bulgarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bulgarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2020 Perşembe

Tarih İçinde Yunanistan’da Türk Dili: Hun-Avar-Bulgar Dönemi



Avar Turks


Tarih İçinde Yunanistan’da Türk Dili: Hun-Avar-Bulgar Dönemi
The Turkic Language in Greece Throughout History: The HunicAvaric-Bulghar Period
Gökçe Yükselen Peler



Günümüzde Yunanistan’da Türk dili, yedi grup insan tarafından kullanılmaktadır. Bunlar; Osmanlı fetihleri neticesinde gelip bölgeye yerleşen Gümülcine ve İskeçe bölgelerinde yaşayan Batı Trakyalı Müslüman Türkler, yine Batı Trakya’da Balkan Kolu denilen bölgede yaşayan Müslüman Pomak Türkleri, Batı Trakya’da yaşayan Müslüman Romanlar, On İki Adalarda yaşayan Müslüman Türkler, genellikle Dedeağaç (Evros) ilinde yaşayan ve Gagavuz denilen Hristiyan Türkler, Lozan Antlaşmasından sonra mübadele yoluyla Anadolu’dan Yunanistan’ın çeşitli yerlerine getirilip yerleştirilen ve genel olarak Karamanlılar olarak bilinen Hristiyan Türkler ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Gürcistan başta olmak üzere, Karadeniz çevresinden getirilen ve daha çok Batı Trakya’ya yerleştirilen Gürcistan Urumları veya Pontus Urumları denilen Hristiyan Türklerdir.

Çeşitli tarihî, siyasi ve kültürel amiller sebebiyle bu toplulukların Türk kimliği ve Türk dili karşısındaki algıları ve tavırları farklılıklar arz etmektedir. Yunanistan özelinde, Türk kimliğine aidiyet hissini, Türkçeden çok dinin, yani Müslümanlığın belirlediği görülmektedir. Türkçe konuştukları hâlde, Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine mensup olan Karamanlılar, Urumlar ve Gagavuzlar arasında Türklük dairesine mensubiyet şuuru ya hiç yoktur veya çok zayıftır. Bilhassa, Gagavuzlar arasında, - Moldova, Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan Gagavuzlarının aksine – çeşitli tarihî olayların bir sonucu olarak güçlü bir Türklük aleyhtarlığının var olduğu bilinmektedir. Beri taraftan Türkçenin oldukça zayıfladığı On İki Adalar Türkleri ve Türkçe dışında bir anadilleri olan Pomak Türkleri ve Müslüman Romanlar arasında çok köklü bir Türklüğe mensubiyet şuuru bulunmaktadır. Özellikle Pomak Türkleri ve Müslüman Romanlar, geriye kalan Batı Trakya Türkleri ile birlikte, Yunanistan’da Türk hakları için çetin bir mücadele vermektedirler.

Türk kimliğine aidiyet hisleri farklılık arz eden bu topluluklar, Türkçe ile olan bağları dikkate alındığında bir ortaklık ortaya koymaktadırlar. Bütün bu toplulukların Türkçe ile bağları Oğuz Türkçesi üzerindendir. Osmanlı fethi sonrasında Yunanistan’a getirilip yerleştirilen Türklerin torunları, Gagavuzlar ve Karamanlılar Türkiye Türkçesinin ağızlarını konuşmaktadırlar. Aynı şekilde On İki Ada Türklerinin günümüzde unutmak üzere oldukları anadilleri de Türkiye Türkçesidir. Keza Pomak Türkleri ve Müslüman Romanların da ikinci dilleri Türkiye Türkçesinin ağızlarıdır ve kimlik kurguları da din ile birlikte bu dil üzerindendir. Gürcistan Urumları ise Azerbaycan Türkçesine benzer bir Türkçe konuşmaktadırlar. Görüldüğü üzere yedi grubun da konuştukları Türkçe Batı Oğuz Türkçesinin değişkeleridir. Ancak günümüzdeki bu manzaranın aksine, Yunanistan’da Türkçe her zaman Oğuz Türkçesi ile temsil edilmemiştir. Geçmişte Yunanistan’da Türkçe, Hun dilinden Bulgar diline, Peçenek dilinden Kuman diline kadar uzanan çok çeşitli değişkelerle temsil edilmiştir.


1. Yunanistan ve Türkçe Konuşan Halklar: Kısa Bir Bakış

Türkçenin Yunanistan’daki geçmişine bakıldığı zaman, gerek konuşulduğu coğrafya olsun gerek konuşurlarının etnik manzarası ve buna bağlı olarak diyalektik görünümü olsun gerekse sosyolengüistik durumu olsun, çeşitli tarihî devirlerde büyük farklılıklar arz ettiği görülmektedir. Türkçe, Yunanistan coğrafyasında zaman zaman yayılırken zaman zaman da gerilemiş, hatta yok olma noktasına gelmiştir. Kimi zaman yönetim dili olurken kimi zaman da ötelenen dil olmuştur. Bu yüzden Yunanistan’da günümüzde Türkçe konuşan toplulukları ve Türkçenin durumunu doğru kavrayabilmek için, Türk topluluklarının ve hâliyle Türkçenin Yunanistan’daki tarihî gelişim sürecine kısaca da olsa göz atmak faydalı olacaktır.

Yukarıda da zikredildiği üzere, tarihî seyir içerisinde Türkçenin Yunanistan’daki vaziyeti dönem dönem oldukça değişmiştir. Balkanların geriye kalanı gibi, günümüzde Yunanistan olarak adlandırılan coğrafya da birçok Türk halkının istilasına uğramıştır. Hunlarla başlayan bu istilalar, Avarlar, Ogurlar, Bulgarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar ve nihayet Osmanlılarla devam etmiştir. Bu Türk halklarının özelde Yunanistan ve genelde Balkanlar üzerindeki siyasi, toplumluk ve dolayısıyla dillik etkileri, bölgeye geliş tarzları ile doğrudan alakalı olarak çeşitlilik göstermiştir. Kimileri bölgeyi kısa süreliğine istila ve yağma ederken, kimileri fetih hareketlerine girişip bölgeye yerleşmiş ve uzun süre kalmışlar, kimileri de daha önce istilacı veya fatih olarak geldikleri bölgeye sığınmacı ya da esir olarak gelip yerleşmişlerdir. Tabiatıyla, Türk halklarının toplumluk statüleri ve kalış süreleri Türkçenin bölgedeki durumunu da belirlemiştir.

Hemen belirtmekte fayda var ki, Balkanları istila eden Hun, Avar, Ogur ve Bulgar Türkleri sık sık birbiri ile karıştırılmıştır. Bu karışıklığın iki sebebi vardır. Evvela, bu halklar birbirlerinin devletlerine tabi olmuşlardır. Mesela Ogur Türklerinin bir birliği olan Bulgar Türkleri, aynı zamanda Hun birliği içerisinde yer almaktaydı Keza, Avrupa’ya gelen Avarların bölgede bulunan bütün halklar gibi bu Türk boylarını da hâkimiyetleri altına aldıkları bilinmektedir. Dolayısıyla, istila hareketlerine umumiyetle birlikte girişmişlerdir. Bu da, istilaya uğrayanların istila edenlerin Hun mu, Bulgar mı, Avar mı olduklarını tespit etmelerini zorlaştırmıştır. Karışıklığa sebep olan bir diğer sebep ise, bu Türk boylarının hepsinin genellikle Bulgar Türkçesi olarak adlandırılan r-l Türkçesi konuşuyor (1) olmaları yani birbirlerine sadece görünüş açısından değil dillik bakımdan da benzemeleridir. Bu karışıklıkların daha sonraki devirlerde Balkanları istila etmiş Genel Türkçe konuşan Türk toplulukları için geçerli olmadığı görülmektedir. Binaenaleyh, Türkçenin bölgedeki tarihini, Bulgar Türkçesi ve Genel Türkçe olarak iki bakımdan tetkik etmek doğru olacaktır. Aslında Türkçenin Balkanlardaki geçmişi umumi olarak ihmal edilmiş olmakla birlikte tarihî kayıtların da azlığı sebebiyle bilhassa Bulgar Türkçesi devri, Tuna Bulgar yazıtları üzerinde yapılan çalışmalar hariç, tamamen atıl bırakılmıştır. Bu çalışmada, bu devir boyunca Yunanistan’da, yani sınırları çizilmiş muayyen bir coğrafyada, Türkçenin durumu tespit edilmeye çalışılacaktır.


2. Hun Devri

Tarihî kayıtlarla kesin olarak tespit edilebilen Yunanistan’daki ilk Türk varlığı, Hunlar dönemine tekabül etmektedir. Günümüzde Yunanistan olarak adlandırılan bölgeyi defalarca istila ettikleri görülen Hunların bölgedeki kayıtlı ilk varlığının 377 yılında, Balkanlar’da baş gösteren Got İsyanı esnasında olduğu bilinmektedir. Bir taraftan Romalıların emrinde olan ve Balkan dağlarındaki müstahkem geçitleri oluşturan limeslerde (2) görevli olan Hun-Alan kıtaları Batı Gotları ile ittifak edip bütün Trakya’yı yakarken, diğer taraftan Hun birliklerinin Makedonya ve Trakya’da Doğu Gotları’nın kralı Viderik’i kovaladıkları kaydedilmiştir (Ahmetbeyoğlu, 2013a, s. 59; Hodgkin, 2001, C. 1, s. 140–142; Thompson, 2008, s. 41–42). 386 yılında Trakya’yı ziyaret eden Aziz Hypatius, Hun birliklerinin kırsal bölgelerde serbestçe dolaşıp her yeri yağmaladıklarını kaydetmiştir (Thompson, 2008,s. 55). Muhtemelen Balamir döneminde cereyan eden bu olaylardan sonra, doğrudan Doğu Roma’yı hedef alan ilk Hun saldırısı, 395 yılında Uldız dönemindedir. Doğu Roma ve Batı Roma’nın kendi aralarında savaşa tutuşmaları üzerine, Hunlar iki koldan Doğu Roma üzerine saldırıya geçmişlerdir. Basık ve Kursık Beyler komutasındaki bir kol Kafkaslar üzerinden Anadolu ve Suriye’ye saldırırken, Hunların Batı kanadı Tuna’yı geçip Moesia (3) düzlüklerini zapt ederek buradan Balkanlara, İllirya’ya (4) ve Trakya’ya kadar ilerlemişler ve buraları tahrip etmişlerdir (Ahmetbeyoğlu, 2013a, s. 67, 2013b, s. 129; Hodgkin, 2001, C. 1, s. 375; Meanchen-Helfen, 1973, s. 53; Thompson, 2008, s. 43–44). 

Ancak, Bizans’a yöneltilen bu çift yönlü taarruzdan bir yıl evvel, Trakya’dan gelen Hun savaşçılarının Eugenius’a karşı I. Theodosius’u desteklediklerini Antakyalı İoannnes kaydetmektedir (Sinor, 2000, s. 251). Bu Hun savaşçılarının Uldız’ın Hunları mı, yoksa Trakya’da yerleşmiş Bizans’ın emrindeki başka bir Hun grubu mu olduklarını günümüz itibarı ile tespit etmek pek mümkün görünmemektedir. Ancak İoannes’in bu Hun savaşçılarının kabile yöneticileri ile birlikte geldiklerini belirtmesi (Maenchen-Helfen, 1973, s. 49), bu Hunların Trakya’da yerleşik Hun kabilelerine işaret ettiği şüphesini uyandırmaktadır ki zaten 392 yılında, yine Theodosius’un rızasıyla Rufinus ile ittifak eden birtakım Hunların Trakya’ya yerleştiği bilinmektedir (Maenchen-Helfen, 1973, s. 48). 404-405’te Trakya’yı yeniden istila eden Hunlar, 408 yılında, Doğu Roma üzerine iyi örgütlenmiş ilk saldırıyı gerçekleştirmişlerdir. Yine Uldız döneminde gerçekleşen bu saldırı neticesinde Hunlar, Trakya’yla Makedonya’yı yağmalamışlar ve müteakip bin yılda Bizans’ı koruyacak olan Anthemik Surunun inşasına sebep olmuşlardır (Ahmetbeyoğlu, 2013a, s. 75–76, 2013b, s. 136; Meanchen-Helfen,1973, s. 63; Sinor, 2000, s. 255–256; Thompson, 2008, s. 46–47 ).

Uldız döneminde yağma akınları şeklinde olan Yunanistan’daki Hun hareketlerinin Rua döneminde istila hareketlerine dönüştüğü görülmektedir. Doğu Roma’nın iç karışıklıklar içerisinde olmasından ve doğuda İranlılar tarafından tehdit edilmesinden faydalanan Rua, 422 yılında Makedonya ve Trakya’yı istila etti. Rua’nın 430 ve 434 yıllarında iki kez daha Trakya’yı istila ettiği görülmektedir. Bu istilalar neticesinde Doğu Roma haraca bağlanmış ve sonuncu istilada İstanbul da tehdit edilmiştir (Ahmetbeyoğlu, 2013a, s. 81–82, 2013b, s.139–140; Meanchen-Helfen, 1973, s. 76).

441 ve 442’deki I. Balkan seferi esnasında, Bleda ve Atilla kumandası altında bütün İllirya’yı ve Trakya’yı harap edip birçok şehri fetheden Hunları, 447 yılında, Atilla’nın II. Balkan seferi sırasında yeniden Yunanistan topraklarında görmekteyiz. Bu sefer sırasında Hunlar, hemen hemen bütün Trakya şehirlerini fethettikten sonra, Teselya içlerine ilerleyerek Yunanistan’ın güneyindeki Thermopylae (Termopil Geçidi)’yi ele geçirmiştir. Bu sefer neticesinde İstanbul’un büyük bir tehdit altında kalması sebebiyle Romalılar Atilla ile çok ağır şartlar altında Anatolius Barışı'nı imzalamak zorunda kalmışlardır (Ahmetbeyoğlu, 2013a, s. 108, 119, 2013b, s. 155; Hodgkin, 2001, C. 2, s. 33; Meanchen-Helfen, 1973, s. 111– 125; Levtechenko, 2007, s. 44; Mango, 2005, s. 22; Sinor, 2000, s. 262; Thompson, 2008, s. 120). Doğu Roma’yı Balkan seferleri ile haraca bağlayıp itaat altına aldıktan sonra, Atilla’nın daha çok Batı Roma üzerine yoğunlaşmasına rağmen, 451 yılında Hunların yeniden, İllirya ve Trakya’yı istila edip yağmaladıkları görülmektedir (Meanchen-Helfen, 1973, s. 131).


