sömürge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sömürge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Aralık 2025 Pazartesi

Tarih Hırsızlığı

 


Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz.

Jack Goody


Klasik geleneğin siyasetinin, çağdaşı diğer toplumlardan farklı olan ve Batı Avrupa'ya aktarılmış gibi görünen üç yönü vardır: demokrasi, özgürlük ve hukukun egemenliği. 

Demokrasi, Greklerin bir niteliği ve Asyalı komşularının "despotizmi" veya "tiranlığı"nın karşıtı olarak kabul edilir. Bu varsayım, çağdaş siyasetçiler tarafından dünyanın "barbar rejimlerine" karşı Batı'nın çok uzun süreli bir özelliğini temsil ediyormuşçasına dile getirilir... 

Demokrasi tartışmasında Finley, "demokrasinin, örneğin, kabile demokrasileri adı verilen veya Asur bilimcilerin izlerini bulduklarına inandığı, erken dönem Mezopotamya'daki demokrasiler gibi daha önceki örnekleri de vardı," diyordu. "Fakat olgular ne olursa olsun," diye sürdürüyordu gözlemlerini, "daha sonraki toplumlar üzerindeki etkileri küçüktü.... O anlamda demokrasiyi Grekler, yalnızca  Grekler keşfetti; tıpkı Amerika'yı bazı Viking denizcilerinin değil de Kristof Kolomb'un keşfetmesi gibi... 18. ve 19. yüzyılın okuduğu, Atina deneyiminin ürettiği Grek eserleriydi." 

Açıkçası durum buydu, ama bu iddia tarihin, Avrupa'nın ve edebiyatının demokrasinin "keşfi"ni topyekun sahiplenmesini temsil eder. Madem ki, örneğin İbn Haldun'un yazdıklarından kabile demokrasilerinin başka yerler de var olduğunu öğreniyoruz, o halde bunlar 19. yüzyıl Avrupalıları için oluşturmadılarsa da, başka halklar için kesinlikle birer model oluşturmuşlardı. Kuşkusuz Grekler "demokrasi" sözcüğünü icat ettiler (SB* eklere bkz.), herhalde bu terime başkalarının da okuyacağı yazılı şekli ilk veren onlar oldu, ama demokrasinin uygulanmasını onlar icat etmediler....

Antik Yunanistan'da, demokrasi kavramı "halkın yönetimi" ne gönderme yapıyordu ve otokrasinin, hatta "tiranlık" yönetim şeklinin karşıtı olarak duruyordu. Halkın iradesi seçimlerle belirleniyordu; ama bu halk "özgür" erkeklerle sınırlı olup köleleri, kadınları ve yabancı sakinleri dışlıyordu. Böylelikle siyasi bağlamda Avrupa'daki demokrasi geçmişte de sıklıkla kısıtlanmıştı. Bugün, "tam demokrasi" olarak görülen şey de her kadın ve erkeğin tek bir oyu vardır ve seçimler düzenli, keyfi bazı aralıklarla yapılır. Gerçi araştırmalar karı-kocanın aynı şekilde oy kullanma eğiliminde olduğunu gösterse de artık hane halkı veya soy çizgisinde oy kullanılmamaktadır ve temsilde bir "bireyselleşme" vardır. 

Bu şekliyle demokrasi uygulaması yenidir. İngiltere'de oy hakkı ancak 1832'de erkek hane reislerini içerecek biçimde genişletilirken, kadınlar Birinci Dünya Savaşı'na kadar oy vermeyi başaramadılar; Fransa'da bu daha da geç gerçekleşti. Tocqueville'in gözünde modern demokrasinin zirvesi olan ABD'de bile George Washington seçimlere katılımı beyaz "beyefendilerle", yani toprak sahipleri ve kolej mezunlarıyla sınırlamak taraftarıydı.

Örneklerin her birinde oy hakkı daha önceleri şiddetle kısıtlanmıştı. Oy sandığı ve onun gerektirdiği tercihin kullanımı, seçimin özgür ve engellenmemiş olduğu görüşüne bağlıdır; Fransızlar başlangıçta kadınların oy hakkını, onların din adamlarının kendilerine telkin ettiği şekilde oy vermeye çok eğilimli olduğu gerekçesiyle reddetmişlerdi....

...Avrupa, uygarlaşma sürecinin fikir ve uygulamasını çalmıştır. Fakat kağıdı Araplardan, dolayısıyla onlar aracılığıyla da Çin'den almadan önce Avrupa ne kadar uygardı?...

...Roma sonrası çağda pek çok alanda antikçağdan önemli bir kopuş, Batı'da -ama kent kültüründe böyle muazzam bir uçurumun oluşmadığı Doğu'da değil- bir yeniden doğuşu, bir Rönesans'ı zorunlu kılan bir kırılma olmuştu. Aslında, Batı'nın restorasyonuna yalnız ticari olarak değil, sanat ve bilimlerde de yardım eden Doğu'ydu. 

Endülüs'teki İslam'ın söz gelimi Brunetto Latini (Dante'nin hocası) üzerindeki etkisi, Batı'daki kullanımı Papa II. Sylvester tarafından yaygınlaştırılan Arapça sayıların önemi vardı. Bir de tıp örneğini düşünün. Batı'da tıp çalışması kısmen diseksiyon (teşrih) yasağı, yani insan bedeninin parçalara ayrılmasının yasaklanması, kısmen de örneğin Galenus'unkiler gibi tıp metinlerinin yokluğu yüzünden çok gerilemişti. Bu metinler, Monte Cassino'da (Salerno tıp okulu yakınındaki) Afrikalı Konstantin'in ve Montpellier'de diğer birçoklarının Müslüman dünyadan yaptıkları çeviriler aracılığıyla Batı tıbbına geri getirildi. Asıl sorun, tıbbı sadece klasik ilmin dirilişi temelinde görürken, bu ilmin ve önemli Müslüman katkıların bize dolaylı bir yoldan geldikleri gerçeğini dışlama eğiliminde olmamızdan kaynaklanıyor.

Rönesans'ı harekete geçiren, Roma İmparatorluğu'nun Batı'daki çöküşünü yaşamamış olan Doğu'nun ta kendisiydi; çünkü Doğu, Batı Avrupa "kültürü"nün uğradığı felaket niteliğindeki çöküşten geçmemişti ve başlangıçta İtalyan kentleri, özellikle de Venedik çok önemli olduğu ortaya çıkacak bağlarını yenilerken, Doğu bir ticaret ve kültürel aktarım odağı olarak kalmayı sürdürmüştü. Asya'nın hiçbir yerinde Doğu aynı yeniden doğuşa ihtiyaç duymadı, zira aynı ölüme uğramadı. Çin'in bilimde 16. yüzyıla, ekonomideyse (Bray ve diğerlerine göre) 18. yüzyıl sonuna kadar Batı'nın önünde olmasının nedeni de budur....

...Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden veya belki de Akdeniz'de Müslüman hakimiyetinden sonra, mülkün yerel yönetimden çok kiliseye devredildiği Hıristiyanlığın gelişimiyle bağlantılı olarak, Batı'da ticarette bir gerileme ve kent kültüründe bir çöküş olduğu gerçektir....

...Seylan'da, Güneydoğu Asya'da, Yakındoğu'da, Hint Okyanusu'nda ticaret ağları bronz çağından itibaren genişlemeye devam etmişti. Sonunda Hıristiyan Avrupa, örneğin matbaa, kağıt, ipek dokumacılığı, pusula ve barut, turunçgiller ve şeker gibi yiyecekler, pek çok çiçek türünde yaptıkları gibi, sıklıkla Doğu'dan intihal yaparak "modernleşme" sürecine yetişti; sınai imalat sürecini onlar başlatmasa da, daha sonra etkileyici bir karşılaştırmalı avantaja sahip oluncaya kadar, bu süreci (ayrıca gemi ve silah imalatını) geliştirdi - sanayide ve üretim süreçlerinin gelişiminde tersane özellikle önemliydi....

Bu "modernleşme" süreçleri Avrasya'daki bazı önemli toplumlarda diğerlerinden daha hızlı ilerlemekle birlikte, bütüncül hareket çok yaygın olmuştur. Arkeologlar, söz gelimi mezolitik çağdan neolitik çağa doğru değişimde olduğu gibi, aynı silsile içinde ama farklı dönemlerde gerçekleşen bu türden genel değişimlerle uğraşmaya alışkındır. Açıklama arama eğilimi gösterirler; o zaman da, ya dışsal iletişim ya da içsel olarak koşut bir başlangıçtan doğan yapısal benzerlikleri dikkate alırlar. Öte yandan antropologlar çoğu zaman kültürel değişimin, tarihçilerse "zihniyetler"in müphem belirtilerine başvururlar.

Benim görüşümce, bu sonuncusu akademisyenler için tehlikeli sulardır; ellerinde dayanabilecekleri daha az veri olan arkeologlar için tehlike daha da artar. Kültüre veya zihniyetlere dayalı açıklamalar, kaçınılmaz olarak, uzun ömürlü bir çerçevede pekala geçici olabilecek bir farklılığın tespitine yol açması halinde, yanıltıcı olabilir. 

Göz önüne aldığımız bazı gelişmeler çeşitli bronz çağı sonrası kültürlerinde, biraz farklı hızda ama uzun vadede koşut bir güzergahta akmışlardır. Bu süreç, sıklıkla sanıldığı gibi, bugün Batılılaşma demek olan bir küreselleşme meselesi değildir. Bunun yerine, Childe'ın yazmakta olduğu dönemden beri, kısmen birbiriyle etkileşim ve mübadele, kısmen de bir tür içsel "mantık" sonucu sürekli olarak gelişen, kentli burjuva toplumlarının büyümesini temsil eder....

Geçerli bir karşılaştırma yapmak antikçağ, feodalizm, kapitalizm gibi önceden belirlenmiş kategorileri kullanmayı değil, karşılaştırılacak muhtemel çeşitlemelerin yerleştirileceği sosyolojik bir analiz çerçevesi oluşturmak üzere bu kavramların terk edilmesini gerektirir. Batı'daki tarihsel söylemin büyük bölümünde eksik olan budur. Tarihçiler bunun yerine kendileri açısından arzu edilebilir ve "ilerici" özellikleri iddia etmekle yetinmişlerdir. Tarihi, kendi kategorilerini ve olay dizilerini dünyanın geri kalanına dayatarak, çalmışlardır.

Tarih ve toplum bilimleri hırsızlığı diğer beşeri bilimleri de etkiler. Son yıllarda, araştırmacılar kendi disiplinlerini daha karşılaştırmalı, dünyanın geri kalanıyla daha bağlantılı hale getirmek için de adım atmışlardır. Fakat bu önlemler bu amaç için yetersizdir. Literatür, "karşılaştırmalı literatür" haline gelmiştir, ama karşılaştırmanın menzili genellikle bir kaç Avrupalı kaynakla sınırlı kalmıştır; Doğu bilmezlikten gelinir, sözlü kültürler dikkate bile alınmaz. Gerek İngiliz gerekse Amerikan varyantlarında kültürel araştırmalar alanı kaotiktir. 

İkincinin metinsel temeli neredeyse sadece Batılı yazılar, genellikle filozoflar, çoğunlukla da Fransız filozoflardır. Bunlar da çoğu zaman kendi içsel tefekkürleri ve hepsi de modern, kent toplumlarının temsilcisi olan öteki filozoflar üzerine yorumlarından başka pek veri sunmaksızın yaşam hakkında yorum yaparlar. Bu tür yorumlar o kadar geneldir ki, sohbete girmek isteyen kişinin gerçek anlamda bilgi sahibi olmasına gerek bile yoktur.

Son olarak, bu kitap dünya tarihi hakkında olmaktan çok, Avrupalı araştırmacıların onu kavrama şekliyle ilgilidir. Sorun, Avrupa'nın yakaladığı göreli avantajın arka planını açıklamaya çalışmaktır. Tarihte geriye dönük araştırma yapmak, ister açık isterse üstü kapalı olsun, neredeyse kaçınılmaz olarak teleolojik bir eğilimi davet eder. Kişi, kendi "modernleşme"sine yol açan şeye bakarken, öteki insanların, bu farkı yarattığı düşünülen Protestan ahlaktan, girişimci ruhtan, değişme yeteneğinden yoksun olduğuna dair yargılara varır.

Bu tarihteki temel bir zorluk, Avrupa'nın daha sonraki üstünlüğünün belirtilme tarzıdır. Eğer Avrupa kıtası benzersiz bir ekonomi biçimini, "kapitalizm" denilen şeyi geliştirmiş olarak görülürse, o zaman bunun köklerini "mutlâkîyetçilik"e, "feodalizm"e, antikçağa dek izlemek, onu koşutu bulunmayan kurumlar, erdemler ve duygular, hatta dinden oluşan bir demetin sonucu diye görmek meşrulaştırılır.

Öte yandan insan toplumunun bronz çağından itibaren gelişimi, farklı bir şekilde, "kapitalizm" teriminin düşündürdüğü türden kategorik ayrımları içeren hiçbir keskin kırılma olmaksızın kentsel ve merkantilist kültürün sürüp giden olgunlaşması olarak da kabul edilebilir. Muazzam araştırmasında Braudel aslında bu tür bir etkinliğin, ele aldığı toplum dizisinin her yerinde, Avrupa'da olduğu gibi Asya'da da bulunduğunu kabul eder. Ne var ki, "gerçek kapitalizm" kavramını, tıpkı Needham'ın bilimin tersine "gerçek bilim" için yaptığı gibi, sadece modern Batı'ya atfeder.

TARİH HIRSIZLIĞI




SB* Demokrasi kelimesi Grekçe değil Sumercedir.
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2007
Anlatılacak daha çok şey vardı Ünal Abi...
 Aralık 2014'te kaybetmiştik, Işıklar içinde ol, Saygıyla...











Begmurat Gerey de "dumu" sözcüğünün "doğma, çocuk, oğlan" anlamında olduğunu söyler.





Grekçede demos = halk anlamına geliyordu. Oysa sözcük Sumerce oğul demekti. Demek ki "dumu/oğul" Greklerde "demo/halk" anlamına dönüşmüştü. Aslında kendilerince haklıydılar. Halk olarak kabul ettikleri sadece "oğullar"dı, kadınlarla kölelerin "hakları" yoktu, bu sebeple de Greklerin "halk" dedikleri Sumercedeki anlamıyla sadece "oğulları" temsil ediyordu.

