İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2018 Cumartesi

Zerdüştlüğün Yunan ve Roma'ya etkisi



Yunanlılara ve Romalılara Etkisi


Yunanlılar Medleri en geç MÖ. 9 yüzyıldan itibaren iyi biliyorlardı. Daha önce de belirttiğimiz gibi antik dönem Yunanlı tarihçiler ve filozoflar Zerdüşt’e ve Zerdüştlüğe, dolayısıyla Med uygarlığına çok ilgi duymuşlardır. MÖ. 7 yüzyıldan itibaren Yunanistan’da Yunanlılar arasında adına "Medcilik” (Medismos) dedikleri bir akım ortaya çıkmıştır. Hatta bazı rivayetlere göre ünlü Heraklitos, I. Darius zamanında Pers ülkesine davet edilmiştir. Yunanistan'daki Med modasını ve Med ekini etkisini anlatan bu akım, Medlerin siyasi otoritelerini kaybetmesinden sonra da aynı adla devam etmiştir; hatta Büyük İskender'in MÖ. 330 yılında İran’ı işgal ederek Ahamenidlere son vermesinden sonra bile Med ve Pers ekininden etkilenmeye devam etmişlerdir. Bu sonraki dönemlerde de Medcilik kavramının sürdürülmüş olması Medlerin, diğer uluslar yanında olduğu gibi Yunanlılar nezninde ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Öyle ki Medler, Yunanlıların edebi türlerinin konusu bile olmuştur; örneğin Atinalı şair Theopompus, "Çok uzaklığı” şiirlerinde "Med Toprakları" deyimiyle ifade etmiştir ve komedi türü bir eserinin adı da “Med”dir.

Zerdüşt, Yunanlılar ve Romalılarca bir filozof, astronom ve astrolog olarak görülmüştür. Onların Zerdüşt yanında, özellikle Zerdüştlüğü temsil eden ve "Magi” (Maglar) dedikleri din adamlarının düşüncesine de ilgileri yoğundu. İzmirli Hermippe (MÖ. 3. yy.), Zerdüşt’ün kitaplarını Yunancaya çevirmiştir. Hatta giriş bölümünde bahsettiğimiz Avesta’nın Şîz nüshasının Yunancaya çevrildiği rivayet edilir. Ünlü yeni eflatuncu filozof Proclus'un Zerdüşt’e ait kabul edilen şiirlerden 70 mısrayı Yunancaya çevirdiği bile söylenir. Bugüne ulaşmayan bu çeviriler, bazı Avesta metinlerinin veya Yeni Zerdüştlüğe ait başka metinlerin çevirileri olabilir. Yunanlıların ilgisi, Zerdüşt ve Zerdüştlükle sınırlı değildi; Medlerin ekini ve bilimsel düşüncesini de öğrenmişlerdir. Medlerin, Yunanlılara etkisi onların vasıtasıyla Romalılara da geçmiştir. Bu etkilenmeye neden olan bazı doğrudan olaylar vardı.

Bunlardan birisi, daha önce de belirttiğimiz gibi Herodotus'a göre Medlerin Atina’yı işgal etmeleri; aynı şekilde I. Darius döneminde Ahamenidlerin Anadolu ve Yunanistan’ın kıyı bölgelerini işgal etmeleridir. Diğer bir vasıta ise, Med imparatorluğunun Perslere geçtiği MÖ. 552 veya 550 yılından MÖ. 300 yılına kadar Yunanistan'a ve İtalya’ya olan bazı Maglann göçleridir. Nihayet Büyük İskender'in MÖ. 331 yılında İran'ı işgali, Yunanlıların Med-İran kültür ve uygarlığını yakından tanıma ve etkilenme vasıtası olmuştur.

Diğer taraftan Yunanlıların bir kısmının Fenike göçmeni olması, Asya ekininin Avrupa ve Yunanistan'a girmesinde büyük rol oynamıştır. Sümer (Kenger), Med, Babil, Hind ve Mısır uygarlıklarından ve düşüncesinden birçok şey oraya geçmiştir. Büyük İskender'in MÖ. 4. yüzyılın sonuna doğru Hindistan’a kadar yaptığı seferlerde birçok felsefi, dini ve bilimsel düşünceler Yunanistan’a aktarılmıştır. Örneğin Yaşlı Pliny, Aristo’nın zooloji ile verdiği bilgilerin kaynağının Hindistan ve Pers ülkesi olduğunu bildirir; çünkü ona göre Büyük İskender yanındaki birçok kişiye bilgi toplayıp Aristo’ya iletmelerini emretmiştir. Aristo’nun zooloji konusunda başka kaynaklar da vardı; bunlardan birisi Büyük İskender zamanından çok önce yazılan Ctesias'ın "Persika’’sı ve ona ekli "Indika” sıdır. Aristo’nun Babil-Med astronomi geleneğinden de haberdar olduğu bilinmektedir; Aristo’nun akrabası sayılan ve İskender ile doğu seferine katılan tarihçi Callisthenes (MÖ. 360 -328), İskender’in Babil'i almasından 1903 yıl önce, yani MÖ. 2200 yılında Babillilerin kaydettikleri ve derledikleri gözlemleri içeren belgeleri Aristo'ya göndermiştir. Söz konusu gözlemlerin derlendiği tarihten çok kısa bir zaman öncesine kadar Medlerin Babili 226 yıl kadar ellerinde tuttuklarını ve Medlerin de astronomi konusunda ileri düzeyde olduklarını hatırlarsak, Aristo'ya gönderilen gözlem belgelerinin en azından bir kısmının Medlere ait olabileceği düşünülebilir.

Muhakkak, Yunanlılar Medlerden, Perslerden ve Hindlilerden, Büyük İskender zamanından çok önce de haberdarlardı. Bunun örneklerinden birisi, önce Sparta'da açılan "Gymnosophists" mekteplerdir. Gymnosophistler, Yunanlıların Hindli çıplak din adamlarına ve filozoflarına verdikleri isimdir. Çıplaklığın, Yunanlılara Hindlilerden geçtiğini söyleyenler bile vardır. Yunanlılar, ilk örneğini MÖ. 776 yılında tertipledikleri Olympus sporların yapıldığı merkezlere "Gymnasium" adı vermeleri de bu sebepledir.

Medlerin esas dinini, yukarıda da belirttiğimiz gibi, Şamanizm idi. Günümüzün birçok batılı bilgini, Medlerin ve Sakaların etkisiyle oluşan bir "Yunan Şamanizm’inden bahsederler; Yunanlı Şamanistlerden birisi olarak, örneğin meşhur filozof Parmenides gösterilir.

Zerdüşt’ten veya Zerdüştlükten en çok etkilenen Yunanlılar arasında Pythagoras (Fisagor MÖ. 560-480) vardır. Birçok Yunanlı ve Bizanslı düşünüre göre, Fisagorcular Fisagor’un Babil’e giderek Zerdüşt'ün öğrencisi olduğuna inanıyorlarmış. Bazı rivayetlere göre Aristo’nun Fisagor’daki Saka etkisini ifade için ona "Kuzeyli Apollon" demiş olduğu anlatılır. Bilindiği gibi, antik dönem Yunanlıları, Balkan ve Güney Rusya Sakalarına "Kuzeyliler" (Hyperboreiov) diyorlardı. Fisagor’un ruh ve ruhun ölümsüzlüğü konusunda Zerdüştlük’ten etkilenmiştir; çünkü Medlerde ve Sakalarda bir Türk metafizik düşüncesi olarak ruhun ölümsüzlüğünün çok önemli yeri vardır; zira Türkler atalarının ruhlarının yaşadığına inanırlardı ve kutsarlardı. Ayrıca Pisagor’un sayılar konusundaki görüşü ile adını taşıyan meşhur Pisagor Teoremi’nin aslının Babilli ve Medli olduğu konusunda da iddialar vardır. Yunan kaynaklarına göre, Zerdüştlükten etkilenen filozoflar arasında Sokrat (470-399) da vardır; Eflatun’a izafe edilen "Axiochos” adlı eserde bir Moğun (Gobryas) Sokrat’ı eğittiği bilgisi yer alır. Diogenes Laeritus'un meşhur eserinde Gobryas'ı, Zerdüşt din adamları Moğlar’m (Maglar) bir sınıfı olarak gösterilir. Öyle görünüyor ki Gobryas sözcüğü, Maglar veya Moğan/Muğan sözcüğünün eş anlamlısı olan Farsça Guebres (Goebras) sözcüğünün bir bozmasıdır.

Zerdüşt’ün ve Magların tesirinin görüldüğü başka bir Yunanlı filozof, meşhur Eflatun'dur. Eflatun bazı eserlerinde Zerdüşt’ü anmıştır. MÖ. 390 yılında yazdığı Alcibiades adlı eserinde Zerdüşt’ten ve öğretisinden kısaca bahsetmiştir. Hayatının sonuna doğru, özellikle Magların İyilik-Kötülük kavramlarından ve onların zıtlıkları hakkındaki düşüncelerinden etkilendiğini "Kanunlar" adlı eserinden anlıyoruz. Aristo’ya gelince; kaynaklar onun da Zerdüşt’e ve Zerdüştlüğe ilgi duyduğunu anlatırlar. Aristo, hatta Zerdüştlük üzerine "Magicus" adlı bir eser yazmıştır. "Felsefe Üzerine" adlı eserinde Aristo, Eflatun gibi, Zerdüştlüğün İyilik-Kötülük düşüncelerinden etkilenmiştir. Hatta Aristo en meşhur eseri "Metafizik”te bile Maglardan bahseder. Yukarıda anlattığımız konularda, Eflatun’un öğrencisi Cnidus ile Eudoxus'un, Plutarchus’un ve Hecataeus'un da Zerdüştlükten etkilendikleri kabul edilir.

Medlerin ve Zerdüşt düşüncesinin. Yunanlılara sanıldığında kadar çok daha derin bir etkisinden bahsedilebilir; bunun bir örneği olarak, Antik ve Hellenik döneminde kullanılan, Aristo’dan Rodoslu Eudeme’e birçok Yunanlı bilginin üzerinde durdukları Aion (Sonsuz Zaman, Dehr) kavramı alınabilir; Benveniste, Gnoli ve diğer bazı kimselere göre bu kavramın ve anlamının oluşumunda Zurvanizmin ve Magi'lerin etkisi vardır. Nitekim MÖ. 6. yüzyılda bazı Magların önce Yunanistan'a ve oradan da İtalya’ya gittikleri bilinmektedir. Bunun için de Zerdüştlük ve Mitraizme özellikle de Roma ve çevresinde ilgi uyanmıştır. J. H. Moulton ve A. J. Carnoy’a göre, "hizmetkar" ve "yardımcı" anlamlarındaki Gotların dilindeki "magus” ve eski Ayriş dilindeki "mug” sözcükleri Medlerin "Magus” boyunun adından gelmektedir. 

Yunanlılar, Lidyalılar ve Frigyalılar, Medlerden ve Sakalardan sadece düşünsel alanlarda değil; teknoloji alanlarında da etkilenmişlerdir. Ok, topuz ve mızrak gibi savaş aletlerin yapımı bunların başında gelir. G. Rawlinson’a dayanarak verdiğimiz bilgiden de anlaşılacağı gibi Lidyalılar ve Yunanlılar gümüş ve altın para yapımı ve basımını da Medlerden öğrenmişlerdir. Yunanlılara ve oradan da Batı’ya Medlerin etkisi olarak, batı dillerinde tıp bilimi karşılığı olarak kullanılan "Medicine", "Medizin", Medicin” ve onlardan türetilmiş "Medical" gibi sözcüklerin, Medlerin adından gelmiş olma olasılığı da vardır. Batılı bilginler, bu sözcüklerin aslı ve etimolojisi konusunda farklı görüşler ortaya atmışlardır. Genelde bunların Latince "Medicina" veya Yunanca "Medomai" sözcüğünden geldiği söylenir. Bu doğru olabilir; ancak söz konusu Latince ve Yunanca sözcüklerin bu dillere ait olup olmadığı, ait iseler hangi kök sözcüklerden türemiş olabileceği meselesinde de yeterli açıklamalar yoktur.

Tıp biliminin başlangıçta büyü etkisiyle hastalıkları tedavi etmek olduğunu düşündüğümüzde, özellikle Medli ve Sakalı büyücüler olan Şamanların veya Magların ünlü olduklarını ve Yunanlıların Abaris ve Toharis (Toxaris)* adıyla andıkları birçok Medli ve Sakalı doktoru, hastalarını tedavi için ülkelerine çağırdıklarını bildiğimizde, Yunanca "Medomai" sözcüğünün, Yunanlıların Medlere verdikleri "Medoi" adından geldiği açıktır. Bunu Avesta metinlerinden de doğrulayabiliriz; çünkü metinlerde doktor anlamına gelen "vi-Mad” sözcüğü vardır. Bu bileşik sözcükteki "Mad" sözcüğü, daha önce de belirttiğimiz gibi, Ahamenidlerin ve Pehlevilerin Medlere verdiği bir addır. Dolayısıyla biz batı dillerindeki tıp ve ondan türeyen benzer sözcüklerin aslının Med adı olduğunu iddia ediyoruz.

Diğer taraftan, Medlerin Magoi (Maglar) boyu, haklarında verilen bilgilerin yanlış anlaşılması nedeniyle, MÖ. 6. yüzyıldan itibaren Yunanlılarca falcılık, büyü ve sihir gibi kara sanatların mucidleri görülerek, özellikle MÖ. 4. yüzyıldan, yani Hellenistik dönemin başından itibaren Yunanlılar ve Romalılar arasında ve daha sonra da Avrupa Ortaçağı’nda sihir ve büyü çok yaygınlık kazanmıştır; konuyla ilgili yazılan birçok eserin yazarları olarak Zerdüşt ve gösterilerek yoğun bir "Sözde Zerdüşt” edebiyatı oluşmuştur.

Daha önce belirttiğimiz gibi Herodotus ve Xenophon gibi tarihçiler Maglardan bahsederken onların Med krallarının rüyalarını yorumlamada, dini konularda ve gelecekte olacak siyasi olaylar hakkında astronomi ve astrolojiye dayanarak bilgi verme hususunda danışmanlık yaptıklarını anlatmışlardır. Bu bilgiler, MÖ 6-5.yüzyıllarda bazı Yunanlılarca yanlış değerlendirilmiştir; bunu yapan bilinen ilk Yunanlı meşhur filozof Heraclitus’tur. O, Medli Magların (Magoi) ayinlerini ve törenlerini, Tanrı’ya karşı dinsizlik ve saygısızlık görerek onları kınamıştır. Zamanla büyücülük anlamına asıl Yunanca sözcük "Goes", unutularak yerini Magi sözcüğünden türetilen "Mageia" ve "Magike" gibi benzer deyimler almıştır. Böylece de modern anlamda "Magie” ve "Magic” anlayışı ortaya çıkmaya başlamıştır. Artık Zerdüşt, bir büyücü gibi algılanır olmuştur; hatta Zerdüşt’ün büyücülerin ve sihirbazların bedenlerine hulûl ettiğine inanmışlardır.  Yaşlı Pliny gibi bilginler, Zerdüşt’ü sihirbazlık ve büyücülük gibi bu kara sanatların mucidi olarak görmüşlerdir. Hatta aynı Pliny, Pythagoras, Empedocles, Democritus ve Plato (Eflatun) gibi Yunanlı filozofların Magların sanatını öğrenmek için seyahatler ettiklerini ve Yunanistan'a dönünce de onu öğrettiklerini yazmıştır. (...)

