tatar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2020 Perşembe

Vampir - Upir

 


"Vampir", Prof.Dr.Hatice Şirin
Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 2010/2


Vampir sözcüğü Batı edebiyatına ilk kez Heinrich August Ossenfelder’in 1748’de yazdığı Der Vampir şiiriyle girmiştir. 

Sözcüğün vampire biçiminde İngilizceye girişi, Webster Sözlüğü’ne göre 1732’dir. Oxford Sözlüğü’nde, Macarcadan Fransızcaya, Fransızcadan da İngilizceye 18. yüzyıl ortalarından geçen sözcüğün nihai kökeninin Türkçe uber “cadı” olabileceği belirtilmiştir.

Rus vampirizmi hakkındaki en kapsamlı çalışmayı yapan Perkowski de Türkçe kökeni reddetmiş ve vampire Slavca bir köken ararken, sözcüğün Doğu Avrupa dillerindeki upır biçimine kadar izini sürmüş, ama erken Slav halklarının tarihleri hakkındaki bilgilerin yetersizliği yüzünden meseleyi daha ileriye taşıyamamıştır.

Vampir sözcüğünün ilk biçimi olduğu düşünülen upır ilk kez 1047’ye tarihlendirilen Kniga prorokov adlı yazmanın kolofonunda ποπъ oyπирь лиχый (pop’ opir lihıy) ibaresi içinde geçer. Bu kitap, bir papaz tarafından Kuzeybatı Rusya’da Novgorod knezi Vladimir Yaroslav için Glagolitik alfabeden Kril alfabesine aktarılmıştır. Metinde bu papaz adını veya lakabını upır lihıy olarak kaydetmiştir. Modern Rusçada lihoy “kötü” anlamına geldiği için, bilim adamları lihoy upir “kötü vampir” olarak yorumlamışlardır. Ancak, bir papazın böyle bir ad kullanması alışılageldik bir durum olmadığı için, İsveçli Slavist Andres Sjöberg, bunun ne gerçek bir ad ne de Rusça olabileceğini belirtmiştir. upır sözcüğünün bir başka erken kaydı, Doğu Slavları arasında (Rus, Ukrayn, Beyaz Rus) 12. yüzyıl kilise kroniklerinde tutulmuştur. Upır, bu kroniklerde iyicil ruh bereginin karşıtı olan kötücül ruh olarak belirtilir. Kroniklerde bu güçlere tapınan pagan Ruslar eleştirilmiştir.

Upırın XI-XII. yüzyıllarda Rusçaya girdiği Vladimirtsov, Räsänen, Ligeti, Dmitriev, Yegorev, Şipova ve Eren tarafından belirlendiği ve Rusçadan diğer Doğu Avrupa Slav dillerine geçtiği Miklosich tarafından çözüldüğü halde, her nedense literatürde bu çözüm rağbet görmemiştir. Oysa meseleye X-XI. yüzyıl Slav-Türk (Kuman, Peçenek ve diğer boylar) ilişkileri bağlamında yaklaşmak, meselenin çözümünde önümüze birçok veri sunar.
 
Knez Vladimir’in yönetimi altındaki bu bölge, bugünkü Kiev kenti çevresindedir. Kiev halkı M.S.988’de Vladimir önderliğinde Hristiyanlığı kabul ederek Slavlaşma sürecine girmiş, bu arada paganizme savaş açmıştır. Kiev ve çevresi, bu dönemde Vareg-Ruslar, Hazarlar ve doğudan gelen Peçeneklerin güçlü nüfuzu altındaydı. 915’te Knez Oleg döneminde, Peçenekler Kiev’i kuşatmış ve 1036’ya kadar Ruslar ve Peçenekler bir arada yaşamışlardır. Kiev knezi Vladimir, Kama Bulgarlarına karşı sefer açtığında Rus ordusu ve Uzlar aynı kıtada yer almışlardır. 985’te Vladimir ile Oğuzlar (Torklar) ve Volga Bulgarları arasında kimi zaman mücadeleler yaşanmış, kimi zaman da barış ilişkileri kurulmuştu. 1060 yılından itibaren ise, bu bölgeye Kumanlar gelmiş; Kumanlara karşı Ruslar, Peçenekler ve Oğuzlar birlikte hareket etmişlerdir. Kniga prorokov’un ve 12. yüzyıl kilise kroniklerinin yazıldığı, yani upır sözcüğünün Rusçaya girdiği dönemde Rusların en yakın komşuları Peçenekler, Oğuzlar, Bulgarlar ve Kumanlardı.

Vladimir döneminde (972-1015), Alman misyoner Bruno, Peçenekler arasında beş ay kalarak Hristiyanlığı yaymaya çalışmış, ama Peçenekler ellerindeki baltalarla misyonerleri tehdit etmişlerdir. Rus-Türk ilişkilerinin başlangıç aşamasını oluşturan bu dönemde iki kültür arasındaki alışverişler de başlamıştı. Hristiyanlığı kabul etmeyen Türk boylarının mitolojilerine ait ögelerden biri olan upır sözcüğü, Türk-Slav ilişkilerinin başladığı yıllarda  Rusçaya girmiş olmalıdır. Zira ubır  inanışı, Kıpçak Türkleri başta olmak üzere, birçok Türk boyunun folklorunde bugün hâlâ çok canlıdır.
 

Prof.Dr. Hatice Şirin




Kitap:
Sözcük Hikayeleri, Sözlerde Saklı Kültür
Hatice Şirin
BİLGE KÜLTÜR SANAT, Ekim 2020

Etimoloji, köken bilgisi, kelime tarihçiliği ya da bu kitaptaki adlandırılışıyla sözcük hikâyesi, bir sözcüğün nerden gelip nereye gittiğinin hikâyesidir. Her sözcüğün hikâyesi de bir insanlık hikâyesidir. Çapkın, yavşak, hovarda, bağnaz sözcüklerinin kökleri neydi, bugüne nasıl ulaştılar? Tahtakurusu, peygamberdevesi, çobanaldatan sözcükleri nasıl ortaya çıktı? Bu canlılara neden bu adları verdik? Ebegümeci, akşamsefası ve güzelavrat otu gibi bitkilerin adlandırılmasının kökeninde ne gibi kültürel kodlar yatıyor? Arsenal, darağacı, cin, lizöz, maskara, fuşya, şömentabla sözcükleri Türkçeye hangi dilden girip ne tür anlam gelişmeleri yaşadılar? Tabanca, eroin, sıtma ve öfke eski zamanlarda ne anlama gelirdi, bugünkü anlamlarını nasıl kazandılar? Özlemek, beklemek, sömürmek, sınamak vd. neydi, ne oldu? Elinizdeki bu kitapta kök biçimleriyle, eski anlamlarıyla, ses, şekil ve anlam gelişmeleriyle, edebiyattaki ve genel olarak sanatın her türündeki yansımalarıyla 134 sözcük değerlendirildi.


***


TATAR TÜRKLERİNDE MİTOLOJİK VARLIKLARLA İLGİLİ MİTLER VE İNANIŞLAR (İYELER VE YARATIKLAR),
Bilig Dergisi, Güz 2007/ sayı 43
Yard. Doç. Dr. ÇULPAN ZARİPOVA ÇETİN 

Ubır (Obur)  Bu yaratık da dünya mitolojisinde çok yaygın ve o da alçak, kara ruh sayılmaktadır. Çuvaş Türkleri bu yaratığa Vupar, Özbekler Upır, Kazan ve Sibirya Tatarları Ubır derler. Sibirya Tatarlarında Ubır’a benzeyen daha bir kara ruh var:  Mäçkäy. Ama o, Kazan Tatarlarının inancından farklı olarak hep kadın kılığında olurmuş.

