bektaşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bektaşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2016 Pazar

Od İyesi/Anası ve Alevilik-Bektaşilikte Ocak



OD ANA - ALTAY



ALTAY OD ANA (ENE) - Алтай кай – От Эне



Altay Türklerinin inançlarına göre her ev iyelidir. Fakat ocağın ve ateşin iyeleri başka başkadır. Güzel, genç kızlar olan bu iyeler, kimseye görünmeyip ateşi saf ve temiz tutarlar.

Ateşe yiyecek verildikten sonra Altay Türkleri aşağıdaki gibi dua ederler:


Tört talalu taş oçok - Dört kenarlı taş ocak
Tört kindiktü Ot-ene - Dört göbekli Ateş Ana
Taklan-külin töjöngön, - Kavut gibi külünü döşenmiş,
Ak kubarın castangan, - Ak tozuna yaslanmış,
Ak calbıştu Ot-ene. - Ak alevli Ateş Ana.
Köbö canıs kiñi bar, - Tek göbeği var,
Tört kayın tözölü, - Dört kayın destekli,
Tönön sarı kıyralu, - Tönön sarı kıyralu (4),
Törölü curtı curtatkan, - Töreli yurdu yaşatan,
Töbölü baştı cırgatkan, - Tepeli insana keyif veren,
Tört kindüktü Ot-ene. - Dört göbekli Ateş Ana
Bay sabaa tuturgan, - Kutsal kabı tutturan,
Bayzın curttı curtatkan, - Zengin yurdu yaşatan,
Ar-camannañ ayrıgar, - Kötülükten kurtarın
Aza ceekten kaçalar. - Şeytandan uzak tutun.
Kaburtugar bek salar. - Otlayanı (hayvanımız) sağlam tutun.
Törtön baştu Ot-ene. - Kırk başlı Ateş Ana
Bir alkıjıgar beriger, - Bir alkışınızı verin,
Bir bıyanıgar cetiriger, - Bir rahmetinizi yetirin,
Bir camanım taştagar. - Bir kötülüğümü affedin.
Op-kuruy, op-kuruy!” - Op-kuruy, op-kuruy!” 
(Muytuyeva 1996: 38) 
(4) Dört yaşındaki atın yele veya kuyruğundan bağlanan parçalar.


Radloff Altay Türklerinde gelinin yeni evine geldikten sonra ocağın önünde yere kadar eğildiğini, ocağa bir parça et atıp, kımız döktüğünü kaydeder (Radloff 1994: 75, 77).  Gelin ateşe saygısını sunduktan sonra ailenin büyüklerinden biri;


Odurgan odı çoktu bolzın, - Yaktığı ateşi harlı olsun,
Oturgan boyı ençü bolzın, - (Bu evde) oturan huzurlu olsun,
Altın oçok taykılbazın, - Altın ocak yerinden oynamasın,
Askan kazanı kelteybezin! - Astığı kazanı yerinden kaymasın!
Eelgelü curt tutsın . - Kutsal yurt tutsun.
Ercinelü mal azırazın. - Kıymetli hayvan yetiştirsin.
Aydap cürgeni mal bolzın. - Sürdüğü mal olsun.
Azırap cürgeni bala bolzın. - Yetiştirdiği çocuk olsun.
Amadap cöögön keldiler - Bir amaç için geldiler
Irıs bolzın. - Bahtları açık olsun.
Taş oçok taykılbazın - Taş ocak yerinden oynamasın
Talkan-küli çaçılbazın. - Kavut gibi külü saçılmasın
Aytkan sözim alkış bolzın. - Söylediklerim alkış olsun. 
(Ukaçina 1993:85-86)

şeklinde alkış sözler söyleyerek evli gençler için iyi dileklerde bulunup dua eder.

Sibirya Türklerinde Ateşle İlgili İnançlar,Törenler ve Bazı Efsaneler
Dr. İbrahim DİLEK



OD İYESİNİ KIMIZ İLE BESLEYEN SAKHA/SAKA/YAKUT



Sakha Türklerinde kutsal kabul edilen ateş evin merkezidir.

Aal uokkun otun - Kutsal ateşini tutuştur,
Alaha cieğin terin - Ferah ve sevimli evini kur ;

diye dua ederler.

Sibirya Türklerinde Ateşle İlgili İnançlar,Törenler ve Bazı Efsaneler
Dr. İbrahim DİLEK




OD İYESİNİ BESLEYEN HAKASYA TÜRKLERİ

"Türk kültüründe yalnızca bir tane ateş ve ocak iyesi yoktur, her evin, her yurdun ocak iyesi ayrıdır. Bu ocak iyesi o evi ve evin içinde yaşayan insanları, hayvanları kötülüklerden, belalardan, hastalıklardan korur. İyiliksever ve koruyucu bir ruhtur. Eve bolluk ve bereket getirir.

