afrodit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
afrodit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Olympos Grekçe Değil

 

Zeus'un adı dışında tüm isimler Pre-Greek, yani Grekçe olmadığı gibi HA kökenli de değil.


On İki Olumpos (Olympos) Tanrısı

Soldan sağa: 

* Hestia (ἑστία - ocak, aile); Grekçe değil; İonlarda ἱstíi/ἱστίη, Boeotiada ἱstía/ἱστία ; Türkçe "isig, isti, ısı".

* Hermes (Έρμῆς, Atlas'ın kızı Maia'nın oğlu, ulak, kılavuz, ticaret, hırsız);  Grekçe değil; Farklı sürümleri "érmeías, érmeíis, érmᾶs, érmáon, érmán, érmáou, érmaon"; Türkçe "Er, Erman".

* Afrodit ( Ἀφροδίτη - aşk, tutku, güzellik); Grekçe değil; Türkçe Apa-Tur

* Ares (Ἄρης - vahşi savaş); Grekçe değil; Türkçe Uraz.

* Demeter (Δημήτηρ - toprak, bereket, tarım); Tartışmalı, "bilinmiyor".

* Hephaestus (Ἣφαιστος - ateş tanrısı, demirci); Grekçe değil.

* Here (Ἥρα - kadın, aile, evlilik); Grekçe değil.

* Poseidon (Ποσειδῶν - deniz, deprem, at); Grekçe değil.

* Athene (Άθήνη - bilgelik, stratejik savaş, sanat); Grekçe değil; Türkçe Ak-Ene

* Zeus (Ζεύς - gök, şimşek, gök gürültüsü); HA (*dieu- `Zeus') deseler de tartışmalı; *di-eu / ti-eu =  di-ngir = tingri/tengri/tanrı; Etrüsklerdeki karşılığı  Tinia ; Türkçe tin = ruh ; (Hitt. *šiuš, šiun(i)- `tanrı'). Nuh Tufanı'nda şimşekli gök gürültülü sağanak yağışın olması, Nuh'un Sumercedeki adı Ziusudra - zius/šiuš(-udra) "Acaba Ziusudra’daki

Zius > Zeus’a dönüştürülmüş olabilir miydi? - TST"

* Artemis (ay, kadın, çocuk, av); Grekçe değil; Likçe Ertemi; Türkçe Erdem.

* Apollon (kehanet, kurt, müzik, av); Grekçe değil; Türkçe Alp.


Adları geçenlerden:

* Atlas / Ἄτλας ; Grekçe değil. Titan sınıfından Yafes'in oğlu. ATA.

* Maia / μαια ; Grekçe deseler de tartışmalı, çünkü anlamını "ebe, yaşlı kadın, nine, bakıcı/dadı" olarak verirler. Umay da doğumun, kadın ve çocukların koruyucusudur. Öyle ki "Mētēr, mother" kelimesi de bu sözcükten gelir. Latincede Maius; Türkçe Umay, Maygıl > Mayıs.

Olympos (Ὄλυμπος) KESİNLİKLE GREKÇE DEĞİL; ULU (-mpos?)

"Grekçe Değil (Pre-Greek)" demek aynı zamanda "Hint-Avrupa Dilden Değil (Non-IE)" demektir.

SB

TST: Turova ve Saka Türkleri

Görsel: MÖ 1.yy-MS 1.yy, Walters Sanat Müzesi'nde




10 Mayıs 2026 Pazar

Aphrodite

 


* Aphrodite, İskit/Sak Türklerinden Greklere geçmişti. İskitlerin Argimpasa'sı yazıtlarda Apatouros / Apaturum olarak geçiyordu. Argimpasa "kamçısının yardımıyla dünyayı gezen kamların başı"ydı. Api Yer'in Anası iken Apaturum şamanların başı olmuştu. İskitya (Taurisia Skythiası) dedikleri ülke eskiden Ourania / Tourania olarak anılan Ukrayna-Kırım bölgesiydi ve MÖ 8.yy'da Karadeniz'e çıkıp dönen Miletos göçmenleriyle Apatouria (Tur'un Apa'sı/Ana'sı) Anadolu'ya getirildiğinde ağızlarda Aphrodite'ye dönüşmüştü.

* Avesta’daki kayıtlara dayanarak, eski dönemde Türklerin Tura adında bir hakanları vardı. Alp Er Tonga’nın babasının adı da Tur idi. Eskiden Dinyester nehrine de Tyra (Tura) denilirdi.

* Urartular kendileri dışındaki diğer toplulukların tanrılarına da sahip çıkmış ve Meher Kapısı'ndaki listenin beşinci sırasına Turani adını yazdırmışlardı.

* Aphrodite'nin Etrüsklerdeki karşılığı da Turan'dı.

