hestia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hestia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2024 Pazartesi

Hestia - OdAna

 

Grek mitolojisindeki Hestia'nın adı Türkçe kökenlidir ve OD ANA'nın karakterini taşır. 


HESTİA KÜLTÜ = OD ANA

* Romalılar'ın Etrüskler'den aldığı ve Hellen kültüründe bulunmayan dairesel yapı;

"Romalılar, Hellenlerde bilinmeyen daire şeklindeki tapınak mimarisini Etrüsklerden ödünç almıştır, ama bu sadece onların Mezar-tümülüslerine tanıdık bir form değil, aynı zamanda favorileriydi. İlk dönemlerde bu dairesel tapınaklar sadece Vesta veya Kibele'ye ithaf edilmiştir." [Hodder, M.Westropp]

* Ateşi beslemek; Saha (Yakut) Türkü ve Hestia Raibeleri;

"İonya'da ocağa Histie denilir ve ailenin evin ortasında bulunur. Bir aileyi mahvetmek ya da sürgün etmek için sadece ocağı dışarıya çıkarmak yeterlidir." [Walter Burkert] ; dediğinde ne anlıyoruz?..

Ocak kültünün Türk Dünyası'nda ve Alevi-Bektaşi Ocakları'nda hala devam etmesi demek:

Hesti/Vesta kültünün kökeni; Ateş İyesi Od-Ana'ya, yani Türk Kültürü'ne dayanır.

Gerçekleri saklayanların OCAĞI SÖNSÜN!

TÜRK KÜLTÜRÜ ve GELENEĞİ


Grekçe konuşanlar Türkçe konuşanlardan duydukları İsti'yi Od Ana'nın karakteriyle birleştirip

kendilerine Hestia adında bir mitolojik karakter yaratmış.

The Greek-speakers combined Isti (TR isti, Ionian H'isti'e), which they heard from the Turkish-speakers,
with the character of Od Ana and created a mythological character named Hestia.



The name of Hestia in Greek mythology is of Turkish origin and bears the character of OD ANA. 


"Romans borrowed from the Etruscans a circular form of temple unknown to the Greeks, but which to their tomb building predecessors must have been not only a familiar but a favourite form....in early times these circular temples were dedicated to Vesta or Cybele." [Handbook of Archaeology: Egyptian-Greek-Etruscan-Roman- Hodder M.Westropp]

What do we (Turks) understand when this tradition is performed? ;
"Hestia, Histie in Ionian, is the normal word for the hearth, the centre of house and family. To banish or destroy a family is to drive out a hearth." [Greek Religion (Yunan Dini) Walter Burkert]

It means that the cult of the hearth still continues in the Turkish World and Alevi-Bektashi Hearths:

The origin of the Hesti/Vesta cult is based on Od-Ana, the Spirit of Fire, i.e. a Turkish Culture and tradition.
Let the "fires of those who hide the truth be extinguished"! (is an expression in Turkish)

TURKISH CULTURE and TRADITION


SB





Ateş ile kötülüklerden arınmak, kımız ile Od-Ana'yı beslemek...

Cleansing from evil with fire, feeding Od-Ana with koumiss.

Turova/Çanakkale - Yakutistan (Saha Cumhuriyeti) yolundaki damgalarımız...
Our stamps on the road from Troy/Çanakkale to Yakutia (Saha Republic Turks).




TURKS and TURKISH

8 Aralık 2017 Cuma

Tuz-Ekmek Hakkı




"İyen duzun urar" (Yediğin tuz çarpar)
Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner. 
Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir. 
(Türkmen Deyimi)






- Budunun kaderi senin ellerinde. Acele et.
- Peki, ne gördünüz? Kağan benimle konuşur mu?
- Ekmek ve tuz alıp git, konuşmak zorunda kalır. ...

Mürdüm (syf.67)
Osman Karatay



*

Türk Kültür ve Edebiyatında Tuz ve Tuz-Ekmek Hakkı.


İngilizcesi “salt” olan tuzun, Türkçedeki gibi “tat” anlamına da geldiğini ve “the salt of the earth”deyiminin de “dünyanın tadı tuzu olan iyi insanlar” demek olduğunu belirtmekte fayda vardır. Chambers sözlüğü aynı deyimi “a consistently reliable or dependable person” (güvenilir kimse) şeklinde karşılamaktadır.


Tuz, yalnızca Anadolu Türklerince kıymetli görülmemiş, Kırgız Türkleri de “eğer yalan söylüyorsam beni tuz vursun” diyecek kadar tuzu kıymetlendirmiş ve onun üzerine ant vermişlerdir.


Anadolu efsanelerinde adı çokça geçen Karakoyun efsanesinde ve Sabahattin Ali’nin Hasan Boğuldu isimli hikâyesinde tuzun bir sınama aracı olarak geçtiğinihatırlatalım. Kızılırmak - Karakoyun’da, kızını çobana vermeği gururuna yediremeyen ağa, çok büyük ve zor bir şart koşar. Buna göre sürünün tüm koyunları, üç gün üç gece tuz yiyecekler ve dördüncü gün,tüm köyün gözü önünde, derenin bir kıyısından diğer kıyısına bir damla su içmeden geçeceklerdir. Hasan Boğuldu’nun ova köylüsü Hasan ise dağ kızı Emine’yi almak için “kırk has okka tuz”u Yüksekoba’ya çıkarmak zorundadır.


Türk ve İran kültüründe oldukça geniş ve önemli bir yeri bulunan tuz, yine iki toplumca kutsal vedeğerli kabul edilen “nân” (ekmek) la birleşmiş ve nân u nemek (tuz - ekmek) hakkı günümüze kadar gelmiştir.


Ekmek, özellikle Türkler için oldukça aziz bir gıdadır. O kadar ki Ferit Devellioğlu’nun “gördüğü iyiliği unutan, tuz ekmek hakkını bilmeyen” olarak karşılık gösterdiği nankör kelimesi, “nân ve kör” kelimelerinden türemiştir ve “yediği ekmeği görmeyen” anlamına gelir. Nan kelimesiyle teşekkül eden terimlerden bir tanesi de “nan-bahâ”dır ki “ Osmanlı Devleti’nde ekmek hakkı olarak bazıdevlet memurlarına verilen para” olarak kayıtlara geçmiştir.


Tuz-ekmek hakkının teşekkülü Şükrü Elçin’e göre şu şekildedir:

“Birbirlerini tanımayan iki kişi bir münasebetle birbirlerinin ekmeklerini, yemeklerini yerler. Aynı sofradan alınan nasiple ikram edilenin minneti, onlara bütün bir ömür unutulmayacak  samimiyetin ve dostluğun kapılarını açar. Bu samimiyet ve dostluk onları bir kalp yapar. Artık birbirlerine kötülük edemezler. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil bir örneği olan bu ruh ve fikir birliği bir “yemin” hükmünde ve değerindeki hüviyetiyle kutsallaşır.” İşte aynı sofradan yenilen “tuz ve ekmek”, artık aradaki dostluğun bir nişanesi ve bu dostluğun bozulmaması için içilen bir ant hâlini alır. 


Ciğerdelen isimli romanında Rumeli serhatlerinin maceralarını işleyen Safiye Erol da akıncılara tuz ve ekmeğe el vurdurmuştur: “Hepsi de kılıca, Kur’ân’a, tuza ekmeğe el vurarak ant içmişti: “Cümle kırılırız, Ciğerdelen’i vermeyiz!”


Kaygusuz Abdal da Hz. Peygamberin hoşnutluğunu kazanmak için tuz-ekmek hakkını inkâr etmemek gerektiği kanaatindedir: “Tuz ekmek hakkını sakla iy Safâ, Tâ ki hoşnut ola senden Mustafâ ”


“Getirir yerine vallâhi tuz ekmek hakkın Ekmek isterse yarama ol yâr nemek” Aşkî (O sevgili eğer yarama tuz ekmek isterse vallâhi tuz ekmek hakkını yerine getirir.)


Görüldüğü üzere “ekmek” sözü tevriyeli kullanılmakta ve “yaraya tuz ekme”nin ıstırabı, yanihazzı arttıracağı söylenmektedir.

Ramazan-nâme’nin Nasihat Faslı’nda karşımıza şöyle bir mâni çıkmaktadır: “Gûş eyle bu nasihati, Bulasın sen de râhatı, Tuz ekmek yediğin yere, Etme sakın hıyâneti.”



“Tuz ekmek hakkı bilmeyen kör olur.” (Atasözü)


Tuz ve ekmeğe gösterilen saygı ve atfedilen kutsiyet, yalnızca Anadolu Türkleriyle sınırlı değildir. Meselâ Türkmenler, sosyal hayatın en küçük ve en önemli birimi olan ailenin teşekkülünde bu inanışı çok orijinal bir biçimde aksettirmektedirler. Durmuş Tatlılıoğlu,Orazbey Orayev’den naklen ve bahsimizle alâkalı olarak Türkmenlerde kız isteme âdetlerini şöyle anlatır:


“Türkmenlerde kız istemeye gidenlere “gözü pamuklu”, “gudacı, dünürcü” deniliyor. Beyaz şey iyiliktir diye, göz kapaklarına pamuk yapıştırıyorlar, bu ırım, genelde kabul edili puygulanmaktadır. Guda (hısım) olunacak veya akraba olunacak eve tuz, çörek götürmek, Türkmen ırımlarında, halk inanışlarında vardır. Ayrıca kendi evlerinden dönerken kız evinden tuz ve ekmek  götürürler, böylece onların tuz ve ekmeğinden yiyorlar. Bunun mânâsı “Biz size guda olmaya geldik, akraba olmak istiyoruz” demektir. Oğlanın annesi savcılarla kız evine gittiği zaman yağlık (eşarp) ile evin eşiğini, girişini süpürür. Bunun anlamı, “Biz size akraba olmak, kızınızı nişanlamak istiyoruz” demektir. Savcılar, yani dünürcüler, kız evine ikinci gittiklerinde tatlı yiyecek maddeleri götürürler “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım, birbirimizi kırmayalım” diyorlar. Son gittikleri zaman pişmiş et götürürler. Ekmek rızkın bol olmasına, zenginlik ve varlıklı yaşamaya; tuz, samimiyete, dostluğa; şeker, tatlı, uyumlu olmaya, et de bu işin pişirilerek bittiğine işarettir. Eğer verilen, götürülen hediyeler alınırsa ve yenirse gönüllü oldukları anlaşılmaktadır.”


Bir tarihî romanda, yazarın söylediklerinin ne kadarının kendisinin tasarrufu olduğu, ne kadarının tarihî ve sosyal gerçeklerin yansıması olduğu tam kestirilemese, en azından bunu tespit için çok dikkatli ve külfetli bir tarih ve üslûp araştırması yapmak gerekiyorsa da tarihî romanlar, genellikle işlediği devir ve kahramanların gerçek hüviyetlerini verir. Bu itibar ve ihtiyatla, bir tarihî roman olan Osmancık’tan öğreniyoruz ki Osmanlı Devleti’nin kurucusu, Ertuğrul Gazi oğlu Osman Bey ve arkadaşları da tuz-ekmeği saymışlar, çevrelerindeki yabancıları ve düşmanları bu sağlam dostluk anlayışlarıyla kendilerine ısındırmışlardır. Tarık Buğra, romanda bir Rum olan Mihail Kosses’in, Osman Bey’in kendisini niçin iki defa kurtardığını anlayamadığını anlatırken aynen şu ifadeyi kullanır: “ Mihail Kosses’in canı, malı mülkü Osman’a - Osman Beğ’e ne? Osman’ın - ve yoldaşlarının - yeri geldikçe söyledikleri bir sözü hatırlıyor: “Tuz-ekmek hakkı... paylaştığımız hoş zamanların hakkı.. söylediğimiz güzel sözlerin hakkı.”


Yakın dönem şiirimiz ve kültür hayatımızda, hatta günümüzde de “tuz-ekmek”in mevkiini koruduğu, en azından bir çeşni olarak eserlerde yer aldığı göze çarpmaktadır: Orhan Veli’nin;“  Eve ekmekle tuz götürmeyi, Böyle havalarda unuttum” şeklindeki mısraları bunun net bir göstergesidir.


Tuz ve ekmek, çeşitli durum ve hadiselerle bugün de değerini koruduğunu göstermektedir. Örneğin, bazı yörelerde kaza atlatan bir kişi “iki adet ekmek ve bir miktar tuzu” dul bir kadına sadakaolarak vermekte, yine kazadan ve üzerine gelen felâketten zarar görmeyen kişinin “başının üzerinde tuza bandırılmış ekmek döndürülmekte ve bu ekmek darbe alan bölgeye sürülmektedir.” (Tabiî tuzlu ekmeğin yaraya sürülmesi, tuzun birtakım tıbbî tesirlerini de düşündürmektedir). Görüldüğü üzere, zengin kültürümüzün önemli sayılabilecek yapıtaşlarından birisi olan tuz ve ekmek, mazimizin hemen her devrinde kıymetini korumuş, destanlardan dinî hikâyelere, halk şiirinden klâsik şiirimize, modern şiirden hikâye ve romana kadar edebiyat dünyamızın her şubesinde ifadesini bulmuştur. Tanpınar, kültürü “bir devam meselesi olarak” alır. Ona göre formül, “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek”tir.



