begmyrat gerey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
begmyrat gerey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2016 Çarşamba

Türk alfabesinin tarihi V. asırda meydana geldiği tahmini, doğru mudur?





İrtiş Irmağının yakınlarındaki eski mezarın özelliklerini açıklamaya çalışan arkeologlardan F. H. Arslanova, 1960 yılında kazı başlatmıştı. Pavlodar vilayeti Bobrovoye köyü etrafındaki mezarın özelliklerini araşdırdıktan sonra arkeologların hepsi de bu mezarın İ.Ö. V-IV. yüzyıla, yani “Sakalar” çağına ait olduğunu tespit etdiler. Mezarlarda, tarihi dönemlerin sırrını içinde saklayan çeşitli eşyalar, asker naaşları ve silahları ile koşun takımlarındaki ceylan derisine oyulmuş bir kemik nazarlık bulundu. Onu biz ak sıkın “beyaz ceylan” diye sağdan sola doğru okuduk. [Ak-Maral / Ak Syyn-Tuva- SB]

Nazarlıktaki runik yazı, eski göçebe Türk boylarından Sakaların alfabe yazısı olduğunu gösteriyor. Bu yazı “Güney Sibirya ile Kazakistan´da yaşamış göçebe boylarda runik alfabe ancak V. yüzyılda meydana geldi.” şeklindeki eski bilginin şüpheli olduğunu ve alfabe yazısının ondan bin yıl önce kullanıldığını ispatlamaktadır.

1970 yılında İli yöresinin dağ eteklerindeki “Esik” şehri etrafında Saka devrine ait (İ.Ö. VI-V. yüzyıllarda) büyük bir mezar kazıldı. Bu kazı K. A. Akışev başkanlığında yapılmıştır. Mezarın içinden altınla sarılmış askerin cesedi, çeşitli kapkacaklar ve üzerinde runik yazıyla yazılmış bir metin yer alan gümüş kase bulundu...

Eski Türk dilinde yazılmış bu yazıyı biz şöyle okuduk: aga, saňa oçug!, bez çök!, bukun içre(r?)açug!. “Ağabey, sana (bu) ocak! Yabancı (yabancı insan), dizini bük! Halkın yiyeceği (çok olsun)!”

Saka devrindeki bu eski Türk yazısı, öbür dünyada da hayat olduğu inancını ve düşmanları yenme isteğini bildirmektedir. Bu yazının çok önemli bir tarafı da, eskiden Kazakistan topraklarında yaşayan Saka boylarının dilinin, eski Türkçe oludğunu ispatlamasıdır. Bununla birlikte “Kazakistan topraklarında yaşayan ilk göçebe halkların yazısı olmamıştır.” şeklinde alışılagelen fikrin doğru olmadığını, bundan 2500 yıl önce de Türk halklarının alfabe yazısını bildiğini ve bundan geniş bir şekilde istifade ettiklerini göstermektedir.

Sonuç olarak eski Türk runik yazısı atalarımızın 1500 yıl boyunca kullandıkları, Türklerin kendilerine özgü bir yazısıdır. Bu alfabenin bu kadar uzun süre kullanıldığını (İ.Ö. V. - İ.S. X. yüzyıl) elimizde bulunan kaynaklar ispatlamaktadır. (1)


Begmyrat Gerey
Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (M.Ö. 247-M.S. 224) / PDF
(1) Altay S. Amanjolov, Türk Fililojisi ve Yazı Tarihi, İstanbul-2006, s.35-39




Scythians/Sacae - the ancestors of the Turkic-speaking peoples. 

Back in 1960, during the excavation of the Saka burials of the 5th - 4th centuries. BC. on the bank of the Irtysh, the famous archaeologist F. Arslanov discovered an ancient amulet in the form of a deer-maral head. The symbol of white deer named "Aқ Maral" ("White Maral (=Deer)") was known among the nomadic Kazakhs of the beginning of the 20th century. and preserved in modern Turks of the Altai Mountains. On one side of the Saka "Irtysh" amulet found by archeologists there was a record in the purest Turkic language - "Aқ sasyin" ("White Deer (=Maral").[New materials of VII-VI centuries BC. from East Kazakhstan. Soviet archeology, 1971, No. 1]

On a bone plaque depicting a flying deer from the barrow of the 5th-4th cc. BC. in the valley of the river. The Irtysh discovered and read the ancient Turkic (Proto-Turkic) runic inscription "White Deer". This sacral inscription, apparently, was dedicated to the symbol of the Scythians of Central Asia. This inscription is one of the two* earliest documented inscriptions in the history of the Turkic runic alphabet. [Western Turkic Khaganate. Atlas. / - Astana: "Service Press", 2013 - c.429] * The other one is the "Issyk (Esik) inscription" - SB




"Yabancı kaynaklar, Türkler'in "gerekli insan, at, vergi ve hayvan miktarını" hesaplarken üzerine çizikler (işaretler?) attıkları tahtalar kullandıklarından bahsetmektedirler. Yabancı ülkelere gönderilen Türk elçilerine de tezkereler verilirdi. Bizanslı tarihçi Menandros'un kaydına göre, 586 yılında Konstantinopolis'e, Justinos'un sarayına gelen Türk elçisi Maniah "İskit alfabesiyle" yazılmış bir mektup getirmişti."


Türkün Üç Bin Yılı - S.G.Klyashtorny / T.İ.Sultanov
Selenge yayınları,2013




"Mektubu taşıyan Maniakh yola çıktı. Çok sayıda yollardan geçti ve çok sayıda arazileri aştı, bulutlara erişen yüksek dağlardan, geniş ovalardan ve ormanlardan, bataklıklardan ve nehirlerden geçti. Daha sonra Kafkasları geçti ve nihayet Bizans'a ulaştı. Saraya girip İmparatorun karşısına gelince, her şeyi dostane ilişkiler kurallarına göre yaptı. Mektubu ve hediyeleri bunları almak için kendisine gönderilen kişilere verdi ve zahmetli yolculuğunun boşa çıkmamasını istedi. İmparator İskit dilinde (Gök-Türkçe) yazılmış mektubu bir tercüman aracılığıyla okuyunca, oldukça istekli bir biçimde elçiyi huzuruna kabul etti."

Bizans Kaynaklarında Türkler (Menandros'un Fragmanları) - İsmail Mangaltepe




"Gök Türk elçileri ellerinde bir Türkçe (İskitçe) mektupla vardıkları İstanbul’da çok iyi karşılandılar. Bizans’a ilk defa bilinmeyen bir ülkeden elçi geliyordu."

Kök Tengri’nin Çocukları - Ahmet Taşağıl




"Pavlador bölgesinde Bobrovoye köyü yakınlarında yapılan arkeolojik kazılar sonucunda bir kurganda Saka dönemine, MÖ V-IV. yüzyıllara tarihlendirilen runik yazı ele geçirilmiştir. Bir altın gem kayışı üzerinde tutturulmuş kemik nazarlık bir karaca şeklinde oyulmuş ve bunda sağdan sola “beyaz maral” yazısı okunabilmiştir. Nazarlık üzerindeki runik yazının Türkçe konuşan Sakaların yazı sistemi olduğu belirlenebilmiştir. Bu yazı, runik yazının Güney Sibirya ve Kazakistan’daki atlı kavimler arasında, ancak çok geç çıktığı yolundaki önce ortaya atılan görüşün belirgin bir biçimde yanlışlığını ortaya koymuştur.

Buradan ele geçirilen metinlerin dilinin de Türkçe ile bağlantılı olması ve Sakalara ait olduğunun belirlenmesi, onların çivi yazısını öğrendikleri ve kullandıklarını göstermektedir. Esik Kurganı’ndan bulunan küçük bir çanağa yazılmış olan yazının da runik yazı olduğu ve daha sonraki Göktürk yazısının öncüsü olduğu kabul edilmektedir. Orhun-Yenisey yazısının prototipi olduğu da kabul edilmiştir."


Prof.Dr.İlhami Durmuş




* Bu arada, Doğu Roma (Bizans) kaynaklarında geçen "Sizabulus /Stembis Dizaboulos" İstemi Kağan'dır.



Araştırmaları arasında Atatürk'ü en çok etkileyen Sırp asıllı olup Viyana Üniversitesinde Doğu dilleri üzerine doktora yapmış olan Dr.Phil Herman F.Kvergic'in 1935 yılı Ocak ayında hazırlayıp Atatürk'e gönderdiği La Psycologie de quelques elements des Langues Turques (Türk dillerindeki bazı öğelerin psikolojisi) adlı 41 sayfalık basılmamış tezidir. Bu tezin dayandığı ana görüş : Türkçe, yeryüzüdeki ilk dildir; sonradan oluşan dillerdeki sözcüklerin çoğu bu dilden türetilmiştir.

"Yazılı belgesi 6. yüzyıldan aşağı inmeyen bir milletin dili hakkında 5.000 yıllık hüküm veremezsiniz"...demeleri anlamsız iken, yazılı belgesinin de çok daha geriye gittiği bir gerçektir... SB /link




THE GREAT HERITAGE OF NOMADS
КӨШПЕЛІЛЕРДІҢ ҰЛЫ МҰРАСЫ
ВЕЛИКОЕ НАСЛЕДИЕ НО МАДОВ

New Interpretation of the Issyk Epigraphs - Elshad Alili


The Issyk epigraphs draw special attention of many scientists all over the world, since they could reveal an interesting story about cultural roots of ancient Turks in Central Asia. The existence of the written language back then that belonged to our common ancestors was proved by various runic monuments discovered in the region. Elshad Alili, an Azerbaijani historian and researcher of ancient Turkic onomatology and toponymy, is one of the scholars who presented a new interpretation of the Issyk epigraphs based on the previous findings made by Altay Amanzholov, great Kazakhstani archeologist. 


