uzbek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzbek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2018 Pazar

Türk-Rus Münasebetleri - İ.Kemaloğlu



Ruslar tarih sahnesine çıktıklarından itibaren çeşitli Türk Devlet ve kavimleriyle yanyana yaşamış ve birçok alanda etkileşimde bulunmuşlardır. Hazar Kağanlığı, Bulgar Devleti, Avarlar gibi devletleri görüyoruz ki, bu münasebetlerin ilk aşamasında Rusların yanyana yaşadıkları Türk Devlet ve kavimleri olmuştur. Daha sonraki tarihlerde ise daha farklı Türk Devlet ve kavimleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Bunların başında Kıpçaklar ve Peçenekler ve yine İdil-Bulgar Devleti geliyor. 


Şimdi ilk dönem olarak adlandırabileceğimiz bu dönem, yani 9. veya 10.yüzyıla kadar olan münasebetlerde üç önemli özellikten bahsedebiliriz. Bunlar Avrasya coğrafyası için verilen mücadeledir. Çünkü Türk kavimleri doğudan gelirken, Karadeniz'in üst coğrafyasına, Rus kavimleri de Baltıklar ve İskandinavlar'dan geliyorlardı. Ve bu coğrafyada hakim olabilmek için kendi aralarında bir askeri mücadele veriyorlardı. Tabi hiçbir zaman ticari münasebetler kesilmemiş ama bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de en üst seviyede evliliklerin yapılmasıdır.


Türk Rus münasebetlerinde evlilik konusu ele alındığında biz hep şuna alışığız, o da Türk erkeklerinin Rus kızlarıyla evlenmesi, veya Osmanlı sultanlarının hareme Rus kızlarını almasıdır. Halbuki, bu Türk Rus münasebetlerinin ilk döneminde tam tersi bir durum söz konusudur. Nitekim Rus Knezleri Türk Hanlarının kızlarıyla evlenmişlerdir. Buna bir örnek vereyim: Çernigov Batı Rusya Knezlerinden biri Çernigov Svyatoslav Kıpçak Hanı Ayep'in kızıyla evleniyor. Bu örneği vermemin nedeni ise, bu evlilikten doğan İgor, ve daha sonra o da Rus Knezi olacaktır ki, Knez İgor'un Türk Tarihi açısından özelliği Kıpçaklarla mücadele etmesi ve bu mücadelenin Rusların ilk destanı olan "İgor Destanı"na da bu mücadelenin konu edilmiş olmasıdır. Yani Rusların ilk destanları Türk Tarihini veya Türklerin Ruslarla münasebetlerini ve mücadelesini konu etmektedir.


Daha sonraki dönemde belirttiğim gibi İdil-Bulgarları ile karşı karşıya kalmışlardı. Bu dönemin önemli özelliği ise, bildiğiniz gibi İdil-Bulgarları Türk Devletleri arasında İslamiyeti kabul eden ilk devlettir. Yani lise kitaplarında her ne kadar Karahanlılar yazsa da bu yanlış bir bilgidir. İdil-Bulgarı daha 10.yüzyılın başında İslamiyeti kabul ettiklerinde Ruslara da böyle bir teklifte bulunuyorlar, İslamiyeti kabul etme teklifinde, ama Rus Knezi Vladimir, tabi bütün dinleri araştırtıyor ve İslamiyette zina, içki ve domuz etinin günah olmasından dolayısıyla ve Rus yıllıklarından okuduğumuz kadarıyla sünnetten korktuklarından dolayı İslamiyeti kabul etmiyorlar ve teklifi red ediyorlar. Çok geçmeden de Ruslar Hıristiyanlığı resmi olarak kabul ediyorlar. Türk Rus münasebetlerinin bu döneminden itibaren ilişkilerde din faktörü de önemli rol oynamaya başlıyor.


Ruslarla Türklerin karşılıklı etkileşimlerinin zirvede olduğu dönem Altın Orda dönemidir. Bildiğimiz kadarıyla Altın Orda Devleti Türk-İslam Devleti'dir ve yaklaşık üç asır boyuncada Rus şehir Knezliklerini kendi hakimiyeti altında tutmaktadır. Bu sürede çeşitli etkileşimde bulunuluyor. Nitekim Rusların en önemli tarihçilerinden ve belki de ilk Rus Tarihini yazan Karamzin (Nikolay Karamzin, 1766-1826) Altın Orda dönemiyle ilgili şöyle bir cümle kaydetmiştir kendi eserinde : "Moskova ihtişamlığını Altın Orda Hanları'na borçludur."


Ve gerçekten de gerek siyasi, gerek kültürel ve ekonomik alanda birçok konuda Altın Orda Devleti'nin Rusya üzerindeki etkisini hissetmek mümkündür. O kadar ki, Tatar tarihçi Rızaeddin Fahreddin'de (1859-1936) konuyla ilgili bir yorumda bulunuyor ve diyor ki : "Altın Orda Hanları olmasalardı (bunun sebebini şimdi açıklayacağım), bugünkü Rusya'nın kuruluşu mümkün olmayacaktı, ne Petrolar, ne de Katerinalar sayesinde bu mümkün olabilirdi." Bunun en büyük nedeni tabi ki Altın Orda hakimiyetine girmeden önce Rus Knezlikleri "Şehir Knezlikleri" şeklinde varlıklarını sürdürüyorlardı. Altın Orda Devleti hakimiyeti altında girdikten sonra birleştiler, ortak düşmana karşı. Bu belki dolaylı bir etken ama daha sonra Hanlar hep Moskova Knezliğini desteklediklerinden dolayı Moskova diğer Rus Knezlikleri de kendi etrafında birleştirmeyi başaracaktı. Bundan dolayı Rızaeddin Fahreddin Altın Orda Hanlarını aslında bir şekilde suçlamış oluyor. 


Tabi siyasi yetki vardı, yine Rus Knez Kilisesi bu dönemde tarihinin en rahat dönemini geçirmiştir. Çünkü, gerek Cengiz Han, gerekse onun kurduğu ya da daha sonra Türkleşen ve İslamlaşan devletlerde bütün dinlere karşın müsamalı davranılmıştır. Kilise bu dönemde güçleniyor ve Rus Knezliklerin Moskova etrafında birleşmesinde önemli rol oynuyor. Dolayısıyla bu süreçte Hanların aslında belki yanlış bir politika izlediğini söyleyebiliriz.


Çar ünvanı, biliyorsunuz Rus hükümdarları ve Petro'ya kadar hep Çar olarak adlandırılıyordu. Çar ünvanını Ruslar önce Bizans [Doğu Roma] imparatorları için kullandılar. Daha sonraki süreçte ise Altın Orda Hanları için kullandılar. Ve en son ancak Altın Orda hakimiyetinden kurtulduktan sonra Ruslar kendi hükümdarları için kullanmaya başlıyorlar. 


Burada önemli olan husus ise Özbek Han kendi kızını Rus Knezi Yuri ile evlendiriyor ve ona bir şapka hediye ediyor. Bu şapka daha sonra bütün Rus hükümdarlarının tahta çıktıklarında taktıkları taç şeklini alıyor, ki IV.İvan'da Petro'da dahil buna. Maalesef Ruslar buna, bu şapkanın Özbek Han'dan veya Altın Orda'dan kaldığını kabul etmiyorlar ve Monomah Şapka adını vermişlerdir ki o da Altın Orda öncesinde Rusya hüküm süren bir Knez idi. Ve işin ilginç tarafı, 1682'de bunun kopyası yapılmıştır, çünkü İvan ve Petrov Alekseyeviçler, 2 Çar birlikte Rus tahtına çıkmıştı.