Türk Kültür ve Edebiyatında Tuz ve Tuz-Ekmek Hakkı /PDF
Mehmet Samsakçı



*


Tuz Kitabı
Tuz - Duz - Tus - Dus - Toz - Tavar (Çuv)


Altaylarda tuz bulunmuyor, tuz çok kıymetli bir şey; çok uzaklardan çok meşakkatli yollar kat edilerek Altaylara getiriliyor. Daha doğrusu tuz getirmeye gidenler açlıktan, susuzluktan, soğuktan yolda helak olup geri dönemiyorlar. Tuza gidip de dönen yok gibi. Bu sebeple de gözden çıkarılan yaşlıları tuza gönderiliyorlar. Altay Türkçesinde tuskn bar- (tuz getirmeye gitmek) deyimi "ölmek" anlamına geliyor.


Tuz, Romalı askerlere ücret olarak verilmiş, tuz dağıtımı olarak yapılan bu ödemenin Latincedeki adı 'salarium'. İngilizcede 'tuz ödemesi' anlamına geldiği halde bugün sadece 'ücret' anlamında 'salary' kullanılıyor. Bizdeki 'pahalı' anlamına gelen 'tuzlu' sıfatı da bir kıymet ifadesinden kaynaklanıyor.





Kutadgu Bilig:
Negü tir eşitgil közi tok kişi
Tuz etmek idisi akı er başı (KB 1191)
(Gözü tok, başkaları üzerinde tuz ekmek hakkı olan cömertlerin namlısı ne der dinle."


Kişilik kılığlı inançlığ akı
Tuz etmek hakkı tip öter er hakkı (KB 2321)
(İnsanlık yapan, itimat kazanan ve cömert olan insana tuz ekmek hakkı diye, askerler bunun hakkını öderler.)




Bir Kıpçak Türkçesi metni olan Sarayı'nın Gülistan Tercümesi'nde "tuz" kelimesi, 
Kutadgu Bilig'deki gibi yine "tuz ekmek" ikilemesi ile karşımıza çıkmaktadır:



Tuz itmekni unutmas kelb kere yüz,
Kovar bolsan yana kaytarmas ol yüz. (GT 349t1-2)
(Tuz ekmek hakkını, yani minnet borcunu, köpek bile unutmaz, ki yüz defa kovsan dahi yine senden yüz çevirmez.)


Türkmen örf ve adetlerinin ve halk inanışlarının da: 
Değerli misafirler daima duz-çörek 'tuz-ekmek' ile karşılanır. Eve gelen misafire ilk uzatılan şey tuz ve ekmektir. 


Türkmen atasözü : 
"Duzdan ulı bolmak" (Tuzdan büyük olma, büyüklenme)
Misafir yemeğe kalmadan gitmek isterse, bu onun büyüklendiği anlamına gelir ve çok ayıptır. Oysa, tuz en büyüktür, onu bırakıp gitmek olmaz, tok bile olsa yemeğin tuzunu tatmalı, tuzundan aylanayım diye azıcık da olsa yemelidir.


Türkmen Deyim: 
"İyen duzun urar" (Yediğin tuz çarpar)
Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner. 
Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir.


Eskiden Altaylılar tuzlu yemeği sevmezlerdi. Diğer yandan, çay demlenirken içine tuz atarlar. Gök Tanrı, Altay Tanrısı ve Ateş Tanrıçasına sunulan yemeklerde tuz yer almamıştır. Ölüm törenlerinde ölen kişinin ruhu için az miktarda tuzsuz yemek yapılır. bu yemeği ölen kişinin ruhunun yiyeceğine inanılır. Tuz yeraltı dünyasına aittir, bu sebeple kişi öldüğü zaman "tuz almaya gitti" denilir.


Türk geleneğinde çocuklar doğunca kokmaması için tuzlanır. Mehmet Eröz Yörükler kitabında, Yörük aşiretleri bebeğin doğumundan sonraki ikinci günde tuzlu suyla yıkandığını, Kazak Türklerinin de bebeği doğumla beraber kırk gün tuzlu suyla yıkadıklarını yazar.



Yunus Emre şiirlerinden:
Şükür bu deme geldük dostları bunda bulduk
Tuz ekmek bile yidük ışk demin oynar iken.

Dostlar gel esenleşelim
Tuz ekmek helallaşalım.

Ekmek yiyüp tuz basmak ol namerdler işidür
Ekmek anı konmaya tuzun hakkı var ise.


Kırgız Türkleri : 
Eğer yalan söylüyorsam beni tuz ursun (vursun).


Alevi-Bektaşi inanışlarında da tuz ayrı bir yer tutmaktadır. Dini törenlerde yemeğe tuz ile başlanmakta ve yemek tuz ile bitirilmektedir.


Yemeğe başlamadan, yemeğin tadına bakmadan tuz dökmenin, aramızdan bazılarının yaptığı veya çoğumuzun farkında olmadan yaptığımız "Türklerin sünneti" olarak nitelenen davranış da akla gelmektedir.


Örneğin Moğolların ve Sibirya Türklerinin yemek pişirilirken tuz kullanmamaları, yedikleri lokmalara tuz sürmeleri...



Azerbaycan Atasözü: 
Yemeğin tadı tuzdadır, dünyanın tadı gözde.

Azerbaycan Deyimleri: 
Duzsuz adam (vefasız kişi) , Bu tuz hakkı (yemin ederken), Elinin duzu yok (Bir kişinin yaptığı fedakarlığa rağmen yakınlarından vefasızlık gördüğünü ifade etmek)


Sofraya önce tuz gelir ve en sonda da tuz kaldırılır.


Dede Korkut Kitabı'nın 12. boyunda Taş Oğuz beyleri Beyrek'ten Kazan'a düşman olmasını istedikleri zaman Beyrek kabul etmez ve "Kazana men asi olmazım" diyerek ant içer:


Men Kazan'ın nimetini çok yemişem,
Bilmez isem gözüme tursun.
Kara koçta kazılık atına çok binmişem,
Bilmez isem mana tabut olsun.
Yahşı kaftanların çok giymişem,
Bilmez isem kefenim olsun.
ala bargah otağına çok girmişem,
bilmez isem mana zindan olsun.
Men Kazan'dan dönmezem bellü bilgil.

(Beyrek'in, Kazan'dan gördüğü iyiliklerin başında 'yediği nimeti' vurgulaması dikkat çekmektedir. Zira birçok diğer metinlerde de tuz 'nimet' kavramı ile özdeşleştirilmektedir.)



Kırgız Türklerinin Manas Destanı:
Temir Han adlı bir han varmış,
aşa katacak tuzu varmış.
bir de Kanıkey adlı bir kızı varmış,
Zırhını giyince boyu onunla birmiş.
Ol Kanıkey denen kız da
oğlum Manas'a denk imiş,
Kanıkey'i istemeğe geldim. (III:73/738-744)

Elçiye zeval olmaz,
kız isteyene hakaret olmaz,
ben de Kanıkey'e geldim,
onu istemeğe geldim.
Tadar mısın sen bu tuzu
verer misin Manas'a kızı? (III:75/834-839)


Altay Türklerinin Alıp-Manaş Destanı:
Ak-Kağan'ın zoruyla
Altay yerini bırakıp
Çaresizce gelenler
Yad elde kıynalanlar
Ak mallarınızı alıp
Geri yaylanıza dönün
Aşlı-tuzlu Altay'ınıza
Tekrar hepiniz dönün. (219/1508-1515)


Tatar Türklerinin Edigey Destanı:
İdil sırtı Sarı Dağ
İlimin yerleşen yurt idi.
İlimi yurda koymadın
İdil'i iki geçirttin
Orada da onu koymadın
Kuru sap, tuzlu arazi,
Kula renk çöle getirdin,
Kumkent denen şehrimi,
Kuma döküp bitirdin! (I:40/275-283)


Battal Gazi destanında tuz motifine rastlayamadık ama Behçet Kemal Çağlar'ın "Battal Gazi Destam"e adlı eserinde tuz birkaç yerde geçmektedir. "Alparslan'ın Düşü" başlıklı bölümünde Alparslan rüyasında gördüğü ve kendisine "Akdeniz'e yürü!" demek isteyen ere, adamlarınınn yetersizliğini şöyle belirtir:


Bak hazırım ben can ile ser ile
Tuz biber olmaya yetmez bu aşa
Ne edeyim bu bir avuç er ile!


Karagöz ve Ortaoyunu'nda sahnenin sonunda, yani işler karıştığında nara atarak meydana çıkıp olayları tatlıya bağlayan, iyilerin yanında, kötülerin karşısında olan, insanlara doğru yolu gösteren; fakat sert ve kaba davranışlarıyla etrafa korku saçan Tuzsuz Deli Bekir, kabadayılığı ve sarhoşluğuyla tanınır. Deli Bekir tuzsuzdur, yani tatsızdır; çünkü hareket ve konuşmalarıyla çevresini rahatsız etmekte, etrafına tat vermemektedir.



Tuzsuz : Hey gidi kahpe felek hey! Beni yine kalaysız tencerede kavur kavur kavurdun.
Karagöz: (İçeriden) Aşağıda bir ses var. Hele dur bakalım kimdir o? (Pencereden bakar) Oooo! rakı tellalıymış.
Tuzsuz: Çoban köpeğinin pencereden insan gibi baktığını görmedim, fino köpeği olsa münasebet alır.
Karagöz: Çoban köpeği babandır, ağzını topla.
Tuzsuz: Vay! Sen adam mısın?
Karagöz: Hayır, bostan korkuluğu.


Masal

Padişahın üç oğlu varmış. Beni ne kadar seviyorsunuz diye sorunca; Büyük oğlu dünyalar, ortanca oğlu yıldızlar kadar deyince sevinmiş. Küçük oğluna sıra gelince tuz kadar demiş. Padişah sinirlenmiş ve oğlunun öldürülmesi için emir vermiş. Ancak askerler şehzadeye acımış ve onu serbest bırakmışlar. Şehzade yaşlı bir kadının kulübesinde yaşamaya başlar. Aradan aylar geçer şehirde büyük bir kalabalık vardır, sebebini yaşlı kadına sorar. O da ülkeye, bir kuşun başa konmasıyla padişah seçeceklerini söyler. Kuş serbest bırakılır ve şehzadenin başına konar. Halk şehzadenin yabancı olmasından dolayı kabul etmez, olayı tekrar ederler. Kuş yine şehzadenin başına konar, halk ta onu padişah olarak seçer. Aradan yıllar geçer, şehzade ziyafet verir. Yemeklere tuz koydurtmaz ve babası ile kardeşlerini de davet eder. Babası yemeği yerken yüzünü buruşturur ve sizin ülkenizde tuz bulunmaz mı, diye sorar. Şehzade cevap verir, bulunur ama sizin tuzu sevmediğinizi duydum, der. Babası, tabiki severim, çok severim, der. Şehzade, ama siz oğlunuzu sizi tuz kadar seviyorum dediği için öldürtmüştünüz, deyince babası onu tanır ve af diler.



Karacaoğlan:
Yeni geldi Arap atın sökünü
Seyir eyle sağa sola bükeni
Helal edin tuz ekmeğin hakkını
Varamıyom beni burda eyler var.


Aşık Kerem:
Tuz ekmek yediğim kavim kardeşler
Nedir bu feleğin ettiği işler
gözümden akıttım kan ile yaşlar
Gelin helallaşın ben gider oldum.

Ararsan var kalbin ara
İller sana der göre
Tuz ekmek yediğin yere
Hıyanetlik etmek olmaz.


Pir Sultan Abdal:
Bir kardaşa meyil verip
Tuz ile ekmeğin yiyip
Azıcık noksanın görüp
Tez başına kakma gönül.

Talibin özünü halleyle pişir
Bu meydana çiğden lokma gelir mi
Üstat nazarında tuzlanmayınca
O lokmada lezzet karar olur mu.


Dadaloğlu:
Yüce dağ başında kar var buzunan
Yaktın beni ağda ile nazınan
Yaremi doldurdun ince tuzunan
Üstüne de biber ektin öl deyi.


"Ay sana ohşar velikin ol savuğdur sin melih, Fark köptür niçe kim bolsa müşabih tuz u muz." [Tuz ile buz her ne kadar (birbirine) benzese  (de) fark yoktur. Ay sana benzer, ancak o soğuktur sen (ise) melih.] Şekil ve renk benzerliği olmasına rağmen, Ali Şir Nevayi sıcaklık ve soğukluk bakımından tuz ile buz arasındaki farkı vurgular.


Tuzlug (tuzluk) sözü, Eski Türklerde türlü anlayışların karşılığı olarak kullanılmıştır: 'tuzlu', çorbaya terbiye amacıyla katılan yoğurt', 'tuz kabı'.


Bahaeddin Ögel 'tuz kabı' anlamında eski kaynaklarda bir deyim bulunmadığını, tuzluk sözünün çok sonraları Osmanlı ve Çağatay kültür çevrelerinde tuz kabı olarak kullanıldığını söyler. 11.yy'da Oğuzlar su kapları ile kase ve buna benzer kaplar için yaygın olarak çanak derlerdi. Kaşgarlı Mahmud Türklerin ağaçtan oyulmuş tuzluk veya tuzluğa benzer kaplar için de çanak dediklerini söyler. böyle dolaylı bir yol ile Eski Türklerin ağaçtan yapılmış tuzlukları hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Ağaçtan tuz kabı yapma yolunun Eski Türklerce seçilmesinde rutubet ve nemlenmenin büyük rolü olsa gerekir. Asma kabağından yapılmış tuz kaplarına Anadolu'da 'tusuyluk' denmekteydi. 