In this regard, he paid special attention to phonetic misinterpretation of the texts and suggested his own version of transcription. The result of his interpretation differs from earlier versions and proves a historic fact, that Scythians had Turkic origin. 


Alili asserts that general bulk of Saka tribes used Turkic language and confirms theory about existence of Turkic runic language in V-VI B.C. Alili states, that this language is of authentic origin and every runic symbol has its own ideographic expression. Almost every word on the Issyk cup is present in the vocabulary of ancient Turkic language and only one word corresponds to Middle Turkic period; in addition, sentences correspond to grammatical system of ancient Turkic language. In the light of translation made by Alili, ideas about purposes of using Issyk silver cup by ancient people gain new prospects.


Elshad Alili (Elşad Alili): Historian, candidate for a degree in the Institute of Human Rights of Azerbaijan, National Academy of Sciences. Participant of the ‘Azer Globe’ Institute projects. Main occupation: researches in the field of Turkic languages.

International populer scientific historical magazine,
Kazakhstan,2014 (Eng. and Russ. lang.page 53) PDF







"The oldest inscription in Türkic alphabet, the Issyk Inscription, written on a flat silver drinking cup, was found in 1970 in a royal tomb located within Balykchy ( Issyk), a town in Kyrgyzstan near Lake Issyk, and was dated by 5-th c. BC.  In the tomb was a body of a man dressed from head to toe in magnificent attire, the clothes, jacket, pants, socks, and boots all had a total of 4,800 attached pieces of pure gold, greatest ever found in a tomb except Pharaoh Tutankhamen. 


The top of cone-shaped crown covering ears and neck carried golden arrows emblem. A sword on the belt right side and a knife on the left were in sheaths. Beautiful relief ornaments of animal art decorated shields, belt and front of the hat. Radiocarbon tests determined the age of the finds as belonging to the fifth century B.C. What was the world in the 5-th century BC? 


We have archeological discoveries, where dating is almost always somewhat speculative, and reconstructions of the ancient Greek maps, and the views of the Mesopotamian and Chinese records. From the Mesopotamian, Chinese, and Greek texts, from the archeological discoveries of the kurgans, from the written monuments, we get a glimpse of the nomadic nations of the Central Asia in the 5-th c. BC. The various interpretations of the graphics and contents of the inscription witness the paucity of the finds and the potential for the studies."


Proto-Türkic rune-like inscription on silver cup (Issyk Inscription)
A.S. AMANJOLOV - HISTORY OF ANCIENT TÜRKIC SCRIPT/link
Almaty, "Mektep", 2003






Bugünkü Pakistan’da, eski yerleşim şehri Harappa’da bulunan yaklaşık 5500 yıllık (İ. Ö.3500) Runik yazı. Okuma önerisi M.Turgay Kürüm-link




“Pek çok tarih bilimcisi; insanların yaşadığı olayları, yazının bulunması ile kayda alındığını düşünerek tarihî çağları yazının bulunuşu ile başlatmak hatasına düşmüş veya kasıtlı olarak böyle bir yola gitmiştir. Hâlbuki insanoğlu, yaşadığı olayları, petroglifler vasıtasıyla kayalar üzerine nakşetmiştir. Tarih bilimcilerin bu gerçeği neden görmezden geldiği veya göremediği gerçekten merak konusudur. Petrogliflerden sonraki aşama, ideogram (doğrudan doğruya fikri ifade eden işaret, varlıkların sembolize edildiği ya da bir düşüncenin anlatıldığı çizim)’dır. Daha gelişmiş ve düzenlenmiş biçimi ise piktogram (resimyazı)’dır. Piktogram’dan sonraki aşama damga dönemidir. Damgadan dile doğru giden yol, hece, yarı hece ve harf şeklinde gelişmiştir. Orhun Yazıtları, bu aşamaların en son noktasıdır. Öğretim yazı yazma ve yazılanları okuma ile başlatıldığına göre Türklerde bir öğretimin varlığı göz ardı edilmemelidir. Türklerin, Çinliler gibi klasik anlamda tarihî bir arşivi olmamıştır. Bu yüzden tarihî hafızası zayıf olarak değerlendirilmiştir. Hâlbuki Türkler, ulaşabildiği her coğrafyaya tarihini, düşüncelerini, yaşayış tarzlarını, inançlarını kayalar üzerine kazımıştır. Kaya üzerine çizilen resim, figür ve yazılar incelendiğinde sosyal ve fen bilimlerinin pek çok alanında binlerce yıl geriye gidilebilmektedir” - Prof.Dr.Necati Demir, 2009




Üzerindeki yazı karakterleri bariz olduğu için ilk yazıt sayılan Ulug kem Sülyek Yazıtı yazı geleneğimiz açısından önemlidir. Yenisey’in kollarından biri olan Uluğ Kem’in geçtiği vadilerden biri olan Sülyek’te bulunmuştur (Tuva/Altaylar) (Orkun, 1994, 467,468). M.Ö. 8000’e ait olduğu iddia edilmektedir. Tarihlerde netlik olmasa bile Türklerin bir yazı geleneğinin varlığı Orhun yazıtlarından asırlarca öncesine dayandığı kesindir.


ORTAÇAĞ’DA TÜRKLERDE BİLGİNİN VARLIĞI
THE EXISTENCE OF KNOWLEDGE IN TURKS IN THE MIDDLE AGES
Yrd.Doç.Dr.Mehmet Özmenli
İnternational Journal of Social Sicence-vol 5,2012 / PDF


„Dzsebemben sok kücsük elma vár.” - Macarca (Hungarian)
(A zsebemben sok kicsike alma van)
„Cebimde çok küçük elma var” - Türkçe (Turkish)
______

Relatives of us is not only a common linguistic and cultural, anthropological identity but also showing a Turkish-Scythian peoples, whose official acknowledgment and recognition of the Hungarian side is still awaited.

Rokonaink pedig a velünk nemcsak közös nyelvi, és kulturális, hanem embertani azonosságokat is felmutató török-szkíta népek, melynek magyar részről való hivatalos beismerése és elismerése még mindig várat magára.


or  „ Jumurdzsák” in Hungarian and „ Yumurcak” in Turkish
means on both side „Naughty little kid”



"Latince çekim sistemi sadece Türkçe ile izah olunabilir."
Olcas Süleymanov, Aziya, s.207



"Latince kelime hazneniz iyi ise, cümleyi Türkçe düşündüğünüzde 
birçok İtalyan ve Fransızdan daha doğru Latince yazabilirsiniz."








Türkçe ile Sumerce arasındaki bağdan şunu kesinlikle söyleyebiliriz:
Türkler en az MÖ 3500’lerden beri Anadolu'nun doğusundadır, 
yani en az 5500 yıldır Türkler buralarda yaşamaktadır;
Türkçenin ise bu bölgede batı ve doğu olarak ikiye ayrılarak dağılmış olması da bir gerçektir. 
Bu da dilimizi en az 6000-5000 yıllık yapar.
Edebiyat yapmak için dilinin 'zengin' olması gerekir...
İşte 'Bilge'ler onu da yapmışlar... 


ilgili



6 Temmuz 2015 Pazartesi

ANAU



Türkmenlerin Atalarıyla Sümerler ve Eski Türkmenistan ile Mezopotamya ilişkileri

Önce de değindiğimiz gibi, Anau medeniyetinin hemen ardından Mezopotamya'da insanlık tarihinin çok zengin uygarlığı Sümerler tarafından meydana getirilmiştir. Tarih biliminin gelişmesi sonucunda Sümer ve Anu medeniyetleri arasında bulunan ilişkiler ve Sümerler ile Türklerin atalarının arasındaki akrabalık aydınlanmaktadır. Biz bu konudaki kendi düşüncemizi aşağıdaki bölümler esnasında izah etmeye çalışacağız.

Tarihi Gerçekler:

Türk Ansiklopedisi adlı eserde Sümerler hakkında şu satırlar vardır: "Güney Mezopotamya'da Sümer ilinde yapılan arkeolojik araştırmalar, hususiyle Uruk harabesinde tespit edilen kültür katları ile, başka başka kazı merkezlerinde bunlara tekabül eden katlarda elde edilen ve asıl bu yerlerle temsil edilip onlara göre adlandırılan buluntuların mukayesesi Sümerlerin Aşağı Mezopotamya'nın yerli halkı olmadığını göstermektedir... Sümerlerin Güney Mezopotamya Uruk katı sonlarına doğru göç ettiklerinin delilleri olduğu söylenebilir...

Öte yandan Benno Landsberg'in tahlil ve teşhislerine göre, aslında tek heceli bir karakter arz eden Sümerceye, Sümerlerin Mezopotamya'ya göç edip yerleşmelerinden sonra birtakım iki veya daha fazla heceli ve Sümercenin bünyesinden farklı yer adları ile meslek adları ve diğer kültür kelimeleri girmiştir. Bu arkeolojik ve filolojik deliller, başta Frankfort olmak üzere, bazılarının Sümerlerin El-Ubeyd çağından beri Güney Mezopotamya'da mevcut oldukları görüşünü kabullenmeye imkan bırakmamaktadır. Sümerlerin umumiyetle Mezopotamya'ya doğudan geldikleri kabul edilmiştir. Tabii bu görüşte arkeolojik ve filolojik bakımlardan birtakım münasebet ve benzerliklerin tesiri bulunmaktadır... "

Tanınmış Sümerolog Karmer de Sümerlerin Mezopotamya'ya dördüncü binin ikinci yarısında gelmiş ola-caklarını ve ana yurtlarının bilinmediğini belirtmektedir. Onun kanaatince, Enmerkar ve Aratta üzerinde dönen, destan! menkıbeler silsilesinden hükmedileceğine göre, ilk Sümer hükümdarları, belki Hazar Denizi çevresinde kurulmuş olan bir şehir devleti ile çok sıkı bir münasebete girmiş bulunuyorlardı. Bir ölçüde Ural-Altay dillerini hatırlatan Sümer dili de yapısı bakımından bir bitişken dildir ve bu dil vakıası da Aratta gibi aynı geniş sahaya işaret etmektedir."

