başkortestan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başkortestan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2017 Cumartesi

Rudolf Nureyev... ve Tatarlar...






Zamanının Büyük Baleti Rudolf Nureyev, bir Türk...
A great dancer of all time... Rudolf Nureyev, a Turk...




Rudolf Hamit (Muhammed) oğlu Nuriyev (1938-1993)


Nuriyev 'deki "EV" aynı zamanda mensup olduğu aile demektir, yani "Nuri evinden". Başkurt Türklerinden, Baykal Gölü civarında doğmuş, SSCB vatandaşı iken kaçar ve 1982 de Avusturya vatandaşlığını alır. Ölünce Paris'teki Rus mezarlığına gömülür. Mezartaşı çok sevdiği halısının mozaikten yapılmışıdır. (Halı sanatıyla ilgilenenler "doğu" halılarına oriental (Asya-şark) demekten vazgeçsin, hepsi farklı millete aittir, milletin adı kullanılsın!) Nureyev'in kendi adına kurduğu vakıftan daha fazla bilgi edinebilirsiniz, çünkü ben başka konulara değineceğim....




* * * * *


Biyografisinde : " Tartar ailesi, Sovyet Cumhuriyeti'ndeki Başkır'dan gelen köylü sınıfındandılar." diye yazar... Ruslar bütün müslümanlara Tartar der...


Cengiz Han'ın (Temuçin) ordusu sadece Moğollardan oluşmuyordu, ordusunda Türkler de vardı. Hatta danışmanları, sağ kolu Türk'tü, ordu sistemi, kültürü ve geleneği de Türklerden almıştı. Türkoloji de akademisyenlerin bazıları, Cengiz Han'ın annesinin Börteçene hanedanından gelmesinden dolayı da Türk saymaktadır. ["Cengiz Han, Uygur Hanedanı Yaglakar'ın evinden çıkan Borjigin evinden geliyordu" N.Kisamov].  Hatta Rus Tarihçisi Anatoli Olovintsov: "Cengiz Moğol değildi Türktü" der. Bu durumda Cengiz Han'ın kurmuş olduğu devlete Türk-Moğol Devleti diyebiliriz. Bazı Moğol boylarının Türkleşmesi gibi bazı Türk boyları da Moğollaşmıştır. Cengiz Han, bugünkü Rus topraklarına saldırdığında, yörenin halkı onları "Cehennemin gelmesi" olarak yorumlamış olabilir.


Antik dönemde Titanların hapishanesine Tartaros/Tartarus derlerdi. Daha sonra Cehennem ile eş tutuldu. Çünkü İlyada'da Zeus Tartaros'un Hades'ten de aşağıda olduğunu söyler:


"...bir tanrı Danaolara yardıma yeltenirse, Olimpos'ta kötek yiyip dönecek gerisingeri, alıp kara dumanlı Tartaros'a atacağım onu, ta derinliklere, yerin dibindeki çukura, orda demir kapılar, tunç eşikler var, gökle dünya arası kadardır Tartaros'la Hades arası..." (İlyada 8.Bölüm)


Titanlar ise ikinci kuşak tanrılardandır : Dünya/Toprak ana Gaia ki Tartarus onun soyundan gelir, Gök Baba/Tanrı Uranüs, Güneş Tanrısı Helios, Ay Tanrıçası Selene, Tüm Denizlerin Tanrısı Oceanus, Dişi Kurt Leto, Atlas, İnsanı yaratan Prometheus ve tabii ki Zeus'un babası Kronos. Onların bulunduğu çağ dillerin karıştığı Altınçağ idi. Sumer tabletlerinde "Enmerkar ile Aratta Efendisi Destanı" nda bu dillerin karışması anlatılır. Aratta ise bir Türk Devletidir. Yukarıda anlatmış olduğum Tartaros, Aratta, Altınçağ ve dillerin karışması, kesinlikle Türklerle alakalı ama henüz bağlantıyı keşfedemedim.  :)


Tartaros dışında, Cengiz Han'dan önce hem de, Türk boyu olan Tatarlar da var. 7.yüzılda Köl/Kül Tegin kitabesinde geçen Dokuz Tatar ve Otuz Tatar gibi... Cengiz Han'ın ordusunda kesinlikle onlardan da vardı. Lakin bir çok yerde, Tatar yerine antik dönemdeki cehennem anlamını taşıyan Tartar diyerek hakaret anlamında kullanmışlar...


Doğu Türk Kağanlığını (Kök/Göktürk) abisi Bilge Kağan ile yöneten Köl/Kül Tegin aynı zamanda ordunun da başındaydı. [Bilgemiş (Gılgamış yanlış okuma) teki gibi Bilge]. Aşina soyundan gelen Köl/Kül Tegin, Doğu Roma kaynaklarında "Sizabulus" ya da "Stembis Dizaboulos" olarak geçen İstemi Kağan'ın torunuydu.


Asena/Aşina adı Türkler tarafından değil Sogd ve Çinliler tarafından konulmuştur. Aşina/Asena mavi anlamına geliyordu. Gök/Kök Börü yani Etrüsklerdeki Dişi Kurt efsanesindeki gibi bir "Dişi Kurt" tarafından beslenen Gök Türklerin atası, Kök- gökyüzünün Mavi olmasından dolayı da GÖKKURT'tur, Bozkurt ise kurdun türüdür.


Yani Dişi-Gök/Mavi-Kurt = Aşina olmuş ki, Artemis ile Apollo'nun annesi LETO "Mavi gözlü, açık tenli" olarak geçen ve Hyperborean ülkesinden Lukkia'ya kurtların eşliğinde getirilen ya da bizzat Dişi Kurt olan bir Titan Tanrıçadır.... Dişi Kurt Gökbörü de açık renk tüylü mavi gözlü değil midir? Avar Türkleriyle ilişkisi olan Hyperboreanlılar'dan bir kolda güneye inip Etrüsklerle karışan Kimmer-İskit-Türkleridir. .. Bunların hepsini anladık mı bilmiyorum ama, bildiğim bir şey var o da anlatırken dallanıp budaklandığım. 


Sağlıcakla kalın, 
Semra Bayraktar

Not: 
Arkadaşım A.Bektaş yerinde bir hatırlatma yaptı : "O zaman "kralların kanı mavi akar" sözü Türklerden, İngiliz aristokrasisine geçmiştir."... Haklı sayılabilir... ;)






_________ENG_________





A great dancer of all time... RUDOLF NUREYEV, a Turk...

Rudolf Xämät (Möxämmät) ulı Nuriev
Rudolf Hamit (Muhammed) oğlu Nuriyev (1938-1993)
Rudolf Hamit's son Nuriyev (ev means home, using as family name, means "belongs to Nuri family"
He left an estimated $33m (£20m) to a foundation named after him, The Rudolf Nureyev Foundation. 
(for his biography a link:)

A Book about him:
The Real Nureyev: An Intimate Memoir of Ballet's Greatest Hero
Author:Carolyn Soutar

Tchaikowsky - Swan Lake
Rudolf Nureyev - Dame Margot Fonteyn /video:




* * * * *



Born as Bashqort (Baskort- Bashkir- Başkort- Başkurt) Turk, somewhere near Lake Baikal (Baykal Köl, Turkish toponym). Lived as a citizen of Soviet Union - USSR, became a Austrian citizen in 1982, and buried in Paris with his Turkish Carpet as a mosaic on his grave...(Please do not call all eastern carpets as "Oriental", because every nation has his unique carpet, and must called with their nation name!)


In his biography the info goes as: "The family were Tartars, coming of peasant stock in the Soviet republic of Bashkir"...in Russia they call all the muslims as Tartar. Bashkirs speaks Kipchak Turkish "The Republic of Bashkortostan".


Genghis - Cinghiz Khan (or as Temujin : Temuçin - Cengiz Han) established his army not only with Mongolians but also with Turkish peoples. Even his right arm, consultant was Turkish, and army system, some traditions were Turkish to. In Turcology, some scholars says that Genghis Khan's mother was from Börtechene tribe (Börteçine), which is a Turkish tribe; comes from Börü (Tr.) - Wolf Tribe/Principality. [ "Chingiz-khan, via a Borjigin ancestor, was from the Uigur dynastic House of Yaglakar (aka Djalairs/Jalayir/Jalair)" N.Kisamov], and that Genghis Khan was a Turkish-Tatar. Even Russian historian Anatoli Olovintsov says: "Genhis was not Mongolian but Turkish". In this case we can say Genghis State was Turkish-Mongolian State... Some Mongolian Tribes are Turkified, and some Turkish tribes are Mongolized. When Genghis attacks the Russian land of today, people were thinking of "the Hell is coming"... 


In ancient times they called the Hell as Tartaros/Tartarus, a prison for the Titans. In İliad chapter 8:


"Whomsoever I shall mark minded apart from the gods to go and bear aid either to Trojans or Danaans, smitten in no seemly wise shall he come back to Olympus, or I shall take and hurl him into murky Tartarus, far, far away, where is the deepest gulf beneath the earth, the gates whereof are of iron and the threshold of bronze, as far beneath Hades as heaven is above earth: then shall ye know how far the mightiest am I of all gods." ... So Tartarus was far away then Hades' world....


Titans are the second generation of divine beings: mother earth Gaia where Tartarus came from, father sky Uranus, Helios, Selene, Oceanus, the She-Wolf Leto, Atlas, Prometheus and Cronos father of Zeus of course. It was the Golden Age, where the languages was mixed, like it was told in Sumerian tablets, as in "Enmerkar and the Lord of Aratta Legend". Aratta was a Turkish state. After all this about Tartaros, we can say that it had to do something with the Turkish people in ancient times, but I haven't found yet....


Except the Tartaros, there are also Turkish tribes called as Tatar, before Genghis period. Maybe among Genghis' army were people from Thirty and Nine Tatar, with attacking became Tartar instead Tatar, to insult these people with nickname "Hell".


Kültegin's monument 7th c (also called as Orkhon Monuments) 
"OTUZ:TATAR" = Thirty Tatar and
"DOKUZ:TATAR" = Nine Tatar 
(exist of thirty and nine tribes)


Kültegin or Köl Tegin, who governs the Second Turkish State "East Göktürk - Turkish Khaganate" with his brother Bilge Kagan [like in the name of Bilgemish (misreaded as Gılgamesh of Sumer)], ruled also the military wing of the state, and was the grandson of İstemi Kagan [Istämi Qagan (Khagan), West Göktürk - Turkish Khaganate] of the Ashina Dynasty (Kök Börü) , which was called in East Roman Empire as "Sizabulus" or as "Stembis Dizaboulos". 