Ubır kelimesinin etimolojisi ile ilgili Tatar halk biliminde çeşitli görüşler bulunmaktadır. G.Gıylmanov onları “Tatar Mifları” adlı kitabında vermiş ve biz onlardan gerçeğe daha yakın olanlarını seçip almaya çalıştık. Meselâ N.İsanbet, Ubır kelimesinin, “içe doğru batırıp yutmak”, “içe doğru çekmek” anlamına gelen ubu kelimesinden türediğinin doğrultusundadır. Bir yerin altı boş olup o yerdeki toprak çöker ve çukur oluşursa Tatar Türkleri “cir ubılğan” (yer çökmüş) derler. Mezarın üst kısmı çöküp çukur oluşsa da “lähete ubılğan” (lahiti çökmüş) derler. Akar suyun dönüp çukurlanan ve akın ile gelen her şeyi içine çeken yerine de upqın derler. Kırgızlarda, Kazaklarda ve Özbeklerde  obur, ubır, upır gibi kelimeleri doyumsuz, yemeğe doymayan insanlar için kullanırlar. Radlov da obur kelimesinin Osmanlı Türklerinde çok yiyen kimse ve büyü yapan kocakarı anlamında kullanıldığı hakkında yazıyor. 

Burada büyü yapan kocakarıların Tatar Türklerinde de Ubırlı Qarçıq olarak anıldığını ve Tatar masallarında sık görünen bir tip olduğunu hatırlarsak iyi olur. Fakat mitolojik bir yaratık olarak Ubır sadece İdil-Ural Türklerinde bilinmektedir. Meselâ Çuvaşlarda Güneşi, Ayı yutmaya çalışan Ubır hakkındaki kozmogonik motifin bulunması, Çuvaşlarda yaşayan inançların çok eski devirlere uzandığının bir delilidir. İslam dinini erken dönemlerde kabul ettiklerinden dolayı Şamanizm ile ilgili inançlardan uzaklaşmış Tatar Türklerinde de “Ubır Göğü bastı, Güneşi yuttu, Yer pustu, ağzını açmadan Ubır’ı yuttu” gibi bilmece korunmuş ve onun cevabı Kara bulut, Yağmur ve Yer’dir.

Tatar mitolojisinde Ubır, sahiplendiği insanın içinde “yaşayan” korkunç bir yaratıktır. Ubır’ın sahiplendiği insanlara, Ubırlı Keşe derler. K.Nasıyri “Ubırlı insanı tanımak kolaydır: onun koltuk altında bir delik olur, bu delikten Ubır insanın içine devamlı girip çıkar” diye yazıyor. Fakat bu tür deliğin koltuk altında değil de baş ucunda olduğunu bildiren haberlere daha sık rastlanır.

Ubırlar, erkeklerden korkarlar, bu yüzden genelde kadınlara sahiplenirlermiş. İşte bu inançtan dolayı Tatar kadınları hamama yalnız gittikleri zaman yanlarında küçük yaşta olsa da bir erkek çocuğunu götürmeye çalışırlar. Ayrıca Tatar Türkleri, hamamda sıradan iki kez yıkanan insanın da Ubır’a dönüşeceğine inanırlar.

Ubır, ayrıca hamile kadınları azarlar ve yeni doğan bebekleri kaçırırmış. Bu yüzden hamile kadın yanında hep bir erkek bulunmalı ve yeni doğan bebek 40 gün yalnız bırakılmamalı. Büyük kafalı, kendisi de uyumayan başkaları da uyutmayan çocuk hakkında da Tatar Türkleri “Ubır değiştirmiş” derler. 

İçinde Ubır bulunan kimse kendisi de Ubır’a benzemeye başlar, özellikle yemeğe doyamazmış. Ama çok yese de Ubırlı insan hiç kilo almaz, zayıf  kalırmış. Çünkü onun yediği yemek kendi vücuduna değil, Ubır’a  sinermiş. Tatar halkında “Ubır kendisi doysa da gözü doymaz” gibi bir deyim de vardır. Ubırlı insanlar gece kalkıp yemek ararlar, bulamayınca da alev yumağına dönüşüp bacadan çıkarlar ve başka insanların yemeğini çalarlarmış. İnsanlar, Ubır’ın girip çıktığı yerin ocak bacası olduğunu düşündüklerinden bacaları geceye mutlaka kapatırlar.

Ubırlı insan uyuyunca Ubır onun içinden ayrılır ve alev yumağı olup bacadan dışarıya çıkarmış. Onun alevle bir arada izlenilmesi de ilginç: Ubır, aynen alev gibi doyumsuz, azgın, açgözlü, yolunda bulunan her şeyi yutan bir yaratıktır. Ayrıca o, leş ile beslenmeyi çok severmiş. Bu alev yumağını yok etmek neredeyse imkânsızmış. Ubır istediği an kedi, köpek veya güzel kız kılığına girebilirmiş. Ubır, kadınları ve hayvanları emmeyi de severmiş. Hamile bir hayvanın sütünü Ubır emerse, o hayvan korkudan düşük yaparmış. Hamile olmadığı durumda da bu hayvan hastalanır ve sonunda ölürmüş.

Bazen Ubır, insanlara çeşitli hastalıklar gönderirmiş. İnsanı Ubır sömürürse o insan kendi kendinden bağırmaya başlar ya da durup dururken kendi kendine konuşurmuş. Bu durumda, ter içinde gelen atın hamutunu çıkartıp hastalanan kimsenin boynuna giydirmek gerekirmiş (Tatar Halıq İcatı 1987: 279-280). 

İçine Ubır yerleşen insan kendisi ölse de içindeki Ubır ölmezmiş. O, insanı mezara koyduktan sonra kefeni yemeye başlar ve mezarda bir delik delip yer üzerine çıkar, insanları huzursuz edermiş. Bazen Ubırlar mezar deliğinden gökteki yağmur bulutlarını kendilerine çekip kuraklığa neden olurlarmış.

Meselâ Samara Tatarları (8) uzun süre yağmur yağmamasının sebebini bir hortlağın mezardan çıkıp bulutları kovalayıp yürümesi ile anlatırlar ve mezarlığa gidip delik bulunan mezarı ararlarmış. Bulduktan sonra o deliğe önce on kova kaynamış, sonra da on kova soğuk su dökerlermiş (Urazman 1992: 56). Ayrıca, Ubır olan mezarların deliğini bulup bu deliği at gübresi ile doldurup meşe veya kavak ağacından yapılan kazık çakmak da Ubır’ın yer üzerine çıkıp doğayı ve insanları rahatsız etmesine son verirmiş.

Ubır’ı yakalamak çok zor olsa da, bunun yolları varmış. Meselâ Ubır’ı görünce, üzerindeki gömleğini göğüs kısmından birden yırtıvermek gerekirmiş. O an alev yumağı Ubır, insanın ayak altına düşermiş. Ağaç çatal veya kuş kirazı ağacının çatallanan budağını alıp onu ikiye kırmak da istenilen sonucu verebilirmiş. Ubır da anında insan kılığına girip merhamet istemeye başlarmış. Ama  insan Ubır’ı acımadan dövmeliymiş. Ubır’ın kime dadandığını açıklamak için de en iyi yolmuş bu:  yaralar, Ubır’ın dadandığı insana da yansırmış. Öbür gün köyde biri yaralanıp yatağa düşerse, bir gün önce yakalanıp dövülen Ubır şüphesiz o insanın içine yerleşmiş olurmuş. Bu inanca Slav mitolojisinde de rastlayabiliriz.  

