*
"...Diğer yandan Türklerin sarışın ve açık renk gözlü olmasından bahseder. Afrasyab'ın bayrağında yaldızla işlenmiş yarım bir ay parlamaktadır der; "Mor menekşe zemin üzerinde, tepede yarım bir Ay'la altın işlemeli ipek bayrak....". Turan ve Çin kralı Argasp'ın ordusunda kullanılan bayrakta Türklerin totemi olan bir kurt resminin varlığı da Şehname'de zikredilmektedir...."
Şehname'de Türkler - Tadeusz Kowalski
Çev.Yrd.Doç.Dr.Harun Güngör
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 1, YıI 1: 289-300
*
G.Grimaylo, eski zamanlarda Güney Sibirya'da yaşayan Turalar hakkında şöyle der: "Turalar genellikle orta boylu, sağlam bünyeli ve güçlüdürler. Yüzleri uzun, beyaz, saçları sarışın; burunları uzun ve düzdür.
Burun yapıları genellikle kavislidir ve gözleri mavidir."
(Grimaylo-Zapadniye Mongoliya i Uranxayski kray, Leningrad)
Oğuz destanının giriş kısmı şöyledir:
"Bir gün Ayhan bir oğul çocuk doğurdu; çocuğun saçları ve kaşları siyah, gözleri mavi idi;
ağzı kor gibi kızıl olup meleklerden bile güzeldi."
Turgun Almas
Uygurlar (Selenge Yayınları)
*
Çinliler sâde Kâşğar halkını değil, daha başka Orta ve şimal Asyalıları, bu arada Tölis ile Kırgız Türklerini de "yeşil-gök" gözlü ve "kırmızı saçlı" yani Europeoid görünüşlü olarak anlatmakta, hattâ Gök-Türk Hakanı Mukan 'ın (ölümü M. 572) lâcivert taşı gibi gözleri ve uzun kırmızı yüzünden bahs etmektedirler.
Acaba Kâşğar 'ın Karluk ili olduğu devrede bu görünüşteki güzellerin mevcûdiyeti mi Mascûdî'ye şu sözleri ilham ettirmişti : "Şu H. 332 yılında (M. 933)...(Türklerin) en güzel görünüşlü olanları, en uzun boyluları veçheleri hepsinden daha parlak olup sabah güneşini andıranlar Karluklardır"
M. IX.-X. yüzyıl müslüman müellifleri Türkleri şöyle anlatır : olağan üstü bir beyazlıkta veya kırmızı yüzlü, küçük gözlü, ezik burunlu. Bazen kırmızı saçtan da bahsedilir....."Hu"-Türk dediğimiz Doğu Türk tipi ile Europeoidlerin karışmasından mütevellit bir görünüş arz edebilmekte idiler. Mongoloid husûsiyetleri olan, fakat parlak beyaz tenli, sarı saçlı, mavi gözlü kimseler hâlâ Kâşğar 'da dikkati çeker.
Dr.Emel Esin
*
Ammianus Marcellinus'da (4.yy):
"ALANLAR UZUN BOYLU, GÜZEL GÖRÜNÜMLÜ VE HAFİF SARI SAÇLIDIR. SİLAHLARININ HAFİFLİĞİ NEDENİYLE OLDUKÇA HAREKETLİDİRLER. DAHA SADE VE DAHA KÜLTÜRLÜ HAYAT TARZIYLA HUNLARLA TAMAMIYLA BENZEMEKTEDİRLER. ONLAR BARBAR GELENEKLERİNE GÖRE KILIÇLARINI YERE SAPLIYORLAR VE MARS'A OLDUĞU GİBİ KILICA TAPIYORLAR"
ALANS - Turkish Tribes
"They are long, but they are almost all Halani and beautiful little blond hair, eyes,
arms slightly tempered grim and terrible swift."
- Ammianus Marcellinus 4th c AD
SUMERIAN
Ebih-II the Superintendent of Mari Syria, 2400 BC
Paris Louvre Antiquities Syria
Gökyüzü, tüm toplumlarda ve dinlerde, sahip oldukları özellikler dolayısıyla, hep kutsal kabul edilmiş ve göğe yakınlık, kutsala yakınlık olarak nitelendirilip hep arzu edilen bir şey olmuştur.“Göğe bakmak, aydınlanmak demektir. Gök, ilkel insana gerçekte nasılsa öyle görünür: sonsuz ve aşkın. Gök, insanın ve yaşam gücünün temsil edemediği “bambaşka bir şeyi” yani sonsuzluğu, mükemmel bir biçimde temsil eder.”
İlkel insana göre gök, uçsuz bucaksızdır. Ulaşmanın mümkün olmadığı kadar yukarıda ve her şeyin üstündedir. Aşkınlığının simgesi, sonsuz olmasından kaynaklanır. Yani gökyüzü, ‘ezel ve ebed’in simgesidir. Ezeli ve ebedi olmak ise her şeyden önce tanrı’nın sıfatıdır. Böylece gökyüzünün sahip olduğu sonsuz ve aşkın olmak, ezeli ve ebedi olup en yukarda bulunmak, aynı zamanda tanrının da özellikleri olduğundan tanrı ve gök kavramları hep bir arada anılmıştır.