Ashina was not the name given by the Turks but given by the Sogds and Chineese to this Turkish Clan. Because the name and She-Wolf legend, Kök/Gök means Sky, and Sky is Blue, and we do know that they call the wolf as Gök Börü (Sky Wolf), a She-Wolf legend, just in the Etruscan legend, who nursed the Turkish leader who established the State; "Köktürks = Skyturks" .


She-Sky (Blue) -Wolf - Asena/Aşina - Dişi-Kök/Gök (Mavi) Börü 


The mother of Artemis and Apollo was described as "blue eyed, light skinned Leto", a Titan goddess, was led by wolf from the Hyperborean land to Lukkia (Lykia), or she was a She-Wolf itself. Isn't the She-Wolf Gökbörü also light haired and with blue eyes?.. Some of the Hyperboreans, which related to Avar Turks, who came to south and mixed with Etruscans, were Cimmerian-Scythian Turks. I do not know if you undertand all these things, but there is one thing I know, when I tell a story it doesn't end where it started. 


Take care.. SB.


PS:
A Friend  reminded me a good saying: " Then, 'kings blood flows Blue' passed from the Turks to the British aristocracy"  ... She could be right... ;)











29 Şubat 2016 Pazartesi

ASLAR, ALANLAR, OSETLER, SARMATLAR ve SAKALAR



Bugün yarısı Gürcistan'ın kuzeyinde , yarısı da Rusya'ya bağlı olarak dağlık Kafkas'ta bulunan Oset halkı tarihi Asların torunları kabul edilir. Kelimenin aslı Oseti'dir, buradaki -eti kısmı Gürcüce'de ülke anlamı verir: Os Yurdu. Kelimeyi Gürcülerden bu şekilde duyan Ruslar, kendi dillerindeki etnik aidiyet eki -n'i ekleyerek Osetili manasına Osetin demişlerdir. Dünyanın geri kalanı ise sondaki -in'i atıp Oset biçimini kullanır. Rusça'da baştaki ünlü harf kapalı a şeklinde telaffuz edilirken, diğer dillerde doğrudan o sesi çıkarılır.

Osetler İrani bir dil konuşurlar ve bölgeye kuzeyden gelmişlerdir. Tarihçilerin tamamına yakını, buna dayanarak tarihteki aynı bölgede bulunmuş olan Alan-As'ların bunların atası olduğunu söylerler; böylece hiçbir delil olmadan, Alan-As'ların üyesi bulundukları Sarmat birliği tamamen İrani yapılır. Kaynaklarda Seyhun nehrinin ötesinde kalan bölge, bugünkü Güney Kazakistan vilayetleri, Asi ülkesi olarak geçer. Kafkasya'daki Aslar buradan koparak gitmişlerdir. Ancak bunların İrani asıllı olduğuna dair açık veriye sahip değiliz. aksine, onlara verilen dil kalıntıları daha çok Türkçe'yi göstermektedir.

Göktürk yazıtlarında, kuzeyde, Kögmen dağlarında Kırgızların komşuluğunda yaşayan Az Budun'dan bahsedilir. Burası, Türklüğün en doğu sınırıdır ve hemen ondan sonra etnik Moğol sınırı başlar. İrani bir kavmin bu kadar uzağa, Sibirya içlerine gitmesini düşünmek çok zor.

Zaten bunlar yazıtlarda bir yabancı kavim olarak görülmüyor. Kırgızlarla birlikte hareket eden bir Türk kavmi gibiler. Daha sonraki dönemde de Özbekistan'dan Tataristan'a kadar Türklerin olduğu hemen her yerde bir boy veya uruğun ismi Az/As'dır. Hatta Çuvaş kelimesi en yaygın etimolojiye göre Su+As şeklinde açıklanır. Çeşitli komşu Fin-Ugor halkları da Kazan Tatarlarına As, Gas gibi isimler verirler.

Kafkasya'da ise çok farklı ve düşündürücü bir durum vardır. İrani asıllı Osetler, Türk komşuları Karaçay-Balkarlılara As derler. Birinciler Büyük, ikinciler ise Küçük As'dır. Birbirinden hiçbir farkı olmayan bu iki Türk topluluğunun kendi içinde ise birbirine hitapta Alan kelimesi kullanılır. Güneydeki komşu Gürcü-Megreller de bu Türklere Alan derler.

Kafkasyalı Alan-Aslardan haber veren Ortaçağ kaynakları ise onları sürekli bir Türk kavmi olarak niteler. Buna karşılık, İrani olduklarını gösteren bir ipucu yoktur. Dolayısıyla, esas Asların Türk olduklarını düşünmek, Kafkasya'daki İrani bir topluluğun uzun süren As hakimiyeti ve komşuluğu neticesi bu ismi benimsediğini varsaymak daha mantıklı görünüyor. Esasında Oset veya Os kelimesi bu topluluğun asli ismi değildir. Bunlar kendi içlerinde ikiye ayrılır ve kendilerini başka türlü adlandırırlar. (Kendilerine IRON derler - Prof.Max Müller-SB)

Tarihte Asların anıldığı en ilginç yer ise İzlanda olmalıdır. Kuzeyin German asıllı halkları, mitolojik ögeler yükleyerek tarihlerini saga denilen destanlarda yaşatmışlardır. Snorri Struluson adlı İzlandalı bir Viking, bundan sekiz asır önce, 1222-1225 yıllarında halkı içindeki bu sagaları toplayarak Heimskgringla adlı bir kitap hazırlamıştır.

Buna göre As halkı eski zamanlarda Troya'dan çıkmış ve Saks ülkesine (Saksonya) gelmiştir. Burada yerleşip bir süre yaşadıktan sonra daha kuzeye İskandinavya'ya gitmişlerdir. Yerli ahali bu yabancı insanları hayranlıkla karşılamış ve tazim etmiştir. Böylece içinde yaşadıkları toplumla bütünleşen ve İskandinav kızlarıyla evlenen As savaşçıları zamanla erimişler, ama önemli izler bırakmışlarıdır. En önemli izler Sturluson'un eserinde kalmıştır:

"Troya Türk ülkesidir...Türklerin ülkesini terk edip...Avrupa'ya gelen Aslar buraya Türk töresi getirdi ve burada Türklerin koyduğu yasalar uygulandı..."

Bu arada bir not düşmek istiyorum. Bizanslılarca 15.yy'da Türklerin Troyalıların soyundan olduğunun belirtilmesi çok ilginç ve düşündürücüdür. Fetihten sonra İtalya'ya giden Bizans yazarı Gazes ile İtalyan düşünürü Filelfo arasındaki sohbette, Türklerin İstanbul'u alarak, Yunanlardan ataları olan Troyalıların intikamını aldıkları belirtilmektedir.

Doğrudan Türk kelimesinin geçmesi oldukça ilginçtir. Bunu 13.yüzyılda artık Türk isminin yerleşmiş olmasına ve Anadolu ve Azerbaycan'ın Türk ülkesi olarak görülmesine vermek mümkünüdür.  İskandinavyalı Aslar açık şekilde Türkçe olan pek çok yer adı bırakmışlardır : Asgaard (As-kent), Göl, Orun, Qöpül, Qömül, Eykin.... ayrıca destanlarda Türkçe oldukları anlaşılan isimlere rastlanmaktadır: anar, Torkel, Atıl, Qamlı, Yekul, Eqil, Erp, Eyrik, Qangleri, Buri, Qunn, Qunlauq, Eynar, Elli, Aslauq, Asdis.


Sarmatlar ve Sakalar

Saka birliği içinde çeşitli boylardan biri olan Sarmatlar, batı bozkırlarında çöken Saka gücünün yerini almış ve Saka mirasının devamcısı olmuştur. Sarmatların içindeki diğer boylar: Yazığlar, Ugorlar, Alanlar, Roksolanlar ve Siraklar. Sarmatlar MÖ.3.yy sonlarında Avrupa'ya geçmiştir. Uzun süren Saka ve ardından gelen Sarmat çağlarında sürekli Türkler tarafından yönetilmeleri, bu halkların en azından yönetici tabakasının hayli Türkleşmesine yol açmıştır. Bildiğimiz Alan isimlerinin önemli bir kısmının Türkçe ile açıklanması bunu gösterir. Ugorlar, kaderini Türk topluluklarıyla birleştiren Macarlar gibi Fin-Ugor ; Sirak ve Yazığlar ise Türk asıllıdır. Heredotus'a göre, Sarmatlar Saka dilini "bozuk bir şekilde" konuşuyordu, bu Saka dilinin bir lehçesi olduğunu gösterir. Hippokrates de Sarmatları bir Saka boyu olarak gösterir. Sarmatların anayurdu da şimdiki Başkurdistan'ın etrafıdır.

O dönem Türkçe'sindeki sözbaşı "s"nin yerini şimdi Ortak Türkçe "y" almaktadır. Bu sesin Macarca'daki karşılığı ise "gy"dir (d'ye yakın bir ses). Bu durumda, Sarmat kelimesi yaşasa idi, mesela Başkurtça'da Yarmat, Başkurdistan'dan çıkıp gelen Macarların dilinde ise Gyarmat olacaktı. Dikkat buyurun, bugün bir Başkurt boyunun ismi Yurmat'tır. Gyarmat ise,  Kürt boyu ile ikili bir birlik kurarak Macar ittifakına katılan Türk boylarından biridir. Bu bağlantı yüzünden  Mandoky, Sarmatları İrani bir topluluk sandığı için, sözkonusu Macar ve Başkurt boylarının da İrani olduğunu düşünmüştür. Başka bir Macar alimi Berta ise hem İraniliği, hem de söz konusu üç kelimenin bağlantısına karşı çıkarak bu görüşü "savunulmaz" bulmaktadır. Eğer Başkurt boyu ile bin yıl önceki Macar boyu alakalı ise o eski Macar boyu ile Sarmatlar haydi haydi alakalıdır. Dilbilimsel olarak da bağlantı gayet açıktır. 

Yani Başkurdistan ve çevresinde yaşayan Sakalarla aynı dili konuşacak kadar yakın olan Türk boyu Sarmatlar, nüfusları artıp güç kazandıktan sonra batıya doğru kaymışlardır. Bunların batı üçları özellikle Ruthenya ve Polonya halklarını ntarihi hafızasında önemli yer etmiş, bunların azilzade takımı kendilerini Sarmatların torunu saymışlardır. Anayurtta kalan Sarmatların bir kısmı Macar birliğine karışarak batıya göçmüş, kalanlar ise Başkurt Türkleriyle karışmıştır. Bu yüzden Macarlar ile Başkurtları sürekli karıştırırlar.

