortak geliştirdiği insanlık uygarlığı Yunanlılara maledilmek istenmektedir...Bunlar yanlıştır... Bunları okuyan (Yunanlı) çocukların (Türklere) karşı sevgi ve saygı beslemesi beklenemez." (sf.37). 

"Bu tarih anlayışı ve bu okul kitapları bir ideolojinin sonuçlarıdır (sf.110). 

"(Eleştiriler sonucu) Yunan okul kitaplarında, artık, '4000 yıllık Yunan ulusu' yerine 'Yunanlı boylar'dan sözedilmekte, 'Yunan'a duyulan dünya hayranlığı' ve 'Avrupa uygarlığını oluşturan Yunan uygarlığı' gibi aşırılıklar ve övünmeler yoktur." (sf.43) 

"(Ancak) kuşaklar boyu çocuklar zehirlenmişler, beyinleri yıkanmıştır. Bu yeni okul kitaplarını okuyarak büyüyen çocuklar ancak 15-20 yıl sonra etkili bir konuma gelecektir" (sf.47)

Sayın Orhan Bursalı,

Herkül Millas'ın sözkonusu kitabından aktardığım bu alıntılar, bize "Yunan Mucizesi" denilen bilimdışı ırkçı savların olduğunu göstermekle kalmıyor, Cumhuriyet gazetesinin tartışma bölümünde yazıları yayımlanan Ekrem Akurgal ve Celal Şengör gibi "bilimsel, "akademik ünvanlı" birtakım "Türk"lerin, günümüzde artık Yunanistan'da dahi ırkçılık sayılarak okul kitaplarından kovulan "Yunan mucizesi" yalanını sanki bilimsel gerçek imiş gibi Türklere yutturmaya kalkıştıklarını ve Türk Irkçılığına kökten karşıt görünen Cumhuriyet gazetesinin, Yunan ırkçı propagandasına alabildiğine açık olduğunu gösteriyor.

Sayın Orhan Bursalı,

Siz, "Yunan Mucizesi" konulu tartışmaların sürmesini istediğiniz yazınızda; "Metin Erksan Yunan Mucizesi diye bir olgunun olmadığını, bunun Batı'nın bir uydurması olduğunu yazdı, yazdıkları Türk milliyetçiliğinin siyasal zemininde geziniyordu", "Ekrem Akurgal'dan daha kapsamlı bir yanıt beklerdim" diyerek, bu konuda nasıl yazılar beklentisinde olduğunuzu gösterdiniz. Oysa, Metin Erksan'ın görüşleri Yunanistan'daki ve dünyadaki gerçek bilginlerin benimsediği doğru görüşler olup, Türk milliyetçiliğinin değil, bilimsel gerçeklerin zemininde gezinmektedir. Ekrem Akurgal ile Celal Şengör'ün, "Yunan Mucizesi'ni yadsımayalım", "Yunan Mucizesi Vardır!" gibi yazıları ise, Yunan ırkçı faşizminin siyasal dayanağı olan 'Yunan Mucizesi' zemininde gezinen yazılardır. 

Ekrem Akurgal ve Celal Şengör, ırkçı faşist nitelikte olduğu için Yunan ders kitaplarından bile kovulan "Yunan Mucizesi"ni, Cumhuriyet gazetesinin sayfalarına taşımış, Yunanistan'dan kovulan bu ırkçı faşist görüşleri, Türkiye'de, hem de Cumhuriyet gazetesinde yaşatmaktadırlar. Siz, kendi köşenizden bu Yunan faşist ırkçı görüşlerini daha kapsamlı olarak savunup Türklere benimsetecek yazılar beklediğinizi duyuruyorsunuz. Ben de: Türkiye'deki Yeni Zaharof'lar kimlerdir, Türkiye'de Hellen Propagandasının sütun santimi kaç para? diye soruyorum.


YANITI OLAN VAR MI? diyorsunuz. YANITI OLAN VAR... YAKLAŞIK İKİ AY ÖNCE 2. SAYFAYA GÖNDERDİĞİM BASILMAYAN YANITIM (birkaç yeni ekle) ŞÖYLEDİR:

Merkezi Londra'da bulunan "Hellenik Çalışmaları Tanıtma Derneği" onur üyesi ve Türk-Yunan Dostluk Derneği başkanı Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, 8.8.1996 günlü Cumhuriyette yayımlanan yazısında, Metin Erksan'ın daha önce yine Cumhuriyet'te yayımlanmış olan ve "Yunan Mucizesi"nin bilime aykırı olduğunu savunan yazısına karşı çıkarak, özetle şöyle demişti:

* "Yunan Mucizesini yadsımayalım", 
* "Biz Türklere Yunan (Hellen) Mucizesini yadsımak hiç yakışmaz", 
* "Miletoslu Thales, tarihte ilk kez, güneş tutulmasını önceden hesaplamış, böylece astronomi bilimini Hellenler kurmuşlardır. Matematik ve geometri bilimlerini de Hellenler kurmuşlardır"; 
* "Atomu Hellenler Bulmuştur", 
* "bugünkü tıp bilimini Hippokrates ile Hellenler kurmuşlardır", 
* "İnsan Haklarına tam anlamıyla önem vermek, 'insan herşeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras ile ilk kez Hellenlerde başlamıştır", 
* "Hellen resim ve heykel sanatında bir insana, hatta bir düşmana kötü davranışta bulunulduğunu gösteren tek tasvir dahi yoktur", 
* "Hellenler demokrasinin de yaratıcısıdırlar", 
* "Batı uygarlığı, latin alfabesini Hellenlere borçludur", 
* "Okuma-yazmayı halk topluluğuna en geniş ölçüde yayan ilk millet Hellenler olmuştur", 
* "Tarihbilimini, Heredot ve Thukydides ile Hellenler kurmuşlardır", 
* "halkın spor zevkini artırmak için Olimpiyat oyunlarını kuran, Hellenlerdir", 
* "bu başarılarla, Hellenler, büyük ve eşşiz bir tansık (mucize) yaratmışlardır. Bu -Hellen Mucizesini- bütün dünya kabul ediyor; onu yadsımamız bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür", 
* "Hellenlere, Hellen Mucizesine haksızlık etmeyelim"...

Kazıbilimci Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal, sanki yeryüzündeki bilginlerin tümü "Yunan (Hellen) Mucizesi" yalanını gerçek sayıyorlarmış da, bu "bilimsel gerçeklik" (!!!), yeryüzünde yalnızca Türkiye'de, kimi Yunan düşmanı Türklerce, bağnazlıkla yadsınıyormuş gibi bir yargı uyandırıyor. 

Akurgal'ın; "Hellenler büyük ve eşşiz bir mucize yaratmışlardır. Bunu bütün dünya kabul ediyor. Hellen mucizesini yadsımamız, bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür" tümcesini başka türlü anlamanın olanağı yoktur. Oysa, gerçek, Akurgal'ın dediğinin tümüyle tersidir. 

Bugün, yeryüzünde, "Yunan (hellen) Mucizesi Yalanı"nı gerçek saymakta direnen pek az sayıda Prof.'a karşılık, "Yunan (Hellen) Mucizesi"nin 1800'lerde uydurulmuş ırkçı faşist bir yalan olduğunu herbiri kendi bilim dalında kanıtlamış binlerce namuslu bilgin vardır. 

Bunlardan biri olan Kazıbilimci Sir Leonard Wolley, şöyle der: "BİZ BÜTÜN YARATILARIN KÖKÜNÜ YUNANİS-TAN'A (YUNAN MUCİZESİNE) BAĞLADIKLARI BİR DÖNEMDE (1880-1900) YETİŞTİK. SANILIRDI Kİ YUNANİSTAN, TIPKI PALLASA GİBİ, OLYMPOSLU ZEUS'UN BAŞINDAN DOĞMUŞTUR. AMA SONRADAN BU KÜLTÜR ÇİÇEKLERİNİN YAŞAM GÜÇLERİNİ NASIL LİDYALILARDAN, HİTİTLERDEN, FENİKEDEN, GİRİT'TEN, BABİL'DEN VE MISIR'DAN ALMIŞ OLDUKLARINI GÖRDÜK. KÖKLER DAHA DA GERİLERE GİDER: BÜTÜN BU ULUSLARIN ARDINDA SÜMERLER VARDIR" (1) 

Kazıbilimci Sir Leonard Wolley (doğ:1880, öl:1960), "Yunan Mucizesi" yalanıyla yetiştirilmiş, ancak bunun bir yalan olduğunu, yürüttüğü kazılarda doğrudan kendi gözleriyle görmüş ve göstermiştir. Wolley'den önce yine "Yunan Mucizesi" yalanıyla yetiştirilen, ancak bunun yalan olduğunu Wolley'den önce yürüttüğü kazılarda görüp göstermiş olan diğer bir kazıbilimci de, Girit'i kazıp Minos Uygarlığını ortaya çıkararak bu uygarlığın Mısır, Babil, Hitit uygarlıklarının bir uzantısı olduğunu bulgularla gözler önüne seren, Sir Arthur Evans'tır (doğ: 1851, öl:1941) (2). 

Dünyada adları kazıbilimin babaları olarak geçen Wolley ve Evans, Yunan Mucizesi'nin yalan olduğunu savunurken, kazıbilimci Ekrem Akurgal'ın, "Yunan Mucizesini bütün dünya kabul ediyor, onu yadsımak bizi dünya kamuoyunda küçük düşürür" demesi, bilim erdemiyle bağdaşmaz. 

"Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nı belge ve bulgularla çürüten çok sayıda namuslu bilgine göre, Akurgal'ın bize bir Hellen olarak tanıttığı Thales, bir Hellen değil, bir Fenike'lidir. (3) 

Güneş tutulmasını önceden saptamayı ilk becerenler, Hellenler değil, Fenikeli Thales değil, Babillilerdir. Fenikeli Thales, güneş tutulmasının 18 yılda bir gerçekleştiğini Babillilerden öğrenip Hellenlere öğretmiştir. (4) 

Eğer, Akurgal'ın dediği üzere, astronomi bilimi, güneş tutulmasının önceden saptanmasıyla başlamışsa, astronomi bilimini kuranlar, Hellenler değil, Babilliler olmuştur. 

