kurtuluş savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kurtuluş savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Gözleri Çakmak Çakmaktı


Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu,

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki,

Şayak kalpaklı adam,

Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden,

Güzel, rahat günlere inanıyordu.

Ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki

Mavzerinin yanında, Birdenbire beş adım sağında,

O'nu gördü. Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.  Paşalar: "Üç" dediler.


Sarışın bir kurda benziyordu,

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

Eğildi, durdu. Bıraksalar,

İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak,

Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak,

Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.


Nâzım Hikmet / Kuvâyi Milliye



23 Eylül 2025 Salı

Hint Asıllı İngiliz Casus

 

İngiltere'nin Tuttuğu Suikastçı



Anafartalar Caddesi'ndeki Hafızamız ve Mustafa Sagir

Vahap Candan


İngilizler, sömürgesi altındaki Hindistan’ın çeşitli yerlerinden zaman zaman birkaç Hintli çocuğu hükümet adına eğitmek üzere İngiltere’ye gönderirlerdi. Hindistan’ın Peşaver şehrinde dünyaya gelen Sagir’i de henüz on yaşındayken İngiltere’ye götürdüler. Önce Londra’nın küçük bir kasabasında özel bir okulu sonra Lincoln Koleji ve Cambridge Üniversitesi’ni bitirmişti. İngiliz MI6 gizli servisi tarafından yetiştirilen Sagir, Arapça, Farsça, Almanca ve Türkçe bilmekteydi. İyi yetiştirilmiş bir ajandı. İstanbul’a ve Ankara’ya gelmeden önce Afganistan'da ve Mısır'da İngiltere adına önemli operasyonlara imza atmıştı.

1920 yılının ortalarında İstanbul’a gelir. Casusluktaki başarıları dolayısıyla, Sagir, Anadolu’daki Millî Mücadele’yi baltalamak ve Ankara’nın durumu hakkında ayrıntılı bilgiler toplamakla görevlendirilir. Rolünü çok iyi oynamıştır: İngiliz düşmanı bir Hindistan Müslümanı ve Hint Hilafet Komitesi murahhası olarak tanıtır kendini ve İstanbul’da Milli Mücadele’ye destek verenlerin arasına sızar. İstanbul Şehzadebaşı’ndaki evinde “Türk ve Hint Uhivveti İslamiyye” adlı bir cemiyet kurmuştur. Evinde Mustafa Kemal, Enver Paşa, Cemal Paşa gibi komutanların resimleri asılıdır. Cemiyete gelip gidenler arasında Milli Mücadele’ye kaçak silah ve mühimmat gönderen Erkân-ı Harp Subayı Filibeli Ali Bey, Yüzbaşı Emin Bey ile Muğlalı Mustafa Bey gibi milliyetçiler de vardır. 

Bu nüfuzundan yararlanan Sagir, Anadolu’ya silah kaçıran gizli örgütlerdeki Türk dostlarının yardımıyla Kasım 1920’de İstanbul’dan Anadolu’ya geçirilir. Aralık ayında Ankara’ya ulaşır. İngiliz örgütünün verdiği asıl göreve gelmiştir sıra. Aslında Mustafa Kemal başta olmak üzere Milli Mücadele’nin ileri gelenleri de Sagir’i beklemektedir. Onun İngiltere adına istihbarat yapan bir ajan olduğuna dair ciddi bilgiler vardır Ankara’da.

Ankara’ya geldiği gün onu iltifatla karşılayanlar arasında Ankara Valisinin yanı sıra İstiklal Mahkemesi Başkanı Kılıç Ali Bey de vardır. Ankara istihbaratı da kendi oyununu kurmuştur. Mustafa Kemal Paşa da kabul eder Ajan Sagir’i. O sırada Kılıç Ali Bey de Kemal Paşa’nın yanındadır. Görüşme sonrasında Sagir’i uğurladıktan sonra Paşa, Kılıç Ali’ye dönerek “Mükemmel bir casustur.” der. Ali Bey başını sallayarak, takip ettiklerini söyler.

İngiliz Ajanı Sagir Ankara’da kaldığı süre içinde bakanlarla ve gazetecilerle dostluk kurmaya çalışır. Amacı fırsatını bulursa Kemal Paşa’ya suikast yapmaktır.

Ankara’dan İstanbul’a sık sık mektup gönderir. Aslında mektup kılıfına sokulmuş raporlardır gönderdikleri. Aynı yöntemi 1910 yılında Mısırlı direnişçilerin arasına sızarak kullanmıştır, deneyimlidir. 1. Dünya Savaşı yıllarında Afganistan’a giderek yine İngiltere adına casusluk yapmış, Afganistan kralına suikast düzenlemiştir.

Sagir’in İstanbul’a gönderdiği mektuplar, İleri gazetesinden Cavid Bey aracılığı ile kod adı Ramiz Bey olan gizli şef Albay Nelson’a ulaşmaktaydı. Sagir, takip edildiğinden şüphe duymuyor; Milli Mücadele’nin ileri gelenlerinin kendisine mutlak güvendiklerini düşünüyordu. Türk istihbaratı, Sagir’i takip ediyordu, mektuplarını görünmez mürekkeple yazdığını tespit etmişti. İstanbul’a, Albay Nelson’a ulaşan mektuplar, kimyasal bir tozla sıvazlandıktan sonra görünür oluyordu. Mustafa Kemal’in günlük hareketleri, “hangi saatte evden çıktığı, yanında kimlerin bulunduğu, nasıl bir otomobille gezdiği, otomobilin hızı gibi birçok bilgiyi içeriyordu. Günü gelince kullandığı eşya ve giysileri tek tek arandı ve şüpheleri doğrulayan başka delillerin bulunması üzerine hemen tutuklandı” ve deliller İstiklal Mahkemesi’ne gönderildi. (Aybars, sh.76).