Medler ve Sakaların, komşuları olan Çinlilere ve Hindlilere de doğrudan ve dolaylı büyük etkileri olduğundan şüphe yoktur. MÖ. 6. yüzyıl civarında İpek Yolu vasıtasıyla Zerdüştlüğün Kuzey Çin’e girdiği ve bölgedeki Kaifeng ve Zhenjiang gibi kentlerde yapılan arkeolojik kazılarda Zerdüşt tapınakları bulunmuştur.

Yunanlıların Zerdüşt din adamı için kullandıkları Magus [çoğul Magi) kelimesi, Medlerin veya Kayânîlerin din adamları için kullandıkları "büyü” anlamındaki "Mag" kelimesinin Yunancalaştırılmış şeklidir. Zerdüşt din adamları manevi anlamı da büyük, ulu ve saygın kişiler görüldüğü için, Medler onlara "Büyük” (Mag) demişlerdir. Medlerin Maglar dedikleri din adamlarının görevlerinden birisi olan müneccimlik, zaman içerisinde Türk soylular arasında "büyük" kelimesinden türeyen büyücülerin ortaya çıkmıştır. Onların mesleklerini ifâde için de "Böyü", "Büyü" kelimesi türetilmiştir. Bu Medce Mag kelimesi, Yunancaya, "Magus" olarak geçmiştir. Yunanca aracılığıyla "Magie" şeklinde Latinceye ve bugünkü modern batı dillerine geçmiştir. Dolayısıyla bugünkü batı dillerindeki Magie kelimesinin aslı, Medce "Mag" kelimesidir.

Bir yandan Medlerin ve Sakaların zaman zaman Babil ve Asur ülkelerini ele geçirip Filistin ve Mısır'a kadar inmeleri, diğer taraftan en ez iki sefer sürgüne uğrayan Yahudilerin Hazar bölgesine kadar göç etmeleri, onların Zerdüştlüğü ve Mag din adamlarının öğretisi Mecûsiliği tanımalarına ve etkilenmelerine vesile olmuştur. Nitekim J. W. VVaterhouse " Yahudilik vasıtasıyla Hıristiyan mirası İran’ın Peygamberi ile zenginleşmiştir." derken Zerdüşt’ün ve Zerdüştlüğün Yahudilik ve Hıristiyanlığa olan etkisine işaret etmiştir ve eserinde Zerdüştlüğün Yahudiliğe olan etkisi üzerinde daha çok durmuştur. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat’ta çeşitli vesilelerle çokça ve Hıristiyanlığın kutsal kitabı İncil’de bir kere Medlerden bahsedilmiştir.

Yahudiliğe Zerdüştlüğün ve Mecûsiliğin etkisinin sezildiği en iyi yer, kendisi de bir sürgün olarak bir zamanlar Pers ülkesinde kalmış olan Daniel’in Kitabı’dır. Özellikle evrenin sonuna, kıyamet olayına ve âhiret inancı konularına ilişkin meselelerde Yahudi bilginlerin Mecûsilikten etkilendikleri kabul edilir. Bu etkinin Yahudi asıllı ünlü teolog ve filozof İskenderiyeli Philon’a kadar devam ettiği söylenir. Philon’nun logos ve Cherubim (Mukarrebûn, Tanrı’ya yakın melekler) kavramlarıyla anlattığı ilk yaratık ve yaratılışa neden olan kâmil insan anlayışının Avesta'nın Vahu Manö'su olduğu kabul edilir. Hatta bu logos anlayışının Philon’dan da önce Yahudiliğe girdiği ve kendisini Tevrat’ın Süleyman’ın Meselleri bölümünde yer aldığı bilinmektedir. Ancak, J. Darmesteter, Zerdüştlükteki söz konusu melek fikrinin İskender’in İran'ı işgalinden sonra ortaya çıktığı iddiasıyla, tam aksi bir görüşle İranlı Zerdüştîlerin Philon’dan etkilenmiş olduklarına işaret eder; fakat Zerdüştîlerin ondan nasıl etkilenmiş olabilecekleri konusuna değinmez. Philon'un logos anlayışı, daha sonra ilk dönem Katolik mezhebinin Üçleme (Teslis) akidesinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde özellikle Talmudçu Yahudiler, Magların geleneğinden çokça etkilenmişlerdir. Talmud’ta bahsedilen altı kutsal ateş ve bunu sembolize eden Yahudi şamdanı, MÖ. 2. yüzyılda Tanaimler döneminde Zerdüştlükten alınmıştır.


Prof.Dr.Mehmet Bayrakdar
Medler ve Türkler
* Yunanistan'da Üç Saka Türkü



***

Medes and Turks

It would be useful, 1 think, if we give an English summary of the book especially for those who do not know Turkish, because it may happen that by chance they could get it their hands it on and want to brovvse its pages. As the title indicates, the aims of the present book revolve around two majör subjects : The Turkish origin of the Medes and the date of their first appearance in histoıy. Both of the subjects include data on the very remote past of the Ural-Altaic peoples and their relations with other peoples such as Babylonians, Assyrians, Indians, Persians, Greeco-Ionians and so on.

Various theories, some of them very wild and irrational, have been advanced to explain the origin of the Medes. The oldest and thrue one of these theories is that the Medes are (were) of the Altaic descendent.

Therefore in the first part, especially in the second and third chapters, I have argued for the Turkishness of the Medes relaying upon internal and external historical and lingustic evidence as well as referring to the most eminent and authoritative ancient and modern historians on the history of Medes, from Berosus and Herodotus to Sir H. C. Rawlinson, Ed. Norris, N. L.Westergaard, Fr. Lenormant, F. de Saulcy, J. Oppert, I. Taylor and M. S. Zaborovvski, most of whom were famous for their deciphering of the cuneiform inscriptions of Persepolis, including the Behistun Inscription of Darius the First. And they had showed nearly one century ago that the Median language is one of the Altaic or Ural-Altaic languges. I could say that among other research works J. Oppert’s book entitled " Le People et la Langue des Medes" (Paris, 1879) is deserving of special praise in respect to the Medes.

On the other hand there are of course some other rather ordinary western historians, like G. Maspero, G. Rawlinson, A.-J. Delattre, I. M. Diakonoff, R. N. Frye and so on, who have claimed the Aryan or Persian origin of the Medes; I qualify them as "ordinary” only in the context of Median history, since they have not been primarly concerned with the history of the Medes, and they have repeated each other’s mistakes and misinterpretations of the main sources, the important ones of which I have pointed out and criticized. For example, in order to show the Aryan origin of the Medes they reffered to the name "Arioi" that Herodotus used for the Medes; they took this name as if Herodotus had meant "Aryan” by that name. In fact what Herodotus said is that the Medes had been previouly called "Arioi", before being called "Medes". And the name Arioi has nothing to do with Aryan; it is evidently an Ural-Altaic name whose root is "Ar" or "Arı". The root word Ar or Arı is stili in usage in modern Turkish or some other Altaic Languages; it means "clean” and "pure". And some western historians, such as G. Rawlinson and A.-J. Delattre in particular, made also cross references to the Bible for their mistaken assumption on the Persian or Aryan origin of the Medes; but unfortunatly no one can find even the name Pers mentoined in Genesis, for example, which is the most important part of the Bible and where the origins of peoples are explained. They often refer themselves particularly to the Book of Danil; leaving aside some historical debate on this Book, there is no clear and direct indication of the same origin of the Medes with Persians in any of its statements and sentences. They always took such expressions as "the Medes and the Persians" and "the Persians and the Medes" in the sentences of the Book as proof for their wrong pretention.

Again Herodotus says, Medes were lately called "Mâdos" by other nations; for example the Persians named them as "Mâda”. In reality Medos, Mâda and other similar names that foreigners had given to them are nothing but the different spelings and writings of the name Mata or Mada by which Medes had called themselves, as is indicated in the Behistun Inscription. After all, this very name Mata itself can prove that Medes are of Turkish origin; because its etymology can be properly explained only by the Ural-Altaic languages. This name Mata is no doubt equivalent of today’s Turkish male name Mete. And Median people were most probably named themselves after thier first chief Mata or Mada, by whom they came on the scene of history for the first time. In short, in the first part of my book, I have argued for the Turkish or Turkic origin of the Medes by every possible evidence, and at the same time I have criticized ali the previously established arguments for the Persian origin of the Medes and have shown their mistakenness by means of accumulating all the historical data given in Babylonian, Assyrian, Persian and Greek sources altogether.

The originality of my book lays in its second part, ie. in the third and fourth chapters, where I have tried to reestablish the best probable date of the foundation of the Median empire as early as 2200 BC. according to the archaeological findings and the oldest rare historical documentations, whereas modern western historians have generelly dated the history of the Median people and their empire to the 9th century BC. as an earliest date. In fact this 9th century is, for us, not the date of the foundation of Median empire, but it is the date of the reorganization of their empire after their independence from a somewhat long Assyrian oocupation. And according to my opinon, the people of Mede, who were most probably one of the oldest tribes of Scythians, came into existence as an independent tribe as early as 3500 BC. I have divided the Median empire into two periods. The first period goes back to the year 2200 BC. and ends in 880 BC. During this long period the Median empire was rather a kind of confederation with the other Turkic or Ural-Altaic peoples as well as non Turkic peoples like Persians, who were inhabiting the different parts of today’s Azerbaijan and Iran. And the second period starts with the year 880 BC and lasts until the year 552 BC. when Cyrus I. captured the Median empire. During this second period the Median empire was in fact a real empire and was a bigger one in terms of land and population; and by the 9th. century BC. it stretched from Georgia to Afghanistan, from Türkmenistan and Uzbekistan to the Eastern part of Anatolia up to the Haley river. The so called Persian empire was nothing but a continuation of the Median empire; the Persians had never formed a new empire.

As to the third part’s chapters, the fifth chapter is devoted to display the dead and stili living Median peoples in Asia and Europe. The sixth and final chapter deals with the Median civilization and its influences upon different nations such as Persians, Greeks, Babylonians, Assyrians, Chinese, Indians and Romans.

Prof.Dr.Mehmet Bayrakdar
Medes (Media) and Turks




ilgili:
Yrd. Doç. Dr. İskender Oymak



6 Mayıs 2017 Cumartesi

Afganistan ve Türkler




"Babam ve Atatürk aynı hayali paylaştı, ama İngilizler bağımsız Afganistan istemedi. Afganistan Ruslar ve İngilizler arasında tampon bölgedir. İpek yolu Afganistan'dan geçer. Bu İskender'den beri böyle. Biliyorsunuz İskender'in eşi Roksana Afgan'dır."




"Osmanoğulları'nın son reisi Ertuğrul Osmanoğlu'nun eşi Zeynep Tarzi dayımın kızıdır. Annem Kraliçe Süreyya ile Zeynep'in babası Fettah Bey kardeş, ikiside Mahmud Beg Tarzi'nin çocuklarıdır. Büyükbabam Abdurrahman Han (Amanullah Han'ın dedesi) etnik grupları birleştirdi, küçük beylikleri kaldırdı ve kral oldu. Tarzi ailesi Kandahar Beyiydi, Kandarhar Serdarı deniliyordu. Abdurrahman Han, Tarzi ailesini çok başlılığı kaldırmak için sürgün etti. Annemin dedesi, yani Mahmut Tarzi'nin babası sürgün edildiğinde, Osmanlı Sultanı II.Abdülhamid'e soruyor 'ülkenize yerleşebilir miyiz ve nereye?' diye. Sultan II.Abdülhamid, Abdurrahman Han'ı küstürmemek için galiba Şam'a diyor. İstanbul'a çağırmıyor. Bu yüzden Şam'a yerleştiler. Sultan II.Abdülhamid onlara maddi yardımda bulunmuş. 




Sonraki kral Habibullah Han, Tarzileri affetti. Tekrar Afganistan'a döndüler. Böylece annem ve babam tanışabildiler. 1929'da isyancılar hükümeti ele geçirip babam Kral Amanullah Han tahttan indirilince Mahmud Beg Tarzi de hükümette olduğu için ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. İkinci sürgün de böyle gerçekleşti."


"Reform hareketleri Amanullah Han'ın babası Habibullah Han ile başladı. Elektrik geldi. Erkekler için modern okullar açtı.  Dedem Habibullah Han İngilizlerle diplomatik ilişkilerde dikkatliydi. Denge politikası uyguluyordu. Ama babam gençti, daha sıkı bir reformistti, idealistti, heyecanlıydı. Harp okuluna gitti. subaylar Türk'tü. Onlardan Türkçe öğrendi. Fransızca bilirdi. Kayınbabası Mahmut Tarzi'den etkilendiği kesin. Mahmut Tarzi şair ve aydın bir adamdı.


Babam Amanullah Han kızların eğitim almaları için uğraştı. Önceden erkek öğrenciler eğitim için Avrupa'ya, kızlar Hıristiyanlarla flört etmesin diye mahsus Türkiye'ye gönderiliyormuş. Kandilli Kız Lisesi'ne 15 kız öğrenci gönderilmiş. Babam kızlar için okullar açınca onlar geri döndüler. Babam halka örnek olsun diye ablalarımı bu yeni açılan okullara gönderdi. Ayrıca kızlarını okula göndermek istemeyenlere altın verip teşvik ediyordu.


Babamın reformları İngilizler yüzünden başarılı olamadı. Casus çoktu. Bir de mollalar tabii. Hem İngiliz casuslar, hem mollalar karşı çıktı reformlara. İngilizler reform istemiyordu çünkü Hindistan Afganistan'ı örnek alır, ayrılırlar, Hint toprakları ellerinden gider diye korkuyorlardı. Babam Hindistan'ı ziyarete gitti Hintliler ona çok ilgi gösterdiler. Mısırlılar da babamı çok takdir ederdi. İslam ülkeleri Atatürk hilafeti kaldırınca, babama 'sen halife ol' dediler kabul etmedi.


Bu reformlar için modern ülkeleri inceliyordu. Radyo istasyonu gibi, Afganistan'ın pek çok teknik ihtiyaçları gibi, telefonu Fransa'dan, Pamuk fabrikaları, endüstriyel malzemeleri Almanya'dan satın alıp getirdi. Afganistan'a gemiyle getirelecekti bunlar. İsyan çıkıp babam tahttan indirildiğinde pek çoğu gemilerin üzerinde Afganistan'a doğru ilerliyordu. Uçak yoktu. Diğer ülkelere yaptığı resmi ziyaretler çok uzun sürüyor, tahttan uzak kalıyordu. Mahmud Beg Tarzi de uyarmış 'ayrılmayın' diye ama... Darbe oldu işte."




"Atatürk'ün babam ile güçlü bir ordunun önemiyle ilgili sohbet ettiği de, babamın orduyla yeterince ilgilenmediği de doğrudur. Babam militer bir insan değildi. Türkiye'de reform yapan Atatürk asker kökenli, babam ise ailesi asırlardır Afganistan'ı yöneten kral. Asker gibi düşünemezdi. Babamın değil ama benim kendi kanaatim şu: Ordu güçlü olsaydı da bir şey değişmezdi. Değişmeyecekti. İngilizler reforma, gelişmeye izin vermeyeceklerdi. O zaman İngiltere çok güçlü bir devletti. İstediğini yapardı. İngilizler için doğal kaynakları zengin olan Hindistan çok önemliydi. Hindistan'ın yanı başında reformlarla gelişen, bağımsız bir Afganistan istemedi. Hindistan'a kötü örnek olabilirdi. Ve İngilizler Kral Amanullah'tan çekindiler, çünkü reformcuydu, yenilik yanlısıydı. 


Babam, Nadir Han'ı Fransa'ya Paris sefiri olarak görevlendirmişti, ama isyan çıkıp Kral Amanullah ülkeyi terk etmek zorunda kalınca o gelip bastırdı ve tahta oturdu. Uzun yıllar boyunca ülkede istikrar sağladı diyorlar ama... Aslında bir asker olan Nadir Han İngilizlerin dediğini yapınca ülkenin başına geçti. İngilizlerin istemediği hiçbir şey de olmadı.