Geometri ve matematik de birer Hellen buluşu olmayıp, Mısır, Babil üzerinden Fenikelilerce Hellenlere ulaştırılmış bilimlerdir. (5) 

Pisagor Denklemi diye adlandırılarak Hellen buluşu sayılan ünlü denklemin, Pisagor doğmadan 1300 yıl (45 kuşak) önce Babillilerce bilinip kullanıldığı, kazıbilim bulgularıyla saptanmış bilimsel bir gerçektir. (6) Babillilerin Pisagor doğmadan 1300 yıl önce bilip kullandıkları o ünlü denklem, Pisagor'un ölümünden yaklaşık bin yıl sonra Proklos (İS 412- İS 485) tarafından Pisagor'a maledilmesi (7) İÖ 1800'lerde Babillilerce bulunmuş bir denklemin İS 450'lerde (Babillilerce bulunuşundan 2250 yıl sonra), bir Yunanlı (Proklos) tarafından (8) bir başka Yunanlıya (Pisagor'a) maledilmesi, namuslu bilginlerce bir haksızlık, bir patent soygunculuğu olarak kınanması gerekirken, tepeden tırnağa bu gibi haksızlıklara ve uluslararası patent soygunculuğuna dayalı olan "Yunan Mucizesi" yalaınını savunmayı sürdürmek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. 

Bugünkü anlamda tıp bilimi, sayrılıkları üfürükçülük yerine, nedenlerini araştırıp uygun araçlar kullanarak gidermekle başlamışsa, bunu ilk başlatan Hippokratos adlı bir Hellen olmayıp, ondan 1400 yıl (45 kuşak) önceki Babillilerdir. 

Bir kazıbilim bulgusu olan Hammurabi Yasalarının, İÖ 1700 yıllarında taşa kazınan 215. maddesi: "Eğer, bir hekim, ağır yaralı bir adamı bronz neşterle ameliyat edip, adamın hayatını kurtarırsa veya adamın alnını ya da şakağını bronz neşterle açıp, adamı kurtarırsa, 10 şekel gümüş alacaktır".. 

221. maddesi: "Eğer bir hekim, bir adamın kırık kemiğini iyileştirir ve tıkalı bir damarı, hasta bir kası iyi ederse, yaralı hekime 5 şekel gümüş ödeyecektir"... 

224. maddesi: "Eğer bir öküzün ya da eşeğin hekimi, ağır yaralı bir öküz ya da eşeğin üzerinde neşterle çalışır ve onu kurtarırsa, 1/6 gümüş şekel ödenecektir" der.(9) 

Heredot da, "Mısır'da bir hekim yalnızca bir hastalığa bakar, bundan ötürü hekim sayısı çoktur, göz, baş, diş, karın ağrılarına, iç hastalıklarına ayrı ayrı hekimler bakar" demektedir. (10)

Bütün belge ve bulgular, tıp biliminin bir Hellen icadı olmadığını gösterirken ve gerçekte Hellenler tıp bilimini Mısır'a, Babil'e borçluyken; tutup, 'insanlık tıp bilimini Hellenlere borçludur' demek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. 

Hellenlere yazıyı öğreten Fenikelilerdir. Herodot bu konuda "Fenikeli (Thales'in dedesi) Kadmos, Yunanistan'a pek çok bilgi getirmiş ve yazıyı sokmuştur. Yunanlılar Fenike yazısını almış, biraz değiştirerek kullanmış ve bu yazıyı 'Fenike Yazısı' diye adlandırmakta hiçbir sakınca görmemişlerdir, ki doğrusu da budur"der (11) Kazıbilim bulguları da bunu kanıtlamıştır. (12) 

Gerçekte Hellenler yazıyı Fenikelilere borçlu iken, tutup Batı uygarlığı yazısını Helenlere borçludur demek, bilim erdemiyle bağdaşmaz. 

Demokrasi de bir Helen icadı değildir. 

Heredot bu konuda: "Damarlarında Fenike kanı dolaşan Thales, İyonya yıkılmadan önce, merkez (Teos'ta) kurulacak bir tek yüksek meclisin tanınmasını ve böylece halkın kendi kendini yönetmesini önermişti" der. (13) 

Kazıbilim bulguları, Fenikeli Thales'in önerdiği bu demokratik yönetim biçiminin önce Fenikede ve Akdeniz'deki Fenike kolonilerinde görüldüğünü ortaya koymuştur. (14) 

Atina'da demokrasinin kuruluşu, iki Fenikelinin Hellen tiranını öldürmesiyle başlamış, Hellenler tiranlarını öldüren bu iki Fenikelinin anıtını dikip altına: "Tiranı öldürüp eşitliği (isonomi'yi, demokrasiyi) kuranlar" diye yazmış ve adlarına marş bestelemişlerdir.(15) 

Gerçekte Hellenler demokrasiyi Fenikelilere borçlu iken, tutup tüm dünya demokrasiyi Hellenlere borçludur demek, bilim erdemine sığmaz. İÖ 320'lerde, yani Atina'da "demokrasi" kurulduktan 188 yıl sonra, hala Aristotales'in, bir Fenike kolonisi olan Kartaca'daki yönetim biçimini Hellenlere örnek göstermesi, demokrasinin bir Hellen Mucizesi olmadığını kanıtlamaktadır. (16) 

Hellen düşünsel mucizesi diye diye adlandırılan İyonya Okulu, bir Hellen Okulu değil, Fenikelilerin kurduğu bir okuldur. Kurucusu Thales, bir Fenikeli olduğu gibi, ardılı Anaksimandros da Thales'in kabilesinden, Thales'in soydaşı olan bir Fenikelidir. (17) 

Günümüz Yunan (Hellen) dilindeki sözcüklerin yüzde elliden çoğu, Sami dillerinden Mısır, Fenike kaynaklı sözcüklerdir.(18) Tarih içinde geriye doğru gidildikçe, Yunan (Hellen) dilindeki Sami kökenli sözcüklerin oranı yüzde yetmiş, seksenleri bulmaktadır. Bu da, Hellen dil ve düşüncesinin çok yoğun Mısır, Fenike etkisi altında biçimlediğini kanıtlamaktadır. (19) 

"Yunan (Hellen) Mucizesi ", "Yunan (Hellen) Dehası" diye sunulan hiç bir buluş yoktur ki, o daha önce Helenlerden başkaları tarafından yaratılıp Hellenlere öğretilmiş olmasın. Öyle ki, "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nı icad edenler dahi Hellenler değil, başkaları olmuştur.(20) Hellenler ta 1800'lere dek kendi kendilerini mucize yaratmış bir soy olarak görmez, ne biliyorlarsa hepsini Mısır'dan, Fenike'den, Babil'den, Perslerden, Anadolu'dan öğrenmiş olduklarını açık yüreklilikle belirtirlerdi.

Gelgelelim, Avrupa emperyalistleri, Doğuya karşı giriştikleri yayılmacı, sömürgen, soyguncu eylemlerini haklı gösterebilmek için, kendilerini ırklarının üstün olmasından kaynaklanan üstün bir uygarlığın sürdürücüleri ve yayıcıları olarak sunmayı gereksinmiş ve Doğudan hiçbirşey almaksızın Batıda gerçekleşen üstün bir Batı Uygarlığı söylencesi uydurarak, bunu "Yunan (Hellen) Mucizesi"adıyla kutsayıp, böylelikle bütün doğuyu Hellen karşıtı = Barbarlar olarak göstermiş ve bu yolla kendilerine bütün Doğuyu barbar diye kılıçtan geçirme hakkı vermişlerdir. 

Türkler, Kurtuluş Savaşı'nı, saldırganlıklarını "Yunan Mucizesi" yalanıyla haklı gösteren emperyalistlere karşı vermişlerdir. Bu yüzden Ekrem Akurgal'ın: "Yunan Mucizesi'ni yadsımak Türklere yakışmaz, Türkleri dünya kamuoyunda küçük düşürür" demesi, onurlu bir davranış değildir. 

"Yunan (Hellen) Mucizesi" bilimsel bir gerçeklik değil, tersine savunusu ancak bilimsel gerçekleri çiğnemekle yapılabilen, bilimdışı, ırkçı bir yalandır. "Yunan (Hellen) Mucizesi" yalanı, kazıbilimsel belge ve bulgulara ve bilimsel gerçeklere bir hakaret olduğu denli, Batının Doğuya yönelttiği en tiksinç, en utanmaz, en haksız aşağılamadır. "Yunan (Hellen) Mucizesi Yalanı"nın nasıl emperyalist saldırganlığın bir aracı olduğu, nasıl Nietzsche'nin Üstinsan düşüngüsünü ve Hitler Faşizmini doğurduğu, yakında yayımlanacak olan Hellen Mucizesi'nden Hitler Faşizmi'ne (*) adlı kitabımda tüm ayrıntılarıyla görülecektir...


Cengiz Özakıncı
Yeni Hayat, 54. Sayı, Nisan 1999





(*) Bu adla bir kitabı yayımlanmamıştır, ama İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü adlı kitapta bu konuları işlemiştir. Kitaptan:

"Eski Yunan" Adlandırması Doğru Değil.
Eski Yunanistan-Yakındoğu düşünürleri, düşüncelerini kişisoyunun o ana dek ürettiği tüm bilgi birikimine arkalarını dönerek, başka toplumların birikim ve deneyimlerini bilmeksizin, kendi kendilerine oluşturmuş değillerdir. Eski Yunanistan-Yakındoğu düşünürlerinin, Aristoteles'in, Platon'un, Pisagor'un, Arşimed'in ve diğerlerinin yazdıkları irdelendiğinde, yapıtlarında yer alan bilgilerin ezici çoğunluğunu Mısır bilginlerinden, Akdeniz'de bir alış-veriş, değiş-tokuş, alım-satım ağı kurmuş olan denizci Fenikelilerden, Hititlilerden ve daha başka toplumların bilgilerinden derleyip toplamış olduklarını, böylelikle Eski Yunanistan-Yakındoğu düşünürlerinin yapıtlarının, kişisoyunun o güne dek kuşaktan kuşağa aktarıla aktarıla büyüyen bilgi birikiminin Yunanca'ya çevrilip üzerinde us yürütülmesinden oluştuğunu, ne denli "Eski Yunan Düşüncesi" denilerek sanki "salt Yunanlılarca yaratılmış bir düşünce" gibi adlandırılıyorsa da , içerik olarak tüm kişisoyunun düşünsel ve bilimsel birikimlerinden oluştuğunu unutmamalıyız.

Yine unutmamalıyız ki, Eski Yunanistan ve Yakındoğu düşünürleri eğer yaşadıkları dönemin Yunanlı olmayan toplumlarında biriken bilimsel bilgi ve deneyimlere: "Mısırlılar, Fenikeliler, Hititliler bizim dinimizden değildir, onlar kafirdir, dinsizdir; biz onların bilgisini alırsak kafir oluruz, dinsizlik ederiz" diye sırt çevirmiş olsalardı, Eski Yunan Düşünürleri dedikleri bir olgu hiç varolmayacaktı.

EK: Fenikelilerden alfabeyi alan Yunanlılar ile ilgili: Fenikeliler kim?