* Antik kent Aphrodisias adını MÖ 2.yy'da alıyordu. Oysa en eski adı Lelegon-polis'ti ve Grek olmayan, Pelasglarla soydaş olan Leleglerden kalmaydı.

* Aphrodite'nin (Afrodit) adı da Yunanca değildi ve kesinlikle "köpük" anlamına gelmediği gibi Hint-Avrupa dil grubunda da yer almıyordu. Aynı şey oğlu Eros'un adı için de geçerliydi.



Analarımızın vazgeçilmez silahı; Terlik ;)

Aphrodite de parfüm şişesini kıran oğlu Eros'u sandaletiyle terbiye ediyor.

Biz Annelere her gün Anneler Günü'dür.

SB


Ares-Afrodit- Hephaistos ilişkisine de Sumer-Türk açısından bakılması gerektiğini düşünüyorum. Erklig (güçlü) savaşçıların, silahların ve zırhların efendisi ve ölüm cezasının buyurucusuydu. Mars ve Erklig (Venüs) birbirine kavuşunca ak renkle nitelendiriliyordu. Bu aynı zamanda Ares (Mars) ile Afrodit’in (Venüs) neden birbirlerine çekildiklerini de anlatır. Hatırlarsanız, Ares ile Afrodit kaçamak yaptıklarında Ephaistos onları basmış ve cezalandırmıştı. Afrodit su (İlyada’ya göre annesi Dione Okyanus’un kızıdır) iken Ares (Mars) ateşti ve demiri dövmek için her ikisi de gerekliydi. Afrodit (Venüs) ile Ares (Mars) kavuştuğunda demirci ustası Pelasglı Ephaistos devreye giriyordu. O ateş ile suyu kullanarak demiri dövüyor (yani Ares ile Afrodit’i cezalandırıyor), savaşçılara silahlarla zırhlar yapıyordu. Türk mitolojisinde Mars Kızagan Tengri’ydi, kızıldı, ateşti. Sumerliler’de ise bir elinde kılıç diğer elinde aslan başlı topuz tutan tanrı da ölüler diyarının kralı/kapıcısı Nergal (Meslamtaea) olarak geçiyor. Aynı zamanda hastalık ve savaş tanrısı olan Nergal’ın gezegeni Mars’tı. Bu tanrının eşi tanrıça Ereşkigal idi, adı ve işi de Türk Yeraltı Tanrısı Erklig ile uyumluydu. Nergal Enlil’in oğluydu, ona Akadçada Aplu Enlil dediler ve anlamı Enlil’in oğlu idi. Zamanla Nergal’dan üç tanrı türedi; Hastalıkların ve salgınların tanrısı Apollon, Ölüler diyarının tanrısı Aydes (Aides-Hades) ve savaşın tanrısı Ares. Hititler’de Yeraltı Tanrısı Nergal da kılıç olarak Yazılıkaya’da betimlenmiş. Ancak Yazılıkaya Hurri etkisiyle yapılmıştı. Bu durumda Hitit Nergal'i nereden gelmiş oluyordu?



4 Nisan 2019 Perşembe

PELASGLAR - TUROVALILAR - ETRÜSKLER - TURHANLAR !


Etrüsklerin menşei hakkında en önemli eseri yazmış olan İtalyan Etrüskoloji bilgini Luigi Pareti, Etrüsklerden, daha doğrusu Tyrhenlerden bahseden bütün Yunanlı yazarların adlarını namuskârane bir şekilde eserinde sıralamıştır. Ancak Etrüsklerin İtalya’ya başka bir ülkeden gelmiş olması kendisinin peşin hüküm ve kararına uymadığından, her cümlesine şöyle başlar: “Yunanlı tarihçiler şu yanlış iddiayı ileri sürerler ki…” veyahut: “Yunanlı tarihçilerin yersiz kanaatine bakılırsa…”
(30)





Etrüsklerden Tyrhen (bazen de Tyrsen) adı ile bahsetmiş olan Yunanlı tarihçilerin başlıcaları şunlardır:
Hesiod
Herodot
Tukidides
Hellanik (*Lesboslu Hellanicus, Mytilene de diyorlar)
Kallimakhos
Strabon
Bizanslı Stefanos ve saire..


Etrüsklerin Afroditi "TURAN" 
MÖ 4.-3.yy, Metropoltian Müzesi


İşte bu yazarlar bir de Pelasg adlı bir kavimden bahsederler ki, Homer’in de zikrettiği bu kavim, bazılarının ifadesine göre kuzeyden gelerek dağınık gruplar halinde Yunanistan’da ve Anadolu’da yerleşmiş ve Truva muharebesinden sonra İtalya’ya hicret ederek, orada Etrüsk adını almıştır. Modern tarihçiler arasında bilhassa Beloch, Fick, Treidler, Meyer, Ehrlich gibi Alman bilginleri Pelasglar konusunu incelemişlerdir. Ekserisini Pelasglarla Etrüsklerin ayni kavim olduğunu ileri sürmekte tereddüt etmemektedirler.