Ruslarda müthiş bir ispiyonaj vardı. Bunu kimse bilmez. Paris'e gitmeden önce değil, gittikten sonra Ruslar babama gelip 'Nadir senin düşmanın, İngiliz e Fransızlarla işbirliği yapıyor' dediler. 'İzin verin ortadan kaldıralım' dediler. Doğrusu Ruslar adam öldürmeyi çok iyi bilirlerdi. Babam inanmadı, 'Katiyen olmaz' dedi. 'O benim generalim' derdi, çok güvenirdi. Ama bence Ruslar haklıydı. Babam hata etti. Nadir Han İngilizleri dinlediği için sorun çıkmadı."


"Babam Avrupa'dan sonra Türkiye'yi ziyaret ediyor.  Atatürk Amanullah Han onuruna yemek veriyor. Babam içki içmezdi, Atatürk de bunu bildiği için kibarlık yapıp kralın yanında içmiyor. Amanullah Han da Atatürk'ün rakıyı sevdiğini biliyor. O da kibarlık edip rahatça içsin diye eşi Kraliçe Süreyye'yı nedimeyle beraber bırakıp yemeyi bitince masadan kalkıyor. Atatürk de kral kalkınca rakısını içip bu iki güzel hanıma zeybek oynuyor.


Babam tahttan sık sık mektuplaşıyorlardı. Biz sürgündeyken Atatürk kendi sefirleri vasıtasıyla sorar, haber alırmış. Babam tahttan inince Atatürk yeni gelen kralı hemen tanıdı ama diploması böyle bir şey zaten. Babam, Atatürk'e 1930 yılının yazını İstanbul'da geçirmek istediğini haber vermiş. Atatürk de Boğaz'daki Zarifi Yalısı'nı Amanullah Han'a tahsis etti. Bir Yunan oturuyormuş orada galiba. Atatürk onu çıkarmış 'Kral Amanullah burada kalacak' demiş. Hatta Atatürk bizim için bir de yat tahsis etti. Atatürk ölünce babam çok üzülmüştü. Cenaze için geldiğinde Pera Palas'ta kaldı. Sonraki bir tarihte, o otele gittiğimizde 'babanız burada kaldı' dediler bana. Bunu kimse bilmez. Uzun süre tabutun hemen arkasından yürüdü babam. 


Babam da Zürih'te vefat etti. O sırada tahtta olan Zahir Şah çok kurnazdı. Babam vefat edince Afganistan'da durmadı, cenaze geleceği zaman başka bir yere gitti. Amanullah Han'a gösterilen ilgi ve sevgiye şahit olmak istemedi. Celalabat'a gönderdi cenazeyi, Kabil'e kabul etmedi. Tören Kabil'de olsaydı halk galeyana gelebilirdi. Celalabat, Kabil gibi kalabalık değil. Halk cenazede şahın oğluna değil, ağabeyim Rahmetullah'a çok ilgi ve sevgi gösterdi. Ama sadece bir hafta kalabildi. Bir haftanın sonunda kral kibarca 'sizi misafir etmekten memnuniyet duyduk' diyerek gönderdi. Ağabeyim Rahmetullah siyasal bilgiler eğitimi alırken, ağabeyim Ehsanullah mühendis oldu ve okullar açtı.  Siyasete atılmaları için destekleyen çoktu, ama bizim aile siyasetle ilgilenmedi.


Ben ise Afganistan'a ilk kez 1968'de annem Kraliçe Süreyya vefat edince gittim. Çok güzeldi Afganistan, küçük bahçeli villalar vardı. Şimdiyle kıyas edilemez, bugün berbat bir durumda. Afgan halkı çok kibardır. Sert olan Talibandır. Taliban Afgan bile sayılmaz zaten, Farsça da konuşmuyorlar. Onlar çoğunlukla Pakistanlı. 


Afganistan'ın bugünlere gelmesi Davud Han ile başlar. Zahir Şah İtalya'ya tedavi için gidince kuzeni Davud Han darbe yaptı. Askerleri eğitim için daha önce Türkiye'ye gönderiyorlardı. Davud Han Rusya'ya göndermeye başladı. Hepsi komünist oldular. Davud Han'dan sonra da zaten toplanamadı bir daha Afganistan. Fakir aileler Pakistan'a gittiler. Hayatları berbattı. Orada çadırlarda yaşıyorlardı. hiç bir şey yok, karınları doğru düzgün doymuyor, okul yok, pislik içinde her yer. Mollalar dedi ki: çocukları bize verin okutalım. Ve işte öyle başladı her şey. Taliban çocukların karnını doyurdu, kalacak yerleri vardı. Aileler memnundu. 


Suudi Arabistan parası ile tabii ki Vahabi eğitimi aldılar. Aralarında Afgan Farsçası bile konuşmuyorlar. Pakistan kaynaklı olduğu için Urduca konuşuyorlar. Afgan mücahitler Ruslarla savaşırken Amerika mücahitlere, Ruslar gitsin diye çok ciddi yardımlar yaptı. Afgan topraklarında afyon çok rahat yetişiyor. Her yer afyon oldu. Amerikan ve İngiliz mafyasının işine geliyordu bu. Afyonu Taliban'dan satın alıyorlardı. Karşılığında onlara silah veriyorlardı. Yani Amerika Taliban'ı büyüttü. Şimdi bilmiyorum Amerika kendini suçlu mu hissediyor? Sonra afyon yetiştirip satılması yasaklandı. Yerine safran yetiştirin dendi. Ama safranı yetiştirmek zor. Halk aç kaldı. Asıl sorun fakirlik. Nasıl bitecek bu kargaşa? Şimdi maalesef doğalgaz ve petrol bulundu. Kim bilir daha neler olacak! Çocukların ellerinde silah var, oyuncak nedir bilmiyorlar.... 


İki türlü Taliban var. Siyah Taliban ve Beyaz Taliban. Siyah Taliban Pakistanlılardan ve Suudilerden oluşuyor. Beyaz Taliban ise Afganlardan, sertlik yanlısı değiller. Yaptıkları tek zararlı şey hırsızlık. Şimdi Karzai Beyaz Taliban'ı yanlarına çekmeye çalışıyor, gelsinler bize katılsınlar diyor. Ama sonuç ne olur bilemem.


Prenses Naciye, İlter Doğan ve Kraliçe Süreyya


Biz 6 kız, 2 erkek kardeşiz. Ablam Amine bir Yugoslav ile evliydi ve Türkiye'de yaşıyordu. Bir davet sırasında İstanbul'da sonradan eşim olacak İlter Doğan ile tanıştım ve burada yaşamaya başladım. İstanbul Üniversitesi'nde İtalyan Dili ve Edebiyatı dersleri verdim. Bu sene (2010 Nisan) kızım Hümeyra ile Afganistan'a gittik. Dışişleri Bakanlığı davet etti. Babamı anmak için bir toplantı yaptılar. Karzai hükümeti düzenledi. Pek çok kişi bana 'Ah keşke babanız kalaydı, o zaman burası Japonya olurdu' dedi."...


Afgan Prensesi Naciye
Atlas Tarih , Eylül 2010, sayı 03
Röportaj: Behice Tezçakar
Fotoğraflar: Prenses Naciye Doğan Özel Kolleksiyonu.









* * *


Afganistan’da Türkler


Türklerin tarih boyunca yayıldıkları ve devletler kurdukları ülkelerden birisi olan Afganistan’da Türkler, girdikleri devreden itibaren 18. yüzyılın ortasına kadar bu ülkeye ve onun siyasi ve sosyal yapısına hâkim olmuşlardır. Yaklaşık iki bin yıl Türklerin hâkimiyetinde olan Afganistan’da yaşayan bütün milletler ve dinler varlıklarını korumuşlardır. Bu topraklara Afganistan adı 1747 yılında bugünkü Afganistan’ın kurucusu Ahmet Han Abdalı tarafından verilmiştir. Afganlar olarak iktidara gelen Abdallıların, Eftalit-Akhunların uzantısı olduğu kesinleşmiş durumdadır. Bu arada Abdalılar, Gılcaylar veya Halaçlar, Çağatay Türkleri ve Taymaniler Afganlaşmış Türk kabileleridir.


Bugün Peştunların kalabalık bir bölümünü teşkil eden Gılcayların, tarihi kaynaklarda Halaç (Kalaç) Türkleri olarak geçtiğini biliyoruz. Bugün Peştuca, Gılcay olarak telaffuz edilen bu kabilelerin isminin aslında Halaç olduğu ve iktidarı kaybettikten sonra Afgan kabileleri ile kaynaşmış ve yavaş yavaş dillerini kaybetmiş oldukları tarihi kaynaklarda ayrıntılı şekilde verilmektedir. Böylelikle Afganistan nüfusunun büyük bir çoğunluğu yani yüzde yetmişinden fazlasının Türkler ve Türk asıllı kavimlerden oluşmuş olduğu ortaya çıkmaktadır. (Turan Can - TİKA-Araştırmacı-Kabil-Afganistan/Altaylı)




Elinde kuş tutan bir avcı, daire içinde artı ve dört nokta (Tengri), Tekeler,Atlar ve Avcılar











"Doğumdan 900 yıl önce, Perslerin gelmesine değin Yakındoğu'da Eklemeli dilli ve Sami elleri yaşamış, kurulmuş uygarlık onların ürünü olmuş ve Hint-Avrupalı halklardan bu yerlerde bulunmamışlardır." 
"Persler MÖ.550 civarında bu bölgeye gelmiştir."

Prof.Dr.Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi)/Ferhad Rahimi 


KALAŞ TÜRKLERİ - Yrd.Doç.Dr.Turgay CİN





19 Mart 2016 Cumartesi

İran Türkleri




Asya'nın sinesinde hayat bulan Türk milleti, zaman içinde dünyanın dört bir yanına yayılmış, birçok coğrafyada vatan tutmuştur. Kimi yerlerde obalar, oymaklar, kimi yerlerde devletler, imparatorluklar oluşturmuştur. Gittiği her yere Türk soyunun kültür ve medeniyetini götürmüş, büyük hizmetler sunmuştur. Bugün Türk kültürünün ve medeniyetinin izleri ta Çin ortalarından Avrupa içlerine kadar, Yemen sahillerinden Sibirya sahillerine kadar hemen her yerde görülmektedir. 


Otuz milyondan fazla Türk'ün yaşadığı en eski Türk vatanlarından birisi olan İran coğrafyasında da durum aynıdır. Türk dili, Türk edebiyatı, Türk musikisi, Türk töresi, kısa ifade ile Türk kültürü ve medeniyeti bütün incelikleriyle varlığını sürdürmektedir. İran Türkleri ve edebiyatları hakkında yazmadan önce Mustafa Kemal Atatürk'ün şu direktifini hatırlamak yerinde olur.


"Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi; tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostluğun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam atarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir."








İran coğrafyasının, insanların yaşamasına elverişli arazisinin, dörtte birinde tamamen Türkler meskündur. Bu miktar Türkiye'nin % 40'ına tekabül eder. İran coğrafyasındaki Türkler'in yaşadıkları yerleri üç büyük bölgede inceleyebiliriz:

1. Kuzey-Batı Türk Yurtları, Tahran'ın güneyi ve doğusundan başlayarak Türkiye sınırlarına kadar 1000 km. uzanan 170 000 km2'lik bu bölgede İran Türkleri meskündur. İran Türkleri'nin dörtte üçü, yani 20 milyon kadarı bu bölgede yaşar. Hoy, Kazvin, Makü, Meraga, Merend, Save, Nagadey (Nagade), Urmiye, Zencan ve birçok Türk Devletine başkentlik eden Tebriz ve Erdebil şehirleri bu bölgededir.

2. Kuzey-Dogu Türk Yurtları: Bu bölgede Horasan Türkleri ve Türkmenler yaşarlar. Türkmenler'in nüfusu 2 milyon, Horasan Türkleri'nin nüfusları ise 3 milyon civarındadır. Deregez, Küçan, Sebzevar, Şirvan, Türkmen (Bendere Türkmen) ve Meşhed şehri bu bölgededir.

3. Güney ve Merkez Türk Yurtları: Bu bölgede Türkler dağınık haldedirler. Kaşkayi, Bayat, Afşar, Halaç, Ağaçeri, Hamse gibi Türk boyları yaşamaktadır. Bir kısmı göçebedir. Bunların yaklaşık nüfusları 3 milyon civarındadır. Çoğunlukla Türk boylarını sinesinde barındıran Ahvaz, Firuzabad, Kazrun, Şiraz şehirleri bu bölgede bulunmaktadır. 


Bazı tarihçiler, Türkler'in İran coğrafyasına M.Ö. VII. yüzyılda Sakalar'ın seferleri sırasında geldiklerini ve tedricen hakim zümreyi teşkil ettiklerini ileri sürmektedirler. Oysa birçok saygın tarihçi, İran'ın tamamının milattan 4400 yıl öncesinden Türk yurdu olduğunu ortaya koymaktadırlar. Bu hususta dünyaca ünlü büyük tarihçi Prof. Dr. Mahmut Taki Zehtabi şöyle yazıyor: "Bugün tarih elmi get'i olarag gösterir ki, Hind-Avrupa dilli Parslar'ın on gebilesi ilk dere miladdan 900 il evvel şerg teretinden İran felatına gelmiş ve İlam şehzadelerinin hakimiyeti altında olmuş, çagdaş Fars ve Kirman eyaletlerinde, İlam Hükümeti'nin icazesiyle, yurd salıb, yaşamışlar. Onlardan tegriben 3500 il evvelden Türkler İran erazilerinde medeniyetler ve hökümetler yaratmışlar."



Ebülgazi Bahadır Han da "Türkler'in Soy Kütügü" adını taşıyan "Şecere-i Terakime" adlı eserinde bu bölgenin Türklügü ile ilgili şöyle diyor:  "Oguz Han'ın zamanından ta Çingiz Han zamanına kadar Tin ve İtil ve Yayık, bu üç suyun yakasında Kıpçak'tan başka il (el) yok idi. Dört bin yıla kadar o yerlerde oturdular. Onun için o yerlere Deşt-i Kıpçak derler."



Diğer yandan bütün tarihi kaynaklarda, İran'da Farslar tarafından sadece 4 devletin kuruldugu gösterilmektedir. Akameniş Devleti (M.Ö. 559 - M.Ö. 330); Sasani Devleti (M.S. 226 - M.S. 652; Pehlevi yönetimi (1925 - 1979) ve İran İslam Cumhuriyeti (1979'dan günümüze). 


Romalılar ve Araplar'ın çok uzun sürmeyen hakimiyetieri bir kenara koyulursa, İran'ın tarih boyunca, Türk hakimiyetinde bir Türk devleti olduğu görülür. İran resmi verilerinde ve genellikle bu verilere dayanarak yayın yapan dış basında, İran'daki Türkler sadece Azeri Türkleri'nden ibaret gösteriliyor. Halbuki İran'da, Azeri Türkleri'yle birlikte Afşarlar, Bahtiyariler, Halaçlar, Save Türkleri, Hemedan Türkleri, Huzistan Türkleri (Eşgan Türkleri), Kaçarlar, Karapapaklar, Türkmenler, Özbekler, Şahsevenler, Kayarlar, Kaşkayiler gibi birçok Türk boyu yaşamaktadır.


