macarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
macarca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2016 Salı

Tünder - Tündér





"Tündér" in Hungarian "Fairy" - Macarca'da "Tünder" "Peri"
"Tünder" in Turkish "Night" - Türkçe'de "Tünder" "Gece"
"Tün": etymology is Turkish - Kökeni Türkçe







"Bu tip fenomen için Macarca olan kelime Tünder'dir. İngilizceye genellikle Peri olarak çevrilir ve mistik folklorik varlıklara verilen addır. Eski Kelt inancında Tüner tıpkı Macaristan'da olduğu gibi ilahi bir kişiliktir. Ilona onu Cennetlik-Göksel Ana ile eş tutar. Yahudi-Hıristiyanlık'ta ise Periler şeytani veya iblisi varlıklardır."

"The Hungarian word for such a phenomenon is “Tündér,” usually translated to English as Fairy, though the English equivalent is a name given to mystical beings in folklore, so-called “Fairy-Tales.” In the ancient Celtic Faith, a Fairy is associated with divinity just as in Hungarian Tündér Ilona refers to the Heavenly Mother. JudeoChristianity turns Fairies into demons or pseudodemons." [Study notes on the historical Jesus based on the works of Professor Badiny, Jós Ferenc, and other esteemed scholars Fehérlófő tankör (study group)2008)





Macarca'da Tündér, çok güzel ve bakire masal varlığı olan Peri kızı demek ve dilekleri yerine getirebilir. 

tündér
A magyar → népi hitvilág tündérét kevés, főleg mondai adat képviseli. Az adatok többsége régi, nehezen értelmezhető. Bizonyos, hogy határozottan körvonalazott tündér-képzete a magyar néphitnek a múltban sem volt, a jelenben pedig ismeretlennek mondható; viszont a → boszorkánynak, → szépasszonynak és bizonyos → vízilényeknek vannak a Ny-európai tündéralakok tulajdonságaival rokon vonásai. Adataink jó része helyi monda: így pl. bizonyos felvidéki, erdélyi várromokat tartottak tündérek által lakottaknak, ill. építetteknek; továbbá bizonyos kőalakzatokat kővé vált tündéreknek. Ezenkívül főleg a Balaton partján és a Csallóközben voltak ismertek fürdőző, fésülködő, táncoló, a Duna szigetein mulató, aranyport hullató, aranypatkót elhagyó stb. tündérekről szóló helyi hagyományok. (→ még: tündérmese, → Rapsonné vára) – Irod. Róheim Géza: Magyar néphit és népszokások (Bp., 1925); Pais Dezső: Tündér (A magyar ősvallás emlékeiből, Bp., 1975).






*

Kazak Türkçesi ile üç şarkı sözünde Tünder
Kazakh-Turkish 3 songs with Tündér
Kazah-Török 3 dalt Tündér

Üzdikken tünderimdi, Үздіккен түндерімді.
Ötken künder, aylı tünder, Өткен күндер, айлы түндер.
(link)

Esіñde me sol bіr künder, Есіңде ме сол бір күндер.
Esіñde me sol bіr tünder, Есіңде ме сол бір түндер.
(link)

Armandarın künder-ay, Армандаған күндер-ай!
Juldız tamğan tünder-ay, Жұлдыз аққан түндер-ай!
(link)






EK:



Macarcadaki Türkçe kelimeler

Alimler Macarcaya geçen Türkçe kelimeleri üç tabaka halinde incelerler. Birincisi Hun-Hazar-Bulgar tabakası, ikincisi Peçenek-Uz-Kuman-Kıpçak tabakası, üçüncüsü ise Osmanlı tabakasıdır. Osmanlı tabakasını inceleyen Macar alimi Suzanne [Zsuzsa] Kakuk, 16 ve 17. asırlarda Osmanlı dili tarihi araştırmaları, Macar dilinde Osmanlı unsurları ( Budapeşte, 1973 Recherches sur l’histoire de la langue Osmanlie des XVI et XVII siecles, les eléments Osmanlis de la langue Hongroise) isimli eserinde, 16-17. asırlarda Osmanlılar vasıtasıyla Macarcaya 1.382 cins isminin, 402 şahıs adı ve lakabın, 224 yer isminin, toplam 2.008 kelimenin nakledildiğini ortaya koymuştur (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1973-74, 356 s.).

Kakuk, daha sonraki bir yazısında bunu 1.500’e çıkarmıştır (Zsuzsa Kakuk, “Macar dilinde Osmanlı-Türk unsurları”, Bilimsel Bildiriler 1972, TDK y., Ankara 1975, 209. s. vd.). (Bayan Kakuk, 1960’da Çindeki Salar Türklerini ziyaret ederek metinler derlemiştir. Bu metinler Textes Salars, Acta Orientala, c. xııı, fas. 1-2, Budapest 1961’de yayımlanmıştır). Kakuk, 13 ağustos 1925’te Macaristanın Heves şehrinin Nagytalya köyünde doğmuştur.

Türkçenin tesiri sadece kelime vermekle kalmamış, bazı şairler Türkçe şiir bile söylemişlerdir. Mesela ilk büyük Macar şairi sayılan Balint Balassa 1552-56 arasında bir çok Türkçe şiiri Macarcaya çevirmiş, kendisi de Türkçe şiir yazmıştır.

