roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2025 Cumartesi

Bu adamları beni öldürsünler diye mi kurtardım?

 


Sezar'ın cenaze oyunlarında, ölümüne duyulan acı ve öfkeyi uyandırmak için Pacuvius'un (+) 'Silah Yarışması'ndan şu sözler söylendi:

“Bu adamları beni öldürsünler diye mi kurtardım?”


İHANET

Yerine oturduğunda, komplocular saygılarını sunmak istercesine etrafında toplandılar ve hemen ardından liderliği üstlenen Tillius Kimber (Cimber) bir şey soracakmış gibi yaklaştı; Kaysar (Sezar) bir hareketle onu itelediğinde, Kimber togasını iki omzundan yakaladı; Kaysar, “Bu vahşet!” diye bağırdığında, Kaskalar'dan (Casca) biri onu boğazının hemen altından bıçakladı.

“Sezar Kaska'nın kolunu yakalayıp kalemi (stylus*) ile deldi, ama ayağa fırlamaya çalışırken başka bir yara onu durdurdu. Her taraftan hançerlerle kuşatıldığını görünce, başını cübbesinin içine soktu ve aynı zamanda daha düzgün düşebilmek için sol eliyle ayaklarını kucağına çekti, vücudunun alt kısmı da örtüldü. Bu şekildeyken yirmi üç yerinden bıçaklandı.

İlk darbede tek kelime etmedi, sadece inledi. Ama bazıları Markus Brutus ona doğru koştuğunda Grekçe, “Sen de mi çocuğum?” dediğini yazmıştır.***

Tüm komplocular kaçtı ve bir süre orada cansız yattı. Daha sonra sıradan üç köle onu bir sedyeye koydu ve bir kolu aşağı sarkık bir şekilde eve taşıdı. Hekim Antistius'un görüşüne göre, göğsündeki ikinci yara dışında yaraların hiçbiri ölümcül değildi.

Komplocular onu öldürdükten sonra cesedini Tiber'e sürüklemeyi, mallarına el koymayı ve kararnamelerini iptal etmeyi planlamışlardı; ancak konsül Markus Antonius ve atların efendisi Lepidus'tan korktukları için bundan vazgeçtiler.


Suetonius Tranquillus

Yulius Kaysar'ın Hayatı (The Life of Julius Caesar)


* Kaska (Casca) Sezar'a karşı kurulan komploda önemli rol oynayan Romalı senatörler.

** Stylus antik yazı aleti. Kil, balmumu kaplı tabletler veya diğer yüzeyler üzerindeki harfleri kazımak için kullanılan sivri uçlu ve bunları silmek için de kör uçlu küçük bir çubuktur.

*** Shakespeare “Julius Caesar” adlı oyununda "Sen de mi çocuğum" yerine "Sen de mi Brutus" cümlesini kullanmış. Yani, "Sen de mi?" cümlesini ilk kuran Shakespeare (ölümü 1616) değil, Suetonius'tur (ölümü MS 140).


SB

(+) Marcus Pacuvius (MÖ y.220-130) Romalı trajik şairi.




12 Ağustos 2024 Pazartesi

Olimpiyatlar ve Pelops

 

"Saka" Pelops Hippodamia ile zafer turu atıyor, (MÖ 1.yy-MS 1.yy, Metropolitan müzesi)


"Lidyalı" dedikleri Tantalos'un oğlu Pelops.

Anadolu'dan Mora yarımadasına göçüp (ya da kovulup) oraya adını bırakan Pelops (Peloponesse).

"Lidyalılar"ın kökeni Pelasg boyu Maionialılara (Mayonia/Meonie) dayanır ki Mora'nın yerlileri de Pelasglar'dır.

Manes/Manasoğlu Atus (Atys)'un oğlu Ludus (Lydus)'tan sonra Mayonialılar "Ludyalılar (Lidyalılar)" olarak anılmıştır. Manas ve Atus dönemi Turova Savaşı öncesi dönemine denk geldiği için de Ludus'tan geldiği söylenen Lidya adı savaş döneminde kullanılıyor olamaz.

Ayrıca, Pelops'un Mora'ya gitmesi Ahhiyavalıların Mora'ya yaptıkları göçleri düşünmemize sebeptir. Ahhiyava sözcüğü ikiye bölünür Ahhi > Akha - Yavan > İon olur ki Maionia sözcüğünde bile -İonia var.

Adı "Grekçe" olmayan Pelops'daki -op eki HA kökenli değil ki -oba sözcüyle ilgili görülüyor. Bu durumda adı Pel/Bel Oba olarak da okunabilir.

Pelops Mora'daki Elis kralı Oinomaos(Oynoma)'u araba yarışında yener ve kızıyla evlenir. Böylece iç güveyliği üzerinden bölgenin kralı olur. Ayrıca Aka Memnon ile Menelaos'un da atası olarak soy tablosunda gösterilir. Güya Pelops'un oğlu Atreus onların babası ya da dedesidir. İlginç olanı ise Girit Minotauros'u öldürüp Gelin Elene'yi de küçükken kaçıran Theseus da Pelops'un soyundan geliyordur.


Mora'nın batısındaki Kronos dağının yamacında kurulmuş olan Olympia Elis'in dini merkezidir. Dorlar Mora'yı işgal ettiklerinde, Zeus'un anayurdu saydıkları Teselya'daki Olympos'a istinaden buraya tapınak yaptırır ve adını da Olympia koyarlar.

Pelops'un at-arabası yarışıyla birlikte MÖ 776'da başlayan oyunlar Elis-Olympia'da her dört yılda bir Zeus'un onuruna düzenlenir. Köylü-soylu fark etmez, herkes oyunlara katılabilir. Ancak oyunlara katılanlar katışıksız "Grek" vatandaşı olmak zorundadır. Yani uluslararası bir yarışma değildir, kendi aralarında düzenledikleri polis (kent) çekişmeleridir.

Grekler bu "etnik" köken konusunda öyle katıdır ki Makedonyalı Amyntas'ın oğlu I.İskender'in (MÖ 495-450) yarışlara katılmasına Makedonyalıların "Grek" olmamasından dolayı izin vermezler. Ancak I.İskender'in "Grek" ve "Argos" sevgisi bu kararlarını gözden geçirmelerine sebep olur ki ona "Grek Sever" lakabı vererek katılmalarına izin verirler. Soyundan gelen "Büyük" İskender'in ölümünden sonra ise bu yarışlara gösterilen saygınlık azalır.


Grekler MÖ 2.yy'da Roma İmparatorluğu'nun egemenliği altına girer ve oyunlarda değişiklikler yapılarak tekrar ayağa kaldırılır. "Grek" vatandaşı olma kuralı Romalıların da "Grek" sayılmasıyla yok sayılır. Romalılar yarışlara sirk ve gladyatör oyunlarını ilave eder. Ama bu sefer oyunlar uluslararası bir nitelik kazanır ve gerçekten de Olimpiyatlara dönüşür. Öyle ki artık profesyonel sporcular karşı karşıya getirilir. Bu da amatör sporcuların yok olmasına sebep olur.

Sporcuların sendikaları kurulur, bahisler oynanır, şikeler yapılır ve hatta spor dünyası öyle bir güce erişir ki siyasete bile karışırlar. Savaşlar sırasında spor karşılaşmalarına ara verilince durma noktasına gelir. İmparator August döneminde ise tekrar ayağa kaldırılır ve araba yarışlarının başlatılmasıyla olimpiyat yarışlarına geri dönülür. Hristiyanlığın yayılması ve kabulü oyunlara da etkisini gösterir ve Doğu Roma imparatoru I.Theodosios tarafından 393'te yasaklanır. Tekrar başlaması (1896) için 1500 yıl geçmesi gerekmektedir.


Roma İmparatorluğu ile uluslararasına dönüşen olimpiyatlardan önce Türklerin uluslararası oyunlar düzenlediğini, öyle ki Grek vatandaşlarının MÖ 776'da başlattığı yarışlardan da 200 yıl önce, yani MÖ 1000'lerden beri uyguladıklarını biliyor muydunuz? Türkler Çinliler ile uluslararası sayılabilecek okçuluk ve binicilik yarışmaları yapardı.


Günümüzdeki Olimpiyatlar da amacından sapmış ve Roma sirkine dönüşmüş!

Ne zekilik, ne çeviklik, ne de ahlak kalmamış!

Paris 2024

SB


Etrüsk, sporcu fresklerden dolayı "Olimpiyat Oyunları Mezarı" olarak adlandırmışlar.

Ancak aslı cenaze oyunları olmalıdır.


Pelops Saka/İskit Başlığı ve Pantolonuyla









19 Aralık 2020 Cumartesi

Salgın

 


Marcus Aurelius ve Lucius Verus Dönemlerinde

M.S. 165-180 Yılları Arasında Görülen Büyük Salgın

Prof.Dr. Mustafa Hamdi Sayar*



M.S. 162 yılında Roma imparatorluğu uzun zamandır savaşmakta olduğu Parth krallığına karşı yeni bir askeri harekata başladı. Roma imparatorluğunu M.S. 161 yılında ölen imparator Antoninus Pius’un yerine geçen imparator Marcus Aurelius ve tıpkı onun gibi Antoninus Pius tarafından evlat edinilmiş olan Lucius Verus birlikte yönetmekteydiler.


162 yılında başlayan Parth seferinin komutasını Lucius Verus üstlenmişti. Verus’un harekatın komuta merkezi olarak kullandığı Antiokheia’dan (=Antakya) yönettiği harekât büyük ölçüde başarılı oldu. Ren ve Tuna sınırlarından Anadolu’ya sevk edilen üç lejyon, Kappadokia valisi Statius Priscus’un komuta ettiği Legio V Macedonica, Legio II Adiutrix ve Legio I Minervia, Romalılar ve Parthlar arasında tampon bölgeyi işgal ederek ve özellikle Elegeia (4) ile stratejik Artaxata şehirlerini (5) ele geçirerek daha sonra Parth ülkesinin merkezine yapılacak harekatın kuzeyden güvenceye alınmasını sağladılar.


164 yılında Antiokheia’da bulunan Lucius Verus, ileri harekâtı başlatmaya karar verdi ve Avidius Cassius komutasında taarruza geçen Roma lejyonları Edessa (=Urfa) ve Carrhae (=Harran) şehirlerini ele geçirdiler. Edessa’dan doğuya doğru ilerleyen Roma birlikleri o dönemde ormanlık bir arazi içinde bulunan Nisibis’e (Nusaybin) ulaşarak büyük stratejik önemi olan Nisibis’i uzun süren çatışmalar sonucunda ele geçirebildiler. Nisibis yüzyıllar boyunca Parthlar ile Romalılar arasında sık sık çatışmalara sahne olan bir sınır garnizonu oldu.


Avidius Cassius Parth kralı Vologaeses’i yenerek bölgeden geri çekilmek zorunda bıraktı. Roma birlikleri güneye doğru ilerleyerek Fırat nehri batı kıyısındaki stratejik öneme sahip Dura-Europos şehrini ele geçirdiler. Böylece Babil’den Palmyra’ya ve oradan da Suriye’ye uzanan ticaret yolunun denetimi Roma ordusuna geçmiş oldu. Daha güneyde Birtha üzerinden Sura kalesine ulaşan Roma birlikleri burada gemilerden oluşturdukları bir köprü ile Fırat nehrinin doğu kıyısına geçtiler. Bugün Bağdat şehrinin bulunduğu bölgenin güneyinde Dicle ırmağı batı kıyısında yer alan ve Seleukos krallığının eski başkenti olan Seleukeia şehrine vardılar. Seleukeia şehri ile karşı kıyıda nehrin doğu yakasında bulunan Parth’ların başşehri Ktesiphon Roma birlikleri tarafından ele geçirildi. Parth kralı IV. Vologaises’in karargâh olarak kullandığı kaleyi yakarak tahrip etmişlerdi.


Bu sırada Romalı askerler bir Apollon Komaeos tapınağına girmişler ve Apollon heykelini ganimet olarak alıp Roma’daki Apollon tapınağına sunmak üzere beraberlerinde götürmüşlerdi. Ayrıca yağma sırasında tapınağın adyton kısmında buldukları dar bir açıklıktan girdiklerinde uzun zamandır açılmamış olan ve içinde niteliği bilinmeyen bir madde olan eski bir mahfaza (= labes primordialis) kırılmış ve içinden spiritus pestilens = salgın ruhu olduğuna inanılan bir duman havaya yayılmıştı. Bu maddeden yayılan mikropların bulaştığı askerlerin ölümcül bir hastalığı Roma’ya ve İtalya’ya yaydıkları ve oradan da Gallia’ya ve Britannia’ya kadar bu hastalığın yayıldığı iddia edilmektedir. Oysa bu yağmalama öncesinde Seleukeia’da salgının zaten başlamış olduğu öne sürülmektedir.


Bu önemli askeri başarıları kazanan Roma ordusu salgın hastalık ve açlıktan kırılmasına rağmen güçlükle Suriye’ye geri dönebildi. 165 yılı sonbaharında sona eren Parth seferinin muzaffer komutanı Lucius Verus doğu cephesini büyük ölçüde güvene almış olarak 166 yılı yazında İtalya’ya geri döndü ve 12 Ekim günü Marcus Aurelius ile birlikte görkemli bir zafer alayıyla Roma şehrine girdi. Roma devleti Parthlara karşı kazandığı zaferle büyük bir güç olduğunu göstermişti. Ancak Romalıların hesaba katmadıkları bir olumsuzluk vardı. Kazandıkları bu büyük Parth zaferi için çok büyük bir bedel ödeyeceklerini zaman gösterecekti. 


Parth seferine katılan askeri birliklerin mensuplarında ağır hastalık belirtileri görülmeye başladı (21). Hastalanmaya başlayanların sayısının hızla artmasıyla birlikte Roma ordusundaki askeri doktorlar bu durumun nedenini araştırmaya başladılar ve yayılan hastalık ile Parth seferi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirlediler (22). Aslında salgının ilk belirtileri Nisibis’te (=Nusaybin/Mardin) konuşlanmış olan lejyon birliğinin askerleri arasında bir yıl önceden, 165 yılında görülmeye başlamıştı. Parth seferine katılan lejyonların Ren ve Tuna sınırlarındaki asli karargahlarına dönmeleriyle birlikte salgın Avrupa’ya taşındı.


162 yılından 166 yılına kadar süren Parth seferine katılan askeri birlikler, imparatorluğun çeşitli bölgelerinde konuşlanmışlardı. Tamamı Parthlara karşı gönderilen legio I Minervia (Germania inferior), legio II adiutrix (Pannonia inferior), legio V Macedonica (Aşağı Moesia) dışında birçok lejyonun içinden bir kısım birlik vexillatio olarak alınarak doğu cephesine gönderilmişlerdi. Parth seferine mevcudlarının bir bölümüyle katılan Pannonia superior eyaletinden legio X Gemina, Tuna sınırından legio VII Claudia, Suriye’den legio III Gallica ve diğer Suriye lejyonları ile Filistin’den legio VI Ferrata ve Mısır’dan bazı birliklerin yanı sıra sayıları tam olarak bilinmeyen çok miktarda yardımcı birliğin de (=auxiliarii) katılmış oldukları anlaşılmaktadır. Sefer bitince bu birliklerin kara yoluyla geri dönüşleri sırasında geçtikleri yerlere hastalığı taşımış oldukları kuvvetle muhtemeldir (24). 


Hastalığın Roma lejyonları tarafından önce Anadolu sahiline doğru yayıldığı (25) ve kısa süre sonra Atina’da etkili olmaya başladığı görülmektedir. Salgın Balkan yarımadasına ve İtalya’ya yayılarak Roma’da hastalanmalara neden olmaya başladı. Bu salgının hangi hastalık olduğu konusunda araştırmacılar farklı görüşler taşımaktadırlar. Asya’dan fareler tarafından taşınılan veba (26) ile kolera, tifüs veya çiçek hastalığı bu kavramlarla ifade edilmekteydi.


Kaynaklarda salgın hastalık eskiçağ grekçesinde loimos, phthora ya da nosos latin dilinde ise lues, pestis, pestilentia veya plaga kavramlarıyla ifade edilmektedir. Tıp tarihçilerinin yorumlarına göre bu sözcükler her türlü salgın hastalığı tanımlamak için kullanılan kavramlardır. Neredeyse her dört kişiden biri ölmekteydi. Salgın İtalya’dan Gallia’ya (Fransa) ve Hispania (=İspanya) ve hatta deniz aşırı coğrafi konumuna rağmen Britannia’ya kadar yayılmıştı. Tarihi kaynakların bildirdiğine göre birçok bölgenin nüfus yapısı oralarda yerel yönetim birimlerinde görev yapacak uygun aday bulunamayacak kadar bozulmuş ve bu nedenle yerel yönetim görevlerine aday olacaklarda aranılan şartlar kolaylaştırılmıştı. Salgının gerçek boyutlarına ilişkin en kapsamlı bilgileri Mısır papyrusları vermektedir. Salgın öncesi ve salgın sırasında toplanan vergileri belgeleyen listelerin incelenmesi sonucunda da nüfusun dörtte birinin hayatını kaybettiği saptanabilmektedir.