Turova ve Saka Türkleri (TST), adlı kitabımdan ilgili bir başka konuyu buraya alalım ;

- Turova’daki 1995 kazılarında bulunan ve MÖ 13.yy’a tarihlendirilen mührün üzerindeki yazıtı da Luvice (!) ilan ediyorlar, ancak tam manasıyla çözemiyorlardı. Hatta Hint-Avrupacı Joachim Latacz bile, “elbette, Truvalıların Luvice konuştuğu sonucuna doğrudan atlamamalıyız!”, demekteydi. (380) Buna rağmen son yıllarda Turovalıları da Hint-Avrupalı bir topluluk olarak dünyaya kabul ettirme çalışmaları hızla devam ediyordu. Anadolu Akademisi’nin başkanlığını yapmış olan Hyde Clarke, Turovalı Dardanus’u "Tarkandemos" ile ilişkilendiriyor ve Schliemann’ın bulduğu bir keramik parçasının üzerindeki yazıtın da "Tako/ Tago" olarak okunduğunu belirtiyordu. (381) Aklıma takılan ise şu oluyordu; Tarhunt Luvilerin (!) en büyük tanrısı ise, o zaman Luviler Türkçe konuşuyordu ve Batılılar Türkçe dememek için Luvice diyordu. Çünkü Tarhunt ve türevleri sadece Türkler arasında kullanılan bir isimdi ve kökeni Türkçeydi. "Tar" sözü de Türkçede "Tanrı" anlamında kullanıldıysa, "Tarkondemos / Tarkandemos > Tar-Khan(-demos)" oluyordu, yani sözcük "Tanrı Kağan" anlamına geliyordu. (382) Burada kullanılan "demos" sözcüğünün de "halk" anlamında değil de "demirci" anlamına gelen "demiurge – dimiourgos" sözcüğünden geldiği aşikârdı. Çünkü tanrı Tarhunt bir yaratıcı olması dışında madeni demir olan bir zanaatkârdı. Beekes’e göre demiurge "el sanatları ustası" anlamındaydı. Ancak kökeni için Grekçe dese de "proto (ön)-Hind-Avrupa" olup olmadığından emin değildi. (383) Oysa Türkçemizde kullandığımız demirci sözcüğüne bakılsaydı, "demiurge/dimiourgos (*)" sözcüğünün kökeni de bulunurdu! Yani, Tarkandemos adında "Tar-khan-dimiour (Tanrı Kağan Demirci)" okunuyordu. Bu da sözcüğün hem anlamını, hem de görevini ancak Türkçe olarak açıklanabildiğini gösteriyordu. Demek ki Luvice (!) dedikleri dil, batıda Hint-Avrupalı olmayan Pelasglara, doğuda ise Saka-Muşkilere aitti ve her ikisinin de Türk ve Türkçeyle bağı vardı. Ancak şunu da hatırlamak gerekir ki Hititler döneminde Hint-Avrupa dilli topluluklar ile Hint-Avrupa dilli olmayan topluluklar bazı bölgelerde birbirleriyle karışmıştı ve bu da çok doğaldı. Çünkü Hitit bir imparatorluktu ve bünyesinde birçok farklı etnikten ulus barındırıyordu. Resmi yazışmalarında sekiz farklı dil kullanırlarken, dini törenlerini Hattice yapıyorlardı. Ama Luvice (!) diye bir etnik ya da millet yoktu. O sadece "insan, yabancı, dağlı çoban", yani "göçer" anlamına gelen Sumerce bir sözcüktü; "Lu". (384)


(*) Dimiourgos: İngilizce karşılığı artificer “usta, zanaatkâr” olarak verilir.
Kaynaklar ve dipnotlar için TST'ye bkz.

İşte "Tarih Hırsızlığı" budur!

SB





5 Mayıs 2016 Perşembe

Amerika'nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876)





İngiltere ile Amerikan arasındaki savaş aslında bir bağımsızlık mücadelesi değildir. 
Aksine savaşın sebebi vergi meselesidir.





18.asrın ikinci yarısının dünya tarihi açısından en önemli iki olayından biri: Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu, öteki de Fransız İhtilâli’dir. Amerikan Devrimi; Yeni Dünya’da bütünleşme, güçlenme ve genişlemeye yol açarken, Fransız Devrimi ise Eski Dünya’da 25 yıllık bir karışıklık doğurmuştur. Fransız İhtilali’nden birkaç yıl önce kurulan ABD; 19. asırda genişleyerek ve güçlü bir devlet haline gelerek kudretini ilk defa I.Dünya savaşında göstermiştir. Daha sonra II.Dünya savaşının liderliğini yapmış ve bugünün süper güçlerinden biri olmuştur.


20. asır tarihçileri, Amerikan devriminin uluslararası önemi hakkında fikir ayrılığına düşmüşlerdi. Bunlardan biri olan muhafazakâr Amerikalı tarihçi Daniel Boorstin; “modern Avrupalı anlamda Amerikan Devrimi, hemen hemen hiçbir biçimde devrim değildi.” derken, Birleşik Devletler’e bir Alman mülteci olarak gelen Hannah Arendt, Amerikan Devrimi’ni Fransız Devrimi ile karşılaştırarak; “Amerikan Devrimi o derece muzafferâne bir başarı kazanmıştı ki yereli çok az aşan bir olay olarak kaldı.” demekteydi. 


Buna karşılık, bir başka Amerikalı tarihçi olan R.R. Palmer, iki devrimin benzerlikler taşıdığına ve her ikisinin de 18. asır demokratik devrim çağında öncü aktörler olduğunda ısrar eder. Amerikalılar doğal olarak öncelikle kendi refahlarıyla ilgilendiler, fakat eylemlerinin ve başarılarının daha geniş anlamda, dünyanın geri kalanıyla doğrudan ilgili olduğuna da ikna olmuşlardı. Bağımsızlığını ilan ettiği 1776’dan İspanya’yı yenilgiye uğratarak dünya çapında bir güç olduğunu ispatladığı 1898’e kadar geçen dönem, ABD tarihinin en uzun yüzyılıdır. Birbirini izleyen ekonomik, siyasi ve askeri başarıları; Yeni Dünya’da farklı bir idari yapılanmanın kuruluşunu ve bir sonraki asra damgasını vuracak küresel hâkimiyetin ipuçlarını içerir. Ülkemizde Amerika Tarihi ile ilgili az sayıda bilimsel çalışma bulunmaktadır. Bu eserler de daha çok dilimize tercüme şeklindedir. Bu çalışmamızın amacı; Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını ilan sürecini, ABD’nin kuruluşunu ve kısaca Avrupa ile olan siyasi ilişkilerini incelemektir.




Kolonilerin Kurulması


1492’den itibaren Amerika kıtası, Avrupa sömürgeciliğinin hücumuna uğramıştır. Amerika’ya ilk olarak 1492’de Kolomb’un gelmesiyle kazançlı çıkan İspanya’dır. 1500’de Portekizler, 1534’te Fransızlar ve 1603’te İngilizler kıtaya gelmişlerdir. Ayrıca 1607’de Amerika’ya ilk gelenlerin hepsi erkekti. Bunlar Jamestown kasabasını kurdular. İngiltere’den 90 genç kız taşıyan bir gemi geldi. Bunlar, nakliye masraflarına karşılık 120 libre tütün vermeye razı olan göçmenlere eş olarak verildi. Aynı şekilde zencilerle dolu gemiler de gelerek bunlar göçmenlere köle olarak satıldı. 


Amerika’daki ilk sömürge dönemi, 1608 yılında İngiltere’den gelen 100 kişilik bir grubun Virginia bölgesine yerleşmesiyle başlamıştır. Daha sonraları Avrupa’daki birçok ülke bu göç hareketine uyum sağlamış ve artan göç hareketleri neticesinde Amerika’da “koloni” adı verilen yerleşim birimleri oluşmuştur. Koloniler için Avrupa ülkeleri aralarında bir paylaşım savaşına girişmişler ve sonuçta Amerika’daki tüm koloniler İngiltere’nin büyük bir sömürgesi haline gelmiştir. 


İngiltere, zamanla koloniler üzerinde hâkimiyet hakkını genişletmiş ve desteklediği göç hareketleri ile bölgedeki hâkimiyetini güçlendirmeye çalışmıştır. İngiltere dış politikada kolonileştirme politikasını merkantalizm doktrininin esaslarına göre düzenlemiştir. Amerikan topraklarına ilk yerleşenler arasında en kalabalık grup İngilizlerdi. Kolonilerde devrimi savunan kesimin önde gelenlerinden biri olan İngiliz asıllı Thomas Paine 1776’da şöyle yazmıştı: “Amerika’nın anayurdu Avrupa’dır. İngiltere değil.”


Bu sözler, sadece Büyük Britanya’dan gelen grupları değil, İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda, Almanya ve İsveç göçmenlerini de tanımlıyordu. Bununla birlikte 1780 yılında her dört Amerikalı’dan üçü ya İngiliz idi ya da İrlanda kökenliydi. Bu durum Amerika kıtasında tarih boyunca İngiliz dili ve kültürünün hâkimiyetini sağlamıştır.


Amerika, Kanada ile beraber Batı uygarlığının temsilcisidir. Avrupa ile ortak noktası iktisadi ve sosyal sistem olarak kapitalizmi, siyasal rejim olarak da demokrasiyi kabul etmesidir. ABD’yi kuranlar özellikle Avrupa’dan göç edenlerdir. Ancak göçmenler, Avrupa’daki siyasal baskıdan ve iktisadi zorluklardan kaçarak geliyorlardı. Böylece içlerinde Avrupa’ya karşı derin bir tepkiyi taşıyorlardı. Amerika, onlar için bir özgürlük beldesi idi. Orada hem özgürlük içinde yaşayabilir hem de zenginleşebilirlerdi. Çok geçmeden Avrupalılığa karşı çıkan ve Amerikalı olan bir kuşak doğmaya başladı. 


Amerikan kolonileri, pek çabuk kalabalıklaştılar; göçmenleri çeken unsurlar: Düşük fiyata toprak bolluğu, yiyeceklerdeki ucuzluk, işçi ücretlerindeki yükseklik ve istediği dine ve mezhebe tabi olma kolaylığı idi. Amerika kıtasındaki plantasyonların avantajlarına; geldikleri yerler için depo işlevi görmelerinin yanında ülkelerine yağ, şeker, tütün vs. gibi hammaddeleri sağlamak istenmiştir.


Kuzey Amerika’ya göç edenler, güneye gelenler gibi altın ve elmas bularak zengin olup ülkelerine dönmek hırsıyla değil; dinsel baskılardan, işsizlik ve yoksulluktan kurtulmak, kendilerine özgürce yaşayacakları yepyeni bir ortam oluşturmak amacıyla göç etmişlerdi. Temelli yerleşmek düşüncesiyle göç ettiklerinden ailelerini de yanlarına alarak gelmişlerdi. Göçmenlerde kader birliği yaptıran üç unsur vardı: Fransa’nın askeri ve ekonomik baskısına duyulan öfke, Kızılderililere duyulan öfke ve İngiliz sömürgeciliğine karşı zamanla artan öfke.


İnalcık ilk koloniler için şöyle demektedir: “İngiltere’de 1730-1760 döneminde din meselesi tartışma konusu; Katoliklik, Protestanlık, Anabaptizm, Püritanizm. İngiliz devleti Püritenleri kanun dışı saydı, baskı vardı, yakalananlar takibata uğruyor, onlar da Hollanda’ya kaçtılar, Hollanda’da da tutunamadılar, uzak bir memlekete gidip kendi hayatlarını ve dinî inançlarını yaşamak için Amerika’yı seçtiler. İlk defa Massachusettes’e, Amerika’nın kuzey kısmına, sonra güneye koloni halinde yerleştiler. İlk zamanlar çok bağnaz bir din hayatı yaşadılar; herkesin hal ve hareketi takip ediliyor, cezalandırılıyor; öyle bir taassup ve baskı. İşte ilk Amerikan kolonisi böyle doğdu.” 


Püritenlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde tekstil sektörü çökünce, buradaki işçiler işlerini kaybettiler. Ayrıca birçok kez bereketsiz mahsul alınmıştı. Açlık tehdidi, hastalıkların patlak vermesi, suç oranının artışı ve halktan toplanan yüksek vergiler; halkın İngiliz Kralı’na olan öfkesini arttırmaktaydı. Püritenler bu şartlar altında özgürce ibadet edebilecekleri ve kendi işlerini kurabilecekleri yeni bir toprak hayal ediyorlardı. Nitekim 1641 yılında 14 bin Püriten “Massachusetts Bay Colony”e gelmek üzere İngiltere’den ayrılmıştır. Bu olay “Büyük Göç” olarak bilinmektedir.


Amerika’nın nüfusu 1760 yılında sadece 13 kolonide yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi idi. 1790’da 4 milyon, 1840’da 17 milyon oldu. “Politik zulümlerden kaçan ve hürriyet isteyen birçok insan Avrupa’dan okyanusu aşıp Amerika’ya geliyordu. İrlandalılar kıtlıktan kaçıyordu. Bu insanlar neden Amerika’yı bir adanmış toprak görmekte idiler? Kısmen bu toprak kimseye ait olmadığı için. Seyyar bir sınır her yıl batıya doğru ilerliyordu. Her insan en uç noktaya giderek kendi öz efendisi oluyordu.” 


Mesela: Virginia’ya gelenler beş parasız maceraperest altın avcıları idi. Esnaf ve çiftçiler ise daha sonra geldiler. İngiliz göçmenler yerleştikleri Jamestown kasabası’nda toprakla çok fazla ilgilenmediler ve daha rahat bir yaşam için gelen göçmenler altın ve gümüş gibi değerli maden avına çıkmaya yöneldiler.


Anavatandaki yönetim şekli sömürgelerde de uygulanıyordu. Mesela; İngiltere’deki Kral’a, Lord’a ve Avam Kamarası’na, kolonilerde Vali, Konsey ve Temsilciler Meclis’i tekâbül etmekteydi. Kral’ın tayin ettiği vali ile koloninin yasama meclisi arasında vergi konusunda mücadele oluyordu. Kolonilerin hürriyet ve haklarla ilgili anayasaları vardı. Diğer sömürgelerden farkı ise; bu kolonilerin kıtanın yerli halkları ile değil Avrupa’dan gelen göçmenlerle kurulması idi. 