Macar kelimesi Manysi ve Türkçe eri (Manysi+eri) kelimelerinden meydana gelir ki, yarı yarıya Türkçedir (Laszlo Rasonyi, Tarihte Türklük, TKAE y., Ankara 1971, 119. s.). Macarlara sadece kendileri ve biz Türkler Macar deriz. Öbür milletlerin verdiği Hungarya adı da tamamiyle Türkçedir. Hungarya (Hungaria) çoklarının sandığı gibi Hun kelimesinden değil, Türkçe Onoğur kelimesinden gelir. Baştaki h türeme bir sestir. Kelime Hundan gelse sonraki gar unsurunu açıklamak mümkün olmazdı). Macarlar Onoğur Bulgarlarıyla yakın münasebette bulundukları için Bizanslılar ve diğer halklar onları bu kelimeyle isimlendirip yaşadıkları ülkeye de Türkiye demişlerdir (Onoğur kelimesi Osmanlılarca az da olsa Engürüs veya Üngürüs şeklinde kullanılmıştır).

Hatırlanacağı üzere Macaristan haricinde tarihte Türkiye ismini alan veya Türkiye ismi verilen bir çok ülke ve bölge vardır: Göktürk, Hazar, Anadolu Selçuklu, Mısır (Memlük devrinde) ve Türkistan coğrafyaları tarihte Türkiye olarak anılmıştır. Lakin devlet adı olarak Göktürkler, Mısır Memlükleri ve Türkiye Cumhuriyetinden başka Türkiye isimli Türk devleti yoktur. Yalnız Orta Asya coğrafyası son bin yıldır Türkistan adıyla tanınmaktadır.

Macar alimleri Türklük bilimi sahasında en çok çalışan alimlerdir. Zaten Türk bilimi sahasında Hıristiyan milletlerden iyi niyetle çalışan sadece Macar bilginleridir. Bunlara Bosna Hersekli ve Güneydoğu Asyalıları da ilave edebiliriz (Pakistan, Malezya vs). Türklükle ilgilenen diğer bilim adamlarının bilim sıfatı sadece mesleklerinde olup esas amaçları Türk kültür ve medeniyetini başka köklere, bilhassa Çin, Hint, İran, Moğol, Arap ve sair kaynakla bağlamaktır.








Tünrak - Tirnyakov - Tyrniyakov Osulokoviç : Kuman başbuğunun ismidir. * (Tünrak a Leader name of a Cuman Turk)
[ Muallâ Uydu Yücel - İlk Rus Yıllıklarında Geçen Türk Kavimlerine Âid Şahıs İsimleri,(*Rasonyi bu ismi Tyunrak şeklinde vermektedir.)]












6 Kasım 2016 Pazar

Türkiye'de Macar Kökenli Yurttaşlarımız






Gebiz - Macar Köyü


Antalya'nın Serik ilçesine bağlı Gebiz mahallesinde yaşayan Macar kökenli ailelerle görüşen Islak Çarıklar Ekibi, Osmanlı döneminde (17.yy) Macaristan'dan gelerek bölgeye yerleşen insanların yüzlerce yıllık öykülerini dinledi. (Basın)  Gazeteci-Yazar Yusuf Yavuz ve Biyomühendis Çağlar İnce'nin birlikte hazırladığı haber-belgesel (video)





Burada araştırmalar yapan Ali Aksüt:

"Macarlar; Adana, İçel, Ankara, Uşak, Manisa, Kütahya, Hayrabolu, Gölhisar, Eğridir, Isparta, Alanya, Elmalı ve Kalkan çevresine bir Osmanlı fermanı ile iskan edilmişlerdir. Kısaca anlatmaya çalıştığımız Macarlara Balıkesir Çepni’leri içerisinde de  rastlıyoruz. Balıkesir’e bağlı Macarlar köylüleri kendilerini günümüzde Çepni olarak adlandırıyorlar.  Macarlar köyü Çepnileri İnanç olarak Alevidirler. Gazipaşa bölgesi Gölgeli dağı çevresinde Macar yaylası onların konar göçer yaşamının belgelerindendir. Antalya Gazipaşa Macar (Macarköy) de Macarların izleri vardır. Serik Gebiz köyünün eski adı  da Macar Nahiyesidir. Belki de bunların tümü, bir tek Osmanlı fermanının sonucunda bölge ile tanışmışlardır.
          
Kısaca geçmişlerini anlattığımız Macarlar’dan olup, Osmanlı döneminde adı Macar Nahiyesi olan Gebiz’e Doç. Dr. Attila Erdem, Gazeteci Ali Aktaş ve TRT personeli yöre insanı Mustafa Cansız ile birlikte gittik. Bizi alabildiğine güzel bir doğa ve Gebiz’in güler yüzlü Belediye Başkanı M. Cengiz Büyükgebiz karşıladı. Geçmişte nahiye, günümüzde belediyelik olan Gebiz kasabasında ilk bilgileri ondan aldık.
            
