kırgız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kırgız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Aralık 2017 Cuma

Tuz-Ekmek Hakkı




"İyen duzun urar" (Yediğin tuz çarpar)
Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner. 
Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir. 
(Türkmen Deyimi)






- Budunun kaderi senin ellerinde. Acele et.
- Peki, ne gördünüz? Kağan benimle konuşur mu?
- Ekmek ve tuz alıp git, konuşmak zorunda kalır. ...

Mürdüm (syf.67)
Osman Karatay



*

Türk Kültür ve Edebiyatında Tuz ve Tuz-Ekmek Hakkı.


İngilizcesi “salt” olan tuzun, Türkçedeki gibi “tat” anlamına da geldiğini ve “the salt of the earth”deyiminin de “dünyanın tadı tuzu olan iyi insanlar” demek olduğunu belirtmekte fayda vardır. Chambers sözlüğü aynı deyimi “a consistently reliable or dependable person” (güvenilir kimse) şeklinde karşılamaktadır.


Tuz, yalnızca Anadolu Türklerince kıymetli görülmemiş, Kırgız Türkleri de “eğer yalan söylüyorsam beni tuz vursun” diyecek kadar tuzu kıymetlendirmiş ve onun üzerine ant vermişlerdir.


Anadolu efsanelerinde adı çokça geçen Karakoyun efsanesinde ve Sabahattin Ali’nin Hasan Boğuldu isimli hikâyesinde tuzun bir sınama aracı olarak geçtiğinihatırlatalım. Kızılırmak - Karakoyun’da, kızını çobana vermeği gururuna yediremeyen ağa, çok büyük ve zor bir şart koşar. Buna göre sürünün tüm koyunları, üç gün üç gece tuz yiyecekler ve dördüncü gün,tüm köyün gözü önünde, derenin bir kıyısından diğer kıyısına bir damla su içmeden geçeceklerdir. Hasan Boğuldu’nun ova köylüsü Hasan ise dağ kızı Emine’yi almak için “kırk has okka tuz”u Yüksekoba’ya çıkarmak zorundadır.


Türk ve İran kültüründe oldukça geniş ve önemli bir yeri bulunan tuz, yine iki toplumca kutsal vedeğerli kabul edilen “nân” (ekmek) la birleşmiş ve nân u nemek (tuz - ekmek) hakkı günümüze kadar gelmiştir.


Ekmek, özellikle Türkler için oldukça aziz bir gıdadır. O kadar ki Ferit Devellioğlu’nun “gördüğü iyiliği unutan, tuz ekmek hakkını bilmeyen” olarak karşılık gösterdiği nankör kelimesi, “nân ve kör” kelimelerinden türemiştir ve “yediği ekmeği görmeyen” anlamına gelir. Nan kelimesiyle teşekkül eden terimlerden bir tanesi de “nan-bahâ”dır ki “ Osmanlı Devleti’nde ekmek hakkı olarak bazıdevlet memurlarına verilen para” olarak kayıtlara geçmiştir.


Tuz-ekmek hakkının teşekkülü Şükrü Elçin’e göre şu şekildedir:

“Birbirlerini tanımayan iki kişi bir münasebetle birbirlerinin ekmeklerini, yemeklerini yerler. Aynı sofradan alınan nasiple ikram edilenin minneti, onlara bütün bir ömür unutulmayacak  samimiyetin ve dostluğun kapılarını açar. Bu samimiyet ve dostluk onları bir kalp yapar. Artık birbirlerine kötülük edemezler. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil bir örneği olan bu ruh ve fikir birliği bir “yemin” hükmünde ve değerindeki hüviyetiyle kutsallaşır.” İşte aynı sofradan yenilen “tuz ve ekmek”, artık aradaki dostluğun bir nişanesi ve bu dostluğun bozulmaması için içilen bir ant hâlini alır. 


Ciğerdelen isimli romanında Rumeli serhatlerinin maceralarını işleyen Safiye Erol da akıncılara tuz ve ekmeğe el vurdurmuştur: “Hepsi de kılıca, Kur’ân’a, tuza ekmeğe el vurarak ant içmişti: “Cümle kırılırız, Ciğerdelen’i vermeyiz!”


Kaygusuz Abdal da Hz. Peygamberin hoşnutluğunu kazanmak için tuz-ekmek hakkını inkâr etmemek gerektiği kanaatindedir: “Tuz ekmek hakkını sakla iy Safâ, Tâ ki hoşnut ola senden Mustafâ ”


“Getirir yerine vallâhi tuz ekmek hakkın Ekmek isterse yarama ol yâr nemek” Aşkî (O sevgili eğer yarama tuz ekmek isterse vallâhi tuz ekmek hakkını yerine getirir.)


Görüldüğü üzere “ekmek” sözü tevriyeli kullanılmakta ve “yaraya tuz ekme”nin ıstırabı, yanihazzı arttıracağı söylenmektedir.

Ramazan-nâme’nin Nasihat Faslı’nda karşımıza şöyle bir mâni çıkmaktadır: “Gûş eyle bu nasihati, Bulasın sen de râhatı, Tuz ekmek yediğin yere, Etme sakın hıyâneti.”



“Tuz ekmek hakkı bilmeyen kör olur.” (Atasözü)


Tuz ve ekmeğe gösterilen saygı ve atfedilen kutsiyet, yalnızca Anadolu Türkleriyle sınırlı değildir. Meselâ Türkmenler, sosyal hayatın en küçük ve en önemli birimi olan ailenin teşekkülünde bu inanışı çok orijinal bir biçimde aksettirmektedirler. Durmuş Tatlılıoğlu,Orazbey Orayev’den naklen ve bahsimizle alâkalı olarak Türkmenlerde kız isteme âdetlerini şöyle anlatır:


“Türkmenlerde kız istemeye gidenlere “gözü pamuklu”, “gudacı, dünürcü” deniliyor. Beyaz şey iyiliktir diye, göz kapaklarına pamuk yapıştırıyorlar, bu ırım, genelde kabul edili puygulanmaktadır. Guda (hısım) olunacak veya akraba olunacak eve tuz, çörek götürmek, Türkmen ırımlarında, halk inanışlarında vardır. Ayrıca kendi evlerinden dönerken kız evinden tuz ve ekmek  götürürler, böylece onların tuz ve ekmeğinden yiyorlar. Bunun mânâsı “Biz size guda olmaya geldik, akraba olmak istiyoruz” demektir. Oğlanın annesi savcılarla kız evine gittiği zaman yağlık (eşarp) ile evin eşiğini, girişini süpürür. Bunun anlamı, “Biz size akraba olmak, kızınızı nişanlamak istiyoruz” demektir. Savcılar, yani dünürcüler, kız evine ikinci gittiklerinde tatlı yiyecek maddeleri götürürler “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım, birbirimizi kırmayalım” diyorlar. Son gittikleri zaman pişmiş et götürürler. Ekmek rızkın bol olmasına, zenginlik ve varlıklı yaşamaya; tuz, samimiyete, dostluğa; şeker, tatlı, uyumlu olmaya, et de bu işin pişirilerek bittiğine işarettir. Eğer verilen, götürülen hediyeler alınırsa ve yenirse gönüllü oldukları anlaşılmaktadır.”


Bir tarihî romanda, yazarın söylediklerinin ne kadarının kendisinin tasarrufu olduğu, ne kadarının tarihî ve sosyal gerçeklerin yansıması olduğu tam kestirilemese, en azından bunu tespit için çok dikkatli ve külfetli bir tarih ve üslûp araştırması yapmak gerekiyorsa da tarihî romanlar, genellikle işlediği devir ve kahramanların gerçek hüviyetlerini verir. Bu itibar ve ihtiyatla, bir tarihî roman olan Osmancık’tan öğreniyoruz ki Osmanlı Devleti’nin kurucusu, Ertuğrul Gazi oğlu Osman Bey ve arkadaşları da tuz-ekmeği saymışlar, çevrelerindeki yabancıları ve düşmanları bu sağlam dostluk anlayışlarıyla kendilerine ısındırmışlardır. Tarık Buğra, romanda bir Rum olan Mihail Kosses’in, Osman Bey’in kendisini niçin iki defa kurtardığını anlayamadığını anlatırken aynen şu ifadeyi kullanır: “ Mihail Kosses’in canı, malı mülkü Osman’a - Osman Beğ’e ne? Osman’ın - ve yoldaşlarının - yeri geldikçe söyledikleri bir sözü hatırlıyor: “Tuz-ekmek hakkı... paylaştığımız hoş zamanların hakkı.. söylediğimiz güzel sözlerin hakkı.”