Kramer tarafından Sümerlerin sıkı ilişkide olduğu ve onun fikrine göre Hazar çevresinde yer alan Aratta şehrinin Eski Türkmenistan'da olduğu konusunda Türkmenistan'ın ve bütün eski Sovyet Cumhuriyetlerinin ünlü bilim adamları tarafından yazılmış olan Sovyet Türkmenistanı adlı eserin birinci cildinde aşağıdaki bilgileri buluyoruz: "Margiyanalıların yerleştiği yurtlarının tümü konusunda, yerleştiği pek çok bölgenin susuzluktan çöl olmuşsa da, onların birkaç kentlerinin mevcut olduğu konusunda açıklamalar ve bilgiler vardır.

Part Margianası kentlerinin gerçek sayısı, birbirlerine göre coğrafi konumları bakımından doğru belirlenmiş olmasa da, M.Ö. 2. yüzyılın birinci yarısında yaşayan Klaudi Ptolomey tarafından yazılmıştır. O kentleri 102° ve 106° doğu boylamlarında gösterip, güneyden kuzeye doğru sayarak aşağıdaki dokuz kentin adını yazıyor: Nigeya (Niseya), Kamaguryana, Reya, Antihoya, Margiyana, Nasoi, Argadina (Aradena), Sena (Sina), ARATA ve Ariyaka". Yukarıda adı geçen ARATTA destanının metnini kitabın yer-yurt adları bölümünde tanıtacağız.

İranlı tarihçi Hasan Pirniya bu konuda şöyle yazıyor:

Ancak Akkadların ve Sümerlerin nereden geldikleri konusunda Aşkabat'ın yakınındaki Anu, Astarabad'ın yakınındaki Türendepe, (bazılarına göre Turantepe B.G.) ve Daraygez'de (Güney Türkmenistan çevresi, BG.) bulunan seramik eşyalar, kap kaçaklar ve buna benzer şeylerin imalat ediliş şekilleri Elam tarzı ile aynı olup altın vazoların yüzünde ise Sümerlerin resimlerinin işlenmiş olmasını göz önüne alarak, bazı bilim adamları Elam Uygarlığı ile Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiriyle ilişkisinin olması gerektiği kanaatine, belki de Sümerler de kuzey taraftan Basra Körfezine ve Babil düzlüğüne gelmiştir diyen düşünceye varmışlardır."17 Hasan Pirniya kendi kitabının girişinde dünyadaki mevcut dilleri ve eski dilleri üç gruba bölerek Elam ve Sümer dillerini Ural-Altay ve diğer bükünlü (iltisa-ki) dil grubuna koyuyor.

Türk tarihçisi Kamuran Gürün de Anu Medeniyeti ve onun tarihi dönemi (M.Ö. 8000-3900 araları) konusunda uzmanların ortaya koyduğu çeşitli fikirleri izah etmesinin yanı sıra Sümer medeniyetinin ve Sümerlerin menşeinin neresi olduğu hususundaki çeşitli fikirleri de (Türkmenistan, Hindistan, belki de üçüncü bir yer) analiz ediyor. Gürün burada Anu'dan elde edilen buluntuların bu konuların açığa kavuşmasındaki önemini vurguluyor.

Tarihçi Nissen Sümerlerin başka yerden gelmesini şöyle açıklıyor. "Mezopotamya'da M. Ö. 3200 yıllarında çok sınırlı bir dönem süresinde beklenilmedik bir durumda medeniyetin çeşitli yönleri kesin olarak değişmiştir. Bu değişmenin sadece eski kavmin yerini daha gelişmiş bir ülkeden gelen yeni bir kavimin alması ile gerçekleşmesi mümkündür." Bundan başka da nüfus sayısında yedi kat bir artışın olduğunu zikrederek bu olayı Sümerlerin Mezopotamya'ya gelip yerleşmesi ile ilişkilendiriyor.

Gene bir iranlı tarihçi Meşkur da bu konuda şöyle yazıyor: "Babil'in ilk yerli kavimlerinin Sümerler ya da Samiler olduğu konusunda çeşitli görüşler var. Günümüzde alimlerin çoğunluğu Sümerlerin Babil'de yerleşmiş olduğunu savunuyorlar. Sümer yurdu Tevrat'ta Şenar adıyla geçiyor. Onların kendileri kendi yurtlarına Şumer demişlerdir. Sümer'de bulunan pirinç eşyalardan anlaşıldığına göre onlar Fırat etrafına birden bire beklenilmedik durumda gelip, medeniyetlerini ise Hazar Denizi'nin güney doğusundan kendileriyle getirmişlerdir. Ancak bazı bilim adamları ise bunların deniz tarafından geldiklerini öne sürmektedirler."

Alman bilim adamı Oberhuber Die Kultur des Altesorientes adlı kitabında dünya uygarlığında yazının bulunması konusunda şöyle bir fikir öne sürüyor: "Sümerlere ait bulunmuş yazıların ve yazının sonraki olgunlaşma süreci ile ilgili belgelerdeki metinlerin çoğunluğu ticaret ve yönetim işlerine ait olduğu için bilim adamları yazının meydana gelmesinde ticari ilişkilerin temel rolünün olduğunu vurguluyorlar. 

Bu düşüncenin savunucusu Heishelheim'in fikrine göre şehir medeniyeti sadece coğrafi şartların ya da kent uygarlığının ortaya çıkması sonunda teşekkül etmeyip belki ticari ilişkilerin ekonomide temel rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Bu teorinin doğruluğunu ispat eden en inandırıcı delil ise Yakın-Doğu ve Orta Asya'nın ticari ilişkilerinin kesişim merkezinde yerleşen Hazar ötesindeki (Türkmenistan'da) doğunun en eski kenti Anu'dur."

XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmut dünya çapında tanınmış eseri Divan-ı Lügati t Türk'te ve bunun gibi XIII. yüzyılda yaşayan ünlü tarihçi Hamedanlı Hoca Reşideddin Fazlul-lah'ın Camiu't Tevarih adlı eserinde Türklerin şeceresini Hz. Nuh'dan başlatıyorlar. Nuh ise bilim adamlarının açıklamasına göre Ziusudra adıyla Sümerler arasında yaşamış bilgin, belki de marangoz olmuştur. Nuh Tufanı Destanı ise tarihçilerin fikrine göre herhalde dünyayı su basanda (bazılarına göre Sümerlerin yurdunu) kendi yaptığı gemi ile bir grup insanı ölümden kurtarışını konu alan bir folklorik destandır. Bu destan zamanla dini bir nitelik kazanarak Tevrat ve sonraki kutsal kitaplara girmiştir diye düşünülebilir.

Belki yukarıda belirtilen ünlü tarihçilerin Türklerin aslını Nuh'tan getirmeleri ile ilgili görüşleri bir hayale dayalı olmayıp çok eski kaynaklara ve halk arasında uzun zamandan beri yaşaya gelen yaygın rivayetlere dayanmaktadır.

Nuh sözüne gelince, bu sözcük Sümer dilindeki NU sözü ile bir olup sonraki Sami Kavimler tarafından NUH şeklinde yazılmış olabilir. NU sözcüğünün Sümer dilindeki anlamları; insan, türetmek ve tohum demektir. Bu söze anlam bakımından denk, yansıma bakımından da çok yakın kelimeler Altay dillerinde de vardır. Örneğin: Gold dilinde NAi, Kore dilinde NEI, Mongol dilinde ise NİALMA, hepsi insan anlamındadır.

Türkmenlerde de bir kimseyi övmek istediklerinde NAY BAŞI ibaresi kullanılmaktadır. Bu sözün de anlamı insanların en seçkini olsa gerek. Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki tarihi ilişki konusunda Türkmen bilim adamlarının yazdığı son makaleler daha açık bilgiler vermektedir. 

Ödek Ödekof şöyle yazıyor: "... Yazarın Türkmen Boyu "Teke" ve "Göktürk" sözcüklerini açıklamaya sistematik yaklaşması, Türkmenlerin etnogenetik kökünü M.Ö. 3000. yıla götürmeye imkan verdi. Bunu çeşitli uzmanlar, tarihçiler, arkeologlar, dil bilimciler ve yazarlar teyit etmişlerdir. Bunun gibi yaklaşmanın esasında Şumerler (Sümerler) adının ve uygarlığının temel unsurunu izah etmeye Sümer yurdunda ve Altıntepe'de (Güney Türkmenistan) yaşayan halkların birbirleriyle akraba olduklarını ispat etmeye imkan buluyoruz. Böylece, Sümer yurdunda yaşayan SAKGiK halkı Altıntepe uygarlığını türeten halkların doğrudan nesilleridir diyen tarihi sonuca varmak mümkündür." 