Atalarından duyduklarına göre; Gebiz’i kuran topluluk üyeleri; Romanya, Macaristan sınırında bulunan Gebzu denilen bölgede yaşıyorlarmış. Büyük olasılıkla yaşadıkları yerin otlağı sürülerine yetmediğinden ya da bilemedikleri bir nedenden 1620 -1630’lu yıllarda göç edip, İzmit Gebze yakınlarında bir yere gelip çadırlarını kuruyorlar. Bu yere yine söylenceye göre eski yerleşimlerinden dolayı Gebze adını veriyorlar. Yarım asır kadar da burada yaşadıktan sonra bir gün yine sürülerinin otlağı yüzünden komşu aşiret ile kavgaya tutuşuyorlar, kan dökülüyor. Karşı taraf Osmanlı sarayındakileri etkileyince, Gebze’den tekrar göçü sarıp yollara düşüyorlar. Kütahya Gediz çevresinde de iki yıl kadar kalıyorlar. Ancak, bu göç Osmanlı tarafından önemli bir şart ile gerçekleşiyor. 

1700’lü yıllarda Alaiye ile Teke Yarımadası arasındaki sahilde korsanlar kol gezmekte imiş. Osmanlı yetkilileri bir taş ile iki kuş vurma isteğiyle Macarların ağasına; eğer bu deniz eşkıyalarını etkisiz hale getirir isen, ceza görmediğin gibi, aşiretine de bir yurt yeri veririz, diyorlar. Tarihte de bilinen ataları gibi Macarların gözü pek ağası, önerilen koşulları kabul ediyor. Ağa sorumluluklarını kısa sürede yerine getirince Gebiz, Kocayatak, Abdurrahmanlar,  çevresi bunlara yurt yeri olarak veriliyor. İlkbaharın ilk sıcakları ile hayvanları sıcaktan rahatsız olunca göçüp günümüzdeki Gebiz’e yerleşiyorlar. Gerek tarihteki yaşama alışkanlıkları gerekse besledikleri sürüler yüzünden bir iki yıl sonra yaylak yurt arayışına başlıyorlar. Böylece Isparta Aksu Beyşehir arasında bulunan Anamas, Sorkun, Çayır yaylaları günümüze kadar yazlak yurtları oluyor. Gebzu’dan taşıdıkları Urumeli Havaları ile Torosları inletiyorlar.’’Yörük yaşantısı ile başı karlı yüce dağlara gider iken Pınargözü’nün on kilometre yukarısında İkitaş boynu’nun arasındaki ‘’Ak alıç’a’’ gönüllerindeki dilekler gerçek olsun diye bez bağlamayı ihmal etmiyorlar. Burayı ‘’Başlangıç Yeri’’ diye adlandırıyorlar. Kim bilir belki de Serik çevresinde ilk at yarışlarını bu eski biniciler başlatmışlardır.
           
İnsanlık tarihinde dünyanın birçok topluluğu coğrafyalarını, dillerini, dinlerini buna bağlı olarak kültürlerini, yaşam tarzlarını değiştire değiştire günümüze ulaşmışlardır. Zamanın seyri içerisinde bu da doğaldır. Konargöçer toplum yapısındaki bizler için bu cümle daha da geçerlidir.
           
Eski Macarlar köyünün görgülü bir kadınının elinden kahvemizi içtik. Gebiz’in geçmişine meraklı, güçlü bellekli eski terzilerinden Eşref Öztürk ise bundan sonrasını bize şöyle anlattı. Macar köylüleri takribi olarak 1820’li yıllarda acı günler geçirmişler.

‘’…Bizim atalarımızın dedesi ve Gebiz yerleşiminin kurucusu Talancıoğlu Mehmet Ağa’dır. Talancıoğlu’nun yedinde gelen topluluk köye yerleştikten sonra Konya medreselerinden köye bir hoca gönderilir. Hoca bir süre köyde çalışır. Köy gençlerini okutup eğitmeye, din hizmetleri yapmaya başlar. Günlerden bir gün hoca okuttuğu kız öğrencilerinden birisinin yüzünü okşar. Kız, bu durumu annesine, annesi de Talancıoğlu Mehmet Ağa’ya bildirir. O zaman ağanın uhdesinde 400 kadar çadır var imiş. Ağa adamlarına emir verir. Hocayı yakalatıp sırtına taş bağlattıktan sonra, Aksu Irmağına attırır. Hocayı ne şekilde yok ettiğini de, o güne kadar sırdaşı olan Gazak Kâhya’ya anlatır. Osmanlı bu arada kayıp hocayı aramaya başlar. Bu dönemde Talancıoğlu ile sırdaşı Gazak Kâhya’nın araları bozulur. Gazak Kâhya olup biteni Osmanlı askerine anlatınca, köy çevrilip, Talancıoğu yargılanmak üzere, Antalya’ya götürülür. Kısa bir yargılamadan sonra, Talancıoğlu günümüzdeki bugünkü Antalya Meydan karakolunun önündeki kavak ağacına asılarak, idam edilir. Talancıoğlu’nun iki küçük oğlu yetim kalır. Osmanlı Talancıoğlu gibi iki küçük oğlan çocuğunun da yok edilmesini ister. Askerler Battal ve Veli Adlı bu iki kardeşi bir eve kapatıp kapıyı mühürlerler. Yakınları bu iki küçük çocuğu bacadan kaçırıp büyüyünceye kadar heybe ve kazanların içerisinde Osmanlı askerinden saklarlar. Çocukların saklanmasında komşu Honamlı Yörükleri çok yardımcı olurlar. Honamlı Yörükleri yöreye yerleşir iken, Talancıoğlu’ndan gördükleri iyiliği unutmadıklarını Battal ile Veli’yi saklayıp besleyerek gösterirler.  ‘’Ali Bey; biz Gebizliler işte bu iki kardeşten çoğalmayız’’ dedi.
            