Bir İran atasözü; 'Misafirliğe gittiğinde ev sahibinin tuzluğunu kırma', yani misafirperverlik sembolünü bozma öğüdünü veriyor.



Tuz Kitabı
derleme Prof.Dr.Emine Gürsoy 



*


Yarı İskit olan Demosthenes:


"Hatırlaman için söylüyor, şehrin tuzu ve devlet masasıdır, onun en çok saygı duyduğu - ki şehirde doğmamış, vatandaşı değildir - ne de bize yakın - bu sebeple çıkıyorum."


"For you remember he says1 it is the salt of the city and the table of the state for which he has most regard—he, who is no citizen born—for I will out with it!—nor akin to us."


Aeschines, annesi tarafından bir İskit olan Demonsthenes'i protesto eder. Demosthenes Makedonya dönüşünde Aeschines'in büyükelçi arkadaşlarına saldırmasını saygısızlık olarak görür. Birlikte masaya oturan erkekler birbirlerine arkadaşça davranmalıdır. Demosthenes buna "resmi bir masada oturup beraber yemek yiyen üst düzey yetkililer, yanlış yapana dokunulmazlık vermez" diye cevap verir. Diğer görevliler onu cezalandırmakta özgürdür. Halka açık masa suçluyu kendi memurlarından korumuyorsa, bir grup büyükelçinin masa ve tuzun da, Demosthenes'e saldıran Aeschines'i de korumamalıdır.



Aeschines, On the Embassy/link

"Aeschines had protested that Demosthenes, in attacking his fellow-ambassadors on their return from Macedonia, was violating the common decencies of life, which demanded that men who had sat at table together should treat one another as friends. Demosthenes replied that the table and the salt, even, in the case of the prytanes and other high officials who ate together at a common official table, gave no immunity to the wrongdoer; his fellow-officials were free to bring him to punishment. If the public table of the prytanes did not protect the guilty from attack by his fellow-officers, the table and the salt of the group of ambassadors should be no protection to Aeschines against Demosthenes' attack.... Aeschines declares that the maternal grandmother of Demosthenes was a Scythian."



*

Hestia/Vesta ve Kutsal Ocak



 "Thou hast forsaken thy great oath, the table, and the salt,"
Archilochus


"In the middle of the great living room of the Greek house, the megaron, was a fixed hearth. The fire of this hearth warmed the house on cold days, and over this fire meals were prepared. The fixed hearth was brought to Greece by the Greeks, for in Minoan houses there were only portable fire pots of the sort used for preparing meals in Hellenistic and even in modern times. The sanctity of the hearth is common to the Greeks and the Romans, and it is very probable that the Greek name of the goddess of the hearth, Hestia, and her Roman name, Vesta, are both derived from the same word, although this has been contested.  The sanctity of the hearth is bound up with the fixed hearth. Consequently, the Greeks are responsible for it, not the pre-Greek population, who did not have a fixed hearth. The hearth is the center of the house and the symbol of the family. When Herodotus counts the number of families in a town he counts the hearths.  The hearth was sacred. A suppliant took his place on the hearth, as did Odysseus, Telephus, and Themistocles, because he was protected by its sanctity. People swore by the hearth. The newborn babe was received into the family by being carried around the hearth, a ceremony which was called amphidromia and took place on the fifth day after birth.

The hearth was the center of the house cult and of the piety of daily life. We should remember that while our piety is expressed chiefly in words, by prayers, the piety of the ancients was expressed chiefly by acts. In our schools the day begins with a morning prayer, but in the Greek gymnasia there was a hero shrine at which cult rites were performed. This fact is particularly evident in daily life. Whereas we say a prayer before and after the meal, the Greeks before the meal offered a few bits of food on the hearth and after it poured out a few drops of unmixed wine on the floor. The libation was said to be made to Agathos Daimon, the Good Daemon, the guardian of the house, who appears in snake form. It is not stated to whom the food offering was made, but if someone is to be mentioned it must be Hestia, the goddess of the hearth.

Thus, the hearth was sacred, and the daily meal was sacred. The sanctity of the meal found expression in the rites which accompanied it. It is a widespread custom to regard the meal as sacred. Among many peoples a stranger who has been permitted to take part in a meal is thereby received under the protection of the tribe and becomes inviolable. The meal unites with sacred bonds all who partake of it. One may recall the old Russian custom of offering a distinguished visitor bread and salt before the gates of the city. The same feeling was alive in Greece. "Thou hast forsaken thy great oath, the table, and the salt," the poet Archilochus says reproachfully to someone; and the orator Aeschines asked emphatically of his colleagues by whom he thought he had been deceived: "Where is the salt? where the table? where the drink-offering?" "


Martin Persson Nilsson "Greek Popular Religion" /link



*

Peki Hestia kimdir?

Hestia, parlamentonun koruyucusu olarak görülür ve ayinlerde ona Tuz ile tahıl kurban edilir, masaya da tuz ve ekmek konulur. Homer 'kutsal ocak'tan bahsetmese de, 33 anonim antik dönem Hellen şiirleri "Homeric Hymns" olarak kaydedilmiştir. Daha çok Hellen Tanrılarını anlatan bu şiirleri MÖ 7.yy ila MÖ 5.yy aralığına koyarlar. Delphi'deki 'ocak' tüm Hellenlerin 'merkezi ocağı' olarak kabul edilirken, Hestia'yaya mahsus ilk dairesel yapı da burada inşa edilmiştir. Hestia, İonyalıların "Histie"sinden geçmiştir ve İonyalılar "Grek" değildir!

("the hearth at the temple of Delphi.. communal hearth") - Walter Burkert, 1985


Hestia Kültünün "dışarıdan" geldiği nasılda bellidir. Bugün kim bu kültü devam ettiriyor, Yunanlılar mı Türkler mi?... Hestia-Vesta kültü ne Grek ne de Roma kökenlidir! Kutsal Ocak kavramı Türklere özgüdür ve onlara da İskit ve Etrüsklerden geçmiştir. "Hellenlerin bilmediği dairesel yapı Etrüsklerden Romalılara geçmiştir ve bu tip yapılar sadece Hestia ve Kybele'ye adanmıştır" der Westropp... Ve bu gelenek Türklerle devam etmekte, Od Ana hala beslenmektedir. Ocak'ta evin kutsal merkezidir. Yoksa, Baba Ocağı, Asker Ocağı, Sağlık Ocağı, vs. boşuna denmemiştir!.. /link






Game Of Thrones dizisinde, Frey Hanedanı Starks Hanedanı ile "tuz ve ekmek" paylaşmıştır, Starksların "damat" sözlerini tutmadıkları için ihanete uğramış olarak görür ve "Misafir Hakkı"na rağmen Starkslara ihanet eder ve (Kanlı Düğün sahnesi) kendi evinde misafirlerinin hepsini öldürtür. 

"The Red Wedding, they're calling it. Walder Frey committed sacrilege that day. He shared bread and salt with the Starks. He offered them guest right. The gods will have their vengeance... Frey will burn in the seventh hell for what he did."

Guest Right - Misafir Hakkı
Ne konuk ne de evsahibi birbirlerine zarar vermeyecektir.


SB.





"...sizin Ak Orda'nın Tuzuna tükürmeyeceğinize inanıyorum Beyim."
"Kurmancan Datka" Kırgız filminden bir replik






“Tuz ekmek hakkı bilmeyen kör olsun.” 


27 Mart 2016 Pazar

Od İyesi/Anası ve Alevilik-Bektaşilikte Ocak



OD ANA - ALTAY



ALTAY OD ANA (ENE) - Алтай кай – От Эне



Altay Türklerinin inançlarına göre her ev iyelidir. Fakat ocağın ve ateşin iyeleri başka başkadır. Güzel, genç kızlar olan bu iyeler, kimseye görünmeyip ateşi saf ve temiz tutarlar.

Ateşe yiyecek verildikten sonra Altay Türkleri aşağıdaki gibi dua ederler:


Tört talalu taş oçok - Dört kenarlı taş ocak
Tört kindiktü Ot-ene - Dört göbekli Ateş Ana
Taklan-külin töjöngön, - Kavut gibi külünü döşenmiş,
Ak kubarın castangan, - Ak tozuna yaslanmış,
Ak calbıştu Ot-ene. - Ak alevli Ateş Ana.
Köbö canıs kiñi bar, - Tek göbeği var,
Tört kayın tözölü, - Dört kayın destekli,
Tönön sarı kıyralu, - Tönön sarı kıyralu (4),
Törölü curtı curtatkan, - Töreli yurdu yaşatan,
Töbölü baştı cırgatkan, - Tepeli insana keyif veren,
Tört kindüktü Ot-ene. - Dört göbekli Ateş Ana
Bay sabaa tuturgan, - Kutsal kabı tutturan,
Bayzın curttı curtatkan, - Zengin yurdu yaşatan,
Ar-camannañ ayrıgar, - Kötülükten kurtarın
Aza ceekten kaçalar. - Şeytandan uzak tutun.
Kaburtugar bek salar. - Otlayanı (hayvanımız) sağlam tutun.
Törtön baştu Ot-ene. - Kırk başlı Ateş Ana
Bir alkıjıgar beriger, - Bir alkışınızı verin,
Bir bıyanıgar cetiriger, - Bir rahmetinizi yetirin,
Bir camanım taştagar. - Bir kötülüğümü affedin.
Op-kuruy, op-kuruy!” - Op-kuruy, op-kuruy!” 
(Muytuyeva 1996: 38) 
(4) Dört yaşındaki atın yele veya kuyruğundan bağlanan parçalar.


Radloff Altay Türklerinde gelinin yeni evine geldikten sonra ocağın önünde yere kadar eğildiğini, ocağa bir parça et atıp, kımız döktüğünü kaydeder (Radloff 1994: 75, 77).  Gelin ateşe saygısını sunduktan sonra ailenin büyüklerinden biri;


Odurgan odı çoktu bolzın, - Yaktığı ateşi harlı olsun,
Oturgan boyı ençü bolzın, - (Bu evde) oturan huzurlu olsun,
Altın oçok taykılbazın, - Altın ocak yerinden oynamasın,
Askan kazanı kelteybezin! - Astığı kazanı yerinden kaymasın!
Eelgelü curt tutsın . - Kutsal yurt tutsun.
Ercinelü mal azırazın. - Kıymetli hayvan yetiştirsin.
Aydap cürgeni mal bolzın. - Sürdüğü mal olsun.
Azırap cürgeni bala bolzın. - Yetiştirdiği çocuk olsun.
Amadap cöögön keldiler - Bir amaç için geldiler
Irıs bolzın. - Bahtları açık olsun.
Taş oçok taykılbazın - Taş ocak yerinden oynamasın
Talkan-küli çaçılbazın. - Kavut gibi külü saçılmasın
Aytkan sözim alkış bolzın. - Söylediklerim alkış olsun. 
(Ukaçina 1993:85-86)

şeklinde alkış sözler söyleyerek evli gençler için iyi dileklerde bulunup dua eder.

Sibirya Türklerinde Ateşle İlgili İnançlar,Törenler ve Bazı Efsaneler
Dr. İbrahim DİLEK



OD İYESİNİ KIMIZ İLE BESLEYEN SAKHA/SAKA/YAKUT



Sakha Türklerinde kutsal kabul edilen ateş evin merkezidir.

Aal uokkun otun - Kutsal ateşini tutuştur,
Alaha cieğin terin - Ferah ve sevimli evini kur ;

diye dua ederler.

Sibirya Türklerinde Ateşle İlgili İnançlar,Törenler ve Bazı Efsaneler
Dr. İbrahim DİLEK




OD İYESİNİ BESLEYEN HAKASYA TÜRKLERİ

"Türk kültüründe yalnızca bir tane ateş ve ocak iyesi yoktur, her evin, her yurdun ocak iyesi ayrıdır. Bu ocak iyesi o evi ve evin içinde yaşayan insanları, hayvanları kötülüklerden, belalardan, hastalıklardan korur. İyiliksever ve koruyucu bir ruhtur. Eve bolluk ve bereket getirir.

Örneğin Hakaslar'da aileyi kötü ruhlardan koruyan, eve şans ve zenginlik getiren, zamanını evin birliğine sarf eden ot-ine’ye “çurttıñ eezi” (evin sahibi), “çurttıñ hadarçızı” (evin koruyucusu), “kiziniñ huyagı” (insanın koruyucusu), “hadargannıñ halhazı” (hayvanların koruyucusu) gibi isimlerle de hitap edilir.


Hakasya Türkleri


Bu yüzden her evde “ocak”a ve “ocak iyesi”ne hürmet edilir, saygıda kusur edilmez. Ocak iyesinin hoşlanmayacağı davranışlar yapılmaz. Zira böyle bire şey yapıldığında bu iye ne kadar iyiliksever bir ruh olsa da, yapılan kötü muamelenin karşılığını vererek cezalandırır.

Bu noktada ateş ve ocak iyesinin insanî bir takım vasıflarla algılanması, bu iyenin de insana benzer bir şekilde karnının acıkacağını ve doyurulması gerektiğini düşündürtür. O yüzden ateş iyesini doyurmak için bazı zaman ve durumlarda ocağa bir takım takdimeler sunulur.