Gulla da "Türkmenlerin ataları sayılan ve Mezopotamya'ya göç eden Sümerler sonra Akkatlar, Elamlılar konusundaki bilimsel kaynaklar oraya göçmeyi M.Ö. 4000 yılına tarihlendirmektedir. Ancak bu dönem Anu medeniyetinin gelişmiş bir dönemine rastlamaktadır. Bu nedenle onların kendi vatanlarını ekonomik düzey ve uygarlık seviyesinin yüksek olduğu bir dö-nemde terk etmelerini anlamak zordur. Ancak M.Ö. 4000 yıllarının sonları ve 3000 yıllarının başlarında o döneme göre ekonomi ve uygarlık bakımından gelişmiş GÖKSÜYRÜ'nün (Türkmenistan'da) dokuz obasının hepsi boşalmıştır. Bu göçün sebebi ise o dönemde OKS diye adlandırılan şimdiki Tecen ırmağının suyunun bu günkü İran toprağından kasıtlı olarak azaltılmasıdır. Bu, rutubetin azalması nedeniyle, Karakum (şimdi Türkmenistan'ın % 80'i teşkil eden bir saha) alanının çölleşmesine neden olmuştur. Bu sürecin başlaması ile M.Ö. 4000 yıllarının sonunda Göksurililerin, sonra Sümerler adını alan büyük bir kesimi, bol su arayarak Mezopotomya'ya giden kavim olması mümkündür."

Sümerologların birkaçı Sümer dilinin Hindistan'da Aryanlardan önce yaşayan ve dilleri Ural-Altay dil karakterine sahip olan DRAViDA'ların diline benzerliğini de göz önünde tutarak belki de Sümerler şimdiki iran'ın güneyinden geçerek Mezopotamya'ya ulaşmışlardır demektedir. Ancak o dönem doğal şartlarının şimdiki iran'ın doğusunda çok büyük ve sıcak çölleri meydana getirdiğini dikkate alarak bunun mümkün olacağına inanmanın çok zor olacağı sonucuna varıyorlar.

Bu ihtimali öne sürenlerin biri ise Soden'dir. O sözünün devamında der: "Bu eklemeli karakterli bir dile sahip olan Dravidalar Hindistan'daki zengin uygarlığın yaratıcısı sayılırlar. Hindistan'a en son nüfuz eden (arileşen) Aryanlar ise onları Doğu Hindistan'a sürüyorlar. Ancak, Dravidaları batıya göçmeye neyin mecbur ettiğini anlamak ve onların M.Ö. 4000 yılının hangi kesiminde göç ettiğini tespit etmek çok zordur. "

Dravidalar konusunda Sümerolog Hommel de şu açıklamalarda bulunmaktadır: "Kollar (Kolhlar) Hindistan'ın yerli nüfusunun son kalıntılarıdır. Sonra Turanlı (Türkistanlı) Dravidalar Hindistan'a geliyorlar, en sonunda da Aryanlar gelip Dravidala-rı Doğu Hindistan'a sürmüşlerdir.

Dravidi dilinde konuşan nüfusun günümüzdeki sayısı yaklaşık 200 milyon olup Hindistan yarımadasının 1/4'ünü oluştururlar. Bu dil, özellikle onun Tamilce lehçesi güçlü edebiyatı, eski metinleri ve M.Ö. 300 yıllarına kadar giden geçmişi ile kendi karakterini korumaktadır. Bu dil Tamil, Andrapradaş ve Mi-sur gibi birkaç yurtta resmi devlet dilidir."

Sümerlerin Orta Asya'dan gelmeleri konusunda bilimsel gerçekler daha çoktur. Ancak biz metnin bu bölümünü bu konuda yazılan en son eserlerin birine müracaat ederek noktalıyoruz: 

"Sümerlerin (M.Ö. 3300) Orta Asya'dan gelme ihtimali aşağıdaki şu faktörlerle açıklanıyor. Onların dillerinin Altay-Türk dillerine benzerliği, tapınaklarının mimari şekilleri ve süslemelerinin dağ tapınaklarına benzemesi ve genellikle yazıda kullanılan ideogramlarının (belgilerinin) dağ yurtlarıyla benzerlik göstermesidir. 

Sümerlerin dini inançlarının kökünün de Orta Asya ya da Bakterya'dan olduğunu kanıtlayacak anlamlı şeyler vardır.Dağ tapınakları, dağ öküzüne secde etmek ve ek olarak Orta Asya'da olduğu gibi kralın muhafızlarının o öldüğü zaman, kendilerini zehirleyerek intihar etmeleri..."


5000 YILLIK SÜMER TÜRKMEN BAĞLARI (s.29) / BEGMYRAT GEREY

Kendi Sayfası
Begmyrat Gerey'in diğer kitabı
Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (M.Ö. 247-M.S. 224) 



Anau Medeniyeti ve Devamı Olarak Sümerler
Tengri/Dingir ‘Sema’ Oğulları


Amerikan jeologu Prof. Raphael Pumpelly (08.09.1837 – 08.10.1923), yakından tanışmak amacıyla Washington Karegi Üniversitesi’nin malî yardımını kullanarak Türkmenistan’a ilk defa 1903 yılında geldi. 1904 yılında Aşkabat yakınlarında yerleşen Anau’da (Anev) ve Marı’da (Merv) yapmış olduğu kazılarının sonuçlarından oluşan ve 1908’de Washington’da yayımlanan ‘Exploration in Türkestan Expedition of 1904’ (Türkistan’daki Araştırmalar 1904 Yılı Heyeti) adlı kitabı ve bazı diğer eserleriyle bilim dünyasında çok zeki bir arkeolog ve tarihçi olarak da kendisini tanıtmayı başardı. 

Prof. Pumpelly’nin Anau’da elde ettiği buğday taneleri ve koyun kemikleri gibi buluntular, kıymetli numuneler halinde günümüze kadar Philadelphiya’daki Tabiat Müzesi’nde korunmaktadırlar. Philadelphiya müzesindeki numuneler, Türkmenistan’ın Ahal vilayetinde son yıllarda kurulan Ak Buğday Müzesi’nde tekrar sergilenmektedirler.

Prof. Pumpelly, 1904 yılında Anau tepelerinde yaptığı kazılar sonucunda 5 ayrı medeniyet tespit etti ve toprak tabakalarına dayanarak bu medeniyetlerin:


Anau I (M.Ö. 9000 – 6000),
Anau II (M.Ö. 6000 – 5200),
Anau III (M.Ö. 5200 – 2200),
Anau IV (M.Ö. 2200 – M.S. 150),
Anau V (M.S. 370 – 1850) senelerinde yaşamış oldukları neticesine vardı.


Prof. Pumpelly; 1904 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarındaki Anau harabelerinde, buradaki insanların tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini buldu. O eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri bugünkü Aşkabat’a kadar uzanmaktaydı.

Kendisinin elde ettiği bazı sonuçlar üzerinde durmaya değer ehemmiyettedir.

Anau medeniyetinin başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yerlerdeki yamaçlardır. Avcılık hayatından yavaş yavaş tarım ve çobanlık hayatına geçen kabilelerdeki en eski sulama şekilleri her halde bu gibi tabiî şartlar içinde meydana gelmiştir. 

Anau’da önce tarım başlamış olup,hayvanların evcilleştirilmesi daha sonra ortaya çıkmıştır. Anau II’de, Anau I’deki büyükbaş hayvanlardan ziyade, koyun ve keçi beslendiği ortaya çıktığı görülmektedir.

Prof. Raphael Pumpelly, Anau’da topladığı arkeoloji malzeme ve materyallerinde insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili olarak “Oasis (Vâhâ Tatlıgöl) Teorisi” adlı bir teoriyi ortaya attı ve taş devri insanlarının son Buzul çağının sonlarında meydana gelen kurak bir iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşi hayvanlar ve bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olduklarını öne sürdü. Bir araya gelerek toplanmış olan bu insanlar buralarda büyükce köyler kurmuşlardır. 

Topluluğun besin ihtiyacını daha kolay karşılayabilmek için çok önemli bir kültürel evrim gerçekleştirerek bazı bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmişlerdir.

Buğday ve arpa evcilleştirilmiş ilk tahıl ürünleri; koyun ve keçi ise evcilleştirilmiş ilk hayvan türleri olmalıdırlar. Tahıl çiftçiliği ve hayvancılık ilk defa Orta Asya’da (Türkmenistan’da) gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden Avrupa’ya geçmiştir.

İlk defa Prof. Pumpelly tarafından ortaya atılan “Oasis Teorisi” daha sonra bazı bilim adamları (mesela İngiliz arkeologu Gordon Childe) tarafından geliştirildi.

Onlara göre tarımdaki bu gelişmeler, insanoğlunun parazitlikten kurtulup tabiatla ortaklık kurarak üretken hale gelişinin ilk evrimidir. Bu üreticilik uzun zaman boyunca devam ederek tarihte ilk primitif sanat ve edebiyat eserlerini ve sonuçta bugünkü Türkmenlerin çok eski atalarında, ilk sözle folklorda sonra boyala kayada resimleri çekilen, kendine ve Tanrıya (Tanrılara) dini inancını doğurmuştur.

Amerikan bilim adamı Prof. Raphael Pumpelly, aydınlattığı Anau (Anev) medeniyetiyle, Türkmenlerin Eski Çag’dan da daha önceki dönemlere ait kültürel geçmişini tespit ederek, günümüz tüm tarih kitaplarında ve bilimsel ansiklopedilerinde yer almasını sağladı.

Ama ne yazık ki aynı tarih kitaplarda yer alan Sümerler konusunun Anau medeniyetiyle ilgisinden bu ana kadar söz edilmez. Aslında o eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral gölü sahilleri bugünkü durumundan daha da geniş idi ve Türkmenlerin Anau medeniyetini meydana getiren eski atalarının bir kısmı çok sayıdaki gemileriyle Hazar-Aral gölünde yüzerek Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya gelmiş ve Sümerlerin de ataları olmuştular. 