Toroslar’ın Eteklerinde, ovanın başladığı yerde ormanlar ile buluşulan bir mekânda Gebiz; küçük, planlı, bakımlı ve güzel bir belediyelik yerleşim yeri. Amacımızı söylediğimiz her Gebiz’li bizi mutlu göndermek için bir şeyler yaptı. Gebiz ve köy mezarlığı Anadolu insanının geçmişine ayna tutmak isteyen araştırmacıları, bilim adamlarını, folklor uzmanlarını bekliyor. Belediye başkanının kültürel çalışmalara karşı duyarlı olduğunu gözlemledim. Anadolu’nun ne kadar renkli olduğunu mezar taşlarındaki Kıbış, Mecek, Tat, Çor, Gök, Sarı gibi topluluk adlarından, yazı içerisinde adı geçen Gazak Kahya adından, eren kimlikli olduğunu gözlemlediğimiz, Seriklilerin deyimi ile ‘’kelicik ‘’ ilgi bekleyen Gök Seyit Sultanoğlu’ndan anlıyoruz. Köyde yaşayan Abdal kökenli ailelerin de Macarlar ile birlikte gelme olasılığını göz ardı etmemek gerek. Köy mezarlığı içerisindeki Gök Seyit Sultanoğlu’nu Serik Tahtacıları da ziyarete gelir imiş. Zaten; Serik ilçesinin orta yerine şimdiki o koca çınarı diken, yanına ilk baraka evi yapan da, Gebizli bir çobanın çocuğu imiş. Serik de o zamanlar sazlık ve bataklıkmış. Bence Anadolu,  algılayabildiğimizden daha renkli bir toplum yapısına sahiptir. Görüp, yaşamadan algılayıp anlatmak zor... Yunuslar’ı yaratan büyük hümanizma da bu renklilikten güç alsa gerektir. Mezarlar ve mezarlıklar hiçbir gerçeği gizlemezler, orada siyasi ticari, etnik, dinsel kaygılar kenarda kalır. Mezarlıklar gerçeği konuşur, dünyanın önde gelen birçok tarihçisi gibi Prof. Raim Gumeroviç Kuzeyev de Macarlar ile Başkırtlar’ı aynı topluluğun üyeleri saymaktadırlar. Gebiz mezarlığındaki Tahtacıların da değişik dilekler ile ziyaret ettikleri Gök Seyit Sultan ile Gebizli köylülerinin atalarından birinin mezarındaki Kazayağı ya da Huyır (Çalı Horozu Ayağı)  adı verilen boy damgaları geçmişteki birlikteliği ya da yakınlığı işaret etmektedir. 

Macarların da dağıldıkları topraklarda Moğol, Kırgız, Kazak, Kıpçak, Peçenek, Nogay Tatarları ortak bir etnonimin üyeleri olarak görülmektedirler. Yani bu topluluklar halk deyimi ile karışmış akraba halklardır. Tümünün Boy damgaları da birbirinin küçük farklılıklar ile benzerleridir. Çoğu zaman birlikte yaşamış, birlikte ya da yan yana yerleşim yerlerine yerleşmişlerdir. Adını Atil yani Atilla’dan alan İtil (Volga) çevresinde yaşayan Başkurtlar arasında Kazayaklı etnonimlerinin ortaya çıkışı, Başkurt etnik tarihinin Kıpçak dönemiyle ilintilidir. R.G.Kuzeyev’e ait olan bu son cümle de Gebiz mezarlığındaki boy damgasının tartışılmaz bir belge olduğunu göstermektedir. Bu damga Başkurt Türkmen-Kıpçakların da Boy damgasıdır. Gebiz’in kimliği köy mezarlığında bu güne kadar korunmuştur. Ancak bunun halka halk dili ile anlatılması gerekmektedir.
                 
Gebiz meydanında Atatürk anıtının ön tarafındaki ahşap bir anıtkapının üzerinde  ‘’ MACARKÖY X CSİKSZENTDOMOKOS altında BİZ KARDEŞİZ 2006 ‘’ yazılı. Gebiz Belediye Başkanı M.Cengiz Büyükgebiz Macaristanda düzenlenen bir Macarlar kurultayına gitmiş. ‘’Köyümüzdeki eski ve yıkılmış olan konaklar ile Macaristandaki konaklarda aynı estetik anlayışı gördüm,’’ diyor.
          
 Komşu Yanköylüler’e biz Tahmasp deriz, diyen Gebizliler ‘’Bize tek tüfekli Macarlı’’ derlerdi, diyerek geçmişlerini dile getiriyorlar. ‘’Sarkın’da yazlayan, Serpe’de güzleyen’’ konuksever Macarlı ya da Gebizliler’i gidip görmek en güzeli. Bilmemek, görüp tanımamak insanları yoksullaştırıyor. Aha şurada burnumuzun dibinde, eski Macarlı yeni Gebizliler sizi bekliyorlar…" (link)




Sekel Kapısı Türk-Macar kardeşliğinin sembolü


Macar araştırmacı Beder Tibor, kitabında, 'Osmanlı döneminde göç eden akrabalarımız, Antalya Gebiz'de yaşıyor' diye yazdı. O günden beri belde Macar akınına uğruyor. Macarlar, akrabalık iddiasında. Gebiz halkı ise ikiye bölündü. Bir kısmı 'Hayır Yörük'üz' diyor. Bir kısmı 'Macar da olabiliriz'...