Sea People dedikleri "Deniz İnsanları"nın MÖ 13.yy'da Fenike sahillerine gelip yerleştiği söylenir. Şehirlerinden birinin adı TYR'dır, tıpkı Tursha - Tyrsha kelimesinde olduğu gibi. Hellenler yazıyı Fenikelilerden almıştı değil mi :) Hellenlerde MÖ.1200-MÖ.800 arasında yazı yoktu! Yazıya MÖ.800'den sonra geçer ki, ancak MÖ.650 lerde oturur... Fenike alfabeyi Türklerden almıştır, kendileri bulmamıştır. Daha da mantıklı olan İskit-Türklerinden aldıklarıdır. Arkaik Greklerde kelime ayracı olan iki nokta veya daha fazla nokta üstsüte vardır ama klasik Grekte bu yoktur. Göktürk alfabesinde Etrüsk yazıtlarında (Lemnos dahil) bu vardır./LİNK




EK:
SB.






________devam yazısı__________



Prof. Dr. A. M. Celal ŞENGÖR'e "Eleştirel Akılcı Bilimsel Düşünce" Çağrısı / Cengiz ÖZAKINCI

AVRUPA AKADEMİSİ VE TÜRKİYE BİLİMLER AKADEMİSİ ÜYESİ "PHİLHELLENİST"
PROF. DR. A. M. CELAL ŞENGÖR'E 
"ELEŞTİREL AKILCI BİLİMSEL DÜŞÜNCE" ÇAĞIRISI


Bay A.M.C. Şengör... Metin Erksan, 16 Temmuz 1996 günlü Cumhuriyet'te "Yunan mucizesi"nin bilimdışı bir kavram olduğunu yazmıştı. Siz 21.09.1996 günlü Cumhuriyet'te "Yunan mucizesi vardır!" başlıklı yazınızda, buna karşı çıkarak, "Yunan mucizesi"nin bilimsel bir gerçek olduğunu savundunuz. Yazınız özetle şöyleydi:

YUNAN MUCİZESİ VARDIR

"Hellen (Yunan) kültürü= hem, Hint-Avrupalı göçmenlerden, hem Anadolu'dan, hem de Mısır ve Mezopotamya'dan etkilenerek gelmiştir... Mezopotamya ve Hellen (Yunan) teknik metinlerinin bazılarında Hellenlerin (Yunanlıların) Mezopotamya metinlerini neredeyse aynen kopya ettikleri,... Pitagor'un diye bilinen teoremin aslında eski Babil döneminde bile bilindiği, Tales'e atfedilen, kuramın ta Sümerlerden beri gelen tarkullu kavramıyla neredeyse aynı olduğu, eski Mısırlıların geometrik bilgilerinin yanında iki bilinmeyenli ikinci dereceden denklemlere kadar cebirle de uğraştıkları artık yaygın olarak bilinmektedir. Bunlar ve daha nice benzerleri, "Hellen (Yunan) kültürü"nün kaynakları arasında Mısır ve Mezopotamya kültürlerinin olduğunu göstermektedir.

2. Yunan Mucizesi (ise) = Daha önce hiçbir yerde hiçbir zaman olmamış bir şeyin, akılcı eleştirel bilimsel düşüncenin keşfi ve bunun toplum içinde yaygın bir gelenek haline getirilmesidir. Bu ani olgunun Hellen (Yunan) toplumu dışında herhangi bir kökü henüz bulunmadığı gibi, nedenleri de daha doyurucu bir şekilde incelenememiştir. Bugünkü tarihsel gözlemlere göre de Hellenlerden (Yunanlılardan) başka hiçbir toplum bu keşfi bağımsız olarak yineleyememiştir... 

Yunan Mucizesi, Tales ile Anaksimandros'un ortak keşifleri olan eleştirel akılcı düşünce ile başlar. (Yunan toplumunda, eleştirel akılcı düşünce yazıları) herkesin okuyabileceği kitaplara dökülmüştür... Akılcı, yapıcı eleştirinin bir toplum adeti olması ve çarşıda herkesin satın alabileceği kitaplarla halkın her kesimine ulaşması, eleştirinin olmadığı yerlere barbar gözüyle bakılması, Yunan mucizesinin temelidir. (Hellen-Yunan-Kültürü, Yakındoğu toplumlarından edinilmiştir, ancak) Yunan mucizesi (başka uluslardan) bağımsız (olarak yalnızca Yunanlılar tarafından gerçekleştirilmiş)tir."

Bay A.M.C. Şengör,

Bu yalan - savları uyduran siz değilsiniz, biliyorum. Siz yalnızca Batılı Hellenseverlerce uydurulmuş olan bu yalan-savların Türkiye'deki "ikinci-el" savunucularındansınız. Bu yalan-savların batılı yaratıcılarından biri olan J. Burnet: "Bilim, yeryüzünde Yunan biçiminde düşünmektir, bilim Yunan etkisi altına girmemiş halklarda hiçbir yerde hiçbir zaman varolmamıştır" demiştir. (bkz. J. Burnet, 'Early Greek Philosopy', aktaran: George Thomson- İlk Filozoflar, Payel Yay. 1. bs., s. 201). Siz de 1920'lerde J. Burnet gibi Helensever Batılı "bilgin"lerce ortaya atılan bu "bayat" yalan-savı yineleyip duruyorsunuz.

İşte Bay A.M.C. Şengör, yukarıda özetini aktardığımız yazınız, "Yunan mucizesi" Yalanı'nın batılılarca üzerine oturdulduğu tüm eski dayanakların kazıbilim bulguları tarafından yıkılması sonucu, bu ırkçı yalan-savı ayakta tutmak, yaşatmak isteyen Batılı Yunanofillerce uydurulmuş, çok gülünç, çok cılız, çok iğreti, bir fiskeyle yıkılacak iki ırkçı yalan-sav'a dayalıdır:

(1) Evet, bilimler Yakındoğu'dan çıkmış ve Yunanlılar da bilimleri Yakındoğululardan almış olabilirler, gelgelelim "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce"yi yalnız ve yalnız Yunanlılar icad etmiş ve başkalarından almamışlardır.

Eleştirel akılcı bilimsel düşünce'nin Yunanlılarca icadı!.. İşte "Yunan mucizesi" budur...

(2) Yunan toplumu yeryüzünde "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce"nin tepeden tırnağa tüm halka yayıldığı ilk toplum olmuştur. Tüm Yunanlılar, eleştirel akılcı bir toplum"a dönüşmüş ve "Eleştirel akılcı düşünce"nin bulunmadığı toplumlara Barbar demişlerdir.

Eleştirel akılcı düşünce'nin ilk kez Yunanlılarda tüm halka yayılması!.. İşte 'Yunan mucizesi' budur!..

Bay A.M.C. Şengör, ancak usyürütme yetisi dumura uğramış kimselerin inanabilecekleri türden bu iki ırkçı yalan-sav'ı, gelin "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce" süzgecinden geçirelim:

I. Siz diyorsunuz ki: Mısırlıların eleştirel akılcı bilimsel düşünceden haberleri yoktu. Çünkü bunu İÖ 600'lerde Yunanlılar icat edene dek yeryüzünde hiç kimse bilmiyordu. Ve yine siz diyorsunuz ki: Mısırlılar ikinci dereceden iki bilinmeyenli denklemlere dek cebirle uğraşıyorlardı.

Bay A.M.C. Şengör, bir an için dediklerinizin doğru olduğunu varsayalım, bu durumda ortaya bir Yunan mucizesi değil, tersine bir "Mısır mucizesi" çıkıyor; çünkü, Mısırlıların eleştirel akılcı bilimsel düşünce'den hiç haberleri olmaksızın (!) iki bilinmeyenli denklemler kurup, çatır çatır cebir yapmaları, mucizenin daniskası olur.

II. Siz diyorsunuz ki: Babillilerin eleştirel akılcı düşünceden hiç haberleri yoktu. Çünkü bunu İÖ 600'lerde Yunanlılar icad edene dek yeryüzünde hiç kimse bilmiyordu. Ve yine siz diyorsunuz ki: Pisagor'un diye bilinen teorem Pisagor'dan binlerce yıl önce Babillilerce biliniyordu.

Dedikleriniz doğruysa, Bay A.M.C. Şengör, ortada bir Yunan mucizesi yoktur, tersine Babil mucizesi vardır. Çünkü Babillilerin Pisagor teoremini Pisagor'dan binlerce yıl önce ve üstelik eleştirel akılcı bilimsel düşünceden haberleri dahi yok iken (!!!) bulabilmiş olmaları, olsa olsa mucizedir!...

Bay A.M.C. Şengör, siz ki, 1976'da "Geological Society of Amerika President's Award ödülü"nü, 1984'te "Geological Society of Houston President's Award ödülü"nü, 1986'da " TÜBİTAK Bilim Ödülü"nü kazanmış, İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji bölümünde, "Avrupa Akademisi üyesi" ve "Türkiye Bilimler Akademisi asli üyesi" olan, (dolayısıyla adı Türkiye'nin önde gelen 93 bilgini arasında bulunan) bir jeolog, bir profesör, bir doçent, bir doktor, özcesi bir bilginsiniz; bilgiliklere (ansiklopedilere) böyle geçmişsiniz. Yakındoğuluların bilimsel akılcı düşünceye sahip olmaksızın pek çok bilimsel buluşlar yaptıklarını, Yakındoğu'da yapılan bu bilimsel buluşların bilimsel usyürütme ürünü olmadığını (!!!) savlamak, sizin gibi Türkiye'nin önde gelen 93 bilgininden biri olan bir profesöre, bir doktora, bir bilgine yakışır mı?..

Bay A.M.C. Şengör, siz: "Eleştirel akılcı bilimsel düşünce yöntemi"nin ilk kez İÖ 600'lerde yaşayan Tales ve Anaksimandros adlı iki Yunanlı düşünür tarafından icad edildiğini, bu iki Yunanlı icad etmeden önce yer yüzünün hiçbir yerinde eleştirel akılcı bilimsel düşünce yönteminin bilinmediğini ve Yunanlıların icadından sonra da başka hiçbir ulusun bu icadı Yunanlılardan öğrenmeksizin süreç içerisinde kendi başına yineleyemediğini yazıyorsunuz. 

Oysa gerek Tales gerekse Anaksimandros, İKİ YUNANLI filan değil, aynı kabilenin üyesi olan İKİ FENİKELİ'ydiler. Yani eğer "eleştirel akılcı bilimsel düşünce" sizin dediğiniz gibi gerçekten Tales ve Anaksimandros tarafından icad edilmiş olsaydı bile, bu bir YUNAN İCADI sayılamayıp, "FENİKELİLERİN İCADI" sayılmak gerekirdi.

