özbekistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özbekistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2017 Cumartesi

II.Dünya Savaşı'nda Hollanda'daki Esir Kampında "Bitirilen" Hayatlar...






Amesfoord Esir Kampında Ölen Özbek-Kazak-Kırgız Türkleri




Yer Hollanda, yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı neden öldürüldü?

Orta Asya'daki evlerinden Alman ordusuna karşı savaşmak için yola çıktılar. Sonrasında üstlerinde paçavralarla esir olarak Hollanda'daki toplama kampına getirildiler. 1942 yılında Amersfoort kenti yakınlarında bir ormanda öldürülen çoğu Özbek 101 Orta Asyalıyı hatırlayanlardan çok azı hayatta. Öyle ki Hollandalı dikkatli bir gazeteci olmasa belki de tamamen unutulacaklardı.

Her baharda kadın-erkek, yaşlı-genç yüzlerce Hollandalı, Utrecht yakınlarındaki Amersfoort kenti yakınlarındaki bir ormanda toplanır. Bu insanlar Naziler tarafından tam bu noktada silahla infaz edilen ve yarım yüz yıldır unutulmuş olan 101 meçhul Sovyet askerini anmak için mumlar yakarlar.

Burada yatanların hikayesi Rusya'da birkaç yıl çalıştıktan sonra 18 yıl önce Amersfoort'a geri dönen gazeteci Remco Reiding'in yakınlarda bir Sovyet savaş mezarlığı olduğunu öğrenmesiyle başladı.

Reiding "Daha önce hiç duymadığım için şaşırmıştım. Mezarlığı ziyaret ederek arşiv bilgileri ve tanıklıklar aramaya başladım" diyor. Araştırmaya başladığında mezarlıkta 865 Sovyet askerinin yattığını, 101'i dışında hepsinin cansız bedenlerinin Hollanda'nın diğer bölgelerinden ve Almanya'dan getirildiğini, fakat isimsiz 101 kişinin orada, Amersfoort'ta öldürüldüğünü öğrendi.

Almanya'nın Sovyetler Birliği'ni işgale başladığı ilk haftalarda Smolensk yakınlarında esir düşen bu 101 kişi, işgal altındaki Hollanda topraklarına propaganda amacıyla getirildi.

"Özellikle Asyalı görünüme sahip esirleri seçip, Nazilere direnç gösteren Hollandalılara sergilemek istiyorlardı. "Alt insan" diye tanımladıkları bu insanları gördükten sonra Sovyetlerin neye benzediğini anlayan Hollandalıların Almanya'ya destek vermesini umuyorlardı" diyor Reiding.

Nazilerin Sovyet halkları hakkında düşüncelerini değiştirmeye çalıştığı kişiler ise Amersfoort'taki toplama kampında kalan Hollandalı komünistlerdi. 1941'den beri Yahudilerle birlikte bu kampta tutuluyorlardı. Fakat plan işe yaramadı.

Bugün 91 yaşında olan Henk Broekhuizen, hâlâ hayatta olan az sayıda tanıktan biri. Ergenliğinde Sovyet esirlerinin kente getirilişini izlediğini hatırlıyor.

"Gözlerimi kapattığımda yüzlerini hatırlıyorum" diyor ve ekliyor: "Paçavralara bürünmüşlerdi, hiç askere benzemiyorlardı. Yalnızca yüzlerini görebiliyordunuz. Naziler onları tren istasyonundan kampa kadar ana caddeden yürüttüler. Çok küçük ve güçsüzlerdi, ayaklarına da çaput bağlamışlardı. Bazıları arkadaşlarının koluna girerek güçlükle yürüyebiliyordu."

Bazı esirler, kendilerini izleyen halkla göz teması kurmuş, el hareketleriyle aç olduklarını anlatmaya çalışmışlardı.

"Onlara su ve ekmek getirdik. Ama Naziler hepsini ellerimizden alıp yere attı. Yardım etmemize izin vermediler" diyor Broekhuizen, Onları bir daha görmediğini söyleyen Broekhuizen, başlarına ne geldiğini de bilmiyordu. Fakat gazeteci Remco Reiding Hollanda arşivlerine girerek yaşananlarla ilgili belgeler bulmaya başlamıştı.

İlk fark ettiği, çoğunun Özbek olduğuydu. Toplama kampındaki yetkililerin de bundan haberi yoktu. Yalnızca Rusça konuşan bir Nazi görevlisi onları sorguladıktan sonra bunu öğrenebildiler. Reiding, bu kişilerin çoğunun Semerkant'tan geldiğini söylüyor: "Belki bazıları Kazak, Kırgız veya Başkurt'tu. Ama çoğu Özbekti."

Nazilerden, aç Özbeklere bir somun ekmek

Reiding'in ortaya çıkardığı bir diğer şey de Orta Asyalıların kamptaki diğer herkesten daha kötü muamele gördüğüydü: "Kamptaki ilk üç günlerinde etrafı dikenli telle çevrili açık bir alanda tutularak aç bırakıldılar. Alman bir film ekibi, barbar 'insan altı varlıkların' yemek için birbiriyle kavga ettiği anı çekmek için hazırlanıyordu. Propaganda için bu filme ihtiyaçları vardı. Sonunda Naziler aç Özbeklerin arasına bir somun ekmek attı. Ama hiç beklemedikleri bir şekilde içlerinden biri ekmeği eline alarak bir kaşıkla eşit parçalara böldü. Diğerleri de o sırada sakince bekledi. Kimse kavga etmedi. Sonra da eşit şekilde bölünmüş ekmekleri paylaştılar. Naziler hayal kırıklığına uğramıştı."

Ama esirleri daha kötü şeyler de bekliyordu.

"Özbeklere diğer esirlere verdiklerinin yarısı kadar gıda veriyorlardı ve onlara yardımcı olmaya çalışan biri olduğunda bütün kampı cezalandırıyorlardı. Yemek artıklarını ve patates kabuklarını yediklerinde Naziler onları 'domuzların yiyeceği şeyi yiyorsunuz' diyerek dövüyordu" diyor Özbek tarihçi Bahodir Uzakov. Yakınlardaki Gouda kentinde yaşayan Uzakov da Amersfoort kampının tarihiyle ilgili araştırmalar yürütüyor.

'Düzenli olarak dayak yediler'

Kamptaki gardiyanların itirafları ve kamptaki diğer esirlerin tanıklıklarını arşivlerden çıkartan ve bunlarla 2015 yılında bir kitap yayınlayan Reiding, kampta Özbeklere taş, kum veya kütük taşıma gibi en kötü işlerin verildiğini, düzenli olarak da dayak atıldığını ortaya koydu.

Gördüğü en şok edici hikayelerden biri ise kampın Hollandalı doktoru Nikolaas Van Nieuwenhuysen'in bir eylemiydi: "Kamptaki Özbekleri, ölen iki arkadaşlarının kafalarını kesip kafataslarını tamamen temizleninceye kadar kaynatmaya zorlamış. Sonra da bu kafataslarını çalışma masasına yerleştirmiş. Tam bir delilik!"

Aç ve çelimsiz kalan Özbekler yakaladıkları sıçanları, fareleri ve buldukları bitkileri yemeye başlamış. Aralarından 24'ü 1941'in sert geçen kışını çıkaramadı. Kalan 77'sine ise çalışmak için çok güçsüz kaldıkları için ihtiyaç duyulmadı.

Bu yüzden 1942 senesinde bir Nisan sabahı "İklimi size daha uygun olan Güney Fransa'ya gönderiliyorsunuz" denilerek kamptan çıkarıldılar. Ancak götürüldükleri yer Güney Fransa değil, kampın hemen dışındaki ormandı. Burada kurşuna dizilerek infaz edildiler ve bir toplu mezara gömüldüler.

'Kaçmaya çalışanlar vuruldu'

"Bazıları ağlamaya başladı, diğerleri el ele tutuşarak ölümle yüzleştiler. Kaçmaya çalışanlar ise askerler tarafından kovalanarak vuruldu" diyor kampın gardiyanları ve şoförlerinin tanıklıklarını anlattıkları belgelere ulaşan Reiding ve ekliyor:

"Müezzinlerin insanları namaza çağırdığı, pazaryerinde rüzgârların kum ve tozlarla dans ettiği ve sokakları baharat kokan şehrinizden 5 bin kilometre uzakta olduğunuzu hayal edin. Onların dilini bilmiyorsunuz, onlar da sizin dilinizi bilmiyor. Ve bu insanların size niye hayvan gibi muamele ettiğini asla anlamıyorsunuz."

Bu esirleri teşhis etmek için çok az bilgiye sahibiz. Naziler Mayıs 1945'te kaçarken kamp arşivlerini ateşe verdiler. Geriye yalnızca adı bilinmeyen iki kişinin yüzlerinin gözüktüğü bir fotoğraf kaldı. Hollandalı bir esirin kalemle çizdiği dokuz portreden yalnızca ikisinde resimdeki kişinin adı yazılmış.

"Adları yanlış yazılmış ama kulağa Özbekçe gibi geliyor" diyor Reiding: "Biri Kadiru Xatam ve diğeri Muratov Zayer diye yazılmış. İlk kişinin doğru adı Hatam Kadirov, ikincisi ise Zair Muratov olmalı."