Örneğin Hakaslar'da aileyi kötü ruhlardan koruyan, eve şans ve zenginlik getiren, zamanını evin birliğine sarf eden ot-ine’ye “çurttıñ eezi” (evin sahibi), “çurttıñ hadarçızı” (evin koruyucusu), “kiziniñ huyagı” (insanın koruyucusu), “hadargannıñ halhazı” (hayvanların koruyucusu) gibi isimlerle de hitap edilir.


Hakasya Türkleri


Bu yüzden her evde “ocak”a ve “ocak iyesi”ne hürmet edilir, saygıda kusur edilmez. Ocak iyesinin hoşlanmayacağı davranışlar yapılmaz. Zira böyle bire şey yapıldığında bu iye ne kadar iyiliksever bir ruh olsa da, yapılan kötü muamelenin karşılığını vererek cezalandırır.

Bu noktada ateş ve ocak iyesinin insanî bir takım vasıflarla algılanması, bu iyenin de insana benzer bir şekilde karnının acıkacağını ve doyurulması gerektiğini düşündürtür. O yüzden ateş iyesini doyurmak için bazı zaman ve durumlarda ocağa bir takım takdimeler sunulur.

Türk kültüründe “ateş” ve “ocak”, etrafında oluşan çeşitli inanış ve uygulamalar neticesinde bir kült halini almıştır. “Ateş” ve “ocak”ın hâkim bir ruhu olduğuna inanılmış ve genel olarak bu ruha “ateş ve ocak iyesi” adı verilmiştir. Ateş ve ocak iyesinin canlı olduğuna inanıldığı için de bu iyeye bir canlıya davranılır gibi davranılmış, hatta bu iyeye birtakım insan vasıfları da yüklenmiştir. Ancak Türk dünyasında ateş ve ocak iyesine genel olarak “ot ana” diye hitap edilmiş ve bu iye kadın gibi tasvir edilmiştir.

In Turkish culture "fire" and "hearth" has become a cult as a result formed around the various beliefs and practices. It is believed to be familiar spirit of fire and hearth and called “familiar spirit of fire and hearth” to this spirit in general. Because familiar spirit of fire and hearth is believed to be alive, it has been treated like a creature is treated this familiar spirit, insomuch that it was loaded with some human characteristics to this familiar spirit. But, it is called “ot ana” to the familiar spirit in the Turkish world in general and this familiar spirit is illustrated like a woman.

Türk Kültüründe Ateş ve Ocak İyeleri
Dr.Satı Kumartaşlıoğlu




Alevilik-Bektaşilikte Ocak


Alevilikte ocak; çiğ nesneleri pişiren makam, din ulularının soyu (Sümer,1999), ibadet yeri olarak tanımlanmaktadır. Alevi inanç sistemindeki tüm ocaklar, “El ele, el hakka” ilkesinden hareketle birbirine bağlıdır. Kocadağ’a göre Horasan’daki İmam Ali Rıza’nın çocukları, günümüzdeki dedelerin ve seyyidlerin atalarıdırlar. Ancak, seyyidlerin çoğalmaları sonucu, bugünkü ocaklar oluşmuştur. Bu ocaklar içinde en bilineni Hacı Bektaş Velî Ocağı’dır.

Ocak kelimesi, ontolojik boyutta hem somut hem soyut tabakaya hâkimdir. Dolayısıyla Alevi inanç sisteminde ocak;

• Ev (ata ocakları)
• Aile (boy ve aşiret)
• Uzamsal mekân (türbe ve tekkeler)
• Sosyal sorumluluk düzenleme alanı (düşkün ocakları)
• Tedavi yeri (sağaltım ocakları)
• Meslek erbabları (Tahtacılar, Demirciler)
• İnanç merkezi anlamlarına sahiptir. 

Bunlara ek olarak yukarıda yer alan genel anlam alanı, Alevi inanç sistemi içerisinde “ocakçı” şeklinde bir sorumluluk bildiren terim oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ocakçı, gürgürcü olarak da bilinmektedir ve ocakçı, ocağı yakan, bunun sönmemesini sağlayan ve ocağa sac koyarak fazla ısının cemaati rahatsız etmemesini sağlayan kişidir (Arslanoğlu, 1998).


Ocak, Od / Ateş İyesi

Ocak kelimesi Eski Türkçe od (ateş), oç/oc, köküyle yer bildiren ag/ağ (-ak) ekinin birleşmesiyle oluşmuş bir kelimedir. Kelime odag>odağ>oçag>oçağ>ocag>ocağ şeklinde bir gelişme göstermiş olmalıdır. Bu kökten hareketle dilimize kazandırılan ve kültürün yansımaları olan kelimeler, ocak kavramı etrafında büyük bir kelime hazinesi oluşturmuştur.