Kalan iki Sarmat boyundan Yazığlar en batıda bulunmuşlar, özellikle Romalılarla sürekli mücadeleleri ile bilinmişlerdir. Bunların kimliğini aydınlatacak fazla veri yoktur, ancak arkeolojik kalıntılar onları klasik bir bozkır toplumu olarak sunar. Tuna'nın kuzeyindeki bölgelerin eski yer adlarını iyi bilmediğimiz için izlerini takip etmek zordur, ancak eski Yugoslavya bölgesinde daha içaçıcı bir durum vardır. Kimi Yazığ topluluklarının Romalılar tarafından alınarak İllirya'nın içlerine yerleştirildiklerini biliyoruz. burada hem kabile isimlerinde, hem de yer adlarında Türkçe'yi çağrıştıran kelimelere rast gelinmektedir. Maalesef bu konuda bir çalışma yoktur.

Kafkaslardan Azerbaycan'a inen Siraklar ise kimi dil delilleri bırakmışlardır. Bunları inceleyen Seyidof, isimlerinin Sir ve ak kelimelerinden oluştuğunu söylediği Sirakların, Türkçe konuştukları sonucuna ulaşmıştır. Sarmatların Slav etnik yapılanmasındaki tarihi katkılarını da çoktur. Polonya meclisinde "Ey Sarmatların torunları" diye hitap edilmişlerdir.


İran ile Turan: 
Hayali milletler çağında Avrasya ve Ortadoğu
Osman Karatay

Today, Ossetian people are considered as grandchildren of AS, which are located in the Caucasus mountains, which is half in north Georgia, as half in Russia. The original word is Osetia; -etia is in Georgian "country" ; OS COUNTRY. Russians heard the word from Georgians in this way, to their own language, with -n ethnicity addition, became Ossetian. The rest of the world uses only Osset. In Russian pronunciation, initial vowel closed -a, is in other languages directly -o pronunciation.

Ossetians speaks an İranian language and came from the north region.  Almost all of the historians, on this basis, at the time Alan-As people who lived there, is accepted as their ancestors, and without any evidence, a member of them, the Sarmatians made entirely Iranian peoples.

In resources, beyonde the river Seyhan, today's South Kazakhstan province, is AS country. The As people came from here to Caucasus. However, we do not have clear evidence of their Iranian origin, on the contrary, it shows more Turkish language.

In Orhun (Gokturk) inscriptions they mentioned as neighborhood of Kyrgyz in Kögmen mountains. This is the farest, eastern border of Turks, inmediately begins ethnic Mongolian border. Thinking of an Iranian tribe that far in Siberia is very difficult. Acctualy, this tribe is not be seen as a foreign nation, they are acting with Kyrgyz, like other Turkish tribes. A later period, from Uzbekistan up to Tatarstan, all the tribes , small, big, are called as AS/AZ. Even in the word Chuvash (Çuvaş) is it described as SU+AS. Several Finno-Ugric neighbor peoples called Kazan Tatars AS/GAS.

In the Caucasus there is a very different thought. Iranian Ossetians, call their Turkish neighbors Karachay-Balkar AS. Karachay is the biggest, Balkar is the smallest AS. There is no different from each others, these two Turkish communities of the area, used each other in self ALAN. The southern neighbors Georgian-Mingrelian, also called these Turkish tribes ALAN.

The medieval sources, about Caucasian ALAN-AS, decribed them permanent as Turkish tribe. Whereas, there is no hint that they were Iranian. As a result, of the long domination of these AS TURKS on Iranian community, and neighborhood in the Caucasus, adopted this name. In fact, the word Os or Ossetia, is not essential of this community, they call themselves otherwise. (They call themselves IRON-Prof.Max Müller)





The most interesting place where these AS people are mentioned in history is Iceland. North German people, write about them in epics which they call saga, with installing mythological elements. Snorri Struluson an Iceland viking, collected eight centuries ago, in 1222-1225, these sagas and publised in Heimskgringla.


Yngvi king of the "Turks"
Yngvi - Yngvin - İnguin - Engin in today Turkish
and below "Turkia"


Accordingly these sagas, AS people came from Troy to Saks (Saxony) country. They settled here for a while they lived here, and went father north to Scandinavia. Native community admired these peoples and accepted them in their community. AS warrior married Scandinavian girls, assimilated among them, but left important marks. The most important traces remained in Sturluson's work.

"Troy is Turkish country...Turks leave the territory...AS Turks who came to Europe, brought customs with them and the laws of Turks are applied here..."

In the meantime, I want to drop a note: In the 15th c the Byzantines also noted the Trojans as Turks. After the conguest of Byzantine, Byzantine writer Gazes went to Italy and came with one of Italian thinker Filelfo, they mentioned that the Turks took revenge of their ancestors Trojans from the Greeks.

A direct using of the word Turk, is interesting. That means in the 13th century the name Turk was settled for Anatolia and Azerbaijan. Scandinavian AS left many Turkish topografic names: Asgaard (As City), Göl, Orun, Qöpül, Qömül, Eykin...also in their sagas many Turkish names: Anar, Torkel, Atıl, Qamlı, Yekul, Eqil, Erp, Eyrik, Qangleri, Buri, Qunn, Qunlauq, eynar, Elli, Aslauq, Asdis....

(translated by SB)








10 Kasım 2015 Salı

NİÇİN TÜRKOLOJİ ?




*Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir.



*Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 


*Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.






SOVYETLER SONRASI AMAÇBİLİMSEL AÇIDAN TÜRKOLOJİ 
VE TÜRKOLOJİ'DE NEYİ NASIL EYLEMEK ÜZERİNE TESPİTLER


Öncelikle, bütün bilim ve sanat disiplinlerinin "amaçbilimsel" (teleolojik) ve yine herhangi bir sanat veya bilimsel disiplinde "neyi nasıl eylemek gerektiğine" dair "praksis" ilkeleri içeren bir var oluş ve var ediş zemini vardır. Bu yapıları Türkoloji bağlamında "Niçin Türkoloji çalışıyorum?" ve "Nasıl Türkoloji çalışmalıyım?" sorularıyla daha somut kılmak mümkün gibi gözükmektedir. 


Türklük veya Türk kültür ekolojisi içinde yer alan her şeyi bilimsel yöntemlerle ele alıp bilimsel olarak geçerli kabul edilen kuramsal çerçeveler içinde yorumlamak olarak işevuruk bir biçimde tanımlayabileceğimiz "Türklük Bilgisi", "Türkoloji" ya da biraz eksik bir ifadeyle "Türk Dili ve Edebiyatı" olarak adlandırılan bu araştırma alanının çerçevesini mümkün olan en geniş anlamıyla çizmek yararlı olacaktır. Türkoloji‘yi Kuzey Amerika ve Batı Avrupa üniversitelerinde son zamanlarda yaygınlaşan "bölge veya kültür çalışmaları" (area studies) modelinde olduğu gibi bütüncül bir şekilde almak "Bütün parçaların toplamından daha fazla bir şeydir." 


Mütearifesi doğrultusunda, Türk dünyasını veya Türk kültür ekolojisini nevi şahsına münhasır bir kültürel örüntüler yumağı olarak ele almak ve bu kültürel ekolojik yapıyı mümkün olan bütün olgu ve görüntüleriyle tarihsel ve güncel bağlamlarda çalışmak kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşımızdadır. Bu zorunluluğun bilimsel temelleri biraz da Türkoloji disiplininin ortaya çıkış bağlamında işe koşulan ideolojik yaklaşımlardan ve onların uygulamalarından kaynaklanmaktadır. 


Bilindiği gibi Batı‘da ortaya çıkışının kökleri Osmanlı Devleti‘ni sosyal ve kültürel yönden tanımaktır. (1). Bu anlayış zaman içinde oluşan ve gelişen "Oryantalist" bakış açısıyla ele alınan olay ve olguları tek bir üründen bir kültürün tamamına varacak büyüklüğe kadar istedikleri veya uygun gördükleri tanımlamaya kadar indirgenmiş ve Avrupa merkezci bir bakış açısının ürünü olan kültürel aşamalar skalasında "vahşi", "barbar" ve "uygar" ölçütlerinden istenilen doğrultusunda pek çok alanda olduğu gibi Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir. 


Bu bağlamda, 19. yüzyılın Pan Germenizm kaynaklı filolojik ve karşılaştırmalı dilbilimsel dogmaları doğrultusundaki yapılanışı ve aldığı tavır; bir anlamda Pan Slavizmin de ortaya çıkışını tetiklemiştir (2).  Bu iki ideolojik yapılanış arasında kalan Macarları kendilerine hayat sahası yaratabilmek için "Pan Turanizm" ideolojisini yaratmaya zorlamıştır. (3) 


Türkolojinin üniversitelerde kürsülere kavuşması bu sosyo-kültürel şartların hakim olduğu sürecin sonucudur. Bu dönemdeki Türkoloji‘nin adeta kurucu babaları diyebileceğimiz zevatın çalışmalarına sözlü kaynaklardan materyal derlenmesi (4), klasikleşen el yazmalarının bulunup kütüphanelerde muhafaza altına alınması ve zaman içinde de okunup çalışılması bakımlarından şükran borçluyuz (5). Ancak, Çarlık ve özellikle de Sovyet dönemlerinde, sözlü kültürden derlenen malzemelerin bazen olumsuz etkilere maruz bırakılması bir yana tarihin en eski emperyalist ilkesi "böl-yönet" doğrultusunda manipule edilmeleri Türkolojiyi birbirinden bağımsız olmaya çalışan pek çok alt araştırma alanı haline getirmiştir (6). 


Üstelik Türk dünyasına yönelik benzer emeller besleyen Batı Türkolojisi (7) içinden de bu tavra bürünen ve doğrultuda araştırmalar üretilmesi adeta birbirlerini desteklemeleri eğilimi her geçen gün hız kazanmaktadır. Bu sürece eklenmeye çalışılan bir halka kalmıştır. O da, söz konusu yabancı Türkologların ürettikleri söz konusu paradigmaları Sibiryalı, Türkistanlı ve Türkiyeli Türkologlara "mutlak doğru" olarak kabul ettirmeleri ve Türkoloji çalışmalarını istedikleri yönde sürdürmeleridir. 