8-İdil nehrinin Güney’inde bulunan Samara şehri ve civarında yaşayan Tatarlar. 







8 Aralık 2017 Cuma

Tuz-Ekmek Hakkı




"İyen duzun urar" (Yediğin tuz çarpar)
Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner. 
Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir. 
(Türkmen Deyimi)






- Budunun kaderi senin ellerinde. Acele et.
- Peki, ne gördünüz? Kağan benimle konuşur mu?
- Ekmek ve tuz alıp git, konuşmak zorunda kalır. ...

Mürdüm (syf.67)
Osman Karatay



*

Türk Kültür ve Edebiyatında Tuz ve Tuz-Ekmek Hakkı.


İngilizcesi “salt” olan tuzun, Türkçedeki gibi “tat” anlamına da geldiğini ve “the salt of the earth”deyiminin de “dünyanın tadı tuzu olan iyi insanlar” demek olduğunu belirtmekte fayda vardır. Chambers sözlüğü aynı deyimi “a consistently reliable or dependable person” (güvenilir kimse) şeklinde karşılamaktadır.


Tuz, yalnızca Anadolu Türklerince kıymetli görülmemiş, Kırgız Türkleri de “eğer yalan söylüyorsam beni tuz vursun” diyecek kadar tuzu kıymetlendirmiş ve onun üzerine ant vermişlerdir.


Anadolu efsanelerinde adı çokça geçen Karakoyun efsanesinde ve Sabahattin Ali’nin Hasan Boğuldu isimli hikâyesinde tuzun bir sınama aracı olarak geçtiğinihatırlatalım. Kızılırmak - Karakoyun’da, kızını çobana vermeği gururuna yediremeyen ağa, çok büyük ve zor bir şart koşar. Buna göre sürünün tüm koyunları, üç gün üç gece tuz yiyecekler ve dördüncü gün,tüm köyün gözü önünde, derenin bir kıyısından diğer kıyısına bir damla su içmeden geçeceklerdir. Hasan Boğuldu’nun ova köylüsü Hasan ise dağ kızı Emine’yi almak için “kırk has okka tuz”u Yüksekoba’ya çıkarmak zorundadır.


Türk ve İran kültüründe oldukça geniş ve önemli bir yeri bulunan tuz, yine iki toplumca kutsal vedeğerli kabul edilen “nân” (ekmek) la birleşmiş ve nân u nemek (tuz - ekmek) hakkı günümüze kadar gelmiştir.


Ekmek, özellikle Türkler için oldukça aziz bir gıdadır. O kadar ki Ferit Devellioğlu’nun “gördüğü iyiliği unutan, tuz ekmek hakkını bilmeyen” olarak karşılık gösterdiği nankör kelimesi, “nân ve kör” kelimelerinden türemiştir ve “yediği ekmeği görmeyen” anlamına gelir. Nan kelimesiyle teşekkül eden terimlerden bir tanesi de “nan-bahâ”dır ki “ Osmanlı Devleti’nde ekmek hakkı olarak bazıdevlet memurlarına verilen para” olarak kayıtlara geçmiştir.


Tuz-ekmek hakkının teşekkülü Şükrü Elçin’e göre şu şekildedir:

“Birbirlerini tanımayan iki kişi bir münasebetle birbirlerinin ekmeklerini, yemeklerini yerler. Aynı sofradan alınan nasiple ikram edilenin minneti, onlara bütün bir ömür unutulmayacak  samimiyetin ve dostluğun kapılarını açar. Bu samimiyet ve dostluk onları bir kalp yapar. Artık birbirlerine kötülük edemezler. Karşılıklı itimadın ve civanmertliğin asil bir örneği olan bu ruh ve fikir birliği bir “yemin” hükmünde ve değerindeki hüviyetiyle kutsallaşır.” İşte aynı sofradan yenilen “tuz ve ekmek”, artık aradaki dostluğun bir nişanesi ve bu dostluğun bozulmaması için içilen bir ant hâlini alır. 


Ciğerdelen isimli romanında Rumeli serhatlerinin maceralarını işleyen Safiye Erol da akıncılara tuz ve ekmeğe el vurdurmuştur: “Hepsi de kılıca, Kur’ân’a, tuza ekmeğe el vurarak ant içmişti: “Cümle kırılırız, Ciğerdelen’i vermeyiz!”


Kaygusuz Abdal da Hz. Peygamberin hoşnutluğunu kazanmak için tuz-ekmek hakkını inkâr etmemek gerektiği kanaatindedir: “Tuz ekmek hakkını sakla iy Safâ, Tâ ki hoşnut ola senden Mustafâ ”


“Getirir yerine vallâhi tuz ekmek hakkın Ekmek isterse yarama ol yâr nemek” Aşkî (O sevgili eğer yarama tuz ekmek isterse vallâhi tuz ekmek hakkını yerine getirir.)


Görüldüğü üzere “ekmek” sözü tevriyeli kullanılmakta ve “yaraya tuz ekme”nin ıstırabı, yanihazzı arttıracağı söylenmektedir.

Ramazan-nâme’nin Nasihat Faslı’nda karşımıza şöyle bir mâni çıkmaktadır: “Gûş eyle bu nasihati, Bulasın sen de râhatı, Tuz ekmek yediğin yere, Etme sakın hıyâneti.”



“Tuz ekmek hakkı bilmeyen kör olur.” (Atasözü)


Tuz ve ekmeğe gösterilen saygı ve atfedilen kutsiyet, yalnızca Anadolu Türkleriyle sınırlı değildir. Meselâ Türkmenler, sosyal hayatın en küçük ve en önemli birimi olan ailenin teşekkülünde bu inanışı çok orijinal bir biçimde aksettirmektedirler. Durmuş Tatlılıoğlu,Orazbey Orayev’den naklen ve bahsimizle alâkalı olarak Türkmenlerde kız isteme âdetlerini şöyle anlatır:


“Türkmenlerde kız istemeye gidenlere “gözü pamuklu”, “gudacı, dünürcü” deniliyor. Beyaz şey iyiliktir diye, göz kapaklarına pamuk yapıştırıyorlar, bu ırım, genelde kabul edili puygulanmaktadır. Guda (hısım) olunacak veya akraba olunacak eve tuz, çörek götürmek, Türkmen ırımlarında, halk inanışlarında vardır. Ayrıca kendi evlerinden dönerken kız evinden tuz ve ekmek  götürürler, böylece onların tuz ve ekmeğinden yiyorlar. Bunun mânâsı “Biz size guda olmaya geldik, akraba olmak istiyoruz” demektir. Oğlanın annesi savcılarla kız evine gittiği zaman yağlık (eşarp) ile evin eşiğini, girişini süpürür. Bunun anlamı, “Biz size akraba olmak, kızınızı nişanlamak istiyoruz” demektir. Savcılar, yani dünürcüler, kız evine ikinci gittiklerinde tatlı yiyecek maddeleri götürürler “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım, birbirimizi kırmayalım” diyorlar. Son gittikleri zaman pişmiş et götürürler. Ekmek rızkın bol olmasına, zenginlik ve varlıklı yaşamaya; tuz, samimiyete, dostluğa; şeker, tatlı, uyumlu olmaya, et de bu işin pişirilerek bittiğine işarettir. Eğer verilen, götürülen hediyeler alınırsa ve yenirse gönüllü oldukları anlaşılmaktadır.”