Fransız âlimleri ile Fransız dilinde yazan âlimler arasında da, bu konuya eğilenler ayni temayülü göstermektedir. Meselâ 1924 yılında bile, Meillet ve Cohen’in klâsik eser olarak kabul edilen “Dünya Dilleri” nde aşağıdaki satırları okumak mümkündü: “Pelásgca Milattan sonra 5 inci yüzyılda bile Trakya sahillerinde, Propontid’in güneyinde ve İmros, Lemnos gibi adalarda henüz konuşulmakta idi. Hem Lemnos adasında 1885 yılında bulunan, fakat henüz deşifre edilmeyen o meşhur yazıt belki de bu dilin bir örneğini vermektedir... Yazıtta kullanılan dilin terkip özellikleri Pelasg dili ile Etrüsk dili arasında bir akrabalık ihtimalini hatıra getirmektedir.” (31)

Bugün Liège Üniversitesi Profesörlerinden A. Severyns gibi bir bilgin, daha emin bir ifade ile: “Homer’den önce Yunanistan ve Yakın Doğu” adlı eserinde şöyle der: “Esrarengiz etrüskçe ile Lemnos yazıtlarında kullanılan ve daha az esrarengiz olmayan dili mukayese eden bilginler, bu iki dil arasında garip benzerlikler bulmuşlardır. Etrüsklerin, İtalya’yı işgal etmeden önce Tyrsen adı altında, Ege’nin bir köşesinde yaşamış oldukları hatırlanırsa, bunda şaşılacak bir şey bulunmadığı neticesine varılır” (32).

Diğer taraftan, Etrüsklerin Lydia’dan geldiklerine dair Herodot tarafından ileri sürülen görüş Truva’dan geldiklerine dair Virjil tarafından terennüm edilen inanış arasında çelişki yoktur (33). Çünkü Pelasglar hem Lydia’da, hem Truva’da yerleşmiş bulunuyorlardı. Göçleri için kullandıkları İzmir limanı da oralara pek uzak değildir (34).

Sofokles’in Hellanik tarafından zikredilen “İnachos” adlı trajedisinde Etrüsklere “Pelasg – Tyrsen” adını verildiği malûmdur. Mesela derinleştirildikçe, Etrüsk = Pelasg denklemi bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Fakat böyle olsa bile burada, bizi asıl meşgul eden problemin çözümüne doğru ancak yarı yolda bulunduğumuzu kabul etmemiz gerekir. Zira, Etrüskler Pelasglar idi demek kâfi değildir. Asıl Pelasgların kim olduklarını ve bugünkü hangi millete tekabül ettiklerini tesbit etmek mühimdir.

Pelasg adlı kavim hakkında eski Yunan tarihçilerinin eserlerinde mevcut bilgiler şöyle özetlenebilir:

1) Pelasglar kuzeyden gelmiş bir kavimdir: Bu kendilerinin ya Yunanistan’ın, ya da Karadeniz’in kuzeyinden geldikleri manasına gelir.
2) Bu kavim durmadan yer değiştirirdi, yani göçebe idi.
3) Pelasglar oturdukları bölgelerin veya kendilerini yöneten başbuğun adına göre kolayca ad değiştirirlerdi.
4) Pelasglar inşaatçı ve imarcı bir millet idiler. Atina’ya hâkim bulundukları sırada, orada öyle bir duvar meydana getirmişlerdi ki, bunun bir parçası asırlara meydan okumuştur.
5) Nihayet, Pelasgların komşu milletler açısından pek hoş olmayan bir âdetleri vardı: o da kız kaçırma şeklinde başka milletlerin kadınları ile evlenmeleri idi.
6) Yukarıdaki beş noktaya Yunanlı tarihçiler tarafından işaret edilmeyen, fakat Lemnos yazıtlarının teyit ettiği ve bilginlerce Etrüsk lisanı ile Pelasg lisanının birbirine benzetilmesinden çıkarabileceğimiz şu noktayı da ilâve edebiliriz: Pelasglar Hint – Avrupa olmayan, agglutinatif ve ses uyumuna tabi bir dil konuşurlardı. 