Dinler tarihçisi Mircea Eliade’ye göre, “en yüksek olmak”, tanrılara özgü bir niteliktir. İnsanın ulaşamadığı yukarı bölgeler, yıldızlı gök, tanrılara özgü aşkınlık, mutlak gerçeklik, sonsuzluk gibi ayrıcalıklara sahiptir. Bu tür bölgeler tanrıların mekânıdır: Bu bölgelere, ancak birkaç ayrıcalıklı kişi göğe yükselme ayiniyle ulaşabilir.
Bazı dinlere göreyse buralar ölülerin ruhlarının gittiği yerlerdir. “Yüksek”, insanların ulaşamayacağı bir boyuttur; doğal olarak insanüstü güçlerin ve varlıkların sahip olduğu bir yerdir. “Tapınağın basamaklarını törensel olarak çıkan ya da göğe uzanan ayinsel bir merdivene tırmanan kişi artık insan değildir; ayrıcalıklı ölümlülerin öldükten sonra serbest kalan ruhları, göğe yükselirken insan olma durumundan sıyrılırlar.
Yine Eliade’ye göre gök, varlığıyla aşkınlığı, gücü ve değişmezliği simgeler. Gök; yücedir, sonsuzdur, dokunulmazdır, güçlüdür. Çünkü yalnızca “yüce” olmak, “yükseklerde” bulunmak (dinsel anlamda) kudretli ve kutsal olmakla eşdeğerdir. Bu nedenledir ki; göğün kutsiyeti tanrının orada bulunmasından değil, göğün ezelden beri yüce, sonsuz ve erişilmez olmasından ileri gelir. Göğün bu özelliklerine hayranlık duyan insanoğlu, en büyük sığınağı olan tanrının mekânı olarak da gökyüzünü uyun görmüştür. “ ‘En yüksek’, ‘parlak’, ‘gök’ kavramları aracılığıyla uygar halklar tanrı düşüncesini ifade ederler. Tanrının aşkınlığı, göğün ulaşılmazlığı ezeliyeti, ebediyeti ve yaratıcı gücüyle ortaya konur.”
Abdülkadir İnan, eski Türklerdeki “tanrı” ve “gök” anlamlarına gelen “teñri” terimi hakkında şunları yazmıştır:
“Eski Türkçede ‘tengri’ kelimesi göze görünen gök ve ‘Allah’ anlamlarını ifade etmiştir. Şimdiki Şamanistler nasıl ki bir dağı yahut bir ırmağı aynı zamanda bir ruh telâkki ediyorlarsa eski Türkler da göğü öyle, yani maddi bir varlık sandıkları gök ile yüksek ve büyük ruhu- Tanrıyla aynı şey telâkki etmişlerdir.”
Gök kelimesi aslında göğün rengi olan maviyi ifade etmektedir. Zamanla gök kelimesi hem göğün kendisini hem de mavi rengini karşılarken; tanrı kelimesi yaygın olarak ‘yaratıcı’ anlamını kazanmıştır.
Göğün kutsallığı, doğrudan gök tanrıyla ilgili olmayan pek çok ayinde ya da mitte ortaya konmuştur. Bu ayinler ve mitler aslında göğün kutsiyetinin tanrısallıktan ileri gelmediğini, yükseklik ve aşkınlık özelliklerinden dolayı kutsal olduğunu ve göğün aslında sahip oldukları bu özelliklerden dolayı tanrı mekânı seçildiğini göstermektedir. “Kutsal gök, gök tanrısı ‘ikinci’ planda kalsa da ‘yükseklik’, ’yükselme’, ‘merkez’ simgeleriyle din alanında yer almaya devam etmiştir.”
Göğün sahip olduğu bu özellikler, aynı zamanda kendisine yakın olan her şeye de ayrı bir kutsiyet yüklemiştir. Dağ, göğe yakındır ve bu nedenle çift yönlü bir kutsallığa sahiptir....
Seniha SÖNMEZ
Türk Dili ve Edebiyatı,2008
"Kıpçaklar Guzlar'ın istila ettiği bölgeyi dolaşarak Aşağı Don, Dinyeper ve Dinyester nehirlerinin bereketli, tahıl yetiştirmeye müsait topraklarında kendilerine yeni bir yurt edindiler. İşte burada onlara Kuman veya Poloves ismi verilmiştir.