Bir tarihî romanda, yazarın söylediklerinin ne kadarının kendisinin tasarrufu olduğu, ne kadarının tarihî ve sosyal gerçeklerin yansıması olduğu tam kestirilemese, en azından bunu tespit için çok dikkatli ve külfetli bir tarih ve üslûp araştırması yapmak gerekiyorsa da tarihî romanlar, genellikle işlediği devir ve kahramanların gerçek hüviyetlerini verir. Bu itibar ve ihtiyatla, bir tarihî roman olan Osmancık’tan öğreniyoruz ki Osmanlı Devleti’nin kurucusu, Ertuğrul Gazi oğlu Osman Bey ve arkadaşları da tuz-ekmeği saymışlar, çevrelerindeki yabancıları ve düşmanları bu sağlam dostluk anlayışlarıyla kendilerine ısındırmışlardır. Tarık Buğra, romanda bir Rum olan Mihail Kosses’in, Osman Bey’in kendisini niçin iki defa kurtardığını anlayamadığını anlatırken aynen şu ifadeyi kullanır: “ Mihail Kosses’in canı, malı mülkü Osman’a - Osman Beğ’e ne? Osman’ın - ve yoldaşlarının - yeri geldikçe söyledikleri bir sözü hatırlıyor: “Tuz-ekmek hakkı... paylaştığımız hoş zamanların hakkı.. söylediğimiz güzel sözlerin hakkı.”


Yakın dönem şiirimiz ve kültür hayatımızda, hatta günümüzde de “tuz-ekmek”in mevkiini koruduğu, en azından bir çeşni olarak eserlerde yer aldığı göze çarpmaktadır: Orhan Veli’nin;“  Eve ekmekle tuz götürmeyi, Böyle havalarda unuttum” şeklindeki mısraları bunun net bir göstergesidir.


Tuz ve ekmek, çeşitli durum ve hadiselerle bugün de değerini koruduğunu göstermektedir. Örneğin, bazı yörelerde kaza atlatan bir kişi “iki adet ekmek ve bir miktar tuzu” dul bir kadına sadakaolarak vermekte, yine kazadan ve üzerine gelen felâketten zarar görmeyen kişinin “başının üzerinde tuza bandırılmış ekmek döndürülmekte ve bu ekmek darbe alan bölgeye sürülmektedir.” (Tabiî tuzlu ekmeğin yaraya sürülmesi, tuzun birtakım tıbbî tesirlerini de düşündürmektedir). Görüldüğü üzere, zengin kültürümüzün önemli sayılabilecek yapıtaşlarından birisi olan tuz ve ekmek, mazimizin hemen her devrinde kıymetini korumuş, destanlardan dinî hikâyelere, halk şiirinden klâsik şiirimize, modern şiirden hikâye ve romana kadar edebiyat dünyamızın her şubesinde ifadesini bulmuştur. Tanpınar, kültürü “bir devam meselesi olarak” alır. Ona göre formül, “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek”tir.



Türk Kültür ve Edebiyatında Tuz ve Tuz-Ekmek Hakkı /PDF
Mehmet Samsakçı



*


Tuz Kitabı
Tuz - Duz - Tus - Dus - Toz - Tavar (Çuv)


Altaylarda tuz bulunmuyor, tuz çok kıymetli bir şey; çok uzaklardan çok meşakkatli yollar kat edilerek Altaylara getiriliyor. Daha doğrusu tuz getirmeye gidenler açlıktan, susuzluktan, soğuktan yolda helak olup geri dönemiyorlar. Tuza gidip de dönen yok gibi. Bu sebeple de gözden çıkarılan yaşlıları tuza gönderiliyorlar. Altay Türkçesinde tuskn bar- (tuz getirmeye gitmek) deyimi "ölmek" anlamına geliyor.


Tuz, Romalı askerlere ücret olarak verilmiş, tuz dağıtımı olarak yapılan bu ödemenin Latincedeki adı 'salarium'. İngilizcede 'tuz ödemesi' anlamına geldiği halde bugün sadece 'ücret' anlamında 'salary' kullanılıyor. Bizdeki 'pahalı' anlamına gelen 'tuzlu' sıfatı da bir kıymet ifadesinden kaynaklanıyor.





Kutadgu Bilig:
Negü tir eşitgil közi tok kişi
Tuz etmek idisi akı er başı (KB 1191)
(Gözü tok, başkaları üzerinde tuz ekmek hakkı olan cömertlerin namlısı ne der dinle."


Kişilik kılığlı inançlığ akı
Tuz etmek hakkı tip öter er hakkı (KB 2321)
(İnsanlık yapan, itimat kazanan ve cömert olan insana tuz ekmek hakkı diye, askerler bunun hakkını öderler.)




Bir Kıpçak Türkçesi metni olan Sarayı'nın Gülistan Tercümesi'nde "tuz" kelimesi, 
Kutadgu Bilig'deki gibi yine "tuz ekmek" ikilemesi ile karşımıza çıkmaktadır:



Tuz itmekni unutmas kelb kere yüz,
Kovar bolsan yana kaytarmas ol yüz. (GT 349t1-2)
(Tuz ekmek hakkını, yani minnet borcunu, köpek bile unutmaz, ki yüz defa kovsan dahi yine senden yüz çevirmez.)


Türkmen örf ve adetlerinin ve halk inanışlarının da: 
Değerli misafirler daima duz-çörek 'tuz-ekmek' ile karşılanır. Eve gelen misafire ilk uzatılan şey tuz ve ekmektir. 


Türkmen atasözü : 
"Duzdan ulı bolmak" (Tuzdan büyük olma, büyüklenme)
Misafir yemeğe kalmadan gitmek isterse, bu onun büyüklendiği anlamına gelir ve çok ayıptır. Oysa, tuz en büyüktür, onu bırakıp gitmek olmaz, tok bile olsa yemeğin tuzunu tatmalı, tuzundan aylanayım diye azıcık da olsa yemelidir.


Türkmen Deyim: 
"İyen duzun urar" (Yediğin tuz çarpar)
Sen bana bir kötülük yaparsan, yediğin tuzdan dolayı yaptığın kötülük sana geri döner. 
Yaptığın kötülüğün aynısı senin başına gelir.


Eskiden Altaylılar tuzlu yemeği sevmezlerdi. Diğer yandan, çay demlenirken içine tuz atarlar. Gök Tanrı, Altay Tanrısı ve Ateş Tanrıçasına sunulan yemeklerde tuz yer almamıştır. Ölüm törenlerinde ölen kişinin ruhu için az miktarda tuzsuz yemek yapılır. bu yemeği ölen kişinin ruhunun yiyeceğine inanılır. Tuz yeraltı dünyasına aittir, bu sebeple kişi öldüğü zaman "tuz almaya gitti" denilir.


Türk geleneğinde çocuklar doğunca kokmaması için tuzlanır. Mehmet Eröz Yörükler kitabında, Yörük aşiretleri bebeğin doğumundan sonraki ikinci günde tuzlu suyla yıkandığını, Kazak Türklerinin de bebeği doğumla beraber kırk gün tuzlu suyla yıkadıklarını yazar.



Yunus Emre şiirlerinden:
Şükür bu deme geldük dostları bunda bulduk
Tuz ekmek bile yidük ışk demin oynar iken.

Dostlar gel esenleşelim
Tuz ekmek helallaşalım.

Ekmek yiyüp tuz basmak ol namerdler işidür
Ekmek anı konmaya tuzun hakkı var ise.


Kırgız Türkleri : 
Eğer yalan söylüyorsam beni tuz ursun (vursun).


Alevi-Bektaşi inanışlarında da tuz ayrı bir yer tutmaktadır. Dini törenlerde yemeğe tuz ile başlanmakta ve yemek tuz ile bitirilmektedir.