Çünkü aynı ilahilere tapan Sümerlerin ve Eski Türkmenlerin (Oğuzların, Hunların) kendilerini Tengri/Dingir ‘Sema‘ oğulları hesaplamaları boş yere değildi. Toplumu (daha sonra devleti) yönetmenin iki kanatlı sistemi her ikisi için de aynı idi.

Sümerliler eklemeli bir dil kullanıyordu. Sümerce tarihte bilinen ilk yazılı dildir. Güney Mezopotamya’ da M.Ö. 4000 yılında konuşulan ve M.Ö. 2000′li yılların başlarında yerini konuşma dili olarak Akatça’ya bırakan Sümer dili Türkmen dilinde (genellikle Altay ailesine ait dillerde) olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor.

Sümer dilinde Türkmen dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkmencede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.

Türkiyeli bilgin Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş olursa Almanyalı Türkmen Begmurat Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkmence – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir.

Bunu da bilmemiz gerekiyor ki bugün Sümerliler denilen medeniyete Almanlardan İngilizlere, Farslardan Araplara kadar bir çok millet sahiplenmekte ve atalarının Sümerliler olduğunu ileri sürmektedirler. Bunun nedeni şüphesiz medeniyetin, tarihin, hukukun, bilimin, edebiyatın, tarım ve ekonominin Sümerlerle başlamasıdır.

Tarihsel gerçek ise sonuç olarak böyledir: 

İnsanlık Tarihinin insanlığın inanç edinmesiyle geçmişi M.Ö 13000 yıllarda sona eren buz çağı ve Altay inançları ile başlar. Daha sonra M.Ö 9000 yıllarında Altay dağlarından inen Eski Türkmenler (Altaylılar) güneye daha sıcak coğrafyaya yerleşmişlerdir.

Türkmenistan’ın şimdiki başkenti Aşkabat’ın yakınlarında Anau kentini kurmuşlardır. İlk olarak insanlığın hayvanları evcilleştirdiği ve tarım yaptığı yer burasıdır. M.Ö 4500 yıllarda Anau kentini bırakıp Mezopotaya’nın verimli topraklarına göçmüştür.

Dile ait konumuzu toparlayacak olursak: 

Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türkmen dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim adamları da Türkmen dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilini Çok Eski Türkmen dili veya o dilin bir dalı olarak vasıflandırabiliriz.

Prof. Dr. Muratgeldi Söyegov
Raphael Pumpelly, Explorations in Turkestan Vol I - Vol II 




ANADOLU'DA ANAU

Herodot Tarihi: 7.kitap 30....
"Phrygia kenti Anaua'nın ve tuz çıkarılan bir gölün yanından geçti, büyük Phrygia kenti Kolossai'ye geldi; Lykos ırmağının bir yarıktan akıp kaybolduğu yer burasıdır; aşağı yukarı beş stad ötede gen yeryüzüne çıkar ve Maiandros'a karışır...."


Anau / Acıgöl (Çardak Gölü), Afyonkarahisar ve Denizli il sınırları içerisinde bulunan tektonik göldür, ayrıca hıristiyanlığın ilk yıllarında havarilerin geçiş güzergahı üzerindedir....

"COLOSSAE , a city of Phrygia, first mentioned by Herodotus (7.30) as a large city of Phrygia, on the Lycus, a branch of the Maeander. Xerxes, on his march to Sardes, B.C. 481, reached Colossae after leaving Anaua. [ANAUA] The younger Cyrus, on his march from Sardes towards the Euphrates, B.C. 401, passed through Colossae. He crossed the Maeander, and after a march through Phrygia of 8 parasangs from the river, he came to Colossae, a large and prosperous city..."


dipnotlar:

“Kürt Tarihi” adı altında yazılan birçok kitapta Sakaların Medlerin soyundan geldiklerini belirtirler. Halbuki milattan önceki devirlerde yaşamış olan Sakalar/İskitler  bugün için tartışması bitmiş ve Türk dilli, Türk milleti olarak açıklanmıştır. Bunun yanında Orta Doğu’da yaşamış Medleri ataları ilan ederler ki, son araştırmalarda bunlarında Türk dilli oldukları anlaşılmıştır.  Ahsen Batur “Kürdoloji Yalanları” ve  M.Şerif Fırat “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” Zazaların Sakaların soyundan geldiklerini söyler ki bunu Türkmenistan’dan Gerey de destekler. 

Hatta “Aşkabad Üniversitesinde 25 yιl tarih hocasι olan Rosliyakf´un açιklamasιna göre Türkmen ulusunun üstelik %70´ni oluşturan Teke ve Yomut boy birlikleri Saka-İskitlerin torunlarιdιr” der Begmyrat  Gerey ve devam eder 

“ Biz Rosliyakof´un bu düşüncesinin doğru olduğunu, Herodot ve diğer Yunan tarihçilerin yazιlarιnda adι geçen: Parn, Part (Partlar), Dah (Daz), Dahe (Teke), Barkas (Burkaz), Grehi (Gerey), Sakaw, Sakar (Sak är) gibi boylarιn bugün de eski adlarι ile eski yurtlarιnda yaşamakta olduklarιnι görmekdeyiz.  Ägşar (Avşar), Bayat, Begdilli, Bayιndιr, Iğdir, Yemreli, Eymir, Yzιr gibi Oğuz-Kıpçak boylarιnι ise biz türkmenlerin kalan bölümü olan Kökleñ, Sarιk ve Salιr boy birliklerinde görürüz. “


Görüldüğü gibi İskit, Saka, Part ve daha birçok farklı isim altındaki eski uygarlıklar bugünkü Türklerin atası olan Oğuzları oluşturmuşlardır ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleşenler, yerleştirilenler işte bu “Dağlı Türkler”dir....


Prof.Firudin Ağasıoğlu (Celilov)'da " Partlar dışlanmış İskitlerdir" der.



 "Ölümünden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu  tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da bana şöyle yazmıştı:

“Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”.

Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. " 


"TÜRKÇE KONUŞUYORLARSA BİLİN Kİ TÜRKTÜR. GENÇLERİMİZ TÜRKLÜĞÜMÜZE AİT NE VARSA ÖĞRENMEYE ÇALIŞSINLAR. GENÇLERİMİZ AYRICA BİZİM ESKİ ALFABEMİZİ OKUSUNLAR, ÖĞRENSİNLER, BU ÇOK ÖNEMLİ. YARIN ÖBÜR GÜN BENİM KANIM BÜTÜN YAZILARIN BİZİM YAZILARIMIZDAN ÇIKTIĞINI İSPAT EDEBİLİRLER VE DİLİMİZİN DE BÜTÜN DİLLERİN ANASI OLDUĞUNU DÜNYAYA DUYURABİLECEKLERDİR. 

BÜTÜN DİLLERİN ANASI TÜRKÇE VE BÜTÜN YAZILARIN BAŞLANGICI DA TÜRKÇEDİR. TÜRK DİLİ ÇOK ZENGİN BİR DİL VE MATEMATİKSELDİR. DİLİMİZİ MUHAFAZA ETMEYE ÇALIŞALIM VE KENDİ KÜLTÜRÜMÜZÜ ÖĞRENELİM. BATILILARIN BİZİ KÜÇÜMSEMESİ VE BARBAR OLARAK ADLANDIRMASININ HİÇBİR DAYANAĞI YOKTUR.  BEN IRKÇILIK YAPMIYORUM, BİZ MEDENİYETE SAHİP BİR TOPLULUĞUZ VE BÜTÜN MEDENİYETLER DE ORTA ASYA'DAN GELİYOR. "


M. İLMİYE ÇIĞ / 2011-video

___________


22 Temmuz 2014 Salı

BÜYÜK PART TÜRK DEVLETİNİ KURAN ATALARIMIZ



PART TÜRKLERİN ROMALILARA KARŞI SAVAŞI
EFES'TEN FRİZ MS.2.yy -
VİYANA EFES MÜZESİ




(M.Ö. 247-M.S. 224)
Begmyrat Gerey




İlk kıtabımızda, Türkmenistan´ın Anev ve Altıntepe uygarlıkları ile Mezopotamya uygarlığı arasındaki ilişkileri, hatta Mezopotamya medeniyetinin Anev uygarlıgı´nın özellikli bir devamı olduğunu bilimsel belgelere dayanarak izah etmişdik. Bu gerçeğin temel dayanağı ise bilim dünyasının kabul etdiği Türk-Sümer dillerinin arasındeki akrabalık gerçeği olduğunu isbat etmeye çalışmışdık. 


İ. Ö. 4. bın yıldan itibaren jeoloji şertlerin değişerek,havanın sıcaklaşması ve kuraklığın artması sonucu Karakum çölü´nün vucuda gelip büyümesinden (üstelik belki de nüfusun çoğalmasından) dolayı, Güney Türkmenistan´da uygarlık yaratan insanların büyük kesimi köy ve şehirlerini terk ederek bol sulu Mezopotamya´ya kadar göçüb gitmeğe mecbur olurlar. İşte bu insanlar, ana vatanlarında elde ettikleri yüksek bilgi ve tecrübelerinden yararlanarak insanlığın en büyük uygarlığı olan Sümer medeniyetinin temelini atmışlardır. 


Ana vatanda kalanları ise özellikle Altıntepe´de bronz çağına ait parlak uygarlığı, Murgab ırmağı´nın eski 
akımının sonlarındeki verimli topraklarda, bazı kaynaklarda Marguş ya Margiyana (arapca Merv) adlandırılan “Marı” uygarlığını, eski uygarlıkların devamı hükmünde yaratıp geliştirmişlerdir. 