Yine bu dönemin önemli özelliklerinden biri, Çarlık Rusya'sı döneminde Rus-Türk münasebetleri açısından 2 Türk kökenli hükümdarın Rus tahtına çıkmış olmasıdır. 1574 yılında IV.İvan, Korkunç İvan [1533 -1584, ilk Çar] olarak da bilinmektedir Türkiye'de. Büyük bir sorun yaşıyor kendi devletinde, düzeni sağlayamıyor ve büyük bir muhalefetle karşılaşmakta, bunu da ancak Altın Orda'dan bir Han'ın Rusya'da tekrar düzeni sağlayabileceği düşüncesiyle, Altın Orda'nın varisi olan Kasım Hanlığı'nın hükümdarını Sayın Bulat'ı ; ki kendisi daha sonra Hıristiyanlığı kabul ederek Simeon Bekbulatoviç [1574-1576] adını alıyor; onu Rus tahtına Çar olarak çıkarıyor.



Sayın Bulat


Boris Godunov

Sayın Bulat ve Boris Godunov yüzde yüz Türk'tür.


İkinci Türk kökenli, Rus tahtına oturan hükümdar Boris Godunov'tur [Baris Gudunov, 1598-1605], aynı zamanda IV.İvan oğlu I.Fyodor'un damadıdır. Gudunov'un önemli özelliği ise IV.İvan öldükten sonra oğlu I.Fyodor'da aklen zayıf olduğu için Rus tahtına çıkacak kimse kalmıyor, aynı zamanda Yuri Hanedanlığı da bu şekilde sona ermiş oluyor, Rus Duması (Meclisi) Boris'u ki İvan döneminde çok güçlü bir devlet adamıydı, Çar olarak tahta çıkartmış oluyor. Kendisinin soyunun da Altın Ordalı Çet Mirza'ya dayandığı bilinmektedir [Saburov-Gadunovlar].


Rus tahtında Türk kökenli Çarların yanısıra birçok Rus Çariçesi'nin de Türk kökenli olduğu bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi Elena Glinskaya, IV.İvan'ın annesi olması açısından önemli, ikinci önemli çariçe ise Natalya Naryshkina [1651-1694]'dır, I.Petro'nun annesiydi ve Rus kayıtlarına baktığımızda çok güzel bir kadın olarak tasvir ediliyor, her ne kadar portrede çok şişman gözükse de. Bildiğiniz gibi Orta Çağ Avrupa'sında Rusya'da dahil olmak üzere şişmanlık bir güzelliğin ve zenginliğin göstergesiydi. Bundan dolayı Rus Çariçeleri de kendi aralarında yarışıyorlardı, daha şişman ve dolayısıyla daha güzel olmak için.



Natalya Naryshkina

İvan ve Petro sadece anne tarafından Türk'tür.


Tabi bu evlilikler yalnızca üst düzeyde yapılmıyordu, aynı zamanda halk arasında da Türklerle Ruslar arasında evlilikler yapılıyor ve bundan dolayı da Rusya'da bir atasözü ortaya çıkıyor : "Rus'un altını kazarsan Tatar çıkar", yani Türk çıkar şeklinde. Ve bu sözü yeni dönemde Vladimir Putin'de çok gündeme getirmekte özellikle etnik meseleleri dile getirdiğinde. Ama son dönemdeki gelişmeler, eşinden ayrılmasıyla birlikte bize şunu göstermektedir, ki aslında bu hareketini açıklamak belki de bir zemin hazırlamış olabilir. Çünkü 2 hafta önce eşinden ayrıldı ve yeni arkadaşı da yine Türk kökenli, Özbek Türklerinden Alina Kabaeva'dır, dünyaca meşhur bir sporcudur.


Altın Orda etkisine dönecek olursak, siyasi etkilerin olduğunu söyledik, Hanlar, Rusları batıdan gelen tehlikelere karşı koruyor ve bu şekilde aynı zamanda Katoliklere karşı da koruyor. Nitekim, Rusya'da  tarih kuruluşları tartıştığında hep şu soruyu soruyor: Acaba işte Knez Vladimir İslamiyeti kabul etseydi dünya bugün ne şekilde değişirdi? Ya da Altın Orda Hanları Rusları Katoliklerden korumasaydı yine Rusya bugün acaba tam olarak bir batı ülkesi olabilir mi, gibi sorular sorulmaktadır. 


İdari ve askeri etki görüyoruz Altın Orda'nın Rusya üzerinde. Rus toprakları aynı Türk sistemindeki onlu sisteme göre taksim edilmişti. İktidar; Altın Ordu sonrasında Rus hükümdarları Hanlar kadar çok etkili ve sert olacaklardır ki, batılı seyyahların seyahatnamelerine baktığımızda Rusya'yı ziyaret ettiklerinde hep şunu soruyorlar: "Rus tahtında hangi Han oturuyor?". Aslında Çar'ı kastediyor, çünkü Çar kadar güçlü ve etkili birini kastediyorlar. 


Hukuk alanında etkinin olduğunu görüyoruz. İdam cezası Altın Orda ile birlikte başlatılmıştır Ruslar'da. Diplomasi; Tatarca, yani Tatar Türkçesi I.Petro dönemine kadar diplomaside ikinci resmi dil olarak kullanılmıştır. Postacılık; Hanların kurdukları yan posta istasyonları bütün Rusya'da kurulmuş ve Rus yollarını Avrupa'da en güvenilir yol haline getirmiştir. Ekonomide de etkisini görüyoruz. Rusya'daki para anlamındaki dengi kelimesi bile Türkçeden alınan bir kelimedir. Tenge'den gelmektedir. Nitekim Tenge bugün birçok Orta Asya ülkesinin para birimidir. Nüfus sayımı; ilk kez nüfus sayımı Rusya'da Altın Orda döneminde yapılmıştır. 


Bütün bu etkileri en iyi şekilde gösteren husus tabi ki dildir. Nitekim, Rus dilcileri dahi çeşitli dönemde Rusçaya yaklaşık 1500 kelimenin girdiğini ileri sürmektedir. Tabi ki bu kelimelerin bir kısmı zamanla kullanımdan çıkmıştır. Aynı Türkiye'de olduğu gibi. Çeşitli dönemlerde dil reformları yapıldığında Rusçadaki yabancı kelimeler de çıkarılmıştır. 


Önemli etkilerden biri de kıyafet alanında olmuştur. 1551 yılında toplanan Rus Konseyinde (Rus Dumasında), Rus devlet adamları o kadar rahatsız olmuşlar ki Rusların Türk kıyafetleri giymesinden, şöyle denmiştir: "Dinsiz Muhammed'in takkelerini takmalarını yasaklamalıdır." Hatta insanlar kiliseye giderken bile Altın Orda'da gördüklerini ve benimsedikleri takkeleri takıyorlardı. Yine bir başka, Maksim Grek, Yunan kökenli, o da Moskova'dan arkadaşlarına yazdığı mektupta, Rusların Tatar kıyafetlerine büründüklerini kastederek, yakında çalma, ya da çarşaf giymeye başlayacaklarını, yazarak kederli ve alaylı bir şekilde belirtmiştir. 


Tabi bu etkilerin ancak bir kısmını özetlemeye çalıştım. Ama şunu belirtmemiz gerekiyor, Altın Orda etkisi çok büyük olmuştur Rusya üzerinde. Ve Altın Orda Devleti ki aslında Rusya'yı 16.yy'da Avrupa'nın en güçlü devletlerinden biri haline getirdi dersek abartmış olmayız. Ama maalesef özellikle, ve Ruslar da buna çok önem veriyorlardı,  örneğin IV.İvan Tatar Hanlıklarını Altın Orda'nın varisleri olan Kazan, Astrahan ve Sibir Hanlıklarını ele geçirdiğinde kendi ünvanına, yani Büyük Rusya Çarlığı hükümdar ünvanına aynı zamanda Kazan, Astrahan ve Sibir hükümdarı teriminide eklemiştir.  Ancak özellikle Petro döneminden itibaren Altın Orda'nın Rusya üzerindeki izleri silinmeye çalışılmıştır. Bütün o uygulamalardan vazgeçilmiş, bunun bir sonraki adımı Sovyetler Birliği zamanında yapılmıştır. Nitekim, 1944 tarihinde Komünist Partisinin kararı doğrultusunda Rusya'da Altın Orda araştırmaları yasaklanmıştır. Ve bu yasakta Sovytler Birliği'nin yıkılışına kadar sürmüştür. 