Bilindiği gibi bu süreçte de son derece önemli bir yol alınmıştır. Bugün Fransız Filolojisi ve kültür araştırmalarının merkezi Fransa, Germanistiğin merkezi Almanya vb. Anglo-Saksonluk, Amerika veya İngiltere‘dir. Ancak Türkoloji‘de hâlâ yabancı Türkologlar söz sahibidir ve Türkoloji‘nin merkezi Türk dünyası değildir. Türk dünyasında Türkoloji çalışmaları eskiden kalma alışkanlıkla hâlâ "Şarkiyat" (Oriyentalistik) (8) Fakülteleri içinde yer almakta ve yapılan çalışmaların değerlendirilmesi, onay görmesi bağlamında gözler eskiden olduğu gibi belli merkezlere dönmektedir. Türk dünyasından Türkologlara da bu alanın haricinden Türkologların ortaya attığı problemler üzerinde onları doğrulayacak araştırmalar formüle etmek düşmektedir.


Meselâ, Türk topluluklarının prehistoryası üzerinde duran çalışmalar yoktur. Türk dünyasında bulunan hemen her buluntunun Türklerden gayrı bir topluluğa bağlanabilmesi için adeta özel bir gayret sarf ediliyor gibidir. 


Bu tabloya göre tarih sahnesine birdenbire ve bulundukları coğrafyaya sanki muson yağmurlarıyla inmiş gibidirler. Bu bir bakıma 19. Yüzyılın Türkler başta olmak üzere bozkırlı kavimlerin "kültür" ve "medeniyet meydana getiremeyeceği" ve dahası medeniyeti ve kültürü sadece yerleşiklerin oluşturabileceği dogmasıyla, bu milletleri "yerleşik medeniyet ve kültürlerin yağmacısı" olarak tanımlayıp bunu kanıtlama derdindeki yabancı Türkologların günümüzdeki devamıdır denilebilir. (9).


Bu bağlamda Türkoloji çalışmalarında yapılmasını gerekli gördüğümüz alanlara yönelik önerilerimize geçebiliriz. Bundan önce, hiç şüphesiz yukarıdaki genellemelerimize uymayan istisna pek çok yabancı Türkolog varlığına işaret etmeliyiz. Öncelikle, Türkiye ve Türkistan Türkolojisinde temel sorun amaca yöneliktir. "Niçin Türkoloji çalışıyoruz" sorusunu bu coğrafyanın ve kültürün çocukları, kendilerinden önce yetişen en büyük Türkologlardan birisi olan Reşit Rahmeti Arat‘ın yabancı Türkologlara sık sık söylediği "Türklük bilimi sizin için bir meslektir, fakat bizim için aynı zamanda bir kültür meselesidir" (10) şeklinde amaçbilimsel bir yönelim içinde olmalıdır. 


Amaç Türk kültür ekolojisini bir sistem olarak dünü ve bugünüyle ve bütünüyle tanımlamak, anlamak, anlaşılır kılmak ve açıklamak bu sistemde meydana gelen ve gelebilecek çözülme ve yer değiştirme ve kaybolma gibi sosyo-kültürel sorunların çözümüne yönelik uygulamalar yapmak olmalıdır. Bu amaca ve anlayışa bağlı olarak da, Türk dünyası ölçeğinde akademik kurumsallaşma, dil, edebiyat, tarih, dilbilimi, halkbilimi, sanat tarihi, arkeoloji, antropoloji, prehistorya, coğrafya gibi Türklük Bilimi disiplinlerin bir arada bulunacağı ve Çin, Rus, Hint, Arap, Fars, Urdu, Tibet, Moğol, Mançu-Tunguz ve Yunan filolojilerinin başta olmak üzere Rus, Alman, Fransız, İngiliz gibi diğer dil ve edebiyat şubeleri "yardımcı disiplinler" olarak yer aldığı bağımsız "Türkiyat Fakülte"lerinde yer almalıdır (11). 


Bu kurumsal yapılanışa uygun olarak Türkoloji eğitim ve öğretimi disiplinler arası özellikteki araştırmaları yapabilecek şekilde donatılmalıdır. Türk dünyasında standart bir hale dönüşecek bu kurumlar arasında karşılıklı öğrenci ve öğretici değişimleri kolaylaştırılmalı ve zorunlu bir uygulamaya dönüştürülmelidir. Belki de hepsinden önemlisi bu tür bir Türkoloji‘nin temel paradigması "Türk kültür ekolojisini ortaya çıkaran değerlerin ve bunların dışavurum biçimlerinin ortak kökleri bul ve birleştirip bütünleştir" şeklinde olmalıdır.


Sonuç olarak ortaya çıkan, Türk dünyası Türkolojisinin kendisine uzun zamandan beri yöneltilen "böl-yönet" şiarı doğrultusundaki Oryantalist amaçbilimsel söylem ve modele karşı, birliğini, bütünlüğünü ve bölünmezliğine bağlı kültürel bir ekolojik sistem olarak bağımsızlığını ön plana çıkaracak bir modele (praksise) veya Türkoloji araştırmalarına yönelmesinin gerekliliğidir. Bu amaca ve anlayışa bağlı yeni bir akademik kurumsallaşma ve yapılanma da mutlaka gerçekleştirilmesi gerekenlerin başındadır.


Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU
Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi
Beytepe-Ankara, TÜRKİYE

Açıklamalar

1. 1.Alman Türkoloji‘sinin ortaya çıkışı ve belli başlı temsilcileriyle çalışmaları hakkında bkz.: (Gül 2006).
2. Bu süreçle ilgili olarak özellikle karşılaştırmalı dilbilimi ve ideolojik yapılanışa dair bkz. :(Cocchiara 1981).
3. Macar Türkolojisi‘nin ortaya çıkıp gelişmesi ve bu bağlamda meydana gelen değişmeler ve belli başlı temsilciler ve eserleri konusunda bkz. :(Eren 1998; Kakuk 1981).
4. Özellikle yapılan ilmî seferler ile Doğu Türkistan vb. Türk Dünyası coğrafyasından pek çok eseri bulup koruyan ve sözlü kaynaklardan derleyen Türkologlara şükran borçluyuz. Bkz.: (Eren 1998).
5. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika‘da Türkoloji vb. Doğulu kültürlere ait araştırma alanlarının "entelektüel tecessüs"le servis hizmeti verilen siyasal güç arasında kalışına belki de en güzel örneklerden birisi Türkoloji alanında birkaç yüzyıldır en iyi araştırmaları yapan Almanya‘da bu çalışmaların son derece sınırlı bir bir aydın cemaatinin dışına çıkamadığı Türk kültürünü ve bu kültüre ait pek çok temel eseri bilen ve çalışan bu aydınların kültüründe, Alman kültüründe "Türk imgesi" ve "Türklük" hakkındaki önyargılar için bkz. :(Kula 1992; Öztürk 2000).
6. Türkoloji‘deki inanılmaz atomizasyon veya gittikçe alt bilgi dallarına ayrılarak yapılanlar sadece "aşırı ihtisaslaşma" kavramıyla izah edilemez duruma gelmiştir. Bir anlamda "Türklüğün mukadderatı"yla eşanlamlı olan Türkoloji‘de yapılan çalışmaların bir bütün veya sistem olarak ne ifade ettiğini kavrayıp izah edecek insan yetişemez olmuştur. Öte yandan, bu yapılanışın Türk topluluklarını gittikçe birbirinden uzaklaştırarak ayrı milletler haline dönüştürme sürecinin en güçlü katolizörü olduğu da son derece açık bir gerçek olarak karşımızdadır. 
7. Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere yönelik kampanyalar bağlamında Batı Türkoloji‘sinin paradigmaları için bkz. (Benginsen 1987, İnalcık 2002).
8. 8.Oryantalizm konusunun ve uygulanan metotların tenkidine ve bu eleştirel yaklaşımın başlı başına bir araştırma alanına dönmesi konusunda bkz. (Said 1991).
9. Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 
10. Nuri Yüce Hocanın ―Türklük Bilgisi@googlegroups.com adlı internet sitesinde 15.02.2009 tarihinde yaptığı açıklama notu.
11. Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.



...//...


TÜRKOLOJİNİN ARAŞTIRMALARI MESELELERİ


Aynı kökten gelen Türk halklarının tarihi ile kültürünü, dini ile dilini, sanatı ile edebiyatını inceleme konusu; bugüne kadar önemini yitirmemiştir. 


"Türkoloji" diye adlandırdığımız bu bilim dalının tarihi son bir-iki asırlık dönemi kapsasa bile, Türk dili ile edebiyatına, özellikle de Türk söz sanatına olan ilginin Orta asırlardan başladığını görmekteyiz.  Bunun delili olarak Orta Çağ Türk yazılı edebiyatının temsilcileri Kaşgarlı Mahmut ile Alişir Nevai gibi ünlü alimlerimizi örnek olarak verebiliriz. Batı ve Rus oryantalistleri ile Doğu kültürü uzmanlarının Türklerin tarihi ile düşünce sistemini araştırmaya olan yoğun ilgisi, "Türkoloji" sahasının gelişmesinde çok etkili olmuştur. 


Sonuçta bu durum, Türklerin geçmişi ile geleceğinin araştırmaya bir atılım oldu. Oysaki, bugüne kadar Türk bilimi derken, Türk halklarının dil özellikleri ile lehçe yapısı en önemli konulardan birini oluşturmuştu. Diğer Türk halklarının edebiyat bilimiyle mukayese ettiğimizde, Kazak bilim adamlarının bu ortak konu üzerinde fazla araştırma yapamadığını görmekteyiz. 


Özbek, Tatar, Azerbaycan ve Türkler kendi yazılı miraslarını çok eski dönemlerden başlatırken, Kazak edebiyat bilimi ilk başta ХVIII yüzyıl, sonra da ХV yüzyıllardan daha ileriye geçemedi. Bu nedenle eski metinler ile değerli kaynakları inceleyebilen uzman bilim adamlarının sayısı artmadı, Türkoloji ekolü de oluşmadı. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda diğer kardeş halkların ortak manevi mirasa olan ilgisinin hangi seviyede geliştiğini, geçen yüz yılın 60-70‘li yıllardaki edebiyat tarihi ile ilgili araştırmalarından ilmi eserlerinden görebiliriz. 