Sagir’in yargılanmasına 10 Mayıs 1921’de başlanır. Mahkeme heyetinin başkanı, onu, Ankara’ya gelişinde iltifatla karşılayan Kılıç Ali’dir. Duruşmalar Hakimiyet-i Milliye gazetesinde günü gününe yayımlanır. Mustafa Sagir, İngiliz Dışişleri bakanlığı emri ile Mustafa Kemal’i, Afganistan Kralı’nı öldürdüğü gibi öldürmekle görevlendirildiğini hemen kabul eder. Kabul etmekten başka çaresi yoktur; çünkü deliller çok açıktır. Ayrıca Anadolu’da bulunan İngiliz gizli teşkilatı hakkında önemli bilgiler verir. Mahkeme, 23 Mayıs 1921’de idam kararıyla sonlanır. Sagir’in Mahkemedeki son sözleri ise “Evet, suçlamaları kabul ediyorum ama bana idam cezası vermeniz hukuka aykırıdır.” anlamındadır:

“…Bu memleketin evladından değilim. Hıyanet-i vataniyye ile maznun olamam. (suçlanamam) Ben Türk milleti ile perverde olmadım. Beni İngiliz yetiştirdi, siz yetiştirmiş olsaydınız, size de aynı hizmeti yapardım.” diyerek bu suçtan dolayı idam edilemeyeceğini ileri sürdü. Yani “Türk olmadığım için vatana ihanet etmiş sayılmam" demişti. İhanet edilen vatan, Türk vatanıydı. Fakat casus Türk değildi. Ne kadar akıllıca!

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, İngiliz (işgal) Yüksek Komiseri Sir H. Rumbold, Hintli Ağa Han ve daha birçok yetkili ya da İngiliz-perver, Sagir'in serbest bırakılmasını ister. İngilizlerin ısrarlı taleplerine rağmen karar 24 Mayıs 1921’de Karaoğlan meydanında (bugünkü Ulus Meydanı) sabaha karşı infaz edilir.


Vahap Candan

Bütün Dünya Dergisi, Haziran 2025



İlgili

Casus Arkeologlar 1-9




1 Eylül 2025 Pazartesi

İzmir'e Doğru

 


Süvarilerin doludizgin nal sesleri, ağır topçunun bombardımanı, yerine göre yangın çatırtıları, hücuma kalkan piyadelerin 'Allah Allah' nidaları, Yunan tayyarelerinin uğultusu vs; bütün bunlara, gittikçe yükselen dozda, kurtuluş leitmotivi eşlik etmektedir.

Haritada köklü değişiklik görünüyor: Afyon ve çevresindeki mavi renkler silinerek Türk kuvvetlerini gösteren kırmızı renklere dönüşüyor; ve İzmir istikametindeki ilerleyişlerini sürdürmekteler; birer birer kasabalar, şehirler kurtarılarak, kırmızı halka ile çevrilmektedir. Türk süvarisi, sert ve hızlı, ric'at eden düşman kuvvetlerine saldırıyor; geride, yanan bir köy; yollarda dağılmış kağnılar, insan ve hayvan cesetleri. ...

At üzerinde, yanında öteki paşalarla cephe hattında muharebe idare eden Gâzi Mustafa Kemal Paşa, eliyle çeşitli yönleri göstererek, emirler veriyor. ...


Sokaklarda ise insan cesetleri, ağır duman ve ahşap evleri kavuran alevler.

1 Eylül 1338 (1922): Uşak kurtarıldı; şehir yanıyor.

4/5 Eylül 1338 (1922): Ordu, Kula ve Alaşehir önlerindedir: Alaşehir yanıyor.

5 Eylül 1338 (1922): Süvari fırkası, Salihli'ye girdi: şehir yanıyor

6 Eylül 1338 (1922) Süvari Kolordusu Milne Hattı'na varıyor. Akhisar ve Aydın kurtarıldı.

7 Eylül 1338 (1922): Aydın kurtarıldı.

8 Eylül 1338 (1922): Manisa ve Nif kurtarıldı. Manisa yanıyor.


Ankara’dan uçan kuşlar,

Afyon yaylasında kışlar,

Biz İzmir’i alacağız,

Kolu sırmalı çavuşlar...


Defne dallarıyla süslenmiş, beş otomobil, birbiri ardınca, Nif yolundan (Kemalpaşa), ağır ağır, İzmir'e giriyor; arabaların iki yanında, kurtuluş ordusunun neferleri yürümekte. ... Tam giriş kavşağında, bir süvari müfrezesi onları karşılıyor. Süvari merasim kıt'ası: En öndeki kumandan, atının üzerinde çakı gibi dimdik, genç bir zabit, müfrezesine kılıç çek kumandasını veriyor. Süvariler, birden kılıçlarını çekiyorlar; bir anda kılıçlar, güneş ışığında parıl parıl parıldıyor; sonra, süvariler merasim nizamında, otomobillerin iki yanına geçiyorlar; Kordonboyu'na doğru yürüyüş bu minval üzere gidecek ...

-Mustafa Kemal Paşa:

"...ve Türk milleti... emniyet ve saadetini zâmin prensiplerle... medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir..."


Attilâ İlhan, 1998

"Gazi Mustafa Kemal Paşa" O Sarışın Kurt.


***


Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar'da ve Anadolu'da Yunan Mezâlimi, C. I-II-III, Anadolu'da Yunan Mezâlimi, Ankara, 1996

https://devletarsivleri.gov.tr adresinde yayınlar bölümünde

Örnek:

Aydın-İzmir ve çevresinde Yunan zulmü ve katliamları...











Unutma, Unutturma...



15 Ağustos 2017 Salı

SİSAM BOĞAZINDA 1000 LEVENDİMİZ ŞEHİT OLDU





1824 YILININ AĞUSTOS AYINDA 
SİSAM BOĞAZINDA 1000 LEVENDİMİZ ŞEHİT OLDU


Biz Türkler, genellikle Ağustos ayında büyük zaferler kazandığımız kadar bir o kadar da hezimetler yaşamışız…

Bu yıl vaktiniz olursa 17 Ağustos'u 18 Ağustos'a bağlandığı akşam saatlerinde Sisam Boğazına doğru bakın. Denizde Yunanlıların teknelerle fener alayı düzenlediğini göreceksiniz.

17-18 Ağustos 1824 Sisam Deniz Savaşı'nın kutlamasını yapıyorlar.

Aradan 193 yıl geçmiş olmasına rağmen bu kutlamayı hiç aksatmadan sürdürürler. Zira, 1824 yılının 17 Ağustos gecesi Sisam önlerinde Osmanlı Donanmasını boğazın serin sularına gömmüşler. Tam tamına 1000 askerimiz şehit olmuş. Konu hakkındaki araştırmamızı Kuşadası Yerel Tarih Dergisinin ilerki sayılarında yayınlayacağız.