Atilla’nın ölümünden kısa bir süre sonra Hun siyasi birliğinin dağılması ile de Yunanistan’daki Hun varlığının sona ermediği görülmektedir. Bizans çeşitli Hun gruplarından askerî olarak faydalanmıştır. Mesela, birtakım Hun gruplarının Kelkal isimli bir şahsın kumandası altında, Magister Militum (5) Flavius Ardabur Aspar’ın yönettiği Bizans ordusuna katılıp ordunun atlı birliklerini teşkil etmişlerdir (Ahmetbeyoğlu, 2013b, s. 183). 474 yılında tahta çıkan Zenon’un orduyu İsaurialı ve Ermeni askerlerle yeniden yapılandırmasına kadar, Bizans ordusunun yarısını Germenlerle birlikte Hunların oluşturduğu bilinmektedir (Levtchenko, 2007, s. 54). V. Yüzyılın sonunda başlayan Bulgar ve Slav akınları sebebiyle kıtlık baş göstermesi üzerine, Trakya’da ayaklanan foederati (6) topluluklar arasında Hunların da bulunmuş (Levtchenko, 2007, s. 60) olmasına bakılacak olursa, Hunların Atilla sonrası dönemde de Trakya’da yerleşik olarak bulundukları sonucuna varılabilir. Mesela, Hodgkin (2001, C. 3, s. 244) bu dönemde Hunların Balkanlar’daki Bizans ordusunun büyük kısmını teşkil ettiğini düşünmekte ve bu Hunların Sabir ve Tarrak adlı reislerin komutası altında, 514 yılında Trakya’yı, Moesia ile birlikte talan ettiklerini belirtmektedir. Dengizik’in Doğu Gotları tarafından mağlup edilmesinin ardından, birtakım Hun gruplarının Bizans’a sığınıp Sarmatlar ve Cemandierler ile birlikte İllirya’ya yerleştirildiğini Jordanes kaydetmektedir (Ahmetbeyoğlu, 2013a, s. 172).

540 yılında cereyan eden Bulgar ve Slav akınları sırasında, Hunların yeniden sahneye çıktığı görülmektedir. Bu Hunlar, Trakya, Makedonya ve İllirya’yı istila etmişler, Korint Kıstağı’na kadar ilerleyerek Yunanistan’ı talan etmişlerdir (Hodgkin, 2001, C. 4, s. 223;Levtchenko, 2007, s. 90). Yukarıda zikredildiği gibi, V. Yüzyılın sonundan itibaren orduda hâkim unsurun İsauriali ve Ermeni askerlerin olmasına rağmen, İmparator Mavrikios’un (582-602) ordusunda, Lombardlar ve Bulgarlarla birlikte hâlâ Hunların da bulunduğuna dair kayıtlar mevcuttur (Charanis, 1959, s. 32).


3. Avar Devri


Avar döneminde Türklerin Yunanistan coğrafyasında Hun dönemine nazaran daha etkin oldukları görülmektedir. 579-587 yılları arasında, Avarların yönetimi altında Bizans topraklarına birçok ‘barbar’ akını olmakla (Charanis, 1959, s. 36) birlikte, en etkili saldırı 586 yılında gelmiştir (7). Bu tarihler arasında, Mora Yarımadası en az on kez istila edilmiştir (Runciman, 1930, s. 23). 586 yılı öncesindeki akınların etkisi, Bizans’ın İllirya ve Trakya gibi batı eyaletleri ile bağını koparıp buralardan asker tedarik etmesini engellemekle kalmıştır (Charanis, 1959, s. 32). Ancak 586 yılında Avarların Slavlarla birlikte gerçekleştirdiği saldırıda, İllirya ve Trakya eyaletleri talan edildiği gibi, Makedonya, Teselya ve Mora Yarımadası da dâhil olmak üzere, bütün Yunanistan ele geçirildi. Bu akın sırasında, Singidunum (Belgrad), Viminacium (Kostolac), Durostorum (Silistre), Marcianopolis (Devnya) ve Anchialos (Pomorie) gibi Balkan şehirlerinin yanında, günümüzde Yunanistan’da yer alan Selanik ve Korint gibi şehirler de Slavların yardımıyla Avarlar tarafından istila edildi (Charanis, 1959, s. 37; Mangaltepe, 2013, s. 219–220; Mango, 2005, s. 24).


587 yılında Avarların Bizans’a yenilmesi üzerine, Avar akınları bir müddet durulmuş, ancak 592 yılında Avarlar tekrar saldırıya geçmişler ve Anchialos’a kadar ilerlemişlerse de yeniden yenilmişlerdir. 592-602 yılları arasında karşılıklı akınların devam etmesine rağmen, Bizans’taki iç karışıklıklar, Bizans’ın Avarları Balkanlardan atmasına mani olmuş, bilakis Avarlar Balkanlara iyice yerleşmişlerdir. Bilhassa, Selanik’in de istila edildiği 597 yılındaki Avar saldırısının çok şiddetli olduğu bilinmektedir. 602 yılında, İmparator Mavrikos’un Avarlar üzerine ordu sevk etme girişimine karşı, ordunun Phokas önderliğinde isyan edip başkente yürüyerek imparatoru devirmesi üzerine, Balkanlardaki Bizans – Avar-Slav mücadelesi tamamen Avarların ve onların yönetimindeki Slavların lehine sonuçlanmıştır. Balkanlar’da Bizans’ın hiçbir askerî ve siyasi varlığı kalmamış ve burada meskûn olan halklardan vergiyi Avarlar toplamaya başlamıştır (Hodgkin, 2001, C. 5, s. 262; Mangaltepe, 2013, s. 220–221; Szadeczky-Kardoss, 2000, s. 286-287, 290–291; Vryonis, 1981, s. 389). 587-602 yılları arasında, Trakya ve günümüz Bulgaristan toparlaklarında cereyan eden olaylarda Avarlar karşısında kısmi de olsa Bizans’ın başarılı olduğunun görülmesine rağmen, durumun Yunanistan coğrafyasında çok farklı olduğu anlaşılmaktadır. Zira Avarların, 587 yılında ele geçirdikleri Mora Yarımadasını 805 yılına kadar, iki yüz on sekiz yıl yönettiklerini Monemvasia Kroniği ile Evagrius, Efesli John ve Menander gibi tarihçiler kaydetmektedir (Charanis, 1950, s. 149–151, 1952, s. 347; Mango, 2005, s. 24; Szadeczky-Kardoss, 2000, s. 294). Trakya bölgesinde ise Avarlarla Bizanslılar arasındaki mücadelenin 626 yılında Avarların İstanbul’u kuşatması ve akabinde yenilmelerine kadar, karşılıklı saldırılar şeklinde devam ettiği görülmektedir.

Bu olaylar içerisinde, 610 yılından itibaren Adriyatik ve Ege denizleri arasındaki arazide üstünlüğü ele geçiren Avarların 617 yılındaki saldırısı, bu çalışmanın konusu itibariyle bilhassa ehemmiyet teşkil etmektedir. Avarlar, bu saldırıda Teselya, Epir ve Trakya’yı bir kez daha baştan başa istila etmişler ve yağmalamışlardır (Levtchenko, 2007, s. 126; Mangaltepe, 2013, s. 221–229; Whittow, 1996, s. 262-66;). 626 yılında Avarların mağlup olması sonucunda, Trakya’dan askeri güç olarak çekilmiş olmalarına rağmen (Mangaltepe, 2013, s. 228–229), bölgedeki Avar varlığının daha uzun süre devam ettiği anlaşılmaktadır. Zira 813 yılında Bizans’ın Trakya’daki topraklarını istila eden Bulgar Hanı Kurum Han, Slavlarla birlikte Avarları da yardıma çağırmıştır (Karatay, 2013b, s. 289). Zaten yukarıda zikredildiği gibi, Mora Yarımadasını 805 yılına kadar ellerinde tutmuş olmaları da bu durumu teyit etmektedir. Mora Yarımadasının kaybı sonrasında da Avar varlığının Trakya ve Teselya’da X. yüzyıla kadar devam ettiği yönünde kayıtlar mevcuttur (Levtchenko, 2007, s. 169).



4. Ogur Devri

Ogur Türklerinin Bizans ile ilk ilişkilerinin Atila’nın vefatından on yıl sonra, 463 yılı civarlarında başladığı, Priskos’un Saraogur, Ogur ve Onogurların Doğu Roma’ya elçiler gönderdiğini kaydetmesinden anlaşılmaktadır (Karatay, 2013a, s. 241). Ancak, günümüz Yunanistan coğrafyasını da şamil Ogur istilalarının çok daha geç döneme rastladığı görülmektedir. Kinyalon komutasındaki 12.000 Kutrigur’un, 551 yılında Gepidlerle birlikte, Bizans’a saldırdıkları ve bütün Balkanları işgal edip yağmaladıkları anlaşılmaktadır. Bu saldırının Bizans’ın teşviki ile Kutrigurların Sandilk komutasındaki Utrigurlar tarafından kılıçtan geçirilmeleri sonucunda bertaraf edilmesi üzerine, Kutrigurlardan 2000 ailenin Bizans hizmetine girip Trakya’ya yerleştikleri görülmektedir (Anzerlioğlu, 2002, s. 220; Golden, 2006, s. 115; Runciman, 1930, s. 8–9; Rasonyi, 1984, s. 5; Stepanov, 2010, s. 41; Üren, 2013, s. 262). Aynı on yılın sonunda Kutrigur saldırısının tekrarlandığı anlaşılmaktadır. Agathias tarafından, 558-559 yılında Zabergan isimli biri komutasında Kutrigurların büyük bir istila hareketine giriştikleri kaydedilmektedir. Kuvvetlerini ikiye ayıran Zabergan, bir taraftan Gelibolu’ya ve İstanbul’a kadar Trakya’yı istila ederken diğer taraftan Termopil Geçidine kadar Yunanistan’ı ele geçirmiştir (Charanis, 1950, s. 160; Hodgkin, 2001, C. 4, s. 355–360; Runciman, 1930, s. 9; Vryonis, 1967, s. 69). Kayıtlardan 641-642 yılları civarında da Balkanlarda büyük bir Ogur istilasının cereyan ettiği anlaşılmaktadır. Kievli İsodore, Kutrigurlar Yukarı Moesia (8), Pannonia (9) , Dalmaçya ve İyonya Denizine kadar olan toprakları istila ederken Utrigurların İstanbul surlarına kadar olan bölgeyi ve Gelibolu Yarımadasını da içine alacak şekilde bütün Trakya’yı istila ettiklerini; Onogurların ise, Makedonya, Teselya, Yunanistan, Termopil Geçidi ve Korint’e kadar her yeri yağma ettiklerini ve Korint’i hiçbir çaba sarf etmeden ele geçirdiklerini kaydetmektedir. Kutrigurların ve Utrigurların püskürtülüp mağlup edildiği anlaşılmaktadır. (Setton, 1950, s. 502–503). Ancak, Korint şehrinin Onogurlardan ancak 657-658 yılında Bizanslılar tarafından geri alınabildiği (Setton, 1950, s. 522) dikkate alınırsa, Onogur istilasının diğerlerine göre daha kalıcı sonuçlarının olduğu anlaşılmaktadır.


5. Bulgar Devri

540 yılında Bulgar Türkleri Balkan Yarımadasını istila ettiler. Bütün Trakya, Makedonya, İllirya ve güneyde Korint’e kadar olan her yer yağmalandı (Charanis, 1952, s. 348; Vryonis, 1967, s. 68). Bulgar saldırısının 544 yılında tekrarlandığı ve bu saldırıdan bilhassa İllirya’nın büyük zarar gördüğü anlaşılmaktadır. Zira bu sırada, İtalya’da Vitalius’un ordusunda bulunan İlliryalılar, bu saldırıları sebep göstererek orduyu terk etmişlerdir (Hodgkin, 2001, C. 4, s. 310; Mangaltepe, 2013, s. 209). 578-585 yılları arasında, Bulgar Türklerinin Slavlarla birlikte, Avarlar adına, Selanik civarlarına ve Yunanistan’ın geriye kalanına akınlar düzenlediği görülmektedir (Charanis, 1952, s. 346). VII. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, birçok Bulgar Türkünün Trakya’ya yerleşmiş olduğuna şahit olunur (Treadgold, 2002, s. 134–135). 711 yılında İmparator Justinien’in ordusunda, Thrace (10) ve Opsikion (11) Temalarında (12) konuşlandırılmış 3000 Bulgar askerinin olduğu görülmektedir (Anzerlioğlu, 2002, s. 220). VIII. yüzyılda, Bulgarların Makedonya üzerinden nüfuzlarını günümüz Yunanistan toprakları içine doğru yaymaya başladıkları görülür. Telering Han (768-777) Orta Makedonya’ya 12.000 kişilik bir ordu gönderip burada yaşayan Bulgar Türklerini ve Slavları kendine bağlamaya çalışmış ve Kardam Han (777-804) da Struma bölgesinde yaşayan kabileleri kendine bağlamak için bölgeyi işgal etmiştir (Feher, 1984, s. 51–52). 812 yılında Makedonya’daki kaleler Kurum Han önderliğindeki Bulgar Türklerine teslim oldu. Ertesi yıl ise Edirne alındı ve bütün Trakya yakıldı (Karatay, 2013b, s. 287–289). 846 yılında, Malamir Han döneminde, Kavkan İsbules kumandasındaki Bulgarlar, StrumaKarasu (Strimonas) ve Mesta Karasu (Nestos) nehirleri civarını istila ettiler. Bu istilaya karşılık olarak Bizanslıların Trakya’yı tahrip etmesi üzerine geriye dönen İsbules, dönüş yolu üzerinde, Doğu Makedonya’daki Kavala yakınlarında bulunan Filippi şehrini ve bugün Bulgaristan’da yer alan Filibe’yi Bulgar topraklarına katmıştır (Runciman, 1930, s. 88). X. Yüzyılın başlarında Bulgar toprakları Trakya ve Makedonya’nın derinliklerine, Selanik yakınlarına kadar uzanmakta idi (Levtchenko, 2007, s. 188)