Antalya Serik'e bağlı Gebiz Beldesi'nde ilginç şüphe... Macar Araştırmacı Beder Tibor'un iddiası Gebiz'i Macarların ilgi odağı haline getirdi. İşte o ilginç öykü: Tibor, 1990'da Osmanlı döneminde Macaristan'dan göç eden akrabalarını bulabilmek için bin 800 kilometre yürüdü, Gebiz'e geldi. Beldenin eski adının 'Macar' olduğunu tespit eden Tibor, mezarlıkta da Macaristan'ın Berdel bölgesinin bayrağına benzeyen motifler, mimari öğelerle karşılaştı. İnsanların renkli gözlü olmasını da dikkate alan Tibor, akrabalarının Gebizliler olduğu kanaatine vardı. Tibor, kitabında Gebizlilerin 18'inci yüzyılda Berdel'den göç ettiğini, 450 Macarın Anadolu'ya yerleştiğine ilişkin efsaneler olduğunu belirtti. Tibor, 'Mezar taşlarının çoğunda güneş, hilal motifi var. Macarlar, mezar taşlarına kimliklerini belirtmek için bayraktaki motifleri işlemişler' dedi. O gün bugündür belde Macar akınına uğruyor.




Gebiz Belediye Başkanı Mehmet Cengiz Büyükgebiz ise iddiaya karşı temkinli: Macaristan'da  Gebzu adında bir yer varmış. Bir bölümü Osmanlı döneminde Gebze'ye, ardından Gediz'e gitmişler. Oradan Gebiz'e geldiklerini duyduk. Gebizlilerin nüfus kağıtlarında doğum yeri hanesinde Macar yazılıdır. 1960'lı yıllardan sonra Serik yazılmaya başlandı. Eski tapu kayıtlarında Gebiz'in adı Macar olarak geçiyor. Ama Osmanlı sınır boylarına toprakları korumaları için Yörükleri de yerleştirmiştir. Yörük kökenliyiz. Akrabalığa ilişkin bir belge yok. Onlar akraba olduğumuzu iddia ediyorlar. Bu konuyu tarihçilere bırakmakta yarar var.

Tibor'un araştırmasının ardından 2006'da aralarında gazetecilerin, yazarların ve Csikszentdomokos Belediye Başkanı Biro Ernö'nün de bulunduğu bir otobüs Macar, akrabalarını görmek için beldeye gelip meydana kardeşlik kapısını dikti. Hıristiyan rahip kardeşlik duası etti, Belediye Başkanı Biro Ernö, Gebiz Belediye Başkanı Cengiz Büyükgebiz'e Berdel bölgesinin üzerinde hilal ve güneş motifi olan bayrağını verdi. O gün bugündür belde, Macarların akınına uğruyor.

Mezar taşlarındaki işaretler, beldenin eski isminin Macar olması Macaristan'dan gelen misafirlerin iddialarını güçlendiriyor. Ancak yöre hakı ikiye bölünmüş. Büyük çoğunluğu yörüklerden oluşan Gebizliler 'Macar değil Yörük'üz' derken bazıları da iddianın doğru olabileceğine inanıyor.

Mustafa KOZAK, 10 Eylül 2011  / ANTALYA





Beder Tibor - Gyalogosan Törökorszagban


„A kezdettől a végig 2600 km utat tettem meg összesen, 84 napot kitevő gyaloglással. Ezalatt átvergődtem a Kárpátokon, a Dobrudzsai- és a Balkán-hegységen, az Uludag- és a Toros-hegyeken, magam mögött hagytam az Erdélyi-medencét, a Moldvai-, Dobrudzsai-, a Balkán- és az Anatóliai-fennsíkot, 306 településen haladtam át, ebből 260 falun és 46 városon. (…) 

Bár több mint ezer kilométerre voltam az itthontól, a török nép páratlan szívélyessége feledtette a nagy távolságot. Nem a vendégnek kijáró tea, a vacsora vagy a szállás volt az, amiért köszönettel tartozom nekik, hiszen azt gyalogútjaim során máshol is biztosították, hanem a féltő gondoskodás, amivel körülvettek. Ilyet csak testvérek, rokonok vagy igen jó barátok között érezhet az ember.” (Beder Tibor)




Gebiz Macar Köyü'nden Mezar Taşları





Farklı bir haber linki 

Hungarians are the descendants of a Turkish village? November 9, 2015




Macar/Sekel ve Orhun Anıtlarındaki Tamga karşılaştırması







ilgili:








27 Ocak 2016 Çarşamba

Türk alfabesinin tarihi V. asırda meydana geldiği tahmini, doğru mudur?





İrtiş Irmağının yakınlarındaki eski mezarın özelliklerini açıklamaya çalışan arkeologlardan F. H. Arslanova, 1960 yılında kazı başlatmıştı. Pavlodar vilayeti Bobrovoye köyü etrafındaki mezarın özelliklerini araşdırdıktan sonra arkeologların hepsi de bu mezarın İ.Ö. V-IV. yüzyıla, yani “Sakalar” çağına ait olduğunu tespit etdiler. Mezarlarda, tarihi dönemlerin sırrını içinde saklayan çeşitli eşyalar, asker naaşları ve silahları ile koşun takımlarındaki ceylan derisine oyulmuş bir kemik nazarlık bulundu. Onu biz ak sıkın “beyaz ceylan” diye sağdan sola doğru okuduk. [Ak-Maral - SB]

Nazarlıktaki runik yazı, eski göçebe Türk boylarından Sakaların alfabe yazısı olduğunu gösteriyor. Bu yazı “Güney Sibirya ile Kazakistan´da yaşamış göçebe boylarda runik alfabe ancak V. yüzyılda meydana geldi.” şeklindeki eski bilginin şüpheli olduğunu ve alfabe yazısının ondan bin yıl önce kullanıldığını ispatlamaktadır.