İran Türklüğü, Türk Dünyası'nın en önemli yerlerinden birisinde bulunmaktadır. Orta Asya, Uzak ve Orta Doğu, Anadolu, Kafkasya Türk bölgelerinin geçit yolu üzerindedir. Bu özellik ona Türk Dünyası'nın sanatının ve kültürünün hülasası olma özelligini kazandırmıştır. Üstelik yeraltı ve yerüstü kaynaklarının zenginligi, güzel tabiata ve hoş bir iklime sahip olması sebebiyle ihtiraslı milletlerin sürekli dikkat merkezinde olmuştur. Buna ragmen Azerbaycan ve İran Türkleri çok büyük medeni gelişmeler göstermiş, çok köklü kültür ve medeniyet merkezleri oluşturmuşlardır. Oluşturdukları Bakü, Tebriz, Gence, Erdebil, Şeki, Kazak, Berde, Nahcivan. Urmiye, Şemkir, Şamahı, Marağa, Meşhed, Beylegan, Halhal, Save, Sulduz gibi edebi, medeni kültür merkezleri yüzyıllarca dünyaya ilim ve kültür sunmuştur.


Bu bölge Türkler'inin edebiyatları da diğer Türk devlet ve topluluklarının edebiyatlarında olduğu gibi sözlü edebiyat geleneği ile hayat bulmuş ve yaşamıştır. Türk milletinin en belirleyici kültürel kimliği olan Türk halk edebiyatı, Türk Dünyası'nın her yerinde gösterdigi benzerliği, ortaklıgı burada da göstermektedir. 


Avrupa içlerindeki Gagauz Türkleri'nin dilindeki manilerin, bilmecelerin benzerlerini hatta aynılarını İran Türkleri arasında görmek, duymak mümkündür:


"Damdan çıktı üç gözel,
Damın etrafın gezer.
Elinde bir teste gül,
Kendi gülden ta gözel." 
(Gagauz Türkleri) 

"Dama çıkmış bir güzel (Delilo...)
Damın etrafın gezer (Delilo )
Elinde bir deste gül (Delilo )
Kendisi gülden güzel (Delilo )" 
(Anadolu-Diyarbakır)

"Ezizim gülden gözel,
Ohur bülbülden gözel,
Yar mene bir gül verib,
Özü o gülden gözel" 
(İran Türkleri) 

*

"Dörd gardaş var,
Her cür gaçar,
Birbirlerine çatmaz."
(Araba) (İran Türkleri)


"Dört kardaş,
Birbirini kovalar,
Bir türlü erişemeerler.
Nedir o?" 
(Arabanın tekerlekleri)(Gagauz Türkleri)




VII. yüzyılın ortalarından itibaren Azerbaycan ve İran coğrafyası bazen bizzat Araplar'ın bazen de Arap güdümlü yönetimlerin elinde kalmıştır. Bu yönetimler Arap dilini ve edebiyatını İslam dini ile birlikte bölge halkına ısrarla sunmuşlardır. Hakimiyetin dili Arapça yapılmıştır. Bu sebeple devrin şair ve yazarlarının çoğu, eserlerini Arapça yazmışlardır. İlk dönemlerde eserlerini Arapça yazan müelliflerden bazıları şunlardır: Ebu Nesr Mensur ibn Mümka Tebrizi, Hattat Nizami Tebrizi, Ebül Mehasin Hüseyin ibn Ali Tebrizi, Ali ibn Hibbetullah Tebrizi, İskafi Zencani, Hatib Tebrizi...


Katran Tebrizi, Kafi Zeher Hemedani gibi bazı Türk şairleri ise Farsça yazmışlardır.


XI. yüzyılın başlarından itibaren Arap hakimiyetine son veren Selçuklu Türkleri, bütün Kafkasya, Azerbaycan ve Yakın Doğu'ya sahip olup, bu bölgede hakim zümreyi teşkil etmişlerse de Fars diline büyük tolerans tanımaları ve Türkçe'ye yeterince önem vermemeleri sebebiyle bilhassa Farsça yazılan Türk edebiyatında artma devam etmiştir.


Azerbaycan ve İran Türkleri'nin XI. ve XII. yüzyıllardaki siyasi, sosyal, medeni, kültürel ve edebi sahalardaki başarılarının ifadelerini bilhassa Mahseti Gencevi, Hakani Şirvani ve Genceli Nizami gibi ediplerin eserlerinde bulmamız mümkündür. Azerbaycan ve İran Türk edebiyatının intibak döneminin ilk ve en kudretli temsilcisi olan Hakani, siyasi ve sosyal meseleleri mısralara dökerek şiire büyük sanat gücü kazandırmıştır. Devrin hanlarını, şahlarını ve onların feodal karakterli yönetimlerini büyük bir cesaretle tenkit etmiş ve bu hususları eserlerinde ele almıştır.


Türk edebiyatında sayıları çok olmayan kadın şairlerimizden birisi olan Mahseti Gencevi'yi, XII. yüzyıl Azerbaycan'ında, parlak bir yıldız gibi görüyoruz. O, bu devir Türk kadınlarının muhabbetini, arzusunu, ıstırabını, rübailerine mısra mısra işlemiştir:


"Hicrinde gündüzüm gece oldu, yar!
Zamanın elinden könlüm gan ağlar.
Gönder heyalini bize bir gece,
Görsün nece üzür meni intizar." 


Dünya edebiyatına, değerli eserleri, rengarenk fikirleri ve büyük idealleri ile nefes katan büyük Türk şairi Genceli Nizami de XII. yüzyıl Azerbaycan'ında boy göstermiştir. Mesnevi türünde, kendisinden sonra gelen bütün Türk ve Fars şairlerinin hocası olan büyük Türk şairi Nizami, sarayların sayesine sığınmamıştır. Halkla beraber, Hak'la beraber yaşamıştır. Mahzenü'l Esrar (Sırlar Hazinesi) adlı eserinden birkaç beyit: 


"Kölelik zencirini zilletsiz atmak olmaz,
İztirabsız ezabsız şerefe çatmag olmaz.
Dünyaya fateh olmaz zulumkarlığ, rezalet,
Yer üzünün fatehi edalettir, edalet!
Sadıg dostun sağaldar şefasıyla yaranı,
Dönük dostun sızladar cefasıyla yaranı." 


XIII. yüzyılın, Azerbaycan ve İran Türkleri'nin sosyal, siyasi ve ekonomik hayatında olduğu kadar medeni hayatında da büyük önemi vardır. Diğer ilim dallarında olduğu gibi edebiyat alanında da çok büyük edebi simalar yetişmiş, Azerbaycan ve İran Türk edebiyatı intibah devrini bu dönemde tamamlamıştır. İlhanlı Devleti'nin (1256-1353) istikrarlı politikası, Türk nüfusuna ve Türk diline çok ehemmiyet vermesi, Azerbaycan ve İran Türk edebiyatının en güzel çağını yaşamasına imkan vermiştir.


Azerbaycan ve İran Türk edebiyatının, şimdilik elimizde eseri bulunan, Azerbaycan Türkçesi ile yazan en kadim şairi, XIII. yüzyılın sonları XIV. yüzyılın başlarında yaşayan ve Türkçe şiirlerini "Hasanoğlu", Farsça şiirlerini ise "Pür Hasan" mahlasıyla yazan Horasanlı Şeyh İzzeddin Hasanoğlu'dur. XIII. yüzyıl Selçuklu sarayında Türkçe ve Farsça şiirler yazan Hoca Dehhani de Horasanlı'dır. Bu da, Oğuz lehçesi ile klasik edebiyatın ilk önce Horasan merkezlerinde geliştiğini, yani Osmanlı ve Azerbaycan edebiyatlarının aynı kaynaktan geldiğini gösteriyor. Hasanoğlu'nun iki Türkçe gazelinden birisi şu beyitle başlıyor:


"Apardı könlümü bir hoş gemer yüz, canfeza dilber,
Ne dilber? Dilber-i şahid. Ne şahid? Şahid-i server."



Müellifi belli olmayan, 1632 mısradan oluşan "Ahmet Harami Destanı" XIII. yüzyılda Azerbaycan Türkçesi ile yazılmış ilk mesnevi örneğidir. Bu eserin yegane el yazma nüshasını Talat Onay ortaya çıkarmış, 1928 ve 1946 yıllarınd yayımlamıştır.


XIV. asrın başlarında İlhanlı Devleti'nin zayıflamasından faydalanan Celayirliler, Irak, İran, Azerbaycan ve Doğu Anadolu'da beylikler kurmuşlardır. Bu beylikler bölgenin imarında ve bu bölgede Türk nüfusunun gelişmesinde büyük rol oynamışlardır. Ne var ki asrın son yıllarında bölge Timur istilası ile sarsılmıştır. XV. asırla birlikte bölge Karakoyunlular'ın hakimiyetine girmiştir.


Bu dönemde Safaeddin Urmavi, Abdülkadir Marağayı, Fahrettin Hinduşah Nahcivani, Fazlullah Reşideddin, Zekeriya Kazvini gibi büyük ilim adamları sahalarında seslerini dünyaya duyurmuşlardır. Marağa'da kurulan rasathane, Tebriz'de kurulan "Reb'-i Reşidi" adlı büyük ilim ve kültür merkezi, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen ilim ve kültür insanlarını bir araya getirmiş ve aynı zamanda çeşitli medeniyetlerin harmanlandığı merkezler olmuştur.


XIII. yüzyılda Azerbaycan, Kafkasya ve İran Türkleri arasında gelişmeye başlayan tasavvuf şiirinin, XIV. yüzyıla gelindiğinde çok büyük mesafe aldığını görüyoruz. Gelişen tasavvuf şiirinin en önemli temsilcilerinden biri Şeyh Mahmut Şebüsteri'dir. Çok iyi bir medrese tahsili gören ve Arapça, Farsça dilleriyle birlikte tabiat, astronomi ve felsefe ilimIerini de tahsil eden Saadettin Şeyh Mahmut Şebüsteri, tasavvufun teorik ve felsefi meselelerini ele alıp, panteizmin esaslarını açıklayarak, sufizme ve felsefeye yeni ufuklar ve yeni görüşler kazandırdığı ve soru cevap metodu ile yazdığı "Gülşen-i Raz" adlı eseriyle Azerbaycan'da felsefi ve ilmi fikrin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Onun fikirlerinden ve yorumlarından hala faydalanılmaktadır.


Marağah Evhedi XIV. asrın "ansiklopedik salnamesi" sayılan meşhur "Cam-ı Cem" adlı eseriyle devrin edebı dünyasını zenginleştirmiştir. Yine bu devrin sanatkarlarından Essar Tebrizi ile Ali Erdebili manzum roman diyebileceğimiz büyük manzum hikaye (poema) türünü geliştirmişlerdir. Şair Essar Tebrizı "Mehr ve Müşteri" adlı meşhur eseri ile edebiyatı, astronomiyi ve sufizmi kucaklaştırarak mesnevi türüne çok farklı bir boyut getirmiştir.


Kadı Burhanettin ve Yusuf Meddah'ın lirik şiirleri ve Nesimi'nin hurufizmi devrin diğer zenginlikleridir. 


Nesimi, tarikatına çok samimi olarak bağlı kalmış, ideali ve inancı uğrunda canını feda etmeyi göze almış bir sufidir. Savunduğu idealinin veya gittiği yolun tutarlı olup olmaması tartışılsa da onun davasına olan samimi bağlılığı zannederim tartışma götürmüyor. Onun gibi ideali uğruna canını veren çok az kişi vardır. Nesimi 1404 yılında mahkeme üyelerinin ve din adamlarının karşı çıkmasına rağmen, Sultan Müeyyeddin'in emri ile Halep'te derisi yüzülerek öldürülmüştür.


Çeşitli kaynaklarda yer alan bir menkıbeye göre, Nesimi'nin soyulmasına fetva veren Arap müftü, onun kanının pis olduğunu, bir uzva damlarsa onu kesmek gerektiğini söyler. Soyma esnasında Nesimi'nin bir damla kanı müftünün parmağına sıçrar. 

Oradakilerden birisi, "fetvanıza göre parmağınızı kesmemiz gerekmez mi?" diye sorunca, müftü: "kesmek gerekmez, suyla yıkarsak gider." diye cevap verir. Bunu duyan Nesimi, yarı soyulmuş vaziyette, İslam'ın özünden uzak, sözde ve şekilde müslüman geçinen kara güruh zihniyetin tipik karekterini tasvir edercesine şöyle der:


"Zâhidin bir parmağın kessen dönüp Hak'tan kaçar,
Gör bu miskin âşığı ser-pâ soyarlar ağlamaz.,,




XV. ve XVI. yüzyıllar, Azerbaycan Türkleri'nin siyasi, ekonomik ve kültürel hayatlarının yükseliş devridir. XV. asrın başlarında Timur'un oğulları arasında geçen mücadeleler Timur Devleti'nin zayıflamasına sebep olmuştur. Azerbaycan beylerinin mücadelesiyle de Timuroğulları Azerbaycan'dan çekilmek mecburiyetinde kalmışlardır. 


Azerbaycan beylerinden Şirvanşah İbrahim, bütün beylikleri bir araya getirerek büyük bir Azerbaycan devleti kurmaya çalışmıştır. Ancak Azerbaycan'la birlikte Gürcistan, Ermenistan, Irak ve İran'ın büyük bir bölümünü ellerinde bulunduran Karakoyunlu Devleti, Şirvanşah İbrahim'in gayretlerini sonuçsuz bırakmıştır. Karakoyunlular'ın hakimiyeti de uzun sürmemiştir. Akkoyunlular, 1467 yılında Karakoyunlular'ı yenerek onların sahip oldukları bütün topraklara hakim olmuşlardır. Böylece XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Şirvanşahlar Azerbaycan'da bağımsızlıklarını ilan etmeyi başarmışlardır. XV. asrın sonlarına doğru Akkoyunlular'ın zayıflamasıyla birlikte, yıllardan beridir mücadele veren Safevi hanedanı iktidarı ele geçirmiştir.


Şah İsmail 1502 yılında Safevi Türk Devleti'nin temelini atmıştır. Şah İsmail'in başında bulunduğu Safevi Devleti, kısa sürede Akkoyunlular'ın hakim oldukları bütün toprakları hakimiyeti altına almış ve Şirvanşahlar Devleti'ni de ortadan kaldırarak, bütün bu bölgeye hakim olmuştur.


Karakoyunlular'ın büyük hükümdarlarından Mirza Cihan Şah (1397-1467), sanat, edebiyat ve mimarlığa çok önem vermiştir. Türk mimarisinin şah eserlerinden olan Tebriz'deki Gök Medrese'yi de o inşa ettirmiştir.  Mirza Cihan Şah, Hakiki mahlası ile Türkçe şiirler yazmıştır.


Şah İsmail Hatai'nin, ilim adamlarını ve sanatkarları şuurlu bir şekilde koruması sayesinde, Tebriz merkezli Azerbaycan ve İran'da bütün pozitif ilimlerle birlikte, Türkçe, musiki, mimari, resim gibi bilim ve sanat dalları altın çagını yaşamıştır. Büyük Hakan Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı'ndan sonra Tebriz'e girdiginde bazı kaynaklara göre yedi yüz, bazı kaynaklara göre ise bin sanatkar ve ilim adamını İstanbul'a götürmüştür. Bu hadise bile XVI. yüzyıl Tebriz'inde ilmin ve sanatın ne seviyede oldugunu açıkça göstermektedir.


XV. yüzyılda soylu bir Türk ailesinde parlak bir güneş gibi dogup Türk diline ve edebiyatına ışık saçan büyük Türk dilbilimcisi ve şairi Ali Şir Nevai'yi de burada yad etmek yerinde olur. 