Türk kültüründe “ateş” ve “ocak”, etrafında oluşan çeşitli inanış ve uygulamalar neticesinde bir kült halini almıştır. “Ateş” ve “ocak”ın hâkim bir ruhu olduğuna inanılmış ve genel olarak bu ruha “ateş ve ocak iyesi” adı verilmiştir. Ateş ve ocak iyesinin canlı olduğuna inanıldığı için de bu iyeye bir canlıya davranılır gibi davranılmış, hatta bu iyeye birtakım insan vasıfları da yüklenmiştir. Ancak Türk dünyasında ateş ve ocak iyesine genel olarak “ot ana” diye hitap edilmiş ve bu iye kadın gibi tasvir edilmiştir.

In Turkish culture "fire" and "hearth" has become a cult as a result formed around the various beliefs and practices. It is believed to be familiar spirit of fire and hearth and called “familiar spirit of fire and hearth” to this spirit in general. Because familiar spirit of fire and hearth is believed to be alive, it has been treated like a creature is treated this familiar spirit, insomuch that it was loaded with some human characteristics to this familiar spirit. But, it is called “ot ana” to the familiar spirit in the Turkish world in general and this familiar spirit is illustrated like a woman.

Türk Kültüründe Ateş ve Ocak İyeleri
Dr.Satı Kumartaşlıoğlu




Alevilik-Bektaşilikte Ocak


Alevilikte ocak; çiğ nesneleri pişiren makam, din ulularının soyu (Sümer,1999), ibadet yeri olarak tanımlanmaktadır. Alevi inanç sistemindeki tüm ocaklar, “El ele, el hakka” ilkesinden hareketle birbirine bağlıdır. Kocadağ’a göre Horasan’daki İmam Ali Rıza’nın çocukları, günümüzdeki dedelerin ve seyyidlerin atalarıdırlar. Ancak, seyyidlerin çoğalmaları sonucu, bugünkü ocaklar oluşmuştur. Bu ocaklar içinde en bilineni Hacı Bektaş Velî Ocağı’dır.

Ocak kelimesi, ontolojik boyutta hem somut hem soyut tabakaya hâkimdir. Dolayısıyla Alevi inanç sisteminde ocak;

• Ev (ata ocakları)
• Aile (boy ve aşiret)
• Uzamsal mekân (türbe ve tekkeler)
• Sosyal sorumluluk düzenleme alanı (düşkün ocakları)
• Tedavi yeri (sağaltım ocakları)
• Meslek erbabları (Tahtacılar, Demirciler)
• İnanç merkezi anlamlarına sahiptir. 

Bunlara ek olarak yukarıda yer alan genel anlam alanı, Alevi inanç sistemi içerisinde “ocakçı” şeklinde bir sorumluluk bildiren terim oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ocakçı, gürgürcü olarak da bilinmektedir ve ocakçı, ocağı yakan, bunun sönmemesini sağlayan ve ocağa sac koyarak fazla ısının cemaati rahatsız etmemesini sağlayan kişidir (Arslanoğlu, 1998).


Ocak, Od / Ateş İyesi

Ocak kelimesi Eski Türkçe od (ateş), oç/oc, köküyle yer bildiren ag/ağ (-ak) ekinin birleşmesiyle oluşmuş bir kelimedir. Kelime odag>odağ>oçag>oçağ>ocag>ocağ şeklinde bir gelişme göstermiş olmalıdır. Bu kökten hareketle dilimize kazandırılan ve kültürün yansımaları olan kelimeler, ocak kavramı etrafında büyük bir kelime hazinesi oluşturmuştur.


Körocağ / Körocak = Çocuksuz Aile

Deyim ve atasözlerinin oluşması dil sosyolojisi bakamından oldukça önemlidir. Çünkü, toplum hayatını yansıtan bir durumu belirtme, hüküm bildirme, o dili kullanan insanların uzun süreli birlikteliklerini, paylaşımlarını ifade eder. Hele ki deyim ve atasözlerinin altında yatan bir söylence olduğu düşünülürse bu söylencenin oluşması için geçen süredeki ortaklık o toplumun birlikteliğini yansıtır (Günay, 2007: 244). Ocak kavramı da deyim ve atasözlerinin oluşturulmasında oldukça sık kullanılmıştır. Kelimenin toplum içindeki yeri, önemi ve zengin kullanım şekli, atasözü ve deyimlerin parçası olmaya zemin hazırlamıştır.

Ocak kelimesinin sıkça geçtiği ve yeni anlamlarla karşılaşılan kaynaklardan biri de Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’dür. Burada yirmi iki maddede ocak geçmektedir. “Ocağına düşmek, ocağına incir dikmek” deyimleri dışındaki kelimeler, yeniçeri teşkilatıyla ilgilidir. Daha çok tamlama şeklinde ve meslek, iş sorumlusu ifade etmektedir: “ocak ağa-sı(ları), ocak başçavuşu, ocak bazirgânı” örneklerinde olduğu gibi. Buradaki ocak, yeniçeri ocağı anlamındadır.

Türk toplumunda eski zamanlardan bu yana var olan ocak kültü, Alevilikteki ocak kavramıyla ilişkilidir. Ocağı kutsamak amacıyla kurbanların kesilmesi, adakların sunulması Anadolu uygarlıklarından bu yana var olmuştur. Onarlı’ya göre ocak kültünü daha da ileri bir üst düzeye getirerek dinî bir veçhe kazandıran Alevi toplumu; dinî önderleri dede ve baba evlerini “ocak” kabul edip kutsayarak İslami daire içine almışlardır. Binlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelen bu inanç; “dede ocakları” şeklinde kurumlaşarak, 9. yüzyılda filizlenmeye başlamış ve 13. yüzyılda coğrafi olarak yaygınlaşarak Ocakzâde dede ve babanın adıyla anılan cemevi, tekke ve zaviye şekline dönüşmüştür. Dolayısıyla Alevilikteki ocak kavramının içerisine tekke, zaviye kavramlarını da almak gerekmektedir. Karakurt’a göre tekke, dervişlerin barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yerdir ve Türklerde ocak olarak da bilinir (Karakurt, 2011: 90). Bu bilgiden de hareketle ocak kavramının içeriğinin mekân boyutuyla da geliştiği görülür.

Pakalın’a göre ise ocak, Bektaşi tabirlerindendir. Bektaşi tekkelerinin meydan odalarında kıblenin olduğu yerdeki ocağın adıdır. Ocak bulunmayan meydanda köşenin biri ocak ittihaz edilir. Ocağın bir tarafında Seyyit Ali postu, öbür tarafında Horasan postu vardır (Pakalın, 1993: 710). Yeniçeri ocağı bünyesindeki birçok ritüel, sosyolojik boyutta yer almış ve ocak kelimesiyle edebî, tarihî karşılaşmalar yaşanmasını sağlamıştır.

Alevi inanç sisteminde ocak kelimesinin bir diğer karşılığı, sağaltım sağlanan yerdir. Şifa bulunan yerlere de ocak denir. Bu olgunun çağdaş yansıması Sağlık Ocağıdır. Fakat doğaüstü güçlerle bağlantılı olarak şu ocaklara rastlanır ve buralarda bazı rahatsızlık ve sıkıntılardan kurtulunabileceğine inanılır: Al Ocağı, Kül Ocağı, Uçuk Ocağı, Alaz Ocağı, Sarılık Ocağı, Arpağ Ocağı, Bağı Ocağı, Göz Ocağı, Alaca Ocağı, Kurşun Ocağı, İnme Ocağı, Kumru Ocağı, Karınca Ocağı, Siğil Ocağı, Kısır Ocağı, Mum Ocağı, Yel Ocağı, Kızıl Ocağı buna örnektir (Karakurt, 2001).

Bir tanıma göre herhangi bir hastalığı okumaya izinli ve bu izni babadan oğula devreden kişiler hakkında da ocak tabiri kullanılır (Tercüman,1982’den akt. Arslanoğlu, 2001). Şeyh Hasan’ın 1224 yılında yaptırdığı Büyük Ocak Tekkesi (Onarlı, 2000), hastalara şifa dağıtan ve şifa bulanların adaklarını yerine getirdikleri yer olarak bilinir.

Alevilikte ocağın bir diğer işlevi, sosyal sorumlulukları düzenlemektir. Bu görevi ise düşkün ocakları üstlenir. Alevi inanç yapılanmasında Hıdır Abdal Ocağı bu görevi üstlenmiştir. Suç işleyen talip, bu ocağa gönderilir ve uygun görülen süre boyunca kendine verilen işi yapar. Devamında talibin eğitimini tamamladığına ve cezasını çektiğine kanaat getirilirse talip, bağlı oluğu ocak dedesine geri gönderilir.

Alevi inanç sistemi içerisinde ocak kavramına yüklenen bir diğer anlam ise “ev, hane, yuva”dır. Menkıbeye göre Yunus, Hacı Bektaş Velî’den müsaade isterken, “Bire erenler, üç gündür beni mihman ettiniz. Artık buğdayımı verin de ben ocağıma döneyim (Arslanoğlu, 1999).” der. Alevi gülbenglerinde de “Dârların mamur olsun, muradın hasıl olsun, evin ocağın şen olsun” ifadeleri yer alır. Deyimler arasında yer alan “ocağı sönmek” ifadesinin kökeninde insan olan bir evde ateş söndürülmemesi inancı yer alır. Onarlı , bu durumu şu ifadelerle açıklar: Ateşin sönmesi istenmiyorsa ocağa tezek yerleşitirilerek, için için yanması sağlanır ve üstü külle örtülerek dinlendirilir, tekrar odun ocağa atılarak ateş çoğaltılır. Ocak kendiliğinden sönerse “hayra alamet” sayılmaz. Bir kimseye beddua edilecekse “Ocağın Sönsün” diye dua edilir (Onarlı, 2000). Ocağın sönmesi, Alevi ve Bektaşi inanç sisteminde sır etmek, uykuya varmak anlamında da kullanılır. Tüm bu ifadeler, ocağın mekânsal boyutta karşıladığı “ev, yuva” anlamlarını kanıtlar niteliktedir.

Gülçiçek , Anadolu ve Balkanlardaki Alevi Bektaşi dergâhları/tekkelerini ele alan çalışmasında “Tekkelerin o meşhur kara kazanları ocaktan hiç indirilmezdi; gelip geçenler (âyende ve revendeler) hazır bulunan Baba çorbasından muhakkak nasibini alırlardı.” ifadesini kullanmaktadır. Bu da tekkenin/ocağın “yuva” yahut “misafirhane” işlevini göstermekle birlikte “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” şeklindeki yerleşik atasözünün kaynağına da işaret etmektedir. Engin de Alevilikte ata/baba ocağı kurumundan bahsederken “Ata ocağı kavramı; dede ocağını kapsamamaktadır, tam olarak karşılamasa da kutsallık yüklenilen hane anlamındadır, bu anlamda dinî bir kurumdur (Engin, 1999).” diyerek ata ocağını dinî içerikten ayırmadan bir hane, ev, yuva olarak kabul eder.

Ocaklardan bir kısmı meslek erbabı ve bir mesleği babadan oğla devrederek yürüten oymaklardır. Bunlar içerisinde Tahtacılar, Demirciler, Kuyumcular, Keçeciler, Dericiler vb. önemli bir yer tutmaktadır (Yalçın ve Yılmaz, 2002). Alevi inanç sisteminde yer alan ocaklar, toplumsal bir yapılanmayı da böylece beraberinde getirmiştir. Genel kabul, ocak liderinin sahibinin yahut hane reisinin erkek olduğu yönünde olsa da Türk geleneği ve Alevi inanç sisteminde kadının ocakta/ailede asıl söz sahibi olduğu görülür. “Eski Türklerde kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan Tanrısal bir gücün varlığına inanılırdı. Onun için her aile bu güç adına kurulmuş bir mabet niteliği taşımaktaydı.

Bu nedenle aile kutsaldı. Bu mabetteki ateşin sönmemesi, ocağı uyanık tutmak görev ve sorumluluğu kadına verilmişti (Temren,1999’dan akt. Arslanoğlu, 2001).” Aksüt’e göre, dede ocağı üyesi kadınlara Ana denir.

Alevi ocaklarına baktığımızda isimlendirmede Baba Mansur Ocağı, Celal Abbas Ocağı, Dede Garkın Ocağı, Derviş Cemal Ocağı, Garip Musa Ocağı, Güvenç Abdal Ocağı, Emirbeyliler Ocağı, Hıdır Abdal Ocağı, Seyyid Sabun Ocağı, Şeyh Delil Berhican Ocağı, Şeyh Hasan Ocağı, Şeyh Samut Ocağı, Üryan Hızır Ocağı, Yalıncık Abdal Ocağı gibi eril isimlerin hâkim olduğu düşünülse de , Anşa Bacılılar Ocağı, Kız Süreği Ocağı gibi dişil ocak isimleri, dil sosyolojisi bakımından iki cinse de yer veren bir katmanlaşmanın olduğunu göstermektedir.