Yemeğe başlamadan, yemeğin tadına bakmadan tuz dökmenin, aramızdan bazılarının yaptığı veya çoğumuzun farkında olmadan yaptığımız "Türklerin sünneti" olarak nitelenen davranış da akla gelmektedir.


Örneğin Moğolların ve Sibirya Türklerinin yemek pişirilirken tuz kullanmamaları, yedikleri lokmalara tuz sürmeleri...



Azerbaycan Atasözü: 
Yemeğin tadı tuzdadır, dünyanın tadı gözde.

Azerbaycan Deyimleri: 
Duzsuz adam (vefasız kişi) , Bu tuz hakkı (yemin ederken), Elinin duzu yok (Bir kişinin yaptığı fedakarlığa rağmen yakınlarından vefasızlık gördüğünü ifade etmek)


Sofraya önce tuz gelir ve en sonda da tuz kaldırılır.


Dede Korkut Kitabı'nın 12. boyunda Taş Oğuz beyleri Beyrek'ten Kazan'a düşman olmasını istedikleri zaman Beyrek kabul etmez ve "Kazana men asi olmazım" diyerek ant içer:


Men Kazan'ın nimetini çok yemişem,
Bilmez isem gözüme tursun.
Kara koçta kazılık atına çok binmişem,
Bilmez isem mana tabut olsun.
Yahşı kaftanların çok giymişem,
Bilmez isem kefenim olsun.
ala bargah otağına çok girmişem,
bilmez isem mana zindan olsun.
Men Kazan'dan dönmezem bellü bilgil.

(Beyrek'in, Kazan'dan gördüğü iyiliklerin başında 'yediği nimeti' vurgulaması dikkat çekmektedir. Zira birçok diğer metinlerde de tuz 'nimet' kavramı ile özdeşleştirilmektedir.)



Kırgız Türklerinin Manas Destanı:
Temir Han adlı bir han varmış,
aşa katacak tuzu varmış.
bir de Kanıkey adlı bir kızı varmış,
Zırhını giyince boyu onunla birmiş.
Ol Kanıkey denen kız da
oğlum Manas'a denk imiş,
Kanıkey'i istemeğe geldim. (III:73/738-744)

Elçiye zeval olmaz,
kız isteyene hakaret olmaz,
ben de Kanıkey'e geldim,
onu istemeğe geldim.
Tadar mısın sen bu tuzu
verer misin Manas'a kızı? (III:75/834-839)


Altay Türklerinin Alıp-Manaş Destanı:
Ak-Kağan'ın zoruyla
Altay yerini bırakıp
Çaresizce gelenler
Yad elde kıynalanlar
Ak mallarınızı alıp
Geri yaylanıza dönün
Aşlı-tuzlu Altay'ınıza
Tekrar hepiniz dönün. (219/1508-1515)


Tatar Türklerinin Edigey Destanı:
İdil sırtı Sarı Dağ
İlimin yerleşen yurt idi.
İlimi yurda koymadın
İdil'i iki geçirttin
Orada da onu koymadın
Kuru sap, tuzlu arazi,
Kula renk çöle getirdin,
Kumkent denen şehrimi,
Kuma döküp bitirdin! (I:40/275-283)


Battal Gazi destanında tuz motifine rastlayamadık ama Behçet Kemal Çağlar'ın "Battal Gazi Destam"e adlı eserinde tuz birkaç yerde geçmektedir. "Alparslan'ın Düşü" başlıklı bölümünde Alparslan rüyasında gördüğü ve kendisine "Akdeniz'e yürü!" demek isteyen ere, adamlarınınn yetersizliğini şöyle belirtir:


Bak hazırım ben can ile ser ile
Tuz biber olmaya yetmez bu aşa
Ne edeyim bu bir avuç er ile!


Karagöz ve Ortaoyunu'nda sahnenin sonunda, yani işler karıştığında nara atarak meydana çıkıp olayları tatlıya bağlayan, iyilerin yanında, kötülerin karşısında olan, insanlara doğru yolu gösteren; fakat sert ve kaba davranışlarıyla etrafa korku saçan Tuzsuz Deli Bekir, kabadayılığı ve sarhoşluğuyla tanınır. Deli Bekir tuzsuzdur, yani tatsızdır; çünkü hareket ve konuşmalarıyla çevresini rahatsız etmekte, etrafına tat vermemektedir.



Tuzsuz : Hey gidi kahpe felek hey! Beni yine kalaysız tencerede kavur kavur kavurdun.
Karagöz: (İçeriden) Aşağıda bir ses var. Hele dur bakalım kimdir o? (Pencereden bakar) Oooo! rakı tellalıymış.
Tuzsuz: Çoban köpeğinin pencereden insan gibi baktığını görmedim, fino köpeği olsa münasebet alır.
Karagöz: Çoban köpeği babandır, ağzını topla.
Tuzsuz: Vay! Sen adam mısın?
Karagöz: Hayır, bostan korkuluğu.


Masal

Padişahın üç oğlu varmış. Beni ne kadar seviyorsunuz diye sorunca; Büyük oğlu dünyalar, ortanca oğlu yıldızlar kadar deyince sevinmiş. Küçük oğluna sıra gelince tuz kadar demiş. Padişah sinirlenmiş ve oğlunun öldürülmesi için emir vermiş. Ancak askerler şehzadeye acımış ve onu serbest bırakmışlar. Şehzade yaşlı bir kadının kulübesinde yaşamaya başlar. Aradan aylar geçer şehirde büyük bir kalabalık vardır, sebebini yaşlı kadına sorar. O da ülkeye, bir kuşun başa konmasıyla padişah seçeceklerini söyler. Kuş serbest bırakılır ve şehzadenin başına konar. Halk şehzadenin yabancı olmasından dolayı kabul etmez, olayı tekrar ederler. Kuş yine şehzadenin başına konar, halk ta onu padişah olarak seçer. Aradan yıllar geçer, şehzade ziyafet verir. Yemeklere tuz koydurtmaz ve babası ile kardeşlerini de davet eder. Babası yemeği yerken yüzünü buruşturur ve sizin ülkenizde tuz bulunmaz mı, diye sorar. Şehzade cevap verir, bulunur ama sizin tuzu sevmediğinizi duydum, der. Babası, tabiki severim, çok severim, der. Şehzade, ama siz oğlunuzu sizi tuz kadar seviyorum dediği için öldürtmüştünüz, deyince babası onu tanır ve af diler.



Karacaoğlan:
Yeni geldi Arap atın sökünü
Seyir eyle sağa sola bükeni
Helal edin tuz ekmeğin hakkını
Varamıyom beni burda eyler var.


Aşık Kerem:
Tuz ekmek yediğim kavim kardeşler
Nedir bu feleğin ettiği işler
gözümden akıttım kan ile yaşlar
Gelin helallaşın ben gider oldum.

Ararsan var kalbin ara
İller sana der göre
Tuz ekmek yediğin yere
Hıyanetlik etmek olmaz.


Pir Sultan Abdal:
Bir kardaşa meyil verip
Tuz ile ekmeğin yiyip
Azıcık noksanın görüp
Tez başına kakma gönül.

Talibin özünü halleyle pişir
Bu meydana çiğden lokma gelir mi
Üstat nazarında tuzlanmayınca
O lokmada lezzet karar olur mu.


Dadaloğlu:
Yüce dağ başında kar var buzunan
Yaktın beni ağda ile nazınan
Yaremi doldurdun ince tuzunan
Üstüne de biber ektin öl deyi.