Bay A.M.C. Şengör,

Gelin size Eski Yunanistan'da düşünürlerin Yunan halkına karşı ve Yunan halkının düşünürlere karşı nasıl tutum takındıklarını, İÖ 600'lerden başlayarak belgelerle göstereyim:

***

İÖ 625-548'lerde:

BELGE: Fenikeli Tales'in Pheresid'e gönderdiği mektup:

"Solon ile birlikte ben (Tales), Girit'in ve Mısır'ın bilgelerinden, astronomlarından bilim öğrenmek için, iki kez, denizleri aşmayı (boğulup ölmeyi) göze alarak, Mısır'a, Girit'e gittik. Solon ve ben (Tales), siz Pheresid gibi bir bilgeyi görmek için denizleri bir kez daha aşmaktan (boğulup ölmeyi bir kez daha göze almaktan) çekinmeyiz, öğretileri yazmayan bizler seve seve size koşabiliriz." (Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, c.4, s.385).

Burada (Yunanlı değil Fenikeli olan) Tales, hem kendisinin hem Solon'un akılcı eleştirel düşünceyi nerelerden aldıklarını açık seçik bildirmektedir: Girit'ten, Mısır'dan!.. Heredot da Solon'un ünlü yasalarını nereden aldığını şöyle belirtir: "Solon bu yasayı Mısır'dan alıp Atina'da uygulamıştır, çok akıllıca bir kuraldır." (bkz. Heredot, II, 177).

(Yunanlı değil Fenikeli olan) Tales, Pheresid'e yazdığı mektupta birşey daha bildirmektedir: Gerek kendisi gerekse Solon, DÜŞÜNSEL ÖĞRETİLERİNİ YAZIYA GEÇİRMEYEN KİMSELERDİR... Eşdeyişiyle bunlar KİTAPSIZ DÜŞÜNÜRLER'dir. Bunların çarşılarda satılan yayımlanmış yazıları yoktur ki Yunan halkı bunların kitaplarını çarşılardan alıp okuyarak bir anda ve toptan akılcı eleştirel düşünceye kavuşmuş (!) olsun?!!!..

***

İÖ 580-497'lerde

Pisagor, tümünü Yakındoğu'dan aldığı öğretileri yalnızca öğrendiklerini Yunan halkına sızdırmayacaklarına and içirdiği kimselere öğretmiş ve kapıları halka kapalı olan okulunda öğrendiklerini Yunan halkına sızdırmaya yeltenen öğrencilerin öldürüleceği yasasını koymuştu. Pisagor'un öğrencilerinden Hippias, geometriye ilişkin bir bilgiyi Yunan halkına sızdırmaya yeltendiği için, doğrudan doğruya Pisagor'un buyruğuyla, Pisagor'un öğrencileri tarafından, çatır çatır öldürülüp, okulun bahçesine gömülmüştür. Pisagor'un ölümünden sonra Pisagor'un öğrencileri de düşünsel öğretileri Yunan halkından gizleme kuralını sürdürmüşlerdir.

***

İÖ 470-347'lerde:

Platon, hocası Sokrates'in düşüncelerinden dolayı Yunan halkı tarafından öldürülmesi üzerine Yunan halkından kaçıp Yakındoğu'da, Mısır'da 12 yıl öğrenim görmüş ve dönüşünde Yakındoğu'dan aldığı bilgileri yalnızca seçkinlere öğretmek amacıyla kurduğu Akademia'da eleştirel akılcı düşüncenin Yunan halkından gizlenmesi ilkesini sürdürmüştür. Platon, 'Devlet' adlı yapıtında, Yunan halkının eleştirel akılcı düşünceye ve eleştirel akılcı düşünürlere karşı düşmanca tutumunu şöyle açıklamaktadır:

"Yunan halkı eleştirel akılcı düşünür olamaz. Yunan halkı eleştirel akılcı düşünürleri beğenmez, Yunanistan'da eleştirel düşünürler canlarını Yunan halkının elinden nasıl kurtaracaklarını düşünürler (s.181). Yunanistan'da eleştirel akılcı düşünürler küçük bir azınlıktırlar, sürgünlere gitmiş gelmiş, seçkin birkaç aydındırlar... (s.183). 

İşte yalnızca bu küçük azınlık eleştirel akılcı düşüncenin tadına varır, Yunan halkı ise çok çılgındır, bu nedenle hiç kimse ölümü göze almadan eleştirel akılcı düşünürlerle düşüp kalkmaz ve hiç kimse tek başına bu azgın sürüye (Yunan halkına) kafa tutamaz (s.183). 

Yunan halkı bugüne dek doğru dürüst tek eleştirel akılcı düşünür dahi tanımamıştır (s.185). Eleştirel akılcı düşünürler bir avuçturlar, Yunan halkı eleştirel akılcı düşünceye karşı düşmanca önyargılar besler. Yunan halkı eleştirel akılcı düşüncenin düşmanıdır (s.186). Yunan halkı eleştirel akılcı düşünürlerin üzerine çullanır (s.188). Yunan halkının gözünde eleştirel akılcı düşünce aşağılık bir uğraştır (s.219). Yunan halkınca eleştirel akılcı düşünür, gülünçtür, kepazedir (s.220) 

Yunanistan'da Dialektikacılar (eleştirel akılcı düşünürler) aşağılanır (s.222). Öyle bir devlet kuracaksın ki, insanların gençken dialektikaya (eleştirel akılcı düşünceye) bulaşmalarını önleyeceksin (s.223). 

Dialektikacı (eleştirel akılcı düşünür) olarak yetiştireceklerini 20 yaşına gelmiş gençler arasından sınavla seçeceksin, seçtiklerinin dialektikaya (eleştirel akılcı düşünmeye) elverişli olup olmadığını on yıl gözlemleyeceksin, on yıl sonra 30 yaşına geldiklerinde, bir sınav daha yapıp, dialektikaya (eleştirel akılcı düşünceye) girmesini önleyeceksin, otuz yaşına gelmişlerden sınavı kazananları dahi alıp beş yıl daha sınayacaksın, 35 yaşına geldiklerinde bunlar arasında yine bir eleme yapacaksın, bu elemeyi de kazananları 15 yıl bir mağaraya sokup mağarada sınayacaksın, 15 yıl sürecek bu mağara sınavından sonra, 50 yaşına gelip de hala ölmemiş olanlar olursa, işte ancak bunlar dialektikacı (eleştirel akılcı düşünür) olmaya hak kazanacaklar (s.224). 

Bunları da on yıl devlet hizmetinde çalıştırdıktan sonra 60 yaşında emekli edip kırlara göndereceksin (s.225)."

Bay A.M.C.Şengör, siz İÖ 600'lerde Yunan halkının bir anda, şıppadak ve topluca eleştirel akılcı bilimsel düşünen bir toplum olup çıktığını, Yunan halkının insanlık tarihinde eleştirel akılcı düşünmeyi bir toplumsal gelenek haline getiren ilk halk olduğunu söylüyorsunuz. 

Ben sizin bu sözlerinizi Tales'in, Anaksimandros'un, Pisagor'un, Sokrates'in, Platon'un, Aristoteles'in ruhlarına ilettim; alayı gömütlerinde takla atıp; "Hastirsin ordan!" diye bağırdılar; "Bizim dönemimizde Yunan halkının eleştirel akılcı düşünmmek diye bir geleneği yoktu; tersine, biz düşünürler, eleştirel akılcı öğretiyi Yunan halkından köşe bucak gizlerdik ki, düşündüklerimizi duyup da bizi öldürmesinler diye!.. Bizim dönemimizde eleştirel akılcı düşüncenin Yunan halkına yayılması değil, tersine azgın Yunan halkından saklanması, gizlenmesi diye bir gelenek vardı."

Bay A.M.C. Şengör, düşünsel öğretilerin bilgelerce azgın Yunan halkından gizlenmesi geleneği, Platon'un ölümünden sonra da sürmüştür.

***

İÖ 384-322'lerde:

Aristoteles (Platon'un öğrencilerinden) iki tür yapıt veriyordu: . Akromatik (Halka kesinlikle yayılmayacak olan, eleştirel, akılcı, düşünsel) yazılar, 2. Kromatik (Halka yayılmasında sakınca olmayan öykü, şiir, oyun vb. gibi) yazılar... 
Aristoteles'in Metafizik adlı yapıtı, Akromatik, yani Yunan halkına yayılması doğrudan doğruya Aristoteles'in kendi buyruğuyla yasaklanmış olan bir kitaptır. J. Tricot, Aristoteles'in Metafizik çevirisine yazdığı girişte şöyle der: 
"Aristoteles'in Metafizik adlı kitabı, 'akromatik' (akromatika) 'özel, gizli' (Esoterika) kitaplar sınıfına girer. Aristoteles'in Metafizik adlı kitabı, 'akromatik' (Aristoteles, kanıtlayıcı bir öğretimin konusunu teşkil eden derslerine "akroaseis" (=gizli, halka açıklanmayacak öğretiler) adını verir." 

"Gerçek anlamda felsefi (gerçek eleştirel akılcı düşünsel) eserler, ilke olarak okulun dar çevresi dışına çıkmazlar ve bu anlamda onlara "özel, gizli" denebilir." Akromatik (halktan gizli eleştirel akılcı düşünsel) kitaplar, (yalnızca) öğrencilere yönelik çalışmalardır... halk tarafından bilinmeyen şeyler olarak kalmışlardır." 

'Metafizik'in Aristoteles'in sağlığında yayımlanmadığını biliyoruz. Aristoteles, onu en sadık öğrencisi Eudemos'a emanet etmiştir. Eser, hemen hemen öğrencilerin dar çevresinden çıkmamış ve (Aristoteles'in ölümünden 300 yıl sonra) Andronikos zamanına (İÖ 60'lara) kadar ondan hemen hemen habersiz kalınmıştır. Aristotelesçilerin kendileri onu ihmal etmiş görünmektedir. Teophrastos'un zamanından itibaren (İÖ 350) yazarlarda adının zikredilmemesinin nedeni budur." (Aristoteles, Metafizik, c.I, A-Z, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, Nu:36, İzmir 1985, s.1,2,37).