Ocaklar yanmıyor pişmez aşımız
Acep ne olacak bizim işimiz
Hazret-i Hünkâr’a bağlı başımız
Garip gördüm bugün Hacı Bektaş’ı 
(Fakir Edna, 2005)


DİL SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN “OCAK” KAVRAMI
Yrd. Doç. Dr.Kemalettin Deniz
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü

*

Hellen-Hestia ya da Roma-Vesta kültü


Hellenler döneminde baba çocuğu kabul ederse evin ocağı/ateşi etrafında çocukla beraber tur atardı. Romalılar döneminde ise ata ruhlarının evin ocağı/ateşi etrafında dolaştığına inanılarak yiyecek ve içecek sunumu yapılarak korunmaları sağlanırdı. Gençkız evlilik töreninden önce tüm oyuncaklarını ateşe atarak ana tanrıçaya sunar ve kendi ailesini kurmasında ona yardımcı olması için dilekte bulunurdu. Hestia/Vesta tapınaklarının yapımından sonra , görevli rahibelerin ayinlerde ateşe/ocağa tahıllı tuz serpmeleri de bereketi simgeler. Tüm bunlar Türk Dünyası'ndaki ocağın-ateşin beslenmesiyle de örtüşür.

Bu yüzden, Aile-Ocak Tanrıçası Hestia/Vesta kültünün kökeni ATEŞ RUHUNUN İYESİ BAKİRE OD ANA'ya yani Türk Kültürüne dayanır. Ocak-ateş kültürünün Türk Dünyasında ve Alevi-Bektaşi Ocakları'nda HALA devam etmesi de bunun en belirgin kanıtıdır.


"Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son OCAK"
SB.




22 Ekim 2015 Perşembe

Od Ana - Hestia - Vesta





VESTA ve  RAHİBELERİ

Şehirlerin ,ailelerin koruyucusu ben Hestia,
Sunaklarım var her evde ,tapınakta. 
Evlenmek istememişim almışım sözümü , 
Tanrılar ve insanlar şereflendirdi ünümü.
Olimposlu diğer tanrılar gelip gittiler , 
Ben her daim kaldım, ama efsanelerde anılmadım.
Ocağımın ateşi yanınca , bakarlar bacasına, 
Tüten dumanlar anlatır , Yaşamın sırrı saklıdır. 
Duman olmayan yerde ateş yoktur , 
Evlerin ve şehirlerin içi boştur.
Kızlarım var bana yardımcı , 
Vesta rahibeleridir adları. 
Anlatsınlar size bir ayin , 
Ocağımın ateşi her daim sizin.

Vesta Rahibeleri:
6 kızız biz , soylu aileden geliriz. 
Şehrin ateşini sahiplenmişiz. 
Koruruz onu gözümüz kapalı , 
Yoktur Rahibelerin başka amacı. 
Otuz yıl görev alırız , küçüklükten yetişiriz , 
Ayinlere katılır , kurbanlara tahıllı tuz serperiz.
Bereketli olsun hepimize , 
evimizde şehrimizde , sönmesin ateşimiz.

SB, 2010
Şiiri ilköğretim çocukları için yazmıştım....




Türklerde : Ocak (Ateş) + Çadır (Yurt) + Aile = OD ANA




" “Ateş” ve “ocak”ın hâkim bir ruhu olduğuna inanılmış ve genel olarak bu ruha “ateş ve ocak iyesi” adı verilmiştir. Türk dünyasında ateş ve ocak iyesine genel olarak “OD  ANA” diye hitap edilmiş ve bu İYE kadın gibi tasvir edilmiştir. "

"  Tuva Türklerine göre ocağın bir iyesi (sahibi) vardır. Bu iye insanları kötülüklerden uzaklaştırıp korur. Özellikle çocukları ve hayvanları musibetlerden ve hastalıklardan korur. Böyle olunca da ateş, aile ocağının en önemli zenginliğidir. Bir evde ölüm olduğunda aile için “ocağı söndü” denilir. Yani ocak, ailenin varlığının, birlik ve beraberliğinin sembolüdür. "

"Türk kültüründe yalnızca bir tane ateş ve ocak iyesi yoktur, her evin, her yurdun ocak iyesi ayrıdır. Bu ocak iyesi o evi ve evin içinde yaşayan insanları, hayvanları kötülüklerden, belalardan, hastalıklardan korur. İyiliksever ve koruyucu bir ruhtur. Eve bolluk ve bereket getirir. Örneğin Hakaslar'da aileyi kötü ruhlardan koruyan, eve şans ve zenginlik getiren, zamanını evin birliğine sarf eden ot-ine’ye “çurttıñ eezi” (evin sahibi), “çurttıñ hadarçızı” (evin koruyucusu), “kiziniñ huyagı” (insanın koruyucusu), “hadargannıñ halhazı” (hayvanların koruyucusu) gibi isimlerle de hitap edilir. Bu yüzden her evde “ocak”a ve “ocak iyesi”ne hürmet edilir, saygıda kusur edilmez. Ocak iyesinin hoşlanmayacağı davranışlar yapılmaz. Zira böyle bire şey yapıldığında bu iye ne kadar iyiliksever bir ruh olsa da, yapılan kötü muamelenin karşılığını vererek cezalandırır. Bu noktada ateş ve ocak iyesinin insanî bir takım vasıflarla algılanması, bu iyenin de insana benzer bir şekilde karnının acıkacağını ve doyurulması gerektiğini düşündürtür. O yüzden ateş iyesini doyurmak için bazı zaman ve durumlarda ocağa bir takım takdimeler sunulur. 

Böylelikle ateş iyesini memnun etmek ve gücendirip kızdırmamak için ateşin ve ocağın etrafında bir takım kurallar ve tabular oluşmuştur. Mesela Tuva Türklerince ateşe tükürmek, kül silkmek, keskin eşyalarla ona dokunmak, çöp atmak, ayağı ocağa doğru uzatıp oturmak, aile ateşinin sahibini tahkir etmek, ocağı mundarlamak demektir....Yakutlarda da aileyi kötü ruhlardan koruyan ateş ve ocak iyesi her gün beslenir. Kazandan çıkan ilk lokma bu iyenin hakkıdır. Yakutlar her gün yağ ve et parçaları atarak ateşi beslerler. Ancak ateş iyesinin demirle ateşi karıştırmak gibi saygısızlık gösterildiği takdirde insanlara acı vererek evi yaktığı düşünülür."

" Çuvaş inanışlarında da her evde bulunduğu kabul edilen ve ocağın ruhu olan ateş anası (vut ama) ve ateş babası (vut aśśi) vardır. Bu ateş anasını doyurmak için sonbaharda bir tören yapılır. "

"Ateş iyesinin neden doyurulduğuna dair bir anlatı da Yakut Türkleri arasında mevcuttur. İbrahim Dilek’in N.M Emelyanov’dan aktardığı bu anlatmaya göre eskiden çocuğunun ateşe atacağı yemeği sürekli olarak yiyen bir ihtiyar vardır. Bu durum uzun süre devam eder. Bir gün baba avlanmaya gidince muhtaç bir adam gelip çocuğa aç olduğunu ve o gece babasından farklı olarak başka bir yerde yatmasını söyler. Çocuk muhtaç adamın söylediklerini yaparak babasından ayrı bir yerde yatar. O gece evlerini ve babasını ateş yakar. Anlatıya göre bundan sonra Yakutlar ateşe yiyecek atarlar. Efsaneye göre muhtaç adam, o evin ateş ve ocağının iyesidir, kendisine yapılan kötü muameleye evi ve ihtiyar adamı yakarak karşılık verir, kendisini besleyen çocuğu ise korur ve kurtarır.

Ocağa neden yiyecek atılması gerektiği konusunda anlatılan başka bir anlatıyla da Altay Türklerinde karşılaşıyoruz. Altay Türklerindeki bu anlatıya göre çok önceleri bilici bir kimse evde otururken dışarıdan güzel bir kadın çıkagelir. Daha sonra ise evin ateşinden başka bir kadın çıkar. İki kadın kendi aralarında sohbete başlar. Dışarıdan gelen kadın ne kadar güzel bir kadınsa, ateşten çıkan da o kadar çirkindir. Gelen kadın evin ateşinden çıkan kadına görünüşünün neden bu kadar kötü olduğunu sorar. Evin iyesi evin çocuklarının sürekli olarak bıçakla ona vurup güçsüzleştirdiklerini, ateşe yiyecek hiçbir şey saçılmadığını, bu yüzden çirkin olduğunu söyler. O da diğerine neden bu kadar güzel olduğunu sorar. Dışarıdan gelen güzel kadın ise ev sahibinin nereden bir yiyecek gelse ateşe de döktüğünü, inek sağıldığında ateşe de saçtığını, yanan ocağı bıçakla dağıtmadığını ve bu yüzden güzel olduğunu söyler. Bu olayları anlatan, evde oturup bütün olanları gözleyen bilici kişidir. Bütün bu anlatılar, ateş ve ocak iyesinin doyurulması gerektiğini, aksi hâlde zayıf kalan koruyucu iyenin zararlı olabileceğini etkili bir şekilde ortaya seren ve dinleyenleri de bu nedenle inandıran anlatılardır. İyelerin birer insan görünümündeki tasviri de bu konuda antropomorfik yaklaşımı bir kere daha kuvvetlendirmiş olmaktadır."

"Türk kültüründe “ateş” ve “ocak”ın hâkim ruhlara, iyelere sahip olduğu ve bu iyelerin ev ve aile hayatı açısından son derece öneme haiz olduğu, dolayısıyla ateş ve ocak etrafında bir takım kurallar bütünü oluşturulduğu, aynı zamanda insan tahayyülünde ateş ve ocak iyesinin antropomorfik bir şekilde algılandığı ve tarif edildiği yukarıda ifade edildi. Ateş ve ocak iyesinin kişiselleştirilmesinde, bu iyelerin daha çok kadın görünümlü olduğunu da belirtmek gerekir. Ateş ve ocak iyesinin antropomorfik görünümü konusunda yukarıda verdiğimiz bilgilerde de bu açıktır. Her şeyden önce ateş ve ocak iyesi “ot ana”dır. Bunun haricinde bu iyenin tasvirlerinde kadının fiziki görünümü yansıtılır. Altay Türkleri, ateş iyesini beyaz ve parlak genç bir kız gibi tasvir ederler.

Minusinsk Tatarları için ateş ruhu iyesi, “60 tane beliği ve 40 tane dişi olan, sürekli olarak boz kısrak üzerinde seyahat eden, altın yaprakları olan akağacın gölgesinde dinlenen ve Yenisey’in yukarı kısımlarında yaşayan bir bakire”dir.

Çuvaşlarda ocak iyelerinden olan hĕrtsurt, her yerde beyaz elbiseleri giyinen bir genç kız olarak tasvir edilir. Hĕrtsurt, aynı zamanda ip eğirmeyi ve un elemeyi seven, insanlara ihtiyar bir kadın şeklinde görünen ruh olarak da tasvir edilir. Şorların inanışlarında da ateşin ruhu kadındır. Ateş iyesinin “ot ana” olarak algılanışı ve kadın olarak tasvirinin temelinde kadının ev ve aile hayatında yüklendiği sorumluluklar ve edindiği görevlerin yer aldığı düşünülebilir. Tokarev, Vera Nikolayeva Haruzina’nın bu konudaki görüşlerini onun “K voprosu o poçitanii ognya” (Ateşe Saygı Sorunu) isimli yazısından aktarmaktadır. Haruzina kadının ateş ve ocakla bağlantısını şöyle anlatmaktadır: 

“İnsanlığın hayatının şafağında kadın ocaktaki ateşin sürekli veya geçici doğal koruyucusu değil miydi? Avcı erkek bazen uzaklara giderdi; kadın da sürekli olarak mülkiyetini azaltmak zorunda kalmıştı. Eğer ateşin temin edilmesi ve onun desteklenip korunması güçlüğünden hareketle bunu kadına bırakmak mümkün olmasaydı, kadına bulunduğu yerdeki ateşi korumak dışında ne kalırdı? Kadın erkekten daha fazla ateşle uğraşmak, onun özelliklerini, alışkanlıklarını öğrenmek imkanına sahipti… Kadın ateşin neden kızdığını, neden çatırdadığını ve kıvılcımlar çıkardığını anladı, onun dilini yukarı kaldırmasını ve kendisininse atılan yiyeceği açgözlülükle ısıtmasını sağladı. Kadının dikkati doğaya odaklanmıştı, onun desteği bu yüzden önemliydi. Kadının aklında bir sürü batıl görüş yerleşti, o ateşle ilgili inanılır işaretlerin bütün sistemini oluşturdu” (Tokarev, 2006a: 259)."

"Ancak ateş iyesinin cinsiyeti konusunda Sibirya’da iki istisna vardır; gelişmenin daha üst aşamasına ulaşan Yakutlarda ve Buryatlarda ateş iyesi erkektir. Çuvaş dualarında da ateş anne yanında ateş babaya rastlanır. Ancak bu durumda şöyle bir problem çıkmaktadır. Ateşin iyesinin dişi veya erkek olduğuna inanılan gelişim dönemlerinde, yani toplumun avcı-göçebe ya da yerleşik hayat safhalarında kadının evdeki rolü değişmez.

Kadın, göçebe hayatta da yerleşik hayatta da ateş ve ocağa karşı yükümlüdür, yani ateşi o yakar ve o korur. Ateş ve ocak iyesinin kadın tipli oluşunda, aile oluşumunun başlangıçta anaerkil bir yapı sergilemesi ve daha sonraki aşamalarda ataerkil bir yapıya dönüşmesinin daha etkili olduğu görünmektedir. Bilindiği üzere aile anlayışının başlangıcı anaerkil bir esasa dayanmaktadır; anaerkil aile sistemine göre ailenin soyunun devamında kadının rolü erkeğe göre esas ve üstün tutulmaktadır.