Yalnız şunu bilin, Sisamlı denizciler içi saman doldurulmuş ve samanların üzerine katran dökülmüş küçük teknelerle gece karanlığında ahşaptan yapılmış Osmanlı gemilerine yaklaşmışlar ve Osmanlı gemisinin dibine geldiğinde teknelerini ateşe vererek gemimize çarparak yanmasını sağlamışlardır. Can havliyle kendini denize atan tüm leventlerimiz ise palalarla katledilmiştir. 

Bir kaç yıl evvel Sisam-Pythogorio'da tatile giden bir Türk anlatmıştı: Durumu bilmedikleri için o kutlamalara katılmışlar, denizdeki fener alayına katılarak kendi dedelerinin şehit edilmesini bilmeden kutlamışlar. Bilinçsiz yetiştirilen nesiller böyle olur. Kendi atasının yenilgisini eloğluyla birlikte kutlar, coşku dolar, kendinden geçer. Artık Kuşadası'nın Düşman İşgalinden kurtuluş günü olan 7 Eylülleri bile mümkün olduğunca sönük kutlamıyor muyuz? Kuşadalılardan kaç kişi katılıyor? Kardeş Belediye olan Sisamlıları rencide etmemek için temsili düşman askerlerinden kurtuluşu bile kaldırmadık mı? 

Adamlar 193 yıllık geleneğine sahip çıkarken, sen 95 yıllık geleneğine bile sahip çıkamadın! Yoksa bu toprakları hala kendimize ait hissetmiyor muyuz? Cephelerde ateşkes her zaman karşılıklı olur, tek taraflı ateşkesten her zaman ateşi kesen taraf zarar görür. Tarih bunun binlerce dersiyle doludur.

Sedat Onar
Yerel Tarih (KUYETA)













OTUZBİRLER MEVKİİ-KANLI YOKUŞ-KALENDER PAŞA-BAYRAKLI DEDE


Coğrafi isimlerle tarih iç içedir. Coğrafi bir mevkie verilen isimlerin tarihsel bir geçmişi her zaman olmuştur. 

Şimdi Palm Bay-Adaland tesisleri ile Kongre Merkezi arasından yukarı çıkan yolun tarihsel adı “Kanlı Yokuş’tur”. Bu tepenin adı da Otuzbirler Mevkii olarak geçmektedir. Kimisi Otuzbirler Mevkii’ni Kuştur’un daha güneyindeki Kuştur Disko’nun bulunduğu tepe olarak adlandırsa bile 19ncu yüzyıl haritalarında Palm Bay ve Adaland’ın bulunduğu tepeye verilen isimdir. Otusbirler isminin verilişi de herkesin anladığı manada argo kökenli bir isimlendirme değildir.

1821 yılında Kuşadası Mutasarrıfı (Kaymakamı) olarak görev yapan Kalender Paşa’nın, Bayraklı Dede’nin, Kanlı Yokuş’un ve Otusbirler Mevkii’nin birbiri ile ilişkisi ve Türk tarihine hüzün ve acı veren farklı bir hikayesi vardır. Meraklanmayın dergimizde yazacağız. Ancak yerel yöneticilerimize bir görev düşüyor. Bu bölgedeki tarihsel adları birer levha ile buralara koymak gelecek nesillerin burayı unutmamasını ve ibret alınmasını sağlar. 

Şimdilik Kuştur’dan Adaland istikametine çıkarken bu yolun 31 askerimizin kanı ile sulandığını bilin ve içinizden sessizce bunlar için birer Fatiha okumayı esirgemeyin. Bayraklı Dede Türbesinin neden bu yokuşa bakan bir tepede olduğunun hikayesini de hayalinizde yazmaya çalışın.


Sedat Onar
22 Temmuz 2017
Yerel Tarih (KUYETA)



12 Kasım 2015 Perşembe

Venizelos - Nobel - Atatürk











Mister President,


For almost seven centuries, the whole of the Near East and a large part of Central Europe was a theatre for bloody wars. The main cause of this was the Ottoman Empire and the absolutist regime of the Sultans. The subjugation of Christian people, the religious wars of the cross against the Crescent which inevitably followed, and the successive resurgences of all the peoples who aspired to their liberation created a situation which remained a permanent source of danger as long as the Ottoman Empire retained the imprint of the Sultans.


The foundation of the Turkish Republic in 1922, when the natioanl movement of Mustafa Kemal Pasha triumphed over its adversaries, put a definitive end to that state of instability and intolerance. Indeed, very rarely has such a radical change been achieved in so short a time in the life of a nation. An empire in decline, living under a theocratic regime where the notions of law and religion intermingled, was turned into a modern nation state, full of vigour and life.


Through the impetus given by the great reformer Mustafa Kemal Pasha, the absolutist regime of the Sultans was abolished, and the state became truly secular. The whole nation embraced progress, rightly ambitious to be present at the forefront of civilized peoples. 


But the consolidation of peace went hand in hand with all the internal reforms which gave the new, predominantlyethnic Turkish state the image it has nowadays. Indeed, Turkey did not hesitate to accept legally the loss of provinces inhabited by other nationalities and, satisfied with the ethnic and political borders defined by the treaties, she became a true pillar for peace in the Near East.


We, the Greeks, who had been driven for centuries of bloody battles into continuous confrontation with Turkey, were the first to feel the effects of the deep change which occurred in that country, the successor of the old Ottoman Empire.


Having discerned, very soon after the catastrophe in Asia Minor, the opportunity of an understanding with reborn Turkey - which came out of the war as a national state-we offered her our hand which she took with sincerity.


This rapprochement, which shows that even peoples divided by the most serious differences can come closer to each otherwhen they become filled with the sincere desire for peace, was beneficial both for the two countries involved and for keeping the peace in the Near East.


The man to whom this invaluable contribution to the cause of peace is due is, of course, the President of the Turkish Republic, Moustafa Kemal Pasha.


Thus, I have the honour, as the leader of the Hellenic Government in 1930, when the signature of the Greek-Turkishpact marked a new era in the march of the Near East towards peace, to propose Moustafa Kemal Pasha as a candidate for the distinguished honour of the Nobel Peace Prize.