Körocağ / Körocak = Çocuksuz Aile

Deyim ve atasözlerinin oluşması dil sosyolojisi bakamından oldukça önemlidir. Çünkü, toplum hayatını yansıtan bir durumu belirtme, hüküm bildirme, o dili kullanan insanların uzun süreli birlikteliklerini, paylaşımlarını ifade eder. Hele ki deyim ve atasözlerinin altında yatan bir söylence olduğu düşünülürse bu söylencenin oluşması için geçen süredeki ortaklık o toplumun birlikteliğini yansıtır (Günay, 2007: 244). Ocak kavramı da deyim ve atasözlerinin oluşturulmasında oldukça sık kullanılmıştır. Kelimenin toplum içindeki yeri, önemi ve zengin kullanım şekli, atasözü ve deyimlerin parçası olmaya zemin hazırlamıştır.

Ocak kelimesinin sıkça geçtiği ve yeni anlamlarla karşılaşılan kaynaklardan biri de Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’dür. Burada yirmi iki maddede ocak geçmektedir. “Ocağına düşmek, ocağına incir dikmek” deyimleri dışındaki kelimeler, yeniçeri teşkilatıyla ilgilidir. Daha çok tamlama şeklinde ve meslek, iş sorumlusu ifade etmektedir: “ocak ağa-sı(ları), ocak başçavuşu, ocak bazirgânı” örneklerinde olduğu gibi. Buradaki ocak, yeniçeri ocağı anlamındadır.

Türk toplumunda eski zamanlardan bu yana var olan ocak kültü, Alevilikteki ocak kavramıyla ilişkilidir. Ocağı kutsamak amacıyla kurbanların kesilmesi, adakların sunulması Anadolu uygarlıklarından bu yana var olmuştur. Onarlı’ya göre ocak kültünü daha da ileri bir üst düzeye getirerek dinî bir veçhe kazandıran Alevi toplumu; dinî önderleri dede ve baba evlerini “ocak” kabul edip kutsayarak İslami daire içine almışlardır. Binlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelen bu inanç; “dede ocakları” şeklinde kurumlaşarak, 9. yüzyılda filizlenmeye başlamış ve 13. yüzyılda coğrafi olarak yaygınlaşarak Ocakzâde dede ve babanın adıyla anılan cemevi, tekke ve zaviye şekline dönüşmüştür. Dolayısıyla Alevilikteki ocak kavramının içerisine tekke, zaviye kavramlarını da almak gerekmektedir. Karakurt’a göre tekke, dervişlerin barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yerdir ve Türklerde ocak olarak da bilinir (Karakurt, 2011: 90). Bu bilgiden de hareketle ocak kavramının içeriğinin mekân boyutuyla da geliştiği görülür.

Pakalın’a göre ise ocak, Bektaşi tabirlerindendir. Bektaşi tekkelerinin meydan odalarında kıblenin olduğu yerdeki ocağın adıdır. Ocak bulunmayan meydanda köşenin biri ocak ittihaz edilir. Ocağın bir tarafında Seyyit Ali postu, öbür tarafında Horasan postu vardır (Pakalın, 1993: 710). Yeniçeri ocağı bünyesindeki birçok ritüel, sosyolojik boyutta yer almış ve ocak kelimesiyle edebî, tarihî karşılaşmalar yaşanmasını sağlamıştır.

Alevi inanç sisteminde ocak kelimesinin bir diğer karşılığı, sağaltım sağlanan yerdir. Şifa bulunan yerlere de ocak denir. Bu olgunun çağdaş yansıması Sağlık Ocağıdır. Fakat doğaüstü güçlerle bağlantılı olarak şu ocaklara rastlanır ve buralarda bazı rahatsızlık ve sıkıntılardan kurtulunabileceğine inanılır: Al Ocağı, Kül Ocağı, Uçuk Ocağı, Alaz Ocağı, Sarılık Ocağı, Arpağ Ocağı, Bağı Ocağı, Göz Ocağı, Alaca Ocağı, Kurşun Ocağı, İnme Ocağı, Kumru Ocağı, Karınca Ocağı, Siğil Ocağı, Kısır Ocağı, Mum Ocağı, Yel Ocağı, Kızıl Ocağı buna örnektir (Karakurt, 2001).

Bir tanıma göre herhangi bir hastalığı okumaya izinli ve bu izni babadan oğula devreden kişiler hakkında da ocak tabiri kullanılır (Tercüman,1982’den akt. Arslanoğlu, 2001). Şeyh Hasan’ın 1224 yılında yaptırdığı Büyük Ocak Tekkesi (Onarlı, 2000), hastalara şifa dağıtan ve şifa bulanların adaklarını yerine getirdikleri yer olarak bilinir.

Alevilikte ocağın bir diğer işlevi, sosyal sorumlulukları düzenlemektir. Bu görevi ise düşkün ocakları üstlenir. Alevi inanç yapılanmasında Hıdır Abdal Ocağı bu görevi üstlenmiştir. Suç işleyen talip, bu ocağa gönderilir ve uygun görülen süre boyunca kendine verilen işi yapar. Devamında talibin eğitimini tamamladığına ve cezasını çektiğine kanaat getirilirse talip, bağlı oluğu ocak dedesine geri gönderilir.