Yakın dönem şiirimiz ve kültür hayatımızda, hatta günümüzde de “tuz-ekmek”in mevkiini koruduğu, en azından bir çeşni olarak eserlerde yer aldığı göze çarpmaktadır: Orhan Veli’nin;“  Eve ekmekle tuz götürmeyi, Böyle havalarda unuttum” şeklindeki mısraları bunun net bir göstergesidir.


Tuz ve ekmek, çeşitli durum ve hadiselerle bugün de değerini koruduğunu göstermektedir. Örneğin, bazı yörelerde kaza atlatan bir kişi “iki adet ekmek ve bir miktar tuzu” dul bir kadına sadakaolarak vermekte, yine kazadan ve üzerine gelen felâketten zarar görmeyen kişinin “başının üzerinde tuza bandırılmış ekmek döndürülmekte ve bu ekmek darbe alan bölgeye sürülmektedir.” (Tabiî tuzlu ekmeğin yaraya sürülmesi, tuzun birtakım tıbbî tesirlerini de düşündürmektedir). Görüldüğü üzere, zengin kültürümüzün önemli sayılabilecek yapıtaşlarından birisi olan tuz ve ekmek, mazimizin hemen her devrinde kıymetini korumuş, destanlardan dinî hikâyelere, halk şiirinden klâsik şiirimize, modern şiirden hikâye ve romana kadar edebiyat dünyamızın her şubesinde ifadesini bulmuştur. Tanpınar, kültürü “bir devam meselesi olarak” alır. Ona göre formül, “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek”tir.



Türk Kültür ve Edebiyatında Tuz ve Tuz-Ekmek Hakkı /PDF
Mehmet Samsakçı



*


Tuz Kitabı
Tuz - Duz - Tus - Dus - Toz - Tavar (Çuv)


Altaylarda tuz bulunmuyor, tuz çok kıymetli bir şey; çok uzaklardan çok meşakkatli yollar kat edilerek Altaylara getiriliyor. Daha doğrusu tuz getirmeye gidenler açlıktan, susuzluktan, soğuktan yolda helak olup geri dönemiyorlar. Tuza gidip de dönen yok gibi. Bu sebeple de gözden çıkarılan yaşlıları tuza gönderiliyorlar. Altay Türkçesinde tuskn bar- (tuz getirmeye gitmek) deyimi "ölmek" anlamına geliyor.


Tuz, Romalı askerlere ücret olarak verilmiş, tuz dağıtımı olarak yapılan bu ödemenin Latincedeki adı 'salarium'. İngilizcede 'tuz ödemesi' anlamına geldiği halde bugün sadece 'ücret' anlamında 'salary' kullanılıyor. Bizdeki 'pahalı' anlamına gelen 'tuzlu' sıfatı da bir kıymet ifadesinden kaynaklanıyor.





Kutadgu Bilig:
Negü tir eşitgil közi tok kişi
Tuz etmek idisi akı er başı (KB 1191)
(Gözü tok, başkaları üzerinde tuz ekmek hakkı olan cömertlerin namlısı ne der dinle."


Kişilik kılığlı inançlığ akı
Tuz etmek hakkı tip öter er hakkı (KB 2321)
(İnsanlık yapan, itimat kazanan ve cömert olan insana tuz ekmek hakkı diye, askerler bunun hakkını öderler.)




Bir Kıpçak Türkçesi metni olan Sarayı'nın Gülistan Tercümesi'nde "tuz" kelimesi, 
Kutadgu Bilig'deki gibi yine "tuz ekmek" ikilemesi ile karşımıza çıkmaktadır:



Tuz itmekni unutmas kelb kere yüz,
Kovar bolsan yana kaytarmas ol yüz. (GT 349t1-2)
(Tuz ekmek hakkını, yani minnet borcunu, köpek bile unutmaz, ki yüz defa kovsan dahi yine senden yüz çevirmez.)


Türkmen örf ve adetlerinin ve halk inanışlarının da: 
Değerli misafirler daima duz-çörek 'tuz-ekmek' ile karşılanır. Eve gelen misafire ilk uzatılan şey tuz ve ekmektir. 


Türkmen atasözü : 
"Duzdan ulı bolmak" (Tuzdan büyük olma, büyüklenme)
Misafir yemeğe kalmadan gitmek isterse, bu onun büyüklendiği anlamına gelir ve çok ayıptır. Oysa, tuz en büyüktür, onu bırakıp gitmek olmaz, tok bile olsa yemeğin tuzunu tatmalı, tuzundan aylanayım diye azıcık da olsa yemelidir.


Türkmen Deyim: 
"İyen duzun urar" (Yediğin tuz çarpar)
Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner. 
Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir.


Eskiden Altaylılar tuzlu yemeği sevmezlerdi. Diğer yandan, çay demlenirken içine tuz atarlar. Gök Tanrı, Altay Tanrısı ve Ateş Tanrıçasına sunulan yemeklerde tuz yer almamıştır. Ölüm törenlerinde ölen kişinin ruhu için az miktarda tuzsuz yemek yapılır. bu yemeği ölen kişinin ruhunun yiyeceğine inanılır. Tuz yeraltı dünyasına aittir, bu sebeple kişi öldüğü zaman "tuz almaya gitti" denilir.


Türk geleneğinde çocuklar doğunca kokmaması için tuzlanır. Mehmet Eröz Yörükler kitabında, Yörük aşiretleri bebeğin doğumundan sonraki ikinci günde tuzlu suyla yıkandığını, Kazak Türklerinin de bebeği doğumla beraber kırk gün tuzlu suyla yıkadıklarını yazar.



Yunus Emre şiirlerinden:
Şükür bu deme geldük dostları bunda bulduk
Tuz ekmek bile yidük ışk demin oynar iken.

Dostlar gel esenleşelim
Tuz ekmek helallaşalım.

Ekmek yiyüp tuz basmak ol namerdler işidür
Ekmek anı konmaya tuzun hakkı var ise.


Kırgız Türkleri : 
Eğer yalan söylüyorsam beni tuz ursun (vursun).


Alevi-Bektaşi inanışlarında da tuz ayrı bir yer tutmaktadır. Dini törenlerde yemeğe tuz ile başlanmakta ve yemek tuz ile bitirilmektedir.


Yemeğe başlamadan, yemeğin tadına bakmadan tuz dökmenin, aramızdan bazılarının yaptığı veya çoğumuzun farkında olmadan yaptığımız "Türklerin sünneti" olarak nitelenen davranış da akla gelmektedir.


Örneğin Moğolların ve Sibirya Türklerinin yemek pişirilirken tuz kullanmamaları, yedikleri lokmalara tuz sürmeleri...



Azerbaycan Atasözü: 
Yemeğin tadı tuzdadır, dünyanın tadı gözde.

Azerbaycan Deyimleri: 
Duzsuz adam (vefasız kişi) , Bu tuz hakkı (yemin ederken), Elinin duzu yok (Bir kişinin yaptığı fedakarlığa rağmen yakınlarından vefasızlık gördüğünü ifade etmek)


Sofraya önce tuz gelir ve en sonda da tuz kaldırılır.


Dede Korkut Kitabı'nın 12. boyunda Taş Oğuz beyleri Beyrek'ten Kazan'a düşman olmasını istedikleri zaman Beyrek kabul etmez ve "Kazana men asi olmazım" diyerek ant içer:


Men Kazan'ın nimetini çok yemişem,
Bilmez isem gözüme tursun.
Kara koçta kazılık atına çok binmişem,
Bilmez isem mana tabut olsun.
Yahşı kaftanların çok giymişem,
Bilmez isem kefenim olsun.
ala bargah otağına çok girmişem,
bilmez isem mana zindan olsun.
Men Kazan'dan dönmezem bellü bilgil.

(Beyrek'in, Kazan'dan gördüğü iyiliklerin başında 'yediği nimeti' vurgulaması dikkat çekmektedir. Zira birçok diğer metinlerde de tuz 'nimet' kavramı ile özdeşleştirilmektedir.)