Ateş ve ocak iyesinin kadın olarak algılanışında, bu dönemin izleri aranmış, kadın başlangıçla alakalı olduğu düşünülmüştür. Dolayısıyla ateşin erkek iyesinde de ataerkil aile anlayışının izlerini aramak gerekir. Örneğin Radloff’un derlediği Abakan Tatarlarının mitlerinde ateş hamisi, Tanrı’nın küçük oğlu olarak görülür. Fuzuli Bayat, Tanrı’nın küçük oğlunun Ateş hamisi olması ile Türk aile sisteminde küçük oğlun baba ocağının sahibi olması arasında bir alaka, bir yakınlık kurar. Çünkü ataerkil aile anlayışında soyun babadan oğula geçtiği ve aile ocağının erkek evlat tarafından sürdürüleceği anlayışı hâkimdir. Türk kültüründe ateş ve ocağa dair inanış ve uygulamalarda her iki aile anlayışının da izlerini görmek mümkündür. Ateşin iyesi konusundaki inanışlarda ise ateşin kadın iyesi daha baskındır. "

"Türk kültüründe de “ateş” ve ateşin yandığı yer olan “ocak”, kutsal ve tanrısal bir varlık olagelmiştir. Bu açıdan “ateş” ve “ocak” etrafında kutsal inanış ve davranış kalıpları oluşarak bir kült hâlini almıştır. Türk kültüründe “ateş” ve ocak”ın tanrısallığının dışında insan hayatının odağına yerleşmiş canlı bir varlık olduğu, yani genel olarak “ateş ve ocak iyesi” olarak adlandırabileceğimiz hami bir ruha sahip olduğu inancı hâkimdir. Ateş ve ocak iyesi, ateş ve ocağın insan hayatındaki yeri ve aile hayatında kadınların ateş ve ocakla olan bağı nedeniyle daha çok kadın olarak tasvir edilmiş ve “ot ana” olarak hitap edilmiştir.

Son derece önemli ve kutsal kabul edilen “ateş” ve "ocak" etrafında bir takım kurallar oluşmuştur. Bu kurallar bütününün önemli bir kısmında ateşe “saçı” takdim etmek yer almaktadır. Bu durum, ateş ve ocak iyesinin tanrısallığını ve insanlar ile tanrı ve tanrısal varlıklar arasında aracı bir pozisyonda olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra, ateşe su dökmemek, ateşten elde edilen külün her yere dökülmemesi, ateşe sivri bir şeyin atılmaması, ateşe çöp atılmaması gibi yasaklar ile bazı durumlarda ateşe yiyecek takdim edilmesi gibi saygı içeren davranış kalıplarının arkasındaki nedenler, ateşin ve ocağın bir “tabu” olduğunu ortaya koymaktadır. “Tabu”, bir yandan “kutsal” anlamına gelirken öte yandan da “tehlikeli”, “korkunç”, “yasak”, anlamlarına gelmektedir. Yani tabunun temelinde “korku” ve “saygı” denilen iki duygu yatmaktadır. 

Ateş ve ocakla ilgili inanış ve uygulamalara baktığımızda ateşin ve ocağın kutsal ve saygı duyulan bir varlık olduğu açıktır. Kutsallık, saygıyla birlikte korkuyu da beraberinde getirir. Ateşin ve ocağın kutsallığı ve bu kutsal varlığa duyulan korku hissi, bu varlığın etrafında bir yasaklar ağının örülmesinin de en önemli sebebidir. Diğer taraftan ateş ve ocak, kutsal olduğu kadar tehlikeli ve korkunç bir unsur olarak da değerlendirilebilmekte ve zararlı ruhlarla ilişkilendirilebilmektedir. Nitekim ateş ve ocağın bu iki zıt duyguyu birlikte barındırması, onun canlı bir varlık olduğu, bir iyeye sahip olduğu inancını desteklemektedir.

"It is believed to be familiar spirit of fire and hearth and called “familiar spirit of fire and hearth” to this spirit in general. it is called “ot ana” to the familiar spirit in the Turkish world in general and this familiar spirit is illustrated like a woman. "


Dr.Satı Kumartaşlıoğlu
Balıkesir Üniversitesi
Karadeniz araştırmaları güz 2014, sayı 43


* * * 


"Türklerde ateş ve ocak kültleri birbirinden ayrılmaz. Sotun ve ata ocağının devamı "Otçigin/Ottigin" adı verilen en küçük çocuğun görevidir. O, çadırdaki (yurt-üy-eb-ev) ocağın sönmemesi için baba ocağında bırakılır."



* * *

"Türklerin kam (Şaman) kültlerinin en önemlilerinden birisi de , OCAK kültüdür, Önem sıralaması yaparsak; Gök Tengri, Güneş, Ay, Yer – Su, Ata kültlerinden sonra, Ocak kültü yer alır."



* * *

"Bugün ateşe duyulan saygıyı belli ölçüde devam ettiren Sibirya Türklerinin (Altay, Tuva, Hakas, Saha, Şor) günlük hayatında ateşin yeri incelendiğinde bunun bir tapınmadan ziyade aşırı saygı anlamına geldiği görülmektedir. "

- Hayata veya hayatın içinde yer alan unsurlara dair başlangıç ve bitiş noktalarında ateşin bu anların sembolü olmaktan öte yapılan işin kendisiyle aynîleşme özelliği (Evlenen çiftlerin evlerinde ateş yakıp kutsamazlarsa bu evliliğin tanrı katında kabul edilmeyeceğine veya boşanan çiftlerin evindeki ateş söndürülmeden boşanmanın tam anlamıyla gerçekleşmiş olmayacağına olan inanış ya da Şor Türklerinde olduğu gibi ölünün kırkıncı gününde ruh, ruhlar âlemine uğurlanırken yapılan törende söndürülen ateşin ölünün bu dünyayla ilgili son bağının da yok edilmesi anlamlarını taşıdığı gibi.)

- Ateşin koruyucu özelliği (Ateşin evi ve aileyi koruması)

- Ateşin yardım edici özelliği (Yolculuğa veya ava çıkarken ateş iyesinden yardım istenmesi) 

- Gerekli saygı gösterilmediği, zarar verildiği veya ona karşı yapılması yasak işler yapıldığında ateşin cezalandırıcı özelliği (Ateşe yiyecek verilip dua edilmediğinde veya ona sivri uçlu aletlerle dokunulduğunda bunları yapan kişiyle birlikte evini yakması)

- Ateşin tedavi edici ve arındırıcı özelliği (Ateşin bazı hastalıkları bilhassa ruhsal bozuklukları tedavi ettiğine, tütsüleme yoluyla yaşanılan mekânla birlikte insanları arındırdığına ve Nevruz bayramında üstünden atlamak suretiyle kötülük ve hastalıklardan kurtardığına inanılması

- Ateşin bazı şeylerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin habercisi olma özelliği (Ateşin çıkardığı seslerin veya aldığı vaziyetin fırtına çıkacağı veya eve konuk geleceği… gibi bazı durumların işareti olarak kabul edilmesi)

- Ateşin insanla ilahî varlıklar arasında bir vasıta olma özelliği (Sahalarda ateşin karşısına geçme suretiyle meleklerle karşı karşıya gelindiğine ve Beltirlerde de yakılan ateşlerin gökyüzüne haber götürdüğüne inanılması)

- Ateşin bereket verici özelliği (Kendisine gerekli saygının gösterilip, yiyecek sunulan ateşin evin bereket ve kazancını artırdığına inanılması) 

Altay Türklerinin inanışına göre her Altay Türk’ünün hayatında en anlamlı ve en değerli şey, onun doğup büyüdüğü evi, ateşi ve ocağıdır. Çünkü evin ocağı, evde yakılan ateş, Altay ailesinin asıl unsurudur. Ateşin etrafında toplanan ailenin mutluluğunun, bu ateşin alevlerinden çocuğa geçeceği düşünülür. Ateş ve ocak bütün Türklerde olduğu gibi Altay geleneksel yurdunun da tam merkezinde yer alır. Radloff’a göre Altay yurtlarının tertip ve iç taksimatı, her yerde aynıdır. Yurdun ortasında ocak ile büyük bir üçayak ve bunun üzerinde de kazan bulunur. Burada bütün gün hiç kesilmeden ateş yanar (Radloff 1994: 25). 

Aynı telakki bugün Anadolu’da hem Sünnî, hem gayrı Sünnî topluluklarda mevcuttur. Ataların canları, yakılan ocağın içinde tecellî eder. Bu itibarla bir evde ocağın devamlı yanması, o ailenin saadet ve sürekliliğine işaret sayılmıştır (Ocak 2000: 228). Her Altay Türk’ünün hayatı, ocağın başından ve at direğinin dibinden başlar (Bidinov 1998: 7). Bahaeddin Ögel’in Dırenkova’dan naklettiği “yanan bir odunu, bir evin ocağından, diğer evin ocağına götürme ve kardeşler evlendikten sonra küçük oğulun eski ateşin sahibi olması gelenekleri” (Ögel 1995: 504), Bidinov’un yukarıdaki tespitleriyle örtüşmektedir.

Altay Türklerinin inançlarına göre her ev iyelidir. Fakat ocağın ve ateşin iyeleri başka başkadır. Güzel, genç kızlar olan bu iyeler, kimseye görünmeyip ateşi saf ve temiz tutarlar. 

 Ateşe yiyecek verildikten sonra Altay Türkleri aşağıdaki gibi dua ederler.


Tört talalu taş oçok  - Dört kenarlı taş ocak
Tört kindiktü Ot-ene  - Dört göbekli Ateş Ana
Taklan-külin töjöngön,  - Kavut gibi külünü döşenmiş,
Ak kubarın castangan,  - Ak tozuna yaslanmış,
Ak calbıştu Ot-ene.  - Ak alevli Ateş Ana.
Köbö canıs kiñi bar,  - Tek göbeği var,
Tört kayın tözölü,  - Dört kayın destekli,
Tönön sarı kıyralu,  - Tönön sarı kıyralu (4),
Törölü curtı curtatkan,  - Töreli yurdu yaşatan,
Töbölü baştı cırgatkan,  - Tepeli insana keyif veren,
Tört kindüktü Ot-ene.  - Dört göbekli Ateş Ana
Bay sabaa tuturgan,  - Kutsal kabı tutturan,
Bayzın curttı curtatkan,  - Zengin yurdu yaşatan,
Ar-camannañ ayrıgar,  - Kötülükten kurtarın
Aza ceekten kaçalar.  - Şeytandan uzak tutun.
Kaburtugar bek salar.  - Otlayanı (hayvanımız) sağlam tutun.
Törtön baştu Ot-ene.  - Kırk başlı Ateş Ana
Bir alkıjıgar beriger,  - Bir alkışınızı verin,
Bir bıyanıgar cetiriger,  - Bir rahmetinizi yetirin,
Bir camanım taştagar.  - Bir kötülüğümü affedin.
Op-kuruy, op-kuruy!”  - Op-kuruy, op-kuruy!” (Muytuyeva 1996: 38) 
(4) Dört yaşındaki atın yele veya kuyruğundan bağlanan parçalar. 



Sahalar için de kutsal kabul edilen ateş evin merkezidir. Sahalar ateşe;

Aal uokkun otun  - Kutsal ateşini tutuştur,
Alaha cieğin terin  - Ferah ve sevimli evini kur ; diye dua ederler.


Radloff Altay Türklerinde gelinin yeni evine geldikten sonra ocağın önünde yere kadar eğildiğini, ocağa bir parça et atıp, kımız döktüğünü kaydeder (Radloff 1994: 75, 77). Gelin ateşe saygısını sunduktan sonra ailenin büyüklerinden biri;


Odurgan odı çoktu bolzın,  - Yaktığı ateşi harlı olsun,
Oturgan boyı ençü bolzın,  - (Bu evde) oturan huzurlu olsun,
Altın oçok taykılbazın,  - Altın ocak yerinden oynamasın,
Askan kazanı kelteybezin!  - Astığı kazanı yerinden kaymasın!
Eelgelü curt tutsın .  - Kutsal yurt tutsun.
Ercinelü mal azırazın.  - Kıymetli hayvan yetiştirsin.
Aydap cürgeni mal bolzın.  - Sürdüğü mal olsun.
Azırap cürgeni bala bolzın.  - Yetiştirdiği çocuk olsun.
Amadap cöögön keldiler  - Bir amaç için geldiler
Irıs bolzın.  - Bahtları açık olsun.
Taş oçok taykılbazın  - Taş ocak yerinden oynamasın
Talkan-küli çaçılbazın.  - Kavut gibi külü saçılmasın
Aytkan sözim alkış bolzın.  - Söylediklerim alkış olsun. (Ukaçina 1993:85-86)

şeklinde alkış sözler söyleyerek evli gençler için iyi dileklerde bulunup dua eder. 



Dr. İbrahim DİLEK
Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, TDE Bölümü 
Ahmet Yesevi Üniversitesi, bilig güz 2007


* * *

Ocak, Od / Ateş İyesi

Ocak kelimesi Eski Türkçe od (ateş), oç/oc, köküyle yer bildiren ag/ağ (-ak) ekinin birleşmesiyle oluşmuş bir kelimedir. Kelime odag>odağ>oçag>oçağ>ocag>ocağ şeklinde bir gelişme göstermiş olmalıdır. Bu kökten hareketle dilimize kazandırılan ve kültürün yansımaları olan kelimeler, ocak kavramı etrafında büyük bir kelime hazinesi oluşturmuştur.