1014 yılında Bulgar Hanlığının II. Basil tarafından yıkılmasından sonra, pek çok Bulgar’ın Teselya’daki kalelere yerleştirildiği bilinmektedir (Charanis, 1961, s. 148). Malamir Han’ın (831-836) Selanik seferi neticesinde Bulgarların Yukarı Makedonya’ya (aşağı yukarı bugünkü Yunan Batı Makedonyası ve Makedonya Cumhuriyeti’nin güneydoğu köşesi) yerleşmeye başladıkları görülmektedir (Runciman, 1930, s. 87). Malamir’in Bulgar sınırlarını güneye doğru genişletme çabalarının bir devamı olarak Persiyan Kavala’ya kadar ilerlemiş, 860 yılında ise Boris Han, sınırlarını Mora Yarımadasının hemen kuzeyinde yer alan Pindos Dağlarına kadar genişletmiştir (Feher, 1984, s. 54–55; Runciman, 1930, s. 92). Çar Simeon’un ölümüne kadar Kuzey Yunanistan’ın Bulgarların elinde kaldığı ve buradan Adriyatik kıyıları ile Mora Yarımadasına akınlar düzenleyip istila hareketlerinde bulundukları bilinmektedir (Runciman, 1930, s.174). Yunanistan’daki Bulgar hâkimiyetinin Çar Samuel (997-1014) zamanında da devam ettiği görülmektedir. Ancak Samuel, daha çar olmadan önce, Komutopuli adı altında ülkeyi kardeşleri ile birlikte yönettiği sırada, Yunanistan coğrafyasında faal olmuştur. Daha 976 yılında Serez’e bir başarısız saldırıda bulunduklarını kaynaklar kaydeder. Edessa / Vodena’yı kendine merkez olarak seçen Samuel, buradan Trakya, Makedonya ve Adriyatik kıyılarına akınlarda bulunmuştur. 980’den itibaren ise Teselya’ya yöneldiği görülmektedir. Bilhassa Larissa’yı hedef almış ve 986 yılında bu şehirle birlikte bütün Teselya’yı ele geçirmiştir. Larissa’yı (Yenişehr-i Fener) üs olarak kullanan Samuel, buradan Tempe Vadisi, Termopil Geçidi ve Boeotia üzerinden Korint Kıstağına ve Mora Yarımadasına saldırılar düzenleyerek Bulgar hâkimiyetini Güney Yunanistan’a kadar genişletmiştir. Yunanistan’daki Bulgar hâkimiyeti, 1001 yılında, II. Basil’in başlattığı ve 1014 yılında Samuel’in ölümüyle neticelenen saldırılara kadar devam etmiştir (Runciman, 1930, s. 219–242).


6. Tarihî Olayların Muhtemel Dillik Neticeleri

Hunların siyasi ağırlığının daha kuzeyde, Pannonia’da olduğu dikkate alındığı zaman, Hunlar devrinde, Türkçenin genelde Balkan, özelde ise Yunanistan coğrafyasında pek etkin olmadığı, sadece akın ve istila dönemlerinde müstevlilerle birlikte bölgeye girip çıkan bir dil olduğu düşünülebilir. Hunların günümüzde Yunanistan olarak adlandırılan bölgelerde görülmeye başlandığı Balamir ve Uldız dönemlerinde bunun böyle olmuş olması pek muhtemeldir. Ancak daha 377 yılında, Balkan Dağlarındaki limeslerde Hun-Alan kıtalarının bulunmuş olması, Hun Türkçesinin en azından asker dili olarak bölgede bulunduğuna delalet eder. Tabii ki bu durum, aynı zamanda daha güneyde de Romalılar tarafından yerleştirilmiş Hun topluluklarının veya konuşlandırılmış Hun askerlerinin olabileceğine işarettir. Ancak bu ihtimalin tarihî gerçeklikle ne kadar uyuştuğunu tespit etmek, günümüz itibarıyla pek mümkün görülmemektedir. Yine de Antakyalı İoannes’in kaydettiği, Eugenius’a karşı I. Theodosius’u desteklemek için Trakya’dan gelen Hun savaşçıları meselesi ve özellikle Rufinus’un 392 yılında Trakya’ya yerleştirdiği Hunlar gerçeği bu ihtimali güçlendirmektedir. Meanchen-Helfen (1973, s. 51), Trakya’ya yerleştirilen bu Hunların yalnız yaşamak istemeyecekleri için, ailelerini ve sürülerini de getirttiklerini düşünmektedir ki; bu akla yatkın ihtimal, Trakya’da Türkçeyi sadece bir asker dili olmaktan çıkarıp cemiyet dili hâline getirmektedir. Hunların bölgedeki nüfuzlarını artırmaya başladıkları Rua döneminde ve bilhassa bölgeye iyice yerleştikleri Atilla’nın II. Balkan Seferinden sonra, siyasi ve askerî gelişmelere koşut olarak Türkçenin de bölgedeki etkinliğinin artmış olması gerekir ki kayıtlarda bunun böyle olduğuna dair bazı işaretler mevcuttur. Mesela, Hun bürokrasisinin tepesinde bulunan iki kardeş olan ve Pontus çevresinden gelen Helenleşmiş barbar oldukları düşünülen Onegesios ve Scottas’ın Latince ve Yunancanın yanında Hun dilini de çok iyi biliyor (Ahmetbeyolu, 2013a, s. 111) olmaları, Hun Türkçesinin bu devirde Yunanca ve Latince gibi uluslararası etkinliğe sahip bir dil hâline geldiğinin bir delili olmalıdır. 

Uluslararası etkinliğe sahip Hun Türkçesinin, Hun devletinin hâkimiyeti ve nüfuzu altındaki bölgelerde yaşayanlar üzerinde etki yapmamış olması düşünülemez. Bu iki kardeşin istisna olmadığı da anlaşılmaktadır. 448 yılında Atilla tarafından Doğu Roma’ya gönderilen elçilik heyetinde bir Hun olan Edekon ile birlikte Roma kökenli olup Atilla’nın hizmetinde çalışan Orestes de bulunmaktadır (Ahmetbeyoğlu, 1995, s. 29; Hodgkin, 2001, C. 2, s. 35). Bu elçilik heyetinin dillik açıdan bir diğer dikkate şayan yönü, Orestes’in varlığına rağmen, Edekon’un meramını Hun dilinde aktarmış olması ve söylediklerinin Bigila tarafından tercüme edilmesidir (Ahmetbeyoğlu, 1995, s. 30) ki bu durum Hun devletinin Doğu Roma karşısındaki siyasi üstünlüğünün neticesinde Hun Türkçesinin de uluslararası anlaşma dili olarak Yunancanın ve Latincenin önüne geçtiğine işaret eder. Hun dilinin yabancılar tarafından konuşulduğuna dair bir diğer misal, yine Priskos tarafından kaydedilen İtalya’dan gelmiş olan Rusticus’tur (Ahmetbeyoğlu, 1995, s. 34). Yine Priskos’un kaydettiği Hun merkezindeki saçını Hunlar gibi kesmiş, Hun yöneticileri gibi giyinmiş Yunanlı örneği de oldukça ilginçtir (Ahmetbeyoğlu,1995, s. 41; Thompson, 2008, s. 145). Bu durum, en azından Hun hâkimiyeti altındaki bölgelerde Hun Türkçesinin konuşma dili olarak Yunancanın önüne geçmiş olduğuna delalet eder. Zira Hun topraklarında, sadece Yunanistan’dan getirilen esirler tarafından konuşulan bir dil olduğu yine Priskos tarafından ifade edilen Yunancayı konuşarak bu Yunanlının Hun devletinde yöneticilik yapmış olması düşünülemez. Bu Yunanlının saçlarını Hunlar gibi kestirip Hunlar gibi giyinmesi de dikkate alınması gereken bir husustur. Zira bu tavır, tarih kitaplarında yaygın bir şekilde zikredildiği gibi, Hunların muhatap oldukları herkes tarafından insan dışı vahşi varlıklar olarak görülmediğine, bilakis Hun hayat tarzının imrenilip taklit edilen bir hayat tarzı olduğuna işaret eder.

Tekrar dil konusuna dönülecek olursa bilhassa Hun yönetimi altındaki bölgelerde yaşayan soylular üzerinde Hun Türkçesinin oldukça etkili olmuş olması gerekir. Zira soylu sınıf Hun devlet mekanizması ile istilaya uğramış halk arasında aracı rolünü görmüş olmalıdır. Bu, Hun Türkçesinin Yunanistan coğrafyasında Yunancayı ve Latinceyi ortadan kaldırdığı manasında yorumlanmamalıdır. Zira gerek demografik gerekse dinî ve siyasi askerî sebeplerle bu iki dilin yerinin oldukça sağlam olduğuna şüphe yoktur. Ancak, yukarıda zikredilen örneklerden de anlaşılabileceği gibi, en azından yönetilenlerle yönetenler arasındaki bağı oluşturan soylu kesimler arasında Hun Türkçesi yayılmıştır. Hem de bu yayılmanın Latince ve Yunanca gibi çok köklü yazılı ve siyasi geleneğe sahip iki dile rağmen gerçekleşmiş olduğu, Hun siyasi gücünün ve dolayısı ile Hun Türkçesinin kazandığı itibarı anlayabilmek bakımından gözden kaçırılmaması gereken ehemmiyetli bir husustur.

Hun devletinin askerî ve dolayısıyla siyasi gücünün zayıflamasından veya devletin dağılmasından sonra, Hun Türkçesinin durumunun ne olduğu meselesi akla gelebilecek sorulardan biridir. Hun merkezî gücünün zayıflamasının ardından birtakım Hun kümelerinin Bizans’ın hizmetine girdiği veya günümüzde Yunanistan’ı oluşturan coğrafyayı da kapsayan Bizans arazisine iskân edildikleri yukarıda zikredilmişti. Bu Hun kümelerinin hızlı bir şekilde dillerini kaybedip Hristiyanlaştıkları ve eridikleri düşünülebilir. Zaten, tarih boyunca Bizanslılaşmanın veya Helenleşmenin en önemli üç unsurunun Rum Ortodoks Kilisesi, ordu ve bu iki kurumun kullandığı dil olan Yunanca olduğu kanısı mevcuttur (Mango, 2005, s. 26– 27; Vryonis, 1986). Özellikle Ortodoks Kilisesi, Yunancanın birçok topluluğa nüfuz etmesine sebep olmuştur. O yüzden durumun bu Hunlar için de aynı olmuş olması akla yakın gelmektedir. Meseleyle alakalı doğrudan kaynak bulunmamakla birlikte, var olan bilgilere dikkatlice bakıldığı zaman, durumun hiç de böyle olmadığına dair önemli işaretler vardır.

Mesela, 536 yılında, merkezde konuşlanmış olan Bizans hizmetindeki Hun askerlerinin dahi İstanbul sokaklarında yollarını bulabilecek kadar bile Yunanca konuşamadıklarına dair kayıtlar mevcuttur (Hodgkin, 2001, C. 4, s. 16–17). Bu durum göz önünde bulundurulduğu zaman, Hun devleti güçten düşüp dağıldıktan sonra, Hun Türkçesinin, uluslararası etkinliğini kaybetmiş olmakla birlikte, daha uzun süre varlığını devam ettirdiği anlaşılır. Keza, kendisi Ortodoks olan Belisarius’un ordusunda bulunan Hunların Hristiyan olmayıp kendi dinlerini korudukları da kayıtlıdır (Hodgkin, 2001, C. 4, s. 40, 148–149) ki bu durum dil kaybının önündeki en büyük engel olmuş olmalı. Zaten, Ortodokslaşmanın da asimilasyon yönünde ehemmiyetli bir aşama olmakla birlikte, iddia edildiği kadar dil üzerinde etkili olmadığına işaret eden durumlar mevcuttur. Mesela, 518 yılında, İstanbul’da bulunan bir manastırın baş keşişinin Yunanca bilmediği için bir dilekçeyi imzalayamadığı kayıtları mevcuttur (Mango, 2005, s. 23) ve bunun bir istisna olduğunu düşünmeyi gerektirecek herhangi bir durum da yoktur. Zira Yunancanın en güçlü olduğu yapılardan biri, belki de birincisi, olan Ortodoks kilisesine ait bir kurumda, hem de Elen kültürünün en güçlü olduğu yerlerden birisi olan başkentte bile Yunanca bilmeyen bir baş keşişin bulunuyor olması, başlı başına bir olgunun yansımasıdır zaten. İstanbul’da dahi Hunların dillerini korudukları düşünülecek olursa Trakya, Makedonya ve İllirya gibi merkeze daha uzak ve sık sık istilaya uğrayan eyaletlerde Hun Türkçesinin daha uzun süre varlığını devam ettirdiğini ileri sürmek çok iddialı olmayacaktır. Hele eyalet merkezlerinden uzak, Hunların aileleri ile birlikte cemiyet hâlinde yaşadıkları bölgelerde, muhtemelen dil kaybı hiç gerçekleşmemiş ve Bulgar Türkleri bölgeye hâkim olana kadar Hun Türkçesi konuşulmaya devam etmiştir. Zaten kendisi de Bulgar Türkçesi türünden bir lehçe olan Hun Türkçesi muhtemelen daha sonra Bulgar Türkçesi ile aynı kaderi paylaşmıştır. 