Kırgız Türklerinin Manas Destanı:
Temir Han adlı bir han varmış,
aşa katacak tuzu varmış.
bir de Kanıkey adlı bir kızı varmış,
Zırhını giyince boyu onunla birmiş.
Ol Kanıkey denen kız da
oğlum Manas'a denk imiş,
Kanıkey'i istemeğe geldim. (III:73/738-744)

Elçiye zeval olmaz,
kız isteyene hakaret olmaz,
ben de Kanıkey'e geldim,
onu istemeğe geldim.
Tadar mısın sen bu tuzu
verer misin Manas'a kızı? (III:75/834-839)


Altay Türklerinin Alıp-Manaş Destanı:
Ak-Kağan'ın zoruyla
Altay yerini bırakıp
Çaresizce gelenler
Yad elde kıynalanlar
Ak mallarınızı alıp
Geri yaylanıza dönün
Aşlı-tuzlu Altay'ınıza
Tekrar hepiniz dönün. (219/1508-1515)


Tatar Türklerinin Edigey Destanı:
İdil sırtı Sarı Dağ
İlimin yerleşen yurt idi.
İlimi yurda koymadın
İdil'i iki geçirttin
Orada da onu koymadın
Kuru sap, tuzlu arazi,
Kula renk çöle getirdin,
Kumkent denen şehrimi,
Kuma döküp bitirdin! (I:40/275-283)


Battal Gazi destanında tuz motifine rastlayamadık ama Behçet Kemal Çağlar'ın "Battal Gazi Destam"e adlı eserinde tuz birkaç yerde geçmektedir. "Alparslan'ın Düşü" başlıklı bölümünde Alparslan rüyasında gördüğü ve kendisine "Akdeniz'e yürü!" demek isteyen ere, adamlarınınn yetersizliğini şöyle belirtir:


Bak hazırım ben can ile ser ile
Tuz biber olmaya yetmez bu aşa
Ne edeyim bu bir avuç er ile!


Karagöz ve Ortaoyunu'nda sahnenin sonunda, yani işler karıştığında nara atarak meydana çıkıp olayları tatlıya bağlayan, iyilerin yanında, kötülerin karşısında olan, insanlara doğru yolu gösteren; fakat sert ve kaba davranışlarıyla etrafa korku saçan Tuzsuz Deli Bekir, kabadayılığı ve sarhoşluğuyla tanınır. Deli Bekir tuzsuzdur, yani tatsızdır; çünkü hareket ve konuşmalarıyla çevresini rahatsız etmekte, etrafına tat vermemektedir.



Tuzsuz : Hey gidi kahpe felek hey! Beni yine kalaysız tencerede kavur kavur kavurdun.
Karagöz: (İçeriden) Aşağıda bir ses var. Hele dur bakalım kimdir o? (Pencereden bakar) Oooo! rakı tellalıymış.
Tuzsuz: Çoban köpeğinin pencereden insan gibi baktığını görmedim, fino köpeği olsa münasebet alır.
Karagöz: Çoban köpeği babandır, ağzını topla.
Tuzsuz: Vay! Sen adam mısın?
Karagöz: Hayır, bostan korkuluğu.


Masal

Padişahın üç oğlu varmış. Beni ne kadar seviyorsunuz diye sorunca; Büyük oğlu dünyalar, ortanca oğlu yıldızlar kadar deyince sevinmiş. Küçük oğluna sıra gelince tuz kadar demiş. Padişah sinirlenmiş ve oğlunun öldürülmesi için emir vermiş. Ancak askerler şehzadeye acımış ve onu serbest bırakmışlar. Şehzade yaşlı bir kadının kulübesinde yaşamaya başlar. Aradan aylar geçer şehirde büyük bir kalabalık vardır, sebebini yaşlı kadına sorar. O da ülkeye, bir kuşun başa konmasıyla padişah seçeceklerini söyler. Kuş serbest bırakılır ve şehzadenin başına konar. Halk şehzadenin yabancı olmasından dolayı kabul etmez, olayı tekrar ederler. Kuş yine şehzadenin başına konar, halk ta onu padişah olarak seçer. Aradan yıllar geçer, şehzade ziyafet verir. Yemeklere tuz koydurtmaz ve babası ile kardeşlerini de davet eder. Babası yemeği yerken yüzünü buruşturur ve sizin ülkenizde tuz bulunmaz mı, diye sorar. Şehzade cevap verir, bulunur ama sizin tuzu sevmediğinizi duydum, der. Babası, tabiki severim, çok severim, der. Şehzade, ama siz oğlunuzu sizi tuz kadar seviyorum dediği için öldürtmüştünüz, deyince babası onu tanır ve af diler.



Karacaoğlan:
Yeni geldi Arap atın sökünü
Seyir eyle sağa sola bükeni
Helal edin tuz ekmeğin hakkını
Varamıyom beni burda eyler var.


Aşık Kerem:
Tuz ekmek yediğim kavim kardeşler
Nedir bu feleğin ettiği işler
gözümden akıttım kan ile yaşlar
Gelin helallaşın ben gider oldum.

Ararsan var kalbin ara
İller sana der göre
Tuz ekmek yediğin yere
Hıyanetlik etmek olmaz.


Pir Sultan Abdal:
Bir kardaşa meyil verip
Tuz ile ekmeğin yiyip
Azıcık noksanın görüp
Tez başına kakma gönül.

Talibin özünü halleyle pişir
Bu meydana çiğden lokma gelir mi
Üstat nazarında tuzlanmayınca
O lokmada lezzet karar olur mu.


Dadaloğlu:
Yüce dağ başında kar var buzunan
Yaktın beni ağda ile nazınan
Yaremi doldurdun ince tuzunan
Üstüne de biber ektin öl deyi.


"Ay sana ohşar velikin ol savuğdur sin melih, Fark köptür niçe kim bolsa müşabih tuz u muz." [Tuz ile buz her ne kadar (birbirine) benzese  (de) fark yoktur. Ay sana benzer, ancak o soğuktur sen (ise) melih.] Şekil ve renk benzerliği olmasına rağmen, Ali Şir Nevayi sıcaklık ve soğukluk bakımından tuz ile buz arasındaki farkı vurgular.


Tuzlug (tuzluk) sözü, Eski Türklerde türlü anlayışların karşılığı olarak kullanılmıştır: 'tuzlu', çorbaya terbiye amacıyla katılan yoğurt', 'tuz kabı'.


Bahaeddin Ögel 'tuz kabı' anlamında eski kaynaklarda bir deyim bulunmadığını, tuzluk sözünün çok sonraları Osmanlı ve Çağatay kültür çevrelerinde tuz kabı olarak kullanıldığını söyler. 11.yy'da Oğuzlar su kapları ile kase ve buna benzer kaplar için yaygın olarak çanak derlerdi. Kaşgarlı Mahmud Türklerin ağaçtan oyulmuş tuzluk veya tuzluğa benzer kaplar için de çanak dediklerini söyler. böyle dolaylı bir yol ile Eski Türklerin ağaçtan yapılmış tuzlukları hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Ağaçtan tuz kabı yapma yolunun Eski Türklerce seçilmesinde rutubet ve nemlenmenin büyük rolü olsa gerekir. Asma kabağından yapılmış tuz kaplarına Anadolu'da 'tusuyluk' denmekteydi. 


Bir İran atasözü; 'Misafirliğe gittiğinde ev sahibinin tuzluğunu kırma', yani misafirperverlik sembolünü bozma öğüdünü veriyor.



Tuz Kitabı
derleme Prof.Dr.Emine Gürsoy 



*


Yarı İskit olan Demosthenes:


"Hatırlaman için söylüyor, şehrin tuzu ve devlet masasıdır, onun en çok saygı duyduğu - ki şehirde doğmamış, vatandaşı değildir - ne de bize yakın - bu sebeple çıkıyorum."


"For you remember he says1 it is the salt of the city and the table of the state for which he has most regard—he, who is no citizen born—for I will out with it!—nor akin to us."