Resimlere baktığımda Özbekçe isimleri ve Orta Asyalıların yüz hatlarını anında fark ediyorum. Tek kaşlar, melez yüz özellikleri… hepsi benim ülkemde güzel bulunan şeyler.

Bu genç erkekler 20'li yaşlarının başlarındaydı, belki de daha genç. Muhtemelen anneleri onlara uygun bir gelin bakmaya başlamış, babaları düğünlerine kadar besleyip büyütmek için bir dana almıştı, araya savaş girmeden önce.

100 bin Özbek kayboldu

Bu kişilerden bazılarının benim akrabalarım da olabileceğini idrak ediyorum. İki büyük amcam ve eşimin dedesi savaştan geri dönmemiş. Bana amcalarımın Alman kadınlarla evlenip Avrupa'da kalmayı tercih ettiği söylenirdi. Ninelerimin kendilerini avutmak için uydurdukları bir hikaye. Gerçek ise savaşa giden 1,4 milyon Özbek'in üçte birinin geri dönmediği ve 100 bininin de kaybolduğu.

Amersfoort'ta yaşamını yitiren 101 Özbek'ten adı bilinen ikisi dışındakilerin teşhis edilememesinin çok nedeni var. Bunlardan biri Soğuk Savaş. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan Soğuk Savaş, Batı Avrupa ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni ideolojik düşmanlar haline getirdi.

Bir diğer neden ise Özbekistan'ın 1991'de bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet geçmişini unutma kararı alması. Savaş gazileri artık kahraman statüsünde değil. Her ne kadar ülkenin yeni devlet başkanı Şevket Mirziyoyev geri getirileceğini söylese de, savaşın ardından 14 yetimi evlat edinen bir aile anısına dikilmiş bir heykel başkent Taşkent'ten kaldırıldı.

Özetle, yıllar önce Sovyet ordusundayken kaybolan askerlerin izini sürmek Özbek hükümeti için bir öncelik olmadı. Ama Reiding, bu Özbeklerin isimlerinin ülkenin arşivlerinde bulunabileceğini düşünüyor ve ekliyor: "Savaşta ölmeyen veya öldüğünden haber alınamayan askerlerin belgeleri yerel KGB birimlerine gönderilirdi. Bu 101 kişinin bilgileri de muhtemelen Özbekistan'da. Eğer onlara erişebilirsem bu 101 kişinin bir kısmını bulabilirim."



Rustam Qobil, 11 Mayıs 2017
BBC Özbekçe Servisi, Amersfoort
SB'nin NOTU: Özbekçe diye bir dil yoktur. Ona ancak Özbek Türkçesi denir.





EK:


‘Savaşın başlangıcında 101 asker Rusya’dan Hollanda’ya getirilir. Askerler Smolensk Muharebesi’nde esir alınırlar. Uzun ve yorucu bir tren yolculuğu sonucu 1941 yılının Eylül ayında Amersfoort’a ulaşırlar. Almanların amacı, Hollandalılar'a Özbek asıllı Rus askerlerinin ne kadar vahşi ve aşağılık yaratıklar oldukları, göstermekmiş. Ancak bu propoganda ters tepmiş. Açlıktan ölüm noktasına gelen askerlere bir tane ekmek verilmiş, Almanlar askerlerin ekmek için birbirlerini yiyeceklerini bekliyorlarmış. Askerler tam tersine kendilerine verilen bir ekmeği küçük parçalara ayırarak kardeşçe paylaşmışlar. Esir askerler kampta çok ağır işlerde çalıştırılmışlar. Yorgunluktan ellerindeki kum torbası yere düşünce, işkence görmüşler, ceza almışlar. Bu ağır şartlar altında, açlık ve hastalık nedeniyle, Nisan 1942’de 24 asker ölmüş. Geriye kalan 77 asker Almanlar tarafından sürgün edilirler. Ancak bu askerlerde 9 Nisan sabah erken saatlerde (06.30) kurşuna dizilerek öldürülürler. Özbek askerlerin Hollanda kampındaki dramatik hayatı böylece sonlanır’.

2016-basın


Remco Reiding'in kitabı : "Kind van het ereveld" (Onuru gömülen Çocuk) : «Дитя поля славы» 
Belgesel (Video) NL dilinde ;  TV Program konuğu; Remco Reiding NL dilinde.




ENG:

Book of Remco Reiding : "Child of the Field of Honour"


They had been captured near Smolensk in the first weeks after the German invasion of the Soviet Union, and transported to the German-occupied Netherlands for propaganda purposes.

"They handpicked the Asian-looking prisoners and wanted to exhibit them to the Dutch, who resisted Nazi ideas," says Reiding.

"They called them untermenschen - inferior people - and hoped that once the Dutch saw what the Soviets looked like, they would join the Germans."

Most were from Samarkand, says Reiding. "Maybe some of them were Kazakh, Kyrgyz or Bashkir. But the majority were Uzbeks." - link BBC




SB: 
Kazakh - Kyrgyz - Bashkir and Uzbeks are Turkish Tribes.
So, remember that they are not Soviet Russians.







9 Mart 2016 Çarşamba

Kırkkız - Fortygirls




Kırgız Adı ve Kırkkızlar


Alman kökenli Rus bilim adamı Radloff’a göre ‚Kırgız‛ adı ‚kırk yoz‛ (kırk boy) anlamına gelmektedir. Manas destanında ‚Kırgız – kırk kabileden oluşmuş‛ söylemiyle uyuşmaktadır.


Kırk kız adıyla ilgili başka bir rivayet de şöyledir: Han’ın kızı kırk kız arkadaşı ile gezmek için uzaklara gider. Bu sırada düşman saldırıya geçer, Han’ın ülkesini talan eder ve herkesi öldürür. Obadan sadece kızıl bir it ve geziye giden kırk kız sağ kurtulur. Bu kırk kızdan türeyen boya da Kırgız adı verilir.


XIX. yüzyılın ikinci yarısında Kırgızistan’da seyahat eden Rus bilim adamları bu efsaneyi derleyip yazıya geçirmiştir. Özellikle 1856 yılında Kazak bilim adamı Ç. Valihanov’un ‚Zapiski o Kirgizah‛ (Kırgızlar Hakkında Yazılar) adlı çalışmasında bu efsane hakkında geniş bilgiler verilmiş ve efsanenin İslam dünyasında yayılmasında rolü olmuştur. 


1860 yılında Kırgızistan’a gelen M. İ. Venyukov da aynı efsaneye ‚Puteşestviya pookrainam Ruskoy Azii i zapiski o nih‛ (Rus Asya’sına Seyahat ve Onlar Hakkında Notlar) adlı kitabında yer vermiştir. XIX. yüzyılın Rus tarihçisi N. A. Aristov 1895 yılında Sank Peterburg’da yayımlanan ‚Vıyasneniya etniçeskogo sostava kirgizov – kazahov bolşoy ordı i karakirgizov‛ (Kırgız- Kazak büyük boyunun ve Karakırgızların etnik içeriğinin araştırılması) adlı çalışmasında ‚Kızıl it ile ilgili efsane, büyük ihtimalle eski dinlilerin ata babaları olan Usunlardan söz etmekte‛ demiştir. Çünkü Kırgızların ata babaları sanılan Usunlar sarışın, mavi gözlüdür....


Kırgızlar arasında Kırgız kelimesinin etimolojik anlamıyla ilgili çeşitli efsaneler anlatılmakta ve görüşler öne sürülmektedir. Kırk kızla ilgili halk arasında anlatılan ikinci efsane de şöyledir: 


Çok eskiden Akeşe (Kendisi Arap kökenli olup, Stam kabilesinden olduğu söylenmektedir) adında bir adam Sibirya ve Yeniysey’de yaşayan Kalmuklar’a İslam dinini yaymak amacıyla varır. Akeşe’den Mansur adında çocuk dünyaya gelir. Akeşe ölünce oğlu Mansur Kalmuklar’ın değerli adamı Iroo – Cıroo’nun evinde hizmetçi olarak yaşamına devam eder. Iroo – Cıroo Mansur’u çok sever ve kendi kızıyla evlendirir. Mansur yavaş yavaş Kalmuklar arasında İslamiyeti yaymaya başlar. Zaman geçer, iki çocuğu olur. Kızının ismini Apal, oğlunun ismini Minal koyar. Kızı on bir, oğlu yedi yaşına gelince Mansur ölür. Bu sırada halk arasında Apal’ın geceleri evden çıkıp sabaha doğru eve geldiğiyle ilgili dedikodular başlar. Halk küçük Minal’a ablası Apal’ın kötü yola düştüğünü söyler. Minal bu söylentinin doğru olduğunu öğrenmek için gece ipin bir ucunu ablasının ayağına, diğer ucunu da kendi ayağına bağlar, yatağına girer. Amacı ablası kalkarsa kendisinin de uyanmasıdır. Gerçekten de gece yarısı ablası kalkar, dışarıya doğru yönelir.