Ali Şir Nevai (1441-1501), okul arkadaşı ve vefalı dostu Horasan Hükümdarı Hüseyin Baykara'nın veziri olunca, onun ilmi, dehası ve eserleri, sarayın imkanlarının da yardımı ile Herat'tan taşarak, uzak Türk illerine doğru yansımaya başlamıştır. Azerbaycan'dan ve diğer birçok Türk diyarından "Baykara-Nevai Edebi Muhiti"ne şairler ve edipler toplanmıştır. Kimileri uzaktan uzağa, kimileri de yakınında bulunarak bu büyük Türk dehasından ilham almışlardır. Safevi Devleti kurulunca ve ilk hükümdarı Şah İsmail, devletin resmi dilini Türkçe yapıp, alim ve sanatkarları sarayın himayesine almaya başlayınca, Herat'ta bulunan şair ve edipler Azerbaycan'a dönmüşlerdir. Bu şair ve yazarların da tesiri ile Özbek Türkçesi ve medeniyeti Azerbaycan'da büyük kabul görmüştür. Birçok şair şiirlerinde Çagatay Lehçesi'ni kullanmıştır. Bu sebepten büyük Türk şairi Ali Şir Nevai'yi de bu bölge Türk edebiyatının banilerinden birisi saymak yerinde olur.


Azerbaycan ve İran Türk dünyasında devlet adamlığı kadar şairligi ile de önemli yer tutan hükümdar şairlerden birisi de Şah İsmail Hatai'dir (1486-1524). Devrinin en büyük şairi olan Hatai, Erdebil'in Türk asıllı ünlü şeyhi Şeyh Safi'nin torunu Şeyh Haydar ve Akkoyunlu Devleti Hükümdarı Uzun Hasan'ın kızı Halime Begüm'ün evliliginden dünyaya gelmiştir. İsmail, yedi yaşında şeyh, 12 yaşında da şah olmuş ve Akkoyunlu devletinin başına geçmiştir. Dedesinin adından ötürü devletin adını Safevi Devleti koymuştur.


Azerbaycan ve İran Türk edebiyatı ve tarihi bu dönemde hem büyük bir şanslılık hem de büyük bir şanssızlığı birlikte yaşamıştır. 


Türk edebiyatının şanslılığı, Şah İsmail'in Türkçe'yi devletin resmi dili yapması, Türk edebiyatının esasını oluşturan Türk halk edebiyatına büyük önem vermesi ve Kurbani gibi Tufarganlı Aşık Abbas gibi halk şair/erini ve aşıklarını da diğer sanatçılarla birlikte sarayına almasıdır. Bu dönemde Türkçe ve Türk edebiyatı altın çağını yaşamıştır. Diğer yandan kendisi de şiirlerinin tamamına yakınını Türkçe yazmış, halk edebiyatı nazım türlerinde çok güzel şiirler oluşturmuştur.


Bu dönem Türk tarihinin ve edebiyatının talihsizliği ise iki şair Türk hakanının yani Selimi mahlasıyla Türkçe ve Farsça şiirler yazan büyük hakan Yavuz Sultan Selim ile Hatai (Hatayı) mahlası ile Türkçe şiirler yazan Şah İsmail'in karşı karşıya gelmesidir.


Safevi'ler devri Türk dilinin ve Türk edebiyatının en imkanlı dönemlerinden birisi olmuştur. Ancak, "Safeviler devrinin şimdiye kadar hiç ehemmiyet verilmeyen ve tetkik edilmeyen hususiyetlerinden biri, Türkçenin ve Türk edebiyatının bu asırlar esnasında büyük bir mevki kazanmasıdır. Hükümdar ailesinin ve bütün askeri aristokrasinin ve ordunun ana dili olan Türkçe, yani Azeri lehçesi, resmi dil ve edebiyat dili olarak, sarayda ve divanda yer almıştır. İran kültürünün ve Farsça'nın hiç eksilmeyen tahakkümüne rağmen, sarayda, orduda, aristokratların muhitinde Türk şehir ve köylerinde konuşma dili olarak, Türkçe hakim idi.


Yavuz Sultan Selim'in Eylül 1514'te Tebriz'den ayrılırken beraberinde Anadolu'ya getirdigi 700 seçkin sanatkardan birisi de Kurbani'dir. Türk edebiyatının ana kaynağı olan Türk Ozan Gelenegi'nin en gür sesi ve elimizde eserleri bulunan, en eski aşıgı Kurbanı, XV. yüzyılın sonlarında Kuzey İran topraklarında kutup yıldızı gibi doğmuş ve Türk aşıklık geleneğine ruh vermiştir. Kurbanı'nin sadece şu geraylısına bakıldığında, onun sanatının ve Türkçeyi kullanma gücünün yüksekliği görülebiliyor: 


"Girdim yârın bağçasına,
Dedim derdim güle, güle.
Men ona ele müştağam,
Nece bülbül güle, güle.

Nâşı bağban, satma gülü,
Haramdı ahçası, pulu,
Küsdürdün şeyda bülbülü,
Daha gelmez güle, güle.

Gurbaniyem, ermemişem, (ulaşamamışım)
Yâr gesrine girmemişem,
Bele cellad görmemişem,
Aldı canım güle, güle."


Azerbaycan ve İran Türk edebiyatı kadar Osmanlı/Anadolu edebiyatının tekamülünde de büyük bir nüfuza sahip olan Fuzuli'nin eserleri Azerbaycan ve İran Türkleri arasında adeta kutsal bir kitap sayılmıştır. Onun eserleri sayesinde Türk dili ve edebiyatı bu coğrafyada yüzyıllarca büyük bir vakar ile hayatiyetini devam ettirmiş, yabancı tesirlerden kendisini korumayı başarmıştır.


Fuzuli, Azeri lehçesinin hakim olduğu Tebriz, Gence, Kayseri, Bağdat dörtgeninin Bağdat köşesinde oturmuş ve bu bölge ile birlikte bütün Türk Dünyası'na, hatta bütün dünyaya edebiyat ziyafeti çekmiştir. Kendisinden sonra gelen Azeri, Çağatay ve Anadolu lehçesiyle yazan birçok şaire ışık olmuştur. O, büyüklüğünü zamanın ilim ve edebiyat dili olan Arapça, Farsça ve Türkçe eserler vücuda getirerek Arap şairlerden de Fars şairlerden de daha güçlü şiirler yazabildiğini göstermiştir. Cihan hakimi devletin, cihan hakimi şairi olduğunu ispatlamıştır. Böyle olduğu için Azerbaycan edebiyatı, XVI. yüzyılda bilhassa nazım dalında Çağatay edebiyatı ve Anadolu edebiyatı gibi İran şiiri ile arada mesafe bırakmamıştır.


XVII ve XVIII. yüzyıllar, Azerbaycan ve İran tarihinin en sıkıntılı ve en sancılı dönemlerinden birisidir diyebiliriz. İktidar kavgaları, iç isyanlar ve dış saldırılar sebebiyle merkezi yönetim gittikçe zayıflamış, ülke bir kaos içerisine düşmüştür. Açlık, yokluk ve haksızlıklardan bunalan halk isyanlara başlamıştır. Tufarganlı Abbas, Hasta Kasım, Meşkinli Mehemmet gibi üstadlar bu yüzyıllarda halkın gönül tercümanı olmuşlardır. Bunlardan başka Azerbaycan Türkçesi ve Farsça ile hem divan, hem de halk şiiri türlerinde mükemmel şiirler yazıp divanlar oluşturan Muhammet Emani'yi görüyoruz. O, devrinin sıkıntılarını, yolsuzluklarını büyük bir cesaretle ve keskin bir dille tenkit etmiş, devrin yöneticilerini sürekli adalete, insafa davet etmiştir. Onun klasik şiir üslübunda yazdıgı manzum hikayeleri de önemli mevkiye sahiptir. Konusunu halk edebiyatından alan bu hikayelerde Emani çok ilgi çekici kahramanlar oluşturmuştur. Araştırmacılar onun iki hikayesi üzerinde çok fazla durmaktadırlar. Bunlardan birisi "Devesi Ölmüş Kadın", diğeri ise "Tiryekçi" adlı hikayesidir. "Hatem Tai ve Gerib" adlı hikayesi de meşhurdur.


Yaklaşık on bin mısradan oluşan "Verga ve Gülşa" eserini yazan Mesihi, XVII.-XVIII. asır Azerbaycan ve İran Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan bir şairdir. Mesihi, bu eserini 1628 yılında tamamlamıştır. "Dâne vü Dâm" ve "Zenbür ü Esel" adlarında iki eserinin olduğu biliniyorsa da bunlar henüz bulunamamıştır.


1601 yılında Tebriz'de dünyaya gelen ve genç yaşlarında iken Mekke, Medine, Bagdat, İstanbul gibi dünyanın birçok yerini gezip devrin ünlü simaları ile fikir alış verişinde bulunan ünlü şair Saib Tebrizi dönemin bir diğer ünlü şairidir.


İsfahan'da sarayın sâyesine girmeyi başaramayan Saib, 1625 yılında Hindistan'a gitmiş, Şah Cihan'la görüşme imkanı bulmuştur. Şah Cihan, şaire Müsteid Han lakabını verip onu "Hezâre" ünvanı ile taltif etmiştir. Saib, şiirlerinde XVII. yüzyıl insanının manevi hürriyetini, ahlaki, manevi güzelliklerini terennüm etmiştir. Üç yüz bin beyitten fazla şiir yazan Saib, aynı zamanda büyük bir araştırmacıdır.


Saib, Fuzali edebi an'anesini 17. asır Azerbaycan şiirinde devam ettirmiştir. Şibli Numan gibi bazı mütehassıslar onu İran şiirinin son temsilcisi olarak göstermişlerdir.


Devrin büyük şairlerinden biri de Abbas Tufarganlı'dır. XVI. yüzyılın sonları ile XVII. yüzyılın balarında yaşayan Abbas Tufarganlı, iyi bir tahsil görmüştür. Türkçe ile birlikte Arap ve Fars dillerini bilmektedir. Halk edebiyatı nazım türlerinin yanında divan edebiyatı nazım türlerinde de eserler vermiştir.


Meşhur "Şehriyar ve Senuber" adlı halk hikayesinden faydalanılarak XVIII. yüzyılda yeniden kaleme alınan "Şehriyar Dastanı" XVIII. yüzyıl Azerbaycan ve İran Türk edebiyatı nesrinin en önemli örneğini teşkil etmektedir. El yazma bir nüshası günümüze kadar gelen bu eserin müellifi kesin belli değildir.


İlmini ve idealini davranış haline getirmiş, bunun için de halkın dilinde deyim haline gelen "Her okuyan Molla Penah olmaz." sözüne esas olmuş Molla Penah Vakıf, Azerbaycan edebiyatında Fuzuli'den beri devam etmekte olan divan edebiyatı geleneğine yeni bir boyut getirmiştir. Azerbaycan Türkçesi ile yazma ve millileşme akımını başlatmıştır. O hem klâsik tarzda, hem de aşık edebiyatı tarzında şiirler yazmıştır. 1759 yılında Gürcistan ile Azerbaycan arasında meydana gelen siyası gerginlik yüzünden Şuşa'ya gitmiş, orada mektepler açmış, öğretmenlik yapmıştır. Karabağ hükümdarı İbrahim Han, onu saraya almış, önce dışişleri bakanı daha sonra da başvezir yapmıştır.


1795 yılında Muhammet Şah Kaçar, Karabağ üzerine yürüyünce İbrahim Han, Dağıstan'a çekilmiştir. Vakıf, ülkesini terketmemiştir. Muhammet Şah Kaçar, Şuşa'yı almıştır. Şuşa'nın alınmasından yedi gün sonra Molla Penah Vakıf, idam edilmek üzere zindana atılmıştır. Vakıfın idam edileceği günden önceki akşam İran şahı Muhammet Şah Kaçar kendi muhafızı Sefer Ali Bey tarafından öldürülmüştür. Bazı kaynaklar bu suikastı Molla Penah Vakıfın tertip ettiğini, bunun için de Şuşa'dan ayrılmadığını ileri sürmektedirler. 


Muhammet Şah Kaçar'ın ölümünden sonra geçici olarak iktidara gelen Muhammet Bey Cavanşir, seksen yaşındaki üstad şair, büyük devlet adamı Molla Penah Vakıf'ı, oğlu Ali Ağa ile birlikte 1797 yılında idam ettirmiştir. Vakıf idam edildiğinde evi barkı her şeyi yağmalanmıştır. Bütün eserleri yakılmıştır. Elde bulunan şiirler, Vakıf hayranlarının hafızalarında ve cönklerinde saklayarak günümüze getirdikleri şiirlerdir. Vakıf ın şiirleri Türk dünyasının birçok yerinde türkü türkü, şiir şiir okunmaktadır. Türkiye radyo ve televizyonlarında sıkça seslendirilen "Ağla, gözüm, ayrılırsan canandan." mısrası ile başlayan meşhur türkü Vakıf'ın koşmalarındandır.


"Ağla, gözüm, ayrılırsan cânândan,
Herkesi ki, görsen, şikâyet eyle!
Öldün getdin, belke yârı görmedin,
Ke'be'yi kuyini ziyâret eyle!

Sen menim cânânım, ruh-i revânım,
Lebleri şirinim, gönçe dehanım,
Bir saat görmesem, tuti zebânım,
Gopacag başıma gıyâmet eyle!

Vagif bir şeydadır, dolanır bağı,
Hestedir, dermanı, dilber dodağı.
O alma yanağı, büllur buhağı,
Allah, bed nezerden selâmet eyle!"



Azerbaycan'ın Şemkir şehrinde doğup büyüdüğü hâlde -Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan'ın birleştiği üçgende bulunan- Şıhlı kentine yerleşen Molla Veli Vidadi devrin bir diğer şairidir.


Molla Veli Vidadi de Hakani gibi devrm hakim güçleriyle geçinememiştir. Herhâlde bu sebepten olsa gerek, Gürcistan'da hapsedilmiştir. Hapisteyken yazdığı "Könül hesret, can müntezir, göz yolda" mısraı ile başlayan şiiri ile hanlara ve sultanlara karşı nefretini dile getirmiştir.


"Könül hesret, can müntezir, göz yolda,
Ömr azaldı, ve'de keçdi san ile.
Bir de könlüm istediyi gözleri,
Görerem mi ol şövketle, şân ile? "



XVIII. yüzyılın sonları XIX. yüzyılın başlarında gür seslerini duyduğumuz şairler arasında Save Kaşkayi Türkleri'nden Telim Han'ı, Kaşgayi Türkleri'nden Harakanlı Yusuf Ali Bey Hüsrev'i ve Nahcivanlı Heyran Hanım'ı sayabiliriz.


Telimhan (1742 - 1829), Orta İran'da, Tahran ile Kum arasında bulunan ve bütün köyleriyle birlikte tamamen bir Türk ili olan, Save şehrindendir. 14-15 yaşlarından itibaren çok mükemmel şiirler yazdığı için Telimhan'a, "Hak aşığı" denilmiştir. 1996 yılında kaybettiğimiz Save Kaşkayi Türkleri'nden Ali Kemali, on yıldan fazla bir zamanını ayırarak Telimhan'ın yaklaşık on bin beyit şiirini toplamış ve bir divan haline getirip baskıya hazırlamıştır.


Büyük Türk şairi Telimhan bir şiirinde kendisini şöyle tanıtıyor:


"Bilenler bilsinler men Telimhan'am,
Bilmiyenler bilsin gövherem, kânâm,
Merâğey sakini esli Türkmanam,
Geze geze bu cahannan gelirem."


Telim Han'ın sanat gücünü ortaya koyduğu bir şiiri:

"Gül başımdan, gül aglımı gül aldı,
Gül gaşların gül gözlerin gül üzün.
Gül teklifi, gül bizlere gül etme,
Gül gedin siz, gülşeninden gül üzün."