M.Ö. 166 yılında Akdeniz’in tümüne ve Batı Avrupa kadar yayılan salgın eskiçağın en büyük küresel salgınıydı. Daha önceki yüzyıllarda oluştuğu bilinen salgın hastalıkların hiçbiri bu kadar geniş bir coğrafi alanda etkili olmamıştı. Ancak daha önceki ve daha sonraki salgınlarda çıkış yeri olarak kaynaklarda hep Avrupa toprakları dışındaki bölgelerin gösterilmesi ilginçtir. M.Ö. 5. yy. sonunda Atina’da görülen salgında, M.S. 2. ve 3. yüzyıllarda görülen ve yıllarca süren salgınlarda da çıkış bölgelerinin Etiopya gibi Avrupa ve Akdeniz havzası uzağındaki bölgeler olarak belirtilmeleri dikkat çekicidir.


Marcus Aurelius ve Lucius Verus’un Roma devletini birlikte yönettikleri dönemde ortaya çıkan ve esasen eskiçağın küresel salgını (=pandemisi) olarak da tanımlanabilecek olan bu salgının hızla yayılmasında Roma imparatorluğunun egemenliği altındaki bölgelerin M.S. 2. yy. da ulaştığı yüksek refah düzeyinin büyük rolü vardı. Roma devleti M.Ö. 1. yy.ın son çeyreğinden başlayarak tüm Akdeniz bölgesini ve komşu coğrafyaları Roma şehrinden yönetecek merkezi bir yönetim sistemi kurmuş ve imparatorluğun her tarafında hayatın temelini oluşturan şehirleşmeye, ticareti desteklemek amacıyla limanlara ve şehirleri birbirine bağlayan yolların yapımına büyük önem vermişti. O dönem için yoğun nüfusa sahip olan şehirlerde insanlar dar alanda birlikte yaşamaktaydılar. Şehirleri birbirine bağlayan mükemmel birer mühendislik eseri olan yollar ve köprüler ile deniz üzerinden limanlar arasında ulaşımı sağlayan gemiler, bölgelerarası hareketliliği arttırmış ve hızlandırmıştı.


Roma imparatorluğu sınırları içinde yaşayan insanların refahı için yapılmış olan bu yatırımlar Roma devletinin egemenliği altında yaşayanlar için ölümcül sonuçlara yol açmaya başlamıştı. Eskiçağın en kapsamlı merkezi yönetim sistemine sahip Roma devleti sağlam eyalet yapısına rağmen bölgelerüstü boyuttaki salgın hastalık karşısında çaresiz kalmıştı. Çünkü bu boyutta geniş bir coğrafyaya yayılan salgınla insanlık daha önce karşılaşmamıştı.


Milattan önceki yüzyıllarda İtalya yarımadasında bazı bölgelerde salgın hastalıkların ortaya çıktığını tarihi kaynaklar yazmaktadır (31). M.S. 2.yy. ın ikinci yarısında ortaya çıkan salgın hastalık sırasında gerçi önce tanrıların öfkesini neden Romalılara yöneltmiş olduğunun nedenleri araştırıldı (32). Tanrıların topluma huzur sağlaması aynı zamanda baş rahip olan Roma imparatorunun göreviydi (33). Ancak hemen sonrasında hastalığın kaynağı somut verilere dayanılarak araştırıldığında bu hastalığın ilk olarak Parth’ların Bağdat yakınlarındaki başşehri Ktesiphon’u yağmalayan Romalı lejyon askerlerine bulaşmış olduğu anlaşıldı.


M.S. 4. yy.da Ktesiphon’un Romalılar tarafından ele geçirilmesini anlatan Ammianus Marcellinus, Romalı askerlere bu hastalığın Parth kralının ikametinin de bulunduğu yerdeki Apollon Komaeos kutsal alanının yağmalanması sırasında kutsal sayılan bir mahfazanın kırılması ve içindeki ölümcül maddenin yayılmasıyla bulaştığını yazmaktadır. Bu olayın gerçek olup olmadığı bilinmemektedir (35). Belki Roma’da hastalıktan kırılan Roma halkı bu öyküyü uydurmuş olabilir. Belki de Parthlardan kaynaklanan bir lanetleme hikayesi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu hastalık nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, çok hızlı yayılmaktaydı ve daha önceki salgınlarda uygulanan tanrılara yakarma, kurbanlar ve çeşitli hediyeler sunma herhangi bir yarar sağlamıyor ve hastalık hızla yayılıyordu.


Roma’da 12 Ekim 166 tarihinde Marcus Aurelius ile Lucius Verus’un birlikte yaptıkları zafer alayından önce başkentte salgın belirtilerinin görüldüğü ve 163 yılından beri Roma’da imparatora çok yakın olan ünlü Bergamalı hekim Galen’in, kölelerinin birbiri ardına ölmeleri nedeniyle Lucius Verus’un Roma’ya ulaşmasından önce salgın nedeniyle Roma’dan ayrılmış olduğu bizzat kendi yazdıklarından anlaşılmaktadır.


Galen (M.S. 129-199) Bergamalı bir mimarın oğluydu. Bergama’dan sonra Smyrna ve İskenderye’de iyi bir tıp eğitimi aldıktan sonra 157 yılında döndüğü memleketi Bergama’da gladyatör okulunda doktor olarak görev yaptığı sırada anatomi ve özellikle yaralanmalara cerrahi müdahaleler konusunda önemli deneyim kazanmıştı. 163 yılında Roma’ya giden Galen kısa zamanda ünlü bir hekim oldu. Sıklıkla hastalıklar yaşayan ve aynı zamanda bir filozof olan imparator Marcus Aurelius, Galen’in tedavi yöntemlerinden başka Hippokrates’in tıp öğretisini daha geliştiren yazılarını da yakından takip etmekteydi (38). Galen hem Hippokrates’in (M.Ö. 460-370) sistemli hale getirdiği teşhis ve tedavi yöntemlerine sadık kalmakta ve hem de yaşadığı dönemdeki hastalıkların seyrine göre kendine özgü yeni teşhis ve tedaviler geliştirmekteydi. 


M.S. 166 yılında salgın başladığında yaklaşık 37 yaşında olan Galen Roma’da imparatorun en güvendiği hekimlerin başında gelmekteydi. Ancak imparatorluğun merkezinde birdenbire çok sayıda insan ölmeye başlayınca ve neredeyse yanındaki tüm kölelerini salgın nedeniyle kaybedince Roma’da kalmak yerine hızla başkentten ayrılıp daha güvenli olmamasına rağmen memleketi Pergamon’a (=Bergama) gitti. Fakat Galen’in bu olaya ilişkin anlatımları incelendiğinde onun, Roma’dan salgın başlaması nedeniyle Verus’un Roma’ya gelmesinden önce ayrıldığı anlaşılmaktadır. Yaklaşık iki yıl kaldığı Bergama’dan 168 yılında imparator Marcus Aurelius’un derhal kuzeydoğu İtalya’da Venedik yakınlarında bulunan Aquileia şehrine gelmesini emretmesi üzerine ayrıldı. Marcus Aurelius’un Markoman savaşını yönettiği ana karargâhın bulunduğu Aquileia’ya ulaşan Galen hem imparatoru tedavi etti ve hem de orada hastalığın belirtilerini ve insan vücudundaki tahribatını ayrıntılarıyla gözlemledi.


Hastalığın belirtileri olarak ateş, ishal, boğazda iltihap ve hastalığın bulaşmasından dokuz gün sonra deride görülen kabarıklıkları saptadı. Bu saptamaları nedeniyle Marcus Antonius dönemindeki büyük salgın Galen salgını olarak da tanımlanmaktadır. Bazı tıp tarihçileri, Galen’in saptamalarını yorumlayarak çağdaş tıp verileri doğrultusunda bu salgın hastalığın tifüs ya da veba değil daha çok çiçek hastalığı belirtileri olarak yorumlanabileceğini tahmin etmektedirler. Galen ise o dönemdeki tıp bilgisi doğrultusunda solunan havanın kalitesinin bozulmasıyla bu hastalığın oluşmuş olabileceğini tahmin etmektedir.


Galen, Aquileia’da imparatorun, ordugâha birlikte gidip orada revirde yatan hastalanmış olan askerleri ayrıntılı bir şekilde tedavi etmesi isteğini rüyasında tanrı Asklepios’un kendisine görünerek askeri seferlere katılmasını yasakladığı gerekçesiyle reddetti. Marcus Aurelius bu gerekçeyi kabul etti ve birlikte Roma’ya giderek imparatorun oğlu Commodus’un boğazındaki iltihaplanmayı tedavi etti.


Galen, Roma’daki ağır havanın hastalığın nedenlerinden biri olabileceğini düşünmektedir. Marcus Aurelius’un da solunan havanın çok kirli ve ağır olduğunu söylemiş olduğunu tarihi kaynaklar yazmaktadır. Marcus Aurelius’un oğlu Commodus, hekim Galen’in bu değerlendirmesinin o kadar etkisinde kalmıştır ki Roma’daki ikametgâhını terk etmiş ve Latium bölgesinde bulunan Laurentum’daki villasına giderek orada temiz havada defne ağaçlarının kokusunun kendisine iyi geleceğini düşünmüştür. Roma şehrinde yaşayanların ise böyle bir imkanları yoktu. Sadece kulak ve burunlarına sürdürdükleri güzel kokulu merhemlerle kendilerini korumaya çalışmaktaydılar. Bu yöntemin hiçbir faydasının olmadığı, çaresiz bir şekilde insanların ölümlerini izlemekten başka doktorların ellerinden bir şeyin gelmediği anlaşılmaktadır.


Sadece Roma şehrinde kaç kişinin öldüğü tam olarak bilinmese de sayının çok yüksek olduğu tahmin edilmektedir. Kimsesizlerin ve kölelerin ölmeleri halinde cesetleri yolun kenarına atılmakta ve yeni bulaşıcı hastalıkların oluşması tehlikesi yaratmaktaydılar. Durumu iyi olanlar yüksek toplumsal tabakaların mensupları ise onurlandırılarak törenle defnedilmekteydiler. Marcus Aurelius üst toplumsal tabakalarla ve senatörlerle gerginlik yaşamamak için onlardan ölenleri Roma devleti hizmetinde ölmüş gibi yücelterek devlet töreniyle defnedilmelerine imkân tanıyan düzenlemeler yapmıştır. Yakınlarını kendi imkanlarıyla ve geniş katılımla defnedemeyenlere devletin yardım etmesini, defin ekipleri kurarak yollarda defnedilemeden bırakılanları özel yapılmış arabalarla taşıtarak bu definler için belirlenmiş yerlere defnedilmeleri için yasal düzenlemeler yapmıştı. Definlerin Roma çevresinde tarıma elverişli arazilere yapılmasına izin verilmemekteydi. Marcus Aurelius bunlardan başka imparatorluğun her tarafında rahiplerin tanrılara yardım etmeleri için yakarmalarını, arınma törenleri düzenlemelerini ve Roma dini dışındaki dinlerin inanç dünyasından da yararlanılabilecek ritüellere başvurmalarını emretmiştir.


Salgının yayıldığı coğrafi alanın genişliği ve yıllarca sürmesi Roma imparatorluğu sınırları içindeki nüfus yapısını önemli ölçüde değiştirmiş olmalıydı (52). Salgının Roma dışında eyaletlerde ne kadar can kaybına sebep olduğu bilinmemektedir. Galen’in memleketi Bergama’da da ağır kayıplar olduğu ve Asklepion’da 17 yıl tedavi gördükten sonra 181 yılında hayatını kaybeden ünlü Mysia’lı hatip Aelius Aristides’in de Anadolu’da bu salgının devamı kabul edilen salgınlardan birinde ölmüş olabileceği tahmin edilmektedir. Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların da salgından etkilendikleri bildirilmektedir. Atina’da da ağır kayıplar olduğu anlaşılmaktadır.


Tarihi kaynakların kaydettiği M.S. 2. yy.ın son çeyreğinde ortaya çıkan salgınların 166 yılında başlayan bu salgının devamı mı yoksa bu salgından bağımsız mı geliştikleri de bilinmemektedir (54). Kesin olan ise; bu salgının 166 yılından 170 yılına kadar şiddetini azaltmadan devam etmiş olduğudur (55). Yedi yıl boyunca yoğunluğu oldukça azalan salgının 177 yılında yeniden hızlanarak kitlesel ölümlere yol açtığı ve bunun 180 yılından sonra azalmaya başladığı düşünülmesine rağmen bazı tarihçiler 189 yılında Commodus döneminde çok büyük bir salgının Roma’ya kadar yayıldığını yazmaktadırlar. Roma şehrinde salgın döneminde günde 2.000 kişinin hayatını kaybettiğinden Nikaia’lı (İznik) tarihçi Cassius Dio bahsetmektedir.


M.S. 162 ile 166 yılları arasında yapılan Parth seferini yöneten Lucius Verus M.S. 169 yılı başında Aquileia’dan Roma’ya giderken Altinum’da 39 yaşında öldü. Marcus Aurelius ise Tuna sınırını korumaya çalışırken M.S. 180 yılında Sirmium yakınlarında Bononia’da -bazı tarihçilere göre Vindobona’da (=Viyana’da)- 60 yaşında öldü (58). Her iki imparatorun da salgın hastalık nedeniyle ölüp ölmedikleri halen sorgulanmaktadır (59).


Salgının sosyal ve ekonomik etkileri ise Roma imparatorluğu için çok yıkıcı oldu. Büyük insan kaybı nedeniyle işgücü eksilmesiyle şehirlerdeki ekonomik hayat ve kırsal kesimdeki zirai faaliyetler olumsuz etkilendi. Bölgelerarası ticari hareketlilik büyük ölçüde kesintiye uğradı. M.S. 2. yy.ın ikinci yarısındaki bu salgının Roma imparatorluğunun tüm eyaletlerine yayıldığı, hatta Barbaricum olarak tanımlanan Roma sınırları dışındaki bölgelerde de etkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu bölgelerde yoğun yerleşim ve fazla insan hareketliliği olmamasından ötürü can kayıplarının fazla olmadığı tahmin edilmektedir. Tarih boyunca görülmüş büyük salgınlardan hiçbiri Marcus Aurelius dönemindeki kadar büyük bir coğrafyayı bu kadar ağır kayıplarla etkilememişti (60).


Marcus Aurelius’un salgın nedeniyle giderek sayıları azalan askeri birliklerin kayıplarını gidermek için aldığı askere alma önlemleri ile Atina’da Areopag’a seçilebilmek için üç yıl önce getirmiş olduğu üç nesil öncesine kadar ailesinin fertlerinin özgür vatandaş olmalarının aranması için kendi yaptığı düzenlemeyi kaldırmak zorunda kalması hem askeri birliklerde ve hem de sivil halkta çok ciddi kayıpların olduğunu, birçok kimsenin ailesinin üç nesil oluşturmasının salgın nedeniyle oluşan kayıplardan ötürü mümkün olamadığını göstermektedir. Bu durum Marcus Aurelius dönemindeki salgında oluşan kayıpların kesinlikle abartılmadığını oldukça yüksek can kaybı olduğunu, imparatorluğun sınırları içerisindeki demografik yapının önemli ölçüde etkilendiğini ve hastalığın yarattığı tahribatın dönemin kaynaklarında da belirtildiği gibi yıllarca sürdüğünü ortaya koymaktadır.


Ne M.Ö. 430/429 yılında Atina ve çevresinde görülen salgının ve ne de M.S. 248 yılında Roma imparatorluğunda görülen ve Decius ya da Kyprianos salgını olarak tanımlanan hastalığın yayıldığı alan bu kadar büyük değildi ve bu kadar yüksek sayıda can kaybı yoktu. 6. yy.da Justinianus döneminde dalgalar halinde yayılan ve Justinianus vebası olarak tanımlanan veba salgını yıllarca kitlesel ölümlere neden olmuş ve neredeyse Ortaçağda görülen büyük veba salgınları gibi o zaman için bilinen dünyanın nüfus yapısının değişmesine neden olacak ağır can kayıpları meydana gelmişti. 19. yy.da bazı eskiçağ tarihçileri bu salgının yarattığı yıkıcı etkinin Roma imparatorluğunun 3. yy.da yaşadığı, siyasi, askeri ve iktisadi krizin hazırlayıcısı olduğunu hatta eskiçağın bitimi olarak yorumlanabileceğini öne sürmektedirler (62). Ancak Roma imparatorluğunun 3. yy.da yaşadığı krizin 2. yy.ın ikinci yarısındaki büyük salgının yarattığı olumsuzluklardan başka nedenleri de vardı. Nitekim 20. yy. tarihçileri tüm yıkıcı etkilerine rağmen Marcus Aurelius dönemindeki salgının Roma imparatorluğunun ve eskiçağın sonu olarak yorumlanamayacağını belirtmektedirler.



Dipnotlar:

4-) Erzurum'un batısında yer alır.

5-) Erivan’ın yaklaşık 20 km güneyinde Artaşat ören yeri.