Son yıllarda, özellikle ana vatanımız´ın kendi özgürlüğünü tekrar elde etmesinin ardından Türkmenistan´ın ve bazı diğer ülkelerin bilim adamlarının beraberlikte yürüttükleri çok değerli bilimsel çalışmalarının sonucunda, çok eski çağlara uzanan tarihe sahip Vatanımızın 8 bin yıldan aşan tarihi geçmişi aydınlığa kavuşmuştur. 



Bu kıtabın konusu Part (Parlar, Parfıya, Ersaklar) devletidir, ancak Anev medeniyeti ve onun dünyanın diğer kültür merkezleri ile ilişkileri, bunun gibi de Anev medeniyeti ile İ.Ö. 2407. yılda temeli atılan Ersaklar devletinin araliğindeki dönemle kısaca tanış olmayı konumuza bir giriş hükmünde gerekli bulduk. Çünkü Part devleti ve uygarlığı boşlukta ortaya çıkmamıştır veya başka bir yerden gelme medeniyet de değildir. Tam tersine o,Türkmenistan´ın kendi ürünü ve Anev, Altıntepe ve Marı  medeniyetlerinin yasal gelişme ve mükemmelleşme sürecinin parlak bir bölümü ve devamıdır. 


Biz Türkmenistan´ın ve Türkmen ulusu´nun tarihini en eskiçağlardan günümüze kadar birbütünlükte ve devamlılıkta ele almalıyız. 



Geçen yüzyılın başlarından itibaren, başda Amerikan  arkeoloğu Raphael Pumpelly heyeti olmak´la çok sayıda bilim adamlarının yaptıkları açışlar ve araştırmalar bizim için en önemli ve değerli kaynaktır, ancak biz bu kaynakları, başda zengin türkmen dili olmak‟la ulusumuzun kültür özellikleri temelinde yorup doğru değerlendirmeliyiz. Çünkü bu değerli arkelojik buluntular veya hut eski tarihçilerin bizim atalarımızın boy ve insan adları, gelenek ve görenekleri hakkında yazdıkları eserler, türkmen olmuyan ve türkmen dil ve kültürü ile yeterince tanış olmuyan bilim adamlarının tarafından kendi zihniyetlerine göre yalnış yorumlanabilir veya bir türkmen için önemli  anlam taşıyan bazı bilgiler onların ilgisini çekmiyip gözlerinden kaça bilir. Bu gerçeği bilim adamların kendileri de söylemektedirler. 
Mesela Avrupalı Sümer dili uzmanları; – Bu dil İndo-Germen dillerine ait olmadığı için, eğer okurlarımız onu kendi ana dilleri ile karşılaştırırlarsa belki daha doğru sonuç çıkara bilirler – diye yazıyorlar.


Bu bilim adamlarının önerdiği gibi, Sümer dilinin sözlük ve gramerini türkmen ve genel Türk dili ile  karşılaştırdığımızda, bu iki dil arasında çok önemli benzerlikleri ve denk gelmeleri tesbit edebiliyoruz. Başka 
bir örnek: Herodot´un Orta Asya´nın eski boyları hakkında verdikleri bilgileri okuduğumuzda, Yunan dilinin etkisinde biraz yozlaştırarak yazılmış olmasına rağmen çok sayıda Türkmen boy ve insan adlarımızı, hatta anlamlı gelenek ve göreneklerimizi fark ede biliyoruz. Ancak bunların çoğu yabancı bilim adamlarının dikkatini çekmemiştir. 




I- Eski Türkmenistan-Mezopotamya bağları 
(İ.Ö. V. ve IV. bin yıllar, Neolit ve Eneolıt çağı) 
Anev-Altındepe uygarlığı



Türkmenistan´ın tarihi önemi ve onun dünya uygarlığına sağladığı çok önemli katkıları gerçeğini, belki de ilk kez Amerika´lı bilim adamı „Raphael Pumpelly“ (1837-1923) tarafından bilim dünyasına açıklanmıştır. O, kendi yönetimindeki gezi gurubunun 1904‟de Anev ve Marı‟da (arapca Merv) geçirdikleri kazı araştırmalarının sonucunu, 1908 de bir kitap halinde Waşington´da  yayımladı. Bu paha biçilmez eserde o, bizim çok eski tarihimiz hakkında (İ. Ö. 8-4 bin yıl) derin ve çok yönli bilgiler verdi. Konumuza ait olan bölümleri ile kısaca tanış olalım: 


<< … yukarıdaki kazı gerçekler şunları anlatıyor, yani, eni 10 futdan oluşan aşağı kat döneminde yaşıyan insanlar, güçlü Asya yabani öküzleri (Bos namadiesi), biraz sonra ise atları, domuzları ve koyunları evcilleştirmişlerdir.Biz burada çok eski çağlarda iki bin yıl devam eden ve şimdiye kadar tanınmış Babil ve Mısır kültürlerinden daha eski bir uygarlıkla karşılaşmaktayız. Biz burada tam bir köy durumunu göriyoruz. 


Bu köyde hanımlar iğ ile iplik eğiriyorlar, kumaş tokuyorlar, tahıl üretiyorlar, el değirmenlerde un öğütyorlar, yer üzerine yapılmış özgün fırınlarda ekmek pişiriyorlar, çömlekçiler su´da ıslanmış kil balçığı ellerine alrak, belki de içlerinden dualar okuya okuya çeşitli kapkacaklar yapıyorlar, aynı zamanda başka birileri ise boyalar hazırlayarak kapkacakların üzerini eskilerden miras kalma nakışlar ve resimlerle süsleyorlar, düz yerlerde çalışanlar çiftçilik yapiyorlardı…dağlık yerlerde yabanı koyun ve at sürülerini takıp ederek av avliyorlardı. Bız bu durumları hayalımızda canlandırırken, bin yılların derinliğine gidip daha genişliklere bakıyoruz. 


Alıslardeki obalarda beyler büyükbaş hayvanları, atları ve koyun sürüleri besleyorlar… İşte biz, burada çok eski bir çağlarda topraklara gömülüp unudulan insanların yüz ifadelerinde, bu güne kadar aklımıza bele gelmemiş seviyyede adil bir düzeni, insanların vahşılıktan uygarlılığa geçiş sürecini görüyoruz. 


Biz, yerel hayvanların insan tarafından evcilleştirilmesinin ilk başlangıcını görüyoruz ve bu ise eski dünyanın temelden değiştirilmesini mümkün kılmıştır…  Eski medeni çağda yaşayan insanlar tarafından evcilleştirilen hayvanların sırasına; koyun köpeğini, keçini ve özellikle de deveni katmak olur. Onların yetiştirdiği atlar, yürüşlerde ve savaşlarda kullanılırken, develer de büyük çöllerle yan yana yaşanılan bölgelerde paha biçilmez hizmetleri gerçekleştirmiştir… Bu medeni çağ, kuraklığın gelmesiyle sona ermiştir .>>


R. Pumpelly bu ilginç uygarlığın devamı ve onun özellikleri konusunda sözünü şöyle devam eder: 


<< Geçen sayfalarda söylenenler, bu konuda bazı önemli sonuçlar çıkarmağı mümkün kılır: Asya´da tahıl ürünlerini yetiştirmek bizim zamanımızdan 8,000 yıl önce,  büyükbaş hayvanları, koyunları, belki de atları evcilleştirilmek ise bizim zamanımıza kadar 8,000 yıl ile  6,000 yıl aralığı Anev´de gerçekleştirilmiştir… 


Eğer de buraya kadar ortaya koyduğumuz düşünceler ve çıkardığımız sonuçlar iyi temele oturtulmuşsa, burada biz en eski Anev uygarlığı ile batıdeki Neolıt uygarlığı arasındeki benzerlikleri görüyoruz. 


Ancak bu benzer kültürün batıdan buraya gelmiş olması mümkün değildir. Eğer onlar arasında benzerlik varsa, bu buluntuları biz: -kendi bölgemizin (Anev´in) gelişme sürecinin sonucu ve ürünü olup, sonralar, yani atları evcilleştirdikten veya atların ve develerin uzak aralıkları (mesafeleri) geçe bilmeği mümkün kıldıktan sonra, bu bölgelerin sınırlarından dışarıya yayılmıştır- diye değerlendirmeliyiz. Buna benzer üstünlüklerin sırasına biz: bakır ve kurşun üretme, dokuma sanatı, ev hayvanları besleme, çiftcilik ve mühtemelen kil kapkacakları süsleme sanatı gibi yönlerde kazanılan bilgi ve deneyimleri de katmalıyız...>>


R. Pumpelly sözünün bu bölümünü, Anev uygarlığının Mezopotamya (Sümer) kültürünün oluşumasındaki rolunu vurgulamak‟la toplar: 


<< Avcılıkla geçinen nüfus, yaşamının bir parçasını evcil hayvanların mekanı olan Ovalardan temin ediyorlardı. Ancak İ.Ö. IV. binyıllıka meydana gelen kurakçılık şartları, devamlı harekette olan göçebe hayvancılık yaşam tarzını tahmil etmiş olduğunu, çalışmamızın gösterdiği netice olarak göz önüne getire biliriz. Bu durum ise yaşaycıların çok eski çağlardan başlayarak sonrakı dönemlere dek süren uzak zaman içerisinde yavaş yavaştan Atlantik´e kadar ulaştıkları ve böylelik‟le günümüzdeki dünyanın fiziki ve manevi yaşam özelliklerini derin etkilemiş olduklarının gerçeği kesinleşmiştir. 