Minal uyanır peşinden gider. Ablası Apal koşarak dağda bir mağaraya girer. Minal da peşinden girer. Gözlerine inanamaz. Mağara altından yapılmış, başköşede de kırk çilten oturuyor. Onların aksakalı: ‚Neden insanoğluyla geldin?‛ diye Apal’a kızar. Apal ‚Hayır, ben kendim geldim‛ der ve arkasına bakar, küçük Minal’ı görür. Tam bu sırada kırk çiltenden biri kalkıp Apal ile Minal’a su gibi sıvı bir içecek verir. Minal içeceğin tadına bakar. Bal gibi tatlı içeceği içen Minal deli olur. Fakat onun gönlünde hep ablasının temiz olduğu kalır. Bundan dolayı hep ‚Apal ak‛ diyerek gezer. Bunu duyan Kalmuklar ‚Ak, Allah’ın adı, Apal da Allah; Minal da Allah’ım diyor, bunları öldürmek gerek‛ derler ve ikisini de yakıp külünü suya bırakırlar. 


Suya bırakılan küller, rengârenk köpük olur ve yavaşça akmaya devam eder. Tam bu sırada hanın kızı kırk kızla su kenarına geziye çıkmıştır. Kızlardan biri bu rengârenk köpüğün tadına bakar, köpüğün lezzetine dayanamayıp öbür kızları çağırır. Onlar da köpüğün tadına bakarlar. Böylece kırk kız bu köpükten gebe kalır. Bunu duyan han çılgına döner. Kızların öldürülmesini emreder. Hanın veziri kızları öldürmek için dağa götürür fakat kıyamaz. Sağ bırakır. Bu duruma üzülen, dertlenen han kızı şu şarkıyı söylemiş:



Akıykatsız ataga, 
Han da bolso calınba, 
Ölüp ketsin öz kızı, 
Ümüt kılıp taarınba, 
Kırk kız baarı bir künü, 
Boozuyt degen bolobu. 
Kırk kızdı bütün öltürü, 
Kanıbızga toyobu.?!

Adaletsiz babaya,
Han da olursa yalvarma,
Ölürse ölsün öz kızı,
Umut edip darılma,
Kırk kız hepsi bir günde,
Gebe kalabilir mi?
Kırk kızı bütün öldürüp,
Kanımıza doyar mı?!


Bu kırk kızdan doğan çocukların neslinden Kırgızlar oluşur. İslami motifler içeren bu efsanenin, İslamiyet’in kabulünden sonra yeniden şekillendiği görülmektedir. 


Sonuç olarak Kırgız kavramının kökeni ve anlamıyla ilgili çok sayıda rivayetin yanı sıra yazılı kaynaklarda bilgiler mevcut olduğu görülmektedir. Ancak yukarıda görüldüğü gibi Kırgız Türkleri ile ilgili pek çok anlatmada ortak ata babalarının çıkışı, kırk kız ile bağdaştırılmaktadır.


Kırk kız ile ilgili efsanede yer alan ortak unsur köpükten hamile kalma motifidir. Bu efsanelerde bahsi geçen köpük, ölümsüzlük getirmese de bizzat hayatın kaynağı olarak görülmektedir. Hayat suyuyla ilişkilendirilecek olursak, bu efsanelerin İslam öncesi dönemlerde teşekkül etmiş olduklarını söyleyebiliriz. 



KIRGIZ ADI ÜZERİNE
Dr.Mayramgül Diykanbayeva
Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü, Öğr. Gör
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi 43
Erzurum,2010/PDF











Kırgız ve Kazak adları üzerine

Hemen hemen her halkın adının ortaya çıkışıyla ilgili birtakım kayıtlar tarih kitaplarında yer almıştır; ama bunların çoğu halk etimolojilerine dayanır ve pek çoğu halkın muhayyelesinde beslediği bir takım efsanevî hikayelerden gelir.


Kırgız adının ne anlama geldiği değilse bile, ortaya çıkışıyla ilgili birkaç rivayet anlatılır. Bu rivayetlerden birisi İlya Kazantsev’e aittir. Bu rivayete göre Alaça-han zamanında bazı kadınlar benekli çocuklar doğurmaya başlarlar. Fakat halk bu benekleri şeytanın alâmeti olarak kabul eder. Halk da han da bu durumdan endişelenir ve sonunda han benekli çocuk doğuran kadınların öldürülmesini emreder. Ancak, o sıralarda hanın da hanımı hamiledir ve o da benik bir çocuk doğurur. Han onun öldürülmesini emreder, fakat araya giren veziri, “onu öldürmektense, yanına kırk kız verip bozkıra sürelim” der. Han bu görüşü makul bulur ve hanımının yanına kırk kız vererek bozkıra gönderir. Bunlar orada çoğalırlar ve böylece Kırgız (kırk+kız) adı ortaya çıkar.


Bir diğer rivayet ise daha farklı. Aristov’un Türk Halklarının Etnik Kökeni adıyla çevirdiğimiz kitapta anlatıldığına göre M. İ. Venyukov’un dinlediği rivayette şöyle anlatılıyor:


Bilmem hangi hanın kızı kırk kızla birlikle bir gezintiden eve döndüğü sırada aulunu tamamıyla yağmalanmış halde bulur ve canlı olarak yalnızca kızıl bir köpek (kızıl-taygan) bulur. Rivayete göre bütün kız arkadaşları hamile kalır. Çocukları da onların hatırasını yaşatmak için kendilerine Kırk-gız adını alırlar.


Bu efsane başka bir hikâye ile tamamlanır ve bazen başka bir hikâye onun yerini alır. Buna göre prenses ve kız arkadaşları, dalgalı bir gölün tadına baktıkları köpüğünden hamile kalırlar. Bunun üzerine kabiledaşları onları evden kovarlar. Uzun süre çölde prensesleriyle birlikte dolaşırlar, fakat sonunda bu uğursuzluğun sebebi olarak gördükleri ona karşı isyan edip Çu nehrinin öte tarafına kovarlar. Zavallı prenses burada tüm Kırgızların beyine rastlar. Bey, onu hanım olarak alır ve evlilikten hemen sonra Kırgız-bay adını verdikleri çocuğu doğurur. İşte Kırgızlar bu çocuğun sulbünden inenlerden oluşmuştur.


Evliya-ata’daki Kara-Kırgızların anlattıklarına göre Kara-Kırgızların atası serap (sagım) içinden çıkıp gelmiş; Kırgızların başına hükümdar olmuş ve onlardan bir kızla evlenmiş. Bu evlilikten tek bir kızı olmuş. Babası ona kırk hizmetçi kız vermiş. Kız, bir gün kırk hizmetkârıyla birlikte büyük bir nehrin kenarına gitmiş. Köpüklerin kaynamakta olduğunu farketmiş. Kızlar köpüğe bakarken ondan bir ses duymuşlar: “Sen gerçeksin, ben de gerçeğim” Kızlar, şaşkın vaziyette parmaklarını köpüğe daldırıp ağızlarına götürmüşler ve hemen hepsi hamile kalmış. Sagım-han, onları öldürmek istemediği için hepsini yüksek bir dağa sürmüş. Onlar dağlarda karınlarını doyurmayı başarmışlar ve 40 erkek, 40 kız çocuğu dünyaya getirmişler. Böylece seksen çocukları olmuş. Bunlar büyüyünce birbirleriyle evlenmişler. Onlardan türeyen insanlar kendilerine Kırgız (Kırk-kız) demeye başlamışlar.


Gelelim Kazak adının nasıl ortaya çıktığına. Babür, hatıralarında bir çadırda geçirdiği günlerden bahsederken “kazakâne” bir hayat yaşadığından söz eder. Kelimenin Kaz ve Az adlı kabilelerin adlarının birleşmesinden meydana geldiği, daha sonra “z” sesinin “k”ye dönüştüğü ileri sürülürse de, pek gerçekçi görünmüyor. Daha buna benzer pek çok iddia mevcut, ama bunlar arasında en gerçekçi olanı Babür’ün halasının oğlu Mirza Haydar Duğlat’ın Tarih-i Reşidi adlı eserinde söyledikleri ile Zeki Velidi Togan’ın görüşüdür.


Muhammed Haydar Dulat Tarih-i Reşidi adlı eserinde Ebulhayr Han’a karşı çıkıp, Deşt-i Kıpçak bozkırından batıdaki Yedisu’ya göçen Kazak boyları hakkında bir takım malumatın ardından: “Ebulhayr Han öldükten sonra Özbek ulusunda ayrılık çıkıp, bozkırda yaşayan halk kendi güvenliğini sağlamak için Kerey Han ile Canibek Han’dan himaye talep ettiler. Böylece bunlar güçlendiler. Önceleri kaçak göçebeler, sonraları daha başkaları da kendi ulusundan ayrılıp geldiler. Bunlar bir süre malsız-mülksüz, başıboş olarak gezen adamlar olduğu için, bunlara yurt Kazakları denildi. Böylece onlara takılan bu ad baki kaldı” der.


Zeki Velidi Togan ise şöyle der: “‘Kazak’ sözcüğüyle, aslında siyasi bir maksat gözeten, siyasi isyan yapıp neticesinde tek veya hane halkıyla beraber kendi kavminden ayrılıp uzağa gidip, hükumet yönetimini eline almayı düşünüp dağ-taşa yerleşip, bağımsız ömür süren adamlar kastedilmektedir. ‘Kazak’ adı önceleri sadece sultanlara aitti, daha sonraları bunlara tabi boyların ve onların kurduğu memleketin adı oldu.”