Alevi inanç sistemi içerisinde ocak kavramına yüklenen bir diğer anlam ise “ev, hane, yuva”dır. Menkıbeye göre Yunus, Hacı Bektaş Velî’den müsaade isterken, “Bire erenler, üç gündür beni mihman ettiniz. Artık buğdayımı verin de ben ocağıma döneyim (Arslanoğlu, 1999).” der. Alevi gülbenglerinde de “Dârların mamur olsun, muradın hasıl olsun, evin ocağın şen olsun” ifadeleri yer alır. Deyimler arasında yer alan “ocağı sönmek” ifadesinin kökeninde insan olan bir evde ateş söndürülmemesi inancı yer alır. Onarlı , bu durumu şu ifadelerle açıklar: Ateşin sönmesi istenmiyorsa ocağa tezek yerleşitirilerek, için için yanması sağlanır ve üstü külle örtülerek dinlendirilir, tekrar odun ocağa atılarak ateş çoğaltılır. Ocak kendiliğinden sönerse “hayra alamet” sayılmaz. Bir kimseye beddua edilecekse “Ocağın Sönsün” diye dua edilir (Onarlı, 2000). Ocağın sönmesi, Alevi ve Bektaşi inanç sisteminde sır etmek, uykuya varmak anlamında da kullanılır. Tüm bu ifadeler, ocağın mekânsal boyutta karşıladığı “ev, yuva” anlamlarını kanıtlar niteliktedir.

Gülçiçek , Anadolu ve Balkanlardaki Alevi Bektaşi dergâhları/tekkelerini ele alan çalışmasında “Tekkelerin o meşhur kara kazanları ocaktan hiç indirilmezdi; gelip geçenler (âyende ve revendeler) hazır bulunan Baba çorbasından muhakkak nasibini alırlardı.” ifadesini kullanmaktadır. Bu da tekkenin/ocağın “yuva” yahut “misafirhane” işlevini göstermekle birlikte “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” şeklindeki yerleşik atasözünün kaynağına da işaret etmektedir. Engin de Alevilikte ata/baba ocağı kurumundan bahsederken “Ata ocağı kavramı; dede ocağını kapsamamaktadır, tam olarak karşılamasa da kutsallık yüklenilen hane anlamındadır, bu anlamda dinî bir kurumdur (Engin, 1999).” diyerek ata ocağını dinî içerikten ayırmadan bir hane, ev, yuva olarak kabul eder.

Ocaklardan bir kısmı meslek erbabı ve bir mesleği babadan oğla devrederek yürüten oymaklardır. Bunlar içerisinde Tahtacılar, Demirciler, Kuyumcular, Keçeciler, Dericiler vb. önemli bir yer tutmaktadır (Yalçın ve Yılmaz, 2002). Alevi inanç sisteminde yer alan ocaklar, toplumsal bir yapılanmayı da böylece beraberinde getirmiştir. Genel kabul, ocak liderinin sahibinin yahut hane reisinin erkek olduğu yönünde olsa da Türk geleneği ve Alevi inanç sisteminde kadının ocakta/ailede asıl söz sahibi olduğu görülür. “Eski Türklerde kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan Tanrısal bir gücün varlığına inanılırdı. Onun için her aile bu güç adına kurulmuş bir mabet niteliği taşımaktaydı.

Bu nedenle aile kutsaldı. Bu mabetteki ateşin sönmemesi, ocağı uyanık tutmak görev ve sorumluluğu kadına verilmişti (Temren,1999’dan akt. Arslanoğlu, 2001).” Aksüt’e göre, dede ocağı üyesi kadınlara Ana denir.

Alevi ocaklarına baktığımızda isimlendirmede Baba Mansur Ocağı, Celal Abbas Ocağı, Dede Garkın Ocağı, Derviş Cemal Ocağı, Garip Musa Ocağı, Güvenç Abdal Ocağı, Emirbeyliler Ocağı, Hıdır Abdal Ocağı, Seyyid Sabun Ocağı, Şeyh Delil Berhican Ocağı, Şeyh Hasan Ocağı, Şeyh Samut Ocağı, Üryan Hızır Ocağı, Yalıncık Abdal Ocağı gibi eril isimlerin hâkim olduğu düşünülse de , Anşa Bacılılar Ocağı, Kız Süreği Ocağı gibi dişil ocak isimleri, dil sosyolojisi bakımından iki cinse de yer veren bir katmanlaşmanın olduğunu göstermektedir.