Bazı koloniler, ticaret şirketleri ve büyük toprak sahipleri tarafından kurulmuş, bazıları da dini sebeplerle göç edenler tarafından kurulmuştur. Bu koloniler zamanla krala ait sömürgeler haline getirilmişlerdir. İngilizlerin kolonilerdeki iskân ve yönetim şekli farklıydı. Birincisi kral, istediği birini vali olarak tayin ederdi. Vali de, kral adına toprakları idare ederdi. İkincisi kral, bir şahsa veya bir şirkete bir miktar arazi tahsis ederdi ve bu durumda yine kralın himayesinde olmak kaydıyla halk yönetilirdi. 


Üçüncüsü ise belirli sayıdaki göçmenlerin bir siyasi varlık oluşturarak anavatanın himayesinde, onun kanunlarına aykırı olmayacak tarzda kendilerini yönetmeleri idi. Hürriyetler açısından en uygun olan bu kolonizasyon sistemi bir tek New England’da benimsenmişti. Amerikan kolonileri ihtiyaç duydukları tüm mamulleri metropolden alıp, bütün tarımsal ürünlerini de İngiltere ve sömürgelerine satıyorlardı. Ancak bu düzenleme Pennsylvania’nın, İngiltere’den 500 bin liralık mal almasına karşılık ona yalnızca 40 bin liralık satmasını engellememektedir. Benjamin Franklin, aradaki farkı Fransa, İspanya, Danimarka, Hollanda vb. mal satarak kapattıklarını açıklamıştır.


1619 yılı Amerika’ya ilk defa temsili hükümet yönteminin girmesi açısından da çok önemlidir. Yine bu temsili hükümet Avrupa kolonileri arasında da ilk olma özelliği taşımaktadır. 30 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında “Burgess” adı verilen meclis üyeleri Jamestown kilisesinde toplandı. Meclis; 1 vali, 6 üye ve her on plantasyondan 2 üye olmak üzere temsilcilerden oluşmaktaydı. Kanun yapmak üzere seçilen bu temsili hükümet Burgess Hanedanı (House of Burgesses) olarak bilinmektedir.


Geçmiş yılların acı anılarına ve sınır anlaşmazlıklarına rağmen bir İngiliz-Amerikan savaşı çıkması beklenir bir şey değildi. İngiltere’den Amerika’ya olan sermaye ve mamul mal akışı ve buna karşılık olarak hammadde özellikle pamuk gelmesi, iki ekonomiyi daha sıkı bağlarla birbirine bağlamış idi. Kolonilerin İngiltere’ye karşı isyanında vergi meselesi temel sebep olmuş, vergi artışına da Yedi Yıl Savaşları sebep olmuştur. İngiltere ile Fransa arasında yaşanan bu savaşlar neticesinde İngiltere, Kuzey Amerika’daki Fransız kolonilerini, Kanada’yı ve Hindistan’ı ele geçirmiştir. Bu savaşlarda İngiltere çok para harcamıştı. Bu yüzden Amerika’daki koloniler için yeni mali yükler çıkardı. Koloniler, İngiliz subayları yönetiminde Fransa’ya karşı savaşmıştı. Ayrıca bu savaş kolonilerin kendilerine güven kazandırmıştı. Böylece 1763 Paris Barışı ile kuzeyden ve batıdan Fransız tehlikesi ve güneyden de İspanyol tehlikesi artık kalmamıştı.


Ekonomik refahın etkisiyle Amerika’da 1776-1806 yılları arasında nüfus iki kat artmıştır. Boston’un nüfusu 20 bin olup çocuklarını Harvard ve Yale üniversitelerine gönderen kültür düzeyi yüksek bir burjuva sınıfı vardı. Ancak kentteki dinsel bağnazlık, düşünsel geleneği ve çok sayıda kitap ile gazetenin ve liberal düşüncelerin yaygınlık kazanmasını engelleyememiştir. New York’ta büyük mülk sahipleri ve tüccarlar tarafından yönetilen 50 üyeli bir komite kurulmuştu; aşırılar yavaş yavaş elendiler ve Amerikan kamuoyu çok geçmeden bağımsızlık taraftarı radikallerle, metropolle anlaşma yolları arayan muhafazakârlar arasında ikiye bölündü. Özellikle işçilerden oluşan radikal topluluklar İngiltere ile açıkça savaşa girmek istiyorlardı.


Devrim, şiddetli ve vahşi bir iç savaşa yol açtı. İngiltere’nin ayaklanmayı bastırma girişimlerini etkin olarak destekleyen nüfusun yüzde 20 ile 30 dolaylarındaki kesimi, yeni yönetim için sürekli güçlükler çıkardı; Yurtseverler ile Sadıklar arasındaki Carolina’nın sınır kasabalarında yaşanan çatışmalar giderek bir vahşete dönüştü. Sadıklar’dan birçoğunun mülkleri müsadere edildi; birçoğu sürgün edildi veya ayak takımının şiddetine kurban gitti, bazıları da asıldı.


1765’te İngiltere koloniler için “Damga Pulu Yasası”nı çıkardı. Koloniler ise toplanıp “Haklar Beyannâmesi”ni kabul ederek İngiltere kralından daha adil davranmasını istediler. İngiltere ise Pul Yasasını geri çekse de kolonilerle ilgili her konuda tam yetkiye sahip olduğu kararını aldı. 1767’de yeni vergiler konulup koloniler tekrar tepki gösterince, İngiltere çay hariç diğer vergileri (kâğıt, boya, cam ve kumaş) kaldırdı. Böylece kolonilerde çayın fiyatı iki katına çıktı, çaya talep azaldı ve İngiltere’de çay stokları yükseldi. Amerikalılar tepki olarak İngiliz çay sandıklarını denize dökünce Boston Limanı ticarete kapatıldı.


Bu sırada Virginia, bütün kolonileri Amerika’nın ortak menfaatleri için kongreye davet etti. Kongre, İngiltere’den yapılan ithalata ve oraya yapılan ihracata bir yıl süreyle son verdi. İngiliz askerleri ile halk arasındaki gerginlik, 5 Mayıs 1770 tarihinde İngiliz askerlerini kartopuna tutan halka karşı ateş açılması üzerine üç Bostonlu’nun ölümüyle sonuçlanan olayla büyüdü. “Boston Katliamı” adı verilen bu olay, “İngiliz vicdansızlığı ve zorbalığının kanıtı” olarak nitelendirilerek halk isyana teşvik edilmiştir.


Ancak birçok Amerikalı için bu ilk silahlı çatışmalar gelecek vaat etmeyen bir mücadeleydi. Ayrıca İngilizler tarafından alınan vergiler, zamanla dağınık haldeki kolonileri birleştirmiştir. 13 koloniden 9’unun temsilcileri New York’ta toplanarak “Pul Yasası Kongresi” adıyla bir kongre düzenlemişlerdir. Vergi konusunda İngiliz Parlamentosu’na şiddetli eleştiriler yöneltilmiş ve kongre sonucunda “Haklar ve Haksızlıklar” isimli bir bildiri yayınlanmıştır.


İngiliz Parlamentosu, bir dizi harici vergiyi öngören “Townshend Acts/ Townshend Yasaları” yürürlüğe koymuş ve koloniler, ekonomik özgürlüklerini büyük ölçüde sınırlayan bu yasalar karşısında dâhili vergilerde olduğu gibi “temsilsiz vergileme olmaz” anlayışı ile tepkide bulunmuştur. Amerika kıtasındaki İngiliz sömürgecileri zenginleşip bağımsızlaşırken, İngiltere sömürgelerin yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda davranmalarını, Kral ve İngiliz parlamentosu tarafından yönetilmelerini istiyordu.


Kolonilerde kurulan komisyonlar yavaş yavaş yönetimi ele geçirmeye başlamış, toplanan asker ve cephanelerle savaş hazırlıkları hız kazanmıştır. Ancak bu ilk silahlı mücadele bağımsızlık ya da insan hakları için değil, sadece bazı iktisadi haklar elde etmek içindi. 1750’de Amerika kıtasında birkaç kabile ve küçük koloni, özellikle ovalarda kendi egemenliklerini kurmuştu, ama dış dünya üzerindeki etkileri yok denecek kadar azdı. Öte yandan kıtanın büyük bir bölümü Avrupa’nın etkisi altındaydı. Bu kolonilerin nüfusu ve zenginliği hızla artıyordu ve 1750 yılı itibarıyla kolonilerin toplam ekonomik gücü, Avrupa kıtasındaki devletlerin çoğundan daha büyüktü. Esas sorun Amerika’nın bağımsız olup olamayacağı değil, hangi Avrupa devletine bağlanacağı idi. 


1763’te Yedi Yıl Savaşları’nın ardından Kanada ve Nova Scotia’nın hâkimiyeti Fransa’nın elinden çıktı. Neredeyse Kanada’daki Hudson Körfezi’nden Meksika Körfezi’ne kadar olan tüm bölgeyi İngiltere kontrol ediyordu. Hükümetin ana gelir kaynaklarından biri, ithal mallardan alınan gümrük vergisiydi ama Amerikalı birçok tüccar vergi ödemek yerine Hindistan’dan gelen pekmezi kaçak olarak ülkeye sokup Rom’a çeviriyorlardı. Rom, vergi kaçırmak için kullanılan yöntemdi. Amerikalı tüccar, Rom için bir şiling vergi öderken İngilizler ise 26 şiling ödüyordu. Bunun için yapılan düzenlemelere tepki oluşuyordu. Kolonilerin çoğunda halkın şikâyetlerini dile getirebildikleri parlamentoları vardı. Bu durum İngiltere’den gönderilen bir valinin yönettiği koloniler karşısında büyük bir tezat oluşturuyordu. 1775 yılında silahlı kolonistler İngiliz garnizonlarına saldırmaya başladılar. Bu arada İngiltere’nin düşmanı olan Fransa ve İspanya ise gizli olarak kolonilere önemli ölçüde destek veriyordu.


1774-1783 yılları arasında Amerika’da baş gösteren olaylar “Amerikan Devrimi” ya da “Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandırılmıştır. Aslında 1763’te İngiltere’nin Yedi Yıl Savaşları’ndan galip çıkması Amerikan bağımsızlık hareketinin pimini çekmişti. Ancak İngiliz Kraliyet Donanması ve ordusu var olmasaydı, Amerikalılar kendilerini Büyük Britanya’ya bağlayan bağları çoktan koparmış olurlardı. Gün geçtikçe ekonomik güçleri artan koloniler, şikâyetlerini giderek daha güçlü bir biçimde dile getirir olmuşlardı. 


Koloniler ilk silahlı mücadeleyi İngiltere’den bağımsız olmak için değil, isteklerini İngiltere’ye kabul ettirmek için yapıyorlardı. Bağımsızlık fikri ise 1776’dan itibaren oluşacaktı. Tanınmış bir İngiliz olan Thomas Paine’in “Common Sense/Sağduyu” adlı yapıtı bu konuda çok önemli bir rol oynamış ve Amerika’nın bağımsızlık özlemlerini somutlaştırmıştır. Bu sebeple kendisine Amerika’nın vaftiz babası adı verilmiştir. Paine, kongre kulislerine girmiş ve Amerikalılara bağımsızlıkları için destek vermiştir. Kitabı, Ocak 1776’da yayınlanmış ve Mart ayına kadar binden fazla satmıştır. General George Washington, bu eserin; yararlı öğretisini ve tartışmaya yer vermeyen diyalektiğini takdir etmiştir. Paine’in sayesinde anavatandan ayrılma konusunda kararsız olan halk, Bağımsızlık Bildirisi’ne katılmıştır.


Yeni vergiler yüzünden 1774’de Amerikan kolonileri İngiliz sömürgesine isyan ederek I.Filedelfiya kongresini topladı. Bu kongrede koloni meclislerinin onayı olmadan vergi toplanamaması kararı alındı. 15 Mayıs 1775’te Philadelphia’da II.Kongre toplanıp General George Washington komutanlığında bir ordu kurulmasına karar verildi. Washington, Amerikan direnmesinin somut ruhu oldu. İngiliz asıllı ve aristokrat bir insandı ve bütün enerjisini Amerika’nın hizmetine verdi. 1776’da ayrı bir Amerikan bayrağı kabul edildi. Ancak bu bağımsızlığı İngiltere kabul etmediği için savaş 7 yıl daha sürdü. Savaşın en büyük çarpışmalarından biri 1781’de Virginia, Yorktown’da yaşandı. Fransız ve Amerikan birlikleri, İngilizleri kuşattı ve onları teslim olmaya zorladı.


Kongrenin maddeleri eyaletler arasında gevşek bir birlik öngörüyor ve federal hükümeti çok sınırlı yetkilerle donatıyordu. Savunma, kamu maliyesi ve ticaret gibi kritik konularda federal hükümet yasama meclislerinin iradesinin elindeydi. Kongrenin zayıflığı herkesçe açık olarak görüldü. Washington’un deyişiyle 13 eyalet yalnızca “pamuktan bir bağ” ile birleşmişlerdi. Georgia eyaleti isyan eden diğer kolonilere bağımsızlığını 1776’da ilan ederek katılmıştı.


Thomas Jefferson başkanlığındaki heyet, 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Beyannâmesi’ni kabul etti. Bu belge; demokrasi tarihi ve siyaset bilimi açısından çok önemlidir. İlk defa insanların doğuştan sahip oldukları hak ve hürriyetler ve demokrasinin temel ilkeleri yer aldı. İnsanların doğuştan sahip oldukları devredilemez hakları vardır: Yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme hakkı. Devletler bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Bu haklara aykırı davranan iktidarı değiştirmek milletin hakkıdır. Beyannâmenin sonunda eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla “Amerika Birleşik Devletleri” adlı bağımsız bir devlet kurulduğu ilan edilmiştir.


1763-1783 yılları arasında kolonilerde yayımlanan broşürlerin, dergilerin, gazetelerin sayısı ve içerikleri bu heyecanın birer göstergesidir. Yine baştan aşağı moral değerlerle bezeli Bağımsızlık Bildirgesi’nin ifade dili de bu heyecanın kanıtıdır. Fransa ve İspanya’nın yardımlarıyla başarılı olan koloniler 1782’de İngilizlerle gizlice barış antlaşması yaparak müttefiklerini yüzüstü bırakmışlardı. Böylece İngiltere korktuğundan daha azını kaybetmiştir ve kısa süre içinde başarısızlığını fazlasıyla telafi etmiştir. 