Bunun yanı sıra Kazak adının ortaya çıkışı konusunda bir de halkın uydurduğu efsanevi rivayet vardır. Buna göre eski zamanda Kalça Kadır adında bir yiğit asker toplayıp, baş olup, nice nice düşmanlar ile savaşır. Bir seferinde ağır yaralanan Kalça Kadır, halksız, susuz, ıssız bozkırda yalnız kalır. Yaralarının acısı gittikçe artan ve iyice halsiz düşen yiğidin, ne kadar gayret etse de, yürümeye dermanı kalmaz ve yere yığılır. Ölüm halinde iken gökten bir beyaz kaz (kaz+ak) uçarak gelir, ağzına su damlatıp onu susuzluktan kurtarır ve parlak, geniş bir göl kenarına doğru götürür. Bu kaz, ak kaz olup gelen bir perikızı (ak kız) imiş. Üzerindeki ak kaz kılığını soyarak çıkarır, saf kıza dönüşerek Kalça Kadır’ın yarasını iyileştirir. Kalça Kadır bu ak kız ile evlenir. Bu evlilikten doğan erkek çocuğuna “Kazak” adı verilir.


Ak kaz kılığına girip, gökten uçup gelip, parlak bir göle konan perikızı güzellerine aşık olup evlenmek Kazak masallarında çok rastlanan bir motiftir. Kazaklar ak kazı uğurlu kuş sayıp, onu vurmayı yasaklamışlardır. Kazakların insanları iyi eden baksıları ak kazın tüylerini başına giyip ona sığınır. Kazaklar ölen ak kazı duvara asar, tüylerini çocukların göğsüne takarlar. Bunların hepsi ak kaza sığınmanın, eski putperest inanışın kalıntılarıdır.



D. Ahsen Batur. link:










12. Yüzyılın ilk çeyreği



Tarihçi A. Gabriel’in tespitine göre kayıp kitabesinde,  Sivas I. Keykavus Darüş- şifası’nı yapan Mimar Ahmet bin Ebubekir’in 1220 yılında yaptığı belirtilmektedir. Sekizgen planlı, piramit külahlı tuğla malzeme ile örülmüş anıtsal bir kümbet.


“Kırkkızlar’ın, zalim hükümdarların muhafızları aracılığıyla halktan zorla topladıkları haraçları, geceleri tebdili kıyafet olup, muhafızların elinden alarak, yoksul halka geri dağıtmaları kendilerini ‘hak ve adalet kahramanları’ haline getirmiştir. Kimliklerini gizledikleri içinde adeta efsaneleşmişlerdir.”


“Niksar’ın fetih sürecinde Kale kapıları kapatıldığı için dışarı çıkamayan kırk kız, bu defa, kaleyi kuşatan Danişmendli askerlerine içerden bilgi sızdırarak, fethi kolaylaştırıcı rol üstlendiler. Surların yakınına kadar gelen Danişmendli askerleriyle kendilerine özgü metotlarla iletişime geçen kızlar, haberleşmenin de ötesinde zamanla İslamiyet hakkında edindikleri bilgiler ışığında Müslüman olmuşlardır. Danişmendli askerleriyle olan iletişimleri fark edilip ceza olarak başları vurulana kadar, kırk kızların sırrı çözülememiştir....


... O günkü şartlarda, içerden yardım olmadan Niksar Kalesi’nin fethi zordur. İçerde her türlü sosyal ihtiyaca cevap verecek gıda ambarları, su sarnıçları gibi tesisler yer almaktadır. Kapılar açılmadan üç-dört ay barınmak mümkündür. Niksar Kalesi bu yönüyle, sadece savunma kalesi değil aynı zamanda yaşam kalesidir, şehir kaledir. Kırkkızlar’ın Niksar’ın fetih sürecinde verdikleri destek bu bakımdan çok önem arz eder.” 


“Sofia’nın da içinde bulunduğu kırk kızın, başları vücutlarından ayrılmış bedenleri surlardan aşağı atıldığında, Danişmendli askerleri gözyaşlarını tutamamışlardır. Fetih sonrası evlenme planları yaptıkları sevdalıların kanlar içindeki bedenlerini görmek onları çileden çıkarmıştır. Melik Ahmet Gazi tarafından kılınan cenaze namazlarından sonra, Kale’yi karşıdan gören bugün türbelerinin yer aldığı Düztepe yamaçlarına defnedilmişlerdir.” 

Abdullah Yıldız 
Araştırmacı-Yazar












"Forty Girls-Maiden" in Turkish Culture

“The Forty Maidens,” which is popular among the Kirgiz, Karakalpak, and other Turkish tribes, was woven into the first part of "Manas Epic", providing Manas with noble origins by depicting him as the son of a princess. 



Local tradition connects it with the well-known national legend in which the princess Gulaim and her forty girls bravely struggled against enemies, and descendants of Kyrk-Kyz called themselves "Kyrgyz" 
(Kyrgyzstan,Turkic Tribe)



For millennia, people have made legends of fearless Amazons. Many armies fled from warlike maidens. There is a legend of Samarkand Amazons. A Kirk Kiz Girl Squad stayed in the fortress of Kirk Kiz Tepe. Enemies surrounded the walls of the fortress and began to siege the castle. Samarkand girls, led by their leader Gauhar defended the fortress. Countless days and nights they repulsed the enemy’s attack. Many enemies were killed on the battlefield. Detachment of girls also sustained heavy losses. Only Gauhar and some girls survived, but help did not come. They prepared to defend the city.


The fortress was burning, groans and cries were heard in flames of fire, the walls were destroyed. Girls lost any hope. But Gauhar, having collected all remaining arrows, neatly hit enemies. When the arrows ended, Gauhar, mortally wounded, left the fortress. The soldiers of the enemy became rigid. Gauhar slowly stood up, a bloody helmet fell down from her head and luxurious tresses fell down on the armor. The girl raised her sword and with said: "My name is Gauhar, my squad of girls was killed in the battle, and I call your commander to a duel".


The army responded with a roar of astonishment. No one fought with this mighty army as bravely as the girl squad did. The leader threw a piercing glance at the girl and whispered: "I’d like to have such men in my army". Leaping from his horse, he politely came up to Gauhar and carefully looked into her eyes. He realized that he would not occupy Samarkand, but would find his death there. The commander bowed his head and kissed the hand of Gauhar. Then he turned to his men and shouted: "I saw the pearl of Samarkand and it’s enough for me. Back home!" The army approved it and, saddling their horses, the riders shaded from view.


Brave Gauhar followed the last enemy soldier with her eyes and a smile of joy lit up her face when they disappeared over the horizon, leaving the land of Samarkand. At that point, the riders appeared out of the fortress hurrying to aid the Amazons. Gauhar bowed her head with relief and whispered: "Finally!" and fell flat on her back. All her body was wounded. Closing her eyes she remembered her parents: how mother cooked bread and father told fairy tales, how her sister and she ran to the market for sweets and her betrothed told of his love. It flashed before misty eyes of Gauhar and looking at the steppe, gardens and the city of Samarkand, the radiant joy lit up in the depths of her eyes. "The city is saved!" - a happy inspiration flashed across her mind.




Özbekistan (Uzbekistan Turkish Woman in Traditional Clothes)









10 Kasım 2015 Salı

NİÇİN TÜRKOLOJİ ?




*Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir.



*Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 


*Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.






SOVYETLER SONRASI AMAÇBİLİMSEL AÇIDAN TÜRKOLOJİ 
VE TÜRKOLOJİ'DE NEYİ NASIL EYLEMEK ÜZERİNE TESPİTLER


Öncelikle, bütün bilim ve sanat disiplinlerinin "amaçbilimsel" (teleolojik) ve yine herhangi bir sanat veya bilimsel disiplinde "neyi nasıl eylemek gerektiğine" dair "praksis" ilkeleri içeren bir var oluş ve var ediş zemini vardır. Bu yapıları Türkoloji bağlamında "Niçin Türkoloji çalışıyorum?" ve "Nasıl Türkoloji çalışmalıyım?" sorularıyla daha somut kılmak mümkün gibi gözükmektedir. 


Türklük veya Türk kültür ekolojisi içinde yer alan her şeyi bilimsel yöntemlerle ele alıp bilimsel olarak geçerli kabul edilen kuramsal çerçeveler içinde yorumlamak olarak işevuruk bir biçimde tanımlayabileceğimiz "Türklük Bilgisi", "Türkoloji" ya da biraz eksik bir ifadeyle "Türk Dili ve Edebiyatı" olarak adlandırılan bu araştırma alanının çerçevesini mümkün olan en geniş anlamıyla çizmek yararlı olacaktır. Türkoloji‘yi Kuzey Amerika ve Batı Avrupa üniversitelerinde son zamanlarda yaygınlaşan "bölge veya kültür çalışmaları" (area studies) modelinde olduğu gibi bütüncül bir şekilde almak "Bütün parçaların toplamından daha fazla bir şeydir." 


Mütearifesi doğrultusunda, Türk dünyasını veya Türk kültür ekolojisini nevi şahsına münhasır bir kültürel örüntüler yumağı olarak ele almak ve bu kültürel ekolojik yapıyı mümkün olan bütün olgu ve görüntüleriyle tarihsel ve güncel bağlamlarda çalışmak kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşımızdadır. Bu zorunluluğun bilimsel temelleri biraz da Türkoloji disiplininin ortaya çıkış bağlamında işe koşulan ideolojik yaklaşımlardan ve onların uygulamalarından kaynaklanmaktadır. 