Aeschines, annesi tarafından bir İskit olan Demonsthenes'i protesto eder. Demosthenes Makedonya dönüşünde Aeschines'in büyükelçi arkadaşlarına saldırmasını saygısızlık olarak görür. Birlikte masaya oturan erkekler birbirlerine arkadaşça davranmalıdır. Demosthenes buna "resmi bir masada oturup beraber yemek yiyen üst düzey yetkililer, yanlış yapana dokunulmazlık vermez" diye cevap verir. Diğer görevliler onu cezalandırmakta özgürdür. Halka açık masa suçluyu kendi memurlarından korumuyorsa, bir grup büyükelçinin masa ve tuzun da, Demosthenes'e saldıran Aeschines'i de korumamalıdır.



Aeschines, On the Embassy/link

"Aeschines had protested that Demosthenes, in attacking his fellow-ambassadors on their return from Macedonia, was violating the common decencies of life, which demanded that men who had sat at table together should treat one another as friends. Demosthenes replied that the table and the salt, even, in the case of the prytanes and other high officials who ate together at a common official table, gave no immunity to the wrongdoer; his fellow-officials were free to bring him to punishment. If the public table of the prytanes did not protect the guilty from attack by his fellow-officers, the table and the salt of the group of ambassadors should be no protection to Aeschines against Demosthenes' attack.... Aeschines declares that the maternal grandmother of Demosthenes was a Scythian."



*

Hestia/Vesta ve Kutsal Ocak



 "Thou hast forsaken thy great oath, the table, and the salt,"
Archilochus


"In the middle of the great living room of the Greek house, the megaron, was a fixed hearth. The fire of this hearth warmed the house on cold days, and over this fire meals were prepared. The fixed hearth was brought to Greece by the Greeks, for in Minoan houses there were only portable fire pots of the sort used for preparing meals in Hellenistic and even in modern times. The sanctity of the hearth is common to the Greeks and the Romans, and it is very probable that the Greek name of the goddess of the hearth, Hestia, and her Roman name, Vesta, are both derived from the same word, although this has been contested.  The sanctity of the hearth is bound up with the fixed hearth. Consequently, the Greeks are responsible for it, not the pre-Greek population, who did not have a fixed hearth. The hearth is the center of the house and the symbol of the family. When Herodotus counts the number of families in a town he counts the hearths.  The hearth was sacred. A suppliant took his place on the hearth, as did Odysseus, Telephus, and Themistocles, because he was protected by its sanctity. People swore by the hearth. The newborn babe was received into the family by being carried around the hearth, a ceremony which was called amphidromia and took place on the fifth day after birth.

The hearth was the center of the house cult and of the piety of daily life. We should remember that while our piety is expressed chiefly in words, by prayers, the piety of the ancients was expressed chiefly by acts. In our schools the day begins with a morning prayer, but in the Greek gymnasia there was a hero shrine at which cult rites were performed. This fact is particularly evident in daily life. Whereas we say a prayer before and after the meal, the Greeks before the meal offered a few bits of food on the hearth and after it poured out a few drops of unmixed wine on the floor. The libation was said to be made to Agathos Daimon, the Good Daemon, the guardian of the house, who appears in snake form. It is not stated to whom the food offering was made, but if someone is to be mentioned it must be Hestia, the goddess of the hearth.

Thus, the hearth was sacred, and the daily meal was sacred. The sanctity of the meal found expression in the rites which accompanied it. It is a widespread custom to regard the meal as sacred. Among many peoples a stranger who has been permitted to take part in a meal is thereby received under the protection of the tribe and becomes inviolable. The meal unites with sacred bonds all who partake of it. One may recall the old Russian custom of offering a distinguished visitor bread and salt before the gates of the city. The same feeling was alive in Greece. "Thou hast forsaken thy great oath, the table, and the salt," the poet Archilochus says reproachfully to someone; and the orator Aeschines asked emphatically of his colleagues by whom he thought he had been deceived: "Where is the salt? where the table? where the drink-offering?" "


Martin Persson Nilsson "Greek Popular Religion" /link



*

Peki Hestia kimdir?

Hestia, parlamentonun koruyucusu olarak görülür ve ayinlerde ona Tuz ile tahıl kurban edilir, masaya da tuz ve ekmek konulur. Homer 'kutsal ocak'tan bahsetmese de, 33 anonim antik dönem Hellen şiirleri "Homeric Hymns" olarak kaydedilmiştir. Daha çok Hellen Tanrılarını anlatan bu şiirleri MÖ 7.yy ila MÖ 5.yy aralığına koyarlar. Delphi'deki 'ocak' tüm Hellenlerin 'merkezi ocağı' olarak kabul edilirken, Hestia'yaya mahsus ilk dairesel yapı da burada inşa edilmiştir. Hestia, İonyalıların "Histie"sinden geçmiştir ve İonyalılar "Grek" değildir!

("the hearth at the temple of Delphi.. communal hearth") - Walter Burkert, 1985


Hestia Kültünün "dışarıdan" geldiği nasılda bellidir. Bugün kim bu kültü devam ettiriyor, Yunanlılar mı Türkler mi?... Hestia-Vesta kültü ne Grek ne de Roma kökenlidir! Kutsal Ocak kavramı Türklere özgüdür ve onlara da İskit ve Etrüsklerden geçmiştir. "Hellenlerin bilmediği dairesel yapı Etrüsklerden Romalılara geçmiştir ve bu tip yapılar sadece Hestia ve Kybele'ye adanmıştır" der Westropp... Ve bu gelenek Türklerle devam etmekte, Od Ana hala beslenmektedir. Ocak'ta evin kutsal merkezidir. Yoksa, Baba Ocağı, Asker Ocağı, Sağlık Ocağı, vs. boşuna denmemiştir!.. /link






Game Of Thrones dizisinde, Frey Hanedanı Starks Hanedanı ile "tuz ve ekmek" paylaşmıştır, Starksların "damat" sözlerini tutmadıkları için ihanete uğramış olarak görür ve "Misafir Hakkı"na rağmen Starkslara ihanet eder ve (Kanlı Düğün sahnesi) kendi evinde misafirlerinin hepsini öldürtür. 

"The Red Wedding, they're calling it. Walder Frey committed sacrilege that day. He shared bread and salt with the Starks. He offered them guest right. The gods will have their vengeance... Frey will burn in the seventh hell for what he did."

Guest Right - Misafir Hakkı
Ne konuk ne de evsahibi birbirlerine zarar vermeyecektir.


SB.





"...sizin Ak Orda'nın Tuzuna tükürmeyeceğinize inanıyorum Beyim."
"Kurmancan Datka" Kırgız filminden bir replik






“Tuz ekmek hakkı bilmeyen kör olsun.” 


27 Mayıs 2017 Cumartesi

II.Dünya Savaşı'nda Hollanda'daki Esir Kampında "Bitirilen" Hayatlar...






Amesfoord Esir Kampında Ölen Özbek-Kazak-Kırgız Türkleri




Yer Hollanda, yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı neden öldürüldü?

Orta Asya'daki evlerinden Alman ordusuna karşı savaşmak için yola çıktılar. Sonrasında üstlerinde paçavralarla esir olarak Hollanda'daki toplama kampına getirildiler. 1942 yılında Amersfoort kenti yakınlarında bir ormanda öldürülen çoğu Özbek 101 Orta Asyalıyı hatırlayanlardan çok azı hayatta. Öyle ki Hollandalı dikkatli bir gazeteci olmasa belki de tamamen unutulacaklardı.

Her baharda kadın-erkek, yaşlı-genç yüzlerce Hollandalı, Utrecht yakınlarındaki Amersfoort kenti yakınlarındaki bir ormanda toplanır. Bu insanlar Naziler tarafından tam bu noktada silahla infaz edilen ve yarım yüz yıldır unutulmuş olan 101 meçhul Sovyet askerini anmak için mumlar yakarlar.

Burada yatanların hikayesi Rusya'da birkaç yıl çalıştıktan sonra 18 yıl önce Amersfoort'a geri dönen gazeteci Remco Reiding'in yakınlarda bir Sovyet savaş mezarlığı olduğunu öğrenmesiyle başladı.

Reiding "Daha önce hiç duymadığım için şaşırmıştım. Mezarlığı ziyaret ederek arşiv bilgileri ve tanıklıklar aramaya başladım" diyor. Araştırmaya başladığında mezarlıkta 865 Sovyet askerinin yattığını, 101'i dışında hepsinin cansız bedenlerinin Hollanda'nın diğer bölgelerinden ve Almanya'dan getirildiğini, fakat isimsiz 101 kişinin orada, Amersfoort'ta öldürüldüğünü öğrendi.