Güney Karolina üreticileri ve tüccarları İngiliz koloniciliğinden kar elde ettiler, ancak Amerika Bağımsızlık Savaşı’nın öncülerinden oldular. Henry Laurens, Thomas Lynch, ve Arthur Middleton koloninin bağımsızlık hareketlerine yön veren isimlerdir. Mücadele veren koloniler Robert Morris, Haym Solomon gibi zenginlerin kişisel ve finansal yardımları sayesinde ekonomik açıdan düzlüğe çıkmıştır.


3 Eylül 1783’te Paris Barışı imzalanarak İngiltere, ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. ABD’nin kuzey sınırı bugünkü Kanada sınırı, batı sınırı Misisipi nehri ve güney sınırı ise İspanya’ya ait Florida oldu. Fransa, Antiller’deki Tobago adasını aldı. İspanya, Florida ve Minorka’yı aldı. Hollanda ise zararlı çıktı. Çünkü Güney Hindistan’daki Negapotam’ı İngiltere’ye kaptırdı. Böylece İngilizler Seylan’ı ele geçirmek için bir adım atmış oldu ve Hollanda’nın sömürgeleriyle ticaret yapma hakkı elde etti.


1783’te Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra ülke, ekonominin ve siyasal durumun istikrarsız olduğu bir döneme girdi. Koşullar daha iyi olsaydı, Alexander Hamilton ve onu destekleyenlerin yeni bir anayasa için giriştikleri kampanyada şansları pek fazla olmazdı. Fakat durumun 1783’ten sonra giderek daha kötüye gittiğinden pek kuşku yok. Her eyalet adeta bağımsız bir ülke gibi hareket etti. Her biri kendi işlerini cumhuriyetin gereksinimlerine pek önem vermeden ve kendi uygun gördüğü şekilde yürüttü. 


Eyaletlerde çoğu tam anlamıyla değersiz, birbirinden ayrı bir düzine para kullanılıyordu. Komşu eyaletler birbirinden ithal edilen mallardan vergi alıyorlardı. Büyük Britanya kolonilerin ekonomik refahı için gerekli olan ticaret kanallarını yeniden açmayı reddetti. Eyalet yasama meclisleri Bağımsızlık Savaşı sırasında üstlendikleri borçları ödemeyi reddettiler. Birçok eyalet, borçluları taahhütlerini yerine getirmekten kurtaran yasalar çıkardı. En kötüsü bazı kişiler sorunlarını çözümlemek için yine silaha sarılmayı düşünmeye başladılar. 1786’da Batı Massachusetts’te Yüzbaşı Daniel Shays komutasında binlerce çiftçi Boston’da eyalet hükümetine karşı ayaklandı. Eyalet askerleri sonunda Shays’in ayaklanmasını bastırdı. George Washington ve diğer liderler, kolonilerin Büyük Britanya’ya karşı ayaklanmasının boşuna olup olmadığını düşünmeye başladılar.


Birinci olarak; Güney Amerika’ya gelenler, madenlerden elde ettikleri altın ve elmasları yüklenip zengin olarak ülkelerine dönmek isterken, Kuzey Amerika’ya gelenler, dinsel baskıdan, işsizlikten, fakirlikten kurtulmak ve kendilerine özgürce yaşayacakları yeni bir ülke kurmak umuduyla temelli yerleşmek düşüncesiyle ailelerini de beraberlerinde getirmişlerdi. 


İkinci olarak; Zenci kölelerin bulunduğu Amerikan kolonilerinde mal sahipleri ve başarılı tüccarlardan oluşan oligarşik bir yapı bulunmakla beraber, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin tersine aristokrasi yoktur. Coğrafi koşullar düşünüldüğünde olmasına da imkân yoktur. Topraklar var olan Avrupalı nüfusla karşılaştırıldığında o kadar geniştir ki ilk yerleşim bölgelerinde nüfus artınca yerleşecek yeni toprak bulmak çok zor bir iş değildir.  Tabii bu arada fatura Kızılderililere kesilerek sayıları 2,5 milyonu bulan Kızılderililer asimilasyona ve katliama uğramışlardır. 


Üçüncü olarak; dinsel alandaki farklılık. Avrupa, Protestanlarla Katolikler arasında yaşanan mücadeleler, sürgünler ve katliamlarla çalkalanırken, Kuzey Amerika’da göçmenler, dinsel çoğulculuğu toplum kurucu bir unsur olarak kabul etmişti. Gerçekten birbirinden çok farklı mezheplerden gelen insanların barış içinde bir arada yaşayabilmeleri için de başka çıkar yol yoktu. Zaten göçmenleri Amerika’ya sürükleyen en önemli nedenlerden biri anayurtlarında yaşamış oldukları dinsel baskı idi. 


Dördüncü olarak göçmenler Amerika’ya demokratik bir siyasal geleneği getirmişlerdi. Kralın mutlak otoritesinden yılmış olan göçmenler temsil kurumlarına özel bir önem vermişlerdir. Amerikan kolonilerinde; Vali, Konsey ve Temsilciler Meclis’i vardı. Ayrıca her bir koloni özgürlükleri güvence altına almak için birer anayasa kabul etmek yoluna gidecektir. 


Son olarak Amerikalıları birleştiren ve onlara kader birliği yaptıran üç unsur olduğundan bahsedilebilir. Birincisi Avrupa’nın yarattığı askeri ve ekonomik baskıya karşı duyulan öfke. İkincisi kıtanın yerli halkı olan Kızılderililere karşı duyulan öfke. Üçüncüsü ise Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na yol açacak olan İngiliz sömürgeciliğine karşı duyulan öfkedir. 


Amerikan ihtilâli, liberal devrin ilk büyük ictimai hareketidir. İngiltere’de 1688-1689’daki Bill of Rights (İngiliz İnsan Hakları Bildirgesi) ihtilâlinden etkilenerek Amerikalılar buna müstenid bir ihtilâl yaratan ilk millettir. Hâlbuki İngilizler bir nevi felsefi boşluk içinde ihtilâllerini başarmışlardır. Amerikalılar, liberal inançları ihtilâlle tecrübe eden ilk millettir. Amerikalılar başlangıçtan itibaren ihtilâlci mizaçta bir millet olmuşlardır. Onlar çekilmez bir durumu düzeltmek için değil, aynı devirde Batı dünyasındaki milletlerin çoğundan iyi olan durumlarını muhafaza ve idame için isyan ettiler ki, bu Batı’da eşi görülmemiş bir tarihî hâdisedir.


ABD’nin bağımsızlık hareketi ile Fransız İhtilali arasında büyük benzerlik vardı. Her iki hareket de belli bir siyasi amaca yönelik değildi. Hareketin itici gücü her iki ülkede de vergi meselesiydi. Yedi Yıl Savaşları ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Fransız mali yapısının üzerine çok ağır yükler getirmişti ve bu yüzden Fransa Kralı XVI.Louis vergilendirme ölçütlerinde ve yöntemlerinde birtakım değişiklikleri gündemine almaya mecbur kaldı. Bu yüzden Amerikan bağımsızlık harbinin Fransa’ya yüklediği borç ve Amerikan bağımsızlık bildirisinin tesiri Fransız İhtilali’ni çabuklaşmıştır denilebilir. Böylece ilk sömürgeleştirme girişimi bağımsızlıkla sonuçlanıyordu. 


Bu durum Fransız devrimine ve yeni bağımsızlık dalgasına yol açtı. Arjantin 1816, Kolombiya 1819, Peru, Meksika, Venezüella 1821 yıllarında bağımsızlıklarına kavuştular. Siyasal açıdan Fransız Devrimi’ni etkileyen Amerikan Bağımsızlık Savaşı, ekonomik açıdan da devrimin alt yapısını oluşturmaktadır. 1756-1763 yıllarında Fransa ve İngiltere arasında gerçekleşen ve “Yedi Yıl Savaşları” olarak bilinen sömürge savaşı sırasında Fransa, İngiltere’ye en önemli sömürgelerini kaptırmıştı. Bu nedenle Fransa, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ya da sömürgecilik savaşında ezeli ve en büyük rakibi olarak gördüğü İngiltere karşısında Amerika’yı desteklemiştir. Böylece bu savaşın hem bağımsızlık bildirisi yolunda hem de Fransa’da yol açtığı ekonomik çöküntünün etkisiyle devrimi doğrudan etkilediğini söylemek mümkündür. 


Ancak her iki olayın arkasında yatan asıl etken, Aydınlanma düşüncesinin neden olduğu bazı değişikliklerdir. Bu hareketin devrime en büyük etkisi Bodin (1529-1596) ve Rousseau (1712-1778) gibi siyaset ve toplum düşünürlerinin siyasal alanda yol açtıkları dönüşüm olmuştur. Rousseau, halkın egemenliği, hukuk ve özgürlük kavramlarından bahsederek bunları “Toplum Sözleşmesi” kuramıyla özetlemiştir. Rousseau’ya göre: “Üyelerden her birinin canını, malını bütün olarak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulunmalı ki, orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun. İşte toplum sözleşmesinin çözüm yolunu bulduğu ana sorun budur.”


İngiliz kolonileri birçok bakımdan o çağda Avrupa’da görülen gelişmelerin gerisinde kaldı. Fakat Kuzey Amerika’nın gelişmesi, Eski Dünya’nın gelişimini geçti. İnsan Hakları’ndan bahsedilmesi, Amerikan Devrimi’ni evrensel önem taşıyan bir olay durumuna yükseltti. Birçok Avrupalı ABD’de ortaya çıkan insan haklarının, Avrupa’nın Fransa gibi karanlığa batmış ve geri kalmış halklarının umutla ulaşabilecekleri bir örnek olduğuna gerçekten inandı. Din, basın, toplantı özgürlüğü, keyfi tutuklamanın olmaması ve yasa önünde eşitlik gibi istekler çoğu Avrupalı’nın elde etmeye çalıştığı haklardı. 


ABD’nin böyle bir örnek sunması, 1789’da Fransızların, devrimlerine insan haklarıyla ilgili bir bildiri ve yazılı anayasa ile başlamalarının nedenlerinden biri olmuştur. Amerikalılarca kendisine İncil’e eşit bir mukaddes değer tanınan Anayasa, başlangıçta hiç de seve seve kabul edilmiş bir metin değildir. Bu anayasayı hazırlayanlar, eserlerini hiç tatminkâr bulmamışlar ve devamlı olacağını zannetmemişlerdi. Kurucular, yeni bir eser meydana getirdiklerini, çağlarında mevcut rejimlerle benzerliği olmayan yepyeni bir rejim ortaya koyduklarını asla iddia etmiyorlardı. Bu, her şeye rağmen istemeyerek ayrıldıkları anavatanın yani İngiltere’nin sistemiydi.


Ancak Burke göre, Amerikan kolonileri sadece bağımsızlık için değil, İngiliz fikirlerinden de bağımsız olmak (kurtulmak) için hareket etmişlerdi. O’Sullivan; Avrupalılaşmaya (Batılılaşma) ve bunu taklit etmeye şiddetle karşı çıkıp Amerikan milli şuurunu öne çıkarır, Amerikan milletinin tarihsiz (tarihi bir geçmişi yok) olmasının onu motive ettiğini ve ona geleceğin büyük milleti olma hedefini gösterir. Amerikan Devrimi’nin üç özelliği bulunmaktadır. 


Ekonomik çıkarlardan dolayı Avrupa ile yapılan bir koloni savaşıdır. Bağımsızlık isteyenlerin ve buna karşı çıkanların meydana getirdiği bir iç savaştır. Fransa, İngiltere, İspanya ve Amerika arasındaki mücadeleden dolayı bir çeşit dünya savaşıdır. 1778 yılında Amerika ile Fransa arasında bir ittifak kurularak 6 Şubat tarihinde imzalanan “The Treaty of Alliance” ile Fransa, Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını tanımıştır.


ABD hükümeti, Avrupa’dan kaçmak istediği halde bu kıtanın sorunları peşini bırakmıyordu. Amerika, Avrupa’nın çifte standartlı ve ikiyüzlü politikasından uzak kalmak, Kutsal İttifak’ın Latin Amerika’daki sömürgeci müdahalesini önlemek ve Kuzey Amerika’da Rusya’nın isteklerine karşı koymak istiyordu. Ayrıca dış politikasını yeniden saptayarak bazı kurallara bağlamak çabasındaydı. Bağımsızlıktan itibaren güneyde Meksika ve Küba’ya, kuzeyde ise Kanada topraklarına göz dikilmişti. Yayılma ve genişleme siyaseti içte depresyonlardan kurtulmanın çıkar yolu olarak görülüyordu. Amerikan iç düzeninin ve zenginliğinin devamı buna bağlıydı. Bu politikayı mazur göstermek için en güçlünün ayakta kalmasının doğal bir süreç olduğunu ve Tanrı’nın ABD’nin genişlemesine taraftar olduğu iddia edilmiştir.


Amerikan Başkanı James Monroe, Batı yönündeki genişlemenin gerekli olduğunu şu sözlerle belirtmiştir: “Herkes şunu açıkça görmelidir ki âdil sınırlar içinde kalmak şartıyla toprak genişlemesi her hükümete daha büyük hareket serbestîsi sağlar, güvenliklerini sağlamlaştırır ve diğer yönden bütün Amerikan halkı üzerinde iyi etkiler gösterir. Toprağın büyüklüğü bir ulusun birçok özelliğini belirler. Kaynaklarının, nüfusun ve fiziksel gücünün sınırlarını gösterir. Kısacası büyük güç ile küçük güç arasındaki farkı ortaya koyar.” Bu sözler Amerikan emperyalizminin başladığını göstermektedir.


İhtilalden sonraki savaşlarda İngiltere ve Fransa, ABD’yi kendi yanlarında savaşması için baskı altına almıştı. Washington, Avrupa ülkeleri ile ticari münasebet kurulmasını, fakat mümkün olduğu kadar az siyasi münasebet kurulmasını istemişti. Avrupa’nın değişken politikasına bağlanmak akıllıca bir iş değil demişti. Böylece “isolation” denilen Avrupa diplomasisinden uzak kalma ilkesi benimsendi ve Başkan James Monroe tarafından bir doktrin haline getirildi. Bu doktrin ile Amerika’nın elde ettiği bağımsızlık, Avrupa’nın kolonileştirme isteklerine konu olamayacaktı. Ayrıca Amerika, Avrupa’nın kolonilerine ve tabi bölgelerine müdahale etmeyecek ve Avrupalılar arasındaki problemlerde de taraf olmayacaktı. 