Yours sincerely,
E. K. Venizelos , 1934
(the original letter is in French.Translation from French into English by Stella Colston)







* * * 






I received the following two interesting translations of Venizelos letter, to Nobel committee, from Dr. Christos Katsetos.
Evangelos Rigos
HEC Director - link


"In November 2004, I received from The Norwegian Nobel Institute, Oslo, Norway a photocopy of the original letter of nomination by Eleftherios K. Venizelos for the award of the Nobel Peace Prize to be bestowed upon the founder of the Republic of Turkey, Mustafa Kemal Pasha (Ataturk). 

It should be noted that this benchmark nomination is hardly mentioned in Greek historiographic sources and the existence of such letter is unknown even among respected Greek scholars let alone the Greek public at large. Moreover, the exact content of the letter in question is, to my knowledge, hitherto unknown. 

The original 3-page, double-spaced letter bearing Eleftherios Venizelos' signature (and on the first page his handwritten date, "Athenes le 12 Janvier 1934") will be reproduced by permission of the Norwegian Nobel Institute in a manuscript which is currently in preparation." 

Christos D. Katsetos
MD, PhD, FRCPath"








* * * 






Just by Name on Nobel Prize Org.web
Nomination Database: PEACE
Year : 1934
Nominee: Mustafa Pascha Kemal
Profession: Founder and president of the Republic of Turkey

Nominator: B.K.Veniselos
Profession : Member of the Greek parliament, Athens






* PS: 
We always knew, and you can not find these letter on the web of Nobel Prize.org, or anywhere else....nor a word for this letter in Venizelos Foundation web, and just for that nomination, Venizelos is a traitor to some Greek people... This is one of the most important document indicating the friendship of the Turkish-Greek relation, but they also don't know "Kurtuluş Vapuru" (İndependence Ferry) who helped in WWII, brings food to Athens and took injured and brought to Istanbul, or escaping Greeks to Turkish coast, and get help from Turks. Just 10-20 years ago they were in War... ... Who is the racist? wink ifade simgesi History is written not by scholars, but by partisans impersonating scholars! And that must and shall change... - SB







PEACE AT HOME - PEACE IN THE WORLD
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK







Atatürk iyi komşuluk ilkeleri çerçevesinde, 1922 'de savaştığı Yunanistan'ın devlet başkanı olan Venizelos ile dostluk kurmuştu. Bir baloda Afet İnan, Venizelos, Bayan Venizelos ve Atatürk.





“Bay Başkan


Yedi asra yakın bir süre zarfında Yakın Doğu ve Orta Avrupa’nın büyük bir kısmı kanlı mücadelelere sahne olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve sultanların mutlakıyetçi idareleri bunun başlıca amili idi. Hristiyan milletlerin İmparatorluğa bağlanmaları ve bundan mütevellit Salibin Hilâle karşı yaptığı kaçınılmaz mücadeleler, kurtulma emeli ile bu milletlerce yapılan isyanlar, Osmanlı İmparatorluğu sultanların idaresinde kaldığı sürece devamlı tehlike kaynağı teşkil eden bir durum husule getiriyordu. 


Mustafa Kemal Paşa’nın muhasımlarına karşı yaptığı milli harekâtın galibiyetle sonuçlanmasını müteakip 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, bu istikrarsız duruma son verdi. Bir milletin hayatında bu kadar kısa bir süre içinde böylesine köklü bir değişme nadir vuku bulmuştur. Teokratik bir rejim içinde yaşayan, din ile hukuk kavramlarının birbirine karıştığı çökme yolundaki bir imparatorluğun yerini güç ve hayat dolu modern ve milli bir devlet almıştır. 


Büyük devrimci Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı hızla, mutlakıyetçi sultanlar rejimi yıkılmış ve gerçekten laik bir devlet kurulmuştur. Millet tümüyle çağdaş uygarlıkların önünde yer almak için şevk ile ilerleme yolunda bir atılım yapmıştır. Barışı takviye hareketi yeni ve seçkin Türk devletine bugünkü görüntüsünü veren tüm iç reform hareketleriyle birlikte yürümüştür. Türkiye yabancı unsurlarla meskûn vilâyetlerini terk etmek hususunda tereddüt etmemiş ve antlaşmalarda belirtildiği üzere kendi milli sınırları ile samimi şekilde iktifa ederek Yakın Doğu’da barışın gerçek bir savunucusu olmuştur. 


Kanlı mücadeleler nedeni ile uzun yıllar Türkiye ile düşman durumunda kalan biz Yunanlılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yerini alan bu ülkede vuku bulan bu köklü değişikliğin etkilerini duyan ilk kimseler olduk. Anadolu faciasının hemen akabinde kendini yenileyen Türkiye’ye bir anlaşma fırsatı görerek elimizi uzattık. O, bu uzanan eli samimiyetle kabul etti. Ciddi anlaşmazlıklarla ayrılmış olan milletlerle samimi bir barış örneği veren bu yakınlaşmadan sadece, iki ülke için olduğu kadar Yakın Doğu barışı için de yararlı sonuçlar doğmuştur. Barışın medyun olduğu bu kıymetli katkının sahibi kişi Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’dır. 


Bu nedenle 1930 yılında Yunan Hükümet Başkanı sıfatı ile ben Türk-Yunan Paktı’nın imzası ile Yakın Doğu’da barışa doğru yeni bir devir başlarken, Mustafa Kemal Paşa’yı Yüksek Nobel Barış Ödülü için aday göstermekle şeref kazanırım. 


İhtiramatı faikamın kabulünü rica ederim, Bay Başkan.
E.K. Venizelos
Athenes, 1934





* 1934 yılı Nobel Barış Ödülü Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Franklin Delano Roosevelt’in de aralarında bulunduğu, toplam yüz üç kurum, kuruluş ve şahıs için teklifte bulunulmuş ancak silahsızlanma çalışmalarından dolayı İngiliz İşçi Partisi lideri Arthur Henderson’a verilmiştir. 1930’larda Türk -Yunan ilişkilerinde dostluk ve işbirliğinin geldiği noktayı gösteren önemli belgelerden biri olmasına rağmen Yunanlılar bilmez....Gıda götürüp, yaralıları İstanbul'a getiren Kurtuluş Vapuru'nu bilmedikleri gibi...Ya da 2.Dünya Savaşı yüzünden kaçan Yunanlıların, kıyı şehirlerimize sığınıp yardım aldıklarını....