(Prof.)Doç.Dr.İlyas Kemaloğlu (Kamalov) / kendi sitesi

TÜRK-RUS MÜNASEBETLERİ - Türk Tarih Kurumu/(detaylı)video




*


"Russians of Turk Origin"
Prof. Minehanım Tekleli



Yazar Aleksandr Ivanovich KUPRİN (1870-1938)


Bütün ömrünü Türklerle vuruşarak geçiren Türk;
Aleksandr Vasilyeviç SUVOROV (1729-1800)


Ressam Arkhip İvanoviç KUİNCİ (Kuinji)(1842-1910)


Komutan Alexander Vasilyevich KOLCHAK (KOLÇAK - 1874-1920)


Nobel ödüllü Yazar İvan Alekseyeviç BUNİN (1870-1953)


Şair Anna AHMATOVA (1889-1966)*
* Eşi: Şair Nikolay Gumilyov
* Oğlu: "Hunlar","Eski Türkler","Hazar Çevresinde Bin Yıl" kitaplarının da yazarı olan coğrafyacı-tarihçi 
Lev Nikolayeviç Gumilev (L.Nikolayevich Gumilev)'dir.




Fyodor Mikhailovich DOSTOYEVSKİ (1821-1881)


"Her şeyden önce, kendine yalan söyleme. Kendisine yalan söyleyen ve söylediği yalanları dinleyen kişi bir noktaya gelince, etrafındaki veya kendi içindeki gerçeği ayırt edemez. Ve böylece hem kendisine hem de diğerlerine 
bütün saygınlığını yitirir."


"Above all, don't lie to yourself. The man who lies to himself and listens to his own lie comes to a point that he cannot distinguish the truth within him, or around him, and so loses all respect for himself and for others." 


"Russians" of  "Turk" origin....




27 Mayıs 2017 Cumartesi

II.Dünya Savaşı'nda Hollanda'daki Esir Kampında "Bitirilen" Hayatlar...






Amesfoord Esir Kampında Ölen Özbek-Kazak-Kırgız Türkleri




Yer Hollanda, yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı neden öldürüldü?

Orta Asya'daki evlerinden Alman ordusuna karşı savaşmak için yola çıktılar. Sonrasında üstlerinde paçavralarla esir olarak Hollanda'daki toplama kampına getirildiler. 1942 yılında Amersfoort kenti yakınlarında bir ormanda öldürülen çoğu Özbek 101 Orta Asyalıyı hatırlayanlardan çok azı hayatta. Öyle ki Hollandalı dikkatli bir gazeteci olmasa belki de tamamen unutulacaklardı.

Her baharda kadın-erkek, yaşlı-genç yüzlerce Hollandalı, Utrecht yakınlarındaki Amersfoort kenti yakınlarındaki bir ormanda toplanır. Bu insanlar Naziler tarafından tam bu noktada silahla infaz edilen ve yarım yüz yıldır unutulmuş olan 101 meçhul Sovyet askerini anmak için mumlar yakarlar.

Burada yatanların hikayesi Rusya'da birkaç yıl çalıştıktan sonra 18 yıl önce Amersfoort'a geri dönen gazeteci Remco Reiding'in yakınlarda bir Sovyet savaş mezarlığı olduğunu öğrenmesiyle başladı.

Reiding "Daha önce hiç duymadığım için şaşırmıştım. Mezarlığı ziyaret ederek arşiv bilgileri ve tanıklıklar aramaya başladım" diyor. Araştırmaya başladığında mezarlıkta 865 Sovyet askerinin yattığını, 101'i dışında hepsinin cansız bedenlerinin Hollanda'nın diğer bölgelerinden ve Almanya'dan getirildiğini, fakat isimsiz 101 kişinin orada, Amersfoort'ta öldürüldüğünü öğrendi.

Almanya'nın Sovyetler Birliği'ni işgale başladığı ilk haftalarda Smolensk yakınlarında esir düşen bu 101 kişi, işgal altındaki Hollanda topraklarına propaganda amacıyla getirildi.

"Özellikle Asyalı görünüme sahip esirleri seçip, Nazilere direnç gösteren Hollandalılara sergilemek istiyorlardı. "Alt insan" diye tanımladıkları bu insanları gördükten sonra Sovyetlerin neye benzediğini anlayan Hollandalıların Almanya'ya destek vermesini umuyorlardı" diyor Reiding.

Nazilerin Sovyet halkları hakkında düşüncelerini değiştirmeye çalıştığı kişiler ise Amersfoort'taki toplama kampında kalan Hollandalı komünistlerdi. 1941'den beri Yahudilerle birlikte bu kampta tutuluyorlardı. Fakat plan işe yaramadı.

Bugün 91 yaşında olan Henk Broekhuizen, hâlâ hayatta olan az sayıda tanıktan biri. Ergenliğinde Sovyet esirlerinin kente getirilişini izlediğini hatırlıyor.

"Gözlerimi kapattığımda yüzlerini hatırlıyorum" diyor ve ekliyor: "Paçavralara bürünmüşlerdi, hiç askere benzemiyorlardı. Yalnızca yüzlerini görebiliyordunuz. Naziler onları tren istasyonundan kampa kadar ana caddeden yürüttüler. Çok küçük ve güçsüzlerdi, ayaklarına da çaput bağlamışlardı. Bazıları arkadaşlarının koluna girerek güçlükle yürüyebiliyordu."

Bazı esirler, kendilerini izleyen halkla göz teması kurmuş, el hareketleriyle aç olduklarını anlatmaya çalışmışlardı.

"Onlara su ve ekmek getirdik. Ama Naziler hepsini ellerimizden alıp yere attı. Yardım etmemize izin vermediler" diyor Broekhuizen, Onları bir daha görmediğini söyleyen Broekhuizen, başlarına ne geldiğini de bilmiyordu. Fakat gazeteci Remco Reiding Hollanda arşivlerine girerek yaşananlarla ilgili belgeler bulmaya başlamıştı.

İlk fark ettiği, çoğunun Özbek olduğuydu. Toplama kampındaki yetkililerin de bundan haberi yoktu. Yalnızca Rusça konuşan bir Nazi görevlisi onları sorguladıktan sonra bunu öğrenebildiler. Reiding, bu kişilerin çoğunun Semerkant'tan geldiğini söylüyor: "Belki bazıları Kazak, Kırgız veya Başkurt'tu. Ama çoğu Özbekti."

Nazilerden, aç Özbeklere bir somun ekmek

Reiding'in ortaya çıkardığı bir diğer şey de Orta Asyalıların kamptaki diğer herkesten daha kötü muamele gördüğüydü: "Kamptaki ilk üç günlerinde etrafı dikenli telle çevrili açık bir alanda tutularak aç bırakıldılar. Alman bir film ekibi, barbar 'insan altı varlıkların' yemek için birbiriyle kavga ettiği anı çekmek için hazırlanıyordu. Propaganda için bu filme ihtiyaçları vardı. Sonunda Naziler aç Özbeklerin arasına bir somun ekmek attı. Ama hiç beklemedikleri bir şekilde içlerinden biri ekmeği eline alarak bir kaşıkla eşit parçalara böldü. Diğerleri de o sırada sakince bekledi. Kimse kavga etmedi. Sonra da eşit şekilde bölünmüş ekmekleri paylaştılar. Naziler hayal kırıklığına uğramıştı."

Ama esirleri daha kötü şeyler de bekliyordu.