İzolasyon politikasının dünyaya ilan edildiği 1820’li yıllar, aynı zamanda ABD’nin misyonerlik hareketine başladığı yıllara rastlamaktadır. Elbette, Atlas Okyanusu’nun ötesindeki Doğu Akdeniz’e meselâ Beyrut’a misyoner yollayan bir devletin küresel hedeflerinin olmadığı iddia edilemez. Ayrıca Amerika bu doktrinle yalnızlık politikası uygulamıştır. Avrupa’daki kargaşaya karışmayıp ekonomisini güçlendirmiş, Orta ve Güney Amerika’daki etkisini arttırmıştır. Amerikalıların İngiltere’ye karşı duyduğu nefretin boyutu, ihtilal Fransa’sına karşı duyulan sempatinin boyutu ile eşit olmuştur. Ancak Kuzey eyaletlerinin İngiltere’ye, güney eyaletlerinin ise Fransa’ya karşı sempatisi vardı. İhtilalden sonra ABD, tarafsızlığını ilan etti. Ancak İngiltere’nin tarafsızlık hukukunu bir tarafa atıp, açık denizleri adeta kendi egemenlik alanı gibi görüp ABD ticaret gemilerine tacizde bulunması üzerine yapılan savaşta ABD yenilse de barış statüko üzerinden yapıldı.


1782’de ABD 3,5 milyon nüfusu bulan 13 federal devletten oluşurken, yarım asır içinde savaşla ve satın alma yoluyla hızla genişledi. 1803’te Louisiana 80 milyon franka Fransa’dan, 1819’da Florida 5 milyon dolara İspanya’dan, Teksas 15 milyon dolara Meksika’dan satın alındı. Bu toprak kazancı, Amerikan tarihindeki en büyük diplomatik başarılardandır. 1846 yılında İspanya’dan Oregon satın alındı. 1846’da 49.kuzey paraleli Kanada ile sınır oldu. 1867’de Alaska 7,2 milyon dolara Rusya’dan alındı. 1893’te Hawai takım adaları satın alındı. ABD İspanya ile 1898 yılında yapılan savaş neticesinde Porto Rico’yu ve Filipinler’i ele geçirdi. ABD, 1917 yılında Karaibler denizinde oldukça önemli olan ve 50 adadan oluşan Virgin adalarını da Danimarka’dan 25 milyon dolara satın aldı.


Amerikan tarihi, baştan sona sürekli bir yayılıp genişleme eğilimini ortaya koyar. Max Lerner der ki: “Kendi sınırlarını bir kıtanın son sınırlarına dek genişletebilecek bir ulusun, gelip te Okyanus’un kıyısında durabileceğini düşünmek hafiflik olur.”


Milyonlarca göçmeni yerleştirmek için toprağa gereksinimleri vardı ve bunu yapmak için Kızılderililerin direncini kırdılar. Amerika’nın güneyi, tarımsal ve köleye dayalı işlevlerle değerlendirilmişse de kuzey üçlü bir işleve sahipti: Tarım, ticaret ve imalat. Deniz taşımacılığının gelişmesiyle batıya doğru yayılma iki engelle karşılaştı: Fransız ve İspanyol varlığı. Bunlar zamanla ortadan kaldırıldı. Amerika’nın yerli halkı olan Kızılderililer ise öldürüldü. Hatta bir dönem öldürülen her yerli için prim ödenmekteydi. Öldürülmeden kalmış bazı Amerikan yerlileri köleliğe zorlanmışlar, fakat bunlar yeterli sayıda olmadıkları için -özellikle plantasyon ekonomilerinin egemen olduğu yerlerde- emek gücü ithal etmek gerekmiştir. Afrikalıları kaçırma konusundaki eski yöntemler verimsiz olmaya başlayınca düzenli bir üçgen trafiği gelişmiştir.


Koloniler daha henüz kurulma safhasında iken kölelik de yaygınlık kazanmaya başladı. 1610 yılında siyah hizmetkârların köle olarak çalıştırılması Amerika’daki Katolik kilisesince uygun görülerek zencilerin yakalanıp nakledilmesi ve köleleştirilmelerinin kilise inançlarına göre yasal sayılacağı ifade edilmiştir. Ekonomik ve ahlaksal gereksinmeler ileri sürülerek ve İncil’e göre köleliğin kaldırıldığından hiç bahsedilmeyerek kölelerin ekonomik alanda vazgeçilmez olduklarına dikkat çekilmiştir. 1691’de özgür bir beyaz erkek ya da kadının; bir zenci, bir melez ya da bir Kızılderili erkek veya kadınla, ister ırgat ister köle olsun evlendiği takdirde sürgün ediliyordu.


1820 yılında güneyli ve kuzeyli siyasetçiler, köleliğin batı topraklarında yasal olup olmamasını tartışıyorlardı. Kongre bir uzlaşmaya vardı. Missouri eyaletinde ve Arkansas topraklarında köleliğe izin verildi. Ama Missouri’nin batı ve kuzeyindeki bölgelerde yasaklandı. 1846-48 yılları arasındaki Meksika Savaşı, Amerikalılara yeni topraklar kazandırdı. Bunun sonucunda kölelik sınırlarının genişletilmesi gündeme geldi. 1850’de California, özgür bir eyalet olarak kabul edildi. Utah ve New Mexico halkına kölelik konusunda karar hakkı tanındı. Ama bu konu çözümlenmiş değildi. 


Köleliğe karşı olan Abraham Lincoln 1860’da başkan seçildiğinde, 11 eyalet Birlik’ten ayrılıp bağımsızlık ilân etti. Konfedere Eyaletler’i kurdular. Bunlar, Güney Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Georgia, Louisiana, Texas, Virginia, Arkansas, Tennessee ve Kuzey Carolina Eyaletleri’ydi. Böylece Amerikan İç Savaşı başladı. ABD, 1861-1865 yıllarında kuzey ve güney eyaletleri arasındaki iç savaş yüzünden parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Ekonomisi tarıma ve özellikle pamuk ekimine dayanan güney eyaletlerine tarlalarda çalıştırılmak üzere Afrika’dan zenci köleler getirilmişti. Ekonomisi büyük ölçüde endüstriye dayanan kuzey eyaletleri ise köleliğin yasaklanması ile özgür kalarak kuzeye göç edebilecek zencilerle, ucuz el emeği sağlamayı amaçlıyordu. Güney eyaletleri ise köleliğe son vermektense savaşmayı yeğliyordu. 


İngiltere, Afrika’dan ABD’ye zenci tutsak getiriyor ve bunun karşılığında tekstil endüstrisi için pamuğu alıyordu. Kuzeyin gelişen tekstil endüstrisinin bu pamuğa gereksinimi artmıştı ve bu malın ucuz fiyatla İngiltere ve Avrupa devletlerine satılması işine gelmiyordu. Her eyalet bağımsızlıktan yararlanarak özerkliğini pekiştirmeyi, iktisadi ihtiyaçlarına, örf ve adetlerine uygun bir anayasa hazırlamayı tasarlıyordu. 


Kölelik konusunda başlangıçta eyaletler zıtlaşsalar da sonuçta bir uzlaşmaya gidildi: Güney eyaletlerinin kuzeyin önerdiği ticaret ve sanayi yasalarını kabul etmesi karşılığında, kuzey eyaletleri de kölelerin özgür bırakılmasıyla ilgilenmeyeceklerini(!) kabul ettiler. Böylece hazırlanan anayasa bütün eyaletlerce kabul edildi. Daha sonraki yıllarda köleliğin sona ermesinden sonra bile Amerikan zencileri, ırk ayrımına ve eğitimde eşitsizliğe maruz kalmaya devam ettiler. Bunun üzerine siyah ırk, kendine yeni fırsatlar yaratabilmek için iç göçü başlattı. Güney’deki kırsal bölgelerden Kuzey’deki şehirlere geldiler. Ama şehirdeki zencilerin çoğu iş bulamadı. Yasalar ve adetler gereği beyazlardan ayrı bölgelerde “Getto” adı verilen bakımsız kenar mahallelerde yaşamak zorunda kaldılar. Bu durum Amerikan çifte standardının somut bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.


Bağımsızlıktan sonra ABD’li devlet adamları, başka devletlerin himaye ve yardımı olmadan ayakta kalabilmenin tek çaresinin ticaret yapmakla sağlanabileceğini düşünüyorlardı. Siyasi güç olarak ortaya çıkmanın yolunun ekonomik üstünlükten geçtiğini kavrayan ABD’nin Paris Büyükelçisi Thomas Jefferson önderliğindeki bir grup, dünya çapında kâr getiren her yer ile ticaret yapılmasını istiyorlardı. Amerikan ticaret gemileri İngiliz bayrağı altında Akdeniz’e gider gelirlerdi. Bağımsızlık ilanı üzerine Britanya hükümeti Akdeniz’e giden Amerikan gemileri üzerindeki himayesini kaldırdı ve bunları kendi hallerine bıraktı. 


Nitekim savaşarak ayrıldıkları İngiltere’nin ve savaş sırasındaki müttefikleri Fransa’nın, yeni bir devletin ticari pazarlara girmesini hoş karşılamadıklarını kısa sürede gördüler. ABD, ihraç ettiği buğdayın ve unun 1/6’sını ve tuzlanmış balığın 1/4’ünü Akdeniz ülkelerine satıyor ve buradan da pirinç ve mısır satın alıyordu. Yaklaşık 1200 kişinin görev aldığı 80 ila 100 adet ABD gemisi Akdeniz limanlarına girip çıkıyordu. Ancak Akdeniz’de ticaret yapan tüm Avrupa devletleri, Mağrib kuvvetlerinin saldırısından korunmak için anlaşmalar yaparak Akdeniz’deki güvenliklerini yıllık vergiler karşılığında koruyorlardı. İngiltere, Fransa ve İspanya gibi güçlü donanmalara sahip devletler bile yıllık vergi ödemek zorunda kalıyorlardı.


1786 ilkbaharında Londra’da Trablusgarp elçisi Abdurrahman, ABD’nin Paris elçisi Jefferson ve Londra elçisi Adams’a; Akdeniz’in hâkimlerinin Osmanlı Devleti ile Garp Ocakları olduğunu ve müsaadeleri olmadan bu bölgede yabancı hiçbir devlet gemisinin serbestçe seyr-ü sefer edemeyeceğini ve ticaret yapamayacağını söylemiştir. Yani Akdeniz’in sahibinin Türkler olduğunu ve burada gemi yürütmek için ücretini ödemeleri gerektiğini ifade etmiştir. 


Mağrib kuvvetleriyle savaşmak yerine onlarla anlaşma yaparak vergi ödemenin bir sebebi de; bu şekilde iyi ilişkiler kurdukları Mağrib yöneticilerini kendi ticari rakiplerine karşı kullanmak isteğiydi. Bu yüzden ABD ticaret gemilerini hedef alan saldırılar, İngiltere’nin teşvikiyle artmıştı. Amerikan Kongresi, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams gibi Bağımsızlık Savaşı’nın önde gelen isimlerinden oluşan bir heyeti 1784 Mayısı’nda Mağrib yöneticileriyle anlaşma yapmak için görevlendirdi ve heyet emrine verilecek armağanlar için 80 bin dolar tahsis edildi. 


1790 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı Kongre’ye, Akdeniz’deki ticaretin çok önemli olduğunu ve Garp Ocakları ile barış yapılmadığı takdirde ABD ticaretinin tamamıyla durabileceğini ve barışın 320 bin dolar ödemekle sağlanabileceğini bildiren bir rapor sunmuştur. Ekim 1796’da ABD’li kaptan Richard O’Brien, barış anlaşması için Cezayir’de Dayı Hasan Paşa’ya 200 bin dolar teslim etti. Trablusgarp Hâkimi Yusuf Paşa ile de Kasım 1796’da 10 bin dolara anlaşma imzalandı.




Sonuç


1775 tarihinde Philadelphia’da II.Amerikan Kongresi toplanmış ve yayınlanan bir bildiri ile bağımsızlık mücadelesi resmen başlamıştır. Yaklaşık altı yıl süren zorlu savaşlardan sonra Amerikalılar galip gelmiş ve 4 Temmuz 1776 tarihinde bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bağımsızlık mücadelesi sonrasında İngiltere, Amerika ile olan ticari ilişkilere yasaklama getirmiş, tedavüldeki altının yetersiz oluşu, köylülerin ürünlerini satacağı pazar alanlarının sınırlı oluşu, ağır iklim koşulları ve yeni kurulan devletin resmi parasının olmayışı Amerikalılar için ekonomik hayat güçleşmiştir. Bu dönemde bazı eyaletlerce para basılsa da, tüccar ve bankacıların yeterli desteği göstermemesi üzerine başarı sağlanamamıştır. Ayrıca ekonomik hayattaki bu güçlükler devlet idaresini zorlaştırmış ve bağımsızlık mücadelesi nedeniyle alınan borçların geri ödenmesi ise yeni vergilerin yürürlüğe konulmasını gerektirmiştir. Bu durum da yeni isyanlara sebep olmuştur. 


Yönetimin halka ağır vergiler yüklemesi neticesinde birçok vergi isyanı başlamış ve bu isyan hareketleri çok önemli toplumsal dönüşümlere sebep olmuştur. Ağır, haksız ve adaletsiz vergiler tahammül edilemez boyutlara ulaştığında halkın vergilere karşı aktif direnişi başlamış ve Amerikan tarihinde olduğu gibi bir devletin bağımsızlık mücadelesinin temelini oluşturabilmiştir.


Amerika kıtasında yaşayanlar Avrupa’daki aydınlanma hareketinden etkilenmişlerdi ve bu yeni esaslara göre yaşamlarını kurmak istediler. 1776’da özgürlük ile eşitliğin dokunulmaz ve kutsal insan hakları olduğunu ilan ettiler ve kurdukları devleti bu temele dayandırdılar. Ancak tarım yaptıkları geniş topraklarında zenci köleleri de çalıştırmaya devam ettiler. 