Körocağ / Körocak = Çocuksuz Aile

Deyim ve atasözlerinin oluşması dil sosyolojisi bakamından oldukça önemlidir. Çünkü, toplum hayatını yansıtan bir durumu belirtme, hüküm bildirme, o dili kullanan insanların uzun süreli birlikteliklerini, paylaşımlarını ifade eder. Hele ki deyim ve atasözlerinin altında yatan bir söylence olduğu düşünülürse bu söylencenin oluşması için geçen süredeki ortaklık o toplumun birlikteliğini yansıtır (Günay, 2007: 244). Ocak kavramı da deyim ve atasözlerinin oluşturulmasında oldukça sık kullanılmıştır. Kelimenin toplum içindeki yeri, önemi ve zengin kullanım şekli, atasözü ve deyimlerin parçası olmaya zemin hazırlamıştır.

Ocak kelimesinin sıkça geçtiği ve yeni anlamlarla karşılaşılan kaynaklardan biri de Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’dür. Burada yirmi iki maddede ocak geçmektedir. “Ocağına düşmek, ocağına incir dikmek” deyimleri dışındaki kelimeler, yeniçeri teşkilatıyla ilgilidir. Daha çok tamlama şeklinde ve meslek, iş sorumlusu ifade etmektedir: “ocak ağa-sı(ları), ocak başçavuşu, ocak bazirgânı” örneklerinde olduğu gibi. Buradaki ocak, yeniçeri ocağı anlamındadır.

Alevilik-Bektaşilikte Ocak

Alevilikte ocak; çiğ nesneleri pişiren makam, din ulularının soyu (Sümer,1999), ibadet yeri olarak tanımlanmaktadır. Alevi inanç sistemindeki tüm ocaklar, “El ele, el hakka” ilkesinden hareketle birbirine bağlıdır. Kocadağ’a göre Horasan’daki İmam Ali Rıza’nın çocukları, günümüzdeki dedelerin ve seyyidlerin atalarıdırlar. Ancak, seyyidlerin çoğalmaları sonucu, bugünkü ocaklar oluşmuştur. Bu ocaklar içinde en bilineni Hacı Bektaş Velî Ocağı’dır.

Ocak kelimesi, ontolojik boyutta hem somut hem soyut tabakaya hâkimdir. Dolayısıyla Alevi inanç sisteminde ocak;

• Ev (ata ocakları)
• Aile (boy ve aşiret)
• Uzamsal mekân (türbe ve tekkeler)
• Sosyal sorumluluk düzenleme alanı (düşkün ocakları)
• Tedavi yeri (sağaltım ocakları)
• Meslek erbabları (Tahtacılar, Demirciler)
• İnanç merkezi anlamlarına sahiptir. Bunlara ek olarak yukarıda yer alan genel anlam alanı, Alevi inanç sistemi içerisinde “ocakçı” şeklinde bir sorumluluk bildiren terim oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ocakçı, gürgürcü olarak da bilinmektedir ve ocakçı, ocağı yakan, bunun sönmemesini sağlayan ve ocağa sac koyarak fazla ısının cemaati rahatsız etmemesini sağlayan kişidir (Arslanoğlu, 1998).

Türk toplumunda eski zamanlardan bu yana var olan ocak kültü, Alevilikteki ocak kavramıyla ilişkilidir. Ocağı kutsamak amacıyla kurbanların kesilmesi, adakların sunulması Anadolu uygarlıklarından bu yana var olmuştur. Onarlı’ya göre ocak kültünü daha da ileri bir üst düzeye getirerek dinî bir veçhe kazandıran Alevi toplumu; dinî önderleri dede ve baba evlerini “ocak” kabul edip kutsayarak İslami daire içine almışlardır. Binlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelen bu inanç; “dede ocakları” şeklinde kurumlaşarak, 9. yüzyılda filizlenmeye başlamış ve 13. yüzyılda coğrafi olarak yaygınlaşarak Ocakzâde dede ve babanın adıyla anılan cemevi, tekke ve zaviye şekline dönüşmüştür. Dolayısıyla Alevilikteki ocak kavramının içerisine tekke, zaviye kavramlarını da almak gerekmektedir. Karakurt’a göre tekke, dervişlerin barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yerdir ve Türklerde ocak olarak da bilinir (Karakurt, 2011: 90). Bu bilgiden de hareketle ocak kavramının içeriğinin mekân boyutuyla da geliştiği görülür.

Pakalın’a göre ise ocak, Bektaşi tabirlerindendir. Bektaşi tekkelerinin meydan odalarında kıblenin olduğu yerdeki ocağın adıdır. Ocak bulunmayan meydanda köşenin biri ocak ittihaz edilir. Ocağın bir tarafında Seyyit Ali postu, öbür tarafında Horasan postu vardır (Pakalın, 1993: 710). Yeniçeri ocağı bünyesindeki birçok ritüel, sosyolojik boyutta yer almış ve ocak kelimesiyle edebî, tarihî karşılaşmalar yaşanmasını sağlamıştır.

Alevi inanç sisteminde ocak kelimesinin bir diğer karşılığı, sağaltım sağlanan yerdir. Şifa bulunan yerlere de ocak denir. Bu olgunun çağdaş yansıması Sağlık Ocağıdır. Fakat doğaüstü güçlerle bağlantılı olarak şu ocaklara rastlanır ve buralarda bazı rahatsızlık ve sıkıntılardan kurtulunabileceğine inanılır: Al Ocağı, Kül Ocağı, Uçuk Ocağı, Alaz Ocağı, Sarılık Ocağı, Arpağ Ocağı, Bağı Ocağı, Göz Ocağı, Alaca Ocağı, Kurşun Ocağı, İnme Ocağı, Kumru Ocağı, Karınca Ocağı, Siğil Ocağı, Kısır Ocağı, Mum Ocağı, Yel Ocağı, Kızıl Ocağı buna örnektir (Karakurt, 2001). 

Bir tanıma göre herhangi bir hastalığı okumaya izinli ve bu izni babadan oğula devreden kişiler hakkında da ocak tabiri kullanılır (Tercüman,1982’den akt. Arslanoğlu, 2001). Şeyh Hasan’ın 1224 yılında yaptırdığı Büyük Ocak Tekkesi (Onarlı, 2000), hastalara şifa dağıtan ve şifa bulanların adaklarını yerine getirdikleri yer olarak bilinir.

Alevilikte ocağın bir diğer işlevi, sosyal sorumlulukları düzenlemektir. Bu görevi ise düşkün ocakları üstlenir. Alevi inanç yapılanmasında Hıdır Abdal Ocağı bu görevi üstlenmiştir. Suç işleyen talip, bu ocağa gönderilir ve uygun görülen süre boyunca kendine verilen işi yapar. Devamında talibin eğitimini tamamladığına ve cezasını çektiğine kanaat getirilirse talip, bağlı oluğu ocak dedesine geri gönderilir.

Alevi inanç sistemi içerisinde ocak kavramına yüklenen bir diğer anlam ise “ev, hane, yuva”dır. Menkıbeye göre Yunus, Hacı Bektaş Velî’den müsaade isterken, “Bire erenler, üç gündür beni mihman ettiniz. Artık buğdayımı verin de ben ocağıma döneyim (Arslanoğlu, 1999).” der. Alevi gülbenglerinde de “Dârların mamur olsun, muradın hasıl olsun, evin ocağın şen olsun” ifadeleri yer alır. Deyimler arasında yer alan “ocağı sönmek” ifadesinin kökeninde insan olan bir evde ateş söndürülmemesi inancı yer alır. Onarlı , bu durumu şu ifadelerle açıklar: Ateşin sönmesi istenmiyorsa ocağa tezek yerleşitirilerek, için için yanması sağlanır ve üstü külle örtülerek dinlendirilir, tekrar odun ocağa atılarak ateş çoğaltılır. Ocak kendiliğinden sönerse “hayra alamet” sayılmaz. Bir kimseye beddua edilecekse “Ocağın Sönsün” diye dua edilir (Onarlı, 2000). Ocağın sönmesi, Alevi ve Bektaşi inanç sisteminde sır etmek, uykuya varmak anlamında da kullanılır. Tüm bu ifadeler, ocağın mekânsal boyutta karşıladığı “ev, yuva” anlamlarını kanıtlar niteliktedir.

Gülçiçek , Anadolu ve Balkanlardaki Alevi Bektaşi dergâhları/tekkelerini ele alan çalışmasında “Tekkelerin o meşhur kara kazanları ocaktan hiç indirilmezdi; gelip geçenler (âyende ve revendeler) hazır bulunan Baba çorbasından muhakkak nasibini alırlardı.” ifadesini kullanmaktadır. Bu da tekkenin/ocağın “yuva” yahut “misafirhane” işlevini göstermekle birlikte “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” şeklindeki yerleşik atasözünün kaynağına da işaret etmektedir. Engin  de Alevilikte ata/baba ocağı kurumundan bahsederken “Ata ocağı kavramı; dede ocağını kapsamamaktadır, tam olarak karşılamasa da kutsallık yüklenilen hane anlamındadır, bu anlamda dinî bir kurumdur (Engin, 1999).” diyerek ata ocağını dinî içerikten ayırmadan bir hane, ev, yuva olarak kabul eder.

Ocaklardan bir kısmı meslek erbabı ve bir mesleği babadan oğla devrederek yürüten oymaklardır. Bunlar içerisinde Tahtacılar, Demirciler, Kuyumcular, Keçeciler, Dericiler vb. önemli bir yer tutmaktadır (Yalçın ve Yılmaz, 2002). Alevi inanç sisteminde yer alan ocaklar, toplumsal bir yapılanmayı da böylece beraberinde getirmiştir. Genel kabul, ocak liderinin sahibinin yahut hane reisinin erkek olduğu yönünde olsa da Türk geleneği ve Alevi inanç sisteminde kadının ocakta/ailede asıl söz sahibi olduğu görülür. “Eski Türklerde kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan Tanrısal bir gücün varlığına inanılırdı. Onun için her aile bu güç adına kurulmuş bir mabet niteliği taşımaktaydı.

Bu nedenle aile kutsaldı. Bu mabetteki ateşin sönmemesi, ocağı uyanık tutmak görev ve sorumluluğu kadına verilmişti (Temren,1999’dan akt. Arslanoğlu, 2001).” Aksüt’e göre, dede ocağı üyesi kadınlara Ana denir.

Alevi ocaklarına baktığımızda isimlendirmede Baba Mansur Ocağı, Celal Abbas Ocağı, Dede Garkın Ocağı, Derviş Cemal Ocağı, Garip Musa Ocağı, Güvenç Abdal Ocağı, Emirbeyliler Ocağı, Hıdır Abdal Ocağı, Seyyid Sabun Ocağı, Şeyh Delil Berhican Ocağı, Şeyh Hasan Ocağı, Şeyh Samut Ocağı, Üryan Hızır Ocağı, Yalıncık Abdal Ocağı gibi eril isimlerin hâkim olduğu düşünülse de , Anşa Bacılılar Ocağı, Kız Süreği Ocağı gibi dişil ocak isimleri, dil sosyolojisi bakımından iki cinse de yer veren bir katmanlaşmanın olduğunu göstermektedir.


Ocaklar yanmıyor pişmez aşımız
Acep ne olacak bizim işimiz
Hazret-i Hünkâr’a bağlı başımız
Garip gördüm bugün Hacı Bektaş’ı (Fakir Edna, 2005)


DİL SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN “OCAK” KAVRAMI
Yrd. Doç. Dr.Kemalettin Deniz
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü


* * *

Bakış Açım...

Hellen döneminde baba çocuğu kabul ederse evin ocağı/ateşi etrafında çocukla beraber tur atar. Roma döneminde ise ata ruhlarının evin ocağı etrafında dolaştığına inanılarak yiyecek ve içeçek sunumu ile korunmaları sağlanırdı. Gençkız evlilik töreninden önce tüm oyuncakları ateşe atarak ana tanrıçaya sunar ve kendi ailesini kurmasında ona yardımcı olması için dilekte bulunurdu. Hestia/Vesta tapınaklarının yapımından sonra, görevli rahibelerin ayinlerde ateşe-ocağa tahıllı tuz serpmeleri de bereketi simgeler. Tüm bunlar Türk Dünyası'ndaki ocağın/ateşin beslenmesi ile de örtüşür....

Bu yüzden Aile-Ocak tanrıçası Hestia/Vesta'nın Roma veya Hellen kökenli olduğunu söylerseniz, yanılıyorsunuz derim. Kimmerlerin, İskitlerin, Etrüsklerin ve diğer proto Türk kavimlerinin göçlerle taşıdıkları gelenekler diğer milletleri etkilemiştir.  Romalıların Etrüsklerden aldığı ve Hellen kültüründe bulunmayan dairesel yapı da Türklerdeki Otağ-Çadır, yani Evidir (Kazakistan'da Shatyr (Çadır) olarak geçer, lakin Yurt olarak yabancı dillerde yer edinmiştir.) Etrüsklerdeki dairesel mezar-tümülüsleri de bu Otağ'lara göre yapılmıştır. Ebedi Yurt'larıdır. 