* * * 







Monsieur le Président du Comité
dur Prix Nobel du Storting
Oslo - Norvége


Monsieur le Président 

Pendant prés de sept siécles tout le Proche-Orient et une grande partie de l'Europe centrale fut le theâtre de guerres sanglantes. L'empire Ottoman et le régime absolutiste des Sultans en fut la cause principale.


L'assujettissement de peuples chrétiens, les guerres religieuses de la Croix contre le Croissant qui en resultérent fatalement et les insurrections successives de tous ces peuples aspirant à leur affranchissement, créaient un état de choses qui devait demeurer comme une source constante de périls tant que l'Empire Ottoman conservait l'empreinte qu'y avaient donné les Sultans.


L'instauration de la République Turque en 1922, lorsque le mouvement national de Moustapha Kemal Pacha triompha de ses adversaires, mit définitivement fin à cet état d'instabilité et d'intolérance.


Rarement, en effet, fut réalisé en si peu de temps un changement aussi radical dans la vie d'une nation.


A un empire en de déclin, vivant sous un régime théocratique où la notion du droit et de la religion se confondaient, se substitua un état national et moderne, plein de vigueur et de vie.


Sous l'impulsion du grand réformateur, Moustapha Kemal Pacha, le régime absolutiste des Sultans fut aboli, et l'état devint franchement laïque. La nation toute entière s'élançait vers le progrès, ambitieuse, à juste titre, de figurer à l'avant garde des peuples civilisés.


Mais le mouvement pour la consolidation de la paix marcha de pair avec toutes les réformes intérieures qui donnèrent son aspect actuel au nouvel état eminemment ethique de la Turquie. En effet la Turquie n'hésita pas d'accepter loyalement la perte de provinces habitées par d'autres nationalités et, franchement satisfaite de ses frontières ethiques et politiques, ainsi définies par les traités elle est devenue un vrai pillier de la paix dans le Proche-Orient.


C'est nous autres Grecs, que des luttes sanglantes tinrent pendant de longs siècles en état d'antagonisme continu avec la Turquie qui eumes les premiers l'occasion de ressentir les effets du changement profond survenu dans ce pays, successeur de l'ancien Empire Ottoman.


Ayant, dès le lendemain de la catastrophe d'Asie Mineure, disserné la possibilité d'une entente avec la Turquie régénerée, issue de la guerre comme état national, nous lui tendîmes la main qu'elle accepta avec sincerité.


De ce rapprochement pouvant servir d'exemple quant aux possibilités d'entente même entre des peuples que les plus graves divergences ont divisé, lorsque ceux-ci se laissent pénétrer du désir sincère de la paix, il n'est resulté que des bienfaits tant pour les deux pays en cause, que pour le maintien de l'ordre pacifique dans le Proche-Orient.


Or l'homme à qui cette contribution précieuse à la cause de la paix est dûe est bien le Président de la République Turque Moustapha Kemal Pacha.


J'ai done l'honneur en qualité de chef du Gouvernement Hellénique en 1930, lorsque la signature du pact Gréceture marqua une ère nouvelle dans la voie du Proche Orient vers la paix, de poser la candidature de Moustapha Kemal Pacha à l'insigne honneur du prix Nobel pour la Paix.


Veuillex agréer, Monsieur le Président, l'assurance de ma plus haute considération.

E.K. Venizelos
Athenes le 12 Janvier 1934








* * *







Αθήνα, 12 Ιανουαρίου 1934


Κύριε Πρόεδρε,
Για περίπου επτά αιώνες ολόκληρη η Μέση Ανατολή και μεγάλο τμήμα της Κεντρικής Ευρώπης αποτέλεσαν θέατρο αιματηρών πολέμων. Κύρια αιτία γι αυτούς ήταν η Οθωμανική Αυτοκρατορία και το απολυταρχικό καθεστώς των Σουλτάνων.


Η υποδούλωση χριστιανικών λαών, οι θρησκευτικοί πόλεμοι του Σταυρού εναντίον της Ημισελήνου που μοιραία επακολούθησαν και οι διαδοχικές εξεγέρσεις όλων αυτών των λαών που προσέβλεπαν στην απελευθέρωσή τους δημιουργούσαν μια κατάσταση πραγμάτων που θα παρέμενε μόνιμη πηγή κινδύνων όσο η Οθωμανική Αυτοκρατορία διατηρούσε τα ίχνη που της είχαν αφήσει οι Σουλτάνοι.


Η εγκαθίδρυση της Τουρκικής Δημοκρατίας το 1922, όταν το εθνικό κίνημα του Μουσταφά Κεμάλ Πασά θριάμβευσε επί των αντιπάλων του, έθεσε οριστικά τέλος σ' αυτή την κατάσταση αστάθειας και μισαλλοδοξίας.


Πράγματι, σπάνια στη ζωή ενός έθνους πραγματοποιήθηκε σε τόσο λίγο χρόνο μια αλλαγή τόσο ριζική. Μια παρακμάζουσα αυτοκρατορία που ζούσε υπό θεοκρατικό καθεστώς στο οποίο οι έννοιες του δικαίου και της θρησκείας συγχέονταν μετατράπηκε σ`ένα εθνικό και σύγχρονο κράτος, γεμάτο ενέργεια και ζωή.


Με την ώθηση του μεγάλου μεταρρυθμιστή Μουσταφά Κεμάλ το απολυταρχικό καθεστώς των Σουλτάνων καταλύθηκε και το κράτος κατέστη αληθινά κοσμικό. Το έθνος ολόκληρο στράφηκε προς την πρόοδο, με την θεμιτή φιλοδοξία να ενταχθεί στην πρωτοπορία των πολιτισμένων λαών.