Halkların bu genişliklerde göçüp konup hareket etmelerinin devamında göçebelerin yol istikameti kesinlik‟le Avrasya bozkırlarına ve Kuzey Karadeniz´e ulaşmıştır. Aynı olumsuz hava şartlarında susuzluğa maruz kalan ovalardeki tarımcılar da bir ovadan öteki ovaya doğru hareket etmişlerdir. Böylelik‟le onların seçtikleri yollar da Mezopotamya ve Anadolu´da sona ermiştir. 


Dr. Duyerst Babil´den bulunmuş uzun buynuzlu öküz heykellerinin biçimini Anev´den bulunan öküz  heykellerinin biçimi ile aynı seviyede koydu. Bu durumda eğer de biz öküzleri evcilleştirmenin birbirlerine ilişkisi olmadan çeşitli bölgelerde gerçekleşmiş olmasını ve bu öküzlerin aynı kökenden, yani “Bos namıdıeus” adındeki yabanı hayvan olduğunu kabullanamıyorsak, o zaman  Babil´de bulunmuş öküzlerin o bölgede öküzün henuz yüze çıkmadığı eski bir çağda, Anev´de evcilleştirilmiş olduğunun altını çizmek gerekir. Eğer de çivi yazıdan önce ilk başdaki çızıklı görünüşdeki yazıda yaban öküzü ve evcil öküz için iki ayrı ayrı işaret bulunduğunu nazara alırsak, evcilleştirme sürecinin Akkad Sargon´un zamanına kadar devam etmiş Semit dönemindeki Sümer kültürüne tanış olmuştur... 


Böylelik‟le, Akkad Sargon zamanından çok eski dönemlerde çivi yazısına benzer bir yazının henuz  piktografik şekilde bulunduğu çağda, İran düzlüğünden ötede, Babil´den 500 mil kuzeyde ve yaklaşık 600 mil doğuda Anev halkı kentlerde yaşamışlar, esasi tahıl ürünlerini yetiştirmişlerdir. Oysa (halbuki) Fırat ve nil çevrelerinde daha geçki dönemlerde evcil hayvanları yerel yabanı hayvanlardan beslemişlerdir. Bu çeşit yerleşim tarımcılık kültürü, hayvanları beslemenin dışında çeşitli görünüşlerde, Anev´de daha önce, bize malum olan ilk mezarlar çağında son dereceye kadar geliştirilmiştir. 


Bu yaşam tarzı dünyanın hangı bölgesinde olup geçiyor?. Medeni gelişmenin bu alanı nerelerden geçiyor?. 


Eski Avrupa hakkında neleri biliyosak‟da, şimdi biz o dönemlerde Hazar ötesi bölge insanları buğdayı, arpanı ve evcilleştirilen hayvanları “Neolit” çağında yetiştirerek Avrupa´ya getirdiklerini ve daha sonraki dönemlere kadar onların bedelinde hiç bir şey almadıklarını sakınmadan söyleye biliriz. Biz, Anev´de çok eski zamanlarda türetilen ve insanlığın elde etdiği değerler arasında layık olduğu yeri alan kültür parçalarının hiç birini Afrıka´nın vermediğini de inanç‟la söyleye biliriz... 


Şimdilik biz, sözönü etdiğimiz medeni yaşam birikiminin yerleştiği sınırları (burada eski Suzya, Elam‟ medeniyetinden söz ediliyor, B. G.) dakik belirliye bilmek için yeterli belgelere sahip değilğz. Ancak prof. Says´ın hatırlatdığı gibi, Babil düzlüğü olabilmez. Çünkü o dönemde orası kendi doğal özelliklerinden dolayı geçmesi mümkün olmuyan bataklık olmuştur ve onu tarımcılık amacı için ancak; kanalları kazmasını, tuğla yapmasını, evleri ve tapınakları tikmesini (inşa etmesini) bilen medeniyetli insanlar kullanabilirlerdi. 


İki ırmağın arasındaki düzlük bölgenin bu duruma gelmesine, her sene devamlı tekrarlanan su coşması sebep olmuştur... daha osnralar, Anev´in eski medeniyetinin çiçeklenmekte olduğu dönemde de Babil düzlüğü hala Körfez suyunun altındaydi. İrmakları kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanmaya ilk girişen insanların, çok kuşaklar devamında ovalarda yaşamış olduklarından şüphelenmek asla mümkün değildir, çünkü bu bölgede doğal şartların çok ağır olmamasına rağmen büyük ölçüde incinerlik başarıyı talep ediyordu ve bunun için ise uzak zaman gerekirdi. 


Bu ise “Anev III” bakır çağına denk geliyor ve olası birsıra göçler‟le gerçekleşiyor. O dönemde Anev´den batıya doğru giden yolun son durağy Suzyana (Elam, günümüzdeli İran´ın  güney batısında İrak sınırlarına yakın bölge, B.G.) olabilirdi. Babil uygarlığı ise oradan kaynaklanmıştır... 


Kuzey Anev´deki tepenin ikinci medeni çağında devenin, köpeğin evcilleştirilmiş ve granitin bulunmuş olunduğu, bunun gibi de süslenmiş seramik kapkacakların yeni görünüşlerinin çıkarıldığı malumdur. İ. Ö. IX. yüzyıl Salmansar II zamanına kadar Babil´de ve Asur´da tek hörküçlü develerden çok az söz edilmesi, develerin Anev´de beslendiği doğrusundeki tahminleri güçlendiriyor. Granitin temel kaynağının Hinduguş dağları olduğu sebepli, bu taşların Anev´de görülmesi, medeni ilişkilerde, Anev´deki atalarına benzeyen insanların batıya doğru, Doğu İran´a veya Bakteriya´ya köçüb varmış olduklarını gösteriyor. 


Sümerler de sadece Haldey düzlüklerine köçüp vardıklarından sonra kaplan‟ın mevcud olduğunu bilmişlerdir. Doğudan batıya göç edildiği zaman, tarımcılığın ve yerleşim yaşamın oluşan bölgelerınde toplanan tecrübe, başlangıç addım olarak hızmet etmiştir. 


Birinci Anev uygarlığının başlanğıcında meydana getirilen durum – yerleşim yaşam tarzının türetilmesi, tarımcılığın ve seramik kapkacaklar yapma fenlerinin gelişmesi...- sonraki gelişmeleri talep etdiğine şüphe ola bilmez. Bu gerçek günümüze kadar eşi görülmemiş karanlıklar‟la örtülü kalıyordu. 


Örneğin, Haldey düzlügü´nün son dönemdeki doğal ve ekonomik imkanları, çeşitli dil ve etnik gruplara ait olan halkların Sümer kültürüne körükörüne katılmalarına neden olmuştur. Doğrusu, İran´nın doğusunda insanlar kendi amaclarını takip ede bilmek için benzeri bir şartların oluşması mümkün olmamış gibi gözükyor, buna göre o ınsanların bir gurubu, yani Sümerler ise batıya doğru yola devam etmişlerdir...>>


Partı, Parthi (sürgün edilen, göçmen): Bu sözcük hakkında da; “p” ve “b” seslerin ve onu gösteren harfın birbirinin yerini alma olayı dillerin tümünde, özellikle Türk dilinin çeşitli lehcelerinde normal bir durumdur (parmak=barmak, bar bol=par bol=var ol v.b.). Bu gerçeği nazara alarsak; Partı vey Part sözcüğünün kökü “par”= bar= var (barmak, varmak, gitmek) olarak, eski Türkçede çoğunluk eki “-t” eklenerek, “varanlar, gidenler” anlamında kullanılmış olması doğal ve yasaldır diye düşünüyorum. 

“Çuwaş Türkçesinde; pir=gitmek ve pirat=uzaklaştırmak, sürmek gibi anlamda bulunmaktadır”119. Üstelik; “Sümer dilinde de “bar” sözcüğü: varmak, uzaklaşmak, hatta “sürgün etmek” gibi anlamda olmuştur”


Netice itibariyle, “yukarıdaki sözcüklerin üçüsünün de kökü Sümer-Türk dillerine veya genel olarak Ural-Altay dil grubuna aittir” dersek, yalnış olmaz diye düşünüyorum. Konumuzu, tekrar J. Rawlinson´un sözleriyle devam ediyoruz: 


<< Eğer de biz Partların dilini nazara almakla onların kökenini ve aslını kesinleştire bilmezsek, onların Turanlı olduklarını kabul etmek için huy-kılıklarını, gelenek ve göreneklerini nazara almak, çok güçlü ihtimalları ortaya koyar. Türkmen ve Tatarın ayrı ayrı tayfalarında oluşu gibi, Partların da hemen hemen bütün hayatları at üstünde geçiyordu. 


Konuşmalar, Anlaşmalar, Alışverişler hatta iyip  içmekleri de at üstünde gerçekleşiyordu… Av avlamayı çok severlerdi. Buldukları eti yiyerlerdi. Yemekte kanaatkardılar, ancak çok içerlerdi, çok konuşmazlardı, ancak çok kavgacı ve kızgındilar. İçte ve dışta savaş ararlardı. Halkın az kesimi iyi keçinirdiler, kalanları ise az hukuktan yararlanan köleler gibi yaşardılar. Hayvancılık gelenekler ağırlıklıydı. Onlar hatta en büyük üstünlükler kazandıkları halde de kendilerinin eski basit evlerinde yaşıyorlardı ve biraz kaba çoban karakterlerini saklarlardı. Hatta onların şahlık derecesine yeten kesimleri de bu huy kılıklarını saraya taşırlardı ve onların soyluları devamlı olarak dışarı yurtlar´ın ışıl ışıl ve tantanalarını küçümsederdiler… 


Bunların tümü, Partların, büyük hükümet kurdukları dönemde de göçebe huylarının etkisinde yaşadıklarını ispat eder. Genelde, tam olarak ispatlamasa da Partların Turanlı karakterini göstermektedir… 


Biz Partları, eski çağdaki Hunlar, Bulgarlar ve Kumanlar hem de günümüzdeki Kalmuklar, Uygurlar, Özbekler v.b. gibi göz önüne getirmeliyiz. Belki de Partların en yakın örneklerini göstermek istersek, o zaman, onların devleti esaslandırdıkları dönem için, tahminen onların o eski yurtlarına sahiplik etmekte olan bu günkü (19. yüzyıl, B.G.) 