Aynı dönemde ortaya çıkan Kazak edebiyat biliminin ise bu açıdan çok geride olduğunu fark etmek mümkündür. Bununla birlikte diğer bir konuya da değinmek gerekmektedir. Nitekim 80'li yılların başlarında dilci uzmanların "süzgüsünden" geçen edebi eserlere olan ilgi arttı. Bunun sonuncunda Karahanlılar hakimiyeti ile Altın Ordu dönemindeki bazı eserler, Kazakçaya tercümesinin, araştırma alanına dönüştüğünü söyleyebiliriz.


O senelerden başlayan ortak Türk yazılı miraslarına olan ilgi, bağımsızlık kazanıldıktan sonra yeni açıdan yükselip, gelişti diyebiliriz. Eski destanlar, Orhun abideleri, İslam kültüründen sonra ortaya çıkan yazılı kaynaklar yavaş-yavaş ilim alemine sürülmeye başladı. Özellikle Kültegin ve Tonyukuk abidelerinin kopyalarının Astana‘ya getirilmesi, bu sahadaki araştırılmaların hız kazanmasını sağladı. Bunun sonucunda Türklerin çok eski tarihi ile kültürüne ait eserler yazıldı. Bilim adamlarının bu sahaya olan ilgileri arttı, yerel Türkoloji merkezleri açıldı. 


Türkistan şehrindeki "Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünü" onlardan biri saymak gerekir. Türk bilimine ilgi artsa bile, bu sahanın seviyesini yükseltmek konusunda biraz eksiklikler de yok değildir. En önemli problemlerden birisi de bu sahadaki bilim adamlarının sayısının çok az oluşudur. 


Diğer tarihi dönem değerlendirilmese bile, İslam‘dan sonraki uygarlık çerçevesinde edebi eserleri orijinal haliyle okuyabilen, o eski metinleri kendi döneminin düşüncesine uygun biçimde algılayan ve bugünkü ilmî ihtiyaçlar açısından değerlendiren uzmanlar yok denecek kadar azdır. Türkoloji biliminin sloganlarla veya duygusal sözlerle çözülemeyeceğini dikkate alırsak, bu sahada bu gibi önemli ihtiyaçların çözüm bulması gerekir. 


En önemlisi Eski ve Orta Çağ Türk edebi eserlerinin metinleri tamamen yayınlanması doğru olacaktır. Çünkü Türkolojinin (sadece Türkololjinin değil, diğer sosyal ilimlerin) tarihî metinlerden meydana gelmektedir. Bu metinleri yayınlamakta iki prensipin uygulanması gerekir: Birincisi, metni kendi şeklinde yayınlamak, ikincisi transkripsyon problemini çözmek. Çünkü bugüne kadar Türkler‘in yazılı eserleriyle ilgili ortak transkripsyon meselesi belirlenmemiştir. 


Bu konuyu iki açıdan ele almak gerekir ki, Arapça metinlerle Türkçe kelimelere uygun bir biçimde yapılması doğru olacaktır. Bununla birlikte, son zamanlarda Orta Çağda yazılan Türk yazılı eserlere belli bir millete ait miras olarak bakmak ve sadece o halkın milli eseri olarak değerlendirmeler yapıldığı aşikardır. 


Günümüzde Kazaklarla Özbeklerin, Tatarlarla Başkurdların, Türkmenlerle Türklerin bilim adamları arasında meydana gelen bu tür anlaşılmazlıklar bunun net delili olarak gösterilebilir. Ortak eserler bir milletin değil, onu karşılaştırmalı tipolojik açıdan ele aldığımızda gerçek sanatsal yönü ortaya çıkabilir. 


Maalesef, bugünkü bilim adamları arasında bu tür anlaşılmazlıklar yer almaktadır. Bunun için Türk bilim adamları Orta Çağdaki yazılı eserler üzerine çalışırken, bu eserler için sadece bir milletin adını değil, "Türk" kelimesinin kullanılmasının daha uygun olacağını diye düşünmekteyiz. Mesela: Türk- Tatar, Türk-Kazak, Türk-Özbek, Türk-Başkurt gibi. Bunun gibi çok önem taşıyan problemlerin çözümü bulunursa Türkoloji sahası için yararlı olur. Eski Sovyetler Birliğinde Türkoloji ile ilgili konferansları gerçekleştirilmiştir. 


İlk Türkoloji konferansı 1967 senesinde eski Leningrad şehrinde gerçekleşti. Bu konferansın sonuçları "Türkoloji toplamı" (Турколгический сборник) olarak 1970 senesinde yayımlandı. VI. Türkoloji konferansı 1973 senesinde yine Leningrad şehirinde gerçekleştirildi. Ama Sovyetler Birliği düzeyindeki ilk konferans, 1926 yılında Bakü şehirinde II.si ise 1976 yılında Almatı‘da geçti. 


Sonuçta bunun gibi konferansların 4 senede bir düzenlenmesine karar alındı. Bundan sonra III. konferans (1980) Taşkentte, IV. konferans 1985 Aşkabad'ta, V.cisi (1988) Frunzede (Bişkek) gerçekleşmişti.  Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerde de Türkolojiyle ilgili kurumlar ve merkezler meydana gelmiştir. Örneğin, 1927 senesinde Türkiyede "Türk Dil Kurumu" 1952 yılında Almanya'da "Oral-Altay Kurumu" kuruldu. 


Bütün Dünya Türk bilim adamlarının bir araya getirecek uluslararası bilimsel kurum, "Uluslararası geleneksel Altaystik konferans" PİAK 1959 yılında kuruldu.  Sovyet Türkologları Komitesi kurularak, onun yayın işleri merkezi olarak "Sovyetskaya Türkologia" dergisi 1970 yılından itibaren Bakü şehrinde yayınlana başladı. Dergi 1991 yılından sonra "Türkologia" adıyla çıkmaya devam etti. 


Diğer ülkelerde: örneğin Türkiye'de "Türk Dil Kurumu", "Türk Dünyası", Avusturya‘da "Akta Oriyentalia" gibi günlük yayınlar vardır. A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde 2002 yılından itibaren "Türkologia" dergisi yayınlanmaktadır. I. (2002) ve II (2004) Uluslararası Türkoloji kongreleri düzenlendi. 2001 yılında L. N. Gumulev Avrasya Devlet Üniversitesine Kültegin abidesinin kopyasını getirilerek: "Eski Türk Uygarlığı: Yazılı Abideler" adıyla görkemli bir şekilde uluslararası ilmiteorik konferans düzenlendi. 


Bununla birlikte eski Türk yazılı eserleri konusuyla ilgili A. Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde seminerler, Milli Eğitim Bakanlıgının Dil Komitesi ile birlikte düzenlediği konferanslar gerçekleştirilmektedir. Türkoloji Bilimsel-Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Dosay Kenjetay‘ın Türkolojiyle ilgili yazdığı monografiler, ders kitapları, makaleleri mevcuttur. 


"Medeni Miras" programı çerçevesinde "Geleneksel Türk Düşünce Sistemi ve Onun Kazak Felsefesi Tarihindeki yeri" adlı eserin I.ci cildinde yer almaktadır. Bununla birlikte Hoca Ahmet Yesevi, Farabi, Yusuf Hashacib, Sığanaki, Bakırgani eserleriyle ile ilgili yazdığı bilimsel makaleleri okuyucular tarafından tanıtılmıştır. Tek başına bir enstitü sayılan Ord. Prof. Dr. Rahmankul Berdibayın bu sahadaki emeği büyüktür. 


Baykal‘dan Balkan‘a kadar geniş bir alana yayılmış olan Türk halkları ortaya çıkış tarihini tanıtan çalışması sadece Kazak edebiyatı ile folkloru için değil, bütün Türk halkları tarafından desteklenen bu çalışmada Türk halklarının yer adlarının saptırıldığı konusuna değinilmiştir. 


1769-1774 yıllarındaki Türk - Rus savaşları sonucunda Kırım Hanlığı Türkiyeden bölünür. 1783 yılında Çarlık Rusyanın çariçesi Ikinci Ekaterina Kırım topraklarını Rusya‘yla birleştirmek konusunda karar çıkarır. Bu kararda Kırım halkının milli geleneğine, dinine, hukuksal yapısına baskı kullanılmayacağı, söz konusu olsa bile, aradan çok zaman geçmemesine rağmen sömürgeci taraf kendi baskılarını uygulamaya koymuştur. Şehir adlar Yunanca kelimeler ile değiştirildi. 


Mesela: Akmeşit, şehri-Simferopol, Akjar-Sevastopol, Kefe-Feodosya, Eski Kermen Levkopol, Kezlev-Evpatoriya diye değiştirildi. 


Kırımın bölgesini türlü valiliklere parçalamakla yöresel halkın birliğini bozmak ve onları parçalara ayırarak azınlık duruma düşürmeyi planlamışlardı. Çarlık Rusya Kırım topraklarını feth edene kadar burada Ruslar tamamen yoktu.  Kırım toprakların Çarlık Rusya valilikleri tarafından parçalanarak kendi aralarında paylaşmaya başladı. İşte bunun gibi önemli konulara değinen bu eseri için R. Berdibay "Türk Dünyasına Hizmet" ödülüyle onurlandırıldı. 


Yine bir ünlü Türk bilim adamı, dil uzmanı A.Kaydar bizim bilimsel- araştırma enstitümüzde çalışmaktadır. Ord. Prof. Dr. A. Kaydar Beyin kendisi ile birlikte Kazakistan‘lı Türkoloji bilim adamları Emir Necib‘ten arta kalan mirasları yeniden yayınlamaktayız. Ünlü bilim adamı ölümünden önce kendi eserlerinden yayınlanmayan değerli çalışmalarını Kazak bilim adamlarına emanet olarak bırakmıştı.


Türkoloji sahasında büyük önemi bulunan E. Necib‘in çalışmaları Türkistan şehrindeki Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsü tarafından yayına sunulması bizim için onur vericidir. Bu önemli görevi Emir Necib‘in öğrencisi Türkolog A. Kerim kendi görevi üstlendi. Bugüne kadar A. Necib‘in "Literaturnıy Yazik Mamlukskogo Egipeta ХIV-veka" (2004), "Regionı i Etapı Formirovanie Turkskih Pismennih Yazıkov i Leteratur" (2007) adlı kitapları yayınlandı. Diğer eserlerini de önümüzdeki günlerde yayına sunmayı düşünülmekteyiz.


Prof. Dr. K. Ergöbek Türkoloji sahasının edebiyat dalında ün kazanmıştır. Ünlü Türkolog, Beysenbay Kenjebayev‘in Türkoloji müzesini açtı. Sayran Abuşarib‘in Kazak medeniyeti ve devlet tarihi ile ilgili yazdığı 50‘den fazla ilmi eserleri yayınlanmıştır. 