TURHANOİ

Bize kelimeyi böyle yazmağa hak veren bir husus da Alman dilindeki meşhur Pauly ve Wissowa Ansiklopedisinin verdiği bilgidir. Bu ansiklopedinin Tyrrhener maddesinde şöyle denilmektedir: 'Yunancada Tyrrhen'lerin adı çeşitli şekiller alırdı: Tursenoi, Tursanoi, Turhenoi, TURHANOİ..' (Bu kelimeler, Ansiklopedide, Yunan harfleriyle yazılırdır). ... Şimdiye kadar, Etrüsklerin yunanca adını tahlil konusu yaparken, hep kelimenin çoğul şeklini kullandık. Kelimeyi yunancada çoğul şekle sokan, sonundaki iki harften ibaret 'Oİ' ekidir. Bu eki çıkarırsak, saf kök olarak elde kalan şudur: TURHAN. Yukarıdaki açıklamalardan çıkarabileceğimiz mantıki netice şudur ki, Yunanlıların Etrüsklere verdikleri adın aslı TURHAN idi.

Adile Ayda, 
Etrüskler Türk Mü İdi?, 
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları 43, Ankara 1974.
30. Lugi Pareti, “Gli Origini değli Etruschi” Firenze 1926. Bemporad e figlo ed.
31. (Paris)
32. A. Severyns, “Grèce et Proche-Orient avant Homère” Presses Universitaires de Bruxelles, 1968, s. 43
33. Bilindiği gibi Virjil, öleceği sırada Eneid’in müsveddelerini yakmak istemiştir. Yakınları buna mani olunca, onlardan eserin yayınlanmayacağına dair söz almıştır. Bunu sebebi kendi soyunun efsanelerine ihanet etmiş, bunları Roma çıkarı uğruna kullanış olmaktan ileri gelen bir vicdan azabı mı idi acaba?
34. Bugün pek çok Etrüskoloji bilgini Etrüsklerin Lydia’dan, yani Anadolu’dan geldiğini kabul etmektedir. Wladimir Georgiev ise, (“Die Träger der Kreitsch-Mykenischen Kultur”, Sofia, 1937), (Etrüsklerin Hitit olduğunu iddia etmeden önce) onların Truva’lı olduklarını ileri sürmüştü. Bize göre, bu iki görüş arasında çelişki yoktur. Etrüskler Pelasg, Lydialı, Truvalı gibi çeşitli isimler altında Ege denizinin Doğu ve Batı sahillerinde oturmuşlardır. 





17 Mart 2015 Salı

Sümer ve Türklerde Yaratılış ve Türeyiş Benzerliği






CENGİZ AYTMATOV’UN ESERLERİNDE 
YARATILIŞ VE TÜREYİŞ SEMBOLİZMİ
VE
SUMER TÜRK MİTOLOJİ BENZERLİĞİ




İlkel insan, tabiat karşısında pasif bir tavır takınmakla yüz yüzedir. Bu tavır onu, kendinden güçlü olan ve erişilmesi mümkün görünmeyen şeylere inanmaya yönlendirir. Aynı zamanda tabiatla iç içe olan ve ona hükmetmenin, onun üzerinde tasarruf hakkı elde etmenin yollarını arayan insan, bu inanma ve tapınmayı değişik şekillerde gerçekleştirir. İlkel toplum, tarım toplumu öncesidir. Avcı ve toplayıcı toplumdur. Bu toplumlarda tapınma şekli korku ve sevgiye dayalıdır. Tarım toplumuna geçişte de bu şekiller kendilerini hissettirir. Fırtınaya korkarak, güneşe severek tapınırlar. Dolayısıyla tanrı düşüncesinde bir ikilem belirmiş olur. 

“İnsan, genel mitsel kalıtımların düzenlenmesi olmadan evrendeki yaşamını sürdüremiyor. Gerçekten yaşamın doluluğunun mantıksal düşüncesiyle değil fakat yerel mitolojisinin derinliği ve genişliğiyle doğrudan orantılı olarak ortaya çıktığı görülüyor. Toplumları harekete geçiren, uygarlıklara temel olan, her biri kendi güzelliğine ve kendini zorla kabul ettiren bir kadere sahip olan bu asılsız temaların gücü nereden geliyor ve neden insan, yaşamına temel olacak somut bir şey aradığında dünyayı dolduran gerçekleri değil de, hatırlanamayacak kadar eski imgelemlerin mitoslarını seçiyor, hatta dünyanın sunduğu nimetlerden şükranla yararlanmayı seçmek yerine gazap dolu bir tanrı adına yaşamı kendisi ve komşuları için cehenneme çeviriyor”