Amerikan Bağımsızlık Savaşı; güneyin insanlarını kuzeye, doğudakileri batıya yaklaştırmış ve insanlar birbirini tanımışlardır. Boston’da bulunan koyu mutaassıp bir kişi, Virginia’da İngiliz kilisesine sadık kalmış olan bir kişinin insan suratlı bir şeytan olmadığını öğrenmiştir. Amerikalılar, bağımsızlıklarını ilkelerinden hiç ödün vermeden kazanmışlardı. Mücadelenin en karanlık günlerinde bile herhangi birine vergi ödemeyi reddetmişlerdi. 


Amerika kongresinin bastığı kâğıt parayı kimse altını çevirmeye kalkışmadı ve bu güven ortamında devrimin harcamaları bu kâğıt parayla karşılandı. Devrim öncesinde Amerikan kolonilerinde yaşayanlar, Britanya tarihini kendi tarihleri olarak benimsemişlerdi. Devrimden sonra 13 koloni arasında ulusal bir kimliği pekiştirebilmek için özgün bir Amerikan geçmişine gerek olduğu yavaş yavaş anlaşıldı. Yeni ders kitapları, bu yöndeki ilk girişimi temsil etmekteydi. 


George Bancroft gibi tarihçilerin eserlerinde, Amerikalılara yaptıklarından gurur duyulacak bir ulusa mensup oldukları fikri aşılanıyordu: Onlar, Avrupa’daki kokuşmuş yaşlı toplumu bırakıp bu vahşi topraklara medeniyet getirmişti; ataları, kendi ayakları üzerinde durma, dürüstlük, hürriyet gibi değerleri geliştirmiş ve şimdi bunlar bütün Amerikalıların mirası olmuştu. Bir sonraki kuşağın “akılsızca yurtseverlik” diye küçümseyip bir kenara attığı şey, o zamanlar ulusal kimliğin geçerli ve gerekli bir ifadesi sayılıyordu.


Avrupa’da durmadan hükümetler devriliyor, anayasalar değişiyor, diktatörler çıkıyor, akla hayale sığmayacak cinayetler işleniyordu. Fransız İhtilali’nin insan hakları ve demokrasi anlayışı çeşitli ihtirasların elinde ikide birde oyuncak haline geliyordu. Bu gibi krizlere ABD’de pek rastlamıyoruz. Aksine Avrupa’da demokrasi tehlikeye düştükçe ABD koşup Avrupa’yı girdiği bataklıktan kurtarıyor. İki büyük dünya savaşı bunun şahididir. 


Ronald Steel’in yazdığına göre; bazı insanlarda dünyayı daha mutlu, daha düzenli kılma ve onu bize yaraşır duruma getirme işinin ABD’ye düştüğü inancı vardır. Amerika, insanlığın çehresini değiştirmeyi, ona yeni bir yüz ve biçim vermeye çalışmaktadır. Daha 1765’te John Adams: “Amerika’nın kuruluşu, Tanrı’nın hala tutsaklık durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp ve zincirlerinden kurtarmak yolunda taşıdığı bir niyet gibidir.” 


Herman Melville ise şöyle diyordu: “… ve biz Amerikalılar, apayrı bir ulusuz, zamanımızın İsrail’iyiz, dünya özgürlüklerinin temel direğini biz tutuyoruz.” 


Ancak günümüzde Afganistan ve Irak işgalleriyle Amerika, insanlığı savaşlara ve felaketlere sokmaktadır.


Kızılderililerin kolonizasyon hareketine karşı ciddi bir engel oluşturmayacak kadar sayıca az ve medeniyetçe geri olmaları, beyaz göçmenler için bir şans olmuştur. Zaman zaman kolonizasyonu geciktirdilerse de hiçbir zaman bu hareketi durduramadılar. Fransızların kışkırtmasıyla Ottowa kabilesinin şefi Pontiac yönetiminde yerliler ayaklandı. Karakollar ele geçirildi, kolonlar öldürüldü ve ayaklanmayı bastırmak için düzenli İngiliz birliklerinin müdahalesi gerekti. 


Amerikalıların Kızılderilileri öldürerek sayılarını azaltması, zencileri köle olarak alıp satması, insan hakları ve özgürlüklerden bahseden sözleriyle çelişmektedir.


13. asırda İngiltere’de başlayan anayasal süreç, Avrupa kıtasında değişik formlar aldıktan sonra, koca bir okyanus aşarak Kuzey Amerika kıtasına ulaştı. Burada özellikle Avrupa ülkelerinden göç eden ve aydınlanma düşüncesine sahip insanlar arasında hem güçlendi hem de değişik biçimler aldı. Bağımsızlık, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar 13 kolonide iyice yerleşti. 18. asır sonlarında Batı Avrupa’ya döndü ve Fransız Devrimi’ne yol açtı. Milliyetçilik ve demokrasi fikirleri dönemin Endüstri Devrimi ve Emperyalizm ile körüklenerek Batı’dan doğuya doğru ilerleyip Osmanlı toprağından geçerek yayıldı.


18.asrın sonlarına doğru Yeni Dünya’da 1873’te yapılan Versailles Antlaşması ile Amerika Birleşik Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarken, Osmanlı İmparatorluğu çoktandır gerileme devrine girmiş bulunuyordu. Amerika Kıtası’nın keşfiyle dünya ekonomisi nakdi mübadelenin yoğunlaşmasına doğru önemli bir gelişme göstermiştir. Piyasaya yönelen kıymetli madenler özelikle gümüş, satın alma gücünü destekleyerek talebi yükseltiyor ve böylece fiyatlarda bir kıpırdanmaya yol açıyordu. Batı’nın yükselen satın alma gücü ile fiyatların yükselme eğilimi nakit sağlamada önemli darboğazlarla karşılaşan ve fiyat yapılarındaki farklılıktan dolayı piyasadaki altın ve gümüşü Mısır’a ve doğuya kaptıran Osmanlı ülkesinde, daha şiddetli bir para darlığı yaratmıştır. 


Bu darlık 1683’den sonra mali baskıların şiddetlenmesi ile ekonomideki nakdileşmeye doğru olan eğilimi güçlendirmiştir. Osmanlı Devleti üzerinde zamanla giderek artan Amerikan etkisinin oluşmasında 19. asırda rol oynayan iki kurumdan birisi “Amerikan donanması” diğeri de “Amerikan misyonerleri” olmuştur. Donanma işin sert yüzü ve soğuk yanıydı. Bir de sıcak yüzü, sempatik, insancıl görünümlü bir mekanizma olan misyonerlik vardı. Misyonerlik birçok açıdan donanmadan daha avantajlı idi. Örneğin maddi açıdan; Akdeniz’de dolaştırılacak bir firkateynin yıllık masrafı 80.000 dolarken, bir misyoner ailesinin yıllık gideri 1.000 doları bulmuyordu. Amerikan ideolojisine hâkim olan ana faktör kendi Hristiyanlık değerlerini dünyaya yaymak olduğu için misyonerlik bizzat devlet eliyle icra edilmiştir.


Ayrıca Hristiyanlığın doğduğu toprakların Osmanlı hâkimiyetinde bulunması ABD nezdinde Osmanlı Devleti’ni önemli kılmıştır. ABD’nin kuruluşuyla birlikte “İnsan Hakları Beyannâmesi” ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa’ya hem örnek ve hem de O’na karşı bir denge unsuru olmuştur. Avrupa kültür ve medeniyeti artık yeni bir yayılma alanı bulmuştur. Ancak ne yazık ki insan hakları, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramlar; hiçbir zaman zenciler, Kızılderililer ve sömürgeleştirilen halklar için geçerli olamamıştır.


ABD’nin kuruluşunun sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz: İnsan Hakları Beyannâmesi ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa’ya örnek olmuştur. Avrupa kültür ve medeniyeti yeni bir yayılma alanı bulmuştur. Göçler sonucunda Avrupa’da işsizlik azalmış, siyasi ve dini kavgalar önemini kaybetmiştir. ABD, artık Avrupa’ya karşı bir denge unsuru olmuştur.



Dr.İhsan Burak Birecikli
Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
ABD ve Büyük Ortadoğu İlişkileri Özel Sayısı,
History Studies, 2011 - PDF






ilgili:
DENİZLERDE HAKİMİYET
ve DÜNYAYA ÜN SALAN “ZALİM TÜRK” ler








10 Kasım 2015 Salı

NİÇİN TÜRKOLOJİ ?




*Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir.



*Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 


*Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.






SOVYETLER SONRASI AMAÇBİLİMSEL AÇIDAN TÜRKOLOJİ 
VE TÜRKOLOJİ'DE NEYİ NASIL EYLEMEK ÜZERİNE TESPİTLER


Öncelikle, bütün bilim ve sanat disiplinlerinin "amaçbilimsel" (teleolojik) ve yine herhangi bir sanat veya bilimsel disiplinde "neyi nasıl eylemek gerektiğine" dair "praksis" ilkeleri içeren bir var oluş ve var ediş zemini vardır. Bu yapıları Türkoloji bağlamında "Niçin Türkoloji çalışıyorum?" ve "Nasıl Türkoloji çalışmalıyım?" sorularıyla daha somut kılmak mümkün gibi gözükmektedir. 


Türklük veya Türk kültür ekolojisi içinde yer alan her şeyi bilimsel yöntemlerle ele alıp bilimsel olarak geçerli kabul edilen kuramsal çerçeveler içinde yorumlamak olarak işevuruk bir biçimde tanımlayabileceğimiz "Türklük Bilgisi", "Türkoloji" ya da biraz eksik bir ifadeyle "Türk Dili ve Edebiyatı" olarak adlandırılan bu araştırma alanının çerçevesini mümkün olan en geniş anlamıyla çizmek yararlı olacaktır. Türkoloji‘yi Kuzey Amerika ve Batı Avrupa üniversitelerinde son zamanlarda yaygınlaşan "bölge veya kültür çalışmaları" (area studies) modelinde olduğu gibi bütüncül bir şekilde almak "Bütün parçaların toplamından daha fazla bir şeydir." 


Mütearifesi doğrultusunda, Türk dünyasını veya Türk kültür ekolojisini nevi şahsına münhasır bir kültürel örüntüler yumağı olarak ele almak ve bu kültürel ekolojik yapıyı mümkün olan bütün olgu ve görüntüleriyle tarihsel ve güncel bağlamlarda çalışmak kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşımızdadır. Bu zorunluluğun bilimsel temelleri biraz da Türkoloji disiplininin ortaya çıkış bağlamında işe koşulan ideolojik yaklaşımlardan ve onların uygulamalarından kaynaklanmaktadır. 


Bilindiği gibi Batı‘da ortaya çıkışının kökleri Osmanlı Devleti‘ni sosyal ve kültürel yönden tanımaktır. (1). Bu anlayış zaman içinde oluşan ve gelişen "Oryantalist" bakış açısıyla ele alınan olay ve olguları tek bir üründen bir kültürün tamamına varacak büyüklüğe kadar istedikleri veya uygun gördükleri tanımlamaya kadar indirgenmiş ve Avrupa merkezci bir bakış açısının ürünü olan kültürel aşamalar skalasında "vahşi", "barbar" ve "uygar" ölçütlerinden istenilen doğrultusunda pek çok alanda olduğu gibi Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir. 


Bu bağlamda, 19. yüzyılın Pan Germenizm kaynaklı filolojik ve karşılaştırmalı dilbilimsel dogmaları doğrultusundaki yapılanışı ve aldığı tavır; bir anlamda Pan Slavizmin de ortaya çıkışını tetiklemiştir (2).  Bu iki ideolojik yapılanış arasında kalan Macarları kendilerine hayat sahası yaratabilmek için "Pan Turanizm" ideolojisini yaratmaya zorlamıştır. (3) 


Türkolojinin üniversitelerde kürsülere kavuşması bu sosyo-kültürel şartların hakim olduğu sürecin sonucudur. Bu dönemdeki Türkoloji‘nin adeta kurucu babaları diyebileceğimiz zevatın çalışmalarına sözlü kaynaklardan materyal derlenmesi (4), klasikleşen el yazmalarının bulunup kütüphanelerde muhafaza altına alınması ve zaman içinde de okunup çalışılması bakımlarından şükran borçluyuz (5). Ancak, Çarlık ve özellikle de Sovyet dönemlerinde, sözlü kültürden derlenen malzemelerin bazen olumsuz etkilere maruz bırakılması bir yana tarihin en eski emperyalist ilkesi "böl-yönet" doğrultusunda manipule edilmeleri Türkolojiyi birbirinden bağımsız olmaya çalışan pek çok alt araştırma alanı haline getirmiştir (6). 


Üstelik Türk dünyasına yönelik benzer emeller besleyen Batı Türkolojisi (7) içinden de bu tavra bürünen ve doğrultuda araştırmalar üretilmesi adeta birbirlerini desteklemeleri eğilimi her geçen gün hız kazanmaktadır. Bu sürece eklenmeye çalışılan bir halka kalmıştır. O da, söz konusu yabancı Türkologların ürettikleri söz konusu paradigmaları Sibiryalı, Türkistanlı ve Türkiyeli Türkologlara "mutlak doğru" olarak kabul ettirmeleri ve Türkoloji çalışmalarını istedikleri yönde sürdürmeleridir. 


Bilindiği gibi bu süreçte de son derece önemli bir yol alınmıştır. Bugün Fransız Filolojisi ve kültür araştırmalarının merkezi Fransa, Germanistiğin merkezi Almanya vb. Anglo-Saksonluk, Amerika veya İngiltere‘dir. Ancak Türkoloji‘de hâlâ yabancı Türkologlar söz sahibidir ve Türkoloji‘nin merkezi Türk dünyası değildir. Türk dünyasında Türkoloji çalışmaları eskiden kalma alışkanlıkla hâlâ "Şarkiyat" (Oriyentalistik) (8) Fakülteleri içinde yer almakta ve yapılan çalışmaların değerlendirilmesi, onay görmesi bağlamında gözler eskiden olduğu gibi belli merkezlere dönmektedir. Türk dünyasından Türkologlara da bu alanın haricinden Türkologların ortaya attığı problemler üzerinde onları doğrulayacak araştırmalar formüle etmek düşmektedir.


Meselâ, Türk topluluklarının prehistoryası üzerinde duran çalışmalar yoktur. Türk dünyasında bulunan hemen her buluntunun Türklerden gayrı bir topluluğa bağlanabilmesi için adeta özel bir gayret sarf ediliyor gibidir. 