Yunan şehir devletinde şehrin bağımsızlığını ve egemenliğini temsil eden Hestia kutsal ateşinin yandığı  Prytaneion-Belediye Sarayı'nın açık tepeliğinde çıkan duman - Türk Otağ'larının açık tepeliğinden çıkan duman - Vatikan'da Papa seçimlerinde bacadan çıkan duman; hep devamlılığın, yaşamın sürekliliğini temsil eder. Ve özellikle Hestia Tapınağı ile Otağ yapı düzeni tıpatıp birbirine benzer.  

Mitolojideki diğer bir anlatım ise Prometheus'un insanı çamurdan yaratması ve ateşi de ona ısınması, pişirmesi ve aydınlanması için vermesidir. Prometheus'un eşinin adı Asia'dır. As Türklerinden gelir ve As'ların Ülkesi anlamına gelir. Demek ki Prometheus'da bir doğuludur ve akıl ile donatılmış zamanın titanıdır.  Ateş insanlara 'düşünme' yetisini verir ve Zeus'u kızdırır. Zeus'a göre insanlar düşünmemeli ve tanrılara biat etmelidir, böylece ateşi insanlardan alır. Prometheus'u cezalandırır (nasıl oluyorsa bu artık!).  

Aslında bu olayda ileri medeniyete sahip olan Doğu'nun, hile ve kaba kuvvetle Batı'nın egemenliği altına girmesi işlenir. 

Prometheus'un getirdiği ateşte, yani ilkel ateş yakma ritüelindeki dönüş hareketleri, bugün için svastika denilen OZ/ÖG Damgasını oluşturur, başka bir deyişle Prometheus Oz'dur,  İleriki dönemlerde Anadolulu olan Apollo Delphi de Pytho adlı bir Ejderi/Serpenti (ki o da  Turan kökenlidir)  öldürerek, zamanın kontrolünü eline alır, arkasından Apollo Kehanet Tapınakları - Oracle yapılır. Neden? Prometheus'un adının anlamı "önceden bilen-geleceği gören"dir, yani zamanın efendisidir ve öldürülen evreni, zamanı temsil eden Ejderha da aslında Prometheus'tur. 

Ejderin öldürülmesi ile de 'El Vermek' olayı gerçekleşmiş, böylece geleceği gören kahinler Apollo'ya bağlanmıştır. Doğulu bir tanrı olan Apollo tarafından Doğulu bir tanrı öldürtülmüştür.  Kehanet merkezleri ilk önce Anadolu da görülmüştür ve 12 tanrılar arasındaki ilk doğan  olmasına rağmen, koltuğunu yine Anadolulu olan Dionysos'a veren Hestia'nın kutsal ateşi de ilk kez,  Platea Savaşı (MÖ.479, Yunan-Pers) 'ndan sonra  Delphi'de yakılmıştır. ( bir de; 12 Etrüsk beyliği, 12 Sümer Beyliği, 12 Hitit Tanrısı, 12 Olimpos Tanrısı, 12 İmam, 12 Havari, 12+12=24 Oğuz Boyu....bağlantısı var.) Delphi'de Yer-Dünya olan Gaia'ya tapınılırdı , Prometheus Gaia'nın torunuydu, kehanetin onun zamanından beri var olduğu söyleniyordu ve tıpkı üç ayaklı kazanları olan Türklerdeki gibi üç ayaklı üzerine oturan kahinlere de Phytia adı veriliyordu. Lakin, Hellenlerde Oracle dönemi Delphi'deki  Hestia ve Apollo Tapınağı'ndan sonra gerçek anlamda  başlamıştı.

Sümerde bilgelik/öğretme tanrıçası/anası olan Nisaba-Nidaba-Naga dünyaya düzen getirecek, organize edecek ve de bunu kayıt altına alacaktır. Babillerin ülkeyi ele geçirmesiyle dişil olan öğretme/bilgelik eril'e geçer ve adı da Nabu olur. Bazı yerlerde eşi olduğu söylenir. Nisaba aynı zamanda toprak tanrıçası olarak tahıl ve hasat ile de ilişkilidir. Kızkardeşi Ninsun'da Bilgimış'ın (Gılgamış) annesidir. 




DİNGİR.NAGA.ZAG.SAL  Dnisaba za3-mi2 - (Tanrıçayı onurlandırmak)

NAGA - AN.NAGA NANİBGAL olarak okunmuş
AN.SE.NAGA NANİBGAL , NAGA NIDABA veya NİSABA olarak okunmuş
SE.NAGA NİDABA veya NİSABA olarak okunmuş

Başaşağı varyantı:
NAGA (ters NAGA) DALHAMUN  "kasırga",  AN.NAGA'da bir "haç" şeklinde,  tıpkı İç Oğuzların çadır evlerinin kubbesindeki ÖG Damgası gibi...ya da Dış Oğuzların, yani Kıpçakların ok şeklindeki OZ (Svastika) Damgası gibi....Birinde uçları açık diğerinde ise kapalı...ama aynı merkezden çıkma...

Kasırga (döner) ve Haç, Oğuzların OZ Damgası (OĞ/ÖG- çarkıfelek, tıpkı kasırga gibi, Svastika, gamalı haç) ve tahta parçası ile ilkel bir şekilde ateş yakmak (döner) ile de aynı şekle sahiptir. Gökyüzündeki dört mevsimde değişen Büyük Ayı Takımyıldızı'da bu şekle benzer. Kendi etrafında dönen kasırgadaki gibi, Bektaşiler de ve Mevlevilikte te grup halinde kendi eksenleri etrafında dönmek, göğe yükselmek, yanarak ozlaşmak, tanrısallaşmakta aynı şeydir. .... Şairlere de bu yüzden OZ-AN denir....

Bu arada,  savaşın yaşandığı  'yanık şehir' Truva'dan (İlios) yüzlerce  Oz (Svastika) damgalı mühürler bulmuştur Schliemann, ve bunları Kentaurlara, yani AT-ADAMLARA ait olduğunu söylemiştir. Olsun, AT-ADAM da bizden, İskit Türklerinin mitolojiye iz düşümü...

Üç semavi dindeki Baş Melek Mikail "Tanrı kimdir" anlamına gelir ve tüm melekler gibi dişil ya da eril değildir, görünmek istediği şekilde görünebilir.  Tanrı’nın kendisinden yarattığı ilk varlık, ilk melektir. Kendisinden sonra Evren’in ve diğer tüm varlıkların yaratılışında Tanrı’nın yanında  yer almıştır. Baş Meleklerin lideridir ve cehennem ateşi yaratıldığı günden beri de gülmemiştir, denilir. Acaba bu Zeus'un "ateşi" çalmasıyla da ilgili olabilir mi? Olabilir, çünkü insanlar da karanlığa mahkum olunca Prometheus mutsuz olur. 

Bazı inanışlara göre Baş Melek Mikail, dünyada bedenli olarak görev almış tek Baş Melektir. Dünya projesinin kuruluş ve diğer çeşitli evrelerinde olduğu gibi Uyumlu Evre’ye geçiş döneminde de  dünyadan ve insanlığa yardımdan sorumlu Baş Melektir. Enerjisi,  altın sarısı, mor ve mavi renklerde arıtan, nötrleyen ve olumsuz enerjiyi temizleyen çok güçlü bir enerjidir. Hintlilerde Pramantha-Svastika'da dönüş şekline göre pozitif-negatif enerjiyi , koruyucu tılsımı temsil eder. Tıpkı Apollo gibi o da Ejderha'yı  öldürür ama burada ejderha bir önceki dini temsil ettiği gibi şeytanı da temsil eder.

Musevilik de Mikail Güneş, İslamda ise Merkür’tür. Türk mitolojisinde ise Mergen Merkür’dür. Akıl ve Zeka Tanrısıdır, bilgelik sahibidir, bilimi ve felsefeyi simgeler, insanlara bilgelik verir. Pergen Han olarak da bilinir.  Göğün yedinci katında oturur. Oku ve yayı vardır ve hedefini şaşırmaz, ışık tanrısı Apollo gibi... NİSABA ya da AN.NAGA'nın gezegeni de Merkür'dür.

Baş Melek MİKAİL,  PROMETHEUS ‘tür, MERGEN’dir, SVASTİKA’dır, OZ’dur (ÖG) OĞ'tur, tıpkı Sümerlerdeki NİSABA-AN.NAGA  gibi....Ve tıpkı Evren'in döngüyü oluşturması gibi, Türk mitolojisindeki Evren/Ebren yani Yılan / Ejder'in de deri değiştirirek döngüyü oluşturur. Ayrıca önemli bir nokta da, bu ocak-ateş kültürünün Türk Dünyasında ve Alevi-Bektaşi Ocakları'nda  HALA devam etmesidir. Yani Hestia ya da Vesta kültünün kökeni ATEŞ RUHUNUN İYESİ BAKİRE OD-ANA'ya Türk Kültürüne dayanır. 


Üff konuyu yine dağıttım :) , neyse...
Gerçekleri saklayanların 'Ocağın sönsün'  mü? .....

SB




Delphi'de dairesel yapı HESTİA/APOLLO


"Hestia, you who tend the holy house of the lord Apollo, the Far-shooter at goodly Pytho, with soft oil dripping ever from your locks, come now into this house, come, having one mind with Zeus the all-wise —draw near, and withal bestow grace upon my song"...link



Hierapolis’te 100’den fazla tümülüs mezar saptanmıştır.
Etrüsk Cerveteri (Necropoli della Banditaccia) de ise 1000 den fazla ve çoğu "tümülüs"tür.

ETRUSCAN TOMB
"Nothing can prove more clearly the Turanian origin of the Etruscans than the fact that all we know of them is derived from their TOMBS" - James Fergusson, A History of architecture in all countries, J.Murray, 1865 ,p.257





"Hestia Histie in İonian is the normal word for the hearth, the centre of house and family."




"Hestia, Histie in Ionian, is the normal word for the hearth, the centre of house and family. To banish or destroy a family is to drive out a hearth. The polis community also has its centre a communal hearth which stands in a temple or in the Prytaneion. The ever-burning hearth in the temple at Delphi was sometimes seen as the communal hearth for the whole of Greece. The hearth is an offering place for libations and small gifts of food; the beginning of the meal is marked by these offerings being thrown onto the fire.  The proverb, 'Begin from the hearth', therefore signifies a good and sound beginning. The power worshipped in the hearth never fully developed into a person; since the hearth is immovable Hestia is unable to take part even in the procession of the gods, let alone in the other antics of the Olympians. In the 'Hymn to Aphrodite', Hestia is called both the eldest and youngest daughter of Kronos; many gods wooed her, but she swore to remain forever a virgin. This accords with the ancient sexual taboos surrounding the heart; it is the daughters of the household who tend the hearth fire, a fire which is also experienced as a phallic force. Thus Hestia sits at the centre of the household 'receiving fatty offerings' ; she never attained an importance comparable to that of the Roman Vesta." ... page 170


"another path which leads into prehistory is language itself. Greek belongs to the group of Indo-European languages, and the scholarly reconstruction of 'Proto-Indo-European' postulates the existence of an Indo-european people in the fourth or third millennium. But the problem which this presents of establishing an unequivocal relationship between the results of linguistic research and the findings of archaeology seems quite insoluble: neither the Indo-European homeland, nor the migration of the Indo-European Greeks into Greece, nor even the very much later historically attested Dorian migration can be identified conclusively on the basis of excavation finds, ceramics or burial forms." ... page 11




hestia - histie - istie - isi 
İstie kelimesindeki "İS" ile ilgili ek bilgi:

"Sümer mitolojisinde İştar; aşk, muhabbet, mahsul ve üretim yaratıcısı anlamında kullanılır. Divanü Lûgati’t-Türk'te Kaşgârlı Mahmut “işler” إﺸﻼﺮ kelimesinin “hatun, hanım” manasına geldiğini ve adlandırılma tarihinin çok eskilere gittiğini söyler. Türk halklarında "kadın yaratıcılar" mukaddes sayılmıştır. Onlar için kurbanlar adanmış ve tütsüler çıkarılmıştır. Büyük ihtimalle “is” إش Türklerin geleneğinde çeşitli kokuların mistik bir nesne olarak kullanılması yahut da hastalıklarda tedavi olarak kullanılması da Sümerlerdeki bu tasavvurda çıkmış olsa gerektir. Bu anlamıyla ateş, alev ve tütsü mukaddes sayılmıştır. Bunlar, ilk önce kadın mabudelerle sembolleştirilmiştir."



"Romalılar, Hellenlerde bilinmeyen, daire şeklindeki tapınak mimarisini Etrüsklerden ödünç almıştır, ama bu sadece onların Mezar-tümülüslerine tanıdık bir form değil, aynı zamanda favorileriydi. İlk dönemlerde bu dairesel tapınaklar sadece Vesta veya Kibele'ye ithaf edilmiştir."



"Romans borrowed from the Etruscans a circular form of temple unknown to the Greeks, but which to their tomb building predecessors must have been not only a familiar but a favourite form....in early times these circular temples were dedicated to Vesta or Cybele."

Hodder M.Westropp



NOT/PS:
Nomad Shelter "Yurt" diye de yurtdışında satarlar.... Türk Kültürü lafını etmeden hem de....
Nomad Shelter "Yurt" in Alaska without mention about Turks or Turkish Culture....!
Yurt is Turkish , means: Homeland, home, but the orginal name of this "house" is Otağ!