Çinliler Kıpçakları sarı saçlı ve mavi gözlü olarak tavsif ederler. Memluk hükümdarı Sonkor bile sarışın fakat Kıpçak orijinliydi. Macaristan'daki Kuman torunlarına parlak, lepiska kıvırcık saçlı ve mavi gözlü oldukları içi - aralarında esmerlerine rastlansa da- "çango" derler. Ruslar'ın taktıkları "Poloves" lakabı ise "polova" kelimesinden gelmektedir ki manası parlak sarı saç rengini andıran ufalanmış saman demektedir. 14.yüzyılda yaşayan bir Arap coğrafyacısına göre "Kıpçaklar kendilerine has dindarlıkları, cesaretleri ,çevikleri, güzel çehreleri ve düzgün yüz hatları ve asaletleriyle diğer Türkler'den ayrılırlar." Şu halde Kıpçaklar tipik Avrupaoid oluşlarıyla güney komşuları Türkmenler'den ayrılırlar. Ruslar ilk defa 1055'de onlarla çarpışıp barış anlaşması imzaladıkları dönemde ak gözlü ve sarı saçlı halleriyle dikkat çekmişlerdir." ...
L.Gumilev
Hazar Çevresinde Bin Yıl
***
Blue Eyes ; "God Shall Protect Us, God is With Us"
Sumerians believed that the Gods lived in the blue sky. The figures of the Gods/Kings/Priests are inlaid with blue eyes.
The evil eye what we know as NAZAR is coming from the Sumerians Culture. They are also the first civilization that used glass in Mesopotamia in 3500 BC. In many colors many glass beads were found with the excavations.
With the last resources, we know that they are the Turkic Tribe.*
According to the archaeological remains of the Sumerians ;they migrated mostly in Eastern Anatolia and Azerbaijan in the southern part of the Caspian Sea and north of Turkestan. In the time of Alexander the Great, they migrated for the second time to Anatolia and Azerbaijan.
The Blue Eye NAZAR have nothing to do with MEDUSA the Gorgon. It is an another story....
SB.
The Sumerians. Possibly as early as 8000 B.C.E., an ancient race lived in Mesopotamia, also known as the "Fertile Crescent," between the Tigris and Euphrates Rivers. These people were the Sumerians. They made astronomical observations and developed astronomical theories that were later borrowed by invading Semitic people from the North and West. Sumerians invented a form of writing in clay with a wedge-shaped stylus that was an evolution of their earlier pictographs. This stylus writing in clay is called cuneiform, from the Latin words cuneus, "wedge," and forma, "shape."
By the time of classical Greece, the Sumerian race had been completely forgotten. In 1846, Sir Henry Layard (1817-1894) visited archaelogical digs in the ancient Assyrian city of Nineveh. He found many clay tablets with cuneiform writing. They could not be interpreted at the time but realizing their historical importance, he sent what he found to the British Museum.
A Londoner named George Smith (1840-1876) heard of these mysterious ancient inscriptions, and devoted his spare time to studying them at the British Museum. He deciphered tablets found by Layard and others, and the British Museum gave him a permanent position because of his successes.
The cuneiform tablets proved to be an invaluable treasure trove. They were remains from the library of Ashurbanipal (668-626 B.C.E.), an Assyrian king who had all existing cuneiform tablets in the kingdom collected and copied. Thus the library contained a very complete chronology of the earlier Semitic Babylonian dynasties and their culture. Older Sumerian works that still existed were also copied.
George Smith is probably most famous for deciphering the Babylonian Epic of Gilgamesh (Bilgamesh), which included an account of the Biblical Flood. (Later, in 1914, Arno Poebel announced the deciphering of an earlier Sumerian tablet from Nippur that also described the Biblical Flood.) Smith's keen insights allowed him to decipher abbreviations that Sumerians and Babylonians used in astronomical tables. In 1876, George Smith became ill and died while on a final mission searching for missing tablets in the area surrounding Nineveh.
As the texts were deciphered, it was realized that the Semitic Babylonian was mixed with an unrelated language. This turned out to be Sumerian. George Smith published the "Annals of Assur-bani-pal" in 1871, and once again the world learned of the ancient Sumerians.
The Sumerians referred to themselves as the "Black Heads" (as did later Babylonians). Statues of Sumerians that have been excavated appear similar to some statues from ancient India. Since deciphering cuneiform, Sumerian has been classified as a Turanian language, unrelated to Semitic or Indo-European languages.
One quality ascribed to their god En-lil was "Father En-lil, Shepherd of the Black Headed People.".......
SUMER/SÜMER/KENGER/SUMERIAN - MESOPOTAMIA = TURANIAN
"The wonderfull system of writing, called from the shape of the characters, cuneiform , or wedge-shaped was invented by the orginal Turanian inhabitants of Babylonia..."
(page 16)
"It is generally supposed that Babylonia was peopled in early times by Turanian tribes (tribes allied to the Turks and Tatars) and that these were conquered and dispossessed by the Semites..."
(page 34)
ANCIENT HISTORY FROM THE MONUMENTS -
Muazzez İlmiye Çığ / Türkiye- Sumerolog
Prof.Dr.Saleh SULTANSOY/ Azerbaycan
Turanian is the name of the Turkish Tribes, (Tur / Tar is the root word for Turk ; first to be seen 5000 years ago, in Assyrian tablet as Tur-uk-ki.
//TURKİSH TRIBE
//BLUE EYES MAY PROTECT US