Bu tabloya göre tarih sahnesine birdenbire ve bulundukları coğrafyaya sanki muson yağmurlarıyla inmiş gibidirler. Bu bir bakıma 19. Yüzyılın Türkler başta olmak üzere bozkırlı kavimlerin "kültür" ve "medeniyet meydana getiremeyeceği" ve dahası medeniyeti ve kültürü sadece yerleşiklerin oluşturabileceği dogmasıyla, bu milletleri "yerleşik medeniyet ve kültürlerin yağmacısı" olarak tanımlayıp bunu kanıtlama derdindeki yabancı Türkologların günümüzdeki devamıdır denilebilir. (9).


Bu bağlamda Türkoloji çalışmalarında yapılmasını gerekli gördüğümüz alanlara yönelik önerilerimize geçebiliriz. Bundan önce, hiç şüphesiz yukarıdaki genellemelerimize uymayan istisna pek çok yabancı Türkolog varlığına işaret etmeliyiz. Öncelikle, Türkiye ve Türkistan Türkolojisinde temel sorun amaca yöneliktir. "Niçin Türkoloji çalışıyoruz" sorusunu bu coğrafyanın ve kültürün çocukları, kendilerinden önce yetişen en büyük Türkologlardan birisi olan Reşit Rahmeti Arat‘ın yabancı Türkologlara sık sık söylediği "Türklük bilimi sizin için bir meslektir, fakat bizim için aynı zamanda bir kültür meselesidir" (10) şeklinde amaçbilimsel bir yönelim içinde olmalıdır. 


Amaç Türk kültür ekolojisini bir sistem olarak dünü ve bugünüyle ve bütünüyle tanımlamak, anlamak, anlaşılır kılmak ve açıklamak bu sistemde meydana gelen ve gelebilecek çözülme ve yer değiştirme ve kaybolma gibi sosyo-kültürel sorunların çözümüne yönelik uygulamalar yapmak olmalıdır. Bu amaca ve anlayışa bağlı olarak da, Türk dünyası ölçeğinde akademik kurumsallaşma, dil, edebiyat, tarih, dilbilimi, halkbilimi, sanat tarihi, arkeoloji, antropoloji, prehistorya, coğrafya gibi Türklük Bilimi disiplinlerin bir arada bulunacağı ve Çin, Rus, Hint, Arap, Fars, Urdu, Tibet, Moğol, Mançu-Tunguz ve Yunan filolojilerinin başta olmak üzere Rus, Alman, Fransız, İngiliz gibi diğer dil ve edebiyat şubeleri "yardımcı disiplinler" olarak yer aldığı bağımsız "Türkiyat Fakülte"lerinde yer almalıdır (11)


Bu kurumsal yapılanışa uygun olarak Türkoloji eğitim ve öğretimi disiplinler arası özellikteki araştırmaları yapabilecek şekilde donatılmalıdır. Türk dünyasında standart bir hale dönüşecek bu kurumlar arasında karşılıklı öğrenci ve öğretici değişimleri kolaylaştırılmalı ve zorunlu bir uygulamaya dönüştürülmelidir. Belki de hepsinden önemlisi bu tür bir Türkoloji‘nin temel paradigması "Türk kültür ekolojisini ortaya çıkaran değerlerin ve bunların dışavurum biçimlerinin ortak kökleri bul ve birleştirip bütünleştir" şeklinde olmalıdır.


Sonuç olarak ortaya çıkan, Türk dünyası Türkolojisinin kendisine uzun zamandan beri yöneltilen "böl-yönet" şiarı doğrultusundaki Oryantalist amaçbilimsel söylem ve modele karşı, birliğini, bütünlüğünü ve bölünmezliğine bağlı kültürel bir ekolojik sistem olarak bağımsızlığını ön plana çıkaracak bir modele (praksise) veya Türkoloji araştırmalarına yönelmesinin gerekliliğidir. Bu amaca ve anlayışa bağlı yeni bir akademik kurumsallaşma ve yapılanma da mutlaka gerçekleştirilmesi gerekenlerin başındadır.


Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU
Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi
Beytepe-Ankara, TÜRKİYE

Açıklamalar

1. 1.Alman Türkoloji‘sinin ortaya çıkışı ve belli başlı temsilcileriyle çalışmaları hakkında bkz.: (Gül 2006).
2. Bu süreçle ilgili olarak özellikle karşılaştırmalı dilbilimi ve ideolojik yapılanışa dair bkz. :(Cocchiara 1981).
3. Macar Türkolojisi‘nin ortaya çıkıp gelişmesi ve bu bağlamda meydana gelen değişmeler ve belli başlı temsilciler ve eserleri konusunda bkz. :(Eren 1998; Kakuk 1981).
4. Özellikle yapılan ilmî seferler ile Doğu Türkistan vb. Türk Dünyası coğrafyasından pek çok eseri bulup koruyan ve sözlü kaynaklardan derleyen Türkologlara şükran borçluyuz. Bkz.: (Eren 1998).
5. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika‘da Türkoloji vb. Doğulu kültürlere ait araştırma alanlarının "entelektüel tecessüs"le servis hizmeti verilen siyasal güç arasında kalışına belki de en güzel örneklerden birisi Türkoloji alanında birkaç yüzyıldır en iyi araştırmaları yapan Almanya‘da bu çalışmaların son derece sınırlı bir bir aydın cemaatinin dışına çıkamadığı Türk kültürünü ve bu kültüre ait pek çok temel eseri bilen ve çalışan bu aydınların kültüründe, Alman kültüründe "Türk imgesi" ve "Türklük" hakkındaki önyargılar için bkz. :(Kula 1992; Öztürk 2000).
6. Türkoloji‘deki inanılmaz atomizasyon veya gittikçe alt bilgi dallarına ayrılarak yapılanlar sadece "aşırı ihtisaslaşma" kavramıyla izah edilemez duruma gelmiştir. Bir anlamda "Türklüğün mukadderatı"yla eşanlamlı olan Türkoloji‘de yapılan çalışmaların bir bütün veya sistem olarak ne ifade ettiğini kavrayıp izah edecek insan yetişemez olmuştur. Öte yandan, bu yapılanışın Türk topluluklarını gittikçe birbirinden uzaklaştırarak ayrı milletler haline dönüştürme sürecinin en güçlü katolizörü olduğu da son derece açık bir gerçek olarak karşımızdadır. 
7. Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere yönelik kampanyalar bağlamında Batı Türkoloji‘sinin paradigmaları için bkz. (Benginsen 1987, İnalcık 2002).
8. 8.Oryantalizm konusunun ve uygulanan metotların tenkidine ve bu eleştirel yaklaşımın başlı başına bir araştırma alanına dönmesi konusunda bkz. (Said 1991).
9. Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 
10. Nuri Yüce Hocanın ―Türklük Bilgisi@googlegroups.com adlı internet sitesinde 15.02.2009 tarihinde yaptığı açıklama notu.
11. Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.



...//...


TÜRKOLOJİNİN ARAŞTIRMALARI MESELELERİ


Aynı kökten gelen Türk halklarının tarihi ile kültürünü, dini ile dilini, sanatı ile edebiyatını inceleme konusu; bugüne kadar önemini yitirmemiştir. 


"Türkoloji" diye adlandırdığımız bu bilim dalının tarihi son bir-iki asırlık dönemi kapsasa bile, Türk dili ile edebiyatına, özellikle de Türk söz sanatına olan ilginin Orta asırlardan başladığını görmekteyiz.  Bunun delili olarak Orta Çağ Türk yazılı edebiyatının temsilcileri Kaşgarlı Mahmut ile Alişir Nevai gibi ünlü alimlerimizi örnek olarak verebiliriz. Batı ve Rus oryantalistleri ile Doğu kültürü uzmanlarının Türklerin tarihi ile düşünce sistemini araştırmaya olan yoğun ilgisi, "Türkoloji" sahasının gelişmesinde çok etkili olmuştur. 


Sonuçta bu durum, Türklerin geçmişi ile geleceğinin araştırmaya bir atılım oldu. Oysaki, bugüne kadar Türk bilimi derken, Türk halklarının dil özellikleri ile lehçe yapısı en önemli konulardan birini oluşturmuştu. Diğer Türk halklarının edebiyat bilimiyle mukayese ettiğimizde, Kazak bilim adamlarının bu ortak konu üzerinde fazla araştırma yapamadığını görmekteyiz. 


Özbek, Tatar, Azerbaycan ve Türkler kendi yazılı miraslarını çok eski dönemlerden başlatırken, Kazak edebiyat bilimi ilk başta ХVIII yüzyıl, sonra da ХV yüzyıllardan daha ileriye geçemedi. Bu nedenle eski metinler ile değerli kaynakları inceleyebilen uzman bilim adamlarının sayısı artmadı, Türkoloji ekolü de oluşmadı. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda diğer kardeş halkların ortak manevi mirasa olan ilgisinin hangi seviyede geliştiğini, geçen yüz yılın 60-70‘li yıllardaki edebiyat tarihi ile ilgili araştırmalarından ilmi eserlerinden görebiliriz. 


Aynı dönemde ortaya çıkan Kazak edebiyat biliminin ise bu açıdan çok geride olduğunu fark etmek mümkündür. Bununla birlikte diğer bir konuya da değinmek gerekmektedir. Nitekim 80'li yılların başlarında dilci uzmanların "süzgüsünden" geçen edebi eserlere olan ilgi arttı. Bunun sonuncunda Karahanlılar hakimiyeti ile Altın Ordu dönemindeki bazı eserler, Kazakçaya tercümesinin, araştırma alanına dönüştüğünü söyleyebiliriz.


O senelerden başlayan ortak Türk yazılı miraslarına olan ilgi, bağımsızlık kazanıldıktan sonra yeni açıdan yükselip, gelişti diyebiliriz. Eski destanlar, Orhun abideleri, İslam kültüründen sonra ortaya çıkan yazılı kaynaklar yavaş-yavaş ilim alemine sürülmeye başladı. Özellikle Kültegin ve Tonyukuk abidelerinin kopyalarının Astana‘ya getirilmesi, bu sahadaki araştırılmaların hız kazanmasını sağladı. Bunun sonucunda Türklerin çok eski tarihi ile kültürüne ait eserler yazıldı. Bilim adamlarının bu sahaya olan ilgileri arttı, yerel Türkoloji merkezleri açıldı. 


Türkistan şehrindeki "Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünü" onlardan biri saymak gerekir. Türk bilimine ilgi artsa bile, bu sahanın seviyesini yükseltmek konusunda biraz eksiklikler de yok değildir. En önemli problemlerden birisi de bu sahadaki bilim adamlarının sayısının çok az oluşudur. 


Diğer tarihi dönem değerlendirilmese bile, İslam‘dan sonraki uygarlık çerçevesinde edebi eserleri orijinal haliyle okuyabilen, o eski metinleri kendi döneminin düşüncesine uygun biçimde algılayan ve bugünkü ilmî ihtiyaçlar açısından değerlendiren uzmanlar yok denecek kadar azdır. Türkoloji biliminin sloganlarla veya duygusal sözlerle çözülemeyeceğini dikkate alırsak, bu sahada bu gibi önemli ihtiyaçların çözüm bulması gerekir. 


En önemlisi Eski ve Orta Çağ Türk edebi eserlerinin metinleri tamamen yayınlanması doğru olacaktır. Çünkü Türkolojinin (sadece Türkololjinin değil, diğer sosyal ilimlerin) tarihî metinlerden meydana gelmektedir. Bu metinleri yayınlamakta iki prensipin uygulanması gerekir: Birincisi, metni kendi şeklinde yayınlamak, ikincisi transkripsyon problemini çözmek. Çünkü bugüne kadar Türkler‘in yazılı eserleriyle ilgili ortak transkripsyon meselesi belirlenmemiştir. 


Bu konuyu iki açıdan ele almak gerekir ki, Arapça metinlerle Türkçe kelimelere uygun bir biçimde yapılması doğru olacaktır. Bununla birlikte, son zamanlarda Orta Çağda yazılan Türk yazılı eserlere belli bir millete ait miras olarak bakmak ve sadece o halkın milli eseri olarak değerlendirmeler yapıldığı aşikardır. 


Günümüzde Kazaklarla Özbeklerin, Tatarlarla Başkurdların, Türkmenlerle Türklerin bilim adamları arasında meydana gelen bu tür anlaşılmazlıklar bunun net delili olarak gösterilebilir. Ortak eserler bir milletin değil, onu karşılaştırmalı tipolojik açıdan ele aldığımızda gerçek sanatsal yönü ortaya çıkabilir. 


Maalesef, bugünkü bilim adamları arasında bu tür anlaşılmazlıklar yer almaktadır. Bunun için Türk bilim adamları Orta Çağdaki yazılı eserler üzerine çalışırken, bu eserler için sadece bir milletin adını değil, "Türk" kelimesinin kullanılmasının daha uygun olacağını diye düşünmekteyiz. Mesela: Türk- Tatar, Türk-Kazak, Türk-Özbek, Türk-Başkurt gibi. Bunun gibi çok önem taşıyan problemlerin çözümü bulunursa Türkoloji sahası için yararlı olur. Eski Sovyetler Birliğinde Türkoloji ile ilgili konferansları gerçekleştirilmiştir. 


İlk Türkoloji konferansı 1967 senesinde eski Leningrad şehrinde gerçekleşti. Bu konferansın sonuçları "Türkoloji toplamı" (Турколгический сборник) olarak 1970 senesinde yayımlandı. VI. Türkoloji konferansı 1973 senesinde yine Leningrad şehirinde gerçekleştirildi. Ama Sovyetler Birliği düzeyindeki ilk konferans, 1926 yılında Bakü şehirinde II.si ise 1976 yılında Almatı‘da geçti. 


Sonuçta bunun gibi konferansların 4 senede bir düzenlenmesine karar alındı. Bundan sonra III. konferans (1980) Taşkentte, IV. konferans 1985 Aşkabad'ta, V.cisi (1988) Frunzede (Bişkek) gerçekleşmişti.  Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerde de Türkolojiyle ilgili kurumlar ve merkezler meydana gelmiştir. Örneğin, 1927 senesinde Türkiyede "Türk Dil Kurumu" 1952 yılında Almanya'da "Oral-Altay Kurumu" kuruldu. 


Bütün Dünya Türk bilim adamlarının bir araya getirecek uluslararası bilimsel kurum, "Uluslararası geleneksel Altaystik konferans" PİAK 1959 yılında kuruldu.  Sovyet Türkologları Komitesi kurularak, onun yayın işleri merkezi olarak "Sovyetskaya Türkologia" dergisi 1970 yılından itibaren Bakü şehrinde yayınlana başladı. Dergi 1991 yılından sonra "Türkologia" adıyla çıkmaya devam etti. 