Campell’in ortaya koyduğu bu sorunun cevabını doğrudan ilkel toplumun psikolojisine ya da insanda sürekli var olan mit yaratma ihtiyacına bağlı olarak izah etmekten başka çaremiz yok. Çünkü gerek modern felsefede gerek Yunan ve Roma düşüncesinde rastladığımız birçok unsur kendisini bir bakıma ilkel mitolojiye borçludur. Öte yandan bu unsurların daha sonra dinler üzerinde de tesirleri görülmektedir. Bir tufan hadisesini, bir üçleme ve dörtlemeyi (teslis ve anasır-ı erbaa) felsefenin hemen her çağında ve dinlerde kolayca bulabilmekteyiz. İlgi çekici başka bir şey de bu unsurların birçok toplumlarda ortak olmasıdır. Bu da mitolojinin, yerel ve evrensel olmak üzere iki farklı karakteri olduğunu göstermektedir. Yani insanda tabiatı algılayış ve mitoloji yaratma yetisi coğrafi ve kültürel farklılıklara rağmen bir ortaklık arz etmektedir. Mitolojisi zengin olan her milletin kendine ait bir kozmogonisi muhakkak vardır



Sümer mitolojisinde evrenin kökeni ile ilgili olarak :

Sümer Tanrılarının bir listesini veren bir tablette adı “deniz” için kullanılan ideogramla yazılan Tanrıça Namnu, “Gök”ü ve Yer’i doğuran ana olarak tasvir edilir. 

Gök, Tanrı An; yer, Tanrıça Ki olarak kişileştirilmiştir; onların birleşmesinden de hava Tanrısı Enlil doğmuştur. Enlil ise Gök ve Yer’i birbirinden ayırarak, Evreni gökle yerin birbirinden hava ile ayrıldığı bir varlık biçimine girmiştir.


Babilonya mitolojisine göre :
Başlangıçta evrenin, tatlı su okyanusu Apsu ile tuzlu su okyanusu Tiamat’ın dışında başka hiçbir şey bulunmuyordu. Bu iki şeyin birleşmesinden de Tanrılar var olurlar. İki Tanrı çifti Lahmu ile Lahumu’nun birleşmesinden Anşar ile Kinşar, yani gökyüzü ile yeryüzü meydana gelir. Anşar ile Kinşar ise Gök-Tanrı Anu ile toprak ve su Tanrısı Nudimmud’u yani Ea’yı diğer adıyla Enki’yi dünyaya getirirler.


Mısır yaratılış mitosuna göre:
Hayatın kaynağı kadim sulardır. Atum-ki -adı Re ve Khepri ile yer değiştirebilir- Kaos’un sularından yükselerek, kuru toprakla üzerinde durabileceği bir tepecik yapar. İlk hayatın çıktığı “Kadim Tepecik” in Güneş Tanrısının evi Hermepolis’te bulunduğu sanılmaktaysa da, bu ayrıcalığın kendilerine ait olduğunu iddia eden başka kutsal yerler de vardır.


Yunan mitolojisine göre: 
İlk önce “Khaos” vardır. Yunanca “uçurum ve sonsuz boşluk” anlamına gelen Khaos, karışık ve hiçbir şekil almamış olan, uçsuz bucaksız boşluğu ve karanlığı ifade etmektedir. Khaos’tan geniş göğüslü her şeyin dayanağı olan “Gaia” (yer) çıkar. Sonra sevginin temeli, bütün varlıkları, her şeyi bir birine doğru çeken, birleştiren hayatı kuran, çoğalma sembolü olan “Eros” (aşk) doğar. 

Khaos’tan “Erebos” ve “Gece” doğar. Onlar da birleşerek yerin üst tabakasının ışığı olan “Aither” ve yeryüzünün ışığı olan “Hemera”yı doğururlar. Işık meydana geldikten sonra yaratılış durmadan devam eder. Khaos bunları doğururken Gaia da ölmezlerin yeri ve yıldızlarla bezeli bulunan göğü “Uranus” u doğurur. Ona tamamıyla kendisini kaplasın, içine alsın diye kendi büyüklüğünü verir. Ondan sonra Gaia, yüksek dağları, ahenkli dalgaları bulunan Pontos “deniz”i meydana getirir. Böylelikle evrenin  yaratılması tamamlanmış olur. Bundan sonra Tanrıların savaşı ve en son olarak insanın yaratılışı gelir. 


Altay, Yenisey, Yakut ve diğer Türk boyları :
Önemli unsur “başlangıçtaki sonsuz su” inancıdır. Asya ve diğer kıtalardaki başka kültürlerde “başlangıçtaki su” veya “okyanus” kavramları ifade edilmekle birlikte Türk kozmolojisindeki özellikleri taşımamaktadır.


Kuzey Amerika’da yaşayan Kızılderili kabilelerinden Çeyenlerin  mitolojisine göre : “Başlangıçta hiç bir şey yokmuş ve büyük ruh Maheo boşlukta yaşıyormuş. Maheo etrafına bakmış ama görünürde hiçbir şey yokmuş. Maheo gücüyle göle benzeyen ama tuzlu olan büyük bir su yaratmış”.