Almanya'nın Sovyetler Birliği'ni işgale başladığı ilk haftalarda Smolensk yakınlarında esir düşen bu 101 kişi, işgal altındaki Hollanda topraklarına propaganda amacıyla getirildi.

"Özellikle Asyalı görünüme sahip esirleri seçip, Nazilere direnç gösteren Hollandalılara sergilemek istiyorlardı. "Alt insan" diye tanımladıkları bu insanları gördükten sonra Sovyetlerin neye benzediğini anlayan Hollandalıların Almanya'ya destek vermesini umuyorlardı" diyor Reiding.

Nazilerin Sovyet halkları hakkında düşüncelerini değiştirmeye çalıştığı kişiler ise Amersfoort'taki toplama kampında kalan Hollandalı komünistlerdi. 1941'den beri Yahudilerle birlikte bu kampta tutuluyorlardı. Fakat plan işe yaramadı.

Bugün 91 yaşında olan Henk Broekhuizen, hâlâ hayatta olan az sayıda tanıktan biri. Ergenliğinde Sovyet esirlerinin kente getirilişini izlediğini hatırlıyor.

"Gözlerimi kapattığımda yüzlerini hatırlıyorum" diyor ve ekliyor: "Paçavralara bürünmüşlerdi, hiç askere benzemiyorlardı. Yalnızca yüzlerini görebiliyordunuz. Naziler onları tren istasyonundan kampa kadar ana caddeden yürüttüler. Çok küçük ve güçsüzlerdi, ayaklarına da çaput bağlamışlardı. Bazıları arkadaşlarının koluna girerek güçlükle yürüyebiliyordu."

Bazı esirler, kendilerini izleyen halkla göz teması kurmuş, el hareketleriyle aç olduklarını anlatmaya çalışmışlardı.

"Onlara su ve ekmek getirdik. Ama Naziler hepsini ellerimizden alıp yere attı. Yardım etmemize izin vermediler" diyor Broekhuizen, Onları bir daha görmediğini söyleyen Broekhuizen, başlarına ne geldiğini de bilmiyordu. Fakat gazeteci Remco Reiding Hollanda arşivlerine girerek yaşananlarla ilgili belgeler bulmaya başlamıştı.

İlk fark ettiği, çoğunun Özbek olduğuydu. Toplama kampındaki yetkililerin de bundan haberi yoktu. Yalnızca Rusça konuşan bir Nazi görevlisi onları sorguladıktan sonra bunu öğrenebildiler. Reiding, bu kişilerin çoğunun Semerkant'tan geldiğini söylüyor: "Belki bazıları Kazak, Kırgız veya Başkurt'tu. Ama çoğu Özbekti."

Nazilerden, aç Özbeklere bir somun ekmek

Reiding'in ortaya çıkardığı bir diğer şey de Orta Asyalıların kamptaki diğer herkesten daha kötü muamele gördüğüydü: "Kamptaki ilk üç günlerinde etrafı dikenli telle çevrili açık bir alanda tutularak aç bırakıldılar. Alman bir film ekibi, barbar 'insan altı varlıkların' yemek için birbiriyle kavga ettiği anı çekmek için hazırlanıyordu. Propaganda için bu filme ihtiyaçları vardı. Sonunda Naziler aç Özbeklerin arasına bir somun ekmek attı. Ama hiç beklemedikleri bir şekilde içlerinden biri ekmeği eline alarak bir kaşıkla eşit parçalara böldü. Diğerleri de o sırada sakince bekledi. Kimse kavga etmedi. Sonra da eşit şekilde bölünmüş ekmekleri paylaştılar. Naziler hayal kırıklığına uğramıştı."

Ama esirleri daha kötü şeyler de bekliyordu.

"Özbeklere diğer esirlere verdiklerinin yarısı kadar gıda veriyorlardı ve onlara yardımcı olmaya çalışan biri olduğunda bütün kampı cezalandırıyorlardı. Yemek artıklarını ve patates kabuklarını yediklerinde Naziler onları 'domuzların yiyeceği şeyi yiyorsunuz' diyerek dövüyordu" diyor Özbek tarihçi Bahodir Uzakov. Yakınlardaki Gouda kentinde yaşayan Uzakov da Amersfoort kampının tarihiyle ilgili araştırmalar yürütüyor.

'Düzenli olarak dayak yediler'

Kamptaki gardiyanların itirafları ve kamptaki diğer esirlerin tanıklıklarını arşivlerden çıkartan ve bunlarla 2015 yılında bir kitap yayınlayan Reiding, kampta Özbeklere taş, kum veya kütük taşıma gibi en kötü işlerin verildiğini, düzenli olarak da dayak atıldığını ortaya koydu.

Gördüğü en şok edici hikayelerden biri ise kampın Hollandalı doktoru Nikolaas Van Nieuwenhuysen'in bir eylemiydi: "Kamptaki Özbekleri, ölen iki arkadaşlarının kafalarını kesip kafataslarını tamamen temizleninceye kadar kaynatmaya zorlamış. Sonra da bu kafataslarını çalışma masasına yerleştirmiş. Tam bir delilik!"

Aç ve çelimsiz kalan Özbekler yakaladıkları sıçanları, fareleri ve buldukları bitkileri yemeye başlamış. Aralarından 24'ü 1941'in sert geçen kışını çıkaramadı. Kalan 77'sine ise çalışmak için çok güçsüz kaldıkları için ihtiyaç duyulmadı.

Bu yüzden 1942 senesinde bir Nisan sabahı "İklimi size daha uygun olan Güney Fransa'ya gönderiliyorsunuz" denilerek kamptan çıkarıldılar. Ancak götürüldükleri yer Güney Fransa değil, kampın hemen dışındaki ormandı. Burada kurşuna dizilerek infaz edildiler ve bir toplu mezara gömüldüler.

'Kaçmaya çalışanlar vuruldu'

"Bazıları ağlamaya başladı, diğerleri el ele tutuşarak ölümle yüzleştiler. Kaçmaya çalışanlar ise askerler tarafından kovalanarak vuruldu" diyor kampın gardiyanları ve şoförlerinin tanıklıklarını anlattıkları belgelere ulaşan Reiding ve ekliyor:

"Müezzinlerin insanları namaza çağırdığı, pazaryerinde rüzgârların kum ve tozlarla dans ettiği ve sokakları baharat kokan şehrinizden 5 bin kilometre uzakta olduğunuzu hayal edin. Onların dilini bilmiyorsunuz, onlar da sizin dilinizi bilmiyor. Ve bu insanların size niye hayvan gibi muamele ettiğini asla anlamıyorsunuz."

Bu esirleri teşhis etmek için çok az bilgiye sahibiz. Naziler Mayıs 1945'te kaçarken kamp arşivlerini ateşe verdiler. Geriye yalnızca adı bilinmeyen iki kişinin yüzlerinin gözüktüğü bir fotoğraf kaldı. Hollandalı bir esirin kalemle çizdiği dokuz portreden yalnızca ikisinde resimdeki kişinin adı yazılmış.

"Adları yanlış yazılmış ama kulağa Özbekçe gibi geliyor" diyor Reiding: "Biri Kadiru Xatam ve diğeri Muratov Zayer diye yazılmış. İlk kişinin doğru adı Hatam Kadirov, ikincisi ise Zair Muratov olmalı."

Resimlere baktığımda Özbekçe isimleri ve Orta Asyalıların yüz hatlarını anında fark ediyorum. Tek kaşlar, melez yüz özellikleri… hepsi benim ülkemde güzel bulunan şeyler.

Bu genç erkekler 20'li yaşlarının başlarındaydı, belki de daha genç. Muhtemelen anneleri onlara uygun bir gelin bakmaya başlamış, babaları düğünlerine kadar besleyip büyütmek için bir dana almıştı, araya savaş girmeden önce.

100 bin Özbek kayboldu

Bu kişilerden bazılarının benim akrabalarım da olabileceğini idrak ediyorum. İki büyük amcam ve eşimin dedesi savaştan geri dönmemiş. Bana amcalarımın Alman kadınlarla evlenip Avrupa'da kalmayı tercih ettiği söylenirdi. Ninelerimin kendilerini avutmak için uydurdukları bir hikaye. Gerçek ise savaşa giden 1,4 milyon Özbek'in üçte birinin geri dönmediği ve 100 bininin de kaybolduğu.