21-) Hatip Aelius Aristeides’in de hieroi logoi (=kutsal sözler) eserindeki nutuklarından birinde (oratio 48, 38) bahsettiği Smyrna (=İzmir) salgını büyük ihtimalle bu salgın olmalıydı; “Yazın en yakıcı günlerini Smyrna’nın kenar semtlerinden birinde geçirdiğim bir sırada tüm komşularım bir bulaşıcı hastalığa yakalandılar. Önce iki ya da üç hizmetçim hastalandı, daha sonra da bir diğerleri. Sonunda genç-yaşlı herkes yatağa düştü. En son hastalanan kişi bendim. Şehir merkezinden gelen hekimler yakınlarına bile hastabakıcılık yaptırdılar. Hatta benimle ilgilenen hekimler de birer hizmetçi gibi çalıştılar. Bu arada hayvanlar da hastalanmıştı. Hastalardan herhangi biri yürümeye kalksa kapıya bile varamadan düşüp ölüyordu. Her yere bir umutsuzluk, feryat, inilti ve çözümsüzlük hakimdi. Şehir merkezinde de aynı korkunç hastalık hüküm sürmekteydi”, çeviri Hasan Malay.

22-) Roma ordusunda görev yapan askeri doktorlar hakkında en kapsamlı bilgileri Augustus dönemi yazarı olan Gaius Iulius Hyginus’tan (M.Ö. 64 - M.S. 17) öğrenmekteyiz. Hyginus, De munitionibus castrorum 4, 35. Marcus Aurelius bir yasal düzenlemeyle askeri doktorlara vergi muafiyeti getirmiştir.

24-) Parth savaşına katılan birlikler ve bunların doğu sınırına intikal etmeleri ile doğudan tekrar karargahlarına dönüşleri sırasında temas ettikleri sivil yerleşim yerleri ve bu yolla hastalığın hızla yayılması...

25-) Manisa’nın Gördes ilçesine bağlı Çiçekli ile Dutluca köyleri arasında bulunan Hyssa adındaki eskiçağ köyünde M.S. 2. yy.da yaşamış olan Flaccus isminde bir köylü kendisini ölümcül bir salgından kurtaran tanrıya orada kaya yüzeyine yazdırdığı bir adak yazıtı ve armağanlar sunmuştu; Hasan Malay.

26-) Veba hastalığının fareler tarafından taşındığı arkaik dönemden beri bilindiğinden Apollon sağlık ve veba  tanrısı olarak Akdeniz kültürlerinde tapınım görmüş ve bu nedenle yan isimlerinden biri sminthos = fare olarak tanımlanmıştı.

31-) İmparator Augustus döneminde yaşamış olan tarihçi Titus Livius (M.Ö. 59 - M.S. 17) M.Ö. 3. yy. da İtalya’da bir salgın hastalığın ortaya çıktığını yazmaktadır; bkz. Livius 10, 47, 6. Ancak bu salgının ve diğer yayılan hastalıkların İtalya yarımadası dışına yayılıp yayılmadığı bilinmemektedir. Bu tür çaresiz kalınan durumlarda Roma’da Kapitol tepesindeki tapınakta muhafaza edilen kehanet kitaplarına başvurulmakta ve kehanet kitaplarının tavsiyesi doğrultusunda genellikle Epidauros’ta (Epidauros, Yunanistan’da Mora yarımadası üzerinde Argolis bölgesinde ve Naphlion şehri yakınlarındadır) bulunan sağlık tanrısı Asklepios’un kutsal alanına bir heyet gönderilerek salgının ortadan kalkması için tanrıya yakarılırdı. Livius’un anlattığı M.Ö. 292 yılındaki bu olay sırasında da Romalılar çare olarak hemen senatör Quintus Ogulnius Gallus başkanlığında bir heyeti Epidauros’a yolladılar. Heyet sağlık tanrısının sembolü olan bir yılanı alarak Roma’ya döndü. Yılan serbest bırakılınca yüzerek Tiber nehri üzerindeki adacığa çıktı. Bu olayı Romalılar tanrının kendilerine verdiği bir işaret olarak kabul edip Tiber üzerindeki adada sağlık tanrısı için bir tapınak yaptırmaya karar verdiler. Bu olay Romalıların salgınları tıpkı diğer Akdeniz kavimleri gibi tanrılar tarafından üzerlerine gönderilmiş olumsuz olaylar olarak yorumladıklarını ve bu olumsuzluğun ortadan kalkmasını da ancak tanrıların sağlayacağına inandıklarını göstermektedir. M.Ö. 3. yy. başlarında Romalılar henüz tıp ilmine ve tıbbi yöntemleri kullanarak insanları iyileştirmeye çalışanlara güvenmek yerine tanrıların bağışlayıcılığına sığınmayı tercih etmekteydiler.

32-) Tanrıların öfkesini Roma’ya yöneltenlerin başında tahta göz diken Avidius Cassius olduğu öne sürülmüştür. 

33-) Bazı bilim insanları Marcus Aurelius ile Lucius Verus arasındaki rekabetin bu salgına sebep olduğuna inanların sayısının o dönem Roma toplumunda oldukça fazla olduğunu yazmaktadırlar; Salgın sırasında Apollon’a yapılan adakların dikkat çekecek düzeyde arttığı görülmektedir.

35-) Klinkott Ktesiphon’da kutsal bir mahfazanın açılmasıyla yayılan madde anlatımının Pandora mythosuyla özdeşleştirilen uydurulmuş bir öykü olduğu düşüncesindedir. Buna karşın Adams salgının doğudan başladığı tezine katılmaz ancak bu düşüncesinin gerekçesini de belirtmez.

38-) Galen’in bizzat yazdığı tahmin edilen içerikleri tıbbi, felsefi ve tıp etiğine yönelik 441 eseri vardır.

52-) Bazı araştırmacılar salgının şiddetinin abartıldığını düşünmektedirler.

54-) Bazı araştırmacılar birbirlerinden bağımsız gelişen yerel salgınların tüm Roma imparatorluğuna yayılmış olduğunu düşünmektedirler.

55-) Duncan-Jones 1996 yılında yazdığı bir makalede salgının 165 yılından sonra da devam ettiğini insanların ihtiyaçlarının temin edilmesi için gerekli tedarik zincirinin ve üretimin düşmesini pişmiş toprak kapların üretim yoğunluğu ve sikkeler üzerinden yorumlamaya çalışmaktadır. Bazı araştırmacılar bu sonucun amphora buluntularının farklı bölgelerde farklı yoğunluklar göstermesi nedeniyle gözden geçirilmesi gerektiğini yazmaktadır.

58-) Cassius Dio, imparator Marcus Aurelius’un salgın hastalığa yakalanması nedeniyle öldüğünü yazar; Cassius Dio 72. 33. 4; Scriptores Historiae Augustae’da Marcus Aurelius hayatını anlatan anonim biograf, imparatorun ölümünden çok sayılamayacak kadar çok insanın ölmesine üzülmek gerektiğini yazmaktadır.

59-) Marcus Aurelius’un hastalığının 166’da başlayan ve yıllarca devam eden salgınla bağlantılı olduğu öne sürülmektedir. Marcus Aurelius’un ölüm döşeğinde kendisinin ölümüne değil salgının kurbanlarına ağlamaları gerektiğini söylerken, kendisinin onlardan biri olmadığını ifade etmesi doğrudan salgınla ilişkili bir hastalıktan ölmediğinin belgesi olarak kabul edilmektedir.

60-) Marcus Aurelius’un asker mevcudunun salgın nedeniyle hızla azalmasına karşı aldığı önlemlerin gerekliliğinin ve ne ölçüde faydalı olduklarının mezar yazıtları, askeri birliklerin onurlandırma listeleri ve askeri diplomalar vasıtasıyla belirlenmeleri hakkında bkz. Eck, “Die Seuche unter Marc Aurel: Ihre Auswirkungen auf das Heer”, s. 68-76.

62-) Bu görüşler hakkında bkz. B. G. Niebuhr, Vorträge über Alte Geschichte II (1825), 1848, s. 65; O. Seeck ise imparatorluğun nüfusunun neredeyse yarısının hayatını kaybettiğini belirterek ordunun mevcudunun da büyük ölçüde azaldığını ve askeri gücünü kaybeden Roma devletinin çöktüğünü düşünmektedir, O. Seeck, Geschichte des Untergangs der antiken Welt, Stuttgart I, 1895, s. 398.


*İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü

Tarih Dergisi - Turkish Journal of History, 71 (2020/1): 15-28/PDF



PART TÜRKLERİ



4 Nisan 2019 Perşembe

PELASGLAR - TUROVALILAR - ETRÜSKLER - TURHANLAR !


Etrüsklerin menşei hakkında en önemli eseri yazmış olan İtalyan Etrüskoloji bilgini Luigi Pareti, Etrüsklerden, daha doğrusu Tyrhenlerden bahseden bütün Yunanlı yazarların adlarını namuskârane bir şekilde eserinde sıralamıştır. Ancak Etrüsklerin İtalya’ya başka bir ülkeden gelmiş olması kendisinin peşin hüküm ve kararına uymadığından, her cümlesine şöyle başlar: “Yunanlı tarihçiler şu yanlış iddiayı ileri sürerler ki…” veyahut: “Yunanlı tarihçilerin yersiz kanaatine bakılırsa…”
(30)





Etrüsklerden Tyrhen (bazen de Tyrsen) adı ile bahsetmiş olan Yunanlı tarihçilerin başlıcaları şunlardır:
Hesiod
Herodot
Tukidides
Hellanik (*Lesboslu Hellanicus, Mytilene de diyorlar)
Kallimakhos
Strabon
Bizanslı Stefanos ve saire..


Etrüsklerin Afroditi "TURAN" 
MÖ 4.-3.yy, Metropoltian Müzesi


İşte bu yazarlar bir de Pelasg adlı bir kavimden bahsederler ki, Homer’in de zikrettiği bu kavim, bazılarının ifadesine göre kuzeyden gelerek dağınık gruplar halinde Yunanistan’da ve Anadolu’da yerleşmiş ve Truva muharebesinden sonra İtalya’ya hicret ederek, orada Etrüsk adını almıştır. Modern tarihçiler arasında bilhassa Beloch, Fick, Treidler, Meyer, Ehrlich gibi Alman bilginleri Pelasglar konusunu incelemişlerdir. Ekserisini Pelasglarla Etrüsklerin ayni kavim olduğunu ileri sürmekte tereddüt etmemektedirler.

Fransız âlimleri ile Fransız dilinde yazan âlimler arasında da, bu konuya eğilenler ayni temayülü göstermektedir. Meselâ 1924 yılında bile, Meillet ve Cohen’in klâsik eser olarak kabul edilen “Dünya Dilleri” nde aşağıdaki satırları okumak mümkündü: “Pelásgca Milattan sonra 5 inci yüzyılda bile Trakya sahillerinde, Propontid’in güneyinde ve İmros, Lemnos gibi adalarda henüz konuşulmakta idi. Hem Lemnos adasında 1885 yılında bulunan, fakat henüz deşifre edilmeyen o meşhur yazıt belki de bu dilin bir örneğini vermektedir... Yazıtta kullanılan dilin terkip özellikleri Pelasg dili ile Etrüsk dili arasında bir akrabalık ihtimalini hatıra getirmektedir.” (31)

Bugün Liège Üniversitesi Profesörlerinden A. Severyns gibi bir bilgin, daha emin bir ifade ile: “Homer’den önce Yunanistan ve Yakın Doğu” adlı eserinde şöyle der: “Esrarengiz etrüskçe ile Lemnos yazıtlarında kullanılan ve daha az esrarengiz olmayan dili mukayese eden bilginler, bu iki dil arasında garip benzerlikler bulmuşlardır. Etrüsklerin, İtalya’yı işgal etmeden önce Tyrsen adı altında, Ege’nin bir köşesinde yaşamış oldukları hatırlanırsa, bunda şaşılacak bir şey bulunmadığı neticesine varılır” (32).

Diğer taraftan, Etrüsklerin Lydia’dan geldiklerine dair Herodot tarafından ileri sürülen görüş Truva’dan geldiklerine dair Virjil tarafından terennüm edilen inanış arasında çelişki yoktur (33). Çünkü Pelasglar hem Lydia’da, hem Truva’da yerleşmiş bulunuyorlardı. Göçleri için kullandıkları İzmir limanı da oralara pek uzak değildir (34).

Sofokles’in Hellanik tarafından zikredilen “İnachos” adlı trajedisinde Etrüsklere “Pelasg – Tyrsen” adını verildiği malûmdur. Mesela derinleştirildikçe, Etrüsk = Pelasg denklemi bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat böyle olsa bile burada, bizi asıl meşgul eden problemin çözümüne doğru ancak yarı yolda bulunduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Zira, Etrüskler Pelasglar idi demek kâfi değildir. Asıl Pelasgların kim olduklarını ve bugünkü hangi millete tekabül ettiklerini tesbit etmek mühimdir.

Pelasg adlı kavim hakkında eski Yunan tarihçilerinin eserlerinde mevcut bilgiler şöyle özetlenebilir:

1) Pelasglar kuzeyden gelmiş bir kavimdir: Bu kendilerinin ya Yunanistan’ın, ya da Karadeniz’in kuzeyinden geldikleri manasına gelir.
2) Bu kavim durmadan yer değiştirirdi, yani göçebe idi.
3) Pelasglar oturdukları bölgelerin veya kendilerini yöneten başbuğun adına göre kolayca ad değiştirirlerdi.
4) Pelasglar inşaatçı ve imarcı bir millet idiler. Atina’ya hâkim bulundukları sırada, orada öyle bir duvar meydana getirmişlerdi ki, bunun bir parçası asırlara meydan okumuştur.
5) Nihayet, Pelasgların komşu milletler açısından pek hoş olmayan bir âdetleri vardı: o da kız kaçırma şeklinde başka milletlerin kadınları ile evlenmeleri idi.
6) Yukarıdaki beş noktaya Yunanlı tarihçiler tarafından işaret edilmeyen, fakat Lemnos yazıtlarının teyit ettiği ve bilginlerce Etrüsk lisanı ile Pelasg lisanının birbirine benzetilmesinden çıkarabileceğimiz şu noktayı da ilâve edebiliriz: Pelasglar Hint – Avrupa olmayan, agglutinatif ve ses uyumuna tabi bir dil konuşurlardı. 


TURHANOİ

Bize kelimeyi böyle yazmağa hak veren bir husus da Alman dilindeki meşhur Pauly ve Wissowa Ansiklopedisinin verdiği bilgidir. Bu ansiklopedinin Tyrrhener maddesinde şöyle denilmektedir: 'Yunancada Tyrrhen'lerin adı çeşitli şekiller alırdı: Tursenoi, Tursanoi, Turhenoi, TURHANOİ..' (Bu kelimeler, Ansiklopedide, Yunan harfleriyle yazılırdır). ... Şimdiye kadar, Etrüsklerin yunanca adını tahlil konusu yaparken, hep kelimenin çoğul şeklini kullandık. Kelimeyi yunancada çoğul şekle sokan, sonundaki iki harften ibaret 'Oİ' ekidir. Bu eki çıkarırsak, saf kök olarak elde kalan şudur: TURHAN. Yukarıdaki açıklamalardan çıkarabileceğimiz mantıki netice şudur ki, Yunanlıların Etrüsklere verdikleri adın aslı TURHAN idi.

Adile Ayda, 
Etrüskler Türk Mü İdi?, 
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları 43, Ankara 1974.
30. Lugi Pareti, “Gli Origini değli Etruschi” Firenze 1926. Bemporad e figlo ed.
31. (Paris)
32. A. Severyns, “Grèce et Proche-Orient avant Homère” Presses Universitaires de Bruxelles, 1968, s. 43
33. Bilindiği gibi Virjil, öleceği sırada Eneid’in müsveddelerini yakmak istemiştir. Yakınları buna mani olunca, onlardan eserin yayınlanmayacağına dair söz almıştır. Bunu sebebi kendi soyunun efsanelerine ihanet etmiş, bunları Roma çıkarı uğruna kullanış olmaktan ileri gelen bir vicdan azabı mı idi acaba?
34. Bugün pek çok Etrüskoloji bilgini Etrüsklerin Lydia’dan, yani Anadolu’dan geldiğini kabul etmektedir. Wladimir Georgiev ise, (“Die Träger der Kreitsch-Mykenischen Kultur”, Sofia, 1937), (Etrüsklerin Hitit olduğunu iddia etmeden önce) onların Truva’lı olduklarını ileri sürmüştü. Bize göre, bu iki görüş arasında çelişki yoktur. Etrüskler Pelasg, Lydialı, Truvalı gibi çeşitli isimler altında Ege denizinin Doğu ve Batı sahillerinde oturmuşlardır. 





ROMALILARIN ETRÜSKLERİ 'İMHA' ETMELERİ !


Cerveteri Banditakkia Etrüsk Mezarlığı, Roma
The necropolis “Banditaccia” - Cerveteri/Rome
UNESCO dünya miras listesinde


Romalılar her şeyi Etrüsklerden öğrenmiş, medeniyetlerini Etrüsklerden almış olduklarından, onlara karşı kuvvetli bir aşağılık duygusunun tesiri altında idiler. Bunun neticesi olarak, Romalılar Etrüsklere karşı düşmanlık ve kin besliyorlardı. Her Romalı Etrüskleri yenmek, ezmek Etrüsk olan her şeyi tahrip etmek arzusu ile yanıp tutuşuyordu. Dört asır süren Etrüsk – Roma mücadelesi sırasında bu dinmez kinin vahşi ve korkunç tezahürlerine defalarca şahit olunmaktadır. ...