"Ay sana ohşar velikin ol savuğdur sin melih, Fark köptür niçe kim bolsa müşabih tuz u muz." [Tuz ile buz her ne kadar (birbirine) benzese  (de) fark yoktur. Ay sana benzer, ancak o soğuktur sen (ise) melih.] Şekil ve renk benzerliği olmasına rağmen, Ali Şir Nevayi sıcaklık ve soğukluk bakımından tuz ile buz arasındaki farkı vurgular.


Tuzlug (tuzluk) sözü, Eski Türklerde türlü anlayışların karşılığı olarak kullanılmıştır: 'tuzlu', çorbaya terbiye amacıyla katılan yoğurt', 'tuz kabı'.


Bahaeddin Ögel 'tuz kabı' anlamında eski kaynaklarda bir deyim bulunmadığını, tuzluk sözünün çok sonraları Osmanlı ve Çağatay kültür çevrelerinde tuz kabı olarak kullanıldığını söyler. 11.yy'da Oğuzlar su kapları ile kase ve buna benzer kaplar için yaygın olarak çanak derlerdi. Kaşgarlı Mahmud Türklerin ağaçtan oyulmuş tuzluk veya tuzluğa benzer kaplar için de çanak dediklerini söyler. böyle dolaylı bir yol ile Eski Türklerin ağaçtan yapılmış tuzlukları hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Ağaçtan tuz kabı yapma yolunun Eski Türklerce seçilmesinde rutubet ve nemlenmenin büyük rolü olsa gerekir. Asma kabağından yapılmış tuz kaplarına Anadolu'da 'tusuyluk' denmekteydi. 


Bir İran atasözü; 'Misafirliğe gittiğinde ev sahibinin tuzluğunu kırma', yani misafirperverlik sembolünü bozma öğüdünü veriyor.



Tuz Kitabı
derleme Prof.Dr.Emine Gürsoy 



*


Yarı İskit olan Demosthenes:


"Hatırlaman için söylüyor, şehrin tuzu ve devlet masasıdır, onun en çok saygı duyduğu - ki şehirde doğmamış, vatandaşı değildir - ne de bize yakın - bu sebeple çıkıyorum."


"For you remember he says1 it is the salt of the city and the table of the state for which he has most regard—he, who is no citizen born—for I will out with it!—nor akin to us."


Aeschines, annesi tarafından bir İskit olan Demonsthenes'i protesto eder. Demosthenes Makedonya dönüşünde Aeschines'in büyükelçi arkadaşlarına saldırmasını saygısızlık olarak görür. Birlikte masaya oturan erkekler birbirlerine arkadaşça davranmalıdır. Demosthenes buna "resmi bir masada oturup beraber yemek yiyen üst düzey yetkililer, yanlış yapana dokunulmazlık vermez" diye cevap verir. Diğer görevliler onu cezalandırmakta özgürdür. Halka açık masa suçluyu kendi memurlarından korumuyorsa, bir grup büyükelçinin masa ve tuzun da, Demosthenes'e saldıran Aeschines'i de korumamalıdır.



Aeschines, On the Embassy/link

"Aeschines had protested that Demosthenes, in attacking his fellow-ambassadors on their return from Macedonia, was violating the common decencies of life, which demanded that men who had sat at table together should treat one another as friends. Demosthenes replied that the table and the salt, even, in the case of the prytanes and other high officials who ate together at a common official table, gave no immunity to the wrongdoer; his fellow-officials were free to bring him to punishment. If the public table of the prytanes did not protect the guilty from attack by his fellow-officers, the table and the salt of the group of ambassadors should be no protection to Aeschines against Demosthenes' attack.... Aeschines declares that the maternal grandmother of Demosthenes was a Scythian."



*

Hestia/Vesta ve Kutsal Ocak



 "Thou hast forsaken thy great oath, the table, and the salt,"
Archilochus


"In the middle of the great living room of the Greek house, the megaron, was a fixed hearth. The fire of this hearth warmed the house on cold days, and over this fire meals were prepared. The fixed hearth was brought to Greece by the Greeks, for in Minoan houses there were only portable fire pots of the sort used for preparing meals in Hellenistic and even in modern times. The sanctity of the hearth is common to the Greeks and the Romans, and it is very probable that the Greek name of the goddess of the hearth, Hestia, and her Roman name, Vesta, are both derived from the same word, although this has been contested.  The sanctity of the hearth is bound up with the fixed hearth. Consequently, the Greeks are responsible for it, not the pre-Greek population, who did not have a fixed hearth. The hearth is the center of the house and the symbol of the family. When Herodotus counts the number of families in a town he counts the hearths.  The hearth was sacred. A suppliant took his place on the hearth, as did Odysseus, Telephus, and Themistocles, because he was protected by its sanctity. People swore by the hearth. The newborn babe was received into the family by being carried around the hearth, a ceremony which was called amphidromia and took place on the fifth day after birth.

The hearth was the center of the house cult and of the piety of daily life. We should remember that while our piety is expressed chiefly in words, by prayers, the piety of the ancients was expressed chiefly by acts. In our schools the day begins with a morning prayer, but in the Greek gymnasia there was a hero shrine at which cult rites were performed. This fact is particularly evident in daily life. Whereas we say a prayer before and after the meal, the Greeks before the meal offered a few bits of food on the hearth and after it poured out a few drops of unmixed wine on the floor. The libation was said to be made to Agathos Daimon, the Good Daemon, the guardian of the house, who appears in snake form. It is not stated to whom the food offering was made, but if someone is to be mentioned it must be Hestia, the goddess of the hearth.

Thus, the hearth was sacred, and the daily meal was sacred. The sanctity of the meal found expression in the rites which accompanied it. It is a widespread custom to regard the meal as sacred. Among many peoples a stranger who has been permitted to take part in a meal is thereby received under the protection of the tribe and becomes inviolable. The meal unites with sacred bonds all who partake of it. One may recall the old Russian custom of offering a distinguished visitor bread and salt before the gates of the city. The same feeling was alive in Greece. "Thou hast forsaken thy great oath, the table, and the salt," the poet Archilochus says reproachfully to someone; and the orator Aeschines asked emphatically of his colleagues by whom he thought he had been deceived: "Where is the salt? where the table? where the drink-offering?" "


Martin Persson Nilsson "Greek Popular Religion" /link



*

Peki Hestia kimdir?

Hestia, parlamentonun koruyucusu olarak görülür ve ayinlerde ona Tuz ile tahıl kurban edilir, masaya da tuz ve ekmek konulur. Homer 'kutsal ocak'tan bahsetmese de, 33 anonim antik dönem Hellen şiirleri "Homeric Hymns" olarak kaydedilmiştir. Daha çok Hellen Tanrılarını anlatan bu şiirleri MÖ 7.yy ila MÖ 5.yy aralığına koyarlar. Delphi'deki 'ocak' tüm Hellenlerin 'merkezi ocağı' olarak kabul edilirken, Hestia'yaya mahsus ilk dairesel yapı da burada inşa edilmiştir. Hestia, İonyalıların "Histie"sinden geçmiştir ve İonyalılar "Grek" değildir!

("the hearth at the temple of Delphi.. communal hearth") - Walter Burkert, 1985


Hestia Kültünün "dışarıdan" geldiği nasılda bellidir. Bugün kim bu kültü devam ettiriyor, Yunanlılar mı Türkler mi?... Hestia-Vesta kültü ne Grek ne de Roma kökenlidir! Kutsal Ocak kavramı Türklere özgüdür ve onlara da İskit ve Etrüsklerden geçmiştir. "Hellenlerin bilmediği dairesel yapı Etrüsklerden Romalılara geçmiştir ve bu tip yapılar sadece Hestia ve Kybele'ye adanmıştır" der Westropp... Ve bu gelenek Türklerle devam etmekte, Od Ana hala beslenmektedir. Ocak'ta evin kutsal merkezidir. Yoksa, Baba Ocağı, Asker Ocağı, Sağlık Ocağı, vs. boşuna denmemiştir!.. /link






Game Of Thrones dizisinde, Frey Hanedanı Starks Hanedanı ile "tuz ve ekmek" paylaşmıştır, Starksların "damat" sözlerini tutmadıkları için ihanete uğramış olarak görür ve "Misafir Hakkı"na rağmen Starkslara ihanet eder ve (Kanlı Düğün sahnesi) kendi evinde misafirlerinin hepsini öldürtür. 