Çeyenlere ait bu metinde başlangıçta Tanrı'dan başka hiçbir şey olmadığı, göle benzeyen tuzlu suyun Tanrı tarafından sonradan yaratıldığı ifade edilmektedir. Oysa Türk mitolojisinde Tanrı ve sonsuz su başlangıçta vardır.


Çin mitolojisinde :
Yaratılışın farklı varyantları bulunmaktadır. Bunların birine göre "başlangıçta iki okyanus-biri güneyyde biri kuzeyde- merkezde bir kara parçası vardı.Güney okyanusunun efendisi Shu (dikkatsiz), kuzeydeki okyanusun efendisi Hu (aceleci) ve merkezdeki kara parçasının efendisi Hwuntun (kaos) idi. İki ayrı okyanus ve iki ayrı efendi kavramı burada Türk Mitolojisi ile Çin mitolojisini birbirinden ayırmaktadır. Çin mitolojisindeki yaratılış mitinin ayrı bir varyantı olan "Pan-Ku" ile İskandinav ve İzlanda mitolojilerinde yer alan "Ymir" mitlerinde anlatılan dünyanın bir veya iki devin parçalanmasından oluşması inancı is Türk mitolojisine tamamen yabancıdır.

Bununla beraber Sumer mitolojisindeki başlangıçtaki sonsuz su kavramının Türk mitolojisindeki kavrama yakınlığı ise ilgi çekicidir.

Bunun dışında Başkurtların (Türk Kavmi) ünlü destanı Ural Batur'ın ilk mısralarını oluşturan dünyanın yaratılışı ile ilgili bölümünde de yine başlangıçtaki sonsuz su kavramı görülmektedir.

Buna göre gerek Altay, gerek Sumer, gerek Başkurt ve diğer Türk mitolojilerindeki yaratılış efsanelerinde yer alan başlangıçtaki sonsuz su kavramı ortak bir motif olarak karşımıza çıkmakta ve diğer milletlerin mitolojisinden bu yönü ile ayrılmaktadır.


Cengiz Aytmatov da Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek adlı hikâyesine bir yaratılış efsanesi ile başlamış; 

“Oysa bir zamanlar bambaşkaydı günler. Şimdi o günlerin nasıl olduğunu söylemek çok zor. Kimse bir şey bilmiyor. Hatta Lura adındaki dişi ördek olmasaydı, dünyanın bambaşka olacağını kimse aklına bile getirmiyor: O ördek olmasaydı, kara ile deniz birbirlerine karşı, birbirlerine düşman olmayacaktı. Çünkü ta başlangıçta, başlangıçların başında, doğada kara diye bir şey yoktu, bir evlek toprak bile yoktu. Her yer sularla kaplıydı. Su, su... her taraf su! Dünya kendi ekseninde dönerken su kendiliğinden ortaya çıkmıştı: 

Dipsiz derinliklerden, karanlık uçurumlardan… dalgalar birbiri ardınca uçsuz bucaksız evreni kuşatmış, dört bucağı kaplamıştı. Dalgaların çıkıp geldiği bir yer olamadığı gibi, gidip yoğalacağı bir yer de yoktu. 

Ve dişi ördek Lura, hani şu herkesin bildiği, bugün bile başımızın üzerinden gaklayarak sürüler halinde uçan yassı gagalı ördek, yapayalnız uçup duruyordu havada. Yumurtasını bırakacağı bir kara parçası arıyor, ama bulamıyordu. Sudan başka bir şey yoktu evrende. Yuva yapabileceği ne bir kamış, ne ufacık bir saz vardı. Lura ördeği gaklaya gaklaya uçuyor, daha fazla dayanamamaktan, yumurtasını dipsiz derinliklere düşürmekten korkuyordu. Nereye gitse, kanatları onu nereye götürse, hep su, su, yine su! Ne kıyısı, ne başlangıcı, ne de sonu vardı o büyük suyun. Lura bitkindi. Dünyada yuvasını yapabileceği hiçbir yer yoktu. 

Lura suların üzerine kondu, göğsünden yolduğu tüylerle bir yuva yaptı kendisine Dünyada toprak, işte bu yüzen yuvadan oluştu. Yavaş yavaş büyüdü. Yavaş yavaş çeşitli yaratıklar çıktı ortaya. Bu yaratıklardan biri olan insan, hepsine üstün geldi. Kayak yaparken karların üzerinde gitmeyi, kayık yaparak sularda dolaşmayı öğrendi. 