Avar döneminde Türk dilinin durumunun ne olduğunu tespit etmek, Hun dönemine göre çok daha çetrefilli görünmektedir. Avarlar, Hunlara göre Balkan Yarımadasında ve bilhassa Yunanistan’da daha etkin olmakla birlikte, kaynakların eksikliği bu konuda bir hüküm vermeyi çok zor hâle getirmektedir. Mesela, Avarların sadece Bizans’la değil Lombardlar ve Franklarla da diplomatik ilişkiler içerisinde bulunduğu (Szadecky-Kardoss, 2000, s.290), hatta kısa süreliğine de olsa Bizans ile Avarlar arasında bir ittifakın kurulmuş olduğu ve bu ittifakın bir neticesi olarak 578 yılında 60.000 Avar askerinin kağana vergi vermeyi reddeden Slavların Aşağı Tuna bölgesindeki yurtlarına sefer yaparken Bizans gemileri ile taşındığı (Obelensky, 1997, s. 74; Szadeczky-Kardoss, 2000, s. 286) bilinmektedir. Ancak, Hunların sosyal hayatı ve Hun – Doğu Roma ilişkileri hakkında çok değerli bilgiler sağlayan Priskos gibi bir kaynağın bu dönemde bulunmaması, dönemin dillik açıdan manzarasının karanlık kalmasına sebep olmaktadır. Yine de Efesli İoannes’in Kilise Tarihi’nde, Menandros Protektor’un eserinin bazı kısımlarında ve Theophylakos Simokattes’in eserinde yeri geldikçe Avarlardan bahsetmesi, araştırmacıları tamamen karanlıkta kalmaktan kurtarmaktadır. Biri 558 yılında, diğeri 562 yılında olmak üzere Avarların Bizans’a iki elçilik heyeti gönderdiği bilinmektedir (Karatay, 2004, s. 28–30). Ancak bu elçilik heyetinin diplomatik ilişiklerini hangi dilde yürüttüğünü tespit etmek mümkün değil. 

Gelenlerin kılıklarının tarifinden Avar oldukları anlaşılmakla beraber, ilişkilerin Avar dilinde yürütüldüğünü düşünmek doğru olmaz. Zira bu tarihlerde Avarlar, Bizans’tan yerleşmek için toprak talep etmektedirler. Ancak Avarların Balkanlarda nüfuzlarını artırmaları ile Türkçenin durumunun da değiştiği düşünülebilir. 588 yılında ele geçirilen Mora Yarımadasından yerli halkın sürüldüğü ve yerlerine Avarların ve Slavların yerleştiği anlaşılmaktadır. Vryonis (1967, s. 69–79) bu istila neticesinde Trakya ve Yunanistan’ın esaslı bir etnografik değişim geçirdiği, Bizans ve Hristiyan medeniyetine dair her şeyin yok olduğu görüşündedir. Gerçekten de Monemvasia Kroniği “İyi Rumların” sürüldüğünü, imha edildiğini, yerlerine kendilerinin yerleştiğini, “katillerin” ellerinden kaçabilenlerin çeşitli yerlere dağıldıklarını kaydeder. Yine aynı kronik, sadece Slavların elinde olan yarımadanın doğu kesimlerinin ulaşılması zor olduğu için özgür olduğunu kaydetmektedir (Davidson ve Horvath, 1937, s. 228). Bu istila neticesinde Mora Yarımadasının nüfusunun Slavlaştığı kanısı yaygındır. Ancak bu ifadeden yarımadanın batı kesimlerinin Avarların ellerinde olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten de bu istila sebebiyle İtalya ve Sicilya’ya kaçan Rumlar, kendilerini sürenlerin Avarlar olduğunu ifade etmişler, Slavlardan bahsetmemişlerdir (Curta, 2004, s. 68) (13).

Fakat IX. ve X. yüzyıllarda Mora Yarımadasının tekrar Hristiyanlaşmasını konu alan kaynaklar, Avarlardan hiç bahsetmezler ve yarımadanın batısında “Slavlardan, tanassur yolu ile Rumlar yaratıldığından” bahsederler (Dunn, 1977, s. 71-86). Bundan hareketle iki üç asır içerisinde Avarların Slavlaştığı sonucuna varılabilir. Ancak bazı Yunan kaynaklarında Avarların Slavlarla karıştırıldıkları görülmektedir. Mesela Aziz Pankraitos’un Biyografisinde 750’li yıllarda Atina civarında yaşayan Avarların Slavlar olarak adlandırıldığı yazmaktadır (Rasonyi, 1984, s. 11). Bu kayıtlardan anlaşılmaktadır ki 588 yılındaki istiladan sonra Yunanistan coğrafyasına Avar grupları yerleşmiştir. Bu da Avarların konuştuğu Türkçenin bir cemiyet dili olarak bu coğrafyada kullanıldığı anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, Slavların yerleştiği bölgelerde de Avar Türkçesinin yönetim dili olduğu düşünülebilir. Gerçekten de Avarların işgal ettikleri bazı bölgelerde toprakların işlenmesi için Slavları iskân ettiklerini kaynaklar kaydeder (Rasonyi, 1984, s. 9). Nitekim 587- 88 sonrasında Mora Yarımadasında meydana gelen istiladan bahseden kaynaklar, bunun Avar – Slav istilası ya da Avarlar tarafından yönlendirilen Slavların bir istilası olarak zikrederler (Charanis, 1952, s. 343; Mango, 1980, s. 24, 97; Vryonis, 1981). 

Bu durumdan da Slavların en azından yönetici sınıflarının Avar Türkçesini anlayıp konuştukları sonucu çıkarılabilir. Netice olarak anlaşılmaktadır ki Avar Türkçesi VI. yüzyıldan itibaren Yunanistan coğrafyasında hem yönetim dili hem de cemiyet dili olarak kullanılmıştır. Ancak bu dilin varlığını ne zamana kadar devam ettirdiğini söylemek mümkün değil. Yine de bilgi kırıntıları üzerinde düşünüldüğü zaman Avar Türkçesinin en azından VIII. yüzyıla kadar Yunanistan’da varlığını devam ettirdiği düşünülebilir. Mesela 750 yılında Atina civarında Avarlardan bahsedilmesi, Avar dilinin de bu tarihte hâlâ konuşulduğu şeklinde yorumlanabilir. Keza kaynakların Telering Han’ın (768-777) Orta Makedonya’da bulunan Bulgarları ve Slavları kendine bağlamak için sefer düzenlediğinden bahsetmesi, bu Bulgarların hâlâ Slavlaşmadığını gösterir. Bu da Türkçe konuşan toplulukların Slavlar arasında varlıklarını bu tarihte hâlâ devam ettirdiklerinin bir işaretidir. Dolayısıyla pek muhtemeldir ki en azından bazı bölgelerde aynı Hun Türkçesi gibi Avar Türkçesi de dil kaybı olmaksızın Bulgar Türkçesi ile birleşmiştir.

VI. ve VII. yüzyıllarda Ogur Türklerinin Balkan coğrafyasında Yunanistan’a kadar uzanan birçok istila hareketine girişmiş olmasına rağmen, dillerinin umumi olarak Balkanlar’da ve hususi olarak Yunanistan’da ne gibi etkiler yaptığını tespit etmek çok zordur. Bu zorluğun birkaç sebebi vardır. Her şeyden önce kaynak yetersizliği bu konuda sağlıklı bir yorum yapmaya izin vermemektedir. Bir diğer önemli sebep ise, daha önce de zikredildiği üzere, Hunları, Avarları, Ogurları ve Bulgarları dil bakımından ayırt etmenin pek mümkün olmamasıdır. Ancak şüphesiz bu benzerlik, en azından mahalli olarak bu coğrafyada bulunan Ogur öncesi Hun varlığını pekiştirirken kendileri ile eş zamanlı ve kendilerinden sonra cereyan eden Avar ve Bulgar istilalarının dil bakımından etkilerinin pekişmesine zemin hazırlamıştır. Yine de kırıntı hâlindeki tarihî kayıtlar birtakım ipuçları sağlamaktadır.

Mesela 551 yılında cereyan eden olaylar neticesinde 2000 Kutrigur ailesinin Trakya’ya yerleşmesi sonucunda Ogur Türkçesinin Kutrigurlar tarafından konuşulan şeklinin burada en azından bir cemiyet dili olarak kullanılmaya başladığının bir delili olarak kabul edilebilir. Aynı on yılın sonunda cereyan eden Zabergan komutasındaki Kutrigur istilasının bu durumu pekiştirdiği ve Ogur Türkçesinin toplumluk itibarını ve işlevini artırdığı düşünülebilir. Ancak şüphesiz Ogur Türkçesi Yunanistan’daki en etkin konumuna 641-642 yıllarında gerçekleşen birleşik Ogur saldırısı neticesinde kavuşmuştur. Bu istila hareketi neticesinde günümüz Yunanistan coğrafyasının tamamı Onogurların eline geçerken bilhassa Korint şehrinin yirmi yıla yakın Onogurların elinde kaldığı düşünülürse Ogur Türkçesinin burada yönetim dili hâline geldiği görülmektedir. Fakat bu şehrin Ogurların eline geçmesinin esas önemini bulunduğu yer teşkil etmektedir. Bu şehrin 587-805 yılları arasında Avarların elinde bulunan Mora Yarımadası ile anakara Yunanistan’ı birbirinden ayıran noktada bulunduğu unutulmamalıdır. Yani 220 yıldan fazla Türkçenin yönetim ve muhtemelen cemiyet dili olduğu bir coğrafyanın hemen sınırındaki bir şehirde de Türkçe yönetim dili hâline gelmiştir. Üstelik hem Mora’daki hem de Korint’teki Türkçenin aynı lehçe özelliklerini (r-l Türkçesi) gösteren Türkçeler olduğu düşünüldüğü zaman meydana gelen toplumluk etki daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu dönemde Balkanlar’da cereyan eden Türk fetih ve istilalarının en etkilisi şüphesiz Bulgar Türklerininkidir. Bulgarlar Balkanlar’ı sadece istila etmekle kalmamış, sonuçları günümüze kadar etki edecek şekilde bu coğrafyayı vatan hâline getirmişlerdir. 540 yılında Balkan Yarımadası’nda ilk görülmelerinden itibaren 1014 yılında yıkılana kadar ve yıkıldıktan sonra bu coğrafyanın etnik yapısına ve dolayısıyla dillik manzarasına birçok kere farklı derecelerde etki yapmışlardır. 540 ve 544 yıllarında cereyan eden istila hareketlerinin kalıcı sonuçları olmaması sebebiyle bölgeye dil bakımından bir etki yaptıklarını söylemek zordur. Ancak 578-585 yılları arasında Slavlarla birlikte Avarlar adına gerçekleştirdikleri saldırıların bir sonucu olarak Yunanistan’ın Bizans ile bağının kopması neticesinde, birtakım Slavlarla birlikte Bulgar Türklerinin de Yunanistan’ın çeşitli bölgelerine yerleştikleri düşünülebilir. Eğer bu varsayım doğru ise VI. yüzyıldan itibaren Bulgar Türkçesi Yunanistan’da bir cemiyet dili hâline gelmiş demektir. Fakat bunu doğrulayacak veriler elde yoktur.

Ancak VII. yüzyılın ikinci yarısında birçok Bulgar Türkünün Teselya’ya yerleştiğinin kaydı mevcuttur. Bu demektir ki bu tarihten itibaren Bulgar Türkçesi Yunanistan’da bir cemiyet dili olmuştur. 711 yılında ise 3000 Bulgar askerinin Thrace ve Opsikion Temalarında konuşlandırılması üzerine, Bulgar Türkçesi, Bizans sınırları dâhilindeki Yunanistan coğrafyasında ordu dili hâline de gelmiştir. Müteakip yüzyıllarda Tuna Bulgar Hanlığının hâkimiyetinin Yunanistan’a yayılmasına koşut olarak Bulgar Türk nüfusunun da arttığı ve dolayısıyla Bulgar Türkçesinin hem konuşulduğu alanın büyüdüğü hem de toplumluk itibarının arttığı düşünülebilir. 

Nitekim 831-836 yılları arasında Malamir Han’ın gerçekleştirdiği Selanik seferi neticesinde bugünkü Yunan Makedonyası’nın batısını da içine alan Yukarı Makedonya’ya birçok Bulgar yerleşmiştir. Boris Han’ın Yunanistan’daki Bulgar hâkimiyetini Mora sınırına kadar genişletmesi ve bu durumun 1014 yılında Tuna Bulgar Hanlığının yıkılmasına kadar devam etmesi sonucunda, Bulgar nüfusunun da Mora sınırına kadar yayıldığı düşünülebilir. Hatta Yunanistan’da Bulgar yayılmasının Bulgar Hanlığının 1014 yılında yıkılmasından sonra da devam ettiği görülmektedir. 1014 sonrasında birçok Bulgar’ın Teselya’daki kalelere yerleştikleri daha önce zikredilmişti. Ancak maalesef Bulgar nüfusunun yayılmasına koşut olarak Türkçenin nüfuzunun da yayıldığını söylemek mümkün değil. Zira Bulgarların arasında Hristiyanlığın yayılmasıyla birlikte Slavlaşmanın da başladığı ve IX. yüzyıldan itibaren Bulgarların tamamen Slavlaştığı görüşü genel kabul görmektedir (Golden, 2006, s. 297–298; Feher, 1984, s. 87; Kafesoğlu, 1985, s. 32; Karatay, 2013b, s. 294; Kayapınar, 2013, s. 111; Rasonyi, 1984, s. 27). Ancak bunun umumi bir durum olmadığına dair ciddi işaretler mevcuttur. Dimitrov (1993), bir Bulgar kroniğine dayanarak XII. yüzyıla kadar Tuna nehri boyunca Türkçe konuşan bir Bulgar tabakasının mevcudiyetini ortaya koymuştur. 

Keza Hristiyan olup Knez Mihail adını alan Boris Han’ın oğlu Vladimir, muhtemelen kendini destekleyen bir nüfusa güvenerek tahta geçtikten sonra Hristiyanlığı bırakıp eski Türk dinine dönmüştür (Karatay, 2013b, s. 294). Bu durum, Slavlaşmanın genel kanının aksine umumi bir durum olmadığını göstermektedir ki bu da Türk dilinin de birtakım Bulgarlar arasında yaşıyor olması gerektiği manasına gelir. Görülmektedir ki birtakım Bulgarlar Slavlaşırken birtakım Bulgarlar eski Türk geleneklerini ve Türk dilini XII. yüzyıla kadar yaşatmışlardır. 