"The Red Wedding, they're calling it. Walder Frey committed sacrilege that day. He shared bread and salt with the Starks. He offered them guest right. The gods will have their vengeance... Frey will burn in the seventh hell for what he did."

Guest Right - Misafir Hakkı
Ne konuk ne de evsahibi birbirlerine zarar vermeyecektir.


SB.





"...sizin Ak Orda'nın Tuzuna tükürmeyeceğinize inanıyorum Beyim."
"Kurmancan Datka" Kırgız filminden bir replik






“Tuz ekmek hakkı bilmeyen kör olsun.” 


20 Mayıs 2017 Cumartesi

Finlandiya Türkleri - Mişer Tatarları




"Yaklaşık 450 yıldır Rus hakimiyeti altında bütün maddi ve manevi varlıkları yağmalanmış olan Tatar Türkleri herşeye rağmen bugün Türk dünyasının en önemli temsilcilerinden biri olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Mişer Tatarları da büyük Türk dünyasının Tatar grubu içerisinde varlığını sürdüren ve geçmişin aksine Tatar adını benimseyerek 
Tatar Türklüğü içerisinde yerini almış olan önemli bir Türk boyudur."
Dr. Ercan Alkaya





1800lü yılların ikinci yarısında Rusların Finlandiya'ya yerleştirdiği Finlandiya (Mişer) Tatarları, bugün varlıklarını korumaya devam ediyor.


Tarih boyunca Sürgün, işgal ve ekonomik nedeniyle sık sık yer değiştiren Tatarların, gittikleri her ülkede yöre insanı ve yerel devlet ile uyumlu, katkı yapan ancak kimliğini de muhafaza eden bir diaspora kültürü oluşturduğunu söylemek mümkün. Tatarlar, yaşadıkları coğrafyanın saygın ve yerli vatandaşları olurken, kökleri ve vatanları ile bağlarını asla koparmayan, Sürgün sonrası Kırım'a yeniden dönüş serüvenlerinde görüldüğü üzre, imkansızlıklar içinde direnç ve azimlerini asla kaybetmeyen kıymetli bir Türk topluluğu olarak, tarihimizde eşsiz bir yere sahipler.


Bunlardan en ilginci, şüphesiz Finlandiya Tatarları'dır. Özellikle Somalili, Suriyeli, Iraklı mülteciler ve onların getirdiği sosyal-ekonomik sıkıntılar nedeniyle aşırı sağın güçlendiği, siyasetin kızıştığı Nordik Ülkeler'de, Finlandiya Tatarları saygın bir azınlık olarak farklı bir hikayenin de mümkün olabileceğini gösteren bir örnek teşkil ediyorlar. Evren Küçük'ün "Finlandiya'da Türk Tatar Toplumu" makalesinde de işlendiği üzere, Finlandiya'daki Tatarlar buraya Nijninovgorod (Grokiy) vilayetinin Sergeç ilçesindeki küçük Mişer Tatar köylerinden   gelmişlerdir. Ruslar tarafından bölgeye yerleştirilen Kazan Tatarları, genelde kürk ticareti ile uğraşmışlar ve ciddi başarı göstermişlerdir. Finlandiya'nın bağımsızlığını takip eden dönemde, Rusya içerisinde kalan Tatar bölgeleriyle iletişimi kesilen bu Tatarlar, yerli kültüre de entegre olarak, "Finlandiya Tatarları" olarak anılmaya başlamışlar.


Cumhuriyetin ilk anlarından itibaren Sadri Maksudi, Yusuf Akçura gibi önde gelen Tatar simaların da etkisiyle, Finlandiya Tatarları Türkiye'den sürekli yardım alan Finlandiya Tatarları, bugün 1000 kadar nüfuslarıyla saygın yerlerini, dil, adet ve dinlerini koruyorlar. Yalnızca, öğretmen ve kitap malzemelerinin genellikle Türkiye'den gitmesi nedeniyle, konuştukları lehçe bugün Tataristan'da konuşulan Tatarca'dan çok, Türkiye Türkçesi'ni andırıyor, Kırım'ın Yalıboyu şivesine benzer biçimde. Bu küçük ancak ilginç Türk topluluğuna dair kişisel merakım ise, yıllar önce yalnızca "teaser"ını izlediğim ve "Finlandiya - Gardaşlarımız gelmiş" ibaresini gördüğüm bir belgesel ile başladı. 


Belgeselde ibareyi görünce, "kesinlikle Finlandiya Tatarları"dır diye düşündüm, yalnızca ismen, böyle bir grup olduğunu biliyordum, Litvanya (Lipka) Tatarları gibi. Fakat o dönemde, belgeseli bulup izlemem mümkün olmadı. Yıllar sonra bir "pazarlama" makalesi yazacakken, belgesele konu olan ticaret sergisine değinmek istedim, bu vesileyle de Finlandiya Tatarlarının kardeşlik gösterisini de izleyerek merakımı gidermiş oldum.


"Karadeniz" vapuru, cumhuriyetin ilk yıllarında hem ticari ilişkileri geliştirmek, hem de Türkiye'nin yeni yüzünü dünyaya tanıtmak için Avrupa'yı dolaşması ve Türk ürünlerini tanıtması öngörülen bir gezici sergi. Akdeniz'i, Manş'ı ve Baltık'ı geçerek Finlandiya'ya, oradan Leningrad'a kadar uzanan yolculuğunda, başından yüzlerce macera ve tatlı anı geçmiş, erken dönem cumhuriyet tarihinin en ilginç motiflerinden biri. Bu vapurun hikayesini anlatan ‘’Seyr-i Türkiye: Karadeniz’’  80 yıl sonra ardından Garanti Bankası ve Netherlands Culture Fund’un sponsorluğu ve Osmanlı Bankası Müzesi’nin katkılarıyla hazırlanmış.


Belgeselin konusu elbette ilginç, ancak Finlandiya'da, vapur yolcularını da şaşırtan bir başka ilginçlik yaşanıyor: Karşılamaya oldukça kalabalık bir kitle geliyor ve kitleden Türkçe sesler yükseliyor! Yolcuları, Finlandiya Tatarları "gardaşlarımız gelmiş" diyerek karşılıyorlar. Uzun bir yolculuk sonunda anadilinde selam duyan vapur yolcuları, şaşkınlık ve duygusallıklarını gizleyemiyorlar.


İnsanın aklına, Kazan Türk Esirlerine Muavenet Cemiyeti, Çilabi Türk Esirlerine Yardım Komitesi gibi organizasyonlarla, Rusya'da bulunan Türk esirlere destek için örgütlenen Tatarlar geliyor. Ve bize "uzaktaki kardeşimiz"i hatırlatan Mağcan Cumabayulu gibi, ne kadar engin ve güçlü bağlarla örülmüş bir ailenin üyesi olduğumuzu hatırlatan bu güzel insanlar, Finlandiya'da yaşamaya devam ediyorlar.