Amersfoort'ta yaşamını yitiren 101 Özbek'ten adı bilinen ikisi dışındakilerin teşhis edilememesinin çok nedeni var. Bunlardan biri Soğuk Savaş. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan Soğuk Savaş, Batı Avrupa ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni ideolojik düşmanlar haline getirdi.

Bir diğer neden ise Özbekistan'ın 1991'de bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet geçmişini unutma kararı alması. Savaş gazileri artık kahraman statüsünde değil. Her ne kadar ülkenin yeni devlet başkanı Şevket Mirziyoyev geri getirileceğini söylese de, savaşın ardından 14 yetimi evlat edinen bir aile anısına dikilmiş bir heykel başkent Taşkent'ten kaldırıldı.

Özetle, yıllar önce Sovyet ordusundayken kaybolan askerlerin izini sürmek Özbek hükümeti için bir öncelik olmadı. Ama Reiding, bu Özbeklerin isimlerinin ülkenin arşivlerinde bulunabileceğini düşünüyor ve ekliyor: "Savaşta ölmeyen veya öldüğünden haber alınamayan askerlerin belgeleri yerel KGB birimlerine gönderilirdi. Bu 101 kişinin bilgileri de muhtemelen Özbekistan'da. Eğer onlara erişebilirsem bu 101 kişinin bir kısmını bulabilirim."



Rustam Qobil, 11 Mayıs 2017
BBC Özbekçe Servisi, Amersfoort
SB'nin NOTU: Özbekçe diye bir dil yoktur. Ona ancak Özbek Türkçesi denir.





EK:


‘Savaşın başlangıcında 101 asker Rusya’dan Hollanda’ya getirilir. Askerler Smolensk Muharebesi’nde esir alınırlar. Uzun ve yorucu bir tren yolculuğu sonucu 1941 yılının Eylül ayında Amersfoort’a ulaşırlar. Almanların amacı, Hollandalılar'a Özbek asıllı Rus askerlerinin ne kadar vahşi ve aşağılık yaratıklar oldukları, göstermekmiş. Ancak bu propoganda ters tepmiş. Açlıktan ölüm noktasına gelen askerlere bir tane ekmek verilmiş, Almanlar askerlerin ekmek için birbirlerini yiyeceklerini bekliyorlarmış. Askerler tam tersine kendilerine verilen bir ekmeği küçük parçalara ayırarak kardeşçe paylaşmışlar. Esir askerler kampta çok ağır işlerde çalıştırılmışlar. Yorgunluktan ellerindeki kum torbası yere düşünce, işkence görmüşler, ceza almışlar. Bu ağır şartlar altında, açlık ve hastalık nedeniyle, Nisan 1942’de 24 asker ölmüş. Geriye kalan 77 asker Almanlar tarafından sürgün edilirler. Ancak bu askerlerde 9 Nisan sabah erken saatlerde (06.30) kurşuna dizilerek öldürülürler. Özbek askerlerin Hollanda kampındaki dramatik hayatı böylece sonlanır’.

2016-basın


Remco Reiding'in kitabı : "Kind van het ereveld" (Onuru gömülen Çocuk) : «Дитя поля славы» 
Belgesel (Video) NL dilinde ;  TV Program konuğu; Remco Reiding NL dilinde.




ENG:

Book of Remco Reiding : "Child of the Field of Honour"


They had been captured near Smolensk in the first weeks after the German invasion of the Soviet Union, and transported to the German-occupied Netherlands for propaganda purposes.

"They handpicked the Asian-looking prisoners and wanted to exhibit them to the Dutch, who resisted Nazi ideas," says Reiding.

"They called them untermenschen - inferior people - and hoped that once the Dutch saw what the Soviets looked like, they would join the Germans."

Most were from Samarkand, says Reiding. "Maybe some of them were Kazakh, Kyrgyz or Bashkir. But the majority were Uzbeks." - link BBC: 




SB: 
Kazakh - Kyrgyz - Bashkir and Uzbeks are Turkish Tribes.
So, remember that they are not Soviet Russians.







9 Mart 2016 Çarşamba

Kırkkız - Fortygirls




Kırgız Adı ve Kırkkızlar


Alman kökenli Rus bilim adamı Radloff’a göre ‚Kırgız‛ adı ‚kırk yoz‛ (kırk boy) anlamına gelmektedir. Manas destanında ‚Kırgız – kırk kabileden oluşmuş‛ söylemiyle uyuşmaktadır.


Kırk kız adıyla ilgili başka bir rivayet de şöyledir: Han’ın kızı kırk kız arkadaşı ile gezmek için uzaklara gider. Bu sırada düşman saldırıya geçer, Han’ın ülkesini talan eder ve herkesi öldürür. Obadan sadece kızıl bir it ve geziye giden kırk kız sağ kurtulur. Bu kırk kızdan türeyen boya da Kırgız adı verilir.


XIX. yüzyılın ikinci yarısında Kırgızistan’da seyahat eden Rus bilim adamları bu efsaneyi derleyip yazıya geçirmiştir. Özellikle 1856 yılında Kazak bilim adamı Ç. Valihanov’un ‚Zapiski o Kirgizah‛ (Kırgızlar Hakkında Yazılar) adlı çalışmasında bu efsane hakkında geniş bilgiler verilmiş ve efsanenin İslam dünyasında yayılmasında rolü olmuştur. 


1860 yılında Kırgızistan’a gelen M. İ. Venyukov da aynı efsaneye ‚Puteşestviya pookrainam Ruskoy Azii i zapiski o nih‛ (Rus Asya’sına Seyahat ve Onlar Hakkında Notlar) adlı kitabında yer vermiştir. XIX. yüzyılın Rus tarihçisi N. A. Aristov 1895 yılında Sank Peterburg’da yayımlanan ‚Vıyasneniya etniçeskogo sostava kirgizov – kazahov bolşoy ordı i karakirgizov‛ (Kırgız- Kazak büyük boyunun ve Karakırgızların etnik içeriğinin araştırılması) adlı çalışmasında ‚Kızıl it ile ilgili efsane, büyük ihtimalle eski dinlilerin ata babaları olan Usunlardan söz etmekte‛ demiştir. Çünkü Kırgızların ata babaları sanılan Usunlar sarışın, mavi gözlüdür....


Kırgızlar arasında Kırgız kelimesinin etimolojik anlamıyla ilgili çeşitli efsaneler anlatılmakta ve görüşler öne sürülmektedir. Kırk kızla ilgili halk arasında anlatılan ikinci efsane de şöyledir: 


Çok eskiden Akeşe (Kendisi Arap kökenli olup, Stam kabilesinden olduğu söylenmektedir) adında bir adam Sibirya ve Yeniysey’de yaşayan Kalmuklar’a İslam dinini yaymak amacıyla varır. Akeşe’den Mansur adında çocuk dünyaya gelir. Akeşe ölünce oğlu Mansur Kalmuklar’ın değerli adamı Iroo – Cıroo’nun evinde hizmetçi olarak yaşamına devam eder. Iroo – Cıroo Mansur’u çok sever ve kendi kızıyla evlendirir. Mansur yavaş yavaş Kalmuklar arasında İslamiyeti yaymaya başlar. Zaman geçer, iki çocuğu olur. Kızının ismini Apal, oğlunun ismini Minal koyar. Kızı on bir, oğlu yedi yaşına gelince Mansur ölür. Bu sırada halk arasında Apal’ın geceleri evden çıkıp sabaha doğru eve geldiğiyle ilgili dedikodular başlar. Halk küçük Minal’a ablası Apal’ın kötü yola düştüğünü söyler. Minal bu söylentinin doğru olduğunu öğrenmek için gece ipin bir ucunu ablasının ayağına, diğer ucunu da kendi ayağına bağlar, yatağına girer. Amacı ablası kalkarsa kendisinin de uyanmasıdır. Gerçekten de gece yarısı ablası kalkar, dışarıya doğru yönelir.