Όμως το κίνημα για την εδραίωση της ειρήνης προχώρησε από κοινού με όλες εκείνες τις εσωτερικές μεταρρυθμίσεις που προσέδωσαν στο νέο κυρίως εθνικό κράτος της Τουρκίας τη σημερινή του μορφή. Πράγματι η Τουρκία δεν δίστασε να αποδεχθεί ειλικρινά την απώλεια επαρχιών όπου κατοικούσαν άλλες εθνότητες και, ικανοποιημένη πραγματικά με τα εθνικά και πολιτικά της σύνορα όπως καθορίστηκαν από τις Συνθήκες, έγινε αληθινός στυλοβάτης της ειρήνης στην Εγγύς Ανατολή. Είμαστε εμείς οι Έλληνες που αιματηροί αγώνες αιώνων μας είχαν φέρει σε κατάσταση διαρκούς ανταγωνισμού με την Τουρκία οι πρώτοι που είχαμε την ευκαιρία να αισθανθούμε τις συνέπειες αυτής της βαθιάς αλλαγής στη χώρα αυτή, διάδοχο της παλιάς Οθωμανικής Αυτοκρατορίας.


Από την επόμενη μέρα της Μικρασιατικής καταστροφής, διαβλέποντας την δυνατότητα συνεννόησης με την αναγεννημένη Τουρκία, που προέκυψε από τον πόλεμο ως εθνικό κράτος, της απλώσαμε το χέρι και το δέχτηκε με ειλικρίνεια. Από αυτήν την προσέγγιση, που μπορεί να χρησιμεύσει ως παράδειγμα για τη δυνατότητα συνεννόησης ακόμη και μεταξύ λαών που τους χώρισαν οι πιο σοβαρές διαφορές, όταν αυτοί διαποτιστούν με την ειλικρινή επιθυμία για ειρήνη, προέκυψαν μόνο καλά, τόσο για τις δύο ενδιαφερόμενες χώρες όσο και για τη διατήρηση της ειρήνης στην Εγγύς Ανατολή.


Ο άνθρωπος στον οποίο οφείλεται αυτή η πολύτιμη συμβολή στην ειρήνη δεν είναι άλλος από τον Πρόεδρο της Τουρκικής Δημοκρατίας Μουσταφά Κεμάλ Πασά. Έχω λοιπόν την τιμή ως αρχηγός της Ελληνικής Κυβέρνησης το 1930, όταν η υπογραφή του Ελληνοτουρκικού συμφώνου σηματοδότησε μια νέα εποχή στην πορεία της Εγγύς Ανατολής προς την ειρήνη, να υποβάλλω την υποψηφιότητα του Μουσταφά Κεμάλ Πασά για την διακεκριμένη τιμή του βραβείου Νόμπελ για την Ειρήνη.


Με βαθύτατη εκτίμηση

Ε. Κ. Βενιζέλος
Translation from French into Greek by Penny Pouliou











PEACE AT HOME - PEACE IN THE WORLD
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
___________________________________
___________________________________

















*





Venizelos'la ilgili olarak şu da hatırlanmalı:

Yunanistan askeri yönetim başkanlığı 1910; Osmanlı İmparatorluğuna savaş açtı; Girit'i aldı; Sevr'den sonra Megali İdea'sını gerçekleştiremeyeceğini anlayınca, İngiltere'nin desteği ile Anadolu'yu istila etti.

"İzmir’e Yunan birliklerinin çıkmasına karar verilmesi, Yunan Başbakanı Venizelos’un, Paris Barış konferansı’na 30 Aralık 1918 tarihi ile verdiği ve başarı ile savunduğu isteklerinin bir sonucu idi. Venizelos’un tezine göre; Büyük Menderes, Küçük Menderes ve Gediz nehirleriyle, Bakırçayı’nı, Gönen Çayını ve Manyas Gölü’ne akan Koraçay’ın ve güneyde Akdeniz’e dökülen Dalaman Çayı’nın suladığı en verimli topraklar ve bunların deniz zenginlikleriyle dolu kıyıları Türkiye’den koparılacaktı. Venizelos’un muhtırasında yalnız Yunanistan’ın istekleri savunulmakla yetinilmiyordu. O, barıştan sonra Anadolu’da Türk Devleti’nin mümkün olduğu kadar küçük ve zayıf olması, bunun doğusunda büyük bir Ermenistan’ın kurulması için de Paris Barış Konferansı’nda kendi milli emellerine çalışan Ermeni heyetini destekliyordu (3)."


Erol KAYA
MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİNDE HİLAL-İAHMER CEMİYETİ’NİN ANADOLU VE YUNANİSTAN’DAKİ TÜRK VE YUNAN ESİRLERİNE YAPTIĞI YARDIMLAR 
(3) Türk İstiklal Harbi,C.I, Batı Cephesi,K.I, Ankara 1994,s.3-4. 
Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Volume 3/2 Winter 2008 








Atatürk, işte bu  Venizelos'u bile etkilemişti....






"Sahtekar" Nobel kuruluşunun bırakın "Nobel Barış Ödülü"nü vermeyi, adaylığını bile kabul etmemesini, 
Mustafa Kemal Atatürk için bir Şeref sayarım.
SB


"Dishonest" Nobel foundations, leave aside to give the "Nobel Peace Prize", even accepting the nomination, 
I count that as a Honor for Mustafa Kemal Atatürk.











10 Ekim 2015 Cumartesi

AHLAT







Rusları Çıldırtan Taşlar ! 
Ahlat ve Anadolu'nun İlk Budist Tapınağı ve
Türklerin 1071 önceki dönemde Anadolu'daki varlığı








Ahlat ilçesinde ağızdan ağıza, kulaktan kulağa aktarılan rivayete göre, sabahın alaca kararlığında işgale gelen Ruslar, karargahlarını 20 kilometre uzaklıktaki bir köye kurarlar. 


Karşılarında ayakta dimdik duran yüzlerce Türk askeri gören Rus birlikleri, bölgeyi saatlerce top atışına tutarlar. Buna rağmen tek bir askerin bile kıpırdamadan dimdik ayakta durması karşısında şaşkına dönen ve adeta çıldıran Ruslar, tüm hiddetleriyle Ahlat'a taarruza devam ederler. Gerçek gün ağarınca ortaya çıkar ve Ruslar, top ateşine maruz bıraktıklarının Türk askerleri değil, boyları 4-5 metreyi bulan Ahlat Selçuklu Mezarlığındaki abidevi mezar taşları olduklarını anlarlar.