Bay A.M.C. Şengör,

Siz: "Eleştirel akılcı düşünceyi İÖ 600'lerde iki Yunanlı icad etti ve Yunan halkı bir anda ve topluca eleştirel akılcı düşünen bir toplum olup çıktı, işte Yunan Mucizesi budur!" diyorsunuz. Gelgelelim Tales, Anaksimandros, Pisagor, Sokrates, Platon, Aristoteles, vb. düşünürler sizin bu sözlerinizi yalanlıyorlar. Tales, Pisagor, Sokrates, Platon, Aristoteles, vs. öğretilerini ancak binbir sınavdan geçirip, Yunan halkına yaymayacaklarına dair and içen pek az sayıda kimseye açan düşünürlerdi. Bunların, öğretilerini çarşılarda pazarlarda satılacak kitaplar biçiminde çoğaltıp Yunan halkına yaymak gibi bir dertleri hiç olmadığı gibi, böyle bir eyleme kalkışmaktan ödleri patlardı.

Çünkü: Yunan halkı tüm öteki halklar gibi elifi görse mertek sanacak türden, eleştirel akılcı bilimsel düşüncenin kıyıcığına bile sokulmamış bir halktı.

Çünkü: Bu düşünürler öğretilerini Yunan halkına yaydıkları an Yunan halkı tarafından dinsizlikle suçlanıp linç edileceklerini çok iyi biliyorlardı.

Çünkü: Yunan halkının o dönemde en iyi bildiği şey, eleştirel akılcı düşünürleri boğazlayarak ortadan kaldırmaktı.

Örneğin: Sokrates, eleştirel akılcı düşünme yordamını halka yaymaya kalkıştığı için halk tarafından öldürülmüştür.

Örneğin: Platon, düşüncelerinden dolayı köleleştirilmiş, köle çarşısında, köle olarak satılmıştır.

Göreceğiniz üzere İÖ 700'lerde, Yunan çarşılarında eleştirel akılcı düşünce kitapları değil, eleştirel akılcı düşüncelerinden dolayı köle edilen düşünürler, köle olarak alınıp satılıyordu. Parayı bastıran Yunanlı, çarşıdan bir Platon satın alıp onu ayak işlerinde kullanıyordu.

İÖ 700'den sonra, tarihe eleştirel akılcı Yunanlı düşünür olarak geçenlerin çoğu yazılı yapıt vermedikleri gibi, yazılı yapıt verenlerin yazıları da yüzyıllarca Yunan halkından özellikle gizlenmiş, çok sonraları ortaya çıkan bu yapıtlar da Yunan halkı arasında yayılmamış, yalnızca seçkinler arasında okunmuştur.

"Sofistlerin eski Yunanistan'da tüm halka açık felsefe dersleri verdikleri" savı da sofistçe uydurulmuş bir yalan-savdır. Eski Yunanistan'da, Sofist düşünürler ile sofist olmayan düşünürler arasında biricik ayrılık şudur: Sofist olmayan düşünürler, zenginlerin hepsine ders vermeyip, kendilerinden ders almak isteyen zenginler içerisinden sınavla öğrenci alır ve yalnızca birtakım erdem sınavlarından geçebilen zenginlere ders verirken; sofistler, ders vermek için zenginleri birtakım erdem sınavlarından geçirmeyi gerekli bulmuyor, istedikleri parayı bastıran her zengine (onları erdem sınavından geçirmeksizin) ders veriyorlardı. Sofistlerin de Sofist olmayanların da öğrencileri halk değil yalnızca bir avuç zengin kişi olmuştur. Sofistlerin öğrencileri de halk değil hep zenginlerdi... Eski Yunanda, Sofist olsun olmasın hiçbir düşünür, öğretilerini tüm Yunan halkına açmamış, açıklamamış, öğretmemiştir.

Sofist Zenon, kendi yazdıklarının çalındığını görünce, yazdıkları halka okunacak ve halk da yazdıklarından dolayı kendisini linç edecek diye büyük kaygı duymuştur (Platon). Kimi sofistler de halk tarafından dinsiz diye öldürülmüştür. Bütün bunlar, Eski Yunanistan'da felsefenin Sofistlerce halka yayıldığı savının bir yalan-sav olduğunu belgelemektedir.

Gerçek buyken, Bay A.M.C. Şengör, siz; "İki Yunanlı bir olup İÖ 700'lerde eleştirel akılcı düşünceyi icad ettiler ve Yunan halkı da bunların kitaplarını çarşılardan alıp okuyarak şıppadak ve topluca eleştirel akılcı bir topluma dönüştüler ve eleştirel akılcı düşüncenin bulunmadığı toplumlara da barbar dediler, işte Yunan mucizesi budur!" diye söylevler çekiyorsunuz. Bay A.M.C. Şengör, kuzum siz niçin Batılı Yunanofillerin en gülünç yalanlarını alıp, Türkiye'de gerçek diye yutturmaya çabalıyorsunuz?..

Yunan toplumu, Tales'in, Anaksimandros'un, Pisagor'un, Sokrates'in, Platon'un, Aristoteles'in düşünsel yazılarını çarşılardan alıp okurmuş ve Yunan halkı böylece İÖ 600'lerde, bir anda ve topluca akılcı eleştirel bilimsel düşünen bir toplum olup çıkıvermiş, ha!!!??? 

Atatürk'ün böylesi savlarla karşılaştığında verdiği yanıt şudur: Şaşarım akl-ı perüşanına!..

"Eleştirel akılcı düşünmeyi Yunanlılar icad etmese başkalarının kendiliklerinden bulamayacakları, yeryüzündeki hiçbir ulusun eleştirel akılcı düşünceyi Yunanlılardan öğrenmedikçe kendi başlarına keşfedemediği" savı bilimsel midir? 

Yunan mucizesi yalanı, yeryüzünde yaşayan insanların Yunan olmayanlarına karşı yöneltilmiş iğrenç bir ırkçı aşağılamadır.  İsrailoğullarının "Bizler Tanrı'nın seçip yeryüzündeki diğer ırklara üstün kıldığı bir ırkız!" inancı nasıl kişi soyunun geri kalanına yönelik utanmazca bir aşağılamaysa, batı kapitalist emperyalizminin uydurduğu "Mucizeler yaratan üstün ırk , Ari Helenler" yalanı da, insanlığın Ari ırkından Hellen soyundan olmayanlara karşı yöneltilmiş o denli utanmazca, ırkçı bir aşağılamadır. 

Bay A.M. Celal Şengör, Ari ırk Hellen soyu dışında kalan tüm insanlığa yönelttiğiniz bu tiksinç ırkçı aşağılamalardan dolayı sizi kınıyorum. Umarım, bundan böyle "Yunan mucizesi vardır!" diye bağırmadan önce, birazcık "eleştirel, akılcı, bilimsel" düşünürsünüz.



Cengiz ÖZAKINCI
Yeni Hayat, 56. Sayı, Haziran 1999



_______________



26 Ekim 2016 Çarşamba

Runik Yazılar





Ön Asiyada m.ö. III-II minillərin qovuşuğunda mixi yazı sistemindən fərqli olaraq, başqa bir yazı sistemi də formalaşırdı. Bu sistem də mixi yazı kimi loqoqramlar əsasında yaranıb get-gedə sillaboqram (hecalı yazı) xarakteri alırdı, lakin söz-heca xarakterini dəyişə bilməyən mixi yazıdan fərqli olaraq, buradakı loqoqramlar tam və yarıheca bildirən işarələrə çevrilirdi. Artıq II minilliyin ortalarında Aralıqdənizinin doğu bölgələrində hecalı yazılar yayılır, onların az saitli sami dilləri üçün münasib olan samit hərfli variantları ortaya çıxırdı. Bunlara paralel olaraq, sait səsləri də bildirən türk runik əlifbası abc tipində müxtəlif dillər üçün əlifbaları yaranırdı.


Türkologiyanın bir nömrəli problemi sayıla bilən türk runik əlifbasının mənşəyi məsələsinə onlarla yazı həsr olunsa da, bugünə qədər doğru həllini tapmamışdır. Türk runik yazıların xronoloji həddinin hələ aydın olmadığını, qaynağı və gerçək yaşı haqqında baxışların yanlış olduğunu vurğulayan A. S. Amanjolov düzgün olaraq qeyd edir ki, türkologiya elminin perspektivi runik yazının mənşəyi və genetik əlaqəsi probleminin düzgün həllindən asılıdır. Bu problemin çözümü prototürklərin ilkin Atayudu coğrafiyasına işıq tutan Urmu teoriyası üçün yeni bəlgələr ortaya çıxarır. Türk runik əlifbasının daxili strukturu, qrafik fondu onun mənşəyi və genetik əlaqəsini Orta Asiya, Türküstan və Güney Sibirdə deyil, Aralıqdənizi yaxalarında yaranan hecalı yazılar içində axtarmağı zəruri edir. Bu yöndə A. S. Amanjolovun tədqiqatı və apardığı müqayisələr aydın göstərir ki, türk runikasının yaranması birbaşa Aralıqdənizi əlifbaları ilə bağlıdır. Bu regionda yaranıb yayılan hecalı əlifbalar haqqında yazı uzmanlarının verdiyi məlumat diqqətə alınsa, Kiçik Asiyanın batı, Suriyanın quzey bölgələrində və Bibl, Finikiya, Fələstin, Krit, Kipr, Miken, Yunan, İtaliya ərazilərində tapılan qədim yazı örnəklərinin Orxon-Yenisey yazıları ilə eyni mənşəli olub, qarşılıqlı təsirlə formalaşdığını görmək olar. Lakin bu yazıların bir qismi yalnız samit hərfli, bir qismi də əlavə sait işarələri olan fonetik əlifba istiqamətində inkişaf etmişdir.


Yalnız samitləri yazılan sözlərin oxunuşu qarşıya hədsiz çətinliklər çıxarır. Belə əlifba sait səsləri az olan sami dilləri üçün nisbətən yararlı idi, lakin türk dilinə yaramırdı. Xüsusilə hərf düzümündə söz sərhədləri bilinməyən srdnlslcnxtn tipli yazıları oxumaq çətin olurdu. Belə yazını həm srdnl slcn xtn hissələrinə ayıra bilmək, həm də bu yazının sarıdonlu selcan xatun kimi oxumaq üçün xüsusi bilik və vərdiş tələb olunurdu. Bu problemi aradan qaldıran türk runikasında saitlər üçün 4, samitlər üçün 30-a qədər işarədən, söz sərhədini bildirmək üçün isə ayrıca işarə və nöqtələrdən istifadə olunurdu. Burada da samit hərflərin çoxu həm heca, həm də ayrıca fonem kimi oxunurdu. Məsələn, azər və üzrə sözlərindən birincisi zr (azər], ikincisi isə ÜzrE [üzrə] şəklində yazılırdı.



 Bibl yazısı.Tunc lövhə üzərində yarıloqoqramyarıhecalı sağdan sola oxunan yazı.
Bibl işarələri. Bibl yazılarında Göytürk hərflərilə eyni işarələr.