"Özbeklere diğer esirlere verdiklerinin yarısı kadar gıda veriyorlardı ve onlara yardımcı olmaya çalışan biri olduğunda bütün kampı cezalandırıyorlardı. Yemek artıklarını ve patates kabuklarını yediklerinde Naziler onları 'domuzların yiyeceği şeyi yiyorsunuz' diyerek dövüyordu" diyor Özbek tarihçi Bahodir Uzakov. Yakınlardaki Gouda kentinde yaşayan Uzakov da Amersfoort kampının tarihiyle ilgili araştırmalar yürütüyor.

'Düzenli olarak dayak yediler'

Kamptaki gardiyanların itirafları ve kamptaki diğer esirlerin tanıklıklarını arşivlerden çıkartan ve bunlarla 2015 yılında bir kitap yayınlayan Reiding, kampta Özbeklere taş, kum veya kütük taşıma gibi en kötü işlerin verildiğini, düzenli olarak da dayak atıldığını ortaya koydu.

Gördüğü en şok edici hikayelerden biri ise kampın Hollandalı doktoru Nikolaas Van Nieuwenhuysen'in bir eylemiydi: "Kamptaki Özbekleri, ölen iki arkadaşlarının kafalarını kesip kafataslarını tamamen temizleninceye kadar kaynatmaya zorlamış. Sonra da bu kafataslarını çalışma masasına yerleştirmiş. Tam bir delilik!"

Aç ve çelimsiz kalan Özbekler yakaladıkları sıçanları, fareleri ve buldukları bitkileri yemeye başlamış. Aralarından 24'ü 1941'in sert geçen kışını çıkaramadı. Kalan 77'sine ise çalışmak için çok güçsüz kaldıkları için ihtiyaç duyulmadı.

Bu yüzden 1942 senesinde bir Nisan sabahı "İklimi size daha uygun olan Güney Fransa'ya gönderiliyorsunuz" denilerek kamptan çıkarıldılar. Ancak götürüldükleri yer Güney Fransa değil, kampın hemen dışındaki ormandı. Burada kurşuna dizilerek infaz edildiler ve bir toplu mezara gömüldüler.

'Kaçmaya çalışanlar vuruldu'

"Bazıları ağlamaya başladı, diğerleri el ele tutuşarak ölümle yüzleştiler. Kaçmaya çalışanlar ise askerler tarafından kovalanarak vuruldu" diyor kampın gardiyanları ve şoförlerinin tanıklıklarını anlattıkları belgelere ulaşan Reiding ve ekliyor:

"Müezzinlerin insanları namaza çağırdığı, pazaryerinde rüzgârların kum ve tozlarla dans ettiği ve sokakları baharat kokan şehrinizden 5 bin kilometre uzakta olduğunuzu hayal edin. Onların dilini bilmiyorsunuz, onlar da sizin dilinizi bilmiyor. Ve bu insanların size niye hayvan gibi muamele ettiğini asla anlamıyorsunuz."

Bu esirleri teşhis etmek için çok az bilgiye sahibiz. Naziler Mayıs 1945'te kaçarken kamp arşivlerini ateşe verdiler. Geriye yalnızca adı bilinmeyen iki kişinin yüzlerinin gözüktüğü bir fotoğraf kaldı. Hollandalı bir esirin kalemle çizdiği dokuz portreden yalnızca ikisinde resimdeki kişinin adı yazılmış.

"Adları yanlış yazılmış ama kulağa Özbekçe gibi geliyor" diyor Reiding: "Biri Kadiru Xatam ve diğeri Muratov Zayer diye yazılmış. İlk kişinin doğru adı Hatam Kadirov, ikincisi ise Zair Muratov olmalı."

Resimlere baktığımda Özbekçe isimleri ve Orta Asyalıların yüz hatlarını anında fark ediyorum. Tek kaşlar, melez yüz özellikleri… hepsi benim ülkemde güzel bulunan şeyler.

Bu genç erkekler 20'li yaşlarının başlarındaydı, belki de daha genç. Muhtemelen anneleri onlara uygun bir gelin bakmaya başlamış, babaları düğünlerine kadar besleyip büyütmek için bir dana almıştı, araya savaş girmeden önce.

100 bin Özbek kayboldu

Bu kişilerden bazılarının benim akrabalarım da olabileceğini idrak ediyorum. İki büyük amcam ve eşimin dedesi savaştan geri dönmemiş. Bana amcalarımın Alman kadınlarla evlenip Avrupa'da kalmayı tercih ettiği söylenirdi. Ninelerimin kendilerini avutmak için uydurdukları bir hikaye. Gerçek ise savaşa giden 1,4 milyon Özbek'in üçte birinin geri dönmediği ve 100 bininin de kaybolduğu.

Amersfoort'ta yaşamını yitiren 101 Özbek'ten adı bilinen ikisi dışındakilerin teşhis edilememesinin çok nedeni var. Bunlardan biri Soğuk Savaş. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan Soğuk Savaş, Batı Avrupa ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni ideolojik düşmanlar haline getirdi.

Bir diğer neden ise Özbekistan'ın 1991'de bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet geçmişini unutma kararı alması. Savaş gazileri artık kahraman statüsünde değil. Her ne kadar ülkenin yeni devlet başkanı Şevket Mirziyoyev geri getirileceğini söylese de, savaşın ardından 14 yetimi evlat edinen bir aile anısına dikilmiş bir heykel başkent Taşkent'ten kaldırıldı.

Özetle, yıllar önce Sovyet ordusundayken kaybolan askerlerin izini sürmek Özbek hükümeti için bir öncelik olmadı. Ama Reiding, bu Özbeklerin isimlerinin ülkenin arşivlerinde bulunabileceğini düşünüyor ve ekliyor: "Savaşta ölmeyen veya öldüğünden haber alınamayan askerlerin belgeleri yerel KGB birimlerine gönderilirdi. Bu 101 kişinin bilgileri de muhtemelen Özbekistan'da. Eğer onlara erişebilirsem bu 101 kişinin bir kısmını bulabilirim."



Rustam Qobil, 11 Mayıs 2017
BBC Özbekçe Servisi, Amersfoort
SB'nin NOTU: Özbekçe diye bir dil yoktur. Ona ancak Özbek Türkçesi denir.





EK:


‘Savaşın başlangıcında 101 asker Rusya’dan Hollanda’ya getirilir. Askerler Smolensk Muharebesi’nde esir alınırlar. Uzun ve yorucu bir tren yolculuğu sonucu 1941 yılının Eylül ayında Amersfoort’a ulaşırlar. Almanların amacı, Hollandalılar'a Özbek asıllı Rus askerlerinin ne kadar vahşi ve aşağılık yaratıklar oldukları, göstermekmiş. Ancak bu propoganda ters tepmiş. Açlıktan ölüm noktasına gelen askerlere bir tane ekmek verilmiş, Almanlar askerlerin ekmek için birbirlerini yiyeceklerini bekliyorlarmış. Askerler tam tersine kendilerine verilen bir ekmeği küçük parçalara ayırarak kardeşçe paylaşmışlar. Esir askerler kampta çok ağır işlerde çalıştırılmışlar. Yorgunluktan ellerindeki kum torbası yere düşünce, işkence görmüşler, ceza almışlar. Bu ağır şartlar altında, açlık ve hastalık nedeniyle, Nisan 1942’de 24 asker ölmüş. Geriye kalan 77 asker Almanlar tarafından sürgün edilirler. Ancak bu askerlerde 9 Nisan sabah erken saatlerde (06.30) kurşuna dizilerek öldürülürler. Özbek askerlerin Hollanda kampındaki dramatik hayatı böylece sonlanır’.

2016-basın


Remco Reiding'in kitabı : "Kind van het ereveld" (Onuru gömülen Çocuk) : «Дитя поля славы» 
Belgesel (Video) NL dilinde ;  TV Program konuğu; Remco Reiding NL dilinde.




ENG:

Book of Remco Reiding : "Child of the Field of Honour"


They had been captured near Smolensk in the first weeks after the German invasion of the Soviet Union, and transported to the German-occupied Netherlands for propaganda purposes.