O. Bekjan ise senelerce eski Türk runik yazılı eserlerini inceleme çalışmalarıyla uğraşmaktadır. 3 Ocak 2002 yılından bu yana A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünde görev almaktadır. 12 Aralık 2008‘de " Köne Türki Jazba Eskertkışterı Tilinin Semiontikalık Negızderı" konulu doktora tezini L.N. Gumulev Avrasya Üniversitesinde savunmaya sunmuştur.


B. Abjet, T. Kıdır gibi diğer genç bilim adamları ise Türkoloji dalında başarıyla çalışmaktadır. T. Kıdır Üniversite genelinde "Genç Türkologlar" kurumunu yönetmektedir. Bazıları Türkolojinin araştırma alanını sadece dil ve edebiyatla sınırlandırmakta yetiniyor. Oysa Türk halklarının etnik özelliklerini dil ve edebiyatla sınırlandırmak doğru değildir. Türkoloji çalışmalarının tarihi, sosyal, felsefi, etnolojik, dini ve medeni problemleri de kapsaması gerekiyor. Bunlardan birisi de "Eski Türk Medeniyetinin kaynakları" konusudur. 



"Soyunu arasan derinden ara" sözü boşuna söylenmemiştir. 



Bu konu gerçekten de Türk halklarının ortak tarihi ile ve kaderiyle bağlantılıdır. Bu nedenle, bu konunun derinden araştırılması gerekmektedir. Bu tür çalışmaların metodolojik önemi büyüktür. Gerçekten de bu söylediklerimiz eski Çin kaynaklarında (2205y) vardır. Demek ki, Türk tarihi ile medeniyetin, onun kronolojisi ile başlangıç noktasını milattan önceki 1.binyıllığın 1.kısmıyla başlatmak yanlış görüşlere götürür. 


İşte, bunun gibi problemler kendi araştırmacılarını beklemektedir. Bunun dışında Türk medeniyeti özellikle günümüzde Cumhurbaşkanı Nazarbayev‘in "Avrasya birliği" problemi, bunlara bilimsel yanıtlar vermek ve Türkolojinin vazifesi sayılmaktadır. Kazak devletinin eski tarihini yazmak işi de Türkolojinin ortak problemlerini bilmekle mümkün olacaktır. 


Biz Türk tarihi ile medeniyetinin eski dönemlerini, geniş çapta cesurca ele alarak enstitümüzün bilimsel alanına dönüştürmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kazak tarihi ile medeniyetinin kaynaklarını doğru yolda değerlendirir ve önceki kalıplardan kurtulmuş oluruz.


Orta Çağ ve Yeni Çağdaki Türk medeniyetinin özellikleri kendi araştırmacılarını beklemektedir. Ayrıca Türklerin kültürünün ortak benzer noktalarının tanıtılması işinin de çok önemli bir faaliyet olduğu söyleyebiliriz. Enstitümüzün temel hedef noktaları: dil, edebiyat, tekstoloji, kültür ve tarihtir. 


Bu hedefler "kültür ve medeniyet teorileri", "Dede Korkut Müziği", "Orhun Abidelerinin tekstolojisyi", "Eski Kanglıların yazısı", 30 ciltten oluşan Türk klasik nazımı, tekstolojyle ilgili Yesevi kültürüne ait 50‘den fazla Orta Çağa ait el yazmaları incelenmektedir. 


Dünya seviyesindeki Türkoloji bilim adamlarını bir araya getirerek, bu sahada elde ettiğimiz başarılarla eksikliklerimizi değerlendirmek ve gelecekteki vazifelerimizi net bir şekilde belirlemeliyiz. Böylece Türkoloji bilimi sahasında güçlü bir uyanışı hedefliyoruz. 


Bunun için Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünün araştırma, inceleme alanını genişletmek, gereken bilim adamlarını hazırlamak, Türk halklarının manevi birliğini araştırmayı derinleştirmek gerekir. Bunun üzerine üniversite tarafından "Türkoloji" dergisi ile ilişki kurmaktayız. Bilim adamlarımızın Türkolojiyle ilgili çalışmaları, makaleleri adı geçen dergide yayınlanmaktadır. Yine bir değinilecek konu ise geçen kongrede kararlaştırılan Türkoloji Birliği‘ni yeniden ele almak, onun faaliyetlerini geliştirmek planları da yapılmaktadır. Elbette, bunların hepsi çok zor ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Fakat Dünya Türkleri‘nin geleceği için yapmış olduğumuz hizmet boş sayılmayacaktır diye düşünüyoruz.


Prof. Lesbek TAŞİMOV
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Universitesi Rektörü


....//...


Düşünürler, hepimizin hayatının önemli bir kesitine ev sahipliği yapan, geride bıraktığımız 20. yüzyılın, savaşları ve felaketleriyle insanlık tarihinin en dehşet verici asrı olduğu konusunda birleşirler. İnsanın hayallerini zorlayan, bilim ve teknoloji alanındaki baş döndürücü gelişmeler ise, ne yazık ki bu trajik tablonun gölgesinde kalır. Savaşlar, felaketler ve hızlı değişim, yetişen kuşakları geçmişle organik ilişkiden yoksun bir zeminde, yani tarihinden kopuk bir şekilde sürekli "şimdiki zaman" içinde yaşamak zorunda bırakır. Tarih, yani kimlik şuuru büyük bir erozyona uğrar ve kimlik sorunu çağın sorunu hâline gelir. 


Geride bıraktığımız yıl dünyaya veda eden, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından Cengiz Aytmatov da, "geçmişin ya da daha çok kişinin çağdaş deneyimini önceki kuşakların deneyimine bağlayan toplumsal mekanizmaların yok olmasını", 20. yüzyılın en karakteristik ve en ürkütücü fenomenlerinden biri olarak görür ve bu asrı "kan"la "iktidar"ın birleştiği şansız bir dönem olarak niteler. 


İnsan, yani kimlikler üzerindeki bu büyük baskı, Fransız İhtilali sonrasında 19. yüzyılda öne çıkmaya başlayan fakat imparatorluk ve sömürgecilik anlayışlarının bastırdığı uluslaşma/milliyetçilik düşüncesini, 20. yüzyıl siyasetinin merkezine oturtur. Bu sebeple bu yüzyıl, imparatorlukların yerlerini birer birer ulus devletlere bırakmak zorunda kaldığı, bir taraftan küreselleşme kendine yer bulmaya çalışırken milliyetçilik düşüncesinin de kök saldığı bir asır olmuştur. 


Bugün Türkiye ve Orta Asya‘da odaklaşan, Avrupa ve Balkanlardan Avustralya ve Amerika‘ya kadar yayılan Türk dilli devlet ve topluluklar da, hepinizin bildiği gibi 20. yüzyılın sarsıntılarının odağında yer alan talihsiz uluslardan oldular. Bu toplulukların önemli bir kısmı, tarihleriyle organik bağlarını koparma sürecine girmişken; bildiğiniz gibi yine aynı yüzyıl, bu süreci tersine çevirecek fırsatlar da ortaya koymuştur.


Kimliğin en bariz göstergesi dildir. 1990‘lı yıllarda bağımsızlıklarına kavuşan Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Rusya içindeki özerk cumhuriyetlerde yapılan araştırmalar; 1926-1989 arası süreçte bunlar arasında kendi dilini ana dili olarak kabul oranında ciddi bir düşüş gerçekleştiğini göstermektedir. Kendi dillerini ana dili kabul etmenin yanında, ana dilini konuşma ve yazma yeteneğindeki kayıp ise çok daha büyüktür. 


Bu dönemde bilhassa gençler arasında ana dilini kullanma isteğinde önemli bir azalma olmuştur. Dilbilimcilere göre, dil değişimi çok yavaş olmakta ve bunun gerçekleşmesi birkaç kuşağı almakta; iki dilli durumlarda ise üç kuşaktan öteye geçmemektedir. 


Tarihin önümüze yeni fırsatlar koyduğu, dil ve tarih şuurunun çok önem kazandığı bu süreçte, Türkologlara ve Türkoloji araştırmalarına önemli sorumluluklar düşmektedir. Öncelikle, egzotik meraklarla, daha sonra bazı güçlerin sömürgecilik anlayışlarının bir aracı olarak yaygınlaşan Türkoloji araştırmaları; 21. yüzyılda ulus devletleri güçlendirme ve bunun temelini oluşturan kimlik/tarih şuurunu geliştirme çabalarının en önemli aracı olarak çok daha önem ve ivme kazanacaktır. 


Bu sebeple, bu sürecin siz değerli Türkologlara, Türkolojiye 21. yüzyılda büyük sorumluluklar yüklediğini bir kere daha vurgular; farklı ülkelerden kongremize katılarak bu sorumluluğunuzun bilincinde olduğunuzu gösterdiğiniz için hepinize teşekkür eder, yeni Türkoloji kongrelerinde tekrar buluşabilmek ümidiyle hepinize başarılar dilerim.


Prof. Dr. Osman HORATA
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi
Mütevelli Heyet Başkanı
III. ULUSLARARASI TÜRKOLOJİ KONGRESİ
Ortak dil,tarih ve alfabe oluşturma sürecinde geçmişten geleceğe 
Türkolojinin meseleleri, 18-20 Mayıs 2009 ,TÜRKİSTAN





TARİH YAPANLARA SADIK KALANLARA




8 Temmuz 2015 Çarşamba

Kızılbaş Türkler ve Kürtler





Türkiye'de Kızılbaş denilen Alevi insanlar var. Bu konuda kitap yazanlar nedense hep Kızılbaş teriminin savaşta giyilen kızıl renkli başlıktan ve börkten geldiği tezi üzerinde durular ve Kızılbaş teriminin Anadolu'da ortaya çıktığını, buraya özgü olduğunu söylerler.

Halbuki Kazaklarda Alban boyunda Kızılbörk yani Kızılbaş oymağından başka, Ortaçağ Başkurtlarının adı Kızılbaştı.

Yine Başkurtlarda Sart oymağına bağlı bir kolun adı Kızılbaştır. Kırgızlarda Kesek, Munduz ve Teyit boyu arasında Kızılbaş adında obalar var. Ayrıca Özbeklerin Kongrat boyuna bağlı bir oymağın adı Kızılbaştır ve Azerbaycan Türklerindeki İnallu kabilesinin bir oymağının adı da Kızılbaştır.