Hakeza, Yunanistan coğrafyasında da bazı Bulgar gruplarının Türkçeyi koruduklarını varsaymak yanlış olmayacaktır. Bilhassa önceki Hun, Avar ve Ogur istilaları neticesinde Yunanistan coğrafyasına yerleşen Türklerin bulunduğu bölgelerde Bulgar Türkçesinin bir süre daha cemiyet dili veya en azından hane içi konuşma dili olarak varlığını devam ettirdiği düşünülebilir.



SONUÇ

IV.-X. yüzyıllar arasında dalgalar hâlinde, umumi olarak Balkanlara ve hususi olarak Yunanistan’a, önce akınlar düzenleyip sonra gelip yerleşen Hun, Avar, Ogur ve Bulgar Türkleri hiç şüphesiz kendileri ile birlikte dillerini de getirmişlerdir. Her dört topluluğun dili de (Eski) Bulgar Türkçesi, Hun-Bulgar Türkçesi veya Eski Batı Türkçesi adlarıyla anılması adet hâline gelmiş Türk lehçe grubuna mensup değişkeler olması sebebiyle birbirine zemin hazırlamış veya birbirini pekiştirmiştir. Bu dönemde Türkçe, Yunanistan’a bazen istilacı dili olarak girmiş, bazen de sığınmacı veya yerleşimci dili olarak girmiştir. Bazen cemiyet dili olurken bazen sadece ordu dili olarak kalmıştır, bazen ise yönetim dili hâline gelmiştir. 

Hun devrinde, devletin gücüne koşut olarak Türkçenin Latince ve Yunancayı geride bırakarak uluslararası iletişim ve diplomasi dili hâline geldiği görülmektedir. Hun devleti gücünü kaybedip dağıldıktan sonra ise bu sefer Türkçenin varlığını Yunanistan coğrafyasında yerleşimci ve ordu dili olarak devam ettirdiği tarihî kayıtların ortaya koyduğu delillerle sabittir. Elde Hun devrine göre verilerin daha az olmasına rağmen, Avarların Yunanistan’daki hâkimiyetlerinin Hun devrine nazaran daha sağlam ve daha uzun olması sebebiyle, Türk dilinin de daha sağlam bir yere sahip olduğu düşünülebilir. Bilhassa Mora Yarımadası uzun süre Avarların elinde kalmıştır. Avarlardan kalan yer isimleri de Avar döneminde Hun dönemine kıyasla daha etkin bir Türk unsurunun ve dolayısıyla Türk dilinin mevcut olduğunun bir delilidir. Muhtemelen Avarlar kendi dillerine benzer bir Türkçe konuşan Hun kalıntılarını da Yunanistan’da bulup bünyelerine almışlardır. Üstelik Hun devleti dağıldıktan sonra Avarlardan hemen önce bazı Ogur grupları Yunanistan’a gelip yerleştiği gibi Avarlarla birlikte de birtakım Ogur ve Bulgar gruplarının Yunanistan’a girip yerleştiği bilinmektedir. Bütün bunlar Avar döneminde Yunanistan’da zaten yönetim dili olan Türk dilinin durumunu cemiyet dili olarak da takviye etmiş olmalı. Avarların Slavların içerisinde eridikleri kanısı yaygın olmakla birlikte en azından mahalli olarak bunun gerçekleşmediğine dair bazı deliller mevcuttur. Pek muhtemeldir ki Yunanistan’ın bazı bölgelerinde Avarlar dillerini kaybetmeden kendilerini müteakip bütün Balkanları hâkimiyetleri altına alan Bulgar Türklerine katılmışlardır. Bulgar Türklerinin Avarlardan devraldıkları bütün Slavları yönetme hedefleri neticede beş-altı asır boyunca tekâmül etmiş olan bir Türk topluluğunun, dolayısıyla Türk dilinin, ortadan kalkmasına sebep olmuştur. Hun – Avar – Bulgar devrinin Yunanistan Türkleri önce Slavlaşmış sonra da Yunanistan’ın yeniden Bizans hâkimiyetine girmesiyle büyük oranda Rumlaşmıştır.





Dipnotlar:
1) Konuştukları dil bakımından oldukça büyük tartışmalara sebep olan Avrupa Avarlarının dillerinin bir Bulgar Türkçesi lehçesi olduğunu Rona-Tas (1996) sarih bir şekilde ortaya koymaktadır.
2) Roma İmparatorluğunda sınırları savunmakla görevli birliklerin bulunduğu müstahkem mevkiler (https://www.britannica.com/technology/limes) (31 Ağustos 2018).
3) Sırbistan, Makedonya, Bulgaristan ve Romanya’nın Tuna nehrinin güneyinde kalan topraklarından oluşan Roma eyaleti (https://www.britannica.com/place/Moesia) (31 Ağustos 2018).
4) Balkan Yarımadasının batısında kalan Roma eyaleti (https://www.britannica.com/place/Illyria) (31 Ağustos 2018).
5) Trakya Ordusu Başkomutanı (Levtchenko, 2007, s. 90)
6) Askerî hizmet karşılığında yarı bağımsız olarak yaşayan topluluklar. Bunlar Bizans devletine anlaşma ile bağlı olup ne Roma kolonisi ne de Roma vatandaşı olarak kabul edilmekte idiler. Ancak savaş zamanında askerî birlikler sağlamakla mükelleftiler. (https://www.princeton.edu/~achaney/tmve/wiki100k/docs/Foederati.html) (31 Ağustos 2018)
7) Bazı tarihçiler bu akının 589 yılında olduğunu söyler (Mangaltepe, 2013, s. 219).
8) Makedonya Cumhuriyeti ve Güney Sırbistan (https://www.britannica.com/place/Moesia) (31 Ağustos 2018).
9) Çoğunluğu bugünkü Macaristan’da olmak üzere Doğu Avusturya ve kısmen Hırvatistan, Sırbistan (Voyvodina), Slovenya ve Bosna-Hersek gibi Balkan ülkelerini içine alan Roma eyaleti (https://www.britannica.com/place/Pannonia) (31 Ağustos 2018).
10) Güney Batı Balkanlarda bir Bizans themesi (https://wikivisually.com/wiki/Thrace_%28theme%29) (31 Ağustos 2018).
11) Kuzeybatı Anadolu’da bir Bizans themesi (https://wikivisually.com/wiki/Opsikion) (31 Ağustos 2018).

12) Mark Whittow, theme kelimesinin Türkçedeki 10,000 manasına gelen tümen kelimesinden geldiğini, kelimenin önceleri askerî birliği, X. yüzyıldan itibaren ise askerî birliklerin yerleştiği yerleri ifade ettiğini belirtmektedir (Whittow, 1996, s. 120–121).
13) Bu bölgede yoğun bir Avar nüfusunun olduğunu ispatlayan birtakım yer adları da mevcuttur. Mesela günümüzdeki adı Pylos olan Mora Yarımadasındaki şehrin eski ismi olan Navarin/Navarino adının Yunanca Eis Tôn Avarinon “Avarlardan gelme” deyiminden çıktığı kaydedilmektedir. Yine bugün Karadağ’da kalan daha kuzeydeki Antivari şehrinin eski adı Civtas Avarorum “Avarların şehri” idi (Rasonyi, 1984, s. 11).







"Yaşadıkları dönemi Batılı kaynakların Altın Çağ olarak adlandıkları Avarlar, bu adlandırmaya layık çok güzel eserler bırakmışlardır. Örneğin kemer tokaları. Bilindiği üzere Kemer tokalarının üzerindeki sembol veya figürler hem bulunulan makamı, hem de mesleğini gösteriyordu."
Prof. Dr. Mualla Uydu Yücel
Avar Turks in Europe
Fleur de Lys was first used by Turkish Tribes, even in Pazyryk kurgans to be seen.





There is no doubt that Turkic groups like the Huns, Avars, Oghurs, and Bulghars, who surged into the Balkans between the 4th and 10th centuries initially carrying out raids but then settling into the Balkans in general and Greece in particular, had brought their language with them. The languages of all four groups were varieties belonging to Turkic languages, which are universally called (Old) Bulghar Turkic, Hun-Bulghar Turkic, or Old Western Turkic. Therefore, they either provided a basis for or consolidated with each other. In this period, Turkic entered Greece in various forms. It was sometimes used as the language of the invader, sometimes as the language of refugees or settlers, and sometimes it merely remained as a community language, whereas sometimes it had become the language of the administration.

In parallel with the military and political powers of the Hunnic state, Turkic became the language of international communication and diplomacy, surpassing Latin and Greek during the Hunnic period. Historical records provide evidence that the Turkic language survived in Greece as a language of refugees and soldiery after the collapse and disintegration of the Hunnic state. Despite the small amount of data on hand when compared to the Hunnic period, it could be assumed that the Turkic language had a firmer status during the Avaric period, as the Avar dominance in Greece had lasted longer and was more entrenched than that of the Huns. The Peloponnese, in particular, had remained in the hands of the Avars for a very long period. Historical records provide information that the institutions of the Byzantine civilization and culture were erased from the surface of the peninsula, and “barbarism” ruled for more than two centuries. The Avaric names of places among the Greek and Balkanic toponymy could be considered as evidence that a more influential Turkic element existed during the Avar period than that of the Hunnic period. Clearly, a more influential population meant a more influential language. Most probably, the Avars had encountered Hunnic residues in Greece, who had spoken a language similar to theirs, and absorbed them, strengthening their linguistic basis. Additionally, some Oghur groups arrived and settled in Greece shortly before the Avars and after the collapse of the Hunnic state. On the other hand a number of Oghur and Bulghar groups entered and settled in Greece together with the Avars. All of these factors must had consolidated Turkic as a community language, which was already serving as the language of the administration during the Avar period.

It is a widespread view that the Avars were absorbed by the Slavonic groups. However, there is evidence that this did not happen, at least in some regions. There is a great possibility that in some regions of Greece, the Avars were incorporated into the Bulghar state, which domineered the whole of the Balkans after them, without losing their language. Layers of Turkic peoples, who had poured into the Balkans in general and Greece in particular, entrenched and enrooted the Turkic language in the region. However, the Bulghars inherited the mission of dominating and ruling all of the Slavonic peoples from the Avars, and this mission eventually paved the way to the disappearance of a Turkic community, which evolved over five to six centuries. The Turkic language disappeared together, perhaps before the people, as they were outnumbered by the Slavs and absorbed by them. The Turkic groups of the Hunnic–Avaric–Bulghar period in

Greece were initially Slavicized and later Grecified to a great extent after Byzantine rule was reestablished in Greece.


30'larında ölmüş bir Avar Kağanın Atlı Kurganı - 7.yy - Deri Müzesi-Macaristan
Avar-Turk Kagan - 7th c
Died in his 30's and buried with his horse. Found in 2017.

* Kurgan and horse burials is a Turkish tradition.
(The word Kurgan is not Russian of origin as some scholars claim!)
* Kagan (Kağan) = Etymology Turkish; A title used by rulers-leaders, the meaning can be accepted as king or emperor.
(The word Kagan is not Jewish or Russian of origin as some scholars claim!.. The Surname Kagan is used by many Jewish people, but that does not make them "Jewish ethnicity", or maybe not even Turkish, because of the common use. However, many of them are Turkish, i.e. Khazar Turks. Eventually, the origin of this surname 'Kagan' is Turkish. Turkish ethnicity is not limited with the country Turkey... No... Turk is the surname of all the Turkish tribes (Avars, Huns, Khazars, Kazakhs, Kyrgyz, Uzbeks, Azerbaijans, Oghuzes, Seljuks, Nogays, Karachay Turks, Kipchaks, Cumans, Artiquids, etc.), Turk is the name of the ethnicity, the nation. (for example; Ottoman is not an ethnicity, it's a dynasty name, the name of the leader who establish the Ottoman Empire was Atman, which became Otman, and they belong to Oghuz Group). And the statement of wikipedia about "Kagan (surname)" > "Kagan" is a primarily Russian-Jewish surname which could be derived from the surname Cohen (in Russian the consonant h is replaced with the consonant g)"... is absolutely NONSENSE!



SB




14 Nisan 2020 Salı

Bardanes Tourkos; Doğu Roma İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan




Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan:
Bardanes Tourkos ve İsyanı


İmparator Theofilos'un annesi Bardanes'in kızı Thekla, babası ise İmparator II.Mihail (Michael)'dir.
Thekla 823'te ölünce Michael VI.Konstantine'n kızı Euphrosyne ile evlenir. VI.Konstantine'n babası ise Hazar lakaplı IV. Leo'dur, çünkü annesi Çiçek,
Hazar Hakanı Bihar'ın kızıdır.
Doğu Roma ve Abbasiler arasındaki Anzen Savaşında İmparator Theophilos dağa doğru çıkarken.
Skylitzes'in minyatürlerinden
[Dazimon Anzen, şimdiki Dazmana (Akçatarla, Nusaybin/Mardin), 22 Temmuz 838]
(İmparator V.Leon ise Bardanes'in diğer kızıyla evlenmiştir.)




Doğu Roma ya da tarihçilerin adlandırmasıyla Bizans İmparatorluğu olarak anılan devlet çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş, birçok etnik gruptan insanı idaresi altında tutmayı bilmiştir. Onlarca hanedanın gelip geçtiği bu devlette, tahtı ele geçirmek için isyan etmek gayet doğal karşılanan bir durumdu. Kim güçlüyse, talih kime gülerse, kim oyunu kuralına göre oynarsa tahta o geçiyordu. Erkekler gibi kadınların da saltanat iddiasında bulunabildiği Bizans İmparatorluğu’nda, başa geçen 107 hükümdardan sadece 34’ü eceliyle ölmüştür. Toplam 65 tane saray darbesi olmuştur. (1) Bu durumun temel nedeni Bizans’ta imparator olmak için aranan şartlar içinde asalet, soy, kan anlayışının olmamasıydı. Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi. İmparatorun etnik bakımdan Ermeni veya Arap olması şaşılacak bir durum değildi. Bunda kuşkusuz ordunun esnek yapısının da katkısı vardı. Bizans ordusu tüm imparatorluklarda olduğu gibi birçok milletten askerin bulunduğu kozmopolit bir yapılanmaydı. İmparatorların da darbe yoluyla bu ordunun içerisinden çıkmasından dolayı, değişik milletlerden komutanların tahta geçmesi tabii karşılanıyordu. Bardanes Tourkos (Türk Vartan) adındaki bir komutan da darbeye teşebbüs etmişti.