"They handpicked the Asian-looking prisoners and wanted to exhibit them to the Dutch, who resisted Nazi ideas," says Reiding.

"They called them untermenschen - inferior people - and hoped that once the Dutch saw what the Soviets looked like, they would join the Germans."

Most were from Samarkand, says Reiding. "Maybe some of them were Kazakh, Kyrgyz or Bashkir. But the majority were Uzbeks." - link BBC




SB: 
Kazakh - Kyrgyz - Bashkir and Uzbeks are Turkish Tribes.
So, remember that they are not Soviet Russians.







9 Mart 2016 Çarşamba

Kırkkız - Fortygirls




Kırgız Adı ve Kırkkızlar


Alman kökenli Rus bilim adamı Radloff’a göre ‚Kırgız‛ adı ‚kırk yoz‛ (kırk boy) anlamına gelmektedir. Manas destanında ‚Kırgız – kırk kabileden oluşmuş‛ söylemiyle uyuşmaktadır.


Kırk kız adıyla ilgili başka bir rivayet de şöyledir: Han’ın kızı kırk kız arkadaşı ile gezmek için uzaklara gider. Bu sırada düşman saldırıya geçer, Han’ın ülkesini talan eder ve herkesi öldürür. Obadan sadece kızıl bir it ve geziye giden kırk kız sağ kurtulur. Bu kırk kızdan türeyen boya da Kırgız adı verilir.


XIX. yüzyılın ikinci yarısında Kırgızistan’da seyahat eden Rus bilim adamları bu efsaneyi derleyip yazıya geçirmiştir. Özellikle 1856 yılında Kazak bilim adamı Ç. Valihanov’un ‚Zapiski o Kirgizah‛ (Kırgızlar Hakkında Yazılar) adlı çalışmasında bu efsane hakkında geniş bilgiler verilmiş ve efsanenin İslam dünyasında yayılmasında rolü olmuştur. 


1860 yılında Kırgızistan’a gelen M. İ. Venyukov da aynı efsaneye ‚Puteşestviya pookrainam Ruskoy Azii i zapiski o nih‛ (Rus Asya’sına Seyahat ve Onlar Hakkında Notlar) adlı kitabında yer vermiştir. XIX. yüzyılın Rus tarihçisi N. A. Aristov 1895 yılında Sank Peterburg’da yayımlanan ‚Vıyasneniya etniçeskogo sostava kirgizov – kazahov bolşoy ordı i karakirgizov‛ (Kırgız- Kazak büyük boyunun ve Karakırgızların etnik içeriğinin araştırılması) adlı çalışmasında ‚Kızıl it ile ilgili efsane, büyük ihtimalle eski dinlilerin ata babaları olan Usunlardan söz etmekte‛ demiştir. Çünkü Kırgızların ata babaları sanılan Usunlar sarışın, mavi gözlüdür....


Kırgızlar arasında Kırgız kelimesinin etimolojik anlamıyla ilgili çeşitli efsaneler anlatılmakta ve görüşler öne sürülmektedir. Kırk kızla ilgili halk arasında anlatılan ikinci efsane de şöyledir: 


Çok eskiden Akeşe (Kendisi Arap kökenli olup, Stam kabilesinden olduğu söylenmektedir) adında bir adam Sibirya ve Yeniysey’de yaşayan Kalmuklar’a İslam dinini yaymak amacıyla varır. Akeşe’den Mansur adında çocuk dünyaya gelir. Akeşe ölünce oğlu Mansur Kalmuklar’ın değerli adamı Iroo – Cıroo’nun evinde hizmetçi olarak yaşamına devam eder. Iroo – Cıroo Mansur’u çok sever ve kendi kızıyla evlendirir. Mansur yavaş yavaş Kalmuklar arasında İslamiyeti yaymaya başlar. Zaman geçer, iki çocuğu olur. Kızının ismini Apal, oğlunun ismini Minal koyar. Kızı on bir, oğlu yedi yaşına gelince Mansur ölür. Bu sırada halk arasında Apal’ın geceleri evden çıkıp sabaha doğru eve geldiğiyle ilgili dedikodular başlar. Halk küçük Minal’a ablası Apal’ın kötü yola düştüğünü söyler. Minal bu söylentinin doğru olduğunu öğrenmek için gece ipin bir ucunu ablasının ayağına, diğer ucunu da kendi ayağına bağlar, yatağına girer. Amacı ablası kalkarsa kendisinin de uyanmasıdır. Gerçekten de gece yarısı ablası kalkar, dışarıya doğru yönelir.


Minal uyanır peşinden gider. Ablası Apal koşarak dağda bir mağaraya girer. Minal da peşinden girer. Gözlerine inanamaz. Mağara altından yapılmış, başköşede de kırk çilten oturuyor. Onların aksakalı: ‚Neden insanoğluyla geldin?‛ diye Apal’a kızar. Apal ‚Hayır, ben kendim geldim‛ der ve arkasına bakar, küçük Minal’ı görür. Tam bu sırada kırk çiltenden biri kalkıp Apal ile Minal’a su gibi sıvı bir içecek verir. Minal içeceğin tadına bakar. Bal gibi tatlı içeceği içen Minal deli olur. Fakat onun gönlünde hep ablasının temiz olduğu kalır. Bundan dolayı hep ‚Apal ak‛ diyerek gezer. Bunu duyan Kalmuklar ‚Ak, Allah’ın adı, Apal da Allah; Minal da Allah’ım diyor, bunları öldürmek gerek‛ derler ve ikisini de yakıp külünü suya bırakırlar. 


Suya bırakılan küller, rengârenk köpük olur ve yavaşça akmaya devam eder. Tam bu sırada hanın kızı kırk kızla su kenarına geziye çıkmıştır. Kızlardan biri bu rengârenk köpüğün tadına bakar, köpüğün lezzetine dayanamayıp öbür kızları çağırır. Onlar da köpüğün tadına bakarlar. Böylece kırk kız bu köpükten gebe kalır. Bunu duyan han çılgına döner. Kızların öldürülmesini emreder. Hanın veziri kızları öldürmek için dağa götürür fakat kıyamaz. Sağ bırakır. Bu duruma üzülen, dertlenen han kızı şu şarkıyı söylemiş:



Akıykatsız ataga, 
Han da bolso calınba, 
Ölüp ketsin öz kızı, 
Ümüt kılıp taarınba, 
Kırk kız baarı bir künü, 
Boozuyt degen bolobu. 
Kırk kızdı bütün öltürü, 
Kanıbızga toyobu.?!

Adaletsiz babaya,
Han da olursa yalvarma,
Ölürse ölsün öz kızı,
Umut edip darılma,
Kırk kız hepsi bir günde,
Gebe kalabilir mi?
Kırk kızı bütün öldürüp,
Kanımıza doyar mı?!


Bu kırk kızdan doğan çocukların neslinden Kırgızlar oluşur. İslami motifler içeren bu efsanenin, İslamiyet’in kabulünden sonra yeniden şekillendiği görülmektedir. 


Sonuç olarak Kırgız kavramının kökeni ve anlamıyla ilgili çok sayıda rivayetin yanı sıra yazılı kaynaklarda bilgiler mevcut olduğu görülmektedir. Ancak yukarıda görüldüğü gibi Kırgız Türkleri ile ilgili pek çok anlatmada ortak ata babalarının çıkışı, kırk kız ile bağdaştırılmaktadır.


Kırk kız ile ilgili efsanede yer alan ortak unsur köpükten hamile kalma motifidir. Bu efsanelerde bahsi geçen köpük, ölümsüzlük getirmese de bizzat hayatın kaynağı olarak görülmektedir. Hayat suyuyla ilişkilendirilecek olursak, bu efsanelerin İslam öncesi dönemlerde teşekkül etmiş olduklarını söyleyebiliriz. 