Finikiyanın quzeyində qədim Bibl şəhərindən tapılan daş və tunc lövhə üzərində müxtəlif həcmli 10 yazını nəşr edən M. Dünan burada loqoqram və heca bildirən 115 işarə olduğunu aşkar etmişdir. Sonra bir çox əlifbaların törəməsinə təkan verən Finikiya əlifbasının məhz Bibl yazıları bazasında yaranması və bunların türk runikası ilə eyni işarələrə malik olması faktını nəzərə alanda Bibl yazıları böyük əhəmiyət daşıyır.... 


Bu yazılar yaranma tarixi baxımından da maraq kəsb edir. Belə ki, m.ö. III minilin sonu, II minilin əvvəlinə aid arxeoloji qatda tapılan yazılı lövhələrin bəzisi m.ö. XXII əsrə aid edilir. Həmin çağlarda sönməkdə olan Kür-Araz arxeoloji kulturunun lokal variantı məhz bu bölgələrdə ortaya çıxır və maraqlıdır ki, ilk dəfə sami mühitində işlənən Azər adına da Bibl yazılarında ('Azar-ba'l yazısı) rast gəlirik.


Hələlik şifrəsi açılmayan Bibl yazıları şərti olaraq sami dilinə aid edilir. Halbuki, bu yazı texnikasını mənimsəyən və sonralar samiləşmiş finikiyalıların ilkin dil mənsubiyəti də hələ müəyyən olunmayıb. Bibl heca yazısında işlənən işarələrin çoxu türk runik yazısının qrafik fondu ilə eynidir. Bu oxşarlığa əsaslanıb dil eyniliyi və yaxud eyni hərflərin eyni səsi bildirməsi haqqında fikir söyləmək olmaz. Lakin bu da aydındır ki, hər iki əlifba eyni mənşəli olub, yaranma tarixi baxımından da eyni dövrə aiddir. Bibl yazılarından törəyib, m.ö. XII-I əsrlər arasında Aralıqdənizi adalarına, Yunan və İspan ərazilərinə qədər yayılan finikiya əlifbası müxtəlif bölgələrdə tapılmışdır. Dəniz ticarəti ilə məşğul olan finikiyalılar bu əlifbanı ayrı-ayrı ölkələrə yaymış, Finikiya əlifbasını öz dillərinə uyğunlaşdırmağa çalışan ayrı-ayrı xalqların çeşidli əlifbaları ortaya çıxmışdır.


[Türk boyları ilə də Finikiya dənizçi-tacirlərinin kontaktı mümkün idi. Dolayı bəlgələrdən biri Kilikiyanın Əyricətəpəsi bölgəsində qədim Misir mənbələrində Qaratepe(t) adlanan indiki Qaratəpədə m.ö. VIII əsrə aid Finikiya yazısının tapılmasıdır]


Finikiya əlifbasının ilkin yayılma çağında İkiçayarasının quzey-batı bölgələrinə gəlib yerləşən samidilli arameylər burada işlənən sumer-akad mixi yazı sistemini yox, Finikiya əlifbasını mənimsədilər və m.ö. IX əsrdən bu əlifbanın samit hərfli variantını inkişaf etdirib bütöv regiona yaya bildilər. Hələb, Zəncirli, Dəməşq, Karkemiş bölgələrində kiçik bəylikləri olan arameylər buradakı sələfləri kimi qüdrətli dövlət qurmasalar da, onların yazısı fonetik əlifbaya yaxın olduğu üçün müxtəlif dilli xalqlar onu asanlıqla mənimsəyir, müəyyən əlavələr edib yerli variantlarını yaradırdılar. Bu əlifbadan törəyən Parfiya (parth), Siriya əlifbaları lokal bölgələrdə işlənsə də, missionerlərin Babildən tutmuş İran, Orta Asiya, Hindistana qədər aparıb çıxardığı soqd əlifbası doğu ölkələrdə daha çox yayıldı və bir çox yeni əlifbaların yaranmasına səbəb oldu. Soqd və ondan törəyən manixey, uyğur əlifbaları ilə türkcə yazılmış abidələrin olması bəzi yazı uzmanlarını türk runik əlifbasının mənşəyini də aramey-soqd xəttinə bağlamağa sövq etmişdir. Halbuki, türk runik əlifbası daxili strukturu, qrafik fondu və yazı texnikası ilə soqd əlifbasından ən azı 1500 il qədimdir.


Qaynağı uzaq keçmişdə olan türk runikası da zaman-zaman geniş ərazilərə yayılmışdır. Müxtəlif dövrlərdə onun izinə Azərbaycan, Quzey Qafqaz, Avropa, Orta Asiya, Sibir və Doğu Türküstan bölgələrində rast gəlmək olur. Bu əlifba əksər türk boylarının gündəlik yazı sisteminə çevrilməsə də, bir çox boylar müxtəlif çağlarda ondan istifadə etmiş, böyük zaman kəsiyini əhatə edən yazıların çoxu məhv olsa da, müəyyən qismi bu günəcən Avrasiyanın ayrı-ayrı bölgələrində qalmışdır. Türk əlifbasını Aralıq dənizi hövzəsində yayılmış əlifbalarla müqayisə edəndə aydın olur ki, türk əlifbası xeyli ortaq qrafik fondun daha qədim qismini saxlamışdır. Bu sxemdə yarıheca və fonematik əlifbaların yaranmasındakı ardıcıllığı və əlaqələri belə vermək olar:


[Məncə, Avropaya türk runik yazılarını hunlardan öncə saqa-qamər boyları aparmışdır, burada german və macar runik yazılarının qrafik fondu türk runikası ilə eyni olsa da, eyni hərflərin bildirdiyi səslər xeyli fərqlənir. Bu təbii olaydır, çünki əlifbanın ifadə etdiyi dil və ya dialekt fərqli olanda və ya eyni dilin daxilində səs quruluşu inkişaf edib dəyişəndə işarələrin bir qismi əvvəlki dildə olmayan səsləri bildirməyə xidmət edir. Hətta Göytürk xaqanlığının bir qolu olmasına baxmayaraq, Xəzər dövlətində istifadə edilən runik əlifbada da bir neçə hərf Orxon-Yenisey yazılarından fərqlidir.]






Əlbəttə, bu sxemdə bütün əlifbalar yox, yalnız türk boyları ilə birbaşa və dolayı əlaqəsi olan əlifbaların inkişaf xətti verilmişdir. Sxemdə verilən xətlər boyu biri digərinin yaranmasına səbəb olan və bir-birinə qarşılıqlı təsirlə yeniləşən hecalı, yarıhecalı və fonematik əlifbaların inkişafı üç əsas istiqamətdə inkişaf etmişdir. Sağ və orta cinahda Finikiya əlifbasından törəyən, sol cinahda isə türk runikası və ondan törəyən əlifbalar yer tutur. Yuxarıda deyildiyi kimi, bir əlifbadan digərinə keçəndə müəyyən fərqin ortaya çıxması zəruridir, lakin eyni mənşəli əlifbalar üzərində nə qədər dəyişmə əməliyatı aparılsa da, ümumi qrafik fondun xeyli hissəsi mühafizə olunur. Bunu biz 1991-də bərpa etdiyimiz latın qrafikalı Ortaq Türk əlifbasında gördük. Əslinə baxanda, biz bugün türk runikası ilə eyni mənşəli olan bir yazı sistemindən istifadə edirik. Finikiya əlifbasının bir qolu da yunan əlifbasının formalaşmasına təkan vermişdi. Əvvəllər bu bölgədə işlənən heca yazılarından fonetik əlifbaya yaxınlığı ilə fərqlənən yeni yunan əlifbası aramey yazısı ilə eyni çağda təşəkkül tapdı. Xristianlığın yayıldığı çağlarda isə yunan və aramey əlifbalarının təsiri ilə gürcü və hay əlifbaları yarandı.


[Hay əlifbasının mənşəyi barədə müxtəlif fikirlər vardır. M. Maştosun V əsrdə yunanlı kalliqraf Rufanın köməyi ilə tərtib etdiyi bu əlifbanın orijinal olmadığı, türk, yunan və aramey hərfləri əsasında yarandığı barədə ötəri şərh vermişdim («Azər xalqı», 295). Tanrının yardımıyla vaxt tapsam, gələcəkdə həmin şərhin geniş variantı, alban yazısının mənşəyi, nə üçün gürcü əlifbasının xutsuri (kilsə yazısı) qolundan fəqlənən ərən yazı qolunun mxedruli (baxadur) adlanması haqqında ayrıca məqalə yazmaq fikrindəyəm.]


Bir zamanlar uyğur boyları da türk və soqd əlifbalarından istifadə etmişlər. Əlifba dəyişikliyi dövrün siyasi-iqtisadi durumundan asılı olaraq baş verir. Bu olayda yazı texnikasının təkmilləşməyə olan meyli, mədəni səviyə və zamanın tələbi də mühüm rol oynayır. Bu baxımdan, bugün dünya xalqlarının ən çox istifadə etdiyi latın qrafikalı əlifbaların yayılma səbəbi qərb elmi və texnologiyasının müxtəlif ölkələrə ekspansiyası ilə bağlıdır. Ola bilər ki, yaxın gələcəkdə dünya xalqları vahid əlifbaya doğru axtarışlarda bulunacaqlar. Müasir əlifbalardan çoxunun qaynağında finikiya, onun da qaynağında Bibl yazıları durur. Bibl yazıları ilə eyni qaynaqdan törəyən türk runik əlifbası isə arxaik formasını və əsas qrafik fondunu saxlamaqla ayrı-ayrı lokal bölgələrdə kiçik fərqlərlə işlənmişdir. Bu əlifbanın Azərbaycan üzərindən Quzey Qafqaz və Orta Asiya-Qazaxstan-Güney Sibir istiqamətində aparılma tarixi m.ö.II minilin ortalarından başlanan quzey və doğu köçlərlə bağlı ola bilər. Hər halda, İrtış və İli çaylarının yaxınlığında tapılan sümük toqqa və gümüş qab üzərindəki arxaik türk runik yazısı m.ö.V əsrə aid olduğundan onun bu bölgələrə daşınması həmin tarixdən gec ola bilməzdi. 