Kürdoloji Yalanları,syf.156
Ahsen Batur


Bütün tarih ve bilginlerimizin bildikleri gibi, buhün doğu illerimizin birçok kesimlerinde oturan, Kormanço ve Zaza dilleriyle konuşan, Alevi, Kızılbaş ve Bektaşi diye adlanan halk, tamamen Türktür. Bunlar Oğuz boylarından Selçuk ve Harzem Türklerinden ayrılan Türk ve Türkmen kabileleridir. Bu kabileler, miladın 9-10 ve 11 inci yüzyıllarında Türkistan, Horasan, Nişabur ve Harzem ovasından ve kısmen de daha sonra İç Anadolu'dan doğu illerimize gelip yerleşmişlerdir.

Doğu İlleri ve Varto Tarihi
M.Şerif Fırat



Ülgen’in altın tahtının sembolü olarak dünyanın merkezinin işareti diye kabul edilmiş olan sarı renk, bu sembol anlamını Türklerin çizmelerinin (edik) rengi olarak da uzun yıllar sürdürmüştür. Zira, bilindiği gibi Türkmenler (Oğuzlar) yüzyıllarca, sarı edik ile kızıl keçeden külâh giymişlerdir. Halkımız arasında bugün de çok yaygın olarak kullanılan “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” deyiminin de kaynağı işte bu tarih ve kültür geleneğimizdir.

Oğuz-Türkmen geleneğindeki bu kızıl börk-sarı edik (çizme) geleneği ile ilgili olarak bir başka Türk anlayışını da burada kaydetmekte yarar vardır. Merhum Bahaeddin Ögel, al bayrak anlayışı ile ilgili olarak şu dikkate değer tespiti nakletmektedir: “al bayrak” gök, güneş ve yerdeki toz ile uyuşturulmuş ve böylece görkemli ve muhteşem bir sahne canlandırılmıştır. Kaşgarlı Mahmud’un derlediği, “ağdı (yükseldi, yüceldi) kızıl bayrak; toğdu (yani tozup, yükseldi) kara toprak” sözü, bayrağın açılıp yükselmesi, yerdeki kara toprağın yükselmesiyle bir kompozisyon, bir birleşme oluşturuyordu. Bayrak gökleri tutuyor, toprak ise tozarak, yerleri tutuyordu”. 

Oğuz-Türkmenler gökleri tutan kızıl bayrağın sembolü olarak başlarına kızıl börk; dünyanın merkezinin ifadesi olarak da ayaklarına sarı edik giymişlerdir. Burada şu hususa da işaret edelim ki, kızıl börklü Oğuz-Türkmenler Safevî dergâhının propagandaları sonucunda Anadolu’dan İran’a göçmeye başladıklarında, Anadolu’da kalan Sünnî Oğuz-Türkmenler başlarındaki kızıl börkün üzerine “Osmanlı mücevvezesi” beyaz sarık sarmışlar ve İran’a gidenler ise kızıl börklerini muhafaza ettiklerinden dolayı onlara “kızılbaş” adını vermişlerdir. 

Dolayısıyla, bazı halk izahlarında değişik bazı anlamlandırma biçimleri doğru değildir ve kızılbaş deyiminin aslı, Türklerin millî renk saydıkları kızıl (al) renkli keçe börk giyen kimse anlamından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de eski Türk kaynaklarında kırmızı bayrağın daha çok kızıl bayrak diye adlandırıldığını, bunun sadece Türklere mahsus olduğunu, bunun bağımsızlık, şeref ve şehadetin (şehitliğin) sembolü olarak kullanıldığını biliyoruz.

TÜRK İNANIŞLARI İLE MİLLİ GELENEKLERİNDE RENKLER VE SARI KIRMIZI YEŞİL
Prof. Dr. Reşat GENÇ



Ayrıca kaynak:
Kızılbaş Türkler: Tarihi Oluşumu ve Gelişimi - Nihat Çetinkaya 


M. S. İvanov bu konuda şöyle diyor: “Özellikle ilk başlarda Safevi devletinde hakim olan kesim Türk boylarıydı. Onların arasından askeri yöneticiler ve valiler atanırdı. Gurçi olarak adlanan saray ordusu soylu Kızılbaş emirlerinin oğullarından oluşurdu.”

Safevi devletinin kuruluşunda Safevi sülalesinin haleflerinden ziyade Kızılbaş boylarının emirleri önemli rol oynamışlardır. Bu sebepledir ki, devletin diğer bir ismi de “Devlet-i Kızılbaş” [26] idi. 

Birçok araştırmacı “Kızılbaş” kelimesinin ortaya çıkışını “Haydari” başlıkla ilişkin olarak açıkmaktadır. Genel görüşe göre, Şeyh Haydar Safevi ordu birliklerini yeniden oluştururken, Safevi askerlerine 12 kırmızı çizgili sarıkla sarılmış olan başlık koyma emri verir. Bu dönemden itibaren kırmızı çizgili başlık koyan Safeviler aynı zamanda “Kızılbaş” adlanırlar. [27] 

Oysa, daha önce etnik menşeinden bahsettiğimiz Şah İsmail‟in ulu babalarından olan Firuzşah Zerrinkülah‟ın ismindeki “Zerrinkülah” ifadesi, Kızılbaş kelimesinin daha önce de kullanılmış olabileceğini gösterir. 

Zerrinkülah –  “Altın börk” ve ya diğer ifadesiyle de “Kızılbaş” demekti. Bu ifadenin Safevilerin ulu babalarının adıyla birlikte kullanılması ilginçtir, çünki “Zerrinkülah” ismi ise bize bu ismin, yani “Kızılbaş”ın, Şeyh Haydar‟dan önce kullanılmış olabileceğini gösterir. Safevi devletinin diğer bir ismi “Devlet-i Kızılbaş” olduğu gibi, “Kızılbaşça” ifadesi de o devrin dili için kullanılmıştır. 

Safevi döneminde halk arasında kullanılan Türkçeye “Kızılbaşça” dendiğini T. Genceyi şu ifadelerle belirtir: “Sadıki (Külliyat-ı Sadıki), ilk defa Kızılbaşça konuşanlar terimini bu iki (Türkçeye ve Farsçaya –Z.V.) dile eklemiştir. Kızılbaşça terimi Safevi devrinde yaygınlaştı, bu sülalenin çöküşünden sonra ise siyasi ve mezhebi niteliği sebebiyle aradan kalktı.”  Kızılbaş kelimesinin Türkçe olması ve bu ifadeyle Safeviler devletine Türklük damgasının vurulması kafa karıştırsa da, Safevilerin etnik bir kimliğe daraltılması doğru sayılamaz, çünki, Kızılbaşlık – etnik ve dini kimlik dışında, kültürel ve siyasal bir tanım olarak ortaya çıkmıştır.

Safevi döneminde Türkçeye önem verildiği bu devirde haırlanmaya çalışılan Türkçe sözlüklerden de anlaşılır. Safeviler zamanında sözlük çalışmalarına dikkat çeken T. Genceyi Abdülcemil (Abdülcelil) bin Muhammed Rıza Elnesiri Tusi‟nin sözlük faaliyetleri konusunda şu bilgileri aktarır: 

“1076 yılının Zilkaddetü‟l-haram ayında, Süleyman Şahın (II. Şah Sefi / Süleyman şah 1666-1694) cülusunun üçüncü senesinde, Münşi-i el-memalik görevi onun babasına devredildi. Rum ve Kılmak padişahlarından ve diğer Türk dilli sultanlardan saraya gelen mektupların, zor Türkçe kelimelerin anlaşılması için, pek çoğunun Farsçaya çevirilmesi gerekirdi. Onun babası 20 sene Türkçe kelimeleri topladı ve bölümler şeklinde bir kitap haline getirdi. 

Bu kitapta Rumca ve Kızılbaşça kelimeleri (bu diller arasında farklılık azdır) bir bölümde, Çağatayca kelimeleri diğer bir bölümde, Kılmakça kelimeleri de son bölümde yerleştirmiştir. Amacı  bu kitabı o padişahın adına tertip etmekti, fakat vefat etti ve kitap yarım kaldı. Abdülcemil babasının vefatından sonra kitabı değişikliklerle tamamladı. Bahsedilen kitap Türkçeyle ilgili önsözden ve dört sözlükten oluşmaktadır. Abdülcemil‟in yazdığı bu kitabın önsözündeki konular Süleymani kaynaklarından alınmıştır ve Türkçe bölümü Mehmet Rıza Meclisi‟nin imla ve yazısıyla yazılan “Deveran” kitabının aynısıdır. Kitap Safevi devri münşi ailesinden olan 3 kişi tarafından şimdiki duruma getirilmiştir.”

Büyük medeniyetler kendilerini tarihe dilleriyle yazdırırlar. Safevilerin kökeni ve dili üzerinde tartışmalar asıl siyasi menşeinden uzak kalamayacaktır. XV. yüzyıla gelindiğinde doğudaki (Timiri) ve batıdaki (Osmanlı) medeniyetlerin antitezi niteliğinde gelişen yeni bir medeniyet kendi devletini - Safevileri ve kendi dilini - Kızılbaşçayı oluşturmuştu. 

Safevi bürokrasisi, Safevi Türkçesi, hatta Safevi Farsçası tıpkı bu medeniyet gibi saf bir unsura dayanmıyordu. Burada saf etnik kök aramaktansa, bu medeniyetin ne kadar başarılı olduğu sorusu üzerinde durulması daha önemli olacaktır.

* Menşe araştırmalarında asıl amaç Safevilerin kökenleriymiş gibi gözükse de, elde edilmek istenen sonuç Safeviler devletinin medeniyetinin kimliğidir.

Safeviler sülalesinin Arap, Kürt, Fars kökenli olmasıyla ilgili çeşitli görüşler tarihçiler tarafından savunulmuş olsa da, son araştırmalar Safevilerin Türk olduğunu ve onların menşei ile ilgili daha önceki açıklamaların (Arap, Kürt, Fars) siyasal amaçlar çerçevesinde ele alındığını kanıtlamaktadır.