Romalılar kentlerine pek yakın olan Veies (15) şehrini kuşatmakla işe başladılar. On sene süren kuşatmanın sonunda bir hiyle ile girdikleri şehirde misli görülmemiş katliâm yaptılar. Kendi milletini daima şirin göstererek yazan Titus Livius bile, ilk yirmi dört saatin her dakikasının adam öldürme ile geçtiğini kaydeder (16).

Muzaffer Romalılar, sanat ve medeniyet seviyesini, zenginlik ve refahını ötedenberi kıskandıkları Veies’nin mabetlerini, meydanlarını, parklarını ve bahçelerini süsleyen üç bin (!) heykeli Roma’ya taşımağı da ihmal etmediler. Bu arada, Ana tanrıça Ani’nin heykeli Roma’ya götürülerek, Junon ismiyle bir mabede yerleştirildi ve tanrıçanın sadece heykeli değil, kendisi de artık Roma’ya taşındı, diye Roma halkı inandırıldı.

Bundan sonra Etrüskler için çöküş devri başlar. Bir yandan Yunanlılar Etrüsklerin kuzeydeki Adria, Spina gibi limanlarını zaptederler, bir yandan da Romalılar, Etrüsk tesanüdünü diplomasi ile yıkmağı başararak, sıra ile Cerveteri (M.Ö. 351), Tarquinia (300), Volterra (295), Volsinies (283), Vulci (273) şehirlerini ele geçirirler. Bu şehirlerin hepsinde merhametsizce katliam yapılır, katliamdan kurtulan ahali de esir olarak satılır (17).

Roma tarihinin karışık bir devri olan M.Ö. İkinci yüzyılın ortalarında Marius ile Sylla arasındaki siyasî rekabet yüzünden çıkan iç savaş sırasında, Etrüsk halkının desteklediği Marius yenilince, Sylla bütün Etrüsk şehirlerinde katliamı emreder ve bu şehirlere askerî garnizonlar yerleştirir (18).

İsa’nın doğumundan 40 yıl önce Perugia zaptedildikten sonra, şehrin ileri gelenlerinden 300 kişi Roma’ya götürülerek, Sezarın mezarı üzerinde birer koyun gibi kurban edilirler (19).

Burada şunu kaydetmek lâzımdır ki, Etrüsklerin Romalılar tarafından yok edilişi dünya tarihindeki ilk metodik ve sistemli “jenosid” hareketidir. Bu “ulus öldürme” hareketi kendini sadece maddî sahada değil, mânevî sahada da göstermiştir. Bizzat bir İtalyan yazarı şu itirafta bulunur:

“Romalılar Etrüskleri yok etmekle kalmayıp, medeniyetlerinin en ufak izini bile ortadan kaldırmak için ellerinden geleni yapmışlardır.” (20). Ünlü İngiliz yazarı Lawrence’in Etruscan Places” adlı eseri de buna benzer hükümlerle doludur (21). Roma’nın gerek Cumhuriyet, gerek İmparatorluk devrindeki idarecileri bir yandan Etrüskleri millet olarak, nüfus olarak yok ederken, bir yandan da medeniyetlerini ve kültürlerini yok etmeğe çalışmışlardır.

Burada tabiî olarak bir sual doğuyor: Etrüsklerin kültürü, yani edebiyatı varmı idi ki? Tarihçi Titus-Livius’un kaleminden kaçmış aşağıdaki cümle bu suale açık bir cevap teşkil ediyor. Etrüsklere yapılan kötülükleri daima meşru ve vatanî şeklinde gösteren bu şoven tarihçi şöyle der:

“Bugün nasıl gençlerin Yunan edebiyatını öğrenmeleri moda ise, bir zamanlar da, Romalı gençlerin Etrüsk edebiyatını tahsil etmeleri âdetti” (22) Titus Livius’un bahsettiği bu edebiyat maalesef bugün yoktur. Romalılar tarafından yazılan eserlerin hemen hiç biri kaybolmamış olduğu halde, Etrüsk edebiyatına ait eserlerin hepsinin toptan kaybolmuş olmasını bugün Batılı Etrüskologlar “garip” buluyorlar ve bunların Romalı devlet adamları tarafından kasden yok edilmiş olduğunu ima ediyorlar (23).

Gelgelelim Romalı yazarlardan bazılarının eserlerinde muayyen Etrüsk şiirlerine ait imalar ve muayyen Etrüsk trajedi yazarlarına ait kayıtlar vardır. Bugün Romalı bilgin Varron Etrüsklerin tarih kitaplarını lâtinceye tercüme ettirdiğini ve bunlardan çok istifade ettiğini bildirir. Meşhur hukukçu ve filozof Çiçeron Etrüsklerin dine ait eserlerini kaynak gösterir. Hani bütün bu eserler? Bu arada İmparator Claudius’un hikâyesi cidden ilginçtir:

Roma tarihinin yine karışık bir devri olan İsa’dan sonraki I. yüzyılda, Osmanlı tarihindeki Yeniçeri kazan kaldırması gibi, Roma’da da, Pretoryenler, yani Saray Muhafızları ikide bir isyan edip, istediklerini İmparator seçerdi. Bu arada, Agrippa adlı bir Yahudi, belki de kendi soyu için faydalı olacağını düşünerek, Claudius adlı bir Etrüsk’ü evvelâ Pretoryenlere, daha sonra Senatoya, bir takım çabalar sonunda, İmparator ilân ettirmişti. 13 sene İmparatorluğun başında kalan bu arada Büyük Britanya adasını Roma İmparatorluğu’na ekleyen Claudius şuurlu bir Etrüsk milliyetçisi olduğu için, politikadan artan bütün zamanını kendi soyunun parlak tarihini yazmakla geçirmiştir. Yirmi cilt tutan bu eserden bir çok Romalı yazar bahseder. Bu arada tarihçi Suetonius, bu eserin İskenderiye Kütüphanesinde, senede bir kere, başından sonuna kadar halka okunduğunu kaydeder (24).

İşte bu mühim eser de bugün mevcut değildir. Ancak son zamanlarda Lyon şehrinde yapılan kazılarda bu eserden birkaç satır meydana çıkarılmıştır. İmparator Clausiıs, Etrüsk soyundan olmakla beraber, o zamanlar Lugdunum ismiyle mevcut olan bugünkü Lyon şehrinde doğmuştu. Bu şehre yaptığı ziyaretlerden birinde, halka hitaben bir siyasî nutuk söylemiş ve nutkunda kitabından bir parçayı okumuştur. İmparator konuşurken, tabiî olarak Saray kâtipleri not tutmuşlar, Lyonlular da, bu konuşmayı şerefli bir hâtıra olarak tabletlere kazdırmışlardır. İşte Lyon’da yapılan kazılarda bulunan ve Etrüsk
tarihinin bazı devirlerine ışık tutan satırlar bu tabletlerdedir. 

Romalılar Etrüskler tarafından yazılmış tarih kitaplarını yok etmekle kalmamış, kendi yazdıklarında da tarihi tahrif etmekten, gerçekleri gizlemek ve olmayan şeyleri uydurmaktan çekinmemişlerdir. Bugünkü tarafsız etrüskologlar Romalı tarihçilerin şovenlik ve Romalılık gururu ile tarihî gerçekleri tahrif ettiklerini ve meselâ Titus-Livius gibi bir tarihçinin dediklerini ihtiyatla karşılamak gerektiğini yazarlar.

Romalılar Etrüsk milletini yok edip manen ve maddeten gömdüklerini zannederken, kendilerine en büyük oyunu oynayan Etrüsk mezarları olmuştur. ...


TURHANOİ 

Bize kelimeyi böyle yazmağa hak veren bir husus da Alman dilindeki meşhur Pauly ve Wissowa Ansiklopedisinin verdiği bilgidir. Bu ansiklopedinin Tyrrhener maddesinde şöyle denilmektedir: 'Yunancada Tyrrhen'lerin adı çeşitli şekiller alırdı: Tursenoi, Tursanoi, Turhenoi, TURHANOİ..' (Bu kelimeler, Ansiklopedide, Yunan harfleriyle yazılırdır).

Şimdiye kadar, Etrüsklerin yunanca adını tahlil konusu yaparken, hep kelimenin çoğul şeklini kullandık. Kelimeyi yunancada çoğul şekle sokan, sonundaki iki harften ibaret 'Oİ' ekidir. Bu eki çıkarırsak, saf kök olarak elde kalan şudur: TURHAN. Yukarıdaki açıklamalardan çıkarabileceğimiz mantıki netice şudur ki, Yunanlıların Etrüsklere verdikleri adın aslı TURHAN idi.


Adile Ayda, 
Etrüskler Türk Mü İdi?
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları 43, Ankara 1974.
15. Etrüskçe “Veia”.
16. Christopher Hampton, “The Etruscans and the survival of Etruria”, Camelot Press Ltd. London 1969, s. 116.
17. Ch. Hampton, ayni eser, s. 141.
18. R. Bloch, “Les Etrusques”, Presses Universitaires, Paris 1968, s. 46.
19. Ch. Hampton, aynı eser, s. 35. 
20. İndro Montanelli, “Storia di Roma”, Rizzoli, Milano 1970, s. 31-32.
21. D. H. Lawrence, “Mornings in Mexico”, “Etruscan Places” Penguin Books, Great Britain 1970, s. 97, 98.
22. Jacques Heurgon, “La vie quatidienne des Etrusques”, İtalyanca baskı, İl Saggiatore, Milano 1963, s. 322.
23. Ch. Hampton, ayni eser, s. 23
24. Ch. Hampton, ayni eser, s. 253. 






MAVİ LETO



Zeus - LETO, APOLLON, ARTEMİS / MÖ 420-400
Brauron Arkeoloji Müzesi - Yunanistan


Tanrıça Leto'nun lakabı "Mavi"dir. (Hesiod)


Artemis, Apollo ve anneleri Leto Lukkia (Lycia/Likya) da üçlü olarak tapkı görür. Apollo Güneş'i, Artemis Ay'ı temsil eder ve Lukkia da Kurtların Ülkesi demektir. Apollo'nun lakabı olan Lykos da Kurt demek iken Ay'ın hayvanı da Kurt'tur. 

"Doğrusu Lukiya'dır, kökünde LUK-os KURT kelimesi vardır." der Elşad Alili (Dilbilim,Azerbaycan İlimler Akademisi) ve  Lukkialılar Turovalıların en büyük müttefiğidir. Önderlerinden Sarpedon'un adı bile öz be öz Türkçedir.

Lukkia (Lycia) dilinde Artemis'e Ertemi derler ve zamanla Artemis olmuştur. Zaten tüm tanrıçalar anatanrıçadan bölünerek çoğaltılmıştır. Artemis bir Amazondur. Amazonlar İskit ve Kimmerler soyundandır. Heredot, "İskitlerin dilinde Amazonlara Oerpata denildiği"ni yazar, Oerpata- Türkçe Erpata, yani Er öldüren demektir.

Apollo ise Etrüsklerde Apulu, Hititlerde Apulinus'tur. Hatta Apulinus kelimesini Türkçe'deki Alp ile eş tutarlar, çünkü Apollo da bir Alp kişi gibidir. Artemis ve Apollo kelimelerinin Yunanca bir anlamı yoktur. Azra Erhat da Mircea Eliade de de çok net bir şekilde isimlerin Yunanca karşılığı olmadığını belirtir. İkizlerin doğum yeri Anadolu olsa da Hellen mitlerinde Delos olarak geçer (sahiplenmek için.) Likyalı Leto hikayelerde pek anılmaz, Etrüsklerde Letun, Romalılarda ise Latona olur. Leto'nun annesi Phoebe (Dolunay- bilgelik) ve babası Coeus (Güneş - kutupları saran gökyüzü/atmosfer - akıl, zeka, bilgi) birer Titandır. Titanlar ise ikinci kuşak tanrılardır ve onların bulunduğu Çağ dillerin karıştığı Altınçağ'dır.

"Hera Leto'nun hamile olduğunu öğrenince peşine düşer. Leto doğum yapacak yer ararken "Hyperboreans" dan bir Dişi Kurt rehberliğinde aşağıya iner, (ya da kurt ülkesini arıyordur) ve daha sonra kurtları üstün tutar, saygı gösterir." der Heredot. Göktürkler'deki Asena aslında mavi anlamına geliyor, yani Gök Kurt anlamındadır, bozkurt ise kurdun türüdür. Asena, Çin kaynaklarında Aşina olarak geçer. Etrüsk asil liderlerinden birinin adı da Rasena’dır. Gök Kurt nasıl maviyse Leto'da açık renk tenli ve mavi gözlü olarak tasvir edilir. Ve bilinir ki, özellikle Avar, Kıpçak ve Kuman Türkleri açık renk tenli ve Mavi gözlüdür.

Kanı mavi terimi İngiltere'de I.Elizabeth'in (1533-1603), ya da İspanya'da 12.yy'da derecesi düşük bir asilin oğlu olan Fidalgo-Hidalgo'dan kaynaklandığını söylerler. Hidalgo, zengin adam, birilerinin oğlu demekken mavi kan anlamına dönüşür. Toprak ağası, Şövalye ve Asil soylular için kullanıldığı gibi, sonradan kraliyet soyları da bu kategoriye katılmıştır. Aslında 16.yy da Shakespeare ile efsaneleşmiştir. Shakespeare'n "The Rape of Lucrece" adlı Lucree'n Tecavüzü 7 dizelik şiirinde geçer.

"Onun mavi kanı siyaha dönüşüyordu, her damarında, baharı isterken, bu daralmış damarların beslediği, ölü bedene hapsedilen hayatı gösterir" böylece 'Kralların kanı mavi akar' özlü söz de buradan kaynaklanır.

Latinler asil, Etrüskler alt sınıfa konulmuştur, çünkü Batılılar atalarını Latin ve Greklere bağlamıştır. Halbuki, Latinleri medeniyet ile tanıştıran Etrüsklerdir. Son üç Roma kralı Etrüsk kökenlidir. Roma MÖ 620 ila 509 arası en güçlü şehirdir ve daha öncede belirttiğim gibi Roma şehrini bile Etrüskler kurmuştur. Bütün Etrüsk kralları ilk kralları Tarquin'in adını devam ettirmiştir. Lucree’nin hikayesi uydurma da olabilir. Çünkü biliyoruz ki Etrüsklere ait ne varsa ya silinmiş, ya da zaptedilmiş ve Latinlere, yani bugünkü anlamıyla Romalılara atfedilmiştir, buna dişikurt hikayesi de dahildir.

Bu tecavüz hikayesi şöyle anlatılır:

Etrüskler savaştadır. Bir gece Lucius evine Etrüsk prenslerini getirir, Prens Tarquinius Lucius eşi Lucree'yi beğenir. Konuklar gider, ama ertesi gece eşi evde değilken gizlice gelir, ağırlanır, ama, Etrüsk soylusu Roma kralı Superbus Tarquin’in çapkın olan en küçük oğlu Sextus (bu lakap İngilizceye altıncı (sixth) olarak çevrildiğinden altıncı çocuğu olmalı) Tarquin, yani Tarkan, Lucree'ye o gece tecavüz eder. Lucree'n eşi öğrenir ve "Roma bu kraliyet ailesinden kurtulmalı, hepsi bizim düşmanımızdır" dedikten sonra isyan başlar ve Etrüskler Roma'dan atılır, monarşi sona erer ve Roma Cumhuriyeti dönemi başlar. Tarkanlar ise başka bir şehirde öldürülürler böylece Etrüskler tarihten silinir. Lucree ise intihar etmiştir.

Bu hikayeyi Romalılar hep anlatmıştır, lakin doğruluğu tartışılır. Etrüsklere ait ne varsa kendilerine uyarlamışlardır ve her şey artık Romalıdır, Latindir. 

Dişikurt efsanesinde ise; Roma'yı Etrüsklerin değilde Romalıların kurduğunu kanıtlamak için MÖ 3.yy'da Romulus ve Remus efsanesini yazarlar, bu imparator Augustus döneminde sürekli anlatılır ve Romalılar zamanla da her şeylerini Etrüsklere borçlu olduklarını unutur. Buna din, yazı, ordu ve devlet sistemini de ekleyebiliriz.

Bu tarihi çarpıtmaktan başka bir şey değildir. Bugün dahi bunu yapıyorlar, İskitler İrani dillidir, Hint-Avrupalıdır ya da Türkler 11.yy'da Orta Asya'dan ilk kez Akdeniz havzasına inmiştir diyerek !
Capitoline dedikleri dişikurt ve ikizler heykelindeki dişikurt MÖ 400 den Etrüsklerden kalmadır, ikizler MS 1400 de sonradan eklenmiştir. Etrüsklere ait dişikurt tek çocukludur, bulunan mezar taşı MÖ 6.yy’a aittir, yani Etrüskler tarih sahnesinden, ya da Lucree’in sözde tecavüzünden önceki döneme aittir. Romalılar döneminden kalma Lale Adası Ayvalık'ta emziren dişikurt figürü bulunmuştu, ama zamana yenilmiştir.