Bilindiği gibi Batı‘da ortaya çıkışının kökleri Osmanlı Devleti‘ni sosyal ve kültürel yönden tanımaktır. (1). Bu anlayış zaman içinde oluşan ve gelişen "Oryantalist" bakış açısıyla ele alınan olay ve olguları tek bir üründen bir kültürün tamamına varacak büyüklüğe kadar istedikleri veya uygun gördükleri tanımlamaya kadar indirgenmiş ve Avrupa merkezci bir bakış açısının ürünü olan kültürel aşamalar skalasında "vahşi", "barbar" ve "uygar" ölçütlerinden istenilen doğrultusunda pek çok alanda olduğu gibi Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir. 


Bu bağlamda, 19. yüzyılın Pan Germenizm kaynaklı filolojik ve karşılaştırmalı dilbilimsel dogmaları doğrultusundaki yapılanışı ve aldığı tavır; bir anlamda Pan Slavizmin de ortaya çıkışını tetiklemiştir (2).  Bu iki ideolojik yapılanış arasında kalan Macarları kendilerine hayat sahası yaratabilmek için "Pan Turanizm" ideolojisini yaratmaya zorlamıştır. (3) 


Türkolojinin üniversitelerde kürsülere kavuşması bu sosyo-kültürel şartların hakim olduğu sürecin sonucudur. Bu dönemdeki Türkoloji‘nin adeta kurucu babaları diyebileceğimiz zevatın çalışmalarına sözlü kaynaklardan materyal derlenmesi (4), klasikleşen el yazmalarının bulunup kütüphanelerde muhafaza altına alınması ve zaman içinde de okunup çalışılması bakımlarından şükran borçluyuz (5). Ancak, Çarlık ve özellikle de Sovyet dönemlerinde, sözlü kültürden derlenen malzemelerin bazen olumsuz etkilere maruz bırakılması bir yana tarihin en eski emperyalist ilkesi "böl-yönet" doğrultusunda manipule edilmeleri Türkolojiyi birbirinden bağımsız olmaya çalışan pek çok alt araştırma alanı haline getirmiştir (6). 


Üstelik Türk dünyasına yönelik benzer emeller besleyen Batı Türkolojisi (7) içinden de bu tavra bürünen ve doğrultuda araştırmalar üretilmesi adeta birbirlerini desteklemeleri eğilimi her geçen gün hız kazanmaktadır. Bu sürece eklenmeye çalışılan bir halka kalmıştır. O da, söz konusu yabancı Türkologların ürettikleri söz konusu paradigmaları Sibiryalı, Türkistanlı ve Türkiyeli Türkologlara "mutlak doğru" olarak kabul ettirmeleri ve Türkoloji çalışmalarını istedikleri yönde sürdürmeleridir. 


Bilindiği gibi bu süreçte de son derece önemli bir yol alınmıştır. Bugün Fransız Filolojisi ve kültür araştırmalarının merkezi Fransa, Germanistiğin merkezi Almanya vb. Anglo-Saksonluk, Amerika veya İngiltere‘dir. Ancak Türkoloji‘de hâlâ yabancı Türkologlar söz sahibidir ve Türkoloji‘nin merkezi Türk dünyası değildir. Türk dünyasında Türkoloji çalışmaları eskiden kalma alışkanlıkla hâlâ "Şarkiyat" (Oriyentalistik) (8) Fakülteleri içinde yer almakta ve yapılan çalışmaların değerlendirilmesi, onay görmesi bağlamında gözler eskiden olduğu gibi belli merkezlere dönmektedir. Türk dünyasından Türkologlara da bu alanın haricinden Türkologların ortaya attığı problemler üzerinde onları doğrulayacak araştırmalar formüle etmek düşmektedir.


Meselâ, Türk topluluklarının prehistoryası üzerinde duran çalışmalar yoktur. Türk dünyasında bulunan hemen her buluntunun Türklerden gayrı bir topluluğa bağlanabilmesi için adeta özel bir gayret sarf ediliyor gibidir. 


Bu tabloya göre tarih sahnesine birdenbire ve bulundukları coğrafyaya sanki muson yağmurlarıyla inmiş gibidirler. Bu bir bakıma 19. Yüzyılın Türkler başta olmak üzere bozkırlı kavimlerin "kültür" ve "medeniyet meydana getiremeyeceği" ve dahası medeniyeti ve kültürü sadece yerleşiklerin oluşturabileceği dogmasıyla, bu milletleri "yerleşik medeniyet ve kültürlerin yağmacısı" olarak tanımlayıp bunu kanıtlama derdindeki yabancı Türkologların günümüzdeki devamıdır denilebilir. (9).


Bu bağlamda Türkoloji çalışmalarında yapılmasını gerekli gördüğümüz alanlara yönelik önerilerimize geçebiliriz. Bundan önce, hiç şüphesiz yukarıdaki genellemelerimize uymayan istisna pek çok yabancı Türkolog varlığına işaret etmeliyiz. Öncelikle, Türkiye ve Türkistan Türkolojisinde temel sorun amaca yöneliktir. "Niçin Türkoloji çalışıyoruz" sorusunu bu coğrafyanın ve kültürün çocukları, kendilerinden önce yetişen en büyük Türkologlardan birisi olan Reşit Rahmeti Arat‘ın yabancı Türkologlara sık sık söylediği "Türklük bilimi sizin için bir meslektir, fakat bizim için aynı zamanda bir kültür meselesidir" (10) şeklinde amaçbilimsel bir yönelim içinde olmalıdır. 


Amaç Türk kültür ekolojisini bir sistem olarak dünü ve bugünüyle ve bütünüyle tanımlamak, anlamak, anlaşılır kılmak ve açıklamak bu sistemde meydana gelen ve gelebilecek çözülme ve yer değiştirme ve kaybolma gibi sosyo-kültürel sorunların çözümüne yönelik uygulamalar yapmak olmalıdır. Bu amaca ve anlayışa bağlı olarak da, Türk dünyası ölçeğinde akademik kurumsallaşma, dil, edebiyat, tarih, dilbilimi, halkbilimi, sanat tarihi, arkeoloji, antropoloji, prehistorya, coğrafya gibi Türklük Bilimi disiplinlerin bir arada bulunacağı ve Çin, Rus, Hint, Arap, Fars, Urdu, Tibet, Moğol, Mançu-Tunguz ve Yunan filolojilerinin başta olmak üzere Rus, Alman, Fransız, İngiliz gibi diğer dil ve edebiyat şubeleri "yardımcı disiplinler" olarak yer aldığı bağımsız "Türkiyat Fakülte"lerinde yer almalıdır (11)


Bu kurumsal yapılanışa uygun olarak Türkoloji eğitim ve öğretimi disiplinler arası özellikteki araştırmaları yapabilecek şekilde donatılmalıdır. Türk dünyasında standart bir hale dönüşecek bu kurumlar arasında karşılıklı öğrenci ve öğretici değişimleri kolaylaştırılmalı ve zorunlu bir uygulamaya dönüştürülmelidir. Belki de hepsinden önemlisi bu tür bir Türkoloji‘nin temel paradigması "Türk kültür ekolojisini ortaya çıkaran değerlerin ve bunların dışavurum biçimlerinin ortak kökleri bul ve birleştirip bütünleştir" şeklinde olmalıdır.


Sonuç olarak ortaya çıkan, Türk dünyası Türkolojisinin kendisine uzun zamandan beri yöneltilen "böl-yönet" şiarı doğrultusundaki Oryantalist amaçbilimsel söylem ve modele karşı, birliğini, bütünlüğünü ve bölünmezliğine bağlı kültürel bir ekolojik sistem olarak bağımsızlığını ön plana çıkaracak bir modele (praksise) veya Türkoloji araştırmalarına yönelmesinin gerekliliğidir. Bu amaca ve anlayışa bağlı yeni bir akademik kurumsallaşma ve yapılanma da mutlaka gerçekleştirilmesi gerekenlerin başındadır.


Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU
Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi
Beytepe-Ankara, TÜRKİYE