KIRGIZ ADI ÜZERİNE
Dr.Mayramgül Diykanbayeva
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, Öğr. Gör
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi 43
Erzurum,2010/PDF











Kırgız ve Kazak adları üzerine

Hemen hemen her halkın adının ortaya çıkışıyla ilgili birtakım kayıtlar tarih kitaplarında yer almıştır; ama bunların çoğu halk etimolojilerine dayanır ve pek çoğu halkın muhayyelesinde beslediği bir takım efsanevî hikayelerden gelir.


Kırgız adının ne anlama geldiği değilse bile, ortaya çıkışıyla ilgili birkaç rivayet anlatılır. Bu rivayetlerden birisi İlya Kazantsev’e aittir. Bu rivayete göre Alaça-han zamanında bazı kadınlar benekli çocuklar doğurmaya başlarlar. Fakat halk bu benekleri şeytanın alâmeti olarak kabul eder. Halk da han da bu durumdan endişelenir ve sonunda han benekli çocuk doğuran kadınların öldürülmesini emreder. Ancak, o sıralarda hanın da hanımı hamiledir ve o da benik bir çocuk doğurur. Han onun öldürülmesini emreder, fakat araya giren veziri, “onu öldürmektense, yanına kırk kız verip bozkıra sürelim” der. Han bu görüşü makul bulur ve hanımının yanına kırk kız vererek bozkıra gönderir. Bunlar orada çoğalırlar ve böylece Kırgız (kırk+kız) adı ortaya çıkar.


Bir diğer rivayet ise daha farklı. Aristov’un Türk Halklarının Etnik Kökeni adıyla çevirdiğimiz kitapta anlatıldığına göre M. İ. Venyukov’un dinlediği rivayette şöyle anlatılıyor:


Bilmem hangi hanın kızı kırk kızla birlikle bir gezintiden eve döndüğü sırada aulunu tamamıyla yağmalanmış halde bulur ve canlı olarak yalnızca kızıl bir köpek (kızıl-taygan) bulur. Rivayete göre bütün kız arkadaşları hamile kalır. Çocukları da onların hatırasını yaşatmak için kendilerine Kırk-gız adını alırlar.


Bu efsane başka bir hikâye ile tamamlanır ve bazen başka bir hikâye onun yerini alır. Buna göre prenses ve kız arkadaşları, dalgalı bir gölün tadına baktıkları köpüğünden hamile kalırlar. Bunun üzerine kabiledaşları onları evden kovarlar. Uzun süre çölde prensesleriyle birlikte dolaşırlar, fakat sonunda bu uğursuzluğun sebebi olarak gördükleri ona karşı isyan edip Çu nehrinin öte tarafına kovarlar. Zavallı prenses burada tüm Kırgızların beyine rastlar. Bey, onu hanım olarak alır ve evlilikten hemen sonra Kırgız-bay adını verdikleri çocuğu doğurur. İşte Kırgızlar bu çocuğun sulbünden inenlerden oluşmuştur.


Evliya-ata’daki Kara-Kırgızların anlattıklarına göre Kara-Kırgızların atası serap (sagım) içinden çıkıp gelmiş; Kırgızların başına hükümdar olmuş ve onlardan bir kızla evlenmiş. Bu evlilikten tek bir kızı olmuş. Babası ona kırk hizmetçi kız vermiş. Kız, bir gün kırk hizmetkârıyla birlikte büyük bir nehrin kenarına gitmiş. Köpüklerin kaynamakta olduğunu farketmiş. Kızlar köpüğe bakarken ondan bir ses duymuşlar: “Sen gerçeksin, ben de gerçeğim” Kızlar, şaşkın vaziyette parmaklarını köpüğe daldırıp ağızlarına götürmüşler ve hemen hepsi hamile kalmış. Sagım-han, onları öldürmek istemediği için hepsini yüksek bir dağa sürmüş. Onlar dağlarda karınlarını doyurmayı başarmışlar ve 40 erkek, 40 kız çocuğu dünyaya getirmişler. Böylece seksen çocukları olmuş. Bunlar büyüyünce birbirleriyle evlenmişler. Onlardan türeyen insanlar kendilerine Kırgız (Kırk-kız) demeye başlamışlar.


Gelelim Kazak adının nasıl ortaya çıktığına. Babür, hatıralarında bir çadırda geçirdiği günlerden bahsederken “kazakâne” bir hayat yaşadığından söz eder. Kelimenin Kaz ve Az adlı kabilelerin adlarının birleşmesinden meydana geldiği, daha sonra “z” sesinin “k”ye dönüştüğü ileri sürülürse de, pek gerçekçi görünmüyor. Daha buna benzer pek çok iddia mevcut, ama bunlar arasında en gerçekçi olanı Babür’ün halasının oğlu Mirza Haydar Duğlat’ın Tarih-i Reşidi adlı eserinde söyledikleri ile Zeki Velidi Togan’ın görüşüdür.


Muhammed Haydar Dulat Tarih-i Reşidi adlı eserinde Ebulhayr Han’a karşı çıkıp, Deşt-i Kıpçak bozkırından batıdaki Yedisu’ya göçen Kazak boyları hakkında bir takım malumatın ardından: “Ebulhayr Han öldükten sonra Özbek ulusunda ayrılık çıkıp, bozkırda yaşayan halk kendi güvenliğini sağlamak için Kerey Han ile Canibek Han’dan himaye talep ettiler. Böylece bunlar güçlendiler. Önceleri kaçak göçebeler, sonraları daha başkaları da kendi ulusundan ayrılıp geldiler. Bunlar bir süre malsız-mülksüz, başıboş olarak gezen adamlar olduğu için, bunlara yurt Kazakları denildi. Böylece onlara takılan bu ad baki kaldı” der.


Zeki Velidi Togan ise şöyle der: “‘Kazak’ sözcüğüyle, aslında siyasi bir maksat gözeten, siyasi isyan yapıp neticesinde tek veya hane halkıyla beraber kendi kavminden ayrılıp uzağa gidip, hükumet yönetimini eline almayı düşünüp dağ-taşa yerleşip, bağımsız ömür süren adamlar kastedilmektedir. ‘Kazak’ adı önceleri sadece sultanlara aitti, daha sonraları bunlara tabi boyların ve onların kurduğu memleketin adı oldu.”


Bunun yanı sıra Kazak adının ortaya çıkışı konusunda bir de halkın uydurduğu efsanevi rivayet vardır. Buna göre eski zamanda Kalça Kadır adında bir yiğit asker toplayıp, baş olup, nice nice düşmanlar ile savaşır. Bir seferinde ağır yaralanan Kalça Kadır, halksız, susuz, ıssız bozkırda yalnız kalır. Yaralarının acısı gittikçe artan ve iyice halsiz düşen yiğidin, ne kadar gayret etse de, yürümeye dermanı kalmaz ve yere yığılır. Ölüm halinde iken gökten bir beyaz kaz (kaz+ak) uçarak gelir, ağzına su damlatıp onu susuzluktan kurtarır ve parlak, geniş bir göl kenarına doğru götürür. Bu kaz, ak kaz olup gelen bir perikızı (ak kız) imiş. Üzerindeki ak kaz kılığını soyarak çıkarır, saf kıza dönüşerek Kalça Kadır’ın yarasını iyileştirir. Kalça Kadır bu ak kız ile evlenir. Bu evlilikten doğan erkek çocuğuna “Kazak” adı verilir.


Ak kaz kılığına girip, gökten uçup gelip, parlak bir göle konan perikızı güzellerine aşık olup evlenmek Kazak masallarında çok rastlanan bir motiftir. Kazaklar ak kazı uğurlu kuş sayıp, onu vurmayı yasaklamışlardır. Kazakların insanları iyi eden baksıları ak kazın tüylerini başına giyip ona sığınır. Kazaklar ölen ak kazı duvara asar, tüylerini çocukların göğsüne takarlar. Bunların hepsi ak kaza sığınmanın, eski putperest inanışın kalıntılarıdır.