Minal uyanır peşinden gider. Ablası Apal koşarak dağda bir mağaraya girer. Minal da peşinden girer. Gözlerine inanamaz. Mağara altından yapılmış, başköşede de kırk çilten oturuyor. Onların aksakalı: ‚Neden insanoğluyla geldin?‛ diye Apal’a kızar. Apal ‚Hayır, ben kendim geldim‛ der ve arkasına bakar, küçük Minal’ı görür. Tam bu sırada kırk çiltenden biri kalkıp Apal ile Minal’a su gibi sıvı bir içecek verir. Minal içeceğin tadına bakar. Bal gibi tatlı içeceği içen Minal deli olur. Fakat onun gönlünde hep ablasının temiz olduğu kalır. Bundan dolayı hep ‚Apal ak‛ diyerek gezer. Bunu duyan Kalmuklar ‚Ak, Allah’ın adı, Apal da Allah; Minal da Allah’ım diyor, bunları öldürmek gerek‛ derler ve ikisini de yakıp külünü suya bırakırlar. 


Suya bırakılan küller, rengârenk köpük olur ve yavaşça akmaya devam eder. Tam bu sırada hanın kızı kırk kızla su kenarına geziye çıkmıştır. Kızlardan biri bu rengârenk köpüğün tadına bakar, köpüğün lezzetine dayanamayıp öbür kızları çağırır. Onlar da köpüğün tadına bakarlar. Böylece kırk kız bu köpükten gebe kalır. Bunu duyan han çılgına döner. Kızların öldürülmesini emreder. Hanın veziri kızları öldürmek için dağa götürür fakat kıyamaz. Sağ bırakır. Bu duruma üzülen, dertlenen han kızı şu şarkıyı söylemiş:



Akıykatsız ataga, 
Han da bolso calınba, 
Ölüp ketsin öz kızı, 
Ümüt kılıp taarınba, 
Kırk kız baarı bir künü, 
Boozuyt degen bolobu. 
Kırk kızdı bütün öltürü, 
Kanıbızga toyobu.?!

Adaletsiz babaya,
Han da olursa yalvarma,
Ölürse ölsün öz kızı,
Umut edip darılma,
Kırk kız hepsi bir günde,
Gebe kalabilir mi?
Kırk kızı bütün öldürüp,
Kanımıza doyar mı?!


Bu kırk kızdan doğan çocukların neslinden Kırgızlar oluşur. İslami motifler içeren bu efsanenin, İslamiyet’in kabulünden sonra yeniden şekillendiği görülmektedir. 


Sonuç olarak Kırgız kavramının kökeni ve anlamıyla ilgili çok sayıda rivayetin yanı sıra yazılı kaynaklarda bilgiler mevcut olduğu görülmektedir. Ancak yukarıda görüldüğü gibi Kırgız Türkleri ile ilgili pek çok anlatmada ortak ata babalarının çıkışı, kırk kız ile bağdaştırılmaktadır.


Kırk kız ile ilgili efsanede yer alan ortak unsur köpükten hamile kalma motifidir. Bu efsanelerde bahsi geçen köpük, ölümsüzlük getirmese de bizzat hayatın kaynağı olarak görülmektedir. Hayat suyuyla ilişkilendirilecek olursak, bu efsanelerin İslam öncesi dönemlerde teşekkül etmiş olduklarını söyleyebiliriz. 



KIRGIZ ADI ÜZERİNE
Dr.Mayramgül Diykanbayeva
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, Öğr. Gör
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi 43
Erzurum,2010/PDF











Kırgız ve Kazak adları üzerine

Hemen hemen her halkın adının ortaya çıkışıyla ilgili birtakım kayıtlar tarih kitaplarında yer almıştır; ama bunların çoğu halk etimolojilerine dayanır ve pek çoğu halkın muhayyelesinde beslediği bir takım efsanevî hikayelerden gelir.


Kırgız adının ne anlama geldiği değilse bile, ortaya çıkışıyla ilgili birkaç rivayet anlatılır. Bu rivayetlerden birisi İlya Kazantsev’e aittir. Bu rivayete göre Alaça-han zamanında bazı kadınlar benekli çocuklar doğurmaya başlarlar. Fakat halk bu benekleri şeytanın alâmeti olarak kabul eder. Halk da han da bu durumdan endişelenir ve sonunda han benekli çocuk doğuran kadınların öldürülmesini emreder. Ancak, o sıralarda hanın da hanımı hamiledir ve o da benik bir çocuk doğurur. Han onun öldürülmesini emreder, fakat araya giren veziri, “onu öldürmektense, yanına kırk kız verip bozkıra sürelim” der. Han bu görüşü makul bulur ve hanımının yanına kırk kız vererek bozkıra gönderir. Bunlar orada çoğalırlar ve böylece Kırgız (kırk+kız) adı ortaya çıkar.


Bir diğer rivayet ise daha farklı. Aristov’un Türk Halklarının Etnik Kökeni adıyla çevirdiğimiz kitapta anlatıldığına göre M. İ. Venyukov’un dinlediği rivayette şöyle anlatılıyor:


Bilmem hangi hanın kızı kırk kızla birlikle bir gezintiden eve döndüğü sırada aulunu tamamıyla yağmalanmış halde bulur ve canlı olarak yalnızca kızıl bir köpek (kızıl-taygan) bulur. Rivayete göre bütün kız arkadaşları hamile kalır. Çocukları da onların hatırasını yaşatmak için kendilerine Kırk-gız adını alırlar.


Bu efsane başka bir hikâye ile tamamlanır ve bazen başka bir hikâye onun yerini alır. Buna göre prenses ve kız arkadaşları, dalgalı bir gölün tadına baktıkları köpüğünden hamile kalırlar. Bunun üzerine kabiledaşları onları evden kovarlar. Uzun süre çölde prensesleriyle birlikte dolaşırlar, fakat sonunda bu uğursuzluğun sebebi olarak gördükleri ona karşı isyan edip Çu nehrinin öte tarafına kovarlar. Zavallı prenses burada tüm Kırgızların beyine rastlar. Bey, onu hanım olarak alır ve evlilikten hemen sonra Kırgız-bay adını verdikleri çocuğu doğurur. İşte Kırgızlar bu çocuğun sulbünden inenlerden oluşmuştur.


Evliya-ata’daki Kara-Kırgızların anlattıklarına göre Kara-Kırgızların atası serap (sagım) içinden çıkıp gelmiş; Kırgızların başına hükümdar olmuş ve onlardan bir kızla evlenmiş. Bu evlilikten tek bir kızı olmuş. Babası ona kırk hizmetçi kız vermiş. Kız, bir gün kırk hizmetkârıyla birlikte büyük bir nehrin kenarına gitmiş. Köpüklerin kaynamakta olduğunu farketmiş. Kızlar köpüğe bakarken ondan bir ses duymuşlar: “Sen gerçeksin, ben de gerçeğim” Kızlar, şaşkın vaziyette parmaklarını köpüğe daldırıp ağızlarına götürmüşler ve hemen hepsi hamile kalmış. Sagım-han, onları öldürmek istemediği için hepsini yüksek bir dağa sürmüş. Onlar dağlarda karınlarını doyurmayı başarmışlar ve 40 erkek, 40 kız çocuğu dünyaya getirmişler. Böylece seksen çocukları olmuş. Bunlar büyüyünce birbirleriyle evlenmişler. Onlardan türeyen insanlar kendilerine Kırgız (Kırk-kız) demeye başlamışlar.


Gelelim Kazak adının nasıl ortaya çıktığına. Babür, hatıralarında bir çadırda geçirdiği günlerden bahsederken “kazakâne” bir hayat yaşadığından söz eder. Kelimenin Kaz ve Az adlı kabilelerin adlarının birleşmesinden meydana geldiği, daha sonra “z” sesinin “k”ye dönüştüğü ileri sürülürse de, pek gerçekçi görünmüyor. Daha buna benzer pek çok iddia mevcut, ama bunlar arasında en gerçekçi olanı Babür’ün halasının oğlu Mirza Haydar Duğlat’ın Tarih-i Reşidi adlı eserinde söyledikleri ile Zeki Velidi Togan’ın görüşüdür.