Unutmamak gerekir ki, Safevi devleti kurumlarıyla ve tebasıyla Akkoyunlunun devamı olduğu gibi Akkoyunlu da ondan önceki devletlerin kurumsal ve düşünsel devamydı. Hakim oldukları coğrafya, başkenti Tebriz kenti olan bugünkü adıyla İran coğrafyasıydı ve Tebriz şehri Ön Asya‟ya hakim olmak için elde edilmesi gereken önemli bir merkezdi. Tebriz‟i almak sadece Uzun Hasan‟ın değil,  burada hakim olmak isteyen her hükümdarın hayalini süslemiştir. Bu sebeple Uzun Hasan 1469‟da Tebriz‟i ele geçirerek, onu başkent yapmıştır. Tebriz Safeviler zamanında Memalik -i Mahruse dahilindeydi ve Azerbaycan‟ın merkeziydi. Tebriz başkent olduğu dönmelerde devlet daha ziyade Türklerin etkisindeydi.

Safevi devletinin yapısını konglomerat adlandıran M. S. İvanov da, Safevi devletinin kuruluş esnasındaki etnik yapısını şu sözlerle ifede eder: “Safevi tabiyetindeki ulusların her biri farklı dile, kültüre sahiplerdi ve ekonomik olarak birbirlerinden ayrı olsalar da devletin merkezi XVI. yy.a kadar İran değil, Azerbaycan –  Tebriz kenti olmuştur ve Safevi devleti başlangıçta kesin olarak bir Türk devletiydi.”

SAFEVİLERİN MENŞEİ VE KIZILBAŞÇA
Zülfiyye VELİYEVA - (Xəzər Universitəsi)
ayrıntılı:

[26]  F. Sümer‟e göre, Kızılbaş tabiri yalnız devletin askeri bakımdan dayandığı Türk unsuru-nu ifade etmiyordu (Tavaif-i-Kızılbaş, Padişah-i Kızılbaş, Ümera-yi Kızılbaş, Leşker -i Kızılbaş, Sipah-i Kızılbaş, Gaziyan-i Kızılbaş), onun kurduğu ve yaşattığı devlete «Devlet-i Kızılbaş» ve hâkim olduğu yere de «Ülke-i Kızılbaş» deniliyordu. Bkz: Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1999, s. 149 -50; 

Benzer bir ifadeyi İran tarihçisi Felsefi‟de kullanmakta: “Türk boyları tüm askeri ve sivil mevkileri, görevleri ele geçirerek, İran halkını tüm yetki ve ihtişamla yönettiler. Bundan dolayıdır ki, Safeviler devrinde şah, Şahenşah-ı İran adlandırılmasına rağmen, İran ülkesi Memleket-i Kızılbaş adlandırılmıştır.” Bkz: O. Əfəndiyev, a.g.e., s. 31.

[27]  C. İbrahimov, Azərbaycanın XV Əsr Tarixinə Dair Oçerklər, Bakı, 1958, s. 114; Bu taç sebebiyle “Safevi şahlarına tabi olanlara Sünniler tarafından “Kızılbaş” denilmiştir”. Bkz: Franz Babınger, “Safiyeddin”, İ. A., C. X., s. 64 -65; Remzi Kılıç, XVI. ve XVII. yy.larda Osmanlı –  İran Siyasi Antlaşmaları, İst. 2001, s. 12; 

F. Sümer Selçuklular devrinden beri Anadolu‟daki Türkmenlerin beyleri de dâhil olmak üzere, kızıl börk giydiklerini, Osmanlı devrinde ak börkü sadece padişahın kulları, yani devşirme zümresine mensup askerlerin giyebildiğini ve devlet hizmetinde bulunan Türk asıllı askerlerin ise, eskiden olduğu gibi kızıl  börk taşıdıklarını yazarak, Safevi tarikatına bağlı Anadolu müritlerinin de Türk oymaklarından ve köylülerinden oluşmaları sebebiyle giydikleri börkün kızıl renkte olmasının tabii olduğunu söyler. Bkz: F. Sümer, “Safevi Devletinde Türkçe Adlar”, s. 235.



Başkortostan ya da Başkurtistan
Türk boyu Başkurt Kızılbaş! (Kırmızı başlık/börkleri ile) 
Napolyon Savaşlarında 1813.

Not:
Başkurtlarda Kızılbaş boy/oymak varsa ...
Yavuz Sultan Selim batıdaki Alevi Türk boylarını doğuya sürdüyse...doğunun sarp dağlarına kaçıp sığınan Alevilere de Kızılbaş, Rafizi, Zındık ve Kürt diye çeşit adlar takılmışsa...
Kurt Baba, sonraki zamanlarda Kürt-Baba ya da Baba-kürdi diye değişmişse... 

Acaba Başkurt'tan mı türemiştir? Sonuçta devlet adları Başkortastan (Başkurtistan) dır. Güneydoğu Anadolumuzdaki dağlık sarp bölgeye takılan coğrafik ad gibi...

Böri (Kurt) ile Börk (Başlık) de kök kelimenin aynı olması gibi...

Kürt tarihini yazanlar genelde Mitannileri ataları olarak kabul görürler. Özbekler, Başkurtlar, Karakalpaklar ve Peçenekler arasındaki Miten, Muyten (Müytenler için bkz) Türk oymakları bu Mitannilerdir. 

Yani Kürtler karışık Türk boylarından oluşmuştur. (Ermenilerin çoğu da, Anadolu'da kalmak için Alevi Kürt olarak kendilerini devşirmiştir ve yukarıda anlatılan olayların onlarla hiçbir alakası yoktur)

Kızılbaş Başkurtları olduğuna göre ve de Alevilik Anadolu'ya Orta Asya'dan geldiğine göre...tarihsel süreçte de tüm Alevileri Kızılbaş olarak adlandırmaları...isim/sıfat benzerliği midir? Yoksa coğrafik olarak geldikleri tüm Orta Asya Alevi Türklerine verilen ortak bir sıfat mıdır? Resimde ki Kızılbaş Başkurtlar her şeyi açıklar mı onu da bilmiyorum...

SB





"BAŞKIRT DEMEYİN, ONLAR KENDİLERİNE BAŞHGURT DENİLMESİNİ İSTİYOR."
Ahmet Yeşiltepe Zaman Yolcusu




ilgili



SAFEVİ DEVLETİ TÜRK DEVLETİ'DİR, İRAN (FARS) DEĞİL!
ŞAH İSMAİL TÜRK'TÜR
Şah İsmail'in annesi Alemşah Halime Begim Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızıdır. Akkoyunlu Hanedanı Oğuz Kağan'ın oğlu Gök Han'ın soyundan geldikleri ve Bayundur boyuna mensup olduğu bilinir.

"Çaldıran Savaşı İki Türk Devletinin, Tarihin En Kanlı Kardeş Kavgasıydı"





NE KADAR İÇLİ DIŞLIYIZ...

- Osman Bey'in babası Ak-Koyunlu aşiret reisi Kutlu Bey, annesi ise Trabzon-Rum İmparatorunun kızı Despina   Hatundur (AK-KOYUNLU DEVLETİNİN KURUCUSU KARA-YÜLÜK OSMAN BEYİN HAYATI VE FAALİYETLERİ (?—1435) Ar. Gör. İlhan ERDEM: link)

- KARA YÜLÜK OSMAN BEY AKKOYUNLULAR HANEDANI KURUCUSU, TORUNLARI
HATİCE HATUN UZUN HASAN İLE KARDEŞ
- ŞEYH CÜNEYD'IN ATASI FİRUZ ŞAH ya da ZERRİN KÜLAH-KIRMIZI KÜLAH LAKAPLI TANINAN BİR ŞAHIŞ,   LAKİN İRAN VE YA KÜRT KÖKENLİ DEMELERİNE RAĞMEN KIRMIZI ŞAPKALI/KÜLAHLI ONUN BAŞKURT  TÜRKLERİNDEN OLMA İHTİMALİNİ GETİRİR. HZ.ALİ SOYUNDAN GELDİĞİ SÖYLENİR. ALEVİLERE  SONUÇTA KIZILBAŞ DENİLİRDİ.

- ŞEYH CÜNEYD İLE AKKOYUNLU HATİCE HATUN, OĞLU ŞEYH HAYDAR

- DESPİNA BABA TARAFINDAN V.BAGRAT'A (GÜRCÜ KRALI IX DAVİD'IN OĞLU) DAYANIR. BAGRAT NE GÜRCÜ NE DE ERMENİDİR.! DESPİNA ANNE TARAFINDAN TRABZONLU I.ALEKSİOS KOMNENOS'A DAYANIR.
- I.ALEKSİOS KOMNENOS İSE I.ANDRONİKOS KOMNENOS'UN TORUNUDUR.
I.ANDRONİKOS KOMNENOS İSE IRENE DUKAİNA'NIN TORUNUDUR, ISAAKIOS KOMNENOS'UN OĞLUDUR
- ISAAKIOS KOMNENOS ISE ALEXIAD'I YAZAN ANNA KOMNENE'NIN DE BABASIDIR. TRAK ASILLIDIRLAR.
- IRENE DUKAINA 'IN BABASI İSE  IV.ROMANOS DIOGENES'IN GENERALİ ANDRONİKOS DOUKAS'TIR. ANDRONİKOS DOUKAS İSE 1071 DE MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİNDE KOMUTANLIK YAPMIŞTIR.   DÜKAS HANEDANLIĞI
- ALEKSİOS KOMNENOS'UN ATASI VIII MİHAİL PALEOLOGOS İSE ANADOLU SELÇUKLU HÜKÜMDARI   II.İZZEDDİN KEYKAVUS'A SIĞINMIŞTIR.

- ROUSSEL DE BAİLLEUL DÜKAS HANEDANINI İMPARATORLUĞA GETİREN, BİZANS'A İHANET EDEN  KİŞİDİR. NORMAN SOYLUDUR. MS.912 YILINDAN İTİBAREN NORMANDİYAYA YERLEŞEN FRANK VE  İSKANDİNAV KARIŞIMI HALKTIRLAR. 11.YÜZYILDA İNGİLTERE'Yİ FETHETTİLER.

- AKKOYUNLU UZUN HASAN İLE DESPİNA HATUN, KIZI ALEMŞAH BEYİM SULTAN

- ŞEYH HAYDAR, İLE ALEMŞAH BEYİM SULTAN, OĞLU
- I.İSMAİL, İLE KARAKOYUNLU MUSULLU ya da ŞAMLU TAÇLI BEGÜM, OĞLU
- I.TAHMASB, İLE TÜRKMEN KÖKENLİ MUSULLU SULTAN BEGÜM, OĞLU MUHAMMED HÜDABENDE, OĞLU
- I.ABBAS ya da BÜYÜK ABBAS (1571-1629)

PİETRO DELLA VALLE'NİN 1918 DE YAZDIĞI KİTAPTAKİ SAH'H ABBA'S'IN DA TA KENDİSİDİR.