D. Ahsen Batur. link:










12. Yüzyılın ilk çeyreği



Tarihçi A. Gabriel’in tespitine göre kayıp kitabesinde,  Sivas I. Keykavus Darüş- şifası’nı yapan Mimar Ahmet bin Ebubekir’in 1220 yılında yaptığı belirtilmektedir. Sekizgen planlı, piramit külahlı tuğla malzeme ile örülmüş anıtsal bir kümbet.


“Kırkkızlar’ın, zalim hükümdarların muhafızları aracılığıyla halktan zorla topladıkları haraçları, geceleri tebdili kıyafet olup, muhafızların elinden alarak, yoksul halka geri dağıtmaları kendilerini ‘hak ve adalet kahramanları’ haline getirmiştir. Kimliklerini gizledikleri içinde adeta efsaneleşmişlerdir.”


“Niksar’ın fetih sürecinde Kale kapıları kapatıldığı için dışarı çıkamayan kırk kız, bu defa, kaleyi kuşatan Danişmendli askerlerine içerden bilgi sızdırarak, fethi kolaylaştırıcı rol üstlendiler. Surların yakınına kadar gelen Danişmendli askerleriyle kendilerine özgü metotlarla iletişime geçen kızlar, haberleşmenin de ötesinde zamanla İslamiyet hakkında edindikleri bilgiler ışığında Müslüman olmuşlardır. Danişmendli askerleriyle olan iletişimleri fark edilip ceza olarak başları vurulana kadar, kırk kızların sırrı çözülememiştir....


... O günkü şartlarda, içerden yardım olmadan Niksar Kalesi’nin fethi zordur. İçerde her türlü sosyal ihtiyaca cevap verecek gıda ambarları, su sarnıçları gibi tesisler yer almaktadır. Kapılar açılmadan üç-dört ay barınmak mümkündür. Niksar Kalesi bu yönüyle, sadece savunma kalesi değil aynı zamanda yaşam kalesidir, şehir kaledir. Kırkkızlar’ın Niksar’ın fetih sürecinde verdikleri destek bu bakımdan çok önem arz eder.” 


“Sofia’nın da içinde bulunduğu kırk kızın, başları vücutlarından ayrılmış bedenleri surlardan aşağı atıldığında, Danişmendli askerleri gözyaşlarını tutamamışlardır. Fetih sonrası evlenme planları yaptıkları sevdalıların kanlar içindeki bedenlerini görmek onları çileden çıkarmıştır. Melik Ahmet Gazi tarafından kılınan cenaze namazlarından sonra, Kale’yi karşıdan gören bugün türbelerinin yer aldığı Düztepe yamaçlarına defnedilmişlerdir.” 

Abdullah Yıldız 
Araştırmacı-Yazar












"Forty Girls-Maiden" in Turkish Culture

“The Forty Maidens,” which is popular among the Kirgiz, Karakalpak, and other Turkish tribes, was woven into the first part of "Manas Epic", providing Manas with noble origins by depicting him as the son of a princess. 



Local tradition connects it with the well-known national legend in which the princess Gulaim and her forty girls bravely struggled against enemies, and descendants of Kyrk-Kyz called themselves "Kyrgyz" 
(Kyrgyzstan,Turkic Tribe)



For millennia, people have made legends of fearless Amazons. Many armies fled from warlike maidens. There is a legend of Samarkand Amazons. A Kirk Kiz Girl Squad stayed in the fortress of Kirk Kiz Tepe. Enemies surrounded the walls of the fortress and began to siege the castle. Samarkand girls, led by their leader Gauhar defended the fortress. Countless days and nights they repulsed the enemy’s attack. Many enemies were killed on the battlefield. Detachment of girls also sustained heavy losses. Only Gauhar and some girls survived, but help did not come. They prepared to defend the city.


The fortress was burning, groans and cries were heard in flames of fire, the walls were destroyed. Girls lost any hope. But Gauhar, having collected all remaining arrows, neatly hit enemies. When the arrows ended, Gauhar, mortally wounded, left the fortress. The soldiers of the enemy became rigid. Gauhar slowly stood up, a bloody helmet fell down from her head and luxurious tresses fell down on the armor. The girl raised her sword and with said: "My name is Gauhar, my squad of girls was killed in the battle, and I call your commander to a duel".


The army responded with a roar of astonishment. No one fought with this mighty army as bravely as the girl squad did. The leader threw a piercing glance at the girl and whispered: "I’d like to have such men in my army". Leaping from his horse, he politely came up to Gauhar and carefully looked into her eyes. He realized that he would not occupy Samarkand, but would find his death there. The commander bowed his head and kissed the hand of Gauhar. Then he turned to his men and shouted: "I saw the pearl of Samarkand and it’s enough for me. Back home!" The army approved it and, saddling their horses, the riders shaded from view.


Brave Gauhar followed the last enemy soldier with her eyes and a smile of joy lit up her face when they disappeared over the horizon, leaving the land of Samarkand. At that point, the riders appeared out of the fortress hurrying to aid the Amazons. Gauhar bowed her head with relief and whispered: "Finally!" and fell flat on her back. All her body was wounded. Closing her eyes she remembered her parents: how mother cooked bread and father told fairy tales, how her sister and she ran to the market for sweets and her betrothed told of his love. It flashed before misty eyes of Gauhar and looking at the steppe, gardens and the city of Samarkand, the radiant joy lit up in the depths of her eyes. "The city is saved!" - a happy inspiration flashed across her mind.




Özbekistan (Uzbekistan Turkish Woman in Traditional Clothes)









11 Temmuz 2015 Cumartesi

AKKOYUNLU TÜRK HANEDANLIĞI - WHiTESHEEP TURKiSH DYNASTY





White Sheeps Turks (Aq Qoyunlu) Uzun Hasan's son Zeynel Bey Tomb 
in Hasankeyf - Second half of the 15th century.









"dynasty of Ak-Koyunlu (White Sheep Turkoman) that ruled northwestern Iran and Anatolia in the fifteenth century." "Culture: Iranian" metmuseum info
Shame on you Metropoltian Museum! it is TURKiSH CULTURE








TURKOMAN MEANS "I AM TURK"
Kara Koyunlu (Black Sheep Turkomans) TURKiSH DYNASTY
even SAFAViD DYNASTY is TURKiSH
Shah İsmail I. is the son of Halima Begum, the daughter of Uzun Hasan of Akkoyunlu Dynasty
Battle of Chaldiran is a "BROTHER FiGHT" , between the Ottoman TURKS and Safavid TURKS.



Chaldiran Battle




Safavid Turkish Art


Safavid Turks
(compare with this)






Sırçalı Madrasa (Medrese) Museum
Built by the order of Anatolian Seljuk Sultan Gıyaseddin II Keyhüsrev, son of Alaeddin I Keykubad, in 1242.



Shah-i Zinde Tomb in Semerkant-Uzbekistan
UZBEKS ARE TURKiSH TRiBE





WHO SAYS THAT "SWASTiKA" iS iNDO-iRANİAN, iNDO-EUROPEAN or HİNDU OF ORiGİN?....

THE OLDEST ONE iS iN SAYMALYTASH (Saymalıtaş)
TURKiSH PETROGLYPH AT LEAST 15 THOUSAND YEARS OLD.