Nəzərə almaq lazımdır ki,Yenisey yazılarının bir qismi m.ö.VII-IV əsrlərə aid olan balıq formalı daşlar üzərində yazılmışdır. Bu əlifba həm də ona görə qədimdir ki, ən qədim cızma-döymə yazı texnikası ilə ilkin ağac-daş yazı materialı üzərində yazılan düzxətli işarələrdir. Türk boylarının yazısı barədə qədim mənbələrin verdiyi məlumat məhz bu runik əlifba haqqında ola bilərdi, çünki m.ö. III-I minillərdə bir sıra türk boyunun Aralıqdənizi qıyılarında görünməsi arxeologiya, tarixi onomastika və başqa qaynaqlarda var. Tutarlı faktlardan biri də elə runik əlifbanın özüdür. Belə ki, türk runikası ilə eyni qaynaqdan yaranmış Finikiya əlifbası əsasında formalaşan Aralıqdənizi bölgələrində abc ilə başlanan əlifbaların qrafik fondu xeyli dəyişikliyə uğrasa da, onlardan bir çoxunun türk runikası qrafik fondu ilə eyniliyi və yaxın səsi bildirməsi faktı bu cədvəldəki müqayisədə aydın görünür.






Müqayisədən görünür ki, türk, etrusk, finikiya, aramey əlifbalarında eyni səsi bildirən çoxlu ortaq hərflər vardır. Bəzi hərflərin fərqlənməsi də təbii haldır, çünki əlifbalar dildən-dilə keçdikcə müəyyən dəyişmələrə məruz qalır. Türk işarələrinin yunan hərflərindən daha çox finikiya hərflərinə yaxınlığı hər ikisinin yunan əlifbasından daha əvvəllər yaranma tarixinin xronoloji yaxınlığı ilə bağlıdır. Türk yazısının sonralar İtaliyaya gedib, əsasən Toskana bölgəsində yerləşən etruskların əlifbası ilə yaxınlığı isə qədim türk (etrusk) boylarından birinin bu əlifbanı Kiçik Asiyadan ora aparması ilə əlaqəlidir. Etrusk əlifbası deşifrə olunsa da, ifadə etdiyi dil hələ açılmamışdır. Etrusk yazılarının yeni açımı və türkcə oxunuşu barədə «Azər xalqı» kitabında məlumat verdiyim üçün burada həmin məsələ üzərində geniş dayanmaq istəmirəm. Lakin bir şeyi burada qeyd etmək vacibdir ki, etrusk yazıları yaxın qonşuluğundakı yunan əlifbasından fərqli olaraq, türk yazılarında olduğu kimi, əsasən sağdan sola və bəzi yazılarda birinci sətir sağdan, ikinci sətir soldan, yəni bustrofedon üsulla oxunur. İndiyə kimi bu yazılarda etruskoloqların duya bilmədiyi imla qaydalarından biri də

işarəsinin sözayırıcı funksiyasıdır. Durğu işarəsi kimi nöqtə ilə yanaşı, həmin işarənin türk runikasından qalan bu
imla xüsusiyətini nəzərə alanda bir çox etrusk yazıları rahat oxunur.





[«Azər xalqı», 149-153; Bu məsələlər çapa hazırlanan «Etrusk-Türk bağı» bitiyində daha geniş şərh olunmuşdur.]  


Tas və gümüş qab üzərində yazılmış bu etrusk və türk yazısı təxminən eyni vaxta (m.ö.VI-V əsr) aid olsa da, türk yazısı əlifba sisteminin daha arxaik forması ilə seçilir: Etrusk-türk dil paralelliyi yazı qaydalarında da özünü göstərir. Məsələn, oğlan sözünün etrusk dilində sağdan sola oxunan (o)klan variantı yazılma qaydasına görə türk yazısından fərqlənmədiyi kimi, bəzi məqamlarda sait səslərin işarə olunmaması da hər iki əlifbada keçmiş yazı gələnəyidir:






[Yazılar bu mənbədən alınmışdır: Немировский, 1983, 69; Аманжолов, 1978, 83. Etrusk qabında mənim oxuduğuma görə, tasın (qabın) üzərindəki yazının qara it ilində çızılması (eşilməsi) və bu tasın yiyəsi Qunum adlı ərin (döyüşçünün?) Tuskak elindən olması məlumatı yazılmışdır («Azər xalqı»,152). Issık yazısını da biz belə oxumuşuq: «Koçu añısı ağ ebi oğuz ər için Uquzgü çizib».]


Azərbaycanda türk runik yazıları fraqmentlər şəklində tapılsa da, onların qrafik fondu arxaikliyi ilə diqqəti çəkir. Ə. Şükürlünün nəşr etdirdiyi Cəlilabad bölgəsində tapılmış ağırşak üzərindəki yazıda, həmçinin Yanıqlı kəndində tapıb üzünü köçürdüyüm yazı ilə İ. Doğanın verdiyi Qarakənd abidəsi arasındakı oxşar üslubda bu qədimlik aydın görünür:






Runik yazının mənşəyi haqqında söylənmiş fikirlər üç qrupa ayrılır: Birinci qrup türk runik yazının m.s. IV-VI əsrdə doğuya gətirilmiş parth, aramey və ya soqd əlifbasıından törədiyini, ikinci qrup türk damğalarından yarandığını, üçüncü qrup isə m.ö. II-I minillərdə Aralıqdənizi hövzəsində işlənən hecalı yazıdan törədiyini söyləyir. Birinci fikrin tərəfdarları faktlara deyil, gümanlara söykənir. Damğa xəttini müdafiə edənlər epizodik şərhlərlə kifayətlənməli olurlar. Faktik materiala söykəndiyi üçün əvvəllər tərəfdarı olduğum üçüncü fikri isə ilk dəfə elmi əsaslarla S. A. Amanjolov irəli sürmüşdür. Yuxarıda verdiyim Bibl-Türk işarə paralelliyi və finikiya, etrusk, yunan, aramey işarələri ilə türk runik işarələrinin müqayisəli cədvəli runik yazının Aralıqdənizi bölgəsində yaranması fikrini qüvvətləndirir. Lakin bu, runik əlifbanın türk damğalarından yaranması ehtimalını inkar etmir.


XIX əsrdən üzübəri V. Tomsen, A. Şifner, İ. A. Aristov, N. Q. Mallitski, E. D. Polivanov, A. C. Emre, İ. A. Batmanov, A. Bekmıradov və bir çox başqa alimlər runik əlifbanın qədim türk damğalarından yaranması fikrini bəzən güman, bəzən də qəti şəkildə söyləmiş və bir neçə örnəklə bu fikri əsaslandırmaq istəmişlər. Lakin onlardan daha əvvəl damğa-əlifba xəttini türkmən şairi Əndalıp «Oğuznamə» əsərində qələmə almışdır, çünki xalq arasında qədim çağlardan yazının 24 boyun damğasından törəməsi, boylara isə damğaların Oğuz-xan tərəfindən verilməsi inamı vardı.


Ümumiyətlə, əksər xalqların əlifbası bu və ya digər şəxsin adı ilə bağlanır. Doğrudur, bəzi tarixi şəxslər müəyyən milli əlifbanın yaranması və təkmilləşməsi üzərində işləmişlər. Belə ki, hay əlifbası Maştos-Rufan, kiril əlifbası Kiril-Mefodi və I Pyotr, qot əlifbası Vulfil tərəfindən işlənib cilalanmışdır. Lakin daha qədim çağlarda ortaya çıxan əlifbaların tanrı və ya ulu boybaşı tərəfindən yaranması mifi müxtəlif xalqlarda geniş yayılmışdır.


Bu miflərə görə, Oğuz-xan türk yazısını, Musa peyğəmbər yəhudi əlifbasını, Tot və İside Misir heroqlifini, Hermes yunan əlifbasını yaradıb. Belə miflər bəzən yarıgerçək şəkildə qədim tarixçilərin əsərlərinə də yol tapmışdır. Herodot yazır ki, yunanlılar yazı sənətini finikiyalılardan öyrəndilər, bu məlumatı təkrar edən Tasit etrusk əlifbasının da Demerat tərəfindən yaradıldığını qeyd edir. Əlbəttə, bütün bu məlumatlar diqqətə alınası qaynaqlardır, lakin gerçəklikdən uzaq olduğu üçün elmi tutalqa ola bilməz. Bu baxımdan, türk runik yazının Oğuz-xan tərəfindən yaradılması fikri yalnız xoş bir mifik güvəncdən başqa bir şey deyildir. Oğuzxan türk yazısının yaradıcısı yox, artıq ortalıqda olan bu yazını təkmilləşdirən və ya qədim türk mənbələrində deyildiyi kimi, runik yazı işarələrini 24 oğuz boyuna damğa kimi verilməsini gerçəkləşdirən ulu öndərdir. Məsələyə bu yöndə yanaşanda bəzi boy damğalarının doğrudan da, onların adındakı ilk səsi bildirən runik işarələr olduğunu aydın görmək olur:






Buradakı sxemə damğalara aid əvvəlki bölmədə verdiyim 11 oğuz boyunun damğaları ilə Azərbaycan damğaları arasındakı oxşarlığı əks etdirən bəlgələri də əlavə etsək, Oğuz-xan tərəfindən verilən və Kaşğari, Yazıcıoğlu, Rəşidəddin, Əbülqazi tərəfindən qeyd olunan boy damğalarının runik yazılarla əlaqəsi aydınlaşar. Türk runikasının damğalardan yaranması fikri daha maraqlıdır. Belə ki, Oğuz-xan çağında 24 oğuz boyunun damğasına çevrilən əksər runik işarələr daha qədim çağlarda işlənmiş damğalardan yarana bilərdi. Mindən artıq damğanı araşdıran L. İ. Lavrova görə, Qafqaz, Krım və Orta Asiya damğaları ilə türk runik yazısı arasında birbaşa bağın olduğunu söyləməyə əsas vardır.






Türkmən alimi A.Bekmıradov türk runikası ilə oğuz-türkmən damğaları arasında olan əlaqə haqqında söylədiyi fikri əsaslandırmaq üçün xeyli nümunə vermişdir. Lakin türk runik yazının yaranması tarixini Makedoniyalı İskəndərin yürüşündən sonrakı türk-yunan əlaqələrinin yaranması dövrünə aid etmiş və bunu Oğuz-xanla eyniləşdirdiyi hunların öndəri Mete ilə bağlamaq istəmişdir.  Damğa ilə runik işarələr arasında əlaqə axtaran C. Cəfərov isə Azərbaycan piktoqram və damğalarını oxumağa çalışsa da, vaxtsız dünyasını dəyişən alim tədqiqatın daxili sistemini qurmağa imkan tapmadı.