Ocaklar yanmıyor pişmez aşımız
Acep ne olacak bizim işimiz
Hazret-i Hünkâr’a bağlı başımız
Garip gördüm bugün Hacı Bektaş’ı 
(Fakir Edna, 2005)


DİL SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN “OCAK” KAVRAMI
Yrd. Doç. Dr.Kemalettin Deniz
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü

*

Hellen-Hestia ya da Roma-Vesta kültü


Hellenler döneminde baba çocuğu kabul ederse evin ocağı/ateşi etrafında çocukla beraber tur atardı. Romalılar döneminde ise ata ruhlarının evin ocağı/ateşi etrafında dolaştığına inanılarak yiyecek ve içecek sunumu yapılarak korunmaları sağlanırdı. Gençkız evlilik töreninden önce tüm oyuncaklarını ateşe atarak ana tanrıçaya sunar ve kendi ailesini kurmasında ona yardımcı olması için dilekte bulunurdu. Hestia/Vesta tapınaklarının yapımından sonra , görevli rahibelerin ayinlerde ateşe/ocağa tahıllı tuz serpmeleri de bereketi simgeler. Tüm bunlar Türk Dünyası'ndaki ocağın-ateşin beslenmesiyle de örtüşür.

Bu yüzden, Aile-Ocak Tanrıçası Hestia/Vesta kültünün kökeni ATEŞ RUHUNUN İYESİ BAKİRE OD ANA'ya yani Türk Kültürüne dayanır. Ocak-ateş kültürünün Türk Dünyasında ve Alevi-Bektaşi Ocakları'nda HALA devam etmesi de bunun en belirgin kanıtıdır.


"Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son OCAK"
SB.




6 Ağustos 2015 Perşembe

BİR BEKTAŞİ BABASI - DEMİRBABA





Demir Baba Tekkesi ; Deliorman'da yaşamış bir Bektaşî babası...



Pehlivan Demir Hasan Türbesi, bugün de, Bulgaristan'ın Razgrad ilinin Kemaller ilçesinin Mumcular köyünde, Bulgaristan Türkleri tarafından en çok ziyaret edilen yerlerden biridir. 1927 yılında Bulgaristan tarafından tarihi anıt olarak ilan edilmiştir.


Macar bilim adamı Feliks Kanits'e göre, Demir Baba türbesi, 1490 yılında yapılmış ve Ali Dede adında bir Horasanlı'nın oğlu olduğunu belirtiyor. Zamanla gelip Kemallar (İsperih) bölgesinde Kuvançiler köyüne yerleşmiş. Dağlık ve ormanlık yerde yer alan tekke, Türk–İslam kültürünün tüm motiflerine sahip.



Deliorman - Dobruca

Dobruca sözü, Dobrotiç'ten alınmıştır. Dobrucanın doğusunda, Karadeniz kıyısında yaşayan Oğuz Türklerinin başına Docrotiç geçmiştir. Bunun adına izafeten Dobruca denilmiştir.


Deliorman Aşağı Tuna Ovası'nda yer alan; Rusçuk, Razgrad, Silistre, Şumnu ve Dobriç (Dobruca) şehirlerini de kapsayan geniş bir bölgedir. Bölgeye İskit, Hun, Alan, Avar, Kıpçak-Kuman, Peçenek ve Bulgar Türkleri gelmiş, bir kısmı da yerleşmiştir. 


Dobruca'ya Traklar, Celtler, Daklar, İskitler (MÖ.700), Yunanlılar (MÖ.4.yy), Romalılar (MS.1.yy) gelmişler.


"453’te Atilla’nın ölümüyle, Ostrogotlar ve Gepidler ayaklanarak 454’te Hunlar ile savaşıp galip olmuşlar, bunun üzerine Atilla’nın oğulları Roma’dan toprak istemişler, Romalılar’da Atilla’nın oğullarından Ernak’a Dobruca’yı vermişlerdi." (René Grousset, Bozkır İmparatorluğu Atilla-Cengiz Han- Timur, Ötüken Neşriyat, 2006) 


"Muhtemelen 1064-1065 yıllarında Trakya, Makedonya ve Selanik’e kadar ilerleyen Uzlar’ı soğuk doğundurması üzerine Peçenekler onlara bir darbe indirdiler. Bizans ise, Uzlar’ı Makedonya ve Dobruca bölgesine yerleştirdi ve Peçenekler’i ise Ruslar sınırları korumak üzerine görevlendirdi. Sonradan Gagauz olarak adlandırılan grup nasıl Uzlar’a bağlanılıyorsa muhtemelen sonradan Kara Kalpak Türkleri olarak adlandırılan grubun ataları da Peçenekler’dir." (Saadettin Gömeç, “Türk Tarihinde Peçenekler”,AÜDTCFD, C.53, S.1., (2013)


Türk kavimlerinden, Alanlar, Hunlar geçmişler, Avarlar (MS.6.yy Köstence'ye 3 bin kişi-N.İorga), İtil (Volga) Bulgar Türkleri 40 bin kadar, Asparuh Han ile gelip Karadeniz'e yakın yerlere yerleşmişlerdir. Sonra aynı ırktan Peçenekler gelip Tuna kıyısına Kuzey ve Güneye yerleşmişlerdir. 11.yy'da Uzlar yahut Guz veya Oğuzlar ve biraz sonra Kumanlar Dobruca'nın güneyine ve Karadeniz bölgelerine, Deliorman taraflarına yerleştiler. Kıpçak bozkırından Dobruca'ya gelen Peçeneklerin bir kısmı, Bizans uyrukluğunu ve Hıristiyanlığu kabul etti. Bir kısmı da Kumanlara ve Macarlara katıldı (A.İ.Monoff).