Açıklamalar

1. 1.Alman Türkoloji‘sinin ortaya çıkışı ve belli başlı temsilcileriyle çalışmaları hakkında bkz.: (Gül 2006).
2. Bu süreçle ilgili olarak özellikle karşılaştırmalı dilbilimi ve ideolojik yapılanışa dair bkz. :(Cocchiara 1981).
3. Macar Türkolojisi‘nin ortaya çıkıp gelişmesi ve bu bağlamda meydana gelen değişmeler ve belli başlı temsilciler ve eserleri konusunda bkz. :(Eren 1998; Kakuk 1981).
4. Özellikle yapılan ilmî seferler ile Doğu Türkistan vb. Türk Dünyası coğrafyasından pek çok eseri bulup koruyan ve sözlü kaynaklardan derleyen Türkologlara şükran borçluyuz. Bkz.: (Eren 1998).
5. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika‘da Türkoloji vb. Doğulu kültürlere ait araştırma alanlarının "entelektüel tecessüs"le servis hizmeti verilen siyasal güç arasında kalışına belki de en güzel örneklerden birisi Türkoloji alanında birkaç yüzyıldır en iyi araştırmaları yapan Almanya‘da bu çalışmaların son derece sınırlı bir bir aydın cemaatinin dışına çıkamadığı Türk kültürünü ve bu kültüre ait pek çok temel eseri bilen ve çalışan bu aydınların kültüründe, Alman kültüründe "Türk imgesi" ve "Türklük" hakkındaki önyargılar için bkz. :(Kula 1992; Öztürk 2000).
6. Türkoloji‘deki inanılmaz atomizasyon veya gittikçe alt bilgi dallarına ayrılarak yapılanlar sadece "aşırı ihtisaslaşma" kavramıyla izah edilemez duruma gelmiştir. Bir anlamda "Türklüğün mukadderatı"yla eşanlamlı olan Türkoloji‘de yapılan çalışmaların bir bütün veya sistem olarak ne ifade ettiğini kavrayıp izah edecek insan yetişemez olmuştur. Öte yandan, bu yapılanışın Türk topluluklarını gittikçe birbirinden uzaklaştırarak ayrı milletler haline dönüştürme sürecinin en güçlü katolizörü olduğu da son derece açık bir gerçek olarak karşımızdadır. 
7. Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere yönelik kampanyalar bağlamında Batı Türkoloji‘sinin paradigmaları için bkz. (Benginsen 1987, İnalcık 2002).
8. 8.Oryantalizm konusunun ve uygulanan metotların tenkidine ve bu eleştirel yaklaşımın başlı başına bir araştırma alanına dönmesi konusunda bkz. (Said 1991).
9. Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 
10. Nuri Yüce Hocanın ―Türklük Bilgisi@googlegroups.com adlı internet sitesinde 15.02.2009 tarihinde yaptığı açıklama notu.
11. Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.



...//...


TÜRKOLOJİNİN ARAŞTIRMALARI MESELELERİ


Aynı kökten gelen Türk halklarının tarihi ile kültürünü, dini ile dilini, sanatı ile edebiyatını inceleme konusu; bugüne kadar önemini yitirmemiştir. 


"Türkoloji" diye adlandırdığımız bu bilim dalının tarihi son bir-iki asırlık dönemi kapsasa bile, Türk dili ile edebiyatına, özellikle de Türk söz sanatına olan ilginin Orta asırlardan başladığını görmekteyiz.  Bunun delili olarak Orta Çağ Türk yazılı edebiyatının temsilcileri Kaşgarlı Mahmut ile Alişir Nevai gibi ünlü alimlerimizi örnek olarak verebiliriz. Batı ve Rus oryantalistleri ile Doğu kültürü uzmanlarının Türklerin tarihi ile düşünce sistemini araştırmaya olan yoğun ilgisi, "Türkoloji" sahasının gelişmesinde çok etkili olmuştur. 


Sonuçta bu durum, Türklerin geçmişi ile geleceğinin araştırmaya bir atılım oldu. Oysaki, bugüne kadar Türk bilimi derken, Türk halklarının dil özellikleri ile lehçe yapısı en önemli konulardan birini oluşturmuştu. Diğer Türk halklarının edebiyat bilimiyle mukayese ettiğimizde, Kazak bilim adamlarının bu ortak konu üzerinde fazla araştırma yapamadığını görmekteyiz. 


Özbek, Tatar, Azerbaycan ve Türkler kendi yazılı miraslarını çok eski dönemlerden başlatırken, Kazak edebiyat bilimi ilk başta ХVIII yüzyıl, sonra da ХV yüzyıllardan daha ileriye geçemedi. Bu nedenle eski metinler ile değerli kaynakları inceleyebilen uzman bilim adamlarının sayısı artmadı, Türkoloji ekolü de oluşmadı. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda diğer kardeş halkların ortak manevi mirasa olan ilgisinin hangi seviyede geliştiğini, geçen yüz yılın 60-70‘li yıllardaki edebiyat tarihi ile ilgili araştırmalarından ilmi eserlerinden görebiliriz. 


Aynı dönemde ortaya çıkan Kazak edebiyat biliminin ise bu açıdan çok geride olduğunu fark etmek mümkündür. Bununla birlikte diğer bir konuya da değinmek gerekmektedir. Nitekim 80'li yılların başlarında dilci uzmanların "süzgüsünden" geçen edebi eserlere olan ilgi arttı. Bunun sonuncunda Karahanlılar hakimiyeti ile Altın Ordu dönemindeki bazı eserler, Kazakçaya tercümesinin, araştırma alanına dönüştüğünü söyleyebiliriz.


O senelerden başlayan ortak Türk yazılı miraslarına olan ilgi, bağımsızlık kazanıldıktan sonra yeni açıdan yükselip, gelişti diyebiliriz. Eski destanlar, Orhun abideleri, İslam kültüründen sonra ortaya çıkan yazılı kaynaklar yavaş-yavaş ilim alemine sürülmeye başladı. Özellikle Kültegin ve Tonyukuk abidelerinin kopyalarının Astana‘ya getirilmesi, bu sahadaki araştırılmaların hız kazanmasını sağladı. Bunun sonucunda Türklerin çok eski tarihi ile kültürüne ait eserler yazıldı. Bilim adamlarının bu sahaya olan ilgileri arttı, yerel Türkoloji merkezleri açıldı. 


Türkistan şehrindeki "Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünü" onlardan biri saymak gerekir. Türk bilimine ilgi artsa bile, bu sahanın seviyesini yükseltmek konusunda biraz eksiklikler de yok değildir. En önemli problemlerden birisi de bu sahadaki bilim adamlarının sayısının çok az oluşudur. 


Diğer tarihi dönem değerlendirilmese bile, İslam‘dan sonraki uygarlık çerçevesinde edebi eserleri orijinal haliyle okuyabilen, o eski metinleri kendi döneminin düşüncesine uygun biçimde algılayan ve bugünkü ilmî ihtiyaçlar açısından değerlendiren uzmanlar yok denecek kadar azdır. Türkoloji biliminin sloganlarla veya duygusal sözlerle çözülemeyeceğini dikkate alırsak, bu sahada bu gibi önemli ihtiyaçların çözüm bulması gerekir. 


En önemlisi Eski ve Orta Çağ Türk edebi eserlerinin metinleri tamamen yayınlanması doğru olacaktır. Çünkü Türkolojinin (sadece Türkololjinin değil, diğer sosyal ilimlerin) tarihî metinlerden meydana gelmektedir. Bu metinleri yayınlamakta iki prensipin uygulanması gerekir: Birincisi, metni kendi şeklinde yayınlamak, ikincisi transkripsyon problemini çözmek. Çünkü bugüne kadar Türkler‘in yazılı eserleriyle ilgili ortak transkripsyon meselesi belirlenmemiştir. 


Bu konuyu iki açıdan ele almak gerekir ki, Arapça metinlerle Türkçe kelimelere uygun bir biçimde yapılması doğru olacaktır. Bununla birlikte, son zamanlarda Orta Çağda yazılan Türk yazılı eserlere belli bir millete ait miras olarak bakmak ve sadece o halkın milli eseri olarak değerlendirmeler yapıldığı aşikardır. 


Günümüzde Kazaklarla Özbeklerin, Tatarlarla Başkurdların, Türkmenlerle Türklerin bilim adamları arasında meydana gelen bu tür anlaşılmazlıklar bunun net delili olarak gösterilebilir. Ortak eserler bir milletin değil, onu karşılaştırmalı tipolojik açıdan ele aldığımızda gerçek sanatsal yönü ortaya çıkabilir. 


Maalesef, bugünkü bilim adamları arasında bu tür anlaşılmazlıklar yer almaktadır. Bunun için Türk bilim adamları Orta Çağdaki yazılı eserler üzerine çalışırken, bu eserler için sadece bir milletin adını değil, "Türk" kelimesinin kullanılmasının daha uygun olacağını diye düşünmekteyiz. Mesela: Türk- Tatar, Türk-Kazak, Türk-Özbek, Türk-Başkurt gibi. Bunun gibi çok önem taşıyan problemlerin çözümü bulunursa Türkoloji sahası için yararlı olur. Eski Sovyetler Birliğinde Türkoloji ile ilgili konferansları gerçekleştirilmiştir. 


İlk Türkoloji konferansı 1967 senesinde eski Leningrad şehrinde gerçekleşti. Bu konferansın sonuçları "Türkoloji toplamı" (Турколгический сборник) olarak 1970 senesinde yayımlandı. VI. Türkoloji konferansı 1973 senesinde yine Leningrad şehirinde gerçekleştirildi. Ama Sovyetler Birliği düzeyindeki ilk konferans, 1926 yılında Bakü şehirinde II.si ise 1976 yılında Almatı‘da geçti. 


Sonuçta bunun gibi konferansların 4 senede bir düzenlenmesine karar alındı. Bundan sonra III. konferans (1980) Taşkentte, IV. konferans 1985 Aşkabad'ta, V.cisi (1988) Frunzede (Bişkek) gerçekleşmişti.  Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerde de Türkolojiyle ilgili kurumlar ve merkezler meydana gelmiştir. Örneğin, 1927 senesinde Türkiyede "Türk Dil Kurumu" 1952 yılında Almanya'da "Oral-Altay Kurumu" kuruldu. 


Bütün Dünya Türk bilim adamlarının bir araya getirecek uluslararası bilimsel kurum, "Uluslararası geleneksel Altaystik konferans" PİAK 1959 yılında kuruldu.  Sovyet Türkologları Komitesi kurularak, onun yayın işleri merkezi olarak "Sovyetskaya Türkologia" dergisi 1970 yılından itibaren Bakü şehrinde yayınlana başladı. Dergi 1991 yılından sonra "Türkologia" adıyla çıkmaya devam etti. 