1. Kökenine Dair Tartışmalar

Lakabından da anlaşılacağı gibi Türk kökenli bir komutan olan Bardanes’e, Ermeni adı taşıdığı için bazı tarihçiler Ermeni kökenli demişlerdir.  Ermeni olduğunu iddia edenler, sadece isminden yola çıkarak bu iddialarını temellendirme çabası içerisine girmişlerdir. Bunun haricinde kendilerine dayanak yapabilecekleri hiçbir argümanları yoktur. Hatta tarihçi Brooks, Bardanes Tourkos’un Türk olamayacağını, kaynaklarda kuzeni olarak geçen Leo’nun Türk olabileceğini iddia etmiştir. (2) Fakat bunu temellendirecek hiçbir ikna edici bilgi sunmamıştır. İngiliz tarihçi Lightfoot Bardanes Tourkos’u Türk kökenli göstermemek için belgeleri zorlayan tarihçilere isyan eder; "[B]irçok tarihçi, Bardanes ve kızlarının aslen Ermeni kökenli olduklarını savunur; fakat Bardanes’in lakabının “Tourkos” (Türk) olması bunun aksini düşündürmektedir. Eğer Bardanes, Hıristiyan olmuş bir Türkse, bir Hıristiyan Ermeni adı alması imkânsız değildir." (3)


Bardanes adı Vartan adının Yunanca söylenişidir ve Ermenicedir. [SB not 1]. Ama isminin başında ait olduğu milletin adı yazan bir tarihi şahsiyetin kökeni elbette ona takılan lakapta aranmalıdır. Bardanes, muhtemelen Hazar kökenli olmalıdır. Ataları doğu kiliselerinden birinde vaftiz edildiği için bir Ermeni adı almış olması daha akla yatkındır.


Tarihçilerin Bardanes’in Hazar kökenli olduğunu iddia etmelerinin nedeni takılan lakabından dolayıdır. Burada hemen akla şu gelebilir. Lakabı Türk olan bir komutan Bulgar, Hun, Avar, Peçenek kökenli de olabilir. Bu Türk grupları arasında Bizans İmparatorluğu’nun ilk devirlerden itibaren misyonerlik faaliyetleri içerisinde bulundukları da bilinen bir hakikattir. (4) Fakat burada unutulmaması gereken nokta şudur. Bizanslılar bu grupları hiçbir zaman kaynaklarında Türk adıyla zikretmemişlerdir. Bizans kaynaklarında Türk adına ilk defa VI. yüzyılda Agathias’ın eserinde rastlıyoruz. (5) Tabi burada Türk tabiri Göktürk Devleti için kullanılmıştır. Yine aynı yüzyıl içerisinde yaşayan Menandros’un eserinde de Göktürklerle ilgili bilgiler bulunmaktadır. (6) Menandros’un naklettiğine göre Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da 575-576 yıllarında 106 Türk yaşamaktadır. Göktürk Devleti’ne elçi olarak giden Valentinus kendisine refakat etmeleri için bu Türkler’in tamamını yanına almıştır. (7) Daha sonraki yıllarda ki Bizans kroniklerinde yer alan Hazar Devleti ile ilgili kayıtlarda da Türkler adının zikredildiği görülmüştür. Bu kayıtlarda Hazarlar için doğudan gelen Türkler denilmiştir. (8)


Devam eden süreçte Bizans-Hazar ilişkileri daha da gelişmiştir. Öyle ki geç antikçağın son medeniyetler mücadelesi diyebileceğimiz Heraklius’un Sasanilerle yaptığı büyük savaşta, Hazar Kağanı Bizans ordusuna 40.000 kişilik bir kuvvet vermiş ve bu ordu sayesine Bizanslılar İranlılar’a üstünlük sağlamışlardı. [SB not 2]. İlerleyen dönemlerde Bizans ile Hazarlar arasında tesis edilen bu ittifak, hanedan evlilikleriyle daha sıkı bir hale gelmiştir. İmparator II. Jüstinyen (695-705) bir isyan neticesinde Bizans İmparatorluğu’nu terk etmek zorunda kalmış ve Hazarlara sığınmıştır. Kağan’ın kız kardeşlerinin biriyle evlenen Jüstinyen, Hazarların desteğiyle yeniden imparator olmuştur. [SB not 3]. Hanedan evlilikleri bununla da kalmamış, V. Konstantin 732 yılında Hazar Kağanı’nın kızıyla evlenmiş ve oğulları IV. Leo’da Hazar Leo olarak anılarak (775-780) imparatorluk yapmıştır. Hazar Devleti ile böylesi yakın ilişki kurulduğu bu dönemlerde çok sayıda Hazar kökenli asker Bizans ordusunda görev almıştır. 


Bizans Devleti’de her zaman Hazarlara sempatiyle bakmıştır. (9) Muhtemelen Bardanes Tourkos veya babası imparator IV. Leo döneminde vaftiz olarak Bizans hizmetine girmiş Hazar kökenli bir Türk’tü. Kaynaklarda Bardanes Tourkos’un atalarıyla ilgili bir bilgi bulunmadığı için bize göre akla en yatkın olan iddia budur. 


2. İsyanı Hazırlayan Etkenler

Hayatının ilk dönemiyle ilgili bilgi bulunmayan Bardanes Tourkos, kariyerinin en parlak çağını İmparatoriçe İreni (797-803) (10) döneminde yaşamıştır. İreni [SB not 4] devrildiğinde Bardanes, Thrakasion Temasında (11) strategostu (12). Fakat kısa süre sonra Bizans’ın askeri bakımdan Anadolu’da en güçlü eyaleti olan Anatolikon Teması’nın (13) başına getirildi. Takip eden yılda Nikephoros’un, (14) kendisinden önce hüküm süren imparatoriçe İreni’nin, Abbasi Halifesi Harun Reşit’e (786-809) verdiği yıllık vergiyi ödemeyeceğini beyan etmesi, Bizans İmparatorluğu’nu Abbasi Halifeliğiyle yeniden karşı karşıya getirecekti. Abbasilere sığınmış olan Bizanslı bir misafir, Nikephoros’un tahta geçmesi hakkında Harun Reşit’in komutanı Abdü’l Melik’e şunları söylemişti: “Nikephoros tahta geçtiğine göre, sırtındaki bu mükellef elbiseyi çıkar da zırhlan ve harbe hazırlan.” Gerçekten de Bizanslı konuk haklı çıktı. Nikephoros tahta geçer geçmez kendisinin yıllık göndermesi gereken vergiyi ödemeyeceği gibi, Halife Harun Reşit’e bir mektup göndererek onu savaş için tahrik etti. (15) Mektubunda imparatoriçe İreni’nin Halife’yi şah makamına, kendisini piyon makamına koyduğunu ve kadın olduğu için Bizans İmparatorluğu’nu küçük düşürücü anlaşmalara imza attığını söylemiş, o güne kadar İreni tarafından ödenen vergileri geri istemiştir. Aksi takdirde savaş açacağını da eklemiştir. Harun Reşit bu mektup karşısında çok hiddetlenmiş ve bir divit isteyerek mektubun arkasına kendi eliyle “Bismillahirrahmanirrahim. Müslümanların emiri Harun’dan Bizans köpeği Nikephoros’a! Ey kâfir kadının oğlu! Mektubunu okudum. Cevabını duymakla kalmayacak, aynı zamanda göreceksin. Vesselam!” (16) demiştir. İmparatorluğun savaş ortamına sürüklenmesi Bardanes’i olağanüstü yetkilerle, monostrategos (yetkili tek general) olarak görevlendirilmesiyle sonuçlandı. Bu görev askeri açıdan devletin sıkıntıya düştüğü özel durumlarda verilirdi. (17) 803 yılının Temmuz ayında Halife Harun Reşit, Abbasi ordularını Anadolu içlerine sefere çıkardı. Kuşkusuz bundaki amaç mektubunda da yazdığı gibi vergisini vermek istemeyen Bizans İmparatoru Nikephoros’u cezalandırmaktı. Halife’nin ordunun başında oğlu Kasım’ı göndermesi, bu meseleye ne kadar ehemmiyet verdiğinin de bir göstergesidir.


İki ordu Anadolu içerisinde birbirleriyle mücadele ederken bir talihsizlik yaşanmış, İmparator Nikephoros geçirdiği bir kaza sonucu ayağını kırmıştı. İmparator, kırık bir ayakla askerleri sevk ve idare edemeyeceğinden dolayı ordunun yönetimini Bardanes Tourkos’a bırakmak zorunda kaldı. Bardanes aradığı fırsatı böylelikle yakalamış olacaktı. İlk iş olarak tüm temalardaki askerlere emirler göndererek Anatolikon Teması’nda toplanmalarını istedi. Tüm ordunun komutası kendine geçince iktidar hırsı bir anda gözünü kör eden Bardanes, ordunun diğer komutanlarının bu duruma onay vermesiyle imparator ilan edildi. (18) Bardanes’e destek olan temalar (19) şunlardı: Anatolikon, Opsikion, Thrakasion, Bukellarion. (20) 


Enteresan olan Armenokon Teması’nın Bardanes Tourkos’un bu imparatorluk yürüyüşüne destek vermemesiydi. Bunda Armenokon Teması’nın toplanma bölgesine gelmemesinin de payı vardı. Fakat esas neden Bardanes’in 793 yılında Armenokon Teması’nda başlayan isyanı kanlı bir şekilde bastırmaya katılmış olmasıydı. Bu durum Armenokon Teması birliklerinin gözünde Bardanes’in hâlâ düşman algısı içerisinde yer aldığının da bir göstergesiydi. (21)


Bardanes Tourkos’un isyanına ordunun büyük çoğunluğunun destek vermesinin sebeplerinden bir tanesi de ekonomik gerekçelerdi. Nikephoros, deyim yerindeyse İmparatoriçe İreni’den enkaz devralmıştı. Böyle bir iktisadi tablo karşısında Nikephoros haklı olarak imparatorluğun maliyesini desteklemek için sıkı bir bütçe politikası başlattı. İlk olarak Abbasi Halifeliğine ödenen yıllık vergiyi kesti. Akabinde imparator, askerler için tanınmış olan vergi muafiyetini geri aldı. Hatta bir dönem onları maaşsız bıraktı. Kuşkusuz bu durum askeri kesim arasında büyük rahatsızlığa yol açtı. Bitmek tükenmek bilmeyen savaşlardan yorgun düşen askerler, muhtemelen toplumsal açıdan sıradan bir insanla aynı konuma düşmeyi hazmedememiş olmalılar. Bardanes, bu durumu avantaja çevirmeyi bilecekti. İlk yaptığı iş, Araplarla mücadele sırasında kazanılan ganimetleri tüm askerlere eşit şekilde dağıtmak oldu. (22) Güç ve cömertlik her dönemde olduğu gibi geç antikçağda da imparatorlarda aranan bir özellikti. Zaten askeri bakımdan güçlü bir unvana sahip olan Bardanes, bu yaptığı hareketle cömert bir insan algısı da yaratmış oldu. Bazı tarihçiler Bardanes’in darbeyi daha önceden planlamadığını, askerlerin aşırı tezahüratları karşısında bu isteklerini kırmayıp imparatorluğu istemeye istemeye, görev bilinci içerisinde kabul ettiğini söylerler. (23) Başka bir söylence durumu daha da ilginç kılar. 


Hikâyeye göre Bardanes Tourkos’un içinde imparatorluğun başına geçmek için büyük bir özlem vardı, ama isyanın sonucundan emin olamadığından çok korkuyordu. (24) Sonra yakınlarda inzivaya çekilmiş Philomelionlu (25) bir keşiş olduğunu duydu. Bu münzevi adam erdeme ulaşmış yalnız birisiydi. Gelecek hakkında kehanette bulunabiliyordu. Bardanes, sadece bu kâhinle planlarını paylaşarak onun düşüncelerine göre kararını vermek istedi. Sırf bunun için bir av partisi düzenledi. Siyasi konularda kendisine yardımcı olsun diye yanına iyi giyimli, kibar bir adam olan Leo’yu aldı. Daha sonra yanlarına güvenlik amaçlı Amoriumlu Mikhael ve Slav Thomas’ı da dâhil ettiler. Keşişin yanına vardıklarında Bardanes, yalnız başına onun mağarasına girdi. Geride kalanlar onu kapıda beklemeye koyuldu. (26)


Bardanes aklında ne varsa keşişe söyledi. Fakat keşişin kehanetleri Bardanes’in duymak istediği şeyler değildi. Keşişin söylediklerine göre o, imparator Nikephoros’a itaat etmezse iki gözünü birden kaybedecekti. Komutan bu kelimeleri duyunca aklını yitirme noktasına geldi. Bakılan fal sonrası dua edildikten sonra Bardanes bir an önce o ortamdan uzaklaşmak istedi. Atı getirildi ve Leo’nun eline basarak atına bindi. O sırada Mikhael dizgini tutuyor, Thomas atı sürüyor, Leo ise atın eyeri ile uğraşıyordu. (27) Bu noktada, keşiş, mağaranın yüksek kapısından dışarı eğildi ve Bardanes Tourkos’u tekrar yanına çağırdı. Komutan bu geri çağırmayı sevinçle karşıladı. Atından uçar gibi bir hamlede indi. Keşişin kendisi hakkında güzel şeyler söyleyeceğini umut ederek hızlı bir şekilde mağaraya yaklaştı. Keşiş lafı uzatmadan konuya girdi ve Bardanes’e bakarak şöyle dedi; "... ne yaparsan yap ama imparatora isyan etme, bu konuda hata yapma! Bu sizin gözlerinizin sakatlanmasına ve mallarınızın müsadere edilmesine mal olacak. Ama yanında getirdiğin 3 adamdan atına binerken sana yardımcı olanı tahtı kazanan ilk kişi olacak. Arkasından atının dizginini tutan imparator olacak. Üçüncü gelen kişi imparator ilan edilecek, ama hiçbir zaman hüküm süremeyecek ve çok korkunç bir şekilde ölecek." (28)


Kâhinin kastettiği iki kişi sırasıyla tahta çıkacak olan V. Leo ve II. Mikhael’di. İsyan edip başarısız olacak kişi de Slav Thomas’tır. (29) Bardanes kâhinin söylediklerini duyunca onu azarladı. Bunu gülünecek bir şey olarak gördü ve keşiş hakkında düşüncesi tersine döndü. Artık onu bir şarlatan olarak görüyordu ve onun geleceği görmediğini düşünüyordu. İnsanın dış görünümüne baktığını ve bununla karar verip sözde kehanette bulunduğunu söyledi. (30) Aslında Bardanes’in keşişe kızgınlığı istediği şeyleri söylemediği içindi. Şayet keşiş “sen imparator olmalısın, yakında tüm Roma (Bizans) İmparatorluğu önünde eğilecek. Bu iş için senden daha uygun bir adam yok” demiş olsaydı Bardanes için dünyanın en dürüst adamı olacaktı. Bu bulgular ışığında kanaatimizce Bardanes’in isyanı önceden planladığı ortadadır. 