Türk runik işarələrinin qədim türk damğalarından törəməsi fikri elmi sübutdan hələlik uzaq olsa da, bu sahədə aparılan yeni elmi axtarışa işıq tutmaq üçün türk runik işarələrinə oxşayan və bəziləri də eyni olan Azərbaycan damğalarını verib, onları runik hərflərlə qarşılıqlı müqayisə etməyi gərəkli sayıram. Buradakı müqayisəyə digər türk bölgələrində də tapılan analoji işarələri əlavə edəndə həmin paralelliyin faktoloji dəyəri bir neçə qat artacaqdır:






Beləliklə, ortalıqda oğuz boy damğalarının runik işarələrdən, onların da qədim damğalardan törəməsi fikri vardır, lakin nəzərə alınmalıdır ki, damğaların çoxu daha qədim loqoqramlardan yaranmışdır. Sxemdəki nümunələrdən bəzisi əvvəllər də runik işarələrlə uyğun damğalar arasındakı oxşarlığa görə müqayisəyə cəlb edilmişdir. Böyük ehtimalla, Azərbaycan damğalarından bir qisminin göstərilən loqoqramlardan törədiyini düşünmək olar: Azərbaycan xalçalarında olan qədim loqoqram, damğa və runik işarələr artıq ilkin ifadə funksiyasını itirib naxışa çevrilmişdir. Lakin onların bugünə qədər donuq şəkildə olsa da, xalçalarda işlənmə gələnəyi göstərir ki, vaxtilə informativ yük daşıyan həmin işarələr Azərbaycanda geniş yayılıbmış. 


Runik əlifbanın və damğaların yayılma arealını tədqiq edən İ. Doğana görə, mərkəzləri Doğu Anadolu, Azərbaycan və Quzey Qafqazda Elbrusun çevrəsi olmaqla, bu əlifba loqoqram → damğa keçidi dönəmini Qafqazda keçirmişdir. [İ.Doğan. Runik yazının gelişim coğrafiyası (Əlyazması, səh.10).]  Tanınmış xalça uzmanı L. Kərimovun əksər bölgələri əhatə edən «Azərbaycan xalçası» kitabından loqoqram, damğa və runik işarələrə aid seçib verdiyim örnəklər runik yazının Qafqaz mənşəli olması ehtimalı üzərində ciddi düşünməyə sövq edir. Burada 30-dan yuxarı naxışın runik yazı işarəsi olduğu şübhə doğurmur.


Nəzərə alsaq ki, bunlar cəmi 28 xalça üzərindən seçilən işarələrdir, onda xalça sənətində runik işarələrin işlənmə tezliyinin də yüksək olması aydınlaşar. Kitabdakı sıra nömrəsi ilə verilən xalçalar üzərindəki naxışlardan haşiyə içinə alınan 1 №-li loqoqram-damğa düzümü xalçada bir neçə dəfə eyni ardıcıllıqla təkrar olunur, bu da həmin düzümün məhz loqoqram yazı olduğunu göstərir. 99 №-li işarələr sırasında isə haşiyə içinə alınıb, soldan sağa və sağdan sola oxunan işarələr k, t runik hərfləridir, çünki bu xalça Azərbaycanda ərəb əlifbasının işləndiyi XIX əsrdə toxunduğu üçün həmin hərflər kiril və ya latın qrafikası ola bilməzdi.






Xalça naxışlarından bir qisminin vaxtilə damğa-hərf olmasını görmək üçün onları runik yazıdakı eyni işarələrlə müqayisə etmək kifayətdir. Xalça naxışlarının tam olmayan bu örnəyi də aydın göstərir ki, runik yazı xalça sənətində geniş işlənmişdir. Digər məişət əşyaları üzərində də runik işarə-damğalar görünür. Məsələn, runik yazıdakı «z» Z hərfinin bir variantı olub, «dönərgə» (svastika) adlanan damğa-işarənin şəkli hələ V minilə aid Arpaçı arxeoloji abidəsində (Xalaf kulturu) gildən hazırlanmış qadın fiqurları üzərində vardır. Eyni şəkilli gil fiqurlar Şiraz bölgəsində IV minilin ikinci yarısına aid Tali-Bakun abidəsində də görünür. Bu şəkilləri yanlış olaraq, yerli əhalinin güya tatu döymə
gələnəyini əks etdirdiyini saymışlar. Lakin nəzərə almaq lazımdır ki, svastika təkcə gil qadın fiqurları üzərində deyil, ayrı sənət əsərləri, o sıradan saxsı qablar üzərində də vardır. Belə ki, Gəncəçay yaxasında m.ö. XIV-XI əsrlərə aid kurqanlardan çıxan keramika bunu aydın göstərir.






Prototürk çağından Azərbaycanda bəlli olan dönərgə işarəsi Ulduzla bağlı taleh anlamında işlənir. «Ulduzu söndü» deyiminin paraleli kimi işlənən «dönərgəsi döndü» deyimi qədim inancla bağlıdır. «Çərxifələk» ifadəsi bunun farsca tərcüməsidir. Türk boylarının miqrasiyası ilə ayrı-ayrı bölgələrdə ortaya çıxan dönərgə damğasının ilkin variantı Ulduz-Günəş və Tanrı simvolu olan (...kitaba bkz.) işarəsi ilə verilmiş, sonralar onun (...kitaba bkz.) işarəli variantları yaranmış dır. M. Tantəkin svastikanın və ondan yaranan xaç işarəsinin türklərə aid olduğunu yazmışdır. Bəzi uzmanlar isə xaç şəkilləri üzrə (...kitaba bkz.) keçidini arxeoloji bəlgələrdə izləyə bilmişlər. Qeyd etdiyimiz kimi, dönərgənin variantı runik yazıda «az» hecası ilə oxunan z hərfinə çevrilmişdir.






Runik yazının Azərbaycanda unudulması məsələsinə gəldikdə isə zaman-zaman bura gətirilən müxtəlif dinlərin və işğalçı yürüşlərin ayrıayrı əlifbalarla gəlməsi, yerli mədəni abidələr sırasında ən çox kitabların və digər yazı nümunələrinin məhv edilməsi ilə bağlıdır. Bu haqda tanınmış yazı uzmanı İ.Y. Qelb belə yazır: «Xalqın görünən simvolu onun dili və yazısıdır. Məhz buna görə, işğalçılar əsarət altına aldığı xalqın kökünü kəsmək üçün öncə onun yazılı söz xəzinəsini məhv edir». Bu olaylar dəfələrlə təkrar olunmuş gerçəklikdir və Azərbaycanda bunun izi ayrıayrı işğalçıların müxtəlif bölgələrdə qoyduğu yazı nümunələridir.


Türk runik əlifbasının yaşını aramey-soqd əlifbalarına bağlamaqla cavanlaşdırmaq istəyənlərin isə siyasi məqsəd güddüyü aydındır. Bəzən bu məqsəd açıq şəkildə söylənir. Hətta V-VI əsrlərə aid türk runik yazılarının tarixini VIII əsrə çəkməyi, əlifbanın yaranma yeri üçün isə Monqolustan versiyasını işləməyi tarixçilərə məsləhət görən İ.V. Kormuşin bunu, güya, türkologiyanın «inkişafı üçün» lazım bilir. Belə təbliğatın nəticəsidir ki, Batı Monqolustanıda m.ö.V-III əsrlərə aid Ulanqan abidəsinin 23 saylı basırığında tapılan qab üzərində boya ilə Elçi Baqu (və ya Elçi-başı) sözünü oxuyan V. A. Livşits bunu gec uyğur (VIII əsr) yazısı hesab etmişdir. Halbuki, arxeoloq E.A. Novqorodova bu basırıqda təkrar dəfn əlaməti olmadığını, yazılı qabın həmin m.ö.V-III əsrə aid toxunulmamış inventar içində qaldığını yazır. Müxtəlif yazıların mənşəyini tədqiq edən A. M. Kondratov isə türk yazısının sonralar meydana çıxmış soqd, avesta, pəhləvi (parth) və sair bu tip əlifbalardan törəməsi fikrini rədd edib, onu finikiya-aramey heca əlifbaları ilə ortaq sayır.


Türk dilinin səs və morfoloji quruluşunun qarşılıqlı əlaqəsi əsasında formalaşan türk runik əlifbasının daxili mexanizmi heca-səs sisteminə köklənmişdir. Dilin səs quruluşundakı diaxronologiya və fonemlərin birbirinə münasibəti bu əlifbadakı işarələr sistemində əks olunduğu üçün onun 3-4 minil bundan əvvəl yarandığını düşünmək olar. Fonemin özünü deyil, fonemi fərqləndirən əlamətlər sistemini əks etdirən runik əlifbanın fonoloji deyil, morfonoloji əsasda yarandığını söyləyən tanınmış türkoloq A. N. Kononov yazır: «Runik yazının yaranma tarixi və yeri hələlik həll olunmamış məsələ kimi qalır».


Təəssüf ki, m.ö.I minillikdə Azərbaycanda qabarıq görünən finuqor boylarının izi hələlik tədqiq edilməyb. Macar qaynaqlarında saqa-hun mənşəli hesab olunan və türk runikasından törəmə vaxtı hələlik aydın olmayan sekel-macar yazıları XVII əsrə qədər işlənmişdir. Vaxtilə macarlara qarışan bu boyun sekler (saklar) və sekel (sak eli) adlanması da diqqəti çəkir. S. İstvanın 1593-də yazdığına görə, Toskana bölgəsində Etruriya prinsinin kitabxanasında bir cilddə sekel yazısı varmış.


[Orkun, 663; Дирингер, 372; Macar alimi Eniko Siy sekel runikası haqqında yazır: «Древнее врезанное письмо венгров, имеющее тюркское происхождение и языческий характер, вышло из употребления, так как оказалось негодным для фиксирования связных текстов. Восточные венгры пользовались этим письмом вплоть до ХВЫЫ века» (Энико Сий, 10).]



Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov
9 Bitik (1) syf.150-163 (kendi sitesinden indirebilirsiniz.)




"Prototürk ve protoazer boylarınında damğa sisteminin yaranmasına piktogram "yazılar" da müeyyen imkan açmışdır. Türklerin Altaydan Ön Asiyaya değil, Ön Asiyadan altaya getmesini aks etdiren sübutlar sırasında arkeoloji belgelerle yanaşı, bu miqrasiyanı aydın gösteren dekorativ sanat eserleri "an üslubu", piktogram ve halı-kilim üzerinde nakışlarını tipologiyası, damğalar da vardır. ... Damğa sözünün ilkin semantikası neolit çağı prototürk toplumnda formalaşdığı üçün onun ilkin forması dab-tab kökünden -qa şekilçisi ile yaranan "dabqa - tabqa" şeklinde berpa olunur. Hemin kökden davar (tavar), tabor, tabun, tavla (tövle) ve sair bu kimi sözler yarandığına göre, onun "mal-hayvan", "mülk, var-dövlet" 
anlamlı polisemantik kök olduğunu düşünmek olar."
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu - Doqquz Bitik: Azərbaycan türklərinin islamaqədər tarixi









Etrüsk - MÖ.520-500 ... yukarıda
Musul/Tali Bakun - MÖ.4000-3000 ... altta