M. Bahadırhan Dinçaslan, 3 Şubat 2017
QHA Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni




Her yıl 20 Mayıs'ta şehitlerini anıyorlar


 Merchant and Writer: Hasan Hamidulla (1900-1988)
Mishar Tatars in Finland are Turkish Tribes, who speaks also Turkish




* * * 



Eşsiz deha, büyük Atatürk’ün Türk turizminin ilk adımını attığını biliyor musunuz?
Hasan Aslan makalesi (2014)


Karadeniz Vapuru'nda öğle yemeği yerken, Mudanya. (13 Haziran 1926)
  Atatürk, geminin hatıra defterine şunları yazmıştı: 
“Sergi, başarıya ulaşmış bir eserdir. Bende gayet iyi izlenimler meydana getirdi. Sunuş tarzı çok iyidir. 
Hazırlayıcısını takdir ve tebrik ederim.”






Vapurun yolcuları arasında 3’üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın oğlu Refi Bayar, Anadolu Ajansı’nın kurucularından şair Kemalettin Kamu, İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör, ilk Türk kadın gazetecilerden Bedia Arseven, ilk Türk kadın milletvekillerinden Mebrure Gönenç ve şair Orhan Veli Kanık’ın babası müzisyen Veli Kanık gibi isimler de yer almıştı...


"Vapurdakilerin heyecanı, Söğütlü yatının küpeştesinden mendil sallayarak vapuru selamlayan Mustafa Kemal'i görünce daha da arttı. Seyyar sergi fikrine başından beri destek veren Reis-i Cumhur için yeni ülkenin yüzü olacak bu vapur büyük önem taşıyordu."

"Karadeniz'in ülkeden ayrılma vakti gelmişti. Önlerinde uçsuz bucaksız ufukta onları Türk vapurlarının hiç seyretmediği denizler, ilk kez demir atılacak limanlar, görülmedik ülkeler beliyordu. Yapılan onca hazırlığa rağmen yolculuk boyunca kimi sıkıntılarla karşılaşacaklardı. Planlanan güzergah üzerinde bazı rotaların haritaları dahi yoktu. Seyyar sergi bilinmezlerle dolu bir yolculuğa çıkıyordu. Avrupa macerası başlıyordu."




Ziyaretçileri üç-dört çeşide ayırmak mümkündür. Bunlardan bir grup, Barselona'da yerleşmiş olan Türk tebaası Musevileridir. Musevi vatandaşlarımız bize bir de ziyafet verdiler. Bu ziyafette hem lafız hem de mana itibariyle ehemmiyetli bir de nutuk söylediler. Nutuklarında, Türkiye'ye Meşrutiyet demelerinden, ziyafet sonrasının üzerine 'Barselona'daki Osmanlı Kolonisi' diye yazmış bulunmalarından anlaşılıyor ki bu vatandaşlarımızın yeni Türkiye'den haberleri yok. Musevilerin Osmanlı İmparatorluğun yıkıldığını ve yerine Türkiye'nin kurulduğunu o akşam öğrendiklerini söylediler.

Marsilya'da büyük bir ilgi ile karşılanmasına rağmen, dönüşte tekrar uğrayacağına söz verir. Fakat Türkiye'den gönderilen uyarı telgrafının geç gelmesiyle, Marsilya'da Ermenilerle beraber Fransızlar protesto eder. Gerekçe ise Bozkurt-Lotus davasıydı.

Paris'te Eyfel kulesine çıkıp ezan okuyan Özbekler tekkesi Şeyhi Ata Efendi....

Londra'da 6 gün içinde 25 bin ziyaretçi...

Amsterdam'a giderken kılavuz kaptan herkesin bizi sabırsızlıkla beklediğini söyledi. Çünkü, Karadeniz Vapuru, Wilis olarak 1905'te bu ülkede inşa edilmişti.

Hamburg; Lütfi Kaptan yabancı olmadığı bir limana demir atmıştı... Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1800 Alman esirini Akdeniz vapuruyla İskenderiye'den alarak vatanlarına kavuşturmuştu.

Helsinki - Finlandiya : Vapuru karşılayanların arasında Türkçe seslenenler vardı, Karadeniz vapuru şaşkındı. Karadeniz Vapuru'nu ilk kez yüksek düzeyde bir devlet görevlisi tarafından ziyaret ediyordu; Finlandiya Dış İşleri Bakanı... Vapura  binen ziyaretçiler "Gardaşlarımız gelmiş..." diyerek sarılıyorlardı. Bunlar yıllar önce Rusya'dan sürülen Kazan Türkleriydi.... 

Leningrad'ta 100'e yakın Sovyet görevlisi bindi. Fotoğraf makineleri toplandı ve telsiz dairesinin kapısı mühürlendi. Kasadaki para sayıldı ve kayıt altına alındı. Gemi personelinin ve heyetinin pasaportlarına el konuldu. Kentte dolaşmak için birer kimlik verildi. Leningrad bizi çok ta dostane bir şekilde karşılamamıştı... Sıkı denetim sadece vapurdakilere uygulanmıyordu, ziyaretçiler izin belgesi almak zorundaydı. Daha sonra bunun olağan uygulamalar olduğunu öğrendik. Karadeniz Vapuru ilk kez liman vergisi ödememişti ve hem Sovyet yetkilileri hem de halk büyük ilgi gösterdi. Sovyetlere göre sergiyi günde 9 bin kişi ziyaret etmişti. Leningrad Ticaret Odası 150 kişilik bir heyet onuruna davet verdi....

*

Bir beyaz vapur ki, temsil ettiği ülkenin nişanelerini koynunda taşıyarak, 86 gün boyunca Avrupa’da yol aldı.
Bir beyaz vapur ki, temsil ettiği cumhuriyet adına 12 ülkede 16 limana demir attı.
Bu beyaz vapur içindeki mütevazi ürünler, yeni kurulmuş bir cumhuriyetin kalkınması için, Avrupa pazarlarında kendine bir yer aradı. 
Bu beyaz vapur içindeki bir avuç insan, yeni kurulmuş bir cumhuriyetin aynası olmak için çabaladı. 
O vapur ki, kimilerince yerden yere vuruldu.
Kimilerince göklere çıkarıldı. 
Bazılarına göre yapılan onca emek, harcanan onca para heder oldu.
Bazılarına göreyse Avrupa’nın kafasındaki fesli, çarşaflı, bağnaz Türk imajı tarumar edildi.
O vapur ki, gittiği kimi ülkelerde izdihamla, kimilerindeyse ilgisizlikle karşılandı. 
En itibarlı günlerini, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden seyyar sergiyi taşıdığı yıllarda yaşayan, Karadeniz vapuru, ne yazık ki kendi sularında unutuldu. 
Ev sahipliği yaptığı seyyar sergi de aynı kaderi paylaştı. 
Sergi, dönemin gazeteleri dışında tarih sayfalarında kendine geniş yer bulamadı. 
Yolcularının teker teker yitip gitmesiyle anılardan da silindi gitti.
Bugüne kadar, Karadeniz seyyar sergisinden pek çok kimsenin haberi bile olmadı.

Cumhuriyetin 3’üncü yılında Türkiye’yi Avrupa’ya tanıtan sergi gemimiz 1951’de yok edildi.


2006 yılına ait belgeselin yönetmeni Soner Sevgili, müziğini Emre Irmak bestelemiştir.










ilgili:

"Kalevala, 19.yüzyıl epik şiir eseridir ve Elias Lönnrot Finlandiya'daki "TURKU" Kraliyet Akademisi'nde okumuştur. Ve KALEVALA şiirinde de "ATHI" ve "TYRYA (TURYA)" kelimeleri geçer." - KURT