Kişisel ihtirası bir yana, Bardanes Tourkos aynı zamanda toprak sahibi aristokratlara mensuptu. Bununla beraber İmparatoriçe İreni'nin rejimini destekleyen ve inanç olarak ikonalara ibadet edilmesini isteyen topluluğa bağlıydı. Yani değişim değil, statükonun devamından yana olan grubun bir üyesiydi. O yüzden geleneksel aristokratlarca Nikephoros’un politikalarına karşı olanların temsilcisi olarak görüldü. Nikephoros’un arazi mülkünün üzerindeki yeni vergiler ve eklesiastik (Kilise) Mülkünün istimlaki ile ilgili olan sosyal ve mali alanda yaptığı politikalar, Bardanes ve ait olduğu grubun çıkarlarına zarar veriyordu. (31)


Nikephoros, kendisinin tamamen karşısında olan bu grupları karşısına almaktan korkmadı. Özellikle kiliseye karşı daha pervasızca davrandı. Bazı manastır mallarına el koydu. Valilerine, piskoposlar ve ruhban sınıfına gerektiğinde bir köle gibi davranma ve kiliselerde bulunan altın ve gümüş levhalara ihtiyaç duyulduğu anda el koyma yetkisini verdi. Yoksul küçük toprak sahiplerini orduya aldı ve tüm teçhizatlarının parasını orta ve üst düzey gelir grubuna sahip zümreye yükledi. Nikephoros ekonomik açıdan koyduğu tedbirler noktasında duracak gibi görünmüyordu. Trakya’da vergi olarak çok sayıda altın toplamayı hedefleyen İmparator, vergileri % 50 oranında artırdı. Daha önce vergiden muaf tutulan hayırseverlerce kurulan vakıfları ocak vergisine tabi tuttu ve on iki adadan getirtilen ev köleleri için ekstra 2 altın sikke daha verilmesini kanuna bağladı. Özellikle vakıfların bazısını imparatorluk mülkü haline getirmesi yüzünden kiliseye yakın “dindar aileler” fakirleşirken imparatorluk daha zenginleşmişti. (32) Yaptığı bu uygulamalar tüm kesimlerde Nikephoros’a karşı bir memnuniyetsizlik uyandırsa da, ekonomi onun döneminde son yıllarda olmadığı kadar sağlam temeller üzerine oturmuştu. (33)


Bu durum karşısında Bardanes toplumsal statülerini kaybettiklerini düşünen kitlenin son umudu olmuştu. Büyük değişimlerin olduğu zaman dilimlerinde çekilen sancılar her devlette olduğu gibi Bizans İmparatorluğunda da memnuniyetsizler ordusu yaratmıştı. Muhtemelen Bardanes bu kitleyi arkasına alabileceğini düşünüyordu. Bir yere kadar bunda başarılı da oldu. Özellikle eski imparatoriçe Atinalı İreni’nin etkisinin de bu isyanda payı olduğu aşikârdır. Bardanes, biraz da eski efendisinin Bizans bürokrasisindeki ağırlığına güvenmiştir. Fakat İreni’nin 8 Ağustos’ta imparator Nikephoros tarafından sürgüne gönderildiği Lizbon’da ölümü Bardanes Tourkos’un planlarını alt üst etmiştir. (34)


3. İsyan

İsyan, Anatolikon Temasının başkenti olan Amorium (35) şehrinde başladı. Buradan hemen hemen devletin mevcut askeri ordusunun yarısını kapsayan isyan ordusu, kuzey batıya doğru ilerledi. İsyancılar Nicomedi'ya (36) daha sonra imparatorluğun başkenti olan Konstantinopolis’den, İstanbul boğazına kadar uzanan yerleşim yeri olan Chrysopolis'e (37) giden askeri yolu takip etti. Bardanes başkente girmedi. Beklentisi daha büyüktü. Bardanes’e göre Başkent’teki ahali Nicephoros’tan memnun değildi. Halkın yasal imparatora isyan ederek imparatorluğu altın tepside kendisine sunacaklarını düşünüyordu. Bu düşüncesinden dolayı Chrysopolis’te kendi isyanına karşılık olarak başkentin içinde Nikephoros’a karşı oluşabilecek isyanı bekleyerek kamp kurdu. Bu gerçekleşmediğinden ve halk buna açıkçası pek de hevesli olmadığından, Bardanes büyük ordusunu Malagina’ya (38) geri çekti. Darbe teşebbüslerinde isyancıların hızlı hareket etmesi gerektiğini kavrayamayan Bardanes, bunu çok acı şekilde ödeyecekti. Zaman ilerledikçe en yakınındaki adamlar bile Bardanes Tourkos’a güvenlerini yitirmeye başladılar. İsyanı birlikte planladıkları Amorium’lu Mikhael ve Ermeni Leo adındaki iki yakın ortağı orada onu terk etti. (39) İsyan ordusunun iki büyük destekçi komutanının imparator Nicephoros’la birlikte hareket etmeye başlamasının ödülü olarak Mikhael, imparatorluğun çadırının kontu oldu. Leo ise daha aktif bir kumandanlığa terfi etti. (40)


En yakın adamlarının İmparator Nikephoros’la anlaşması Bardanes Tourkos’un cesaretini kırdı ve bu ihanetin başka ihanetleri de arkasından getirebileceğini düşünmesine sebep oldu. Bundan dolayı imparatorun sadık ordusuyla savaşmaktan kaçındı. Artık Bardanes Tourkos için iyi bir pazarlık yapmaktan başka bir çare kalmamıştı. Yapılan pazarlık neticesinde isyancı komutan VI. Konstantin’in ikinci evlilik törenini gerçekleştirmiş Kathara manastırının üstünlüğüyle ve Joseph’in arabuluculuğuyla makul bir anlaşmayla teslim olmayı kabul etti. Bardanes’e ayrıca patrik Tarasios ve pek çok ileri gelen senatörlerce imzalanmış bir mektupta gönderildi. Gönderilen mektupta ne kendisinin ne de isyana katılan Bardanes'in emrindeki askerlerin teslim olduktan sonra ölümle cezalandırılmayacakları yazıyordu. Nikephoros mektupla beraber kendi altın haçını da göndererek sözünün garantisini veriyordu. Bu güvencelerle tatmin olan Bardanes, ordusunu terk etti ve 8 Eylül’de Marmara Denizi kıyısındaki Cius'ta (41) bulunan Herakleios manastırında sığınak aradı. Oradan, onu Prote Adası’na (42) götürecek bir gemiye bindi. Daha sonra bir keşiş ismi olan Sabbas’ı alarak önceden kurmuş olduğu bir manastırda çalışmaya başladı. (43)


Bardanes’in emekliliğinden sonra Nikephoros, resmi olarak onun görevine son verdi ve onun mal varlığının çoğuna kanunen el koydu. İsyanda yer alan diğer thematik generaller de aynı zamanda görevlerinden azledildiler. Başkentli piskoposlar Sardis, Amorium ve Nicomedia, Sicilya’daki Pantelleria adasına sürgüne gönderildi. Diğer taraftan Anatolikon Teması askerlerine başkaldırmaya verdikleri destekten dolayı bir yıl ücret verilmedi. (44) 803’te aralık ayında, bir grup Likaoniyalı (45) asker Prote Adası’na çıkarak Bardanes’i kör ettiler. (46) Bu oldukça sembolik bir eylemdi. Bizans İmparatorluğu’nda uzuvlarından bir tanesini kaybetmiş bir kişinin taht üzerinde bir hak iddia etmesi mümkün değildi. (47) Onun için siyaseten sakat bırakma Bizans’ta sıkça başvurulan bir yöntemdi. Kör etme kâfirlere, isyancılara ve yahut tahttan indirilmiş imparatorlara ve politik rakiplere bir tehdit unsuru olmamaları için genellikle uygulanan bir cezaydı. (48) Büyük ihtimalle yapılan bu hareket imparator Nikephoros’un emriyle olmuştur. Ancak Nikephoros daha sonra senato önündeki verdiği ifadesinde, bu olayla hiçbir ilgisi olmadığına yemin etmiştir. Pek çok tarihçi bu olayda Nikephoros’un direk payı olduğuna inanır, ama Treadgold bu olayı askerlerin kendilerinin gerçekleştirmiş olabileceklerini savunur. Treadgold’a göre Bardanes imparatorluk için artık inandırıcı bir tehdit değildir. Patrik ve senatonun bu olayın faillerinin cezalandırılması gerektiğine dair baskısına rağmen, Nikephoros kendi kararıyla bu olayın faillerinin gitmelerine izin vermiştir. (49) Her ne kadar Bardanes’in malları müsadere edilmiş ve eski gücünden eser kalmamış olsa da bir dönem imparatorluk iddiasında bulunmuştu. Bizans İmparatorluğu o dönemde Bulgarlar ve Abbasilerle uğraşmaktaydı. İmparator sık sık başkenti terk edip gerek Balkanlar’da, gerekse Anadolu’da sefere çıkmaktaydı. Kınalı Ada gibi başkente çok yakın bir noktada bulunan bir yerde sürgün hayatı yaşayan eski bir isyancı komutan her zaman taht için bir tehditti. Muhtemelen Nikephoros senatonun ve patrikhanenin tepkisini çekmeden Bardanes Tourkos’tan kurtulma yolunu düşünmüş ve sinsice bir planla bunu da başarmıştı. Zaten faillerin cezalandırılmaması bu işin içinde imparatorun olduğunun en önemli kanıtıdır. 


Bardanes Tourkos’un isyanı geçici olarak Bizans’ı güçsüzleştirdi. Bizans’ın bu iktidar mücadelesi imparatorluğun dikkatini bu iç meseleye doğru çevirdi. Fakat bu avantajlı durumu Abbasiler değerlendiremeyeceklerdi. Kasım’ın dar bir bölgede yaptığı istila hareketi ve akabinde babası Harun Reşit’in daha geniş alanda yaptığı müdahaleler kısa zaman sonra hiçbir önemli askeri başarı getirmeden sonuçlandı. Halife Harun Reşit makul bir miktar haraçla ateşkes yaparak geri çekildi. (50) Böylece isyan orduya ve Anadolu’nun pek çok yerine ciddi bir zarar vermedi. (51) Yine de bu olay, askerlerin Nikephoros’tan memnuniyetsiz olduğunu gösterir. Bunun da daha sonraki yıllarda tekrar meydana gelebileceğini ve Nikephoros’un saltanatı boyunca daimi bir tehdit kaynağı olabileceğini kanıtlar. (52) Bu da gayet tabiidir. Ekonomik reformlarla birlikte mevcut düzenin değişmesi İmparator Nikephoros’a karşı bir tepkinin oluşmasına neden olmuştur. Böylesi ciddi bir durumun hafif atlatılması Bizans İmparatorluğu için büyük bir şanstır. 


Sonuç

Bizans İmparatorluğu’nda Türk asker ve bürokratların sayısı oldukça fazladır. Fakat erken ve orta devirleriyle ilgili çalışmalarda Türk kökenli tarihi şahsiyetlerin takibi oldukça zordur. Çünkü Ortodoks olmadan bu devlette görev almak imkânsızdır. Din değiştirmiş, Grek olmayan bir kişi ya İncil’de geçen bir isim almakta, ya da ismi Grekçe söylenişe göre telaffuz edildiği için bozulmaktadır. Bizans tarihi kaynaklarında da bu şekilde isimler zikredildiği için köken tespit etmek içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir. Bazı durumlarda şahsiyetin milliyetine dair direkt ifadeler bulunması tarihçilerin işini kolaylaştırmaktadır. Fakat bu durum “Türk Vartan” örneğinde olduğu gibi önyargılara takılmaktadır. Tarihi hafızalara Bizans-İslam, Bizans-Türk ezeli iki düşman olarak kaydedilmiştir. Hıristiyanlığı kabul edip Helenleşmişse de, bir Türk’ün Bizans’ta imparator olmak için isyana kalkışması oldukça sıra dışı bir durumdur. Her ne kadar isyan Bizans Tarihi’nde gözle görülür bir etki yaratmamış olsa da ezber bozan bir durum olması hasebiyle önemlidir. Bardanes Tourkos isyanı Bizans darbe geleneğinin bir sonucudur. Tahtın çok sık el değiştirmesi imparatorluğu her alanda sıkıntıya soktuğu aşikârdır. Bizans Devleti yönetimde istikrarı Bardanes’in birlikte darbeye kalkıştığı yakın arkadaşı Amoriumlu Mikhael’in (II. Mihail) tahta geçmesiyle sağlayacaktır. 