Ve Anadolu'da görülen her şey Roma ya da Yunan değildir!


Semra Bayraktar
14 Temmuz 2018.


"Temuçin’in babası Yesugey için Şibani-nâme’de; Burkaçin Kıyat neslindendir. Burkaçin mavi gözlü ve sarı benizli demektir. Yesugey Bagatur’un çocuk ve torunları tamamen koyun gözlü, sarı benizlidir[132] izahını görmekteyiz. Aslında bu Çingiz Kagan ve soyunun antropolojisine dair önemli ipuçlarıdır. Bugünkü Mogollar arasında bazan sarışın, bazan kızıla çalan grupların olması belki böyle açıklanabilir. Bu bize ayrıca onların içinde Kıpçak tesirinin varlığına da işaret eder. Ancak Şibani-nâme’deki Burkaçin sözü herhalde Börçigin’dir."

Saadettin Yağmur Gömeç
Çingiz-Nâmeler Üzerine Bir İnceleme: Çingiz Han’ın Soyu ve Mogol Tarihinin İlk Devirleri, Belleten-2018, 82/294






6 Kasım 2018 Salı

Yunan-Roma Tarih Öğretisi Nasıl Türk Milli Eğitimin Temeli Oldu?



"Bütün Batı gazetelerinin günü gününe İngilizceden veya Fransızcadan, hangi dille yayınlanıyorsa Türkçe olarak okumak isterim. Günü gününe. Bütün Batı, Yunan-Roma klasiklerini de Türkçe olarak okumak isterim. Bütün doğu klasiklerini de okumak isterim. Arapçasını, Çincesini... FAKAT, bu bir şey, çevrilmesi zararlı demiyoruz, FAKAT siz bunu ATATÜRK'ÜN TARİH TEZİNİN YERİNE ikame ederseniz (-- Levent Yıldız 'O başka bir şey' --) sizi Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal etmiş olan, Megali İdea'nın dayanmış olduğu 'bütün insanlığı aydınlatan Yunanlılardır' tezini, kendi tarih kitaplarımızda okutursanız, demi, TÜRKLERİ BARBAR OLARAK NİTELEYEN BİR TARİH TEZİNİ TÜRK ÇOCUĞUNA tarih dersi diye okutursanız... ZARARLI OLAN BUDUR..."
Cengiz Özakıncı




YUNAN-ROMA TARİH ÖĞRETİSİ NASIL TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN TEMELİ OLDU ?
Tarihin Bilinmeyen Yüzü / 06.10.2018
Cengiz Özakıncı ve Levent Yıldız


Levent Yıldız:
Cengiz Özakıncı ile 'Tarihin Bilinmeyen Yüzü'nden İyi Akşamlar...

Büyük Atatürk'e göre kendi öz değerlerinden uzaklaşan milletlerin kurduğu devletler yıkılmaya mahkumdur. İşte bu yüzden Büyük Önder düşman postalını anayurttan kovar kovmaz daha zorlu bir mücadeleye girmiş, bir taraftan Arap, bir taraftan da Batı'dan dayatılan "Kültür Emperyalizmi"ne de savaş açmıştı. Onun Önderliğinde dil, tarih, edebiyat, sanat, müzik gibi, mimari gibi, pek çok alanda kendi öz kültürümüze dönüş çalışmaları hızlanmıştı, taa ki 10 Kasım 1938'e kadar. Peki sonra ne oldu? Örneğin emperyalist batının Yunan-Roma Tarih öğretisi okullarımıza nasıl sokuldu? Atatürk'ün Türk Tarih Tezi niçin ortadan kaldırıldı? Biz soracağız Sayın Özakıncı, ekranlarınızda ilk kez göreceğiniz belge ve bilgilerle anlatacak... 

Hocam iyi akşamlar, bir dizi program yaptık, bu altıncısı. Atatürk, Tarih, Türkleri uygarlıktan tarihinden dışlamaya yönelik çabalara Atatürk'ün yanıtı Türk Tarih Tezi, bilimsel temelleri nelerdir? Atatürk bu Türk Tarih Tezi'ni nasıl yazdığını belge ve bilgilerle ekranlara taşıdınız ve paralelinde okullarda okutulan tarih ve medeni bilgiler kitaplarını da konuştuk. Şimdi geldik Niçin kaldırıldı? Tabi neden kaldırıldığıyla ilgili de bir takım belge ve bilgileri geçen programda ele almıştık. Bugün daha ayrıntılı olarak, nasıl kaldırıldı, Türk Tarih eğitiminin temeline emperyalist dayatmalar nasıl oturtuldu, bunları yine ilk kez sizden göreceğimiz belge ve bilgilerle sizden dinleyeceğiz. Buyrun...


Cengiz Özakıncı:
Şimdi tabi bilen bilir, anlattığımız şeyleri. Ekrana belki ilk kez getiriyoruz. Atatürk'ün Tarih Tezi'ne karşı , emperyalist Batı'nın işgalleri için gerekçe olarak, yani dünyadaki egemenliği için, haklılık, hani kendisine "böyle yapıyorum ama haklıyım, neden, çünkü şundan" demek için ürettiği bir tarih tezi var. Bu tarih tezi uygarlığın, bütün insanlığın borçlu olduğu, bütün uygarlık değerlerinin eski Yunanın kafasının altında çıktığı, eski Yunanın da Avrupalı olduğu, yani Doğu'ya ait olmadığını, Avrupa'ya ait, hem coğrafi olarak Avrupa'ya ait, hem de eski Yunan düşünürleri Avrupa düşüncesini oluşturmuştur. Üstünlük de buradan kaynaklanmıştır. Avrupa üstün ya !.. O üstünlüğün kaynağı da budur işte.. gibi bir tez üretiyor.

"Biz, bütün insanlığı insan yapan biziz, Avrupa, temelimizde de eski Yunan var, Roma var" diyor. Şimdi bu tezin bir uzantısı daha var, Anadolu ve Karadeniz "Grek"di "Yunan"dı, Türkler işgal etti.... (Levent Yıldız: "Türkler İşgalcidir!")... Türkler İşgalcidir... Uygarlığı siyasete taahhüt ederek dönüştürüyor ve siyasi talep haline getiriyor: Megali İdea denilen şeye...işte Büyük Hedef dedikleri şey... (Levent Yıldız: "Hala geçerli olan, okullarında okutuyorlar")... Ama onun temelinde Megali İdea'nın ikiz kardeşi ve temeli, bütün uygarlık Yunan kafasının altından çıkmıştır, Yunan'ın eseridir : Demokrasi, matematik, coğrafya, şu-bu, gökbilim, tarım... her şey, her şeyi eski Yunanlılar icat etmiştir. Ama uygardır, bir tek onlar uygardır ve uygarlığı da onlar yaymışlardır. Ama Türkler "barbardır"!... (Levent Yıldız: "Onlar da yıkmışlardır!")... Bu saldırının gerekçesi oldu bize... Saldırılar bu tekerlemeyle başlatıldı. İnsanları bu tekerleme ile silahlarına davrandırdılar, askere bu laflarla yazıldılar : "Uygarlığı barbarlarından elinden kurtaracağız"...diye...

Şimdi Atatürk, tabi bu tezi dünyada fena tokatlayan, ilk "Bilge Kişi". Devlet adamı demedim, komutan da demedim, onları biliyoruz, ama bir de bilgeliği var: Türk bilgesidir Atatürk. İşte bu Tarih Tezini geçen programlarda anlattık, yine batılı, ama namuslu bilim adamlarının ürettikleri somut deneyli bilgilere dayanarak oluşturdu, ki Yunan "o topraklar bizimdi" dediğinde Atatürk'ün cevabı şu oldu: "Hayır, biz sizden evvel buradaydık! Ne? Hititler, Hititler siz değildiniz ki biziz!"... [Hitit değil ama Hatti Biziz. Hatti Hitit öncesidir, ki bu ikisini çok karıştırdılar, çünkü birbirine karıştı halk. Ama bir bakıma doğru, ne Hitit, ne de Hatti Yunan'dır!- SB]... 

Bugün Etiler diye bir semtimiz var değil mi? Etibank diye bir banka var. Sümerbank diye bir banka var. İşte Atatürk'ün Tarih Tezleri aynı zamanda unutulmasın diye, yani bu yaptığımız Tarih Tezi unutulmasın diye bir yerlere ad vererek, yani Türk Tamgası taşıyan uygarlıklardan iki tanesini bankalara ad vermiştir. Sorsun istiyor gelecek kuşaklar: Niçin Sümerbank denmiş acaba? Araştırınca bulacak ki, Atatürk Sümer Uygarlığını Türk olarak nitelediğinden bu adı bu bankaya vermiştir. Yani koca bir tarihi bir cümleyle özetleyecek bilgiyi, bankaya Sümer adı vererek, Eti adı vererek yaşatıyor. Unutulmasını istemediğinden dolayı.

Şimdi bakın, Batılıların Türk Tarih Tezine nasıl baktıklarına, nasıl yorumladılar acaba? Bunun için, 1938'de Atatürk'ün ölümünden önce hazırlanmış, fakat ölümünden sonra basılmış "Yabancı Gözüyle Cumhuriyet Türkiye'si, İçişleri Bakanlığı Basın Yayın, Ankara 1938" kitabına bakalım. Sayfa 26:

Burada, Atatürk Büyük Bir Öğretmendir, başlığı altında, yazarı Hester D.Jenkins, Felsefe Doktoru.. diyor ki:

"Atatürk bütün memlekette nefse güvenmek eğitimini vermek işini üzerine almıştı... Atatürk, aralarında birtakım yabancılar da bulunan bilginlerden mürekkep bir komisyona Türklerin orijini ve eski medeniyetler üzerinde ne gibi tesirleri olduğunu tetkik edip yazmaları için emir verdi. Bu çalışmaların sonunda dört cilt tarih kitabı meydana geldi ki yabancı mektepleri de dahil olmak üzere bugün bütün mekteplerde bunlar okutulmaktadır. Bu eser, Turanlıların eski ve uzun mazilerini meydana çıkarmakta ve zeki bir hesapla milli gururun uyanması için faydalanmaktadır. Bu eser, pedagojinin bir şaheseridir. Gerçekten, Atatürk büyük bir öğretmendir. O, milletini eski Turanlı ecdatlarına bağlanmak suretle Arap nüfuz ve tesirinden de kurtarmıştır. Bu maksatla o, dil üzerinde de, bunu 'mükemmel ve muntazam bir milli dil' haline sokmak için, çalışmıştır."

Bu görüş bir Amerikalı uzman bir pedagog profesörünün görüşüdür. Bu pedagog bu görüşlerini basına da yazdı, bu okuduğumu New York Herald'da, bu görüşlerini New York Times'a da yazdı, 5 Temmuz 1936 New York Times'a girenler bu yazıyı bulacaktır.

Bu Türk Tarih Tezi batıya bir tokat, ama aynı zamanda İslam dinini insanları Araplaştırmak için, amacı dışında kullanan Araplara da bir tokattır. Çünkü biz İslamdan önce de Uygardık

Bir de Herbert Melzig'in "Atatürk" adlı 1937 yayınlanmış kitabından bir bölümde Türk Tarih Tezi'ne değiniliyor, burada da:

"Atatürk, Türk milletine kendi milli tarihini öğretmeye başlamakla, esasen bilinen bir tarihi yeni bir ışık altında göstermeye girişmemiştir. O, Türk tarihinin bilinmez kalmış ve Osmanlı hakimiyeti devrinde tetkikine hiç heves edilmemiş olan, islamiyetten önceki dönemlerini açmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda milletin tarihi, hanedanın tarihiyle başlardı. Bundan maksat, halka Türk kudretinin kaynağı ve dayanağı Osmanlılık ve İslamlık olduğunu öğretmek ve milleti daima hanedanına bağlı bulundurmaktı. Esas Türk Tarihi Osmanlı ders kitaplarında hiç yer bulmamıştı. Mustafa Kemal Türk Tarihinin meçhul, bilinmez dönemlerini, bugünkü politika savaşı için tarihi haklar bulmak maksadıyla açmış değildir. O, halkı yalnız, milli şuuruna çağırmıştır. (Ulus bilincine çağırmıştır). Millet evvelce tam bir açıklıkla böyle bir şuura sahip değildi. Kendisi bizzat Asya tarihinin yeni bir bölümünü yazdırmış ve emperyalist Avrupa'nın dünya tarih anlayışını reddetmiştir. (Bakın, emperyalist Avrupa'nın dünya tarihini reddetmiştir!) Türk milletinin islamiyetten önceki tarihi aynı zamanda Asya tarihinin de bir kılavuzudur. Atatürk, Türk Tarihi tetkikleri ile Türk milletine yeni ve modern ilim usullerine dayanan bir tarihin, milli kuvvetin, yalnız genişliğini değil, aynı zamanda hududlarını da gösterdiğini öğretmiştir. Avrupa, siyasi düşüncelere tesir yapan başka bir tarih anlayışına dayanarak bütün Asya'yı kendisine bağlamaya çalışmışsa bunun sebebi Asya üzerinde hakim olabilmek için dünya tarihinin akışı arasında kendisine manevi bir hak çıkarmak istemesidir. (yani Avrupa kendine öyle bir tarih yapıyor ki bütün işgallerini haklı gösteriyor!)... Türk İstiklal Mücadelesi ile bu hakimiyet Ön Asya'da bozulmuştur; fakat bu, Avrupa milletlerinin artık kendi tarih anlayışlarına bağlı kalmaktan vazgeçecekleri manasını ifade etmezdi. Atatürk Avrupanınki ile tezat halinde (zıt) olan ve fakat hakikate dayanan Türk Tarih Tezini ileri sürmek için Avrupa ilminin riyazi bir katiyeti haiz olan metodlarından istifade etmiştir." diyor. Bu da bir Almanın bakış açısı... ve kısaca şöyle devam ediyor:

"Avrupa tarih kitapları vaktiyle "barbar" Türklerin Altay dağlarının yüksek ovalarından şarka (Doğuya), garba (Batıya) nasıl akın ederek, milletleri ve kültürleri tahrip eylediklerini hikaye eder. İncil'de ve Ortaçağ literatüründe Türkler, (Gog ve Magog) diye fevkalede ve korkunç hayaletler olarak tasvir edilmiştir. Onlar uyuşturucu medeniyetinin buzları içinde bir ateştiler. Ve Türk korkusu hala bugün bile dünyanın yarısının uzuvlarında yaşamaktadır. Şimdi modern bilim, milattan evvel tarihin binlerce yıllık perdesini açarak batmış milletlerin kaybolmuş izlerini keşfetmektedir. Bu sırada birdenbire Türk ırkını da tarihin aydınlıkları içinde görüyoruz ve onun şark ve garb arasında nasıl bir köprü kurmuş ve nasıl devletler ve kültürler yaratmış olduğunu anlıyoruz. (Dikkat) Avrupanın birçok alimleri bunu reddediyorlar.! Fakat Atatürk'ün hayatı ve Türk milletinin tekrar uyanış ve kalkınışı Türk milletinin ruhunun ilk evini henüz yirminci asırda kurmuş olmadığı kanaatini gösteriyor."

Avrupa bunu kabul eder mi?.. 


Levent Yıldız
Kabul ederler mi? Avrupalı alimler kabul etmez de, bizim peşinde olduğumuz.. içimizdeki İrlandalılar demiyor muyuz?


Cengiz Özakıncı:
Onlar da Avrupalı.... Şimdi içimizdekileri göreceğiz.


Levent Yıldız:
Biz kimseyi hainlikle itham etmiyoruz. Atatürk'ün çapında değiller, diyebiliriz değil mi? Nasıl yorumlayabiliriz?


Cengiz Özakıncı:
Yorgun olabilir. Mesela, "Yorgun Demokrat" olabiliyor da, demi... "Yorgun Ulusalcı", "Yorgun Atatürkçü" olmuyor mu? Mesela insanlar yarışı bir noktaya kadar götürüp, nefesi yetmezse yığılıp kalabilir. Yani onun amacı ipi göğüslemektir ama yetmemiştir gücü, değil mi? Onun için haindi başka, teslim oldu başka, teslimiyetçi başka, çapı yetmedi başka... fakat yarı yoldan da dönmüşse o dönüşün sebepleri bir değil... sadece ihanet tohumlarının nedenini araştırıp ortaya koyarsa bir daha o toplumun çökmemesi için önlemler alma haline getirir.


Bu konumuz açısından çok önemli bir kitap, şimdi göreceğiz zaten. Farkında mısınız burada birlikte kitap okuyoruz, hani televizyon nedeniyle kitap okunmuyor eleştirisine, bizim programımız, televizyon üzerinden, bir yönüyle de kitap okuma. Bu kitap 1500 tane basılmış: Yayıncılık Kongresi... Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel açılış konuşmasını yapıyor. Bu kitap kongre bittikten sonra basıldı. Burada Hasan Ali Yücel'in önemli bir sözü var: "Türk aydınlanma tarihinin istikbaline/geleceğine tevdi ediyoruz.", yani bu yayıncılık kongrenin tutanak ve zabıtları için. Demek ki bu kongrede "aydınlanma" söz konusu.