"Orkhon monuments  (Orhun Anıtları) are the last words of the Turks on stone "
"We were with 11 scientists in Saymlytash, on 10 thousand rocks 100 thousand petroglyphs...
We took only 6 thousand photo"












16. YÜZYILDA SAFEVİ DEVLETİ’NDE ETKİLİ OLAN DÖRT TÜRKMEN AŞİRETİ 
FOUR EFFECTIVE TURKMEN TRIBES OF SAFAVID STATE IN THE 16TH CENTURY
Yrd. Doç. Dr. Cihat AYDOĞMUŞOĞLU


Sheikh Haydar's son Ismail founded the Safavid Empire by defeating the ruler of Aq Qoyunlu in Tabriz in 1501. Safavid Empire was the longest-lived state which was founded in Iran during the Islamic period. After the foundation, Safavid Empire began to struggle with the Ottoman Empire in the west and Uzbeks in the east. Because, Safavid Empire has found itself in two Sunni world immediately after the establishment. In this struggle, Shah Ismail wanted to remove turmoil by sending his disciples through the territory of the Ottoman Empire in Anatolia. He also knew that the trends of Turkmen tribes of Anatolia comes from the time of his ancestors. Eventually, Safavid Empire was established by the Anatolian Turkish tribes. In so much that the sustaining element of the state has been the Turks. But when the Turkmen tribes began to fight each other to dominate the state, the central authority of the Safavid Empire weakened. Until the Shah Abbas’s reforms in the army and the state, the Qizilbash Turkmen tribes kept their positions in the administration of the Safavid Empire. The most effective Turkmen tribes in this period were Turkmen, Tekelu, Shamlu and Ustacalu tribes. In this article, we will try to explain the activities of these tribes.


1501 yılında Şeyh Haydar’ın oğlu İsmail, Ak Koyunlu hükümdarı Elvend’i yenerek Tebriz’de Safevi Devleti’ni kurmuştur. Bu devlet, İslâm devrinde İran’da kurulmuş olan devletlerin en uzun ömürlüsü olmuştur. Safevi Devleti, kurulduktan sonra hem Osmanlı Devleti hem de Özbeklerle mücadelelere başlamıştır. Zira Safevi Devleti kurulur kurulmaz kendini iki Sünni dünya arasında bulmuştu. Bu mücadeleler sırasında Şah İsmail, Anadolu’ya gönderdiği müritleri vasıtasıyla Osmanlı Devleti topraklarında kargaşa çıkartmak istemiştir. Zira Anadolu’daki Türkmen aşiretlerin, kendisinin de içinden çıktığı Safeviye Tarikatı’na ataları zamanından beri eğilimleri olduğunu biliyordu. Dolayısıyla Safevi Devleti’ni kuran ve yönetim mekanizmasının omurgasını oluşturan topluluk, tamamen Türk olup aynı zamanda Anadolulu idi. Böylece devleti ayakta tutan unsur Türkler (Türkmen aşiretleri) olmuştur. Şah Abbas’ın reformlarına kadar bu Kızılbaş Türkmen aşiretleri devlet teşkilatında ve orduda yönetimi ellerinde tutmuşlardır. Türkmen aşiretleri, İran coğrafyasına dağılarak Türkçe ve Türk kültürünün etkisini genişletmişlerdir. Türkmen emirlerinin eyalet valiliklerini ellerinde tutmaları ve kendi aşiretlerini yanlarında bulundurmaları sayesinde İran coğrafyası adeta bir Türk coğrafyası görünümü arz etmiştir. Fakat bu aşiretlerin olumlu etkilerinin yanında, devletteki hâkim pozisyonlarını korumak için giriştikleri acımasız mücadeleler gibi olumsuz etkileri de görülmüştür. Hatta bu mücadeleler çoğu zaman merkezi devlet otoritesini sarsan boyutlara ulaşmıştır. 16. Yüzyılda bu aşiretlerin en etkili olanları Türkmen, Tekelü, Şamlu ve Ustacalu oymakları olmuştur. Biz, bu makalede işte bu aşiretlerin faaliyetlerini anlatmaya çalışacağız.




*



EBU BEKR-i TiHRANi
KITAB-I DIYARBEKRIYYE - PDF

Ebu Bekr-i Tihrani'nin 875 (1470-71) yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey adına Farsça yazdığı Kitab-ı Diyarbekriyye, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri hakkında yazılmış tek tarih kitabıdır.



*




EXTRA:


1- "the Safavids was Turk, Turkic in their ethnic origins. And indead spoke Turkish as a language of daily life." Victoria Holbrook - Ohio State University / video


2- "In our history the Safavid state was mainly studied and analysed in two directions: link 
a) Shah Ismail I and Shah Abbas I period - the Turkish Safavids. 
b) Shah Abbas period and after - Persian Safavids."


3- Safavid Iran: Rebirth of a Persian Empire by Andrew J. Newman



* Qizilbash- (Kızılbaş) Kızıl-Red Baş-Head Turks (Alevieten also called as Kızılbaş)
* Aqqoyunlu (Akkoyunlu-White Sheep Turkomans) Turks
* Qaraqoyunlu (Karakoyunlu-Black Sheep Turkomans) Turks
in fact: Turkoman-Turkmen (Türkmen); means: I'm Turk = men+Türk

* Shah İsmail I.: the founder of Safavid Dynasty.
- mother Halima Begum, the daughter of Uzun Hasan of Akkoyunlu Turkish Dynasty.
- father Shaykh Haydar (Qizilbash), the nephew of Uzun Hasan (son of Qara Yuluk-Kara Yülük Osman)=Black Yuluk Osman, a Turkmen, founder of Aqqoyunlu.



* Afsharid (Avşar) Turkish Dynasty
 "Nader Shah, who deposed the last member of the Safavid dynasty and proclaimed himself Shah of Iran."
Afshar is one of the biggest tribe of Oghuz (Turks) confederation (24 tribes-also divided in little tribes, etc. That's way it is difficult for "strangers in Turkish History" to follow all these Turkish tribes, because they do not call Turks or Turkish, but with tribe names! ) Seljuk and Ottoman Turks are also from Oghuz (Oğuz) Turks, like Pecheneg Turks in Europe.

Avshar (Avşar) is also divided in Tribes like: Aqqoyunlu, Qarakoyunlu, Aydınoğulları ...


Zengid Dynasty of Avshar Tribe is the one who stopped the First Crusade. After the dead of Zengid Leader Salahaddin established the Ayyubi Turkish Dynasty and stopped the third Crusade (Richard I.the Lionheart of England,1191). Salahaddin is also Turkish, his brothers have Turkish names, and spoke Turkish in daily life. Usama İbn-Munqidh, who lived in his time, never mentioned in his memoirs that he was an Arab or Kurdish. Salahaddin comes from Afrasiyab, mentioned as Daşoğuz (which is Saka or Part, in the later time as Kipchak).  And the followers of Ayyubis are Mamluks of Egypt, which are the Kipchak Turks (also called as Polovets and Cumans in Europe), brothers of Oghuz. And Mamluk Kipchak Turkish army is the first army who defeated the Mongolian army.



* People who makes Safavids a Persian Dynasty must study better, as I show you above, they came from Oghuz Turkish Tribe. Relationship goes as: Oghuz-Avshar-Aqqoyunlu-Safavid and again Avshar.

5- Turks in İran (book in Turkish)

6- Old history of İranian Turks (book in Turkish with photo of Turukku)

* Todays "İran" was ruled from 1040 till 1926 by the Turks. There are still more then 40 million Turkish people living in İran. And before 1040 : Always Turkish tribes and states in Middle East, because Anatolia (Asia Minor, thus Turkey), Azerbaijan and Middle East are the homeland of the Turks. And the first state with the name Turk, was established as Turukku in 20th-12th c BC in North Mesopotamia. We did not came for the first time from Central Asia in the 10th-11th c AD, no, we were already here, and those who came, came back actually. That's why you don't see Mongolian race among us ; Turkey Turks and Azerbaijan Turks. (which many people things that the Turks are Mongolian race!) 

Every Turkish tribe is related with each other. History of the world can not be written without Turks. If so, then there is no History. Don't underestimate us. We are tired of other people's writings, using historical datas which belongs to Turks, like theirs and  enough with the "Turkish History" denial. History is knowledge about the past, it must be written in scholarly discipline, with evidence and respect in each others culture, and not with political thoughts.  With my regards,SB.2016



Turkish Culture and Art
Stone Ram (Taş-koç, Gravestones) mostly belong to Aqqoyunlu Turks
This one is in Armenia