1970 yılında İli yöresinin dağ eteklerindeki “Esik” şehri etrafında Saka devrine ait (İ.Ö. VI-V. yüzyıllarda) büyük bir mezar kazıldı. Bu kazı K. A. Akışev başkanlığında yapılmıştır. Mezarın içinden altınla sarılmış askerin cesedi, çeşitli kapkacaklar ve üzerinde runik yazıyla yazılmış bir metin yer alan gümüş kase bulundu...

Eski Türk dilinde yazılmış bu yazıyı biz şöyle okuduk: aga, saňa oçug!, bez çök!, bukun içre(r?)açug!. “Ağabey, sana (bu) ocak! Yabancı (yabancı insan), dizini bük! Halkın yiyeceği (çok olsun)!”

Saka devrindeki bu eski Türk yazısı, öbür dünyada da hayat olduğu inancını ve düşmanları yenme isteğini bildirmektedir. Bu yazının çok önemli bir tarafı da, eskiden Kazakistan topraklarında yaşayan Saka boylarının dilinin, eski Türkçe oludğunu ispatlamasıdır. Bununla birlikte “Kazakistan topraklarında yaşayan ilk göçebe halkların yazısı olmamıştır.” şeklinde alışılagelen fikrin doğru olmadığını, bundan 2500 yıl önce de Türk halklarının alfabe yazısını bildiğini ve bundan geniş bir şekilde istifade ettiklerini göstermektedir.

Sonuç olarak eski Türk runik yazısı atalarımızın 1500 yıl boyunca kullandıkları, Türklerin kendilerine özgü bir yazısıdır. Bu alfabenin bu kadar uzun süre kullanıldığını (İ.Ö. V. - İ.S. X. yüzyıl) elimizde bulunan kaynaklar ispatlamaktadır. (1)


Begmyrat Gerey
Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (M.Ö. 247-M.S. 224) / PDF
(1) Altay S. Amanjolov, Türk Fililojisi ve Yazı Tarihi, İstanbul-2006, s.35-39




Scythians/Sacae - the ancestors of the Turkic-speaking peoples. 

Back in 1960, during the excavation of the Saka burials of the 5th - 4th centuries. BC. on the bank of the Irtysh, the famous archaeologist F. Arslanov discovered an ancient amulet in the form of a deer-maral head. The symbol of white deer named "Aқ Maral" ("White Maral (=Deer)") was known among the nomadic Kazakhs of the beginning of the 20th century. and preserved in modern Turks of the Altai Mountains. On one side of the Saka "Irtysh" amulet found by archeologists there was a record in the purest Turkic language - "Aқ sasyin" ("White Deer (=Maral").[New materials of VII-VI centuries BC. from East Kazakhstan. Soviet archeology, 1971, No. 1]

On a bone plaque depicting a flying deer from the barrow of the 5th-4th cc. BC. in the valley of the river. The Irtysh discovered and read the ancient Turkic (Proto-Turkic) runic inscription "White Deer". This sacral inscription, apparently, was dedicated to the symbol of the Scythians of Central Asia. This inscription is one of the two* earliest documented inscriptions in the history of the Turkic runic alphabet. [Western Turkic Khaganate. Atlas. / - Astana: "Service Press", 2013 - c.429] * The other one is the "Issyk (Esik) inscription" - SB




"Yabancı kaynaklar, Türkler'in "gerekli insan, at, vergi ve hayvan miktarını" hesaplarken üzerine çizikler (işaretler?) attıkları tahtalar kullandıklarından bahsetmektedirler. Yabancı ülkelere gönderilen Türk elçilerine de tezkereler verilirdi. Bizanslı tarihçi Menandros'un kaydına göre, 586 yılında Konstantinopolis'e, Justinos'un sarayına gelen Türk elçisi Maniah "İskit alfabesiyle" yazılmış bir mektup getirmişti."


Türkün Üç Bin Yılı - S.G.Klyashtorny / T.İ.Sultanov
Selenge yayınları,2013




"Mektubu taşıyan Maniakh yola çıktı. Çok sayıda yollardan geçti ve çok sayıda arazileri aştı, bulutlara erişen yüksek dağlardan, geniş ovalardan ve ormanlardan, bataklıklardan ve nehirlerden geçti. Daha sonra Kafkasları geçti ve nihayet Bizans'a ulaştı. Saraya girip İmparatorun karşısına gelince, her şeyi dostane ilişkiler kurallarına göre yaptı. Mektubu ve hediyeleri bunları almak için kendisine gönderilen kişilere verdi ve zahmetli yolculuğunun boşa çıkmamasını istedi.

İmparator İskit dilinde (Gök-Türkçe) yazılmış mektubu bir tercüman aracılığıyla okuyunca, oldukça istekli bir biçimde elçiyi huzuruna kabul etti."