Muhammed Haydar Dulat Tarih-i Reşidi adlı eserinde Ebulhayr Han’a karşı çıkıp, Deşt-i Kıpçak bozkırından batıdaki Yedisu’ya göçen Kazak boyları hakkında bir takım malumatın ardından: “Ebulhayr Han öldükten sonra Özbek ulusunda ayrılık çıkıp, bozkırda yaşayan halk kendi güvenliğini sağlamak için Kerey Han ile Canibek Han’dan himaye talep ettiler. Böylece bunlar güçlendiler. Önceleri kaçak göçebeler, sonraları daha başkaları da kendi ulusundan ayrılıp geldiler. Bunlar bir süre malsız-mülksüz, başıboş olarak gezen adamlar olduğu için, bunlara yurt Kazakları denildi. Böylece onlara takılan bu ad baki kaldı” der.


Zeki Velidi Togan ise şöyle der: “‘Kazak’ sözcüğüyle, aslında siyasi bir maksat gözeten, siyasi isyan yapıp neticesinde tek veya hane halkıyla beraber kendi kavminden ayrılıp uzağa gidip, hükumet yönetimini eline almayı düşünüp dağ-taşa yerleşip, bağımsız ömür süren adamlar kastedilmektedir. ‘Kazak’ adı önceleri sadece sultanlara aitti, daha sonraları bunlara tabi boyların ve onların kurduğu memleketin adı oldu.”


Bunun yanı sıra Kazak adının ortaya çıkışı konusunda bir de halkın uydurduğu efsanevi rivayet vardır. Buna göre eski zamanda Kalça Kadır adında bir yiğit asker toplayıp, baş olup, nice nice düşmanlar ile savaşır. Bir seferinde ağır yaralanan Kalça Kadır, halksız, susuz, ıssız bozkırda yalnız kalır. Yaralarının acısı gittikçe artan ve iyice halsiz düşen yiğidin, ne kadar gayret etse de, yürümeye dermanı kalmaz ve yere yığılır. Ölüm halinde iken gökten bir beyaz kaz (kaz+ak) uçarak gelir, ağzına su damlatıp onu susuzluktan kurtarır ve parlak, geniş bir göl kenarına doğru götürür. Bu kaz, ak kaz olup gelen bir perikızı (ak kız) imiş. Üzerindeki ak kaz kılığını soyarak çıkarır, saf kıza dönüşerek Kalça Kadır’ın yarasını iyileştirir. Kalça Kadır bu ak kız ile evlenir. Bu evlilikten doğan erkek çocuğuna “Kazak” adı verilir.


Ak kaz kılığına girip, gökten uçup gelip, parlak bir göle konan perikızı güzellerine aşık olup evlenmek Kazak masallarında çok rastlanan bir motiftir. Kazaklar ak kazı uğurlu kuş sayıp, onu vurmayı yasaklamışlardır. Kazakların insanları iyi eden baksıları ak kazın tüylerini başına giyip ona sığınır. Kazaklar ölen ak kazı duvara asar, tüylerini çocukların göğsüne takarlar. Bunların hepsi ak kaza sığınmanın, eski putperest inanışın kalıntılarıdır.



D. Ahsen Batur. / link:










12. Yüzyılın ilk çeyreği



Tarihçi A. Gabriel’in tespitine göre kayıp kitabesinde,  Sivas I. Keykavus Darüş- şifası’nı yapan Mimar Ahmet bin Ebubekir’in 1220 yılında yaptığı belirtilmektedir. Sekizgen planlı, piramit külahlı tuğla malzeme ile örülmüş anıtsal bir kümbet.


“Kırkkızlar’ın, zalim hükümdarların muhafızları aracılığıyla halktan zorla topladıkları haraçları, geceleri tebdili kıyafet olup, muhafızların elinden alarak, yoksul halka geri dağıtmaları kendilerini ‘hak ve adalet kahramanları’ haline getirmiştir. Kimliklerini gizledikleri içinde adeta efsaneleşmişlerdir.”


“Niksar’ın fetih sürecinde Kale kapıları kapatıldığı için dışarı çıkamayan kırk kız, bu defa, kaleyi kuşatan Danişmendli askerlerine içerden bilgi sızdırarak, fethi kolaylaştırıcı rol üstlendiler. Surların yakınına kadar gelen Danişmendli askerleriyle kendilerine özgü metotlarla iletişime geçen kızlar, haberleşmenin de ötesinde zamanla İslamiyet hakkında edindikleri bilgiler ışığında Müslüman olmuşlardır. Danişmendli askerleriyle olan iletişimleri fark edilip ceza olarak başları vurulana kadar, kırk kızların sırrı çözülememiştir....


... O günkü şartlarda, içerden yardım olmadan Niksar Kalesi’nin fethi zordur. İçerde her türlü sosyal ihtiyaca cevap verecek gıda ambarları, su sarnıçları gibi tesisler yer almaktadır. Kapılar açılmadan üç-dört ay barınmak mümkündür. Niksar Kalesi bu yönüyle, sadece savunma kalesi değil aynı zamanda yaşam kalesidir, şehir kaledir. Kırkkızlar’ın Niksar’ın fetih sürecinde verdikleri destek bu bakımdan çok önem arz eder.” 


“Sofia’nın da içinde bulunduğu kırk kızın, başları vücutlarından ayrılmış bedenleri surlardan aşağı atıldığında, Danişmendli askerleri gözyaşlarını tutamamışlardır. Fetih sonrası evlenme planları yaptıkları sevdalıların kanlar içindeki bedenlerini görmek onları çileden çıkarmıştır. Melik Ahmet Gazi tarafından kılınan cenaze namazlarından sonra, Kale’yi karşıdan gören bugün türbelerinin yer aldığı Düztepe yamaçlarına defnedilmişlerdir.” 

Abdullah Yıldız 
Araştırmacı-Yazar












"Forty Girls-Maiden" in Turkish Culture

“The Forty Maidens,” which is popular among the Kirgiz, Karakalpak, and other Turkish tribes, was woven into the first part of "Manas Epic", providing Manas with noble origins by depicting him as the son of a princess. 



Local tradition connects it with the well-known national legend in which the princess Gulaim and her forty girls bravely struggled against enemies, and descendants of Kyrk-Kyz called themselves "Kyrgyz" 
(Kyrgyzstan,Turkic Tribe)



For millennia, people have made legends of fearless Amazons. Many armies fled from warlike maidens. There is a legend of Samarkand Amazons. A Kirk Kiz Girl Squad stayed in the fortress of Kirk Kiz Tepe. Enemies surrounded the walls of the fortress and began to siege the castle. Samarkand girls, led by their leader Gauhar defended the fortress. Countless days and nights they repulsed the enemy’s attack. Many enemies were killed on the battlefield. Detachment of girls also sustained heavy losses. Only Gauhar and some girls survived, but help did not come. They prepared to defend the city.


The fortress was burning, groans and cries were heard in flames of fire, the walls were destroyed. Girls lost any hope. But Gauhar, having collected all remaining arrows, neatly hit enemies. When the arrows ended, Gauhar, mortally wounded, left the fortress. The soldiers of the enemy became rigid. Gauhar slowly stood up, a bloody helmet fell down from her head and luxurious tresses fell down on the armor. The girl raised her sword and with said: "My name is Gauhar, my squad of girls was killed in the battle, and I call your commander to a duel".


The army responded with a roar of astonishment. No one fought with this mighty army as bravely as the girl squad did. The leader threw a piercing glance at the girl and whispered: "I’d like to have such men in my army". Leaping from his horse, he politely came up to Gauhar and carefully looked into her eyes. He realized that he would not occupy Samarkand, but would find his death there. The commander bowed his head and kissed the hand of Gauhar. Then he turned to his men and shouted: "I saw the pearl of Samarkand and it’s enough for me. Back home!" The army approved it and, saddling their horses, the riders shaded from view.


Brave Gauhar followed the last enemy soldier with her eyes and a smile of joy lit up her face when they disappeared over the horizon, leaving the land of Samarkand. At that point, the riders appeared out of the fortress hurrying to aid the Amazons. Gauhar bowed her head with relief and whispered: "Finally!" and fell flat on her back. All her body was wounded. Closing her eyes she remembered her parents: how mother cooked bread and father told fairy tales, how her sister and she ran to the market for sweets and her betrothed told of his love. It flashed before misty eyes of Gauhar and looking at the steppe, gardens and the city of Samarkand, the radiant joy lit up in the depths of her eyes. "The city is saved!" - a happy inspiration flashed across her mind.




Özbekistan (Uzbekistan Turkish Woman in Traditional Clothes)