Diğer ülkelerde: örneğin Türkiye'de "Türk Dil Kurumu", "Türk Dünyası", Avusturya‘da "Akta Oriyentalia" gibi günlük yayınlar vardır. A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde 2002 yılından itibaren "Türkologia" dergisi yayınlanmaktadır. I. (2002) ve II (2004) Uluslararası Türkoloji kongreleri düzenlendi. 2001 yılında L. N. Gumulev Avrasya Devlet Üniversitesine Kültegin abidesinin kopyasını getirilerek: "Eski Türk Uygarlığı: Yazılı Abideler" adıyla görkemli bir şekilde uluslararası ilmiteorik konferans düzenlendi. 


Bununla birlikte eski Türk yazılı eserleri konusuyla ilgili A. Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde seminerler, Milli Eğitim Bakanlıgının Dil Komitesi ile birlikte düzenlediği konferanslar gerçekleştirilmektedir. Türkoloji Bilimsel-Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Dosay Kenjetay‘ın Türkolojiyle ilgili yazdığı monografiler, ders kitapları, makaleleri mevcuttur. 


"Medeni Miras" programı çerçevesinde "Geleneksel Türk Düşünce Sistemi ve Onun Kazak Felsefesi Tarihindeki yeri" adlı eserin I.ci cildinde yer almaktadır. Bununla birlikte Hoca Ahmet Yesevi, Farabi, Yusuf Hashacib, Sığanaki, Bakırgani eserleriyle ile ilgili yazdığı bilimsel makaleleri okuyucular tarafından tanıtılmıştır. Tek başına bir enstitü sayılan Ord. Prof. Dr. Rahmankul Berdibayın bu sahadaki emeği büyüktür. 


Baykal‘dan Balkan‘a kadar geniş bir alana yayılmış olan Türk halkları ortaya çıkış tarihini tanıtan çalışması sadece Kazak edebiyatı ile folkloru için değil, bütün Türk halkları tarafından desteklenen bu çalışmada Türk halklarının yer adlarının saptırıldığı konusuna değinilmiştir. 


1769-1774 yıllarındaki Türk - Rus savaşları sonucunda Kırım Hanlığı Türkiyeden bölünür. 1783 yılında Çarlık Rusyanın çariçesi Ikinci Ekaterina Kırım topraklarını Rusya‘yla birleştirmek konusunda karar çıkarır. Bu kararda Kırım halkının milli geleneğine, dinine, hukuksal yapısına baskı kullanılmayacağı, söz konusu olsa bile, aradan çok zaman geçmemesine rağmen sömürgeci taraf kendi baskılarını uygulamaya koymuştur. Şehir adlar Yunanca kelimeler ile değiştirildi. 


Mesela: Akmeşit, şehri-Simferopol, Akjar-Sevastopol, Kefe-Feodosya, Eski Kermen Levkopol, Kezlev-Evpatoriya diye değiştirildi. 


Kırımın bölgesini türlü valiliklere parçalamakla yöresel halkın birliğini bozmak ve onları parçalara ayırarak azınlık duruma düşürmeyi planlamışlardı. Çarlık Rusya Kırım topraklarını feth edene kadar burada Ruslar tamamen yoktu.  Kırım toprakların Çarlık Rusya valilikleri tarafından parçalanarak kendi aralarında paylaşmaya başladı. İşte bunun gibi önemli konulara değinen bu eseri için R. Berdibay "Türk Dünyasına Hizmet" ödülüyle onurlandırıldı. 


Yine bir ünlü Türk bilim adamı, dil uzmanı A.Kaydar bizim bilimsel- araştırma enstitümüzde çalışmaktadır. Ord. Prof. Dr. A. Kaydar Beyin kendisi ile birlikte Kazakistan‘lı Türkoloji bilim adamları Emir Necib‘ten arta kalan mirasları yeniden yayınlamaktayız. Ünlü bilim adamı ölümünden önce kendi eserlerinden yayınlanmayan değerli çalışmalarını Kazak bilim adamlarına emanet olarak bırakmıştı.


Türkoloji sahasında büyük önemi bulunan E. Necib‘in çalışmaları Türkistan şehrindeki Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsü tarafından yayına sunulması bizim için onur vericidir. Bu önemli görevi Emir Necib‘in öğrencisi Türkolog A. Kerim kendi görevi üstlendi. Bugüne kadar A. Necib‘in "Literaturnıy Yazik Mamlukskogo Egipeta ХIV-veka" (2004), "Regionı i Etapı Formirovanie Turkskih Pismennih Yazıkov i Leteratur" (2007) adlı kitapları yayınlandı. Diğer eserlerini de önümüzdeki günlerde yayına sunmayı düşünülmekteyiz.


Prof. Dr. K. Ergöbek Türkoloji sahasının edebiyat dalında ün kazanmıştır. Ünlü Türkolog, Beysenbay Kenjebayev‘in Türkoloji müzesini açtı. Sayran Abuşarib‘in Kazak medeniyeti ve devlet tarihi ile ilgili yazdığı 50‘den fazla ilmi eserleri yayınlanmıştır. 


O. Bekjan ise senelerce eski Türk runik yazılı eserlerini inceleme çalışmalarıyla uğraşmaktadır. 3 Ocak 2002 yılından bu yana A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünde görev almaktadır. 12 Aralık 2008‘de " Köne Türki Jazba Eskertkışterı Tilinin Semiontikalık Negızderı" konulu doktora tezini L.N. Gumulev Avrasya Üniversitesinde savunmaya sunmuştur.


B. Abjet, T. Kıdır gibi diğer genç bilim adamları ise Türkoloji dalında başarıyla çalışmaktadır. T. Kıdır Üniversite genelinde "Genç Türkologlar" kurumunu yönetmektedir. Bazıları Türkolojinin araştırma alanını sadece dil ve edebiyatla sınırlandırmakta yetiniyor. Oysa Türk halklarının etnik özelliklerini dil ve edebiyatla sınırlandırmak doğru değildir. Türkoloji çalışmalarının tarihi, sosyal, felsefi, etnolojik, dini ve medeni problemleri de kapsaması gerekiyor. Bunlardan birisi de "Eski Türk Medeniyetinin kaynakları" konusudur. 



"Soyunu arasan derinden ara" sözü boşuna söylenmemiştir. 



Bu konu gerçekten de Türk halklarının ortak tarihi ile ve kaderiyle bağlantılıdır. Bu nedenle, bu konunun derinden araştırılması gerekmektedir. Bu tür çalışmaların metodolojik önemi büyüktür. Gerçekten de bu söylediklerimiz eski Çin kaynaklarında (2205y) vardır. Demek ki, Türk tarihi ile medeniyetin, onun kronolojisi ile başlangıç noktasını milattan önceki 1.binyıllığın 1.kısmıyla başlatmak yanlış görüşlere götürür. 


İşte, bunun gibi problemler kendi araştırmacılarını beklemektedir. Bunun dışında Türk medeniyeti özellikle günümüzde Cumhurbaşkanı Nazarbayev‘in "Avrasya birliği" problemi, bunlara bilimsel yanıtlar vermek ve Türkolojinin vazifesi sayılmaktadır. Kazak devletinin eski tarihini yazmak işi de Türkolojinin ortak problemlerini bilmekle mümkün olacaktır. 


Biz Türk tarihi ile medeniyetinin eski dönemlerini, geniş çapta cesurca ele alarak enstitümüzün bilimsel alanına dönüştürmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kazak tarihi ile medeniyetinin kaynaklarını doğru yolda değerlendirir ve önceki kalıplardan kurtulmuş oluruz.


Orta Çağ ve Yeni Çağdaki Türk medeniyetinin özellikleri kendi araştırmacılarını beklemektedir. Ayrıca Türklerin kültürünün ortak benzer noktalarının tanıtılması işinin de çok önemli bir faaliyet olduğu söyleyebiliriz. Enstitümüzün temel hedef noktaları: dil, edebiyat, tekstoloji, kültür ve tarihtir. 


Bu hedefler "kültür ve medeniyet teorileri", "Dede Korkut Müziği", "Orhun Abidelerinin tekstolojisyi", "Eski Kanglıların yazısı", 30 ciltten oluşan Türk klasik nazımı, tekstolojyle ilgili Yesevi kültürüne ait 50‘den fazla Orta Çağa ait el yazmaları incelenmektedir. 


Dünya seviyesindeki Türkoloji bilim adamlarını bir araya getirerek, bu sahada elde ettiğimiz başarılarla eksikliklerimizi değerlendirmek ve gelecekteki vazifelerimizi net bir şekilde belirlemeliyiz. Böylece Türkoloji bilimi sahasında güçlü bir uyanışı hedefliyoruz. 


Bunun için Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünün araştırma, inceleme alanını genişletmek, gereken bilim adamlarını hazırlamak, Türk halklarının manevi birliğini araştırmayı derinleştirmek gerekir. Bunun üzerine üniversite tarafından "Türkoloji" dergisi ile ilişki kurmaktayız. Bilim adamlarımızın Türkolojiyle ilgili çalışmaları, makaleleri adı geçen dergide yayınlanmaktadır. Yine bir değinilecek konu ise geçen kongrede kararlaştırılan Türkoloji Birliği‘ni yeniden ele almak, onun faaliyetlerini geliştirmek planları da yapılmaktadır. Elbette, bunların hepsi çok zor ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Fakat Dünya Türkleri‘nin geleceği için yapmış olduğumuz hizmet boş sayılmayacaktır diye düşünüyoruz.