Bizans Kaynaklarında Türkler (Menandros'un Fragmanları) - İsmail Mangaltepe




"Gök Türk elçileri ellerinde bir Türkçe (İskitçe) mektupla vardıkları İstanbul’da çok iyi karşılandılar. Bizans’a ilk defa bilinmeyen bir ülkeden elçi geliyordu."

Kök Tengri’nin Çocukları - Ahmet Taşağıl




"Pavlador bölgesinde Bobrovoye köyü yakınlarında yapılan arkeolojik kazılar sonucunda bir kurganda Saka dönemine, MÖ V-IV. yüzyıllara tarihlendirilen runik yazı ele geçirilmiştir. Bir altın gem kayışı üzerinde tutturulmuş kemik nazarlık bir karaca şeklinde oyulmuş ve bunda sağdan sola “beyaz maral” yazısı okunabilmiştir. Nazarlık üzerindeki runik yazının Türkçe konuşan Sakaların yazı sistemi olduğu belirlenebilmiştir. Bu yazı, runik yazının Güney Sibirya ve Kazakistan’daki atlı kavimler arasında, ancak çok geç çıktığı yolundaki önce ortaya atılan görüşün belirgin bir biçimde yanlışlığını ortaya koymuştur.

Buradan ele geçirilen metinlerin dilinin de Türkçe ile bağlantılı olması ve Sakalara ait olduğunun belirlenmesi, onların çivi yazısını öğrendikleri ve kullandıklarını göstermektedir. Esik Kurganı’ndan bulunan küçük bir çanağa yazılmış olan yazının da runik yazı olduğu ve daha sonraki Göktürk yazısının öncüsü olduğu kabul edilmektedir. Orhun-Yenisey yazısının prototipi olduğu da kabul edilmiştir."


Prof.Dr.İlhami Durmuş




* Bu arada, Doğu Roma (Bizans) kaynaklarında geçen "Sizabulus /Stembis Dizaboulos" İstemi Kağan'dır.



Araştırmaları arasında Atatürk'ü en çok etkileyen Sırp asıllı olup Viyana Üniversitesinde Doğu dilleri üzerine doktora yapmış olan Dr.Phil Herman F.Kvergic'in 1935 yılı Ocak ayında hazırlayıp Atatürk'e gönderdiği La Psycologie de quelques elements des Langues Turques (Türk dillerindeki bazı öğelerin psikolojisi) adlı 41 sayfalık basılmamış tezidir. Bu tezin dayandığı ana görüş : Türkçe, yeryüzüdeki ilk dildir; sonradan oluşan dillerdeki sözcüklerin çoğu bu dilden türetilmiştir.

"Yazılı belgesi 6. yüzyıldan aşağı inmeyen bir milletin dili hakkında 5.000 yıllık hüküm veremezsiniz"...demeleri anlamsız iken, yazılı belgesinin de çok daha geriye gittiği bir gerçektir... SB /link




THE GREAT HERITAGE OF NOMADS
КӨШПЕЛІЛЕРДІҢ ҰЛЫ МҰРАСЫ
ВЕЛИКОЕ НАСЛЕДИЕ НО МАДОВ

New Interpretation of the Issyk Epigraphs - Elshad Alili


The Issyk epigraphs draw special attention of many scientists all over the world, since they could reveal an interesting story about cultural roots of ancient Turks in Central Asia. The existence of the written language back then that belonged to our common ancestors was proved by various runic monuments discovered in the region. Elshad Alili, an Azerbaijani historian and researcher of ancient Turkic onomatology and toponymy, is one of the scholars who presented a new interpretation of the Issyk epigraphs based on the previous findings made by Altay Amanzholov, great Kazakhstani archeologist. 


In this regard, he paid special attention to phonetic misinterpretation of the texts and suggested his own version of transcription. The result of his interpretation differs from earlier versions and proves a historic fact, that Scythians had Turkic origin. 


Alili asserts that general bulk of Saka tribes used Turkic language and confirms theory about existence of Turkic runic language in V-VI B.C. Alili states, that this language is of authentic origin and every runic symbol has its own ideographic expression. Almost every word on the Issyk cup is present in the vocabulary of ancient Turkic language and only one word corresponds to Middle Turkic period; in addition, sentences correspond to grammatical system of ancient Turkic language. In the light of translation made by Alili, ideas about purposes of using Issyk silver cup by ancient people gain new prospects.


Elshad Alili (Elşad Alili): Historian, candidate for a degree in the Institute of Human Rights of Azerbaijan, National Academy of Sciences. Participant of the ‘Azer Globe’ Institute projects. Main occupation: researches in the field of Turkic languages.

International populer scientific historical magazine,
Kazakhstan,2014 (Eng. and Russ. lang.page 53) PDF







"The oldest inscription in Türkic alphabet, the Issyk Inscription, written on a flat silver drinking cup, was found in 1970 in a royal tomb located within Balykchy ( Issyk), a town in Kyrgyzstan near Lake Issyk, and was dated by 5-th c. BC.  In the tomb was a body of a man dressed from head to toe in magnificent attire, the clothes, jacket, pants, socks, and boots all had a total of 4,800 attached pieces of pure gold, greatest ever found in a tomb except Pharaoh Tutankhamen. 


The top of cone-shaped crown covering ears and neck carried golden arrows emblem. A sword on the belt right side and a knife on the left were in sheaths. Beautiful relief ornaments of animal art decorated shields, belt and front of the hat. Radiocarbon tests determined the age of the finds as belonging to the fifth century B.C. What was the world in the 5-th century BC? 