Kara ve deniz hayvanlarını avladı. Beslendi ve çoğaldı. Lura ördeği, sonsuz suların ortasında meydana gelen kara parçasında hayatın öylesine zor olacağını nereden bilecekti? Deniz, karanın meydana gelmesine çok kızdı ve o günden beri sakinleşmedi. O günden beri denizle kara arasında savaş sürüp gidiyor. Ve insanoğlu bazen denizle kara, kara ile deniz arasında, çok güç durumlarda kalıyor. Deniz, insanları hiç sevmez, çünkü insanoğlu denizden çok karaya bağlı...”


Cengiz Aytmatov’un eserlerinde mitolojik sembollerden yararlanması tesadüfî değildir. Mitolojik bilinci Aytmatov’un sanat anlayışının şekillenmesinde de doğrudan etkilidir. Etrafındaki insanlar, bütünüyle masal ve efsane yaratmaya meyilli insanlardır. 

Toplum, mitoloji toplumunun bir uzantısıdır. Aytmatov’un eserinin ve sanatının oluşumunda bu toplumun etkisi doğrudandır. Onun etkilendiği en büyük etkenlerden biri de görüldüğü gibi geniş bir perspektife sahip olan Türk mitolojisidir. 

Kozmogoni mitleri köken mitlerinin bir devamıdır ve köken mitlerini sürdürmektedir. İnsanların yaratılışı veya türeyişi de köken mitlerinin ikinci safhasını oluşturmaktadır. Türk mitolojisi ve bazı diğer mitolojilerde insanların türeyişi ile ilgili çok fazla efsane yer almaktadır. Efsanelerin çoğunda iki insanın birleşerek türemeleri olayı çok azdır. İlk bakışta temel çift, bir kadınla erkek cinsiyetinde hayvandan oluşmaktadır. Kadının pasif olması ve toplumda ekonomik bir rol oynamaması dolayısıyla ve de eylemin ve ritüellerin erkil olması yüzünden hayvanın, ışığın, bitkilerin, dölleyici unsurların erkil olması gerektiği sanılmaktadır. Fakat bunun aksi olan çok sayıda örnekler de mevcuttur. Türk mitolojisinde Türklerin türeyişi ile ilgili efsanelerde yer alan en önemli hayvan dişi kurttur. 


Efsanelerde genellikle insanın atasının bir hayvan olduğuna dair bir inanış mevcuttur. Roux, bunun, hayvan biçimselliğinin (zoomorfizm) esas olduğu ve hayvanların uçmak, yüzmek, koku almak, yönelmek, geceleyin görmek gibi Allah vergisi olağanüstü yetenekleri itibariyle insanlardan üstün olduğu bir dünyada olağan olduğunu vurgulamaktadır. 

Bir Karagas klanının köstebek soyundan, bir diğerinin balıktan gelmesi, bir Kazak ailesinin baykuş soyundan gelmesi, bazı Buryatların yaban domuzundan gelmesi, Golde klanının kaplan soyundan, Teleutlar ailesinin bir kuzu veya bir kartal soyundan gelmesi ile ilgili inanışlar ait olduğu halkların bu hayvanları kendilerine bir totem olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir. 

Türkler de kendilerine sembol olarak kurdu kabul etmiş, bu hayvanın soyundan geldiklerine veya kurdun kendilerine bir yol gösterici olduklarına inanarak, kurda bir kutsallık atfetmişlerdir. Göktürklerin türeyişiyle ilgili üç önemli efsane bulunmakta ve bunların hepsinde de Göktürklerin dişi bir kurttan türediği inancı görülmektedir. Türk mitolojisinde yer alan en önemli efsanelerden biri de şüphesiz Ergenekon efsanesidir. Ama bu efsanede türeme unsuru olarak kurt yer almaz.

Cengiz Aytmatov’un da, Beyaz Gemi ve Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek adlı eserlerinde, biri Geyik Ana’dan, diğeri Deniz Kızı’ndan türeyişi anlatan iki ayrı efsaneye yer verdiği görülmektedir.

Beyaz Gemi adlı romanda Mümin Dede’nin torununa anlattığı Boynuzlu Maral Ana efsanesi Kırgızların Buğu Boyunun beyaz renkli bir Geyik Ana’dan türediğine ilişkin bir efsanedir. Bu efsaneye göre Yenisey boylarında yaşamakta olan Kırgızlar, bir gün ölen hakanlarını gömmek üzere Yenisey nehrinin kıyısında toplanırlar. Bu sırada düşman kabilelerden biri Kırgız kabilesine saldırır ve Kırgızların toplanmasına bile fırsat vermeden hepsini öldürürler. 