Prof. Lesbek TAŞİMOV
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Universitesi Rektörü


....//...


Düşünürler, hepimizin hayatının önemli bir kesitine ev sahipliği yapan, geride bıraktığımız 20. yüzyılın, savaşları ve felaketleriyle insanlık tarihinin en dehşet verici asrı olduğu konusunda birleşirler. İnsanın hayallerini zorlayan, bilim ve teknoloji alanındaki baş döndürücü gelişmeler ise, ne yazık ki bu trajik tablonun gölgesinde kalır. Savaşlar, felaketler ve hızlı değişim, yetişen kuşakları geçmişle organik ilişkiden yoksun bir zeminde, yani tarihinden kopuk bir şekilde sürekli "şimdiki zaman" içinde yaşamak zorunda bırakır. Tarih, yani kimlik şuuru büyük bir erozyona uğrar ve kimlik sorunu çağın sorunu hâline gelir. 


Geride bıraktığımız yıl dünyaya veda eden, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından Cengiz Aytmatov da, "geçmişin ya da daha çok kişinin çağdaş deneyimini önceki kuşakların deneyimine bağlayan toplumsal mekanizmaların yok olmasını", 20. yüzyılın en karakteristik ve en ürkütücü fenomenlerinden biri olarak görür ve bu asrı "kan"la "iktidar"ın birleştiği şansız bir dönem olarak niteler. 


İnsan, yani kimlikler üzerindeki bu büyük baskı, Fransız İhtilali sonrasında 19. yüzyılda öne çıkmaya başlayan fakat imparatorluk ve sömürgecilik anlayışlarının bastırdığı uluslaşma/milliyetçilik düşüncesini, 20. yüzyıl siyasetinin merkezine oturtur. Bu sebeple bu yüzyıl, imparatorlukların yerlerini birer birer ulus devletlere bırakmak zorunda kaldığı, bir taraftan küreselleşme kendine yer bulmaya çalışırken milliyetçilik düşüncesinin de kök saldığı bir asır olmuştur. 


Bugün Türkiye ve Orta Asya‘da odaklaşan, Avrupa ve Balkanlardan Avustralya ve Amerika‘ya kadar yayılan Türk dilli devlet ve topluluklar da, hepinizin bildiği gibi 20. yüzyılın sarsıntılarının odağında yer alan talihsiz uluslardan oldular. Bu toplulukların önemli bir kısmı, tarihleriyle organik bağlarını koparma sürecine girmişken; bildiğiniz gibi yine aynı yüzyıl, bu süreci tersine çevirecek fırsatlar da ortaya koymuştur.


Kimliğin en bariz göstergesi dildir. 1990‘lı yıllarda bağımsızlıklarına kavuşan Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Rusya içindeki özerk cumhuriyetlerde yapılan araştırmalar; 1926-1989 arası süreçte bunlar arasında kendi dilini ana dili olarak kabul oranında ciddi bir düşüş gerçekleştiğini göstermektedir. Kendi dillerini ana dili kabul etmenin yanında, ana dilini konuşma ve yazma yeteneğindeki kayıp ise çok daha büyüktür. 


Bu dönemde bilhassa gençler arasında ana dilini kullanma isteğinde önemli bir azalma olmuştur. Dilbilimcilere göre, dil değişimi çok yavaş olmakta ve bunun gerçekleşmesi birkaç kuşağı almakta; iki dilli durumlarda ise üç kuşaktan öteye geçmemektedir. 


Tarihin önümüze yeni fırsatlar koyduğu, dil ve tarih şuurunun çok önem kazandığı bu süreçte, Türkologlara ve Türkoloji araştırmalarına önemli sorumluluklar düşmektedir. Öncelikle, egzotik meraklarla, daha sonra bazı güçlerin sömürgecilik anlayışlarının bir aracı olarak yaygınlaşan Türkoloji araştırmaları; 21. yüzyılda ulus devletleri güçlendirme ve bunun temelini oluşturan kimlik/tarih şuurunu geliştirme çabalarının en önemli aracı olarak çok daha önem ve ivme kazanacaktır. 


Bu sebeple, bu sürecin siz değerli Türkologlara, Türkolojiye 21. yüzyılda büyük sorumluluklar yüklediğini bir kere daha vurgular; farklı ülkelerden kongremize katılarak bu sorumluluğunuzun bilincinde olduğunuzu gösterdiğiniz için hepinize teşekkür eder, yeni Türkoloji kongrelerinde tekrar buluşabilmek ümidiyle hepinize başarılar dilerim.


Prof. Dr. Osman HORATA
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi
Mütevelli Heyet Başkanı
III. ULUSLARARASI TÜRKOLOJİ KONGRESİ
Ortak dil,tarih ve alfabe oluşturma sürecinde geçmişten geleceğe 
Türkolojinin meseleleri, 18-20 Mayıs 2009 ,TÜRKİSTAN





TARİH YAPANLARA SADIK KALANLARA




5 Ocak 2015 Pazartesi

SAKA TÜRKLERİ KAYA RESİMLERİ - AFGANİSTAN/ PAMİR




SAKA TÜRKLERİ DÖNEMİ KAYA RESİMLERİ
TURKİSH SAKA ROCK ART IN AFGHANISTAN’S WAKHAN CORRIDOR AND PAMIR


"Doğumdan 900 yıl önce, Perslerin gelmesine değin Yakındoğu’da Eklemeli dilli ve Sami elleri yaşamış, kurulmuş uygarlık onların ürünü olmuş ve Hint-Avrupalı halklardan bu yerlerde bulunmamışlardır." ..."Persler MÖ.550 civarında bu bölgeye gelmiştir."...

İRAN TÜRKLERİNİN ESKİ TARİHİ
Prof.Dr. Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi)
Ferhad Rahimi - LİNK



AMERİKAN YERLİLERİ - UTAH


İSKANDİNAV

ÖZBEKİSTAN

SİALK TEPE MÖ.4000


SUSA MÖ.5000-4000




TİBET ÖKÜZÜ (YAK) AVLARKEN







İSKİT / SAKA






25 Ağustos 2014 Pazartesi

BUDA ve TÜRKLER - BUDDHA and TURKS-II




Buddha - Buddhism

There were many Buddas , but the name specially recalls the greatest of philosophic and pious teachers, Gotama the Tathagata or "saint" the Sakya-muni or monk of the Sakya clan, Siddartha, who when he quitted the sacred grove of Buddha-gaya received the name of Buddha - "the wise teacher".



Enter the path! there are no woes like hates,
No pains like passions, no deceits like sense,
Enter the path! Far has he gone whose foot,
Treads down one fond offence.

Enter the path! There spring the healing streams,
Enter the path! There grow the immortal flowers,
Carpeting all the way with joy-there throng,
Sweetest and swiftest hours.

Right Life
Bhikshu Ananda-Maitriya


Buddihst sculpture then represented angels and gods, demons, paradises, and hells ; though Gotama Buddha had confessed that he knew nothing as to any spirit, god or soul.

The Sakya-muni is represented as a Kol or Dravid rather than an Aryan, and with the curling hair of the aborginal Negrito. He is pictured with the long ear-lobes said to denote goodness, but which belong to non-Aryans. 

Mr.R.Carnac speaks of a Manipuri whose ear-lobes extended two inches beyond his cheeks. Prof.Beal speaks of the Sakyas as Scythian Aryans (! Scythians are non Aryans, but Turanian-SB); but the top-knot of Buddha's coiled locks - said to reach to heaven - recalls the conical head-dresses of Turanians from Central Asia : it becomes a pillar of glory in the Amravati sculptures, but proceeds from the throne of the Hindu Bhagavat, thus belonging to lingam worship, not to Buddha. the deified Buddha is in fact Turanian, not aryan at all.

Gotama the Buddha, Siddartha, the Sakya-muni, the "lion (Simha) of the Sakya tribe" was borne to King suddho-dana, "Lord of the Sakyas" , by Maya his queen, at his capital of Kapila-vastu in Oudh in the year 623 BC. according to the historians of Ceylon and Kashmir, and he died in 543 BC at age of eighty.


Faiths of Man I
Forlong - book






............





Kuva-Fergana Valley

Kuva is a small town located in the north-east of Fergana region, 20 km from the regional center of Fergana city. 

The town name originated from Turk tribal name “kuva” known among the Kyrgyz and Uzbek peoples (which also Turkish people are)  The exact data when the town was founded is unknown but scients-archeologists conducting the study of the ancient city refer the data to the III century BC.




Fayaz Tepa Buddist Temple in Termez
Uzbekistan









Standing Bodhisattva. Gandhara, 
2nd - 3rd century CE. 
tMuseum für Indische Kunst, Berlin















Dome-slab carved in limestone ('Palnad marble') 
with the Great Departure, 
Prince Siddhartha's horse Kanthaka with empty saddle leaving the palace via an elaborate torana (gate). 
The Bodhisattva is represented by an umbrella held over 
the horse by a servant. Inscribed. (2nd c)

found in Amaravati in Guntur District of Andhra Pradesh, India.
british musuem 












___________________