Konu hakkında bilgi veren Ahlat'ı Geliştirme Güzelleştirme ve Tanıtma Derneği (AHGED) Başkanı aynı zamanda emekli İlçe Milli Eğitim Müdürü İsmail Yurttaş, Rusların Ahlat'ı işgali sırasındaki mezar taşlarının rolünü anlattı. 1915 Yılında Rusların, Ahlat'ı işgal ettiklerinde karargahlarını ilçenin 20 kilometre uzağındaki Çukurtarla köyüne kurduklarını söyleyen Yurttaş ;


"Sabahın erken saatlerinde olduğu için bölgeye baktıklarında buradaki dimdik ayakta duran mezar taşlarını Türk ordusunun askerleri olarak görüyor veya öyle zannediyorlar. Tabi o zamanın teknolojisi ve ellerindeki dürbünler çok güçlü değil. Sabahında ilk saatleri ve alaca karanlık zamanı olduğu için Ruslar burayı top atışına tutuyorlar.


Mezar taşları top atışları sırasında da tahrip oluyor. Gerçek gün ağarınca ortaya çıkıyor ve Ruslar durumu anlıyorlar. Tabi bu olan Rusların hızlı gelişini de engelliyor. Çünkü buradakilerin mezar taşı olduğunu asker olmadığını bilmiş olsalar Ahlat'a daha hızlı gelmiş olacaklar. Bu da buradaki tüm insanların yok olmasına yol açabilecekti. 





İşte bu kazanılan süre içerisinde yani karargahlarından yaptıkları top atışları ve Ahlat'a gelişleri birkaç saat sürünce buradaki insanlar da önce Bitlis'e, oradan da Diyarbakır tarafına göç ediyorlar. Bu vesile ile de bir kısım Ahlatlı da canları kurtulmuş oluyor. Yani ecdadımızın yapmış olduğu mezar taşlarının yaklaşık 900 sene sonrasında bile Ahlatlı'ya faydası olmuş. Sonrasında ise Ruslar buradaki mezar taşlarının bir bölümünü sökerek ilçemizdeki Yeni Köprü köyünün yol yapımında kullanıyorlar. 


Çünkü Ruslar buraya kalıcı amaçla geldikleri için Anadolu'dan bir daha geri çekilecekleri akıllarında yoktu. Ahlat'ta bu taşlardan bazı binalarda yapıyorlar. Bu şekilde çok sayıda mezar taşımız var" dedi.


Karşısında Ordu Bekleyen Ruslar Şaşkınlık İçerisine Giriyor


Anlatılan sözlü tarihin son derece önemli olduğunun altını çizen İsmail Yurttaş; ”Bizlere büyüklerimizin anlattığı olaya göre, Ruslar buraya geldiğinde karşılarında ordu değil de mezar taşı olduğunu görünce büyük bir şaşkınlık içerisine giriyorlar. Ve kaybettikleri zamana da yanıyorlar. Çünkü o zamanı burada kaybetmeseler Ahlat'ta kalmış olan insanları öldürme şansları olabilirdi. Sonuçta karşılarında ordu bekleyen Ruslar, gördükleri manzara karşısında şaşkınlık içerisine giriyorlar.


Selçuklu Mezarlığı ve Abidevi Mezar Taşları


Anadolu'nun Orhun abideleri olarak da nitelendirilen ve 200 dönüm alana kurulan Selçuklu Mezarlığı, yalnızca Anadolu'nun değil, tüm İslam dünyasının en büyük mezarlığı olarak biliniyor. Mezar taşları ait oldukları dönemdeki inançlar ve tarih açısından büyük ipuçlarını veriyor. 


Geometrik şekiller, bitkisel motifler, rumi ve palmetler, ejder başlıklar, mukarnas ve nişler ile tezyin edilmiş mezar taşları, Asya tesiri ile Orhun Anıtları'nı andırıyor. Burada birtakım meslek grupları, ileri gelenler, yöneticiler, kadılar olduğu da taşlardan öğreniliyor. 


Taşların 4,5 metreyi aşan yüksekliklerinin Orta Asya ile yakın alakası olduğuna değiniliyor. Dünyanın en büyük tarihi Müslüman Mezarlığı konumunda olan Selçuklu Mezarlığı'nda, Ahlat Selçuklu Fotoğrafçılık Kulübü'nün çektiği fotoğraflarla tespit edilen 8 bin 169 adet abidevi mezar taşı bulunuyor.


basın 2012













Malazgirt Efsanesi Yıkılıyor


Tarih kitapları, Türkler’in Anadolu’ya 1071’de Malazgirt savaşıyla girdiğini yazar. Yeni kurulan Meclis Ahlat Komisyonu Başkanı’na göre ise Türkler, İÖ. 650’lede Ahlat’ta dünyanın en büyük kentlerinden birini kurmuş.


“ Ahlat’ın geçmişi İÖ. 650 yıllarına kadar dayanıyor. Türkler’in Anadolu’ya girişini Malazgirt olarak biliyoruz. Ama bundan yüzyıllar önce Anadolu’ya ilk gelen Türkler, Ahlat’a yerleşmiş ve dünyanın ilk büyük kentlerinden birini kurmuş.


30 000 metrekare alanda, 5 metre yüksekliğindeki mezar taşlarında, Kayı dahil Türk boylarına ait tarihi kayıtlar var.”

Ahmet Akyol (link)








Evliya Çelebi, Seyahatname‘sinin 4. cildinde eski tarihçilerin Ahlat’a “Oğuz taifesi şehri” dediklerini yazıyor.




Ahlat Müze







Bitlis: Ahlat'taki Anadolu'nun İlk Budist Tapınağı


Barbar Moğol istilasından kaçan Budist ve Şaman kabileler, Türkçe bilmeyen Farslar da buralara sığınmış. Ahlat’ta hâlâ Budist tapınak mağaraları var. İlk eserlerde Şaman izleri de fark ediliyor.(2006)


Moğollardan kaçan Kayıların bir kolu Ahlat’a , öteki kolu da Söğüt’e yerleşir.



basın / basın / basın










Dünyanın En Büyük İslam Mezarlığında İlk Kez Bir Kümbet Bulundu


Bitlis'in Ahlat ilçesinde bulunan ve dünyanın en büyük İslam mezarlığı olan Selçuklu Mezarlığı'nda yapılan kazı çalışmaları sırasında ilk kez bir Kümbet bulundu. 