We have archeological discoveries, where dating is almost always somewhat speculative, and reconstructions of the ancient Greek maps, and the views of the Mesopotamian and Chinese records. From the Mesopotamian, Chinese, and Greek texts, from the archeological discoveries of the kurgans, from the written monuments, we get a glimpse of the nomadic nations of the Central Asia in the 5-th c. BC. The various interpretations of the graphics and contents of the inscription witness the paucity of the finds and the potential for the studies."


Proto-Türkic rune-like inscription on silver cup (Issyk Inscription)
A.S. AMANJOLOV - HISTORY OF ANCIENT TÜRKIC SCRIPT/link
Almaty, "Mektep", 2003






Bugünkü Pakistan’da, eski yerleşim şehri Harappa’da bulunan yaklaşık 5500 yıllık (İ. Ö.3500) Runik yazı. Okuma önerisi M.Turgay Kürüm-link




“Pek çok tarih bilimcisi; insanların yaşadığı olayları, yazının bulunması ile kayda alındığını düşünerek tarihî çağları yazının bulunuşu ile başlatmak hatasına düşmüş veya kasıtlı olarak böyle bir yola gitmiştir. Hâlbuki insanoğlu, yaşadığı olayları, petroglifler vasıtasıyla kayalar üzerine nakşetmiştir. Tarih bilimcilerin bu gerçeği neden görmezden geldiği veya göremediği gerçekten merak konusudur. Petrogliflerden sonraki aşama, ideogram (doğrudan doğruya fikri ifade eden işaret, varlıkların sembolize edildiği ya da bir düşüncenin anlatıldığı çizim)’dır. Daha gelişmiş ve düzenlenmiş biçimi ise piktogram (resimyazı)’dır. Piktogram’dan sonraki aşama damga dönemidir. Damgadan dile doğru giden yol, hece, yarı hece ve harf şeklinde gelişmiştir. Orhun Yazıtları, bu aşamaların en son noktasıdır. Öğretim yazı yazma ve yazılanları okuma ile başlatıldığına göre Türklerde bir öğretimin varlığı göz ardı edilmemelidir. Türklerin, Çinliler gibi klasik anlamda tarihî bir arşivi olmamıştır. Bu yüzden tarihî hafızası zayıf olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Türkler, ulaşabildiği her coğrafyaya tarihini, düşüncelerini, yaşayış tarzlarını, inançlarını kayalar üzerine kazımıştır. Kaya üzerine çizilen resim, figür ve yazılar incelendiğinde sosyal ve fen bilimlerinin pek çok alanında binlerce yıl geriye gidilebilmektedir” - Prof.Dr.Necati Demir, 2009




Üzerindeki yazı karakterleri bariz olduğu için ilk yazıt sayılan Ulug kem Sülyek Yazıtı yazı geleneğimiz açısından önemlidir. Yenisey’in kollarından biri olan Uluğ Kem’in geçtiği vadilerden biri olan Sülyek’te bulunmuştur (Tuva/Altaylar) (Orkun, 1994, 467,468). M.Ö. 8000’e ait olduğu iddia edilmektedir. Tarihlerde netlik olmasa bile Türklerin bir yazı geleneğinin varlığı Orhun yazıtlarından asırlarca öncesine dayandığı kesindir.


ORTAÇAĞ’DA TÜRKLERDE BİLGİNİN VARLIĞI
THE EXISTENCE OF KNOWLEDGE IN TURKS IN THE MIDDLE AGES
Yrd.Doç.Dr.Mehmet Özmenli
İnternational Journal of Social Sicence-vol 5,2012 / PDF



„Dzsebemben sok kücsük elma vár.” - Macarca (Hungarian)
(A zsebemben sok kicsike alma van)
„Cebimde çok küçük elma var” - Türkçe (Turkish)
______

Relatives of us is not only a common linguistic and cultural, anthropological identity but also showing a Turkish-Scythian peoples, whose official acknowledgment and recognition of the Hungarian side is still awaited.

Rokonaink pedig a velünk nemcsak közös nyelvi, és kulturális, hanem embertani azonosságokat is felmutató török-szkíta népek, melynek magyar részről való hivatalos beismerése és elismerése még mindig várat magára.


or   Jumurdzsák” in Hungarian and  Yumurcak” in Turkish
means on both side „Naughty little kid




"Latince çekim sistemi sadece Türkçe ile izah olunabilir."

Olcas Süleymanov, Aziya, s.207




"Latince kelime hazneniz iyi ise, cümleyi Türkçe düşündüğünüzde 
birçok İtalyan ve Fransızdan daha doğru Latince yazabilirsiniz."








Türkçe ile Sumerce arasındaki bağdan şunu kesinlikle söyleyebiliriz:
Türkler en az MÖ 3500’lerden beri Anadolu'nun doğusundadır, 
yani en az 5500 yıldır Türkler buralarda yaşamaktadır;
Türkçenin ise bu bölgede batı ve doğu olarak ikiye ayrılarak dağılmış olması da bir gerçektir. 
Bu da dilimizi en az 6000-5000 yıllık yapar.
Edebiyat yapmak için dilinin 'zengin' olması gerekir...
İşte 'Bilge'ler onu da yapmışlar... 


ilgili