Harakanlı Yusuf Ali Bey Hüsrev, tarih boyunca Save Bölgesi'ni vatan tutmuş Kaşkayi Türkleri'ndendir. Dr. Ali Kemali Bey'in araştırmalarına göre 18. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Harakanlı Yusuf Ali Bey Hüsrev, devrinin gür sesi olmuştur:

"Soruşmadın yâr, ehvâlın necedir,
Olmuşdur başıma dünya dar menim.
'Sultan, başın üçün günüm gecedir,
O bineva ğemli göynüm zâr menim.

Hegiget âşıgem billah degil laf,
Zeri zerger tanır, negreni serraf.
Felek, reva degil, özün ver insaf,
Şikâr edib terlanımı sar menim.

Yusuf(i) Hüsrev'i etdin hun ciger,
Gülşen ekdim, hicran eyledim semer,
Bivefâ olma sen, vefalı dilber,
Sultan sende çoh ümidim var menim.,,



Heyran Hanım (1780?-i 850?) adında güzel bir Türk kızının musikiyle yoğrulmuş güzel sesini Nahcivan'dan duyuyoruz. Nahcivan'ın Dünbüli oymağından Heyran Hanım, Rus-İran (1826-1828) Savaşı 'nda yenilen Şah orduları geri çekilirken, Ruslar yol güzergahında bulunan yerleşim yerlerindeki halkı da İran'a göçe mecbur ederler. İyi bir tahsil alan ve şark dillerini ve edebiyatlarını iyi bilen Heyran Hanım da zorunlu olarak Tebriz'e göçenler arasında yer alır. 1828 Türkmençay antlaşması ile ikiye bölünen ülkesinin halini bir gazelinde şöyle hissettirir: 


"Olubdu gem yatagı, şâd gördüğün könlüm,
Dağıldı güsseden, abâd gördügün könlüm.
Çekib şerareler, etdi vücudumu Heyran,
Misal-küre-yi heddad gördüğün könlüm."



İran Türkleri'nin son iki yüzyıllık tarihi onun bütün tarihinin hülasası gibidir. Bu zaman dilimi içerisinde meydana gelen siyasi ve sosyal olaylar, İran Türkleri'nin talih, tarih, kültür ve edebiyatını derinden etkileyerek büyük izler bırakmıştır.


İslamiyet öncesinde Zerdüştiligin İran'ı "din devleti" yaptığı gibi İslamiyet sonrasında da bilhassa Safevilerle birlikte İran "mezhep devleti" olmuştur. Bu anlayış İslam ülkeleri arasında birçok çatışmalara sebebiyet vermiş, bölge her zaman sancılar içerisinde olmuştur.


XX. yüzyılın başlarında İran, Kafkasya ve Osmanlı Devleti topraklarında meydana gelen "meşrutiyet" hareketlerinden bahsetmeden, bu hareketlerin oluşmasında etkili olan fikirlerden birkaç cümle ile söz etmek yerinde olur. Bu "hürriyetçi" ve "meşrutiyetçi" hareketlerin oluşmasında etkili olan fikir akımlarından önemlileri Cemalettin Efgani'nin ve İsmail Gaspıralı'nın fikirleridir. 


1838 yılında Hemedan'ın Türk köylerinden Esadabad kasabasında dünyaya gelen ve küçük yaşta Afganistan'a giderek Kabil medresesinde İslami ilimIerin en yüksek derecesine kadar tahsilini ikmal eden, felsefe ve müspet ilimlerle yakından ilgilenen Cemaleddin Efgani (Esadabadı), Hindistan'dan İngiltere'ye, Mısır'dan Türkistan'a, Bagdat'tan İstanbul'a kadar birçok ülkede bulunmuş, birçok devlet, ilim ve fikir adamıyla görüşmüş, onlara fikirlerini serdetmiştir. Müslümanları içinde bulundukları taassup Merninden kurtarmak için çalışan Afganı'nin asıl gayesi, "Müslüman memleketlerini Avrupalıların siyası nüfuz ve iktisadi istismarından kurtararak, bu ülkelerde liberal siyasi idareler kurmak suretiyle, onların dahili inkişaflarını temin etmek ve böylece, Şii İran da dahil olmak üzere, bütün İslam alemini bir tek halifenin siyaseti altında toplayıp, Avrupa'nın müdahalesine mukavemet edecek kuvvetli bir İslam devleti vücuda getirmek idi.


Diğer yandan fikirlerini "Dilde, fikirde, işte birlik" cümlesi ile formüle eden İsmail Gaspıralı'nın Kırım'ın başkenti Bahçesaray'da 10 Nisan 1883'te yayımlamaya başladığı "Tercüman,, gazetesinin ve Bakü'de Hasan Bey Zerdabı'nin 22 Temmuz 1875'ten itibaren ayda iki defa çıkardığı "Ekinci,, gazetesinin ilimden, eğitimden, birlikten yana görüşleri de İran Türkleri'ne tesir etmiştir.


Bu fikir akımlarının paralelinde olsa gerek Mirza Hasan Rüşdiyye 1893 'te "Debistan" ve "Rüştiyye Milli Mektebi" adlarında mektepler açmış, ders kitapları yazmıştır. Habibullah Ağazade de 1907 yılından itibaren Urmiye'de "Feryad" adlı haftalık bir Türkçe gazete çıkarmayı başarmış, ancak 23 sayı çıkarabilmiştir. 1909 yılında da Tebriz'de "Sohbet" adlı Türkçe haftalık bir gazete daha çıkarılmaya başlanmıştır. Bu gazete de 4. sayısında yayımlanan "Kec Gaburga" (Eğri Kaburga) adlı yazıdan dolayı kapatılmıştır. 1911 yılında tekrar Habibullah Ağazade ve Mahmut Eşrefzade "Ferverdin" adlı bir Türkçe gazete çıkarmışlardır ve 28 sayı çıkarılabilmiştir.


Mirza Şafi Vazeh, Abbasgulu Ağa Bakihanov, Mirza Fetali Ahundov, Celil Memmedguluzade, Hasanbey Zerdabı mektebinin üyeleri gibi görülen M. A. Talibzade (1834-1911) ve Z. Marağayı (1837-1910), İran Türkleri'nin ve bütün İran halkının içinde bulunduğu durumu, feodal idare tarzını, diktatör şah idaresinin amansız zulmünü, toplumdaki çete ve mafya hakimiyetini, yolsuzlukları, zorbalıkları, bazı din ve devlet adamlarının din, mezhep, tarikat adı altında yaptıkları rezillikleri, şuurlu bir vatan evladının yürek yangısıyla tasvir etmişler, uyuyan ve uyuşmuş halkı uyarmağa, düşünen beyinlerin dikkatlerini bu gerçeklere çekmeğe çalışmışlardır. 


Mirza Abdurrahim Ebutalibzade, "Kitab Yüklü Eşşek"(1888), "Ehmed'in Kitabı" (I.c. 1894, II.c. 1895) ve "Azadlıg Haggında İzahat" (1906) adlı kitaplarıyla İran ve Doğu halklarının hayatını, düşüncesini, tavrını, davranışını, beklentilerini büyük bir ayna gibi yansıtmıştır. Zeynelabidin Marağayı de "İbrahim Bey'in Seyahatnamesi" adlı üç ciltlik romanı ile (I.c. 1896. II.c. 1905, III.c. i 909) İran şah rejiminin kokuşmuşluğunu, emperyalist güçlerin İran gibi Müslüman ülkeleri nasıl sömürdüklerini, Müslüman halkların emperyalist devletlerin tuzaklarına nasıl düştüklerini, Avrupa devletlerinin niçin ilerleyebildiklerini, İran yönetimindeki yabancı işbirlikçilerin insanlık dışı uygulamalarını, gözler önüne sermiş ve hal çareleri göstermiştir.


XX, yüzyılın başlarına gelindiğinde asırlardan beridir devam eden din, mezhep ve tarikat çatışmalarına bir de siyası çatışmalar eklenmiştir.


1907 Eylül ayının ilk günlerinde bir şiir dillerde dolaşmaya başlamıştır. Bu şiir, Tebriz toprağının evladı Sarraf Hacı Rıza'nın "Dur, Vekt-i Seherdir!" (Kalk, Seher Vaktidir!) adlı şiiridir. Halkın irfanından doğan bu şiir halkın vicdanına hitap etmektedir. İngiliz konsolosluğunun önünde yapılan büyük bir mitingde okunan bu şiir, ülkeyi ayağa kaldırmıştır. Şair, "Millet-i İslam" ifadesi ile sömürgeci güçlerin hakimiyetleri altında bulunan, sömürülen, kanları emilen, kasıtlı olarak geri bırakılan müslüman halklara seslenmektedir. 


"Ey Millet-i İslam, oyan, vegt-i seherdir!
Gör bir ne heberdir!
Besdir*, bu geder yatma, çürürsen, ne heberdir,
Dur*, vegt-i seherdir!
Gafil düşüben dinini dünyaya satıbsan,
Yüz ildi yatıbsan,
Min yerden ayıldır seni biçare ehibba,
Terpenmisen esla!
Tapdar* seni hemsayelerin, durma, deyir yat.
Keçmiş ola, heyhat! Bu dövrde her kimse yata ganı hederdir,
Dur, vegt-i seherdir!
Gün oldu günorta, hamı yatmışlar oyandı,
Öz eybini gandı*
Sen yat, goy olar dursun, olar çünki beşerdir,
Dur, vegt-i seherdir!
Ganmazlığının* gedrini bil, yahşi semerdir,
Dur, vegt-i seherdir!,,

*Besdir (yeterlidir)
*Dur (kalkmak)
*Tapdar (Tapta;çiğnemek, ayak altına almak)
*gandı (gan;anlamak, idrak etmek)
*Ganmaz (anlamamazlık, anlayışsızlık)



Meşrutiyetçilerin baskısına dayanamayan Şah Muzaffereddin 7 Eylül 1907 günü meşrutiyet ilan eder ve kısa süre sonra da ölür. Sömürgeci Rus ve İngiliz devletleri, Ağustos 1907'de bir araya gelerek İran'ı iki nüfuz bölgesine ayırırlar. İran'ın kuzeyi Ruslara, güneyi ise İngilizlere bırakılır. Bu durumu öğrenen hürriyetçiler ve encümen üyeleri meclise yürürler ve Şah'ın azlini isterler. Tahran'da kanlı çatışmalar devam ederken, Tebriz'de bulunan meşrutiyetçiler de ayaklanırlar. Başlarında 1867 Karadağ doğumlu Settar Han ve 1861 Tebriz doğumlu Bağır Han vardır. Bu iki Türk Beyi Tebriz'deki Rahim Han yönetimindeki Şah ve Rus birliklerine karşı kahramanca savaşırlar. Settar Han, mücadelesini dünyaya duyurur. Birçok yerden Settar Han'a yardım gelir. Settar Han ve Bağır Han 300 kişilik bir süvari ile Tahran üzerine yürür. Meşrutiyeti kurmak için İngiliz ve Rus yanlısı Şah'ın azledilmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Tebriz başsız kalır. 


Bekledikleri fırsatı yakalayan Ruslar Tebriz'i işgal ederler. Tahran'a giren Settar Han, yeniden meşrutiyet i ilan ettirmeyi başarırsa da bu durum uzun sürmez. Rus Kazakları ve Şah birlikleri 300 kişilik Settar Han birliğinin etrafını sararlar. Settar Han ve Bağır Han teslim olmaz. Güçleri bitinceye kadar savaşırlar. Bağır Han yakalanıp sürgüne gönderilir ve sürgünde boğdurulur. Sürekli göz altında tutulan Settar Han ise 16 Kasım 1914 günü ölür. Böylece İran Türkleri'nin milli mücadelesi emperyalist güçler tarafından yıkılır.


Seyid Eşrefeddin Gilanı (1872-1934), bu durum karşısında duyduğu ıstırabı, yaşananları "Ey Vay, Veten Vay!" adlı şiirinde şöyle dile getirir:

"Gem deryasına gerg oldu veten, vay!
Ey vay, veten vay!
Getirin ona tabut, kefen, vay!
Ey vay, veten vay!
Bu yolda feda oldu cavanlar,
Töküldü ganlar.
Ai geydi tamam sehra, çemen, vay!
Ey vay, veten vay!"



1908 yılında istanbul'da ikinci meşrutiyetin ilan edilmesi ile İran ve İran Azerbaycanı'ndaki bu meşrutiyet hareketinin paralellik arz etmesi de zannederim manidardır.


Settar Han'ın hürriyet mücadelesi halkın dilinde milli destana dönüşmüştür. Dili söz söyleyen, eli kalem tutan hemen herkes bu milli mücadele için söz söylemiş yazı yazmıştır.


XX. yüzyılda, İran Türklerini çok yakından etkileyen olaylardan biri şüphesiz ki Ekim 1917 Bolşevik ihtilali'dir. Çarlık Rusyası döneminde İran, Ruslar ile İngilizler arasında "iki nüfuz dairesine" bölünmüştü. Ekim ihtilalinin ilk aylarında sosyalist yönetimin başı Lenin, Rusya ve Dogu Müslüman işçileri için yaptıgı konuşmada şöyle diyordu: "Biz ilan ediyoruz ki, İran'ı bölmek hususundaki muahede yırtılmış ve lagvedilmiştir."


Çarlık Rusyası'nın dağılmasından sonra iktidara gelen sosyalist yönetim, hakimiyeti ve nüfuz alanında bulunan ülkelere geçici de olsa biraz hürriyet vermiştir. Bu ülkelerin bazılarında yönetim milli komiteler tarafından yürütülmeğe başlanmıştır. Bu bölgelerden biri de İran Türkleri'nin büyük bir kısmının yaşadığı Tebriz merkezli İran Azerbaycanı'dır. O günlerde İran Türklüğünün başında büyük bir alim, mütefekkir ve inkılapçı lider olan Şeyh Muhammed Hiyabani vardır. 


Hiyabani, daha gençken Settar Ban inkılabı döneminde ateşli bir inkılapçı olarak görülmüş, meşrutiyet hareketinin içinde yer almış, ardından Encümen-i Tebriz'in üyesi olmuş ve 1909'da milletvekili olmuştur. Mehmet Ali Şah'ın tahttan indirilerek yerine oğlu Ahmet Şah'ın getirilmesi ve ardından Ruslar tarafından 2. dönem meclisin dağıtılması üzerine Hiyabani, Horasan'a gitmiş oradan da  Bakü'ye geçmiştir. Hiyabani 1914 yılında tekrar Tebriz'e dönmüştür. Ülkede karışıklık devam etmektedir. Tahran yönetiminin baskısıyla iki defa Tebriz'den uzaklaşmak mecburiyetinde kalmış olan Hiyabani, 28 Şubat 19l8'de Rus ordularının İran Azerbaycanı'nı terketmesinden sonra Tebriz'e döner. 


Bu arada 28 Mayıs 1918'de Kuzey Azerbaycan'da Mehmet Emin Resulzade'nin başkanı olduğu Milli Şura, "Cumhuriyet" ilan etmiştir. 18 Haziran 1918 günü Ali İhsan Paşa komutasındaki Türk ordusu Tebriz önlerine gelir, Tebriz halkı ellerinde Türk bayrakları olduğu halde paşayı karşılarlar ve ona şehrin anahtarını teslim ederler. Osmanlı Ordusu'nun desteklediği Kaçar prenslerinden Macid al-Saltana Tebriz genel valiliğine tayin edilir. Demokrat Parti buna karşı çıkar. Hiyabanı ve arkadaşları durumu Osmanlı Ordu Komutanı ile görüşürler. Ne yazık ki Paşa ile Hiyabani anlaşamazlar. Hiyabanı, Kars'a gönderilir. Bu sırada 1.Dünya Savaşı sona ermiş, Kars'ta Cenübı Garbı Kafkas Hükümeti kurulmuştur.