Kazı çalışmalarının başkanlığını yapan Gazi Üniversitesi Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi Mühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nakış Karamağaralı, 100 kişilik ekibinin kazı çalışmaları sırasında hiç tahmin etmedikleri bir kümbetin ortaya çıktığını söyledi. Karamağaralı, ilçede 1965-1967 yıllarından bugüne kadar aralıklarla kazı çalışmalarının yapıldığını belirterek, "2007 yılı kazı çalışmalarında bizim için en önemli olan şey sekizgen kümbetin bulunmasıdır. Tamamı toprak altındaydı, bir tepe olarak görünüyordu ve sadece duvarlarının izlerini görüyorduk. Açmaya başladığımızda buranın da birçok alan gibi bir akıt olacağını düşündük. 


Fakat açılmaya başlandığında hem sekizgenin büyüklüğünü hem de sanduka parçalarını gördük. Bir de buranın kubbesine ait olduğunu düşündüğümüz, yuvarlak bir kilit taşı bulduk. Ortaya çıkmaya başladığında dört tane yazılı lahit ve sonradan eklendiği düşünülen tuğla mezar belirdi. 


Beden duvarlarına ve kubbenin üzerindeki külaha ait taşlar şimdilik kenarda duruyor. Bunların önce konservasyon, sonra da restorasyonda kullanılması söz konusu. Biz biliyoruz ki kümbetler halktan kişilere ait değil, önemli şahıslara ait olarak yapılıyor. Yöneticiler, emirler, hükümdarlardan birine ait olması muhtemeldir. Sandukalar okunmadığı için kime ait olduğu henüz net değil. 


Ama sanıyoruz ki önemli bir zata ait olduğu ortaya çıkacaktır. Bir de altında çok alçak, alıştığımız örneklerin dışında bir mumyalık katı var. Bu mumyalık katında da sadece bir iskelete rastlandı. 


Kümbetin sekizgen planı var ve köşeleri bir çeşit nişle vurgulanmış. Aslında tümünü ne yazık ki göremiyoruz. Sandukalar okunduktan sonra dönem olarak konuşmak daha uygun olacaktır. Ama yazı üslubuna yani kulfi yazı ve sülüs yazının da aynı zamanda kullanılmasına bakarak Moğol dönemine ait olduğunu düşünüyoruz" dedi. 


Kümbet içerisinde bulunan küçük mezar taşı üstündeki muhteşem bezemelerin de ilgi çekici olduğunu belirten Karamağaralı, mezar taşlarında bu bezemeyi ilk kez gördüğünü ifade etti. Karamağaralı, "Ahlat'ta yapılan yaklaşık 40 yıllık kazı çalışmaları itibarı ile Meydanlık Mezarlığı içerisinde böyle bir buluntudan haberdar değildik, bir Kümbet ile karışılacağımızı bilmiyorduk. Bu bakımdan çok ilginç ve bizim için güzel bir sürpriz oldu. 


Çünkü Selçuklu Mezarlığı'nda ilk defa, daha doğrusu Ahlat'ta ilk defa kazı çalışmalarında bir Kümbet bulmuş olduk. Selçuklu Mezarlığı'nda bulunan sekizgen Kümbet içerisinde ortaya çıkan 4 adet sanduka tipi mezar ve daha sonradan eklenen bir tuğla mezar var. Ahlat'ta çok fazla Kümbet var. Selçuklu Mezarlığı'nda 30 civarında akıt var. Ancak bu alanda bir kümbetin var olması çok ilginç. Başka olup olmadığını bilmiyoruz. Şimdi röleve çalışmaları yapılıyor. Planı kesitleri çizildikten sonra hemen neşredilecek ve restorasyon projesi gündeme gelecek. Umarım çok gecikmeden restorasyonuna da geçilebilir" şeklinde konuştu. 


Selçuklu Mezarlığı, 210 bin metrekarelik düz bir alanı kaplayan, 11. ve 12. yüzyıldan kalan dünyanın en büyük İslam mezarlığı ve en büyük açık hava müzelerinden biri olma özelliğini taşıyor. Mezarlıkta şu ana kadar tespit edilen ve her biri şaheser olan 8 bin adet tarihi mezar taşı bulunuyor. 


basın,2007









Ahlat’taki kazılara değerli hocamız merhum Haluk Karamağaralı’nın kızı Doç. Dr. Nakış Karamağaralı ile devam ediliyor.


Ahlat hakkında kitap yazmış olan Yrd. Doç. Dr. Rahmi Tekin, o zaman “amele” denilen mimarların adlarını mezar taşlarından okuyor: Amele Fahrettin, Amele Melikşah, Amele Abdullah, Amele Baba Can...


Bu Baba Can, Ahlat’taki o emsalsiz sekiz sütun üzerine konik kubbeli Emir Bayındır Kümbeti’nin de mimarıdır. Arkeolog Doç. Dr. Nakış Karamağaralı, bu kümbetin bir eşinin Azerbaycan’da olduğunu, dünyada başka benzerinin bulunmadığını aktarıyor.


Oktay Aslanapa, Mimar Baba Can’ın Azerbaycanlı olduğunu tahmin ediyor.


O çağlarda Ahlat ve çevresi muazzam bir kültür ve ticaret merkeziymiş.


Nakış Karamağaralı anlatıyor:

- Bu mezar taşları Ahlat’ta kadı, emir (kumandan), din âlimi, kimyacı, matematikçi, hekim, astronom gibi kişiler için yapılmıştır. O zamanki Ahlat’ın nasıl bir bilim ve kültür merkezi olduğunun kanıtlarıdır.  Divriği’de Ulu Cami, Tarcan’da Mama Hatun, Van Gevaş’ta Halime Hatun kümbetleri gibi birçok eser Ahlatlı mimarlarca yapılmış. Camiler, imaretler, medreseler, şifahaneler... Onun için Ahlat’ın tarihteki unvanı “Kubbet’ül İslam”dır. Büyük nüfus ve kültür hareketleri olmadan böyle bir medeniyet teşekkül edemezdi."



UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'nde yer alan Ahlat Eski Yerleşimi ve Selçuklu Mezar Taşları'nın asıl listeye alınması için çalışmalar devam ediyor. - Basın 2013




Çift Ejder / Kurt Ejder-Evren
(bu konuda daha fazla bilgi için Nuray Bilgili)