"Bizans ile Avarlar’ın 559’dan sonra karşılıklı anlaşma yaptıkları, bu anlaşmanın sonucunda Bizans’ın Avarlar’ın Dobruca bölgesinde bulunmalarına ses çıkartmamaları gerektiği ve Slav baskısını durdurmak için de Avarlar’a vergi verdiği anlaşılmaktadır." (Akdes Nimet Kurat, “Avarlar”,Tarih İncelemeleri Dergisi, C.XXVI, S. I, 2011)


"Sinoe Gölü ile Karadeniz arasındaki liman olarak tek bağlantısı olan Karaharman’ın eski adının Zanauarda olarak düşünülmesi ve Zanauarda kelimesinin menşei’nin Tatar istilası zamanında buraya yerleşen Komanlardan (Kuman) oluşu kuvvetle muhtemel olmakla birlikte Mateescu, Komanların Dobruca’ya yerleşmediklerini iddia etmiştir." (Tudor Mateescu,“Karaharman Dobruca’nın Kaybolmuş Bir Köyü”,Tarih Enstitüsü Dergisi, Çev. M Tayyib Gökbilgin)


Osmanlı Devleti kurulmadan önce, Selçuklu Prensi İzzeddin Keykavus ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin öğrencisi Sarı Saltuk binlerce Türkmenle birlikte buraya gelmiş ve Kıpçak-Peçenek toplulukları ile karışmışlardır. Ve hala Türklerin yoğun olarak oturdukları yerlerden biridir. Hatta bu Selçuklular'ın bir kısmı, Keykavus'un bölgeden ayrılmasından sonra da, orada kalmış olan Gagauzlar'dır (Uz-Guz-Oğuz). Kırım'ın yitirilmesi ile de Tatar Türklerinin bir kısmı Dobruca'ya yerleştirilmiştir.


Ayrıca Deliorman bölgesi tarihte pehlivanları ile de ün yapmıştır. Deliorman'lı güreşçiler arasında Koca Yusuf ( Şumnu-1857-1898), Ahmet Kara (1870-1902), Hergeleci İbrahim (1848-1915), Kurtdereli Mehmet Pehlivan (1864-1939) ve Katrancı Mehmet Pehlivan (Şumnu-1859-1925) başta gelir.


II. Mahmud döneminde özellikle Bektaşi tekkelerinin birçoğunun kapatılması açık kalanların ise birçoğuna Nakşibendi şeyhlerin atanması neticesinde Deliorman'ın Alevi-Bektaşi yönü azalmaya başlamış, bir kısmı da sünnileşmiş. Bulgaristan topraklarının elden çıkmasıyla halk Anadolu'ya göç eder, özellikle Trakya ve Ege bölgesine ve Adana-Mersin civarına yerleşen Deliorman'lılar toplu halde köyler kurarak kendi kültürlerini yaşatırlar. 1950 sonrasında Türkiye'ye göç edenler ise dağınık olarak yerleşmiştir.


Demir Baba Tekkesi, Sboryanovo Tarihsel ve Arkeolojik Reserv "The Sboryanovo Historical and Archeological Reserve", statüsündedir. (bu grupta yer alan anıtlar: Sveshtari Mezarı, Trakya şehri, Kamen Rid kutsal alanı ve Byven Kasabası var.) (Tomb of Sveshtari, the Teke Demir Baba, the fortified Thracian city, the sanctuary Kamen Rid (Steinanhöhe) and the settlement in the area Byuven Kasaba.)



detaylı bilgi linkleri:
Dr.Osman Köksal - "19.yy'da Bir Osmanlı Ordugah Şehri Şumnu" (kitap)

Şumnu, son dönemde yıldızı parlayan bir Osmanlı kasabasıdır. İmparatorluğun ardı gelmez iç ve dış problemlerle uğraşıp durduğu en uzun yüzyılı'nda Balkanlardaki kuvvetlerin yegane ordugah merkezidir. 40.000-50.000 askeri barındırabilecek donanımda bir meşta-yı hümayun, Tuna kyısına dizilmiş serhat kalelerine lojistik destek sağlayan ikmal ve depo üssüdür. Ayrıca Osmanlı topraklarının harim-i ismetine karşı kendi tariçilerinin deyimiyle dübb-i ekber-i şimali'ce yöneltilen tüm taarruzlara karşı Balkan geçitlerini kapatan kilit rolünde bir mustahkem kale olmuş ve hiçbir saldırıya boyun eğmemiştir.