Yine Hasan Ali Yücel'in kongre açılışı konuşması var, diyor ki: "Garp kültür ve tefekkur camiasının (yani batı kültür ve düşünce topluluğun) seçkin bir uzvu (ögesi) olmak dileğinde ve azminde bulunan Cumhuriyetçi Türkiye, medeni dünyanın eski ve yeni fikir mahsullerini kendi diline çevirmek ve alemin duyuş ve düşünüşü ile (kendi) benliğini kuvvetlendirmek mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor. Bunu nasıl yapacağız?".  Bu yayıncılık kongresinin özünün, yayınlanması gereken kitapların neler olduğu ve bunların çevirisinin nasıl yapılacağını anlatıyor.

Ahmet İhsan Tokgöz, yayıncı, diyor ki: " Kağıt pahalı deniyor, doğrudur. Kağıt çok pahalıdır, kağıdın pahalılığın sebebi İzmit'te kurulan fabrikadır. İzmit'teki fabrika kurulunca gümrüklere yüksek tarife tatbik olunmuştur. Bu fabrikamız ancak sarfiyatımızın onda birini karşılar. Maliyeti de fazladır. " Yani yerli kağıt üretmemiz kağıdın pahalılığına sebepmiş! Çok ilginç! Oysa biz bugün pahalılığın yerli kağıt üretmediğimiz için olduğunu biliyor ve söylüyoruz. 

Asıl konumuzla ilgili olarak; 75.inci sayfada tanıdık simalar var, Sabahattin Ali, bu neşriyat kongresinde o da var. Görüş ve bildiri sunmuş. Ve yine orada çatışmalar olmuş. Sayfa 81, bakın burada devletin, çocuklarımızın hangi masalları okuyacağı vesayeti var. Diyor ki görüşlerden biri, çocuk kitapları encümeni, "Gençlik ve Çocuk Edebiyatı Encümenin Raporu"nda : " Resimli kitaplar hususunda İngilizler'den Crukshank, Caldecott, Wolter Crane, Sir Jahn Tenniel, Kate Green tarafından tanzim (düzenlenmiş) olunmuş olan resimli kitaplar bilhassa çocuk edebiyatında yer alabilmek vaziyetindedir. Masallar için, İngilizler'den Sana Cone Bryant'ın bütün eserleri, Olcott'ın çocuk kitapları, Almanlar'dan resimli kitaplar ve mektepten evvelki (okuldan önce) devrenin edebiyatı için çocuk bakımı ve terbiyesine ait aylık mecmua olan "Kleine Kinder" neşriyatı, iki yaşındaki çocukların edebiyatına nümue olarak ta bildiğimiz en mükemmel eser Almanlardan Struvvel Peter'dir."


Levent Yıldız: "Güzel!"


Cengiz Özakıncı
Yani çocuklarımıza Alman İngiliz masalları anlatacağız!.. Bugün mesela çok önemli konulardan bir tanesi, Ethem Menemencioğlu gündeme getirmiş. Diyor ki: " Cumhuriyeti çocuklara sevdirmek, onları Cumhuriyete alıştırmak için acaba Osmanlı İmparatorluğunun geri işleriyle mi mukayene etmek lazımdır, yoksa yapılacak bu mukayese de yine Osmanlı İmparatorluğunun büyükler ile mi mukayese edilmelidir? Ondan sonra mı Cumhuriyet devrine geçmek lazımdır? Zannederim raporun bir yerinde bu mukayese mevcuttur. Başka bir yerinde Osmanlı imparatorluğunun yüksek işleriyle mukayasesi mevzuu bahsoluyor..." Burada anlattığı şey;... ya eğitimimizde hani cumhuriyeti sevdirmek için Osmanlıyı kötülemek zorunda mıyız? Yani öyle mi yapmalıyız? Bu mu uygun, uygunsa yapalım...; gibi bir görüş de var. Mesela bu bugün için önem taşıyor! 

Pertev Nail Boratav var : "Çocuk edebiyatı konusunda masal üzerinde söz söyleyeceğim. Ve arkadaşım Nurettin Artam'ın teklifine cevap vereceğim. Masallarda padişah, sultan, şehzade gibi isimler çok defa masalın iskeletini teşkil eder. .." 

Demek istediği "masallarda padişah, sultan geçiyor, halbuki biz cumhuriyetiz!"... Çocuklarımıza, kraldı, padişahtı, prensti, işte ne bileyim bilmem ne prensi, gibi masallar var, bunlar da ters bir iş yapmıyor muyuz acaba? Yıkılması gereken ve yıkılmış bir rejimi, çocuğun beynine biz masal aracılığı ile sokmuş olmuyor muyuz acaba? 

Görüşüne Pertev Boratav cevap veriyor : "Masallardan şehzade, sultan, padişah isimlerinin mevzulardan kaldırılması ile işi başarmış olmayız. Öyle masal mevzuları vardır ki orada sultan, padişah, şehzade geçer amma bu, sultanlığı ve feodalite sistemini propaganda için değildir. Çok defa masal yazanlar bunu anlamışlardır. Masallar umumiyetle padişahın ve sultanın zulmü karşısında halkın isyanını ve bu suretle yaptıkları kahramanlıktan bahsederler. Padişah, sultan ve şehzade isimlerini celfel-kalem tayyedecek olursak doğru olmaz. Bu isimleri zikrederken ekseriya gayemiz sultanlıkla, feodalite ile mücadele mahiyetini tebarüz ettirmektir. Maksadı böylece göstermemiz lazım. Yoksa, isimlerin zikrinden birşey olmaz. Bunun bu şekilde tefsir ve izahını rica edeceğim."

Grek edebiyatına da geleceğiz... Tercüme encümenin raporu, sayfa 125: Burada diyor ki; " Listedeki eserler arasında (yani çevrilmesi istenen eserler), ümanist kültüre taalluku (dayananlara) olanlara bilhassa ehemmiyet verilmesi, umumiyetle eserlerin tam olarak ve mümkün oldukça aslından tercüme ettirilmesi tavsiye olunur.

Hümanist dediği ne? Eski Yunan ve Roma ile bağlantılı bir kavram, rönesansla bağlantılı bir kavram. Yani Avrupa rönesansla Avrupa olmuş, doğuya tur bindirmiş uygarlıkta ve teknikte, rönesansı da Yunan ve Roma edebiyatının, yazılarının okunması doğurmuş! Diyor ki, bu çevirilerde madem Avrupa Yunan ve Roma edebiyatını okuyarak kalkındı, biz de aynısını yapalım, biz de kalkınalım, diyen bir görüş! Tabi masa başında öyle!...

Ömer Lütfü Barkan, bu da önemli aydınlardan : "..geniş bir programla garbe (batıya) ait şaheserlerin tercümesidir, Büyük ilmi eserler tercüme edilecektir."... Batıya ait şaheserler dediği Homeros, Heredot gibi eserler... Bakalım, kongre oluyor bitiyor, daha kongre başlayacağı ilan edildiğinde Türk basınında ne kadar köşe yazısı çıkmışsa burada (kitapta) toplanmış. Yayıncılık Kongresi ile ilgili köşe yazarlarının, ki içlerinde çok tanınmış aydınlar var, onlar neler yazmışsa bu kitabı bu bölümünde artık o var. Şimdi bakalım aydınlar ne yazmışlar.


Levent Yıldız : "Dönemin aydınları"...


Cengiz Özakıncı:
Evet, sadece konumuzla ilgili olanları okuyalım. Sayfa 141, Ulus gazetesinde :"...batı uygarlığının temelini teşkil eden başlıca şaheserler dilimize çevrilmiş değildir." çevrilmesini istiyoruz diyor...

Sayfa 155: İkdam gazetesi: "... Bir neşriyat kongresi ve teşkilatı düşünülürken Avrupa klasiklerinin tercümesi işini başa almak yanlış olmaz sanırız. Klasikler ve şaheserler bize o kadar az tercüme edilmiştir ki, bunları kale almamak ve işe yeni başlamak mümkündür. Dünyanın bütün lisanlarına tercüme edilmiş eserlerin yüzlercesine henüz bizde el süren olmamıştır." diyor....


Levent Yıldız: "Şimdi hocam, bir şey sorabilir miyim size? Şimdi bu görüşe karşı, bu görüşle birlikte Dede Korkut 'tan da bahsetse, dersin ki doğru. 


Cengiz Özakıncı: Hayır, Dede Korkut olur mu?..


Levent Yıldız: Dede Korkut'a hiç değinilmiyor demi? Ya da ne bileyim bizim milli hikayelerimiz Karagöz ile Hacivat'a, mesela, hiç bunlara değinilmeden direk Avrupa'yı alalım, kendimize tercüme edelim ve bunu okutalım çocuklarımıza...!


Cengiz Özakıncı:
Şimdi bir süpriz var, neşriyatı kongresi ile ilgili görüş, o Ahmetağaoğlu, Türkçü!, şimdi bakalım o ne yazmış, neler istiyor, önerileri var, okuyoruz, nerde yazmış? İkdam Gazetesi, 21 Nisan 1939'da ... : "Hele yabancı dillerinden tercüme meselesi, fevkalade ehemmiyeti haizdir. Bugün Avrupa ve Amerikada bir tek medeni millet yoktur ki lisanına kadim Yunan ve Latin edebiyatının şaheserleri bugün yaşayan Avrupa milletlerinin edebiyatlarındaki ana eserler tercüme edilmemiş olsun. Ve hatta bir defa değil, birkaç kere! Halbuki bizde? Bu bakımdan ne kadar geriyiz biliyor muyuz? Daha Avrupanın on yedinci asrına bile varamadık! Vakıa son zamanlarda gerek Maarif Vekaleti ve gerekse şahıslar tarafından bu yolda takdire değer gayretler sarfolunmaktadır. Fakat ne çare ki işin içinde metot ve sistem ve hatta bir dereceye kadar ciddiyet olmadığı için yapılan tercümeler bilmem ki ne derece tatminkardır?... (...) Hele eski Yunan ve Latin eserlerini hiç zikretmiyorum. Keza yaşıyan Avrupanın klasik edebiyatları. Halbuki kültürümüzün kuvvetlenmesine bilhassa bu kaynaklar hizmet edeceklerdir. Bugün Batı alemi - doğrudan doğruya - 'Rönesans' ve 'Reformasyon' devirlerinin birleşmeleri mahsulüdür. yine Greko-Romen edebiyatı ve genellikle kültürü ile doğrudan doğruya temasa gelmeliyiz. Bütün Avrupada olduğu gibi bizde de yunanca ve latince bilgiçler yetişmelidir ve bunun için de hiç olmazsa İstanbul liselerinin birisinde bu diller okutulmalıdır. Ergeç bu mukadder gerçekleşecektir. Neden şimdiden olmasın? Bay Hasan Ali Yücel böyle şerefli bir teşebbüsü neden üzerine almasın? Bizde Homeri olduğu gibi okuyacak ve onu bize kendi anlayışlarına göre açıklayacak insanlar yetiştirmeliyiz. Sonra bu tercüme edebiyatının gençliğin yetişmesinde dahi azim tesiri vardır.... İşte muhterem Milli Eğitim Bakanımızın teşebbüsünün memleket için ne kadar hayırlı ve feyizli olabileceğini gösteren mütalalar. Fakat biz bu meseleye yakında bir daha temas edeceğiz.Ahmet Ağaoğlu

Şimdi sayfa 177, bu da önemli, ve asıl süprize geliyoruz. Siz dediniz ya az önce (Levent Yıldız'a diyor), Dede Korkut'tan falan söz edilmedi diye...


Levent Yıldız: Etseydi...


Cengiz Özakıncı: Etmiş, ama nasıl etmiş... Bursa Gazetesi bir yazar, R.P.Yücel diye tanınmamış bir yazar diyor ki: 

"Fakat Türk halkını, sayısı sekizi onu geçmiyen bir sayısal kısırlığı içinde bırakamayız. Bozkurt efsanelerinden itibaren tarihin en yakın sahifelerine kadar uzayan canlı, şanlı bir mazi içinden, Türk halkına verilecek şaheserler bulmakta güçlük çekiyorsak, bu branştaki çalışmalarımızı hiç işletmediğimizi kabul etmek mecburiyetindeyiz. Türk okuruna eski kahramanlıkları olduğu kadar, yeni Çanakkaleleri, yeni İstiklal Harplerini,  onun istediği şekilde verebildiğimizi kim iddia edebilir? O, soyunun tarihinde sıra sıra yiğitlikler göstermek suretle, kanının ve ırkının yeni destanlarını meydana getirdi. Fakat bunları yazmak onun vazifesi değildir. Halk için yapılan neşriyatın mühim bir kısmı bu kaynaktan çıktığı zaman, (Halk okumuyor) iftirasına da lüzum kalmayacaktır."

Doğru düzgün yazarsanız halk okur diyor.... İlginç bir tepki değil mi? Ama Neşriyat Kongresinde değil, Basında!.... Kongreye çağrılanlar arasında böyle bir görüş öne süren yok!


Levent Yıldız: Hocam, şimdi o dönemde yaşamak lazım, nasıl bir atmosfer varmış? Bu kadar yani...


Cengiz Özakıncı: Gelelim Halide Edib Adıvar'a...


Levent Yıldız: Yani bütün aydınlar, köşe yazarları, yani kimse mi yazmıyor, kimse mi demiyor ki 'Kardeşim birazcık da özümüze bakalım. Atatürk daha yeni ölmüş, mirası ortada bize'... Çok entresan bir atmosfer var, yani bir anda herkesin birden dönüp Greko-Romen tarih konusunda bu kadar çabalaması çok entresan...


Cengiz Özakıncı: Mantık, Avrupa üstünlüğünü Rönesansa borçlu, Rönesans da Yunan ve Roma masallarını eğitime sokmasına borçlu. Biz de Avrupa gibi olmak istemiyor muyuz? Evet, öyleyse Avrupanın yaptığını yapıp, o uygarlığın temeli olan eski Roma ve Yunan edebiyatını ve kültürünü alalım! Bu...


Levent Yıldız: Şimdi hocam Halide Edib Adıvar'da mıyız, orada kalalım...


Cengiz Özakıncı: Kırılma noktası, sürgündeydi, 1939'da bu kongrenin yapıldığı tarihten bir ay önce Türkiye'ye gelmişti. Ayağının tozuyla kongreye davet edildi ve orada bir görüş savundu, savunduğu görüşe bakalım ne savundu?...


Şimdi Halide Edib Adıvar 6 Mart 1939'da Türkiye'ye döndü, bir mualif olarak yurtdışında yaşarken. Atatürk'ün ölümüyle birlikte ülkeye döndü!.. İpek Çalışlar'ın bir çalışması var, Atatürk'le sürtüşmeleri ile ilgili (İpek Çalışlar- Halide Edib) olarak. Yani Atatürk ile Halide Edib hangi konularda sürtüştüklerini en iyi anlatan kitaplardan bir tanesidir. Atatürk'e aykırı bir durumda var bu kitapta!.. Yani, niçin bu kitabı öğütlüyorsunuz demesin izleyecilerimiz, bu kitabı şundan dolayı öğütlüyoruz 'Halide Edible Atatürk arasındaki çelişkileri anlamak için bu kitabı okumak lazım'... Halide Edib'i kayıran bir bakış açısı olabilir yazarın, ama çelişkileri görüyoruz.

Halide Edib Amerikan Kız Kolejinde okumuş yetişmiş. Sultan Ahmet Mitinginde, işgal döneminde halkı direnişe çağırmış. Daha sonra onbaşı Halide olarak Kurtuluş Savaşı'na katılmış. Bu anlaşmazlıklar nedeniyle yurtdışına çıkmış ve 6 Mart 1939 tarihli gazeteler, Atatürk öldükten sonra ülkeye döndüğünü yazmışlar.... Burada da (kitaptan) Halide Edib Birinci Türk Neşriyat Kongresine katılmak için Ankara'ya gittiği yazıyor. Bildiri de sunmuş, sadece gazeteci olarak değil.. ve 1940 yılında da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bağlı İngiliz Filolojisi bölümü açılınca başına Halide Edib getirilmiş... Ve Demokrat Partiden Menderes'in partisinden de milletvekili oldu. Yani bu kitap İpek Çalışlar'ın Halide Edib, biyografisine sığmayan kadın...

Şimdi Halide Edib Adıvar'ın Birinci Neşriyat Kongresi'nde neler önerdiğini okuyalım, çünkü Türkiye'ye Greko-Romen, Türk Tarih Tezi'nin bırakılıp,  yani eski Yunan ve Roma kültürlerine giden kırılma noktasında o rayların makas değiştirdiği noktada çok önemli bir görüş öne sürüyor. Etkiliyor yani. O da şu :

Akşam gazetesi 4 Mayıs 1939, Klasikler ve Tercüme başlıklı bir yazısı : " Klasik kelimesinden kapsamlı olarak üç anlam anlaşılır. Birincisi ve asıl anlamı batı kültürünün temellini yapan meşhur Yunan ve Latin eserleridir...." diyor ve devamında:

"Asıl klasikler batı milletleri tarafından çok eski zamanlarda tercüme edilmiştir. Yunanca klasikler latincelerine kıyas kabul etmiyecek derecede üstün ve orjinaldir. Fakat onların umumi tercümesi Bizans dağılıp bilginleri batıya yayıldıktan sonra, yani on beşinci asır ortalarına doğru metot dahilinde ve topluca yapılmaya başlandı."...