Kırgız kabilesinde, büyüklerinden izin almadan ormana giden bir kız bir erkek çocuğu dışında hiç kimse kalmaz. Geri döndüklerinde ne analarını ne babalarını bulurlar. Daha sonra düşmanların eline geçerler ve düşmanların hakanı, bunları öldürüp Yenisey nehrine atması için topal bir nineye verir. Topal nine tam çocukları nehre atacakken yanlarında beyaz bir Geyik Ana peyda olur. Topal nineye insanların iki yavrusunu öldürdüğünü, bu çocukları evlât edinmek istediğini söyler ve onları kendisine vermesini ister. Nineyi ikna eden Geyik Ana, çocukları kendi sütüyle besler ve büyütür. Daha sonra çocukları Kırgızların şimdi yaşadığı Issık Göl’ün etrafındaki bu topraklara getiren Geyik Ana, onlara yeni vatanlarının burası olduğunu söyler. Çocuklar burada çoğalarak Buğu Boyunu devam ettirirler. 

Buğular Issık–Göl çevresinde büyük ve güçlü bir toplum olurlar ve Boynuzlu Maral Ana’yı kutsal bir varlık olarak görürler. Hangi soydan hangi boydan geldikleri anlaşılsın diye, çadırların girişine maral boynuzu işlemesi koyarlar. 

O zamanlar Issık-Göl ormanları marallarla doludur. Buğular bir maralla karşılaşacak olsalar, hemen atlarından inerler ve ona yol verirler. Bu çok zengin bir Buğu’nun ölümüne kadar böyle sürüp gider. Ölen Buğu’nun oğulları babalarına günler, geceler süren bir yas şöleni düzenlerler. Bu çocuklar babalarının zenginliklerini ve kendi ünlerini tüm dünyaya duyurmak için, babalarının mezarına, kutsal Boynuzlu Maral ana soyundan olduğu anlaşılsın diye bir maral boynuzu dikmek isterler. Avcıları ormana gönderip bir maral vurdurup boynuzunu da mezarın üstüne dikerler. Bu olaydan sonra felâketler birbiri ardınca gelir ve herkes ormanda ak maral avlamaya başlar. 

Her Buğu kendi atasının mezarına bir ak maral boynuzu dikmek için ak maral avlar, sonraları da bu işin ticareti başlatılır. Bunun sonucunda ormandaki maral sayısı azalır ve bu yüzden Boynuzlu Maral ana insanlara küser ve son kalan yavrularını da alarak bir daha dönmemek üzere buraları terk eder. Geyik, daha çok millet ve kavimlerin türeyişleri ile ilgili efsane ve mitolojilerde elçi olarak doğru yolu gösterici, yani yeni yurtlara götürücü bir motif olarak görülmektedir. 


Cengiz Aytmatov’un eserlerinde işlediği bir diğer türeyiş efsanesi de Deniz Kıyısında Koşan Ala Köpek hikâyesinde anlatmış olduğu, Nivih’lerin soyunun bir denizkızından türediğine dair efsanedir. Yazar aynı hikâyeye bir yaratılış efsanesi ile başlamıştır. 

Hikâye küçük bir çocuğun (Krisk) fok balığı avcılığını öğrenmesi için babası Emrayin, amcası Mılgın ve Orhan Dede ile birlikte denize açılmaları ile başlar. Bir süre sonra deniz üzerinde bir sis tabakası oluşur ve günlerce bu sis kaybolmaz. Yollarını kaybetmişlerdir ve onlara yol gösteren aguguk kuşu (kutup baykuşu) bir türlü görünmemekte aynı zamanda içecek suları da tükenmek üzeredir. 

Bu nedenle çocuğun bir süre daha yaşaması için diğerleri, önce Orhan dede, sonra Mılgın amca ve son olarak çocuğun babası Emrayın birer birer kendilerini feda ederler. En sonunda çocuk kurtulur ve halk arasında onun etrafında bir efsane oluşturulur. Diğerleri de “Orhan rüzgârı”, “Emrayin yıldızı”, “Mılgın Akay” dalgaları olarak efsanede yerlerini alırlar. 

Cengiz Aytmatov eserlerinde ferdîn hürriyeti temasına oldukça fazla önem verir. Ali İhsan Kolcu, bunu, yazarın eserlerindeki temel güç, yani yazarın “etymon-spritüel” i olarak ifade eder. Hürriyet kavramı hep sembolik ifadelerle yansıtılır. Kolcu’ya göre, “Bu ya bir Beyaz Gemi’dir, ya gökte uçan bir çaylaktır, ya bir efsane, ya da bir çobanın söylediği memleket türküsüdür.”


Dr.Gülsine UZUN
Arş.Gör.Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi 
Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü - pdf




YUNAN MİTOLOJİSİNİN İLERİ ÇAĞLARINDA DA  
APHRODİTE İLK DİŞİ OLARAK DOĞAN TANRIÇADIR VE 
EROS ONUN OĞLUDUR. 
YANİ GAİA İLE APHRODİTE AYNI KİŞİDİR.