XIX. YÜZYIL OSMANLI DÜNYASINDA BİRLİKTE YAŞAM STANDARDINA LOKAL BİR YAKLAŞIM: ŞUMNU ÖRNEĞİ
Bugünkü Doğu Bulgaristan’da liman şehri Varna’nın 90 km kadar batısında, küçük Balkan silsilesinin kuzey eteğinde, tabii korunmaya sahip bir alanda kurulu Şumnu, XVIII. yüzyılın ikinci yarısından sonra bölgenin stratejik merkezlerinden biri oldu. Özellikle kuzeyden gelişen Rus taarruzlarının Tuna tabii sınırını zorlamaya başlaması, bölge savunması açısından şehrin önemini daha da arttırdı. Bu devreden itibaren kasaba, Osmanlı Devleti’nin Rumeli “sağ kolu” üzerindeki iki büyük askerî üs ve ikmal merkezinden birini (diğeri daha kuzeydeki Babadağ) oluşturuyordu. Öyle ki burası kış ve yaz (meşta ve sahrada) kırk-elli bin askeri barındırabilecek altyapı tesisleriyle donatıldı. 

Şumnu ordugâhı ilerleyen süreçte hem Silistre, Rusçuk, Yergöğü, Ziştovi ve Niğbolu gibi Tuna boyunca sıralanan hudut kalelerinin ikmal ve destek merkezi hem de Tuna’dan sarkarak Kara Deniz kıyısı boyunca güneye yönelecek Rus saldırılarına karşı daha doğudaki Varna ile birlikte Balkan silsilesi kuzeyinde ikinci bir savunma mevzii görevi üstlendi. Yine XVIII. yüzyıl ikinci yarısından sonra baş gösteren Osmanlı-Rus harplerinde kasaba genellikle 
Osmanlı karargâh merkeziydi. 

Kazandığı konjonktürel konum dolayısıyla sürekli gelişen ve göç alan Şumnu’nun 1845 yılı temettuat sayımlarına göre merkez nüfusu 2.737 hanedir. Demografik dağılımı bakımından bunun 1.625 hanesi Müslüman (Türk) nüfustur ve toplam nüfusa oranı % 59.6’dır. Türk sekene 27 mahallede barındırdıkları nüfus bakımından 
27 küçük mahallede yerleşik durumdadır.


XIX. YÜZYIL ORTALARINDA ŞUMNU’DAKİ GARİMÜSLİM SEKENENİN DEMOGRAFİK, 
SOSYO-EKONOMİK GÖRÜNÜMÜ
































1930'lu yıllarda büyük baskıların yaşandığı Bulgaristan'da, yeni yazıyı kullanmaları yasaklanan Türkler, Arapça alfabe kullanmaya itilmiştir. Türklerin aydın din adamları görevden uzaklaştırılmıştır. Bulgaristan'da 19 Mayıs 1934'deki darbe ile işbaşına gelen Faşist yönetim, II. Dünya Savaşı'na da Nazi Almanya'sının müttefiki olarak girmiş, 
savaştan da Doğu Blok'unun bir parçası olarak çıkmıştır. 



Bulgaristan'da da 1970-1989 yılları arasında Türklere karşı kültürel restorasyon adı altında etnik temizlik gerçekleştiren Bulgar Devleti'nin 350.000 Türk'ü Türkiye'ye zorunlu göçe itmesi....




11 Temmuz 2015 Cumartesi

DOĞU ANADOLU KİMLİĞİ






"Yavuz'un kudretli kılıcı altında ezilerek doğunun sarp dağlarına kaçan, dillerini ve milli duygularını bu çeşit zorlamalar altında kaybedip Kızılbaş adını alan bu aşiretler, Erzincan tarihinin dediği gibi Kürt, Kızılbaş ve dinsiz değil, özbeöz Türk Türkmen olan Alevi ve Bektaşilerdir. Bunların oturduğu yer Kürdüstan değil, doğu Anadolumuzun bölünmez bir parçasıdır. 


O şerefli yurt parçası, karış karış bütün tarih boyunca Türk kanıyla sulanmıştır. Doğu illerimizin yüksek dağlarında, dar geçitlerde, özel tepeler, pınarbaşlarında yapılmış binlerce mezar ve çevirmelerde yüzbinlerce Türk şehidi yatıyor. Bu illerin bütün dağ ve ovaları hâlâ bu mukaddes Türk şehitlerinin adlarıyle anılıyor, Munzur dağları, Bağır-baba, Düzgünbaba, Sultanbaba, Bayındırbaba ve bunlara benzer yüzlerce canlı eser meydanda gözleri kamaştırmaktadır. 