Cengiz Özakıncı: Bu yanlış bir görüştür. Bu batının kendisi için uydurduğu bir masaldır. 1453 yılında İstanbul Fatih tarafından fethedilince Bizans'da bulunan bilginler kitaplarını kapıp kaçırmışlar batıya ! Batıdaki Rönesans böyle olmuş!.. Bu tamamen uydurma bir rönesans tanımıdır.  Daha önceki programlarımızdan birinde söyledik, 1204 yılında İstanbul Latinler tarafından işgal edildiğinde bütün kitaplar yakılmıştı! 1453'te Bizans'ın batıya kaçıracağı kitabı yoktu! Eski Yunan ve Roma klasikleri Arapların çevirisiyle, önce Süryaniceye  ve sonra Arapçaya çevrilerek batıya ulaşmıştır. Neyse devam edelim Edib'e:

" Özetle batının orta devirlerinden medrese zihniyetinden softalığından kurtulmasına, Yunan klasiklerinin tercümesi çok yardım etmiştir."

Yani batının aydınlanması Eski Yunan ve Roma klasiklerinin, edebiyatının, özcesi Homeros, Heredot, Hesiod, Platon, Aristotoles, vs. bunların çevrilmesiyle Batı hop diye aydınlanmış! Bunlar ilaçmış yani aydınlanma ilacı! Geliyor ve tak aydınlanıyorsun, ortalık pırıl pırıl oluyor yani. Böyle bir mantık olabilir mi? Gülünç... devam edelim :

" 19.yüzyılda kuvvetini biraz kaybetmiş görünen klasikler, son on senedir bilhassa tiyatroda dirilmeye başladı. Fransız ve İngiliz sahnelerinde klasikler son senelerde dikkati çekecek şekilde çoğaldı.  (C.Ö. Niye bizde çoğalmasın?) Amerika'da en 'ahir' zaman, tarzı olan 'Ojen Oneyi', 'Elektraya Matem Yaraşır' oyunlarıyla klasikler uslüp ve tekniğini Amerikan bir mevzua tatbik etti."... falan falan anlatıyor Batıda nasıl olduğunu....

"Batılılar klasikleri asıllarından tercüme etmişlerdir.

Cengiz Özakıncı: Haha...Klasiklerin asılları mı varmış? Ben size Aristotoles'in metafizik kitabının aslını arayışımın öyküsünü daha sonra anlatayım bir programda ! Ve sonunda ne bulduğumu. O asıl dedikleri şey parça parça küçük (fragman) kalıntılar. Koca sayfadan küçücük. Yok öyle bir şey. Neyse, ama tabi batı bunu kendi uydurmuş durumda. Asıllarından tercüme olmamıştır, Arapçalarından tercüme olmuştur.

H.Edip:"Bazıları hala ünlü olmakla beraber tercümanların bazen yanlış bir el yazısı kopyasından almış olması, onlar hakkında münakaşayı fikir dünyasında hala idame ettiriyor. Fakat yanlışları da dahil olduğu halde bu tercüme batı lisanlarını hiç şüphesiz daha gelişmiş ve daha kapsamlı bir ifade etme aracı haline sokmuştur. Klasik dediğimiz zaman içinde sanat ve edebiyat olduğu kadar fikir ve felsefe hatta ilim de olduğunu kabul etmek lazımdır." (bilim yoktur ! C.Ö.) Bunları bizim eski üniversitemize etkisi olmamış değildir... beş asır gecikmiş olan eksikliği giderirken hiç bir etkiye kapılmadan geniş bir sahada kalacağımıza ümit ediyorum.... çünkü eski yunancayı ve latinceyi su gibi bilen yazıcılarımız olduğunu farzetmek dahi, batı klasiklerinin yarattığı hava, anane ve kültüre varis değildirler. ... Bu hususta otorite olan birkaç batılı klasik uzmanının fikrini almak lazımdır. Fakat alalade herhangi batı üniversitesinde, onlar okutandan ziyade, onları tercüme etmiş, kendi diline klasik bir güzellikle çevirmiş milletler arasında tanınmış olanlardan, Mesela Oxford'un meşhur Gilbert Murray derecesinde olanların fikrini almak lazımdır. Üç beş sene, hülasa ilk tayin edilecek müddet zarfında listeyi tesbit ettikten sonra hangi lisandan çevirmeli meselesi kalır." imza Halide Edib... diyor


Cengiz Özakıncı: Şimdi, kimi önerdi, eski yunan ve roma eserleri çevrilmeli, fakat kim çevirmeli, bir de önerdi. Kimmiş o? Gilbert Murray, İşte onu geçen programda da gördük. 1939'da öneriyor, 1940'da Gilbert Murray çevriliyor (Yunan Medeniyeti Niçin Ebedidir? çeviren: Osman Derinsu). Halide Edib'in önerisi ile Ders Kitabı oldu! Eski Yunanlıların dehası! "Yunanlıların yazdıkları eserleri aynı tazelikle bin, iki bin sene payidar kıldıran harikülade bir dehaları vardı. Şunu da tebarüz ettirmek isterim ki Yunanlılar aynı harikülade ruhi hayatiyeti, ilim ve fennin akımı olarak kabili imha olmayan ve pek tekamül etmiyen fakat aşağı yukarı sabit ve ebedi olan faaliyet nevilerine de mezcetmişlerdir... Helenizm denilen şey bunlara değil, fakat insanlık hasletinin inceliğine dayanıyordu."

Bayağı övgüler var!... Yani Türkiye'yi işgal eden Yunan ordusunun ideolojisi 'insanlık' (ha,ha) özelliğinin inceliğine dayanıyormuş!


(G.Murray kitabından yine) "Eski Yunanda batıl itikatlar, yani hurafeler, hemen tamamen sökülüp atılmıştı"

Yani, Eski Yunanda hurafe diye bir şey yokmuş!..Tamamen sökülüp atılmış, hepsi pırıl pırıl aydın insanlarmış... Zaten öyle görüşler var, Eski Yunanlılar eleştirel, akılcı düşünce sahibi insanlarmış! Asla öyle batıl inançları yokmuş!... Bunların tamamı uydurmadır. İlerki programlarda her birini göstereceğiz. Hangi batıl inançlara sahiptiler.

(G.Murray kitabından devam): "Eski Yunanda mecburi ortodoksluk, yetkili makamların sansür usulü mevcut değildi."

Bakar mısınız? Yani, Eski Yunanda doğru yol şudur diyip, onun dışındakileri eleştirmek diye bir şey yokmuş veya sansürlemek diye bir şey yokmuş. O kadar demokratmışlar yani!.. Düşünce ve fikir özgürlüğü varmış bir de onlarda, hatta ilahları bile eleştirirlermiş... devam edelim... Eski yunan düzenlemesi, felsefe yunan eseridir... gibi...


Şimdi, Birinci Neşriyat Kongresi 1-5 Mayıs 1939 tarihleri arasında gerçekleşen bu Yayıncılık Kongresi Türk Milli Eğitim Bakanlığınca düzenlenmiş olup, işte bu kongreye yapılan aydınların, davet edilen aydınların bu kongreye yaptıkları önerilerden, en konumuzu ilgilendireni Grek ve Roma, Yunan ve Roma eski klasiklerinin bütün dünyada, Avrupayı aydınlatan, ve Avrupanın aydınlamasını borçlu olduğu ebedi yapıtlar olduğu iddiası, kemikli iddia, herkes diyor ki Homeros, Heredot, Aristo, Platon okudular aydınlandılar, biz de bunları okursak aydınlanırız... Bu ! Bu genel yargı Milli Eğitimimize de yansıdı, klasiklerin çevirisi yapıldı, burada öneriler de var, hangileri çevrilsin, hangileri çevrilmesin diye, doğu klasikleri de çevrildi , Yedi Askı gibi Arap şiirleri falan, fakat asıl Grek ve Roma klasikleri çevrildi. 

Mesela Lucianos'un Seçme Yazıları çevrildi (gösteriyor), Nurullah Ataç çevirmiş, serinin her kitabı da, her çeviri kitabın baş sayfasında bu var, yani yüzlerce kitapta var

"Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz. 1-8-1941 İsmet İNÖNÜ"

Eski Yunanın çevrilmesiyle aydınlanma arasında direk bağ kuruluyor, önceki programlarda İlyada Odyssey çevirisinden 1941 bahsettik Ahmet Cevat Emre. Daha önceki programda İngiliz Maarif Etüdleri adlı kitabı örneklemiştik. Ve bu kitaptan uzun alıntılar verdik, 1939'da Türk-İngiliz İttifak Antlaşmasıyla hemen Türkiye'de halk evlerine yayılan İngiliz propagandist akademisyenlerinin İngiliz düzenini Türkiye'ye propaganda ettikleri ve yine Yunan-Roma klasiklerinin okullarda okutulmasıyla biz İngilizler aydınlandık sizde öyle yapın önerisinde bulunduklarını belgeleriyle anlattık. 

Halk Evlerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Konferanslar Serisi kitabı "Bir Shakespeare Tradejisi - İngiliz Köyü" gibi konferanslar verildiğini anlattık. Ve Atatürk döneminde Türk Tarih Kurumunda üye olan Saffet Engin'in "Kemalizm İnkilabının Prensipleri" kitabında, burada ben size hemen göstereyim, hemen başlıyor bu Avrupa olayı, sayfa 23:

"Avrupalılık olmamak bu asırda yaşamamak, hayatı bilmemek, manen ölmek demektir. .. Avrupalıların, hele Anglo-Saksonların bugünkü üstünlüğünü hümanizme borçlu... Hümanizm denilen bu sosyal ve hayata müteveccih terbiye, inkilab terbiyesinin esasıdır. İşte Cumhuriyet maarifi, milli, layik ve ümanist olmakla bize en büyük müjdeyi vermektedir."

Yani, Hümanist deyince Grek-Roman lakabı oluyor. Hemen başlıyor 1939'da ve 1949'a gelince Atatürk döneminin, bir izleyici soru sormuştu, Nilüfer Hanım bir soru sormuştu "ya ne oldu Atatürkcüler hiç mi ses çıkarmadılar bu Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin rafa kaldırılmasına", demişti... 


Levent Yıldız: Bir başka izleyicide, sayın Günsel de sormuş; Atatürk bu yunan masallarına muhteşem klasikler diye yutturmaya çalışan bu aydınlara ne derdi acaba? diye


Cengiz Özakıncı: İşte, Eski Yunan Masalları çeviren Şükrü Kaya, yayın tarihi 1949, burada bakın çok önemli :"Rönesans döneminin Hümanizma denilen irfan doktrini, Yunan, Roma ve diğer klasik lejandların (efsaneleri) yeniden tetkik ve taklidiyle başlar.

Yani, Eski Yunan Taklid edilince aydınlanılmış!... Şükrü Kaya öyle tanıtıyor...

"Şimdi dünya edebiyatının her safhasında ve her sahifesinde, bu efsanelere, tanrılarına, müzlerine, KAHRAMANLARINA, imalar, telmihler, teşbihler vardır. Onları anlayabilemek için, YAHUDİLERİN mukaddes kitabının (bible) MASUM bir eda ve üslüpla anlattığı İSRAİL PEYGAMBERLERİNİN hikayelerini, Homer, Zerdüşt, Virgil, Firdevsi" !!!!

devam ediyor, Atatürkçü, bakanlığını yapmış adam, ne diyor burada:

"Avrupada rönesans devri Yunan ve Roma edebiyat ve felsefesinin Avrupa dillerine tercümesiyle başlamıştır. Homer, Hesiod, Virgil tercüme edilen klasiklerin başında gelir. Yunan efsanelerindeki KAHRAMANLARIN hayatları eski ve yeni bir çok meşhur ve maruf trajedilere mevzu olmuştur!"

Bir defa inanmış, bunlar tercüme edilince Avrupa aydınlanmış! Bunlar tercüme edilmeden önce karanlık bir Avrupa varmış! Bu Virgil'i falan çevirince sihirli bir değnek oluyor çıt diye aydınlanıyoruz!.. Diyor ki:

"Bazı öğretmen ve edebiyatçı dostlarım, neşrinin gençlerimize faydalı olacağını ve zahmete değeceğini ısrarla tekrar ettiler. Türkçeye çevrilmesi bir vakitler bana zevkli bir iş olmuştu. Memleketin irfanına az da olsa bir faydası dokunursa hizmet şerefi bu tercümeyi bastırmak cesaretini veren o dostlarındır."

Neymiş bu "Eski Yunan Masalları", yani bunu okuyan aydınlanıyor.


Levent Yıldız: Bir izleyicimiz diyor ki, Engin Bey, sizin kitapları da büyük bir dikkatle okuduğunu ifade ediyor. Peki hocam klasikleri dilimize çevrilmesi bize niçin katkı sağlamadı?


Cengiz Özakıncı: Onu söyleyeceğim. Bütün Batı gazetelerinin günü gününe İngilizceden veya Fransızcadan, hangi dille yayınlanıyorsa Türkçe olarak okumak isterim. Günü gününe. Bütün Batı, Yunan-Roma klasiklerini de Türkçe olarak okumak isterim. Bütün doğu klasiklerini de okumak isterim. Arapçasını, Çinçesini... FAKAT, bu bir şey, çevrilmesi zararlı demiyoruz, FAKAT siz bunu ATATÜRK'ÜN TARİH TEZİNİN YERİNE ikame ederseniz (-- Levent Yıldız 'O başka bir şey' --) sizi Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal etmiş olan, Megali İdea'nın dayanmış olduğu 'bütün insanlığı aydınlanlatan Yunanlılardır' tezini, kendi tarih kitaplarımızda okutursanız, demi, TÜRKLERİ BARBAR OLARAK NİTELEYEN BİR TARİH TEZİNİ TÜRK ÇOCUĞUNA tarih dersi diye okutursanız... ZARARLI OLAN BUDUR...


Levent Yıldız: Kitapları okumak değil, özelliği bu...


Cengiz Özakıncı: Bakın 2 tür cahil var. Biri hiç bir şey okumamış. Okuma yazması yok, o biliyor cahil olduğunu ve diyor ki 'size sorabilir miyim' o sorar. Ondan zarar gelmez. Eğitilerek cahil bırakılmış olan kötüdür. Yani, yanlış eğitimden kaynaklanan, öğretilmiş cehalet vardır ki, bütün ülkelerin öğretilmiş cahilleri , o ülkelerin başına beladır. Yani yanlış okutulmuş, eğitim yoluyla yanlış yargılara saplanılmışlıktır tehlikeli olan.  İşte bende Türk Tarih Tezini, Atatürk'ün Türk Tarih Tezini, uygarlık, insanlık tarihinde Türklerin uygarlığıa katkılarını bilimsel temelli ortaya koyan bir tezi okuyan, okuyarak aydınlanmış, islam öncesi  ve sonrası uygarlıkların da Türk Damgasını arayıp bulup ortaya koymuş bir TÜRK, yabancının en korktuğu TÜRK'tür, yani saldırgan yabancının en korkacağı TÜRK odur işte. Öyle insanlardan oluşursa Türkiye, zordur başka şeyleri ona yutturmak.

İşte siz bu ATATÜRK'ün Türk Tarih Tezini çelik gibi savunma oluşturan, ideolojik saldırıya cevap oluşturan bu tarih tezini kaldırır, onun yerine Atatürk'ün mücadele ettiği, red ettiği bir tarihi, uygarlık tarih anlayışını okullarımıza ders olarak koyarsanız, bu başka bir şeydir.


Levent Yıldız : En azından Atatürkçülük diye adlandırılamaz. Ben Atatürkçüyüm diyemezsiniz... Filiz Debreli demişki: Halide Edib, Ali Kemal, Refik Halit gibi işbirlikçilerle birlikte Türk Solcular Birliği adına bir dernek kurmuşlar, ABD Başkanı Woodrow Wilson'a bir mektup yazarak, 5 Aralık 1918'de Amerikanın Türkiyeyi manda yönetimi altına almasını istemişlerdi... demiş.


Cengiz Özakıncı: Evet...


Levent Yıldız : Buyrun hocam devam edin...


Cengiz Özakıncı: Atatürk'ün naaşı Etnografya müzesinden alınıp Anıtkabir'e götüreleceği gün Türkiye'deki bütün gazeteler Atatürk eki verdiler. 10 Kasım 1953. İşte Falih Rıfkı Atay'ın gazetesi -Dünya- böyle bir Atatürk Eki verdi.  Birinci sayfada Rüşen Eşref Ünaydın Atatürk'ü yazdı. Bu yazıdan okuyoruz: anlatıyor şunlar, şunlar, bunlar O'nun eseridir.