Bütün bu bölgeden Kasım 19l8'de Osmanlı ordusu çekilir. Şeyh Muhammed Hiyabanı, Tebriz'e döner. 1919 Haziran'ında Tebriz İngilizler'in desteği ile tekrar İran'ın hakimiyetine girer. Demokrat Parti 7 Nisan 1920 günü "Azadistan" devletini ilan eder. Hiyabanı'nin liderliğindeki Milli Demokratik Azerbaycan Hükümeti, çok ciddi çalışmalar yapmaya başlar. Tahran yönetimi, Tebriz hükümetini kabul etmez. Muhbir Saltana Hidayet'in başkanlığında Tebriz üzerine bir ordu gönderilir. Hiyabani ve taraftarları vahşice öldürülür. Bu hareketi destekleyen onlarca şair, yazar, bilim adamı, aydın da öldürülür. Öldürülen şairlerden biri Pesyan Tebrizi'dir. 1921 yılında Şah Rıza Pehlevi tarafından Caferabad'da öldürülen Pesyan'ın bir şiiri:


"Veten şerefini canla goruyag
Vetenden düşmeni büsbütün govag.
Besdir* bu atalet, besdir serhoşlug,
Galhın, daha besdir, besdir lağeydlik.
Bize yaraşmayır esir yaşamag!

Alçag yaşamagdan ölüm yahşıdır,
Bu ölüm insana şeref behş edir.
Eger tüfenk yohdur, gılınc yohdursa,
Düşmeni yumrugla, ağacla govag.
Bize yaraşmayır esir yaşamag!

*Besdir:Yeterlidir,yeter


İran Türkleri'nin milli bağımsızlık hareketlerinden biri daha sükut bulmuştur.


Hiyabani'nin başlattığı bu hareket ve kurduğu "Azadistan" devleti bir yıl gibi kısa bir süre hükumet olmasına rağmen, İran Türkleri'ne çok şey kazandırmıştır. İran Türkleri'ni her yönüyle bağımsız yapmanın mücadelesi verilmiştir. Kısa sürede bütün köylerde Türkçe eğitim öğretim veren okullar açılmış, eğitim öğretim zorunlu yapılmış, Türkçe yayın başlatılmış, Türkiye ve Azerbaycan'dan ilim adamları ve eğitimciler getirtilerek, Tebriz'de bir Yüksek Ticaret Mektebi açılmış, Hayriye adlı tiyatro kurulmuştur. Yine Tebriz'de bir genel kütüphane ile birkaç hastahane açılmış, 12 bin kişilik bir ordu kurulmuş, köylülerden vergi ödeme yükümlülüğü kaldırılmış, devlet toprakları köylülere parasız dağıtılmış, vakıf toprakları ve büyük toprak sahiplerinin arazileri taksitle köylülere dağıtılmış ve bedeli mülk sahiplerine verilmiş, ülkenin sanayileşmesi için çalışmalar başlatılmıştır.


Hiyabani, yapmak istediklerini şu sözüyle özetliyordu: "Ele (öyle) çırag yandırmag lazımdır ki, ihtiyarı öz elimizde olsun!"


İran Türkleri'nin büyük bir kısmını Türkmenler (Horasan Türkleri) oluşturmaktadır. Şimdiki İran coğrafyasının kuzey doğusunda Meşhed merkezli bölgenin tarihi sakinleri olan Türkmenler, diğer İran Türkleri gibi yüzyıllardan beridir çeşitli milletlerin işgal, baskı ve sömürüsü ile karşı karşıya kalmışlardır. 1717 yılından başlayarak bu bölgeyi hakimiyeti altına almaya çalışan Ruslar, Farslar ve İngilizler, Türkmenler'e yapmadıklarını bırakmamışlardır. Kaçar Türk hanedamna mensup olan İran şahları da Türkmenler'i sürekli sömürü unsuru olarak kullanmıştır. 


Rus hakimiyetindeki Türkmenler 1916 yılında Kurban Muhammet' in başkanlığında Ruslar'a karşı ayaklanınca, İran coğrafyasındaki Horasan Türkmenleri de ayaklanmışlardır. Ancak çok geçmeden bir taraftan Ruslar diğer taraftan da İran yönetimi Türkmenleri ezerek isyanı bastırmışlardır. Çok geçmeden 1921 yılında Enver Paşa Türkmenistan'da Ruslar'a karşı bir savaş başlatır. Aynı zamanda İran Türkmenleri de Albay Muhammet Taki Han (1) başkanlığında ayaklanarak "Bağımsız Horasan Hükümeti"ni kurarlar (Nisan 1921). 


Albay Muhammet Taki Han, Horasan Hükümeti'ni kurduktan sonra hemen reformlara başlar ve kısa sürede çok başarılı çalışmalar yapar. Harp okulu açar, jandarma teşkilatını yeniden örgütler, asker sayısını artırır, köylerde "Fedai" adlı milis kuvvetleri kurar, Tahran Hükümeti'nce üzerlerine gönderilen Becüş, Berberi, Taymuri ve Hezare aşiretlerini yenerek hakimiyetini sağlamlaştırır. Okullar açar, eğitim programları hazırlatır, Türkçe eğitimini başlatır ve Meşhed'de bir hastahane açtırır.


Rus Kızıl Ordusu büyük bir güçle Enver Paşa'nın başkanlığındaki Türkmen güçlerinin üzerine yürür, Enver Paşa öldürülür (8 Mayıs 1922). Eş zamanlı olarak İran yönetimi de, bu bölgenin asıl hakimi olduğunu iddia eden İngilizler'in plan ve askeri desteği ile, Muhammet Taki Han'ın üzerine yürür. Eylül 1921 'de İngiliz ve Fars birlikleri Meşhed şehrine saldırırlar. Aynı anda Horasan'ın kuzey bitişiğinde Hive (Harezm) Türk Devleti de Ruslar'la savaşmaktadır. Ruslar ve Farslar eşi görülmemiş vahşilikle binlerce Türkmeni çoluk çocuk, yaşlı, kadın demeden kılıçtan geçirir. Muhammet Taki Han şehit olur. Yerine silah arkadaşlarından İsmail Han Bahadır geçer. Türkmenler tek vücut halinde savaşmaktadırlar. Türkmenler'le baş edemeyeceklerini anlayan Rus, İngiliz ve Fars üçüzler, güç ve fikir birliği yaparak bu iki Türk devletini çökertirler.


XIX. ve XX. yüzyıllarda, cereyan eden siyasi ve sosyal olaylar bilhassa İran'da baş gösteren bağımsızlık, hürriyet ve demokrasi mücadeleleri Azerbaycan realist nesrinin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Yüzyıllardan beridir devam eden şiir ağırlıklı edebiyatın bu yüzyıllarda nesir kolu da büyük gelişme göstermiş ve nesir sahasında da dünya edebiyatında yer alacak önemli eserler vücuda gelmiştir.


Son iki yüzyılda feodal, diktatör yönetimler tarafından İran Türkleri'ne yapılan bütün zulüm ve haksızlıkları, halkın bunlara karşı gösterdikleri tepkileri, devrin şairlerinin, aşıklarının şiirlerinde, destanlarında gördüğümüz gibi, yeni güneş yüzü gören romanlarda, hikayelerde, makalelerde de görmekteyiz. 


İran Türkleri'nden olan Mirza Abdurrahim Talipzade (1834 - 1911)'nin "Kitap Yüklü Eşek", Ahmet'in Kitabı", Hayat Meseleleri" adlı eserleri, Zeynelabidin Marağayi (1837 - 1910)'nin "İbrahim Bey'in Seyahatnamesi" romanı, Mirza Hasan Rüşdiyye (l851-1944)'nin ders kitapları, , Mirza Ağa Tebrizi (ölm.1915)'nin "Arabistan Hakimi Eşref Han'ın Sergüzeşti", "Zaman Han'ın Bümcürd'de Hakimliği", "Halhali Ağa Haşim'in Aşkbazlığı", "Şahgulu Mirza'nın Kirmanşah'da Sergüzeşti" adlı tiyatro eserleri, Genceli Sebahi (1906- )'nin "Kartaı", "Hayat Faciaları", "Öten Günlerim" adlı hikaye kitapları, Abbas Penahi Makülü (l902-1971)'nün "Haydar Emoğlu", "Tebriz Geceleri", "Mübarizler", "Settar Han", "Hiyabani", "Gizli Zindan" adlı roman ve hikayeleri, Fethi Hamza Hoşginabi (1922 - )'nin "İki Kardeş" adlı romanı ve hikayeleri, Hamit Mehmetzade (1924- )'nin hikayeleri İran'da ve İran Türk bölgelerinde meydana gelen siyasi ve sosyal olayların aynalarıdır. 


Bu yazarlar hem devrin olaylarını izleyip gözlemişler hem zindanlarda, sürgünlerde zamanın sıkıntılarını çekmişler hem de halkın bu ıstıraplı hayatını romanlara, hikayelere almışlardır. Bu yüzden onların romanları, hikayeleri ve diğer yazıları devrin siyasi ve sosyal olaylarının reel belgeleri gibidir.


Türk milletinin musiki kültürünün temelini oluşturan, aşıklık geleneği 1946'da Azerbaycan Milli Hükumeti'nin yıkılmasından sonra Şah rejimi tarafından devamlı kösteklenmeye çalışılmıştır.


Tarihin seyri içerisinde "kam, bahşi, dede, ozan, varsak, yanşak, aşık" adlarıyla anılan oğuz Ata neslinin sanatkar evlatları aşıklar, halktan uzak tutulmaya çalışılmış, düğün demek tertiplemelerine izin verilmemiş, sürekli takibe alınmışlardır. Dede Korkut yadigarı "saz", "şeytan işidir" diye yasaklanmıştır.


Tebriz'in merkezindeki "EI Gölü" adlı milli parkta bulunan "Aşık Abidesi" buradan kaldırılarak uzun süre gözlerden uzak tutulmuştur. Halkın aşırı baskısı üzerine son yıllarda Tebriz'in Sergi mahallesine dikilebilmiştir. Devrim sonrasında da aşıklık gelenegine ve saza konulan yasak devam ettirilmiştir. Hatta daha da şedit bir tavır almıştır.


İran İslam Devrimi'nin ilk günlerinde Türk aşıklık geleneğinin gereği olan sazlı sözlü aşık meclislerinin toplanması yasaklanmış, Türk milli musiki aletleri olan tar ve saz "Şeytan işi" kabul edilerek çalınması yasaklanmış; saz ve tarlar toplatılarak yakılmıştır. Bu yasağa uymayanlar ölümle cezalandırılmıştır. Bunun en acı örnegi, insanlık ayıbı sayılan Tarcı Şulan'ın öldürülmesidir.


Bugün Türkler'in yogun olarak meskun oldukları Tahran, Tebriz, Erdebil, Hoy, Urmiye gibi şehirlerin büyük salonlarında sazlı sözlü dügün dernekler yapılabilmektedir. Şunu da kaydedelim ki, Şah rejimi ve devamı olan Humeyni yönetimi tiyatro, sinema, heykel ve müzik konularında da yasakçı ve baskıcı zihniyetini devam ettirmektedir. Bütün yakın ve orta doğu coğrafyasında ilk defa Tebriz'de kurulan ve 1931 yılına kadar çok büyük gelişme gösteren tiyatro, 1946 yılında "Milli Azerbaycan Hükumeti"nin yıkılmasından sonra tiyatronun en tekamül ettiği şehir olan Tebriz'in hakimi Dr. Muhsini, bütün Türkçe yayınları toplattırarak yaktırmış ve Azerbaycan Türkçesi ile tiyatro eseri sahnelenmesini yasaklamıştır.  25.09.2001 günü kılavuzum Hüseyin Feyzullahi Bey ile Tebrizi gezerken, Erk kalesinin yanındaki meşhur tarihi tiyatro binasının yıkılarak yerine mescid inşa ettirilmekte olduğuna şahit olmuş ve çok üzülmüştüm.


Yıllarca İran Türkleri'nin tarihi ve milli medeniyetleri ile ilgili eserlerinin sahnelenmesine asla izin verilmemiştir. Sadece 1990 yılından sonra sosyal hayattan kesitleri konu alan "Çeşmek" adlı filmin sahnelenmesine müsaade edilmiştir. 18 Ekim 1991 gilnü Kuzey Azerhaycan'ın bağımsızlığını ilan etmesi, İran Türkleri'nin milli duygularını ve bağımsızlık arzularını bir kat daha artırmıştır. Tarih boyunca milli değerlerinin başında tuttukları Türklük, azadlık (hürriyet), bağımsızlık, ana dil, vatan ve millet sevgisi gibi meseleler daha çok terennüm edilir olmuştur.


Aşık Gaşem Caferi (1901-1989), Dede Korkut yadigarı sazını gögsüne alarak düğün derneklerde vatanlarının Türk vatanı ve kendilerinin de Türk olduklarını sazının ve sesinin en yüksek perdesinden haykırmıştır:

"Anam mene layla deyib,
Elim Türkdür. men de Türkem.
Süd verib meni besleyib,
Dilim Türkdür, men de Türkem."



İran Türkleri'nin muzdarip oldukları konulardan biri de basın meselesidir.


Kaç nesildir bu Türkler basın hürriyetini tadamamışlardır. Komünist yönetim altında yaşayan Türkler bile bunlar kadar basın hakkı konusunda sıkıntı çekmemişlerdir. Uzun ve çok zor mücadelelerden sonra Pehlevi yönetiminin son yılında yani 14 Ekim 1978'de basından sansürün kaldırılması ile birlikte Azerbaycan Türkçesi ile gazete, dergi ve kitap yayımına çok az da olsa fırsat doğmuştur.


Dikkat çekici bir rastlantıdır ki, bu dönemde ilk Türkçe gazetenin yayımlanması, Şah Rıza Pehlevi'nin İran'ı terkettiği günün ertesi gününe rastlamıştır. Şah Rıza Pehlevi, 16 Ocak 1979 günü İran'ı terketmek mecburiyetinde kalmış, ilk Türkçe gazete de 17 Ocak 1979 günü Tebriz'de "Ulduz" (Yıldız) adıyla yayın hayatına başlamıştır. 


Türkler'in yoğun olarak yaşadıkları Tahran'da ise Azerbaycan Türkçesi ile ilk defa 3 Mart 1979 günü "Yoldaş" dergisi yayım hayatına girmiştir. Daha sonra bu derginin adı "İnkılap Yolunda" ve "Yeni Yol" diye değiştirilmiştir. Nisan 1979'dan itibaren Dr. Cevat Hey'et ve arkadaşları "Varlık" dergisini yayımlamaya başladılar. Kısa sürede "Azerbaycan'ın Geleceği", "Azerbaycan", "Veten Uğrunda", "Bahar-e Azerbaycan", "Birlik", "Çenlibel", "İreli", "İşıg", "Molla Nesreddin", "Muştulug", "Odlar Yurdu", "Ohtay", "Setlar Han Bayrağı", "Yazmaca" gibi gazeteler ve "Azadlıg", "Azerbaycan Sesi", "Birlik", "Dede Gorgud", "Güneş", "Gardaşlıg", "İngılab Yolunda", "Kôroğlu", "Ülker", "Varlıg", "Yeni Yol" gibi de dergiler yayımlanmaya başlamıştır. İki yıl geçmeden, "Varlık" dergisinin dışında, Türkçe yayımlanan bu dergilerin çoğu çeşitli engeller yüzünden kapanmış veya kapatılmıştır.