Bu canlı eserler ve gerçeklik, yalnız Alevilerin bulunduğu bölgelerde değil, doğu illerimizin bütün kesimlerinde bütün ihtişamiyle kendisini göstermektedir. Doğunun her dağında, ovasında, köyünde , kasabasında birer Türk hanı, hakanı, boybeyi, ilağası yatıyor. Daha din yani 1938 yılında Atatürk heykelinin kuruluşu için Muş hükümet konağı karşısında açılan meydanda bir metre derinlikte meydan çıkan Halil bey ibni Belitan adlı bir Türk hanının mezar taşı üzerinde şu Arapça yazılar görüldü:


(Hazihi, liravzatul - muttahara velmiratül - celilil - münever, Biemrilcelil merhum, birrahmetli celilil - mübin. Elneziril - meşhur. Halil bey ibni mağfurul - Biltan. Ve hüvve min sulâletül Bayındırhan. Tâbe sacâh, kâd hakemedü fil - Medinetü Muş. Mahsura leşireteyni. Mâte fişşehri mübarek ğayeyi şabanu - Muazzam Fİ, tarih. Sabâ Samânine mite hicri.)


Bayındır han sülalesinden olan Halil bey ibni Biltan'ın 780 inci hicri (1394 miladi) tarihinde Muş'ta hükümet sürdüğü ve orada vefat ettiği sabit oldu.


Ele aldığımız bu konu üzerinde gerçek bir eser yazan Kadri Kemal Kop, Doğuda Araştırmalarım adlı eserinin onuncu sahifesinde:


(13 -üncü asrın sonlarında Oğuz ailesinden olan Ak ve Karakoyunlu Türkleri, akın akın doğu vilayetlerimize ve ezcümle Van gölü garbına ve Dersim cihetlerine taştılar, ve istila ettiler. Fırat ve Dicle vadilerinin yukarı kısımlarına yerleştiler. Hatta Karakoyunlular bu sırada Ahlat ve Malazgirt'te kuvvetli bir hükümet kurdular.


Kadri Kemal yine bu eserinin Alevilere ait faslında:


(Maraş, Dersim, Akçadağ yaylarından oturan birçok Türk kabileleri Kızılbaşlığı almışlardır diye Osmanlılar Türkten ayrı bir yığın sanmışlardır. Bunlar da kendilerini öyle sanmış ve zamanla öz dillerini itirmekten bir acı ve endişe duymamışlardır.) diyor.


Sayın bilgin Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı adlı eserinde: - Öz Türk soyundan olan Bektaşi, Alevi ve Kızılbaşların bir buçuk milyon nüfusları olduğunu ve bu miktarın yediyüz bininin Zazaca ve Kürtçe, sekizyüz bininin de Türkçe konuşmakta olduklarını ve Anadolu'da bulunan Bektaşi Türklerin, ırkdaşları olan Sünni Türklerin varlığından faydalanarak ana lisanlarını kurduklarını, doğu Anadolu'da bulunan Alevilerin de komşuarı olan Kürt kabailinin âdetlerine uyarak ve İran edebiyatının tesiri altında kalarak lisanlarını karmakarışık bir hale getirdiklerini, ve bu kısım Alevilerin konuşmakta oldukları Zazacanın yüzde altmışının öz türkçe kelimelerle dolu bulunduğunu hülasa ederek Dersim'deki aşiretleri bu kısma dahil ediyor."


Doğu İlleri ve Varto Tarihi.
M.Şerif Fırat.






Bayundur boyu, Oğuz Kağan Destanı'na göre Oğuzların 24 boyundan biri ve Kaşgarlı Mahmud'a göre Divân-ı Lügati't-Türk'deki yirmi iki Oğuz bölüğünden üçüncüsü; "Bayundur"lardır. Bu boyların Üçoklar kolundan (sol kolundan) Oğuz Kağan'ın oğlu Gök Han'ın soyundan geldikleri kabul edilir. Akkoyunlu hanedanı Bayındır boyundan çıkmıştır.

Oğuzlar - Faruk Sümer


















EBU BEKR-i TiHRANi
KITAB-I DIYARBEKRIYYE - PDF

Ebu Bekr-i Tihrani'nin 875 (1470-71) yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Bey adına Farsça yazdığı Kitab-ı Diyarbekriyye, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenleri hakkında yazılmış tek tarih kitabıdır. Bu kitapta Hz. Adem'e kadar Uzun Hasan Bey'in atalarından bahsettikten sonra Akkoyunluların ilk hükümdarı Kara Osman'dan başlayarak yazıldığı tarihe kadar olan Akkoyunlu tarihini anlatır. O arada konuya uygun olarak Karakoyunlu tarihi. Horasan'ın durumu. Şahruh'un ölümü, Çağatay mirzaları arasındaki bitmek bilmeyen kavgalar ve Osmanlı-Akkoyunlu ilişkileri hakkında çok değerli bilgiler verir.









Baran Türkleri - Karakoyunlu
Baran, bir Türk adı...