Diğer ülkelerde: örneğin Türkiye'de "Türk Dil Kurumu", "Türk Dünyası", Avusturya‘da "Akta Oriyentalia" gibi günlük yayınlar vardır. A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde 2002 yılından itibaren "Türkologia" dergisi yayınlanmaktadır. I. (2002) ve II (2004) Uluslararası Türkoloji kongreleri düzenlendi. 2001 yılında L. N. Gumulev Avrasya Devlet Üniversitesine Kültegin abidesinin kopyasını getirilerek: "Eski Türk Uygarlığı: Yazılı Abideler" adıyla görkemli bir şekilde uluslararası ilmiteorik konferans düzenlendi. 


Bununla birlikte eski Türk yazılı eserleri konusuyla ilgili A. Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde seminerler, Milli Eğitim Bakanlıgının Dil Komitesi ile birlikte düzenlediği konferanslar gerçekleştirilmektedir. Türkoloji Bilimsel-Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Dosay Kenjetay‘ın Türkolojiyle ilgili yazdığı monografiler, ders kitapları, makaleleri mevcuttur. 


"Medeni Miras" programı çerçevesinde "Geleneksel Türk Düşünce Sistemi ve Onun Kazak Felsefesi Tarihindeki yeri" adlı eserin I.ci cildinde yer almaktadır. Bununla birlikte Hoca Ahmet Yesevi, Farabi, Yusuf Hashacib, Sığanaki, Bakırgani eserleriyle ile ilgili yazdığı bilimsel makaleleri okuyucular tarafından tanıtılmıştır. Tek başına bir enstitü sayılan Ord. Prof. Dr. Rahmankul Berdibayın bu sahadaki emeği büyüktür. 


Baykal‘dan Balkan‘a kadar geniş bir alana yayılmış olan Türk halkları ortaya çıkış tarihini tanıtan çalışması sadece Kazak edebiyatı ile folkloru için değil, bütün Türk halkları tarafından desteklenen bu çalışmada Türk halklarının yer adlarının saptırıldığı konusuna değinilmiştir. 


1769-1774 yıllarındaki Türk - Rus savaşları sonucunda Kırım Hanlığı Türkiyeden bölünür. 1783 yılında Çarlık Rusyanın çariçesi Ikinci Ekaterina Kırım topraklarını Rusya‘yla birleştirmek konusunda karar çıkarır. Bu kararda Kırım halkının milli geleneğine, dinine, hukuksal yapısına baskı kullanılmayacağı, söz konusu olsa bile, aradan çok zaman geçmemesine rağmen sömürgeci taraf kendi baskılarını uygulamaya koymuştur. Şehir adlar Yunanca kelimeler ile değiştirildi. 


Mesela: Akmeşit, şehri-Simferopol, Akjar-Sevastopol, Kefe-Feodosya, Eski Kermen Levkopol, Kezlev-Evpatoriya diye değiştirildi. 


Kırımın bölgesini türlü valiliklere parçalamakla yöresel halkın birliğini bozmak ve onları parçalara ayırarak azınlık duruma düşürmeyi planlamışlardı. Çarlık Rusya Kırım topraklarını feth edene kadar burada Ruslar tamamen yoktu.  Kırım toprakların Çarlık Rusya valilikleri tarafından parçalanarak kendi aralarında paylaşmaya başladı. İşte bunun gibi önemli konulara değinen bu eseri için R. Berdibay "Türk Dünyasına Hizmet" ödülüyle onurlandırıldı. 


Yine bir ünlü Türk bilim adamı, dil uzmanı A.Kaydar bizim bilimsel- araştırma enstitümüzde çalışmaktadır. Ord. Prof. Dr. A. Kaydar Beyin kendisi ile birlikte Kazakistan‘lı Türkoloji bilim adamları Emir Necib‘ten arta kalan mirasları yeniden yayınlamaktayız. Ünlü bilim adamı ölümünden önce kendi eserlerinden yayınlanmayan değerli çalışmalarını Kazak bilim adamlarına emanet olarak bırakmıştı.


Türkoloji sahasında büyük önemi bulunan E. Necib‘in çalışmaları Türkistan şehrindeki Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsü tarafından yayına sunulması bizim için onur vericidir. Bu önemli görevi Emir Necib‘in öğrencisi Türkolog A. Kerim kendi görevi üstlendi. Bugüne kadar A. Necib‘in "Literaturnıy Yazik Mamlukskogo Egipeta ХIV-veka" (2004), "Regionı i Etapı Formirovanie Turkskih Pismennih Yazıkov i Leteratur" (2007) adlı kitapları yayınlandı. Diğer eserlerini de önümüzdeki günlerde yayına sunmayı düşünülmekteyiz.


Prof. Dr. K. Ergöbek Türkoloji sahasının edebiyat dalında ün kazanmıştır. Ünlü Türkolog, Beysenbay Kenjebayev‘in Türkoloji müzesini açtı. Sayran Abuşarib‘in Kazak medeniyeti ve devlet tarihi ile ilgili yazdığı 50‘den fazla ilmi eserleri yayınlanmıştır. 


O. Bekjan ise senelerce eski Türk runik yazılı eserlerini inceleme çalışmalarıyla uğraşmaktadır. 3 Ocak 2002 yılından bu yana A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünde görev almaktadır. 12 Aralık 2008‘de " Köne Türki Jazba Eskertkışterı Tilinin Semiontikalık Negızderı" konulu doktora tezini L.N. Gumulev Avrasya Üniversitesinde savunmaya sunmuştur.


B. Abjet, T. Kıdır gibi diğer genç bilim adamları ise Türkoloji dalında başarıyla çalışmaktadır. T. Kıdır Üniversite genelinde "Genç Türkologlar" kurumunu yönetmektedir. Bazıları Türkolojinin araştırma alanını sadece dil ve edebiyatla sınırlandırmakta yetiniyor. Oysa Türk halklarının etnik özelliklerini dil ve edebiyatla sınırlandırmak doğru değildir. Türkoloji çalışmalarının tarihi, sosyal, felsefi, etnolojik, dini ve medeni problemleri de kapsaması gerekiyor. Bunlardan birisi de "Eski Türk Medeniyetinin kaynakları" konusudur. 



"Soyunu arasan derinden ara" sözü boşuna söylenmemiştir. 



Bu konu gerçekten de Türk halklarının ortak tarihi ile ve kaderiyle bağlantılıdır. Bu nedenle, bu konunun derinden araştırılması gerekmektedir. Bu tür çalışmaların metodolojik önemi büyüktür. Gerçekten de bu söylediklerimiz eski Çin kaynaklarında (2205y) vardır. Demek ki, Türk tarihi ile medeniyetin, onun kronolojisi ile başlangıç noktasını milattan önceki 1.binyıllığın 1.kısmıyla başlatmak yanlış görüşlere götürür. 


İşte, bunun gibi problemler kendi araştırmacılarını beklemektedir. Bunun dışında Türk medeniyeti özellikle günümüzde Cumhurbaşkanı Nazarbayev‘in "Avrasya birliği" problemi, bunlara bilimsel yanıtlar vermek ve Türkolojinin vazifesi sayılmaktadır. Kazak devletinin eski tarihini yazmak işi de Türkolojinin ortak problemlerini bilmekle mümkün olacaktır. 


Biz Türk tarihi ile medeniyetinin eski dönemlerini, geniş çapta cesurca ele alarak enstitümüzün bilimsel alanına dönüştürmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kazak tarihi ile medeniyetinin kaynaklarını doğru yolda değerlendirir ve önceki kalıplardan kurtulmuş oluruz.


Orta Çağ ve Yeni Çağdaki Türk medeniyetinin özellikleri kendi araştırmacılarını beklemektedir. Ayrıca Türklerin kültürünün ortak benzer noktalarının tanıtılması işinin de çok önemli bir faaliyet olduğu söyleyebiliriz. Enstitümüzün temel hedef noktaları: dil, edebiyat, tekstoloji, kültür ve tarihtir. 


Bu hedefler "kültür ve medeniyet teorileri", "Dede Korkut Müziği", "Orhun Abidelerinin tekstolojisyi", "Eski Kanglıların yazısı", 30 ciltten oluşan Türk klasik nazımı, tekstolojyle ilgili Yesevi kültürüne ait 50‘den fazla Orta Çağa ait el yazmaları incelenmektedir. 


Dünya seviyesindeki Türkoloji bilim adamlarını bir araya getirerek, bu sahada elde ettiğimiz başarılarla eksikliklerimizi değerlendirmek ve gelecekteki vazifelerimizi net bir şekilde belirlemeliyiz. Böylece Türkoloji bilimi sahasında güçlü bir uyanışı hedefliyoruz. 


Bunun için Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünün araştırma, inceleme alanını genişletmek, gereken bilim adamlarını hazırlamak, Türk halklarının manevi birliğini araştırmayı derinleştirmek gerekir. Bunun üzerine üniversite tarafından "Türkoloji" dergisi ile ilişki kurmaktayız. Bilim adamlarımızın Türkolojiyle ilgili çalışmaları, makaleleri adı geçen dergide yayınlanmaktadır. Yine bir değinilecek konu ise geçen kongrede kararlaştırılan Türkoloji Birliği‘ni yeniden ele almak, onun faaliyetlerini geliştirmek planları da yapılmaktadır. Elbette, bunların hepsi çok zor ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Fakat Dünya Türkleri‘nin geleceği için yapmış olduğumuz hizmet boş sayılmayacaktır diye düşünüyoruz.


Prof. Lesbek TAŞİMOV
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Universitesi Rektörü


....//...


Düşünürler, hepimizin hayatının önemli bir kesitine ev sahipliği yapan, geride bıraktığımız 20. yüzyılın, savaşları ve felaketleriyle insanlık tarihinin en dehşet verici asrı olduğu konusunda birleşirler. İnsanın hayallerini zorlayan, bilim ve teknoloji alanındaki baş döndürücü gelişmeler ise, ne yazık ki bu trajik tablonun gölgesinde kalır. Savaşlar, felaketler ve hızlı değişim, yetişen kuşakları geçmişle organik ilişkiden yoksun bir zeminde, yani tarihinden kopuk bir şekilde sürekli "şimdiki zaman" içinde yaşamak zorunda bırakır. Tarih, yani kimlik şuuru büyük bir erozyona uğrar ve kimlik sorunu çağın sorunu hâline gelir. 


Geride bıraktığımız yıl dünyaya veda eden, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından Cengiz Aytmatov da, "geçmişin ya da daha çok kişinin çağdaş deneyimini önceki kuşakların deneyimine bağlayan toplumsal mekanizmaların yok olmasını", 20. yüzyılın en karakteristik ve en ürkütücü fenomenlerinden biri olarak görür ve bu asrı "kan"la "iktidar"ın birleştiği şansız bir dönem olarak niteler. 


İnsan, yani kimlikler üzerindeki bu büyük baskı, Fransız İhtilali sonrasında 19. yüzyılda öne çıkmaya başlayan fakat imparatorluk ve sömürgecilik anlayışlarının bastırdığı uluslaşma/milliyetçilik düşüncesini, 20. yüzyıl siyasetinin merkezine oturtur. Bu sebeple bu yüzyıl, imparatorlukların yerlerini birer birer ulus devletlere bırakmak zorunda kaldığı, bir taraftan küreselleşme kendine yer bulmaya çalışırken milliyetçilik düşüncesinin de kök saldığı bir asır olmuştur. 


Bugün Türkiye ve Orta Asya‘da odaklaşan, Avrupa ve Balkanlardan Avustralya ve Amerika‘ya kadar yayılan Türk dilli devlet ve topluluklar da, hepinizin bildiği gibi 20. yüzyılın sarsıntılarının odağında yer alan talihsiz uluslardan oldular. Bu toplulukların önemli bir kısmı, tarihleriyle organik bağlarını koparma sürecine girmişken; bildiğiniz gibi yine aynı yüzyıl, bu süreci tersine çevirecek fırsatlar da ortaya koymuştur.


Kimliğin en bariz göstergesi dildir. 1990‘lı yıllarda bağımsızlıklarına kavuşan Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Rusya içindeki özerk cumhuriyetlerde yapılan araştırmalar; 1926-1989 arası süreçte bunlar arasında kendi dilini ana dili olarak kabul oranında ciddi bir düşüş gerçekleştiğini göstermektedir. Kendi dillerini ana dili kabul etmenin yanında, ana dilini konuşma ve yazma yeteneğindeki kayıp ise çok daha büyüktür. 


Bu dönemde bilhassa gençler arasında ana dilini kullanma isteğinde önemli bir azalma olmuştur. Dilbilimcilere göre, dil değişimi çok yavaş olmakta ve bunun gerçekleşmesi birkaç kuşağı almakta; iki dilli durumlarda ise üç kuşaktan öteye geçmemektedir. 


Tarihin önümüze yeni fırsatlar koyduğu, dil ve tarih şuurunun çok önem kazandığı bu süreçte, Türkologlara ve Türkoloji araştırmalarına önemli sorumluluklar düşmektedir. Öncelikle, egzotik meraklarla, daha sonra bazı güçlerin sömürgecilik anlayışlarının bir aracı olarak yaygınlaşan Türkoloji araştırmaları; 21. yüzyılda ulus devletleri güçlendirme ve bunun temelini oluşturan kimlik/tarih şuurunu geliştirme çabalarının en önemli aracı olarak çok daha önem ve ivme kazanacaktır. 


Bu sebeple, bu sürecin siz değerli Türkologlara, Türkolojiye 21. yüzyılda büyük sorumluluklar yüklediğini bir kere daha vurgular; farklı ülkelerden kongremize katılarak bu sorumluluğunuzun bilincinde olduğunuzu gösterdiğiniz için hepinize teşekkür eder, yeni Türkoloji kongrelerinde tekrar buluşabilmek ümidiyle hepinize başarılar dilerim.


Prof. Dr. Osman HORATA
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi
Mütevelli Heyet Başkanı
III. ULUSLARARASI TÜRKOLOJİ KONGRESİ
Ortak dil,tarih ve alfabe oluşturma sürecinde geçmişten geleceğe 
Türkolojinin meseleleri, 18-20 Mayıs 2009 ,TÜRKİSTAN





TARİH YAPANLARA SADIK KALANLARA