Talat KOÇAK 
Afyon Kocatepe Üniversitesi
History Studies, Volume 7, Issue 2, Special Issue on Byzantine, June 2015
Dipnotlar:
1) G. L. Seidler, Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökeni, Çev: Mete Tuncay, Özne Yayınları, İstanbul 1999, s.20.
2) E. W. Brooks, “The Emperor Leo V and Vardan The Turk”, The English Historical Review, Vol. 31., April 1916, Oxford University Press, s. 257.
3) Chris and Mücahide Lightfoot, Anadolu’da Bir Bizans Kenti Amorium, Homer Kitabevi, İstanbul 2007, s. 165.
4) Gyula Moravcsik, “Byzantine Christianity and the Magyars in the Period of Their Migration”, American Slavic and East European Review, Vol. 5, No. 3/4 (Nov. 1946), s. 29-45.
5) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 2012, s. 45.
6) İsmail Mangaltepe, Bizans Kaynaklarında Türkler (Menandros Protektor ve Theophylaktos Simokattes), Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2009, s. 48.
7) Hatica Palaz Erdemir, V. Yüzyıl Bizans Kaynaklarına Göre Göktürk-Bizans İlişkileri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2003, s. 9; Mangaltepe, a.g.e., s. 76-77.
8) The Chronicle of Theophanes Confessor Byzantine and Near Eastern History (AD 284-813), Çev: Cyril Mango -
Roger Scot ve Yardımcısı Geoffrey Greatrex, Clarendon Press, Oxford 1997, s. 446. 
9) Rene Grousset, bu sempatinin sebebini Hazarların tıpkı Uygurlar gibi medeni (yerleşik toplum) olmalarına bağlar. Rene Grouuset’e göre Hazarlar “ticaretle zenginleşmiş, Bizans ve Arap dünyası ile olan temas sayesinde izafi olarak medenileşmiş ve ahenkli bir devlet meydana getirmişlerdi.” Bkz. Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, Çev: Dr. M. Reşit Uzmen, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, s. 180.
10) Atinalı İreni için bkz. Ahmet Refik, Bizans İmparatoriçeleri, Oku Yayınları, İstanbul 2003, s. 41.
11) Bugün ki İzmir’inde içinde olduğu Bizans’ın kıyı Ege bölgesine verilen ad. Temaların listesi için bkz. George Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, TTK Yayınları, Ankara 1999, s. 230-231., Tuncer Baykara, Anadolu’nun Tarihi
Coğrafyasına Giriş I Anadolu’nun İdari Taksimatı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1988, s. 17.
12) Bizans İmparatorluğu’nda askeri yetkileri de olan general rütbesindeki idarecilere verilen isim. Ian Heath, Bizans Orduları 900-1461, Çev: Buket Bayrı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2014, s. 11.
13) Anatolikon Teması başketi Amorium olan antik Frigya’nın büyük bir bölümünü kapsayan, İstanbul’u Suriye’ye bağlayan yolunda geçtiği Bizans’ın önemli ve büyük bir eyaletidir. Anatolikon Temasının ve diğer temaların haritası için bkz. Timothy E. Gregory, Bizans Tarihi, Çev. Esra Elmert, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2008, s. 179.
14) Nikephoros Arap kökenlidir. Bir Süryani kroniğine göre Nikephoros’un atalarından Cebele Bin Eyhem, Hıristiyan Arapların lideri konumundaydı ve Hz. Ömer zamanında Müslüman olmuştu. Bu adam Medine’deki mescitte Hz. Ömer ile birlikte bulunurken Fezara kabilesinden bir adam onun kıyafetine basmıştı. Cebele’de dönüp suratına bir yumruk indirmişti. Adamın şikâyeti üzerine adaletiyle nam salmış olan Hz. Ömer, Cebele’ye “benim gibi bir hükümdar bunu nasıl yapabilir ve avamdan bir adamın yüzüne bir darbe indirmesine razı olur.” dedi. Hz. Ömer, Cebele’nin bu cevabı karşısında “gerçi siz ondan daha şereflisiniz; fakat İslamlık nazarında müsavisiniz.” cevabını verdi. Bu durumu şaşkınlıkla karşılayan Cebele, düşünmek için süre istedi ve hemen Kapadokya’ya kaçtı. Orada yeniden vaftiz olarak Hıristiyanlığa döndü. Tafsilat için bkz. Gregory Abu’l Farac (Bar Hebraeus), Abu’l
Farac Tarihi, C. I, Süryaniceden İngilizceye Çeviren: Ernest A. Wallıs Budge, Türkçeye Çeviren: Ömer Rıza Doğrul, TTK Basımevi, Ankara 1999, s. 208.
15) Abu’l Farac Tarihi, a.g.e., s. 208.
16) Casim Avcı, İslam Bizans İlişkileri, Klasik Yayınları, Ġstanbul 2003, s. 94
17) Warren Treatgold, The Byzantine Revival, 780–842, Stanford University Press, California 1988, s. 129.
18) Jesse Russel-Ronald Cohn, Bardanes Tourkos, Bookvika Publishing, Edinburg 2012, s. 6.
19) Bizans temalarıyla ilgili tafsilat için bkz. E. W. Brooks, “Arabic Lists of the Byzantine Themes” The Journal of Hellenic Studies, Vol. 21 (1901), s. 67-77.
20) Ian Heath’ın naklettiğine göre İbnü’l Fakih 902 civarında kaleme aldığı eserinde bu temaların asker sayılarını şu şekilde verir. Anatolikon: 15.000, Opsikion: 6.000, Thrakasion: 10.000, Bukellarion: 8.000. Destek veren temalar aynı zamanda coğrafi açıdan başkente çabuk ulaşabilecek bir konumdadırlar. Ayrıca listeye göre tüm imparatorluk ordularının yarısına yakını neredeyse bu temalarda toplanmıştır. İbnü’l Fakih’in verdiği liste Bardanes Tourkos isyanından bir asır geçmiş olsa da bize tema ordularının oransal gücünü anlamamız bakımından bir fikir vermektedir. Liste için bkz. Ian Heath, a.g.e., s. 17.
21) Walter Emil Kaegi, Byzantine Military Unrest 471-843: An Interpretation, Hakkert, Amsterdam & Las Palmas 1981, s. 245.
22) Warren Treatgold, a.g.e., s. 131
23) Paul A. Hollingsworth, “Bardanes Tourkos”, The Oxford Dictionary Of Byzantium Volume I, Ed. Alexander P. Kazhdan, Oxford University Press, New York & Oxford 1991, s.255., Treadgold, a.g.e., s. 131.
24) John Skylitzes, A Synopsis of Byzantine History 811-1057, Çev: John Wortley, Cambridge Universty Press, New York 2010, s. 9.
25) Bugünkü Konya iline bağlı Akşehir ilçesinin o dönemki adıdır. Bzk. Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İnkılap Yayınevi, Ankara 1993, s. 661.
26) John Skylitzes, a.g.e., s.10.
27) Hikâyenin heyecan verici yanı hikâyedeki kişilerin hepsinin “mütevazı kökenleri” olmasıdır. Kahramanların hiçbirisi Grek kökenli değildir. John Haldon, “Social Élites, Wealth, and Power”, A Social History Of Byzantium, Ed. John Haldon, Blackwell Publishing, West Sussex 2009, s. 181.
28) Skylitzes, a.g.e., s. 10.
29) John Julius Norwich, Bizans Yükseliş Dönemi (M.S. 803-1081), Çev: Selen Hırçın Riegel, Kabalcı Yayınları,
İstanbul 2013, s. 20 (dipnot 5).
30) Skylitzes, a.g.e., s.10.
31) Jesse Russel, Ronald Cohn, a.g.e., s. 6.
32) Judith Herrin, Bizans Bir Ortaçağ İmparatorluğunun Şaşırtıcı Yaşamı, Çev: Uygur Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul 2013, s. 215-216.
33) Norwich, a.g.e., s. 20.
34) Treadgold, a.g.e., s. 132.
35) Amorium Afyonkarahisar’ın kuzeydoğusunda, Emirdağ ilçesinin 12 km. doğusunda, Ankara’nın 180 km. güneybatısında yer alan, Arap kaynaklarında Amuriye olarak anılan kenttir. Talat Koçak, “Fetih’e Giden Yolda İlk Engel İlk Müjde Amorium”, 2005-2006 İstanbul’un Fethi Fatih ve Dönemi Sempozyumu II, Fatih Belediye Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2007, s. 116.
36) Bugün ki İzmit’in o dönemde ki adıdır. Bkz. Umar, a.g.e., s. 603.
37) Bugün ki İstanbul’un Üsküdar İlçesi. Helence altın kenti anlamına gelmektedir. Bkz. Umar, a.g.e., s. 433.
38) Bugün ki Sakarya il sınırları içerisinde kalan bölge. Bkz. Clive Foss, “Byzantine Malagina and the Lower Sangarius”, Anatolian Studies, Vol. 40 (1990), s. 161.
39) John H. Rosser, “Bardanes Tourkos”, Historical Dictionary of Byzantium, Ed. John Woronoff, Scarecrow Press, Maryland 2001, s. 48., Haldon, a.g.e., s. 193.
40) Treadgold, a.g.e., s. 131-133, Kaegi, a.g.e., s. 246.
41) Bugün ki Bursa ilinin Gemlik ilçesinin tarihi adıdır. Bkz. Umar, a.g.e., s. 444.
42) İstanbul adalarından olan Kınalıada’ya o dönemde verilen isim. Raymond H. Kevorkian, Paul B. Babaudjian, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, Çev. Mayda Saris, Aras Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 121.
43) Treadgold, a.g.e., s. 132.
44) Kaegi, a.g.e., s. 247, Treadgold, a.g.e., s. 132.
45) Bugün ki Konya iline o dönem verilen ad. Bilge Umar, a.g.e., s. 336.
46) Sophulis bu olayın 804 yılında olduğunu iddia eder. Panos Sophoulis, Byzantium and Bulgaria 775–831, Koninklijke Brill NV, Leiden&Boston 2012, s. 175.
47) Bu durumun tek istisnası burnu yarılmasına rağmen tahtını Hazarların desteğiyle geri kazanan İmparator II. Jüstinyen’dir. J. F. Haldoon, Byzantium in the Seventh Century the Transformation of a Culture, Cambridge Universty Press, New York 2003, s. 76.
48) Alexander Kazhdan, “Blinding”, The Oxford Dictionary of Byzantium Volume I, Ed. Alexander P. Kazhdan, Oxford University Press, New York&Oxford 1991, s. 297-298.
49) Hollingsworth, a.g.m., s. 255., Treadgold, a.g.e., s. 134-135.
50) 805 yılında İmparator Nikephoros Abbasiler’e yıllık 30.003 nomizmata haraç ödemeyi taahhüt etmesiyle Halife Harun Reşit’in orduları geri çekilmişlerdir. Angeliki E. Laiou, “Exchange and Trade, Seventh–Twelfth Centuries”, The Economic History of Byzantium From the Seventh Through the Fifteenth Century Volume 1, Ed. Angeliki E. Laiou, Dumbarton Oaks Trustees for Harvard University, Washington 2002, s. 699.
51) Treadgold, a.g.e., s. 133.
52) Kaegi, a.g.e., s. 256-257., Jesse Russel, Ronald Cohn, a.g.e., s. 7.



SB not 1: Bar ile başlayan birçok Türkçe kökenli isim vardır. Bardan adı da Türkçe kökenlidir, Ermeni değil ki Kaşgarlı'da Bargan adı ile Kıpçaklar'da Barkan adı görülmektedir. Çok önemli bir husus da, Kıpçak Türklerinin Ermenileşmiş olmasıdır. Hıristiyan dünyası ile Ermeniler (ya da Gürcü) hakkında araştırma yapılırken Kıpçak Türklerinin rolü asla unutulmamalı ve kitap ya da makaleler içinde değerlendirilmelidir. Ayrıca Türkçede -b- ile başlayan birçok kelime Yunancada ve Rusçada -v- ile değiştirelerek söylenmiştir: Örnek, Basileus > Vasileus olmuştur, ki Basileus'un Türkçe kökenli Başil'den geldiği kesindir. Bu sebeple de Vartan'dan Bardan değil, Bardan'dan Vartan türetilmiştir.


Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu bu paylaşımımdan sonra yorum getirmiştir : "Vartan ermeni adı degil, Vartan Mamikon da Qafqazda perslərə qarşı üsyanda komutan idi. Vartan, Suren, Karen gibi adlar ərsaq (arşakid, part) soylarında gelmeler idi. Haylar da sonralar bu adları kullanmışlar. Vartan Türk hazar degil, ərsaq soylu xristian qıpçaq olmalı."


SB not 2: İmparatorluğun adı dönemi itibariyle Bizans değil, Doğu Roma İmparatorluğu'dur. Dönemi itibariyle İran diye bir ülke yoktur, bu sebeple de "İranlılar" denilmesi uygun düşmemektedir..

SB not 3: Hazarlı Theodora, Hazar Kağanı Buşir'in kızkardeşidir. II.Jüstinianos'tan bir oğlu olmuş, ancak Tiberius 5 yaşındayken (711) sonradan İmparator olan Filippikos Bardanes (Philippicus, 711-713, Bardanes Tourkos değil) tarafından öldürülmüştür.

SB not 4: Atinalı İrini (797-802)



A Turkish Commander in the Byzantine (Eastern Roman) Empire: Bardanes Tourkos and His Uprising Notes:

East Roman Emperor Michael II (820-829)  married Thekla, the daughter of Bardanes the Turk. Their son Theofilos also became the emperor of East Roman Empire between 829-842, the sixth and last iconaclastist. When Thekla dies in 823, Michael II married Euphrosyne, the daughter of Constantine VI. The father of Constantine VI is Leo IV, nicknamed Khazar (Turk). Leo IV's father is Constantine V and Tzitzak the Khazar (Turk) is his mother, the daughter of Khazar (Hazar) Turkish Kagan (Kağan) Bihar. And Tzitzakion was a costume fashion, based on Khazar Turkish princess Tzitzak (Çiçek; Flower).


From "John Skylitzes, A Synopsis of Byzantine History" translated By J.Wortley
(Türkçeye de çevrilmeli)



SB.


P.S. To the westerners; Khazars are not Jewish in ethnic ! They are Turk of ethnic, with Judaism in religion ! So, who ever is going to write about Khazars, don't mislead the people, and use the word "Khazar Turks".... Kipchaks (Bardanios Tourkos is a Kipchak Turk), Cumans, Pechenegs (Patzinaks), Avars, Huns are also Turk of ethnic.





Why is there "Byzantine people of Armenian descent" on wiki, and not "Byzantine people of Turkish (or Turkic) descent"? There are many Turks in the Byzantine Empire!... Hypocrisy of the "westerners"....





"Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi...."