1988'de Humeyni öldükten sonra İran İslam Cumhuriyeti'nde yapılan liberal değişiklikler çerçevesinde yeniden Azerbaycan Türkçesi ile gazete, dergi ve kitap yayımında gelişme görülmüştür. "Çiçek", "Edebiyyat Sehifesi", "Ehrar", "Elvan Çiçekler", "Erdebil", "Erk", "Fecr-e Azerbaycan", "Çuvalduz", "Mehd-e Azadi", "Omid-e Zengan", "Seher", "Şems-i Tebrizi", "Ülker", "Birlik", "Duman" gibi dergi ve gazeteler yeniden yayımlanmaya başlamıştır.


İran Türkleri, Tahran ve Tebriz başta olmak üzere çeşitli şehirlerde kültür, edebiyat, folklor ocakları kurarak faaliyetlerine daha bir hız verirken hemen hemen hepsi birer de yayın organı oluşturmuşlardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Tahran'da "Azerbaycan Yazarlar ve Şairler Cemiyeti", yayın organı Güneş Dergisi; "Tebriz Şairler ve Yazarlar Cemiyeti", yayın organı Ülker Dergisi "Tebriz Genç Şair ve Yazarlar Cemiyeti", yayın organı Gençlik Gazetesi. Tahran'da "Müstakil Azerbaycan Medeniyet Ocağı", "Yoldaş Dergisi', sonra "İnkilap Yolunda', daha sonra" Yeni Yol'.


Bu dergi ve gazetelerin bazıları Türkçe, bazıları Farsça-Türkçe yayın yapmaya çalışmışlardır. Ne yazık ki İran Anayasasının 15. maddesine dayanarak yayımlanan bu dergiler çok zorluklarla ve engellerle karşılaşmışlar ve çoğusunun yayımı durdurulmuş, tekrar başlamıştır. Yukarıda da ifade edildiği gibi bu dergiler içerisinde Prof. Dr. Cevat Hey'et ve arkadaşlarının 1979 yılından itibaren kendi imkanları ile yayımlamaya başladıkları "Varlık" adlı (Türkçe-Farsça) dergi ancak yayın hayatına kesintisiz devam edebilmiştir diyebiliriz.


1998 yılının ilk günlerinde Prof. Dr. Cevat Hey'et, Hasan Raşidi, Prof Dr. Hamid Muhammedzade, Kerim Meşruteçi, Seyyide Hamide Reiszade, Ekber Azad Ali Babalu, Behzad Behzadi, Hasan Mecidzade, Rübabe (Nuşin) Musevi, Mir Hidayet Hisarı, Mehmet Ali Ferzane, Hüseyn Mehmet Hani (Güneyli), Prof. Dr. Mehmet Taki Zehtabi gibi İran Türkleri'nin yazar, şair ve ilim adamlarıından oluşan 64 kişilik bir grup, Muhammet Hatemı'ye bir mektup göndererek, İran Anayasası'nın 15 ve 19. maddelerinin uygulanmasını bununla da İran Türkleri'nin "ana dilleri"nin yani Türkçe'nin serbest bırakılmasını istemişlerdir.


Zöhre Vefai Settari, Dr. Hüseyin Feyzullahi Vahid, Kazım Hoşhaber, Ali Ataiyye, Nesir Payekziir, Mesut Hasanzade, Timur Zamanniya, Ali Abbasdost, Nadir Efraz, Hanye Eşrefipür, Ali Rıza Serbazveten, Rahim Bakkal Asğarı, Ali Hamdayman'dan oluşan kadro 1989 yılından itibaren "Çuvalduz" adlı bir mizah dergisi çıkarmaya başlamışlardır. Bu dergi ancak üç yıl 22 sayı çıkabilmiştir. 1372 (1993) yılının Hurdad ayında kapatılmıştır.


İran Türk Edebiyatı'nda, Mirza Ali Mu'ciz'in temelini attığı satirik şiir yazma gelenegi de normal seyrinde devam etmiştir. Mirza Alekber Sabir, Alekber Pakzad Haddad ve Mirza Ali Mulciz, İbrahim Zakir ile satira zinciri, halka halka devam ediyor. Bu halkalardan biri de Türkçe ve Farsça satirik şiirler yazan ve şiirlerinde "Nesir, Toratan, Yolsuz, Kemru" imzalarını kullanan, Nesir Payekzar' dır, diyebiliriz. Payekzar (1932) satirik bayatılarından birinde, kendileri için sürekli tuzak kuranların bir gün kendi tarlarına düşeceklerini şöyle ifade ediyor:


"Tor tohuyar tor atan,
Balıg tutar tor, atan,
Bir gün de tora düşer,
Balıg tutan, tor atan."



"Yalgız" mahlasını kullanan ve şiirlerini "Cığan Vığan" ve "Çığır Bağır" adlı eserlerinde toplayan ve birçok edebiyat tenkitçisi tarafından, sadece İran Türkleri'nin değil bütün yakın doğu ve Kafkasların çagdaş büyük satira (hiciv) şairi kabul edilen Mecid Sabbağ İranı (1937) de Mirza Alekber Sabir satira zincirini devam ettiren satirik şairdir. Yalgız'ın şiirlerinden iki beyit:


"Ne geder dünyada var han hanlıg
Bu cehalet, bu nadanlıg galacag
Nadanı han goruyur, hanı nadan
Hem nadanııg, hemi hanlıg galacag"



İran Türklüğünü oluşturan büyük bir Türk boyunun da Kaşkayı Türkleri olduğunu yukarıda söylemiştik. Kaşkayı Türkleri'nin bir bölümü Orta İran'da Tahran ile Kurn şehri arasında, Halacistan bölgesi de denilen, Save şehrinde ve bu şehrin 77 köyünde meskilndurlar. Kaşkayı Türkleri'nin büyük bir bölümü ise İran'ın güneyinde Hürmüz, Şiraz Ahvaz dogrultusunda, Kaşkay, Şiraz, Firuzabad, Ferraşbend şehir, köy ve yaylalarında yarı yerleşik, yarı göçebe yaşamaktadırlar.


Anadoludaki Yörük Türkleri Akdeniz paralelindeki Toros dağlarını ve yaylalarını vatan tuttukları gibi Kaşkayi Türkleri de Basra Körfezi'ne paralel olarak uzanan Zagros daglarını ve yaylalarını yurt yapmışlardır. Genellikle kışları, Bender Abbas ve Lar ovaları gibi ovalara, yazları ise Niriz (Neyriz) yaylaları başta olmak üzere Zagros dağlarının engin yaylalarında geçirirler. Adet ananelerine, sosyal hayatlarına, yayla kültürlerine hatta konuşma tarzlarına bakıldığında Toros Dağları yörüklerine ve Karadeniz halkına benzemektedirler.


Kaşkayi şairlerinden Mansur Şahmuhammedi'nin (1947 - ) bir şiiri:

"Çoh uzag düşmüşem sennen, sene gurban Savalan!
Ayrılıgdan çekirem men gem u hicran, Savalan!
Gemli guş kim bu ırağda derd u hesret çekirem,
Dilegimdir bir olam men, sene mehman, Savalan!
İftehardur Mensur'a göynü gonup bu dağlara
Dena'muz bir Şehriyar'dur, sen de sultan Savalan!"



İran Türkleri içerisinde önemli bir yere sahip olan bir başka Türk boyu da Karapapak Türkleri'dir. Çoğunluğu Urmiye Gölü'nün alt kısmındaki merkezi şehri Nağadey (Nagade) olan Sulduz bölgesinde meskun bulunan Karapapak Türkleri ata dede yadigarı bütün kültürel değerlerini yaşatmaktadırlar.


Kulu Han Borçalı (1915-1945?), Ali Muharrem Perizad Sürgün (1947), Muharrem Hüseyni Dağ (1949), Ali Halhali (1936), İsmail Behrami (1949), Mehran Tebrizi, Mehridar Tebrizi, İsa Yegane gibi yazarları, şairleri ve ilim adamları vardır.


İran Karapapak Türkleri'nin günümüz ozanlarından İsmail Behrami'nin "Garapapah" adlı şiiri: 

"Garapapah elimdi,
Türkü ana dilimdi,
Nağadey'in Galası,
Menim Çenlibelimdi. 

Sulduz'arn göllerim var,
Çiçekli çöllerim var,
Bac vermeyib, bac alan
Garapapan ellerim var."



İran Türk Edebiyatı'nın gelişmesinde olduğu gibi kadınların sosyal hayatta layık oldukları yeri almasında da hanım yazar ve şairlerin katkıları çok büyüktür.


Seyid Hamide Reiszade Seher (1953), yayımladığı "Maviler", "Yaşıl Mahnı" adlı şiir kitapları ve sosyal faaliyetleri ile çok büyük işler görmüştür. Henüz hakkı layık olduğu gibi teslim edilememiştir. Ancak İran Türk analarının sembol sesi gibi yazmakta, okumakta, konuşmaktadır. Kendi sesinden şiirleri Asya'dan, Avrupa'dan Amerika'ya kadar birçok yerde dinlenmektedir.


"Yârı yârdan ayıranlar men olub,
Bize bizsizligimiz düşmen olub,
Göz yaşım deryalara dâmen olub,
Sel olub kâşki yuvam ayrılığı,
Düşmene garşı govam ayrılığı.

Goyalar guvvet alam goııardan,
Ayıram ayrılığı yollardan,
Yaza yardım töredem hollardan,
Gıram erkanı yalan, ayrılığı,
Yurduma gölge salan ayrılığı."



Halihazırda İran Türkleri, bütün Türk Destanları'ndan, Kitabı Dede Korkut'tan, Göktürk Kitabeleri'nden Divan-ı Lügati't-Türk'ten ve Katran Tebrizi (1012-1088), Hakani Şirvanı (1126-1199), Genceli Nizami (1141-1209), Hacı Bektaş Veli (1209-1270) , Yunus Emre (1250-1320), Mahmud Şebüsteri (1287­-1320), Abdülkadir Marağayi (1353-1435), Şah İsmail Hatai (1486-1524), Kurbanı (d.1475?), Fuzul'i (1494-1556), Köroğlu ve Destanları, Molla Veli Vidadı (1709- 1809), Molla Penah Vakıf (1717-1797), Hasta Kasım, Telimhan (1742­-1829), Heyran Hanım (1780-1850), Zikrı Erdebill (1790-?), Endelib Garacadağı (XIX. yüzyılın başları), S.E.Nebati (1800-1851), Aşık Alesger (1821-1926), Aşık Şenlik (1850-1913), M.Bağır Halhal'i (1823?-1893), H.M.Şükuhı (1829-1896)Ebülhasan Rad (1835-1876), M.E.La'li (1845-1907), M.Hideci (1853-1928), M.Halife Aciz (XIX.asrın ilk yarısı), Sarraf Hacı Rıza (? -1907), M.E.Dilsuz (XIX.asrın ortaları), S.Rıza Sabir (1849-1904), Muhammet Hüseyin Şehriyar (1905-­1988), Aşık Hüseyin Cavan (1916-1985), Hamid Nutgi Aytan (1920-1998), Medine Gülgün (1926-1991), Mirza İbrahimov (191?-1993), Prof. Dr. Mahmut Taki Zehtabi (1923-1998), Genceli Sebahi (1906-1989), Fethi Hoşginabi (1922- 1989), Bulut Karaçorlu Sehend (1926-1980), Kahraman Kahramanzade (1913-1990), Samet Behrengi (1939 -1968), Ali Tebrizi (1929-1997), Ali Kemall (1944-1996), gibi nice kadim Türk şair ve yazarlarının eserlerinden faydalanmaktadırlar.


Bunlarla birlikte, Ali Tude (1924- ), Yahya Şeyda (1924- ), Cevat Hey'et (1925- ), Hekime Billuri (1926 - ), Hamit Mehmetzade Rahim Cadniku (1919?), Muhammet Hüseyin Dehgan (1934 - ), Feridun Hasarı (1937 - ), Hasan Mecidzade Savalan (1940-...), Dr. Hüseyin Sadık Düzgün (1945- )., Mansur Şahmuhammedi (1947 - ), İbrahim Refref (1949 - ), Seyid Hamide Reiszade Seher (1952 - ), Hüseyin Feyzullahi Vahit (Ulduz)(1952- ), Zöhre Vefai Setlari (1953 - ) Ali Rıza Miyanalı (Muzafferi Said) (1956 - ), Ali Taşkın (1958- ) Rıza Hemraz gibi yüzlerce şair ve yazar da gönül sözlerini, dünya görüşlerini, yaşayıp gözlediklerini yazmaktadırlar.


Diğer yandan Aşık Hüseyin Namiver (1922- ), Aşık Muhammet Hüseyin Dehgan (1934- ), Aşık Veli Abdi, Aşık Hacı İbadiyan, İlyas Yusifi, Aşık Hüseyin Can, Aşık Alesker Dadaşoğlu, Aşık Ali Selimi, Aşık Hesen İskender! (1947- ), Aşık Geşem Güneyli, Aşık Cengiz, Aşık Elhade, Aşık Gurbannur, Aşık Rahim, Aşık Yakup, Aşık Cengiz Biriya, Aşık Mehemmet Nebati, Aşık Ayvaz, Aşık Zerinhak, Aşık Ağameli Melali, Aşık Abbas, gibi onlarca aşık da Tebriz, Karadağ, Urmiye, Hoy, Guçan, Zencan, Save, Sulduz (Negade), Horasan, Kaşkayi aşık muhitlerini oluşturarak, İran coğrafyasındaki Türkler'i sazla sözle, Dede Korkut geleneği ile dil dile, gönül gönüle, ses sese getirmektedirler. 





İran Türkleri
Dr.Ali Kafkasyalı
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi - Sayı 24,2004 / PDF




(1)  Muhammet Taki Han: 1887 yılında Tebriz'de dünyaya gelmiştir. Aras nehrinin kuzeyinde bulunan Noraşin bölgesinin Pesyan (Püsyan) köyünden gelip Tebriz'e yerleşen bir Türk ailesine mensuptur. Babası Muhammet Bağır Han ve amcası asker kökenlidir. Taki Han, Tebriz medreselerinde ve özel hocalardan iyi bir eğitim alıp, Farsça ve Arapça öğrendikten sonra Tahran Harp okuluna girer. Aynı okulda öğretmen olur, 1.Dünya Savaşı'nda İngiltere ve Çarlık Rusyası ordularına karşı savaşır. Yaralanır, Berlin'de tedavi olur, iyileştikten sonra Alman ordusunda görev alır. Alman İmparatorluğu'nun ve Çarlık Rusyası'nın yıkılışını, Kafcasya'daki ve Türkiye'deki istiklal mücadelelerini takip eden Muhammet Taki Han, bütün bu olaylardan etkilenerek 1920'de İran'a döner ve bağımsızlık mücadelesine katılır. Eylül 1921 'de İngiliz ve Fars birlikleri Meşhed şehrine saldırdıklarında şehit olur. İran Türkleri sel gibi akarak onun mezarını ziyaret ederler. Bu durumdan rahatsız olan Tahran yönetimi Muhammet Taki Han'ın cesedini mezarından çıkararak, bilinmeyen bir yere götürür. Buna rağmen halk her yıl onun ölümünün kırkıncı gününde tören yaparlar. Seneler sonra 1952 yılında M. Taki Han'ın mezarı bulunur. Muhammet Musaddık'ın emri ile demir bir tabut içindeki naaşı Meşhed'e getirilerek "Ba Nadiri Parkı"nda toprağa verilir (Ören, s. 77)




Bugün için İran'da y. 45 milyon Türk yaşamaktadır.