" Bunlar O'nun eseridir! Ne Fidyas Partenondaki fildişi ve altın Atena'sına, ne Praksitesl, Hermes'le tanrılaştırdığı mermere, ne Mikel Angelo Meryemin rahiym kucağına yatırıp dinlendirdiği İsa ile canlandırdığı Piyeta'ya, ne alnının taşkın tümseklerinden akıl saçan ve Rabbinin yüzünü görmüş ak sakallı Musa'ya, ne Golliatı deviren imanının bütünlüğü çıplak pazısına vurmuş delikanlı Davud'a, ne Sistin duvarında ayaklandırdığı mahşer gününe, ne Roden onunla boy ölçüşecek tunçtan düşüncesinde...." yani onlardan hepsinden üstündü diyor. 

Kıyasladığı şeylerin içinde bir tane Türk yok, ya Atatürk'ü övecek de neyle övüyor!.. Eski Yunan-Roma ve Hıristiyan kavram ve deyimleriyle... Yani, şu yazıyı okuyan benim köylü vatandaşım 'O kim ya?' der. 'Ha, Atatürk bir yabancıymış' !.. der, bir defa şunu okuyan. Bir gazete, günlük gazeteden söz ediyoruz. Ve Atatürk'ü övüyorsun, neyle övüyorsun Atina'daki parthenonla, Hermesle, Mikel Angelo'nun Meryemiyle, bilmem neyle övüyorsun!

Devam ediyor, çoşmuş... "Paşam, senin huzurın insanın içine bir kale emniyeti ve mehabeti verirdi. Senin yalçın dağ başları gibi sert rüzgarlı ikliminde ancak sakat ruhlar rahatsızlık duyarlardı. Olimposundan boralar ve şimşeklerle nazil olmuş Zeus hışmını sen yalnız öylelerine gösterirdin. Sağlam ruhlar senin dağ başının diriltici havasında kemale ermişlerdir."

Ne Allah aşkına bu? Atatürk övgüsü, Atatürk'ün cenazesi Etnografya Müzesinden alınıp Anıtkabir'de toprağa verilecek...


Levent Yıldız: Olimpos, Zeus...


Cengiz Özakıncı: Şimdi aynı gazetede Rüşen Eşref'ten Atatürk'e daha yakın kim var? Yani Atatürk'ün sofrasını en fazla konuk olmuş insanlardan bir tanesi Falih Rıfkı Atay... Dahası 1918'de Çanakkale ile ilgili ilk röportajını yapmış kişidir Rüşen Eşref... Aynı gazeteden Falih Rıfkı Atay'ın yazısı, Ölüm Yılı diye yazmış, bu yazının içinde ne diyor  bakalım: 

"Baba Atatürk, arkadaş Atatürk, karındaş Atatürk, varlığı bir hava gibi içini kaplayan, daha on yıl önce en güzel tanrılardan daha güzel Omiros'un (Homeros) kahramanlarından daha destankari, altın saçlı, çevik ve kıvrak, o 48 yaşındaki gencin hatırası, bir asırlık eski ve uzak bir hayale dönmüştü."

Yani kıyasladıkları hep bu eski Yunan ve Romanın kahramanları (Levent Yıldız : "Mitolojisi"), yani Sezarla karşılaştırıyor, Homerosla karşılaştırıyor, şunla bunla... Ya ATATÜRK'ün karşılaştırabileneceği TÜRK YOK MU? BİLGE KAĞAN YOK MU? TUĞRUL YOK MU? ATİLLA YOK MU? .. yok... Onlar yok, Atatürk onların bir devamı olarak anılabilirdi, değil mi bu yazılarda? Ama kimler var? Homerosun kahramanları, Olimpos Zeus, Athena, tanrılar şu bu...

Atatürkçülerin, Atatürk öldükten 15 yıl sonra ne hale geldiğinin belgesidir. Neyle? İşte 1939 yılındaki Neşriyat Kongresinde Halide Edib'in vs.vs. görüş sahiplerinin tamamının, işte Avrupa Eski Yunan ve Roma'daki edebiyat yapıtlarını çevirerek aydınlandı, biz de madem ki aydınlanmak istiyoruz, batının okuyup aydınlandığı kitapları çevirelim aydınlanalım, mantığıdır. Mantığın Türkiye'yi getirdiği yeri gösterdim.

Ve az önce kitabını gösterdiğimiz kişi, 1970'lerde bu defa, bakalım .. Atatürkçülüğün bayraktarı "Yükseliş Savaşımızda Jüpiter, 1971".. ne diyor... "Milli Eğitimin ricasıyla benden istenilen eğitim bildirisinde (raporda) bu konularda özetlemeler açıklanmıştır." ... kendisini tanıtıyor Dr. Arın Engin, Türk Tarih Kurumu ve Eski Kültür Bakanlığı Ulusal Öğretim ve Eğitim Kurulu Üyelerinden, Kolombiya Bilgitayı (Üniversitesi) Onursal Arkadaşı... diyor ve daha hemen bu kapaktan giriyor, diyor ki:

"Greko-Latin kültürünün eğitimimize almadıkça gerçek batılılaşma olanağı yoktur.".. daha kapaktan giriyor. Bu kişi sıradan birisi değil! FORD VAKFININ desteklediği bir eğitimci!


Levent Yıldız : Neden vurguladınız o vakfı?


Cengiz Özakıncı:  Şimdi geleceğiz. (Levent Yıldız : Peki) ... ve diyor ki:

"Greko-Latin kültürü eğitimimize alınmadıkça gerçek batılaşma olanağı yoktur"... imza Yakup Kadri Karaosmanoğlu. 1970 de gelinen nokta da bu. Devam ediyor.. "Greko-Latin kültürünü benimsemek zorundayız."... "Atatürkçülük Türk bütünlüğü (Pan-Türkism) ülküsünü tüm genişliğiyle içine almaktadır."

Greko-Romen eğitimi vereceksin, ama Pan-Türkist olacaksın!... Allah-allah nasıl oluyor bu iş? Bilmiyoruz.... 

Yine aynı kişinin 'Atatürk Bildirisi'... Yine "Greko-Romen kültürünü almadıkça batılaşma olamaz".... şimdi geliyoruz FORD VAKFINA... "Greko-Latin batı kültürü bu eğitimin temelidir. Ummet Osmanlı kafasını söküp atmalı, ulusalcı müslümanlık gerçek dinimizdir. Ezan ve ibadet Türkçe olmalıdır. Kur'an anlamak gerektiğini buyuruyor.".... Herşey birbirine karışmış durumda.... 

"Greko-Latin kültürü de hem Türkleşmenin, hem de çağdaşlaşmanın o eşsiz etkilerini verir."... "FORD VAKFINCA yapılan 92 bin dolarlık bağış, geçtiğimiz dönemde alınan son taksitle ödenmiştir... Önümüzdeki 5 yıl içinde Ford Vakfı 78 bin dolarlık yeni bir bağış yapmayı benimsemiş ve bu bağışın 7 bin dolarlık ilk iki taksidin toplamı 14 bin dolar vakfımıza verilmiştir."...


Levent Yıldız: Tamam hocam son cümle...


Cengiz Özakıncı: 1938'den sonra Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin rafa kaldırılması silah bırakmaktır. İdeolojik savaşı bırakmaktır. Çünkü Atatürk'ün Türk Tarih Tezi, emperyalizmin yayılma aracı olarak Grek ve Roma tarih tezinin panzehiridir. Ve bunu elden bıraktığınız zaman  ona teslim olmuş olursunuz. İdeolojik teslimiyet.


Levent Yıldız: Devamı haftaya kaldı ....
06 Ekim 2018  




*

Önceki programlar:
8 Eylül 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ'NİN BİLİMSEL DAYANAKLARI

15 Eylül 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ NEDEN TERKEDİLDİ?

22 Eylül 2018
ATATÜRK TÜRK TARİH TEZİNİ NASIL YAZDI ?

29 Eylül 2018
TÜRK TARİH TEZİ İLE TARİH VE MEDENİ BİLGİLER DERS KİTAPLARI NİÇİN RAFA KALDIRILDI?

6 Ekim 2018
YUNAN-ROMA TARİH ÖĞRETİSİ NASIL TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN TEMELİ OLDU ?
[video 1] [video 2[video 3] yukarıda transkripsiyonu olan programdır. SB

13 Ekim 2018: 
TÜRK TARİH TEZİ YERİNE BENİMSENEN "YUNAN-ROMA TARİH TEZİ'NİN" TEMELİ VE YERLİ SAVUNUCULARI

20 Ekim 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ'NE YÖNELİK ELEŞTİRİLERE YANITLAR...

27 Ekim 2018
GREK-ROMA TARİH TEZİ, HİTLER VE MUSSOLLİNİ FAŞİZMİNİN TEMELİ Mİ?

3 Kasım 2018
GREKO-ROMEN VE İNDU ARYAN TARİH TEZİNİN IRKÇI TEMELLERİ
Levent Yıldız: "... Ülkemizde Greko-Romen ve İndo-Aryan Tarih Tezini savunanlar, hep büyük Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin ırkçı olduğu propagandasını yürütmüşlerdir, ama aslında, tarih üzerinden Türk ulusuna yönelik psikolojik savaş yürütenlerin savunduğu bu tezler, aslında bu tezler ırkçı temeller üzerine inşa edildi..."



Bu programlar devam edecek (Her Cumartesi)...
Gerçekleri öğrenmek istiyorsanız kaçırmamanız gerek! Tekrar tekrar izleyerek, not alarak izlemeli, hatta lise öğrencilerine tavsiye etmeliyiz. 
Kültür & Eğitim Soykırımı/Emperyalizmine karşı topyekün savaşmalıyız!
SB



NOTLAR:

1 - Kitap Adı: Kemal Atatürk - Osmanlı'nın Çöküşü, Türkiye'nin Dirilişi
Yazar:  Herbert Melzig / Çeviri:  Ahmet Arpat
Yayınevi Alfa Yayıncılık, İlk Baskı Yılı 2011

"Mustafa Kemal, yeryüzünün bu bölgesindeki, başkalarına kul olmuş bütün uluslara özgürlüğe giden yolu göstermiştir. O, Nil'in kıyılarından Çin ülkesinin akar sularına kadar toplumlar için bir efsanedir. Şimdi O kendi insanlarının ortasında durmuş, çevresine ışıklar saçıyor. Bir yaşlının bütün bilgeliği ve bir gencin sonu gelmeyen enerjisi ve kararlılığı ile gerçekleştirdikleri, bütün dünyanın hayranlıkla seyrettiği etkileyici bir oyundur. Yüce bir insanın milletine ve insanlığa olan aşkıdır..." - Herbert Melzig

Herbert Melzig, Ortadoğu'yu çok iyi tanıyan bir Alman tarihçiydi. Kitaplarında ve araştırmalarında özellikle İran'ı ve Türkiye'yi ele almıştır. Daha çok Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamı ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Herbet Melzig'in ilgisini çekmiştir. Oldukça iyi Türkçe konuşan ve 1937-1947 yılları arasında Türkiye'de yaşamış olan tarihçi Melzig, Atatürk'ün misafiri olma ve masasında oturma şerefine de erişmiştir. Herbert Melzig'e göre Mustafa Kemal Atatürk ile Anadolu'da binlerce yılın derinliklerinden kahraman bir ruh doğmuş ve aydınlığa yükselmiştir. Herbet Melzig'e göre Atatürk, Doğu'nun tarihinde yepyeni bir döneme imzasını atan ve emperyalist Avrupa'nın anlayışlarının yanlış olduğunu kanıtlamayı başaran kişidir. Osmanlı'nın sonunu, Türklerin İstiklal Savaşı'nı, düşmanı Anadolu'dan atmalarını, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve devrimlerin tasarlanıp gerçekleştirilmesini yaşamış olan Herbert Melzig'in gözünde Mustafa Kemal, tarihten gerçekten bir şey öğrenmiş olan ender devlet adamlarından biridir. Bütün mücadele ve kavgaları milleti içindir. Herbert Melzig, Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından şunları söylemişti: "O'nun peşinden gittiği güç, sevginin gücüydü! Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler Atatürk'ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar."


2 - FORD VAKFI neden önemli :... 
I.ve II.Dünya Savaşı'nı finanse edenlerdendir, Hitleri ve Nikaragua Contra'yı destekleyenlerdendir... NWO yani Yeni Dünya Düzencilerdendir !.... SB.

* 1949'da "Free Europe Committee"nin kurucuları:
Allen Welsh Dulles - Cia kurucusu ; J.K.Grew - Japonya B.Elçisi ; D.C.Pale - OSS üyesi ; Lawrence Gianni - Bank of America Dir. ; Gen.Eisenhower ; AFL-CİO temsilcileri. Propaganda projeleri üretildi. Projeciler arasında, 1968 Baharının ünlü filozofu Herbert Marcuse da bulunuyordu. 1950'de Radio Free Europe yayını başlatıldı. Bütçesi: 10 milyon dolar. Para kaynağı: American Sulphur corporation, Buffola Rochester to Pittsburg Railroad Co., Clark McAdamas Clifford (National Bank Yönetmeni), C.Rodnay (Pan-Am Bşk.), C.D.Jackson (Time and Life yayıncısı), Henry Ford II (General Motors), Chrysler, Rockefeller. [syf 371]

NDI 'National Democracy Institute for International Affairs', yani Uluslararası İşler Milli Demokrasi Enstitüsü.
İşin içinde uluslararası ilişkiler olunca, ABD dış politikasını yürüten resmi, yarı-resmi kişilerle bağlantılı özel dernek, fon ve elbette uluslararası şirketler ve şirket vakıfları dünya demokrasisine katkıda bulunmak üzere hazırdırlar. NDI'nin NED dışında kurduğu, DCF (Democracy Century Fund) adlı fonunun para kaynakları bu ilişkiyi gösteriyor. Bir fikir verebilir ya da tanıdık gelebilir, diyerek ulusal demokrasilerin parasal destekçilerinin tümünü ekler arasında bulabilirsiniz. Ünlü olan kartellerden ve ünlü kişilerden birkaçını burada sıralayalım: AT&T, Amoco, Chevron Overseas Petroleum Inc. ; The Coca-Cola Company ; Consolidated Natural Gas ; Daimler Chrysler Corporation ; Enron Corporation ; Ericsson Ins. ; Ernst & Young LLP ; Exon Mobil Corporation ; Ford Motor Company ; Lockhead Martin Corporation.

Listedeki şirketlerin ve öteki kuruluşların adlarına NDI'nin yönetiminde ve danışma kurulunda yer alan birçok kişinin çalışma yeri olarak rastlıyoruz. Bu ad çakışmaları ve para ağı şöyle bir digeyi gösteriyor: Amerikan devletini temsil eden görevlilerle karteller, sendikalar, şirketler, SOROS gibi bankerlerin örgütleri amaçlarda birleşerek dış ülkelerdeki sivil toplumcuları güdüleyip, o ülkelerin koşullarını göz ardı ederek Amerikan tipi seçkinler demokrasisini kurmaya karar veriyorlar. ABD'nin derinliklerinden esinlenmiş ve hayranlık duygularıyla kendinden geçmiş kişilerin bile, kolayca anlayacağı bir nedeni var bu kararın: Halkın, paranın gücü karşısında ilkesizliği, eğilip bükülmeyi eleştiren deyişinde olduğu gibi 'PARAYI VERİP DÜDÜĞÜ ÇALMAK'. [syf 354]

Cia projelerinde çalışan öğretim elemanları ve memurların en azından % 60'ı yaptıkları işle ilgili tüm gerçekleri bilmekteydiler. Uluslararası politak için bunca kişiyi devşirmeyi göze alanların arkasında elbette önemli şirketler bulunacaktır. Bir küçük örnek alalım: 1978'de ABD eski Hazine Bakanı William E.Simon ve yeni muhafazakarlardan Irving Krsitol'un kurucu olarak göründükleri IEA (Eğitim İşleri Kurumu) yabancı gençlerin devşirilmesinde eşgüdümü sağlayacaktır. 100.000 bin dolarlı kbağışla işe başlanır. İlk aşamada tutucu vakıflar ağının dörtlüsü olarak bilinen The john M.Olin Foundation, The Scaife Family Trust, The JM Foundation ve Smith-Richardson Foundation destek verirler. Daha sonraları adı Madison Center for Educational Affairs olarak değiştirilen örgüte, Bechtel, Coca-Cola, Dow Chemical, FORD Motor Co., General Electric Co., K-Mart, Mobil ve Nestle para akıtırlar. Akıtaln para çok büyük olur. Olin Foundation yalnızca 1989'da 200 ayrı eğitim kurumu ve 'think-thank'e 15 milyon dolar vermiştir. Türkiye projelerini de destekleyen Smith Richardson Foundation 'Siyaset Programı' için 4,8 milyon dolar; Scaife Foundation, başta Heritage Foundation ve hudson İnstitute olmak üzere birçok kuruluşa yılda 8 milyon dolar vermektedir. Graham Fuller'in Türkiye'deki Nurculuk araştırmalarını RAND üstünden para ile destekleyen Earhart Foundation, yılda 2 milyon verirken, tek tek profesörlere yılda 100 biner dolar ödemektedir. Bu profesörler çoğu ekonomi, felsefe ve siyaset bölümlerinde görevlidirler. [syf 378-9]

Mustafa YILDIRIM
SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA



________________________
________________________