Türkmenleri, gelişmiş dönemleri için ise Osmanlı Türkleri örnek göstere biliriz. Onlar da aynı Türkler gibi, Asyada çok az görülen yukarı derecede: Askerlikte çok güç hem gayret, devlet kurarak onu idare etmekte de çok yüksek seviyede başarı göstermişlerdir…>>


Şimdi Linguist (dilçi), etnolog, Türk topraklarını, özellikle Türkmenistan´ı addım addım gezen, Türk dil, edebiyat ve tarihinin ilmi esasda öğrenilmesinde büyük katkısı olan Mecar bilgini Arminus Vambery´nin konumuzla ilgili ilmi fikirleriyle tanış olalım. O, kendisinin „Das Türkenvolks“ (Türk halkları) adlı eserinde çok kiymetli bilgiler verir: 


<< Bu günkü Hazar denizinin güney doğusunds eski „Dehistan“ yerleşir. Buralarda Dahe (Dah, Day) adiyla tanınmış Partlar yaşamışlardır. Onlar hakkında „Strabon“ kendisinin 11. kitabında geniş bilgiler verir…


Bu bölgenin biraz doğusunda, Eski Nusay´ın çevresinde Partların ünlü başkenti yerleşmiştir. Onların hükümdarlık ettiği yurtlar, şimdiki İran´ın sınırlarına kadar uzamıştır. O halkın Türklüğünden şüphelenmek çok zordur. Partları günümüzdeki Türkmenlerle kiyas ettiğimizde ise, tam engeller ortadan kalkmış oluyor. Evet, herşey onun doğru olduğunu teyit ediyor. At binmeğe çok usta, elleri ok-yaylı, yerleşim hayata geçen Iranlılar´a karşı tıpkı eski dönemlerdeki tutumu, o kılıklara sahip olan şimdiki Türkmenlerin de (19. yütyılın ortaları, B.G.) Farslara karşı tutumuyla denk geliyor… 


Türk sözcüğü bütün Türk halklarını anlatır. Turkmen sözcüğü ise bu halkların tarihden önceki eski çağlarda batıya doğru yayılmış bölümüdür. Bu toplumdan tarih sahnasının hiddetli olaylarından kendilerini kurtararak özgür halklar hükmünde yaşayan; Peçenekleri, Kanglıları, Selcukluları ve Osmanlıları tanıyoruz. Ancak onlar kenidlerini Türkmen diye adlandırmiyorlar. 


Bu gün Gürgen ve Tecen çevreisnde yaşayan göçebe Türkmenler de kendilerini Yomutlar ve Tekeler diye adlandırıyorlar ve Türkmen sözcüğünü ardından getiriyorlar, aynı halde de Türk sözcüğünü, kendiliğinden belli ve aydın ad hükmünde temelden atıyorlar. Yukarıdaki söylenen gerçekleri nazara alarak, Turkumanlar haklı olarak kendilerine Türkmen adını veriyorlar, yani, sözcüğün doğru manası „Türkler“ demekdir. 


Bu sözcüğün siyasi anlamını hem de akrabalık önemini nazara aldığımızda o, gerçekten de en eski tarihlerde yüze çıkan Türklerdir. Onların atlı güçleri Roma  lejyonları (ordusu) ile rekabet ederek, onların övgü ve saygısını kazanmışlardır. Aynen bu günkü (19. yüzyıl) Türkmenlerin Farsların karşısındaki tavırları gibi …>>


Alim sonra fikirlerini daha ilmi temelde ispatlamak için, konuyu dil karşılaştırmasıyla devam eder: 


<< Sami ve Hind dilleri hakkında Kramer, Hommel, Lamaitra, Baburacendra ve Zimer gibi alimlerin yaptıkları araştırma ve açıklamaları biz, daha yüksek inamla Türk dili hakkında da yapabiliriz, Türk dilinde daha verimli olur, çünkü Agglutinativ (iltisaki, yapışkan) karakteri, bu dilin çok eski çağlardan beri değişmeden kaldığını gösterir. Biz çok geniş yurtlarda 90 coğrafi maylinden da uzaklara  yayılmış ülkelerde, birkaç dil değil, sadece dialekt (lehce) çeşidinden söz ede biliriz. Biz etimolojik araştırmalardan,  çekinmeden Etnologiya için de anlamlı ve önemli sonuçlar  çıkara biliriz. Etimolojik sonuçların Etnolojik değeri de vardır…


Bu güne kadar, haddan aşa çok sayıda Türk sözcüklerin Fars diline sadece 11. yüuyıldan Selcuk devletinin adıyla yüze çıkan Türklerden girdiği, eski Farscada öyle sözcüklerin olmadığı hakkında yalnış düşünce öne sürüldü ve sürülmektedir, Ancak biz „Zendi Avesta“  hem de „pehlevi“ dilini ele aldığımızda, bu düşüncenin doğru olmadığını açıkca göre biliyoruz. Fars diline giren Türk sözcüklerinin Selcuklulardan çok eski bir çağda, Kuzey İranda (etnik sınırlarda) yaşayan Türklerin hem de Türk olması çok ihtimal olan Partların vesilesi ile girmiş olduğunu inkar etmek mümkün değildir…


Örneğin: „Borhani Gate“ sözlüğünde, „Ferhengi şuuri“ ve başkalara esaslanarak „Johnso“ tarafından yazılan „Diktionary of Persien, Arabic and English, London-1852“  adlı eserde, çok sayıda sözcüklere Fars figürü verilmiş ve Farslaşdırılmıştır. Ancak onların köken ve menşeyi Türk sözcükleri olduğuna hiçbir şekilde kuşkulanmak mümkün değildir. 




Onlardan birkaç örnek hükmünde şu aşağıdakileri  göstermek mümkündür (yay içindeki Türkçe sözcükler bendendir, B. Gerey): 

Aş (Speise, yemek), eşam (Kost, yemek, aşamak?),  al (roth, al, kırmız), alav (Flamme, alev), ordu (Lager, ordu), otak (Zelt, çadır), Ortak (Kaufmann, tüccar), çekiş (Hammer, çekiç), çakır (Weinhaus, şarap evi, çakır evi, Türkm. çakır=şarap), çerker (Musikant, Müzisyen, şarkıcı?), çapuk (schnel, çabuk, Türkm. çapmak=koşmak), çador (Zelt, çadır), çak, çag (Zeit, çağ, zaman), çaku (Messer, bıçak, Türkm. çakı=bıçak, küçük bıçak), çal (Grau, gri, Türkm. çal=gri), çepken (Mantel, çepken), bogra, bagra (Eber, erkek domuz, Türkm. bugra=erkek deve, erkek hayvan), bakawul (Küchenaufseher, mutbağa bakan, bakmak sözcüğünden), tagar (Gefäss, kap, tağar, Türkm. tagara= bir çeşt kap), tamga (Siegel, tamga), tuman (Nebel, duman), töşek (Bett, yorgan, göşek), tuman (Haufen, yığılmak, Kaşgalı D.L.T. tümen=yığın, küme), toy (Fest, toy), sal (Floss, sal, kayık), gaş (Augenbraue, kaş, Türkm. gaş), kak (gedörrte Fische oder Fleisch, kurutulan et, kak, Türkm. kakmaç=kurutulan et), goç (Widder, koç, Türkm. goç), gatak (Sattelholz, eyer ağacı), gadagan (verbot, yasak, Türkm. gadagan=yasak), garawul (Wache, bekçi, Türkm. garawul=bekçi), galawuz (Wegweiser, yol işareti), gor (Waffe, silah, Türkçe gorhana= silah deposu), goşun (Armee, koşun, Türkm. goşun), kawak (hol, boş, Kaşgali; kowuk=içi boş olan her şey, kovuk), ketek (Stock, binanın bir katı, Türkm. ketek=kuş yuvası), keçel, kel (Kahl, kel), kureş (Vorstellung, tanıtmak, görüş sözcüğüne yakın anlamı var), kur (blind, kör), vb…



Halk diline ve Fars edebiyatına giren bu Türk sözcüklerin, yukarıda izah edildiği gibi, bir kesimi İlhanlılar ve Hulakular döneminde girmiş olsa da diğer kesimi çok eski çağlara aittir. Bir bölüğü üzerinde de henuz dilçiler arasında tartışmalar devam ediyor. Birinci gruba ait sözcüklerden „sub“ (wasser, su), bu şekilde sadece eski Uygur dilinde kullanılmıştır. Eski, „gazgan“ (Kessel) ve „başgak“ (Anführer) bugün gazan (kazan) ve „başak“(başkan) şeklindedir, ondaki „k“ harfı çok eski bir gramer şeklini gösterir. Bunun gibi de „salar“ (Anführer, önder) sözcüğünü örnek gösteriyoruz. Bu sözcüğün Türkçe kökü „sal“  (in Bewegung setzen, ausschiken=yola „salmak“) sözcüktür. Bunun gibi de „hana“ (Haus, ev), Türkçe olan „gonak“ (Haus, konuk) sözcüğüdür ve „gon, kon“ yani konmak, oturmak sözcüğünden türemiştir. Hun (Blut, kann)  Türk dilindeki „kann, gan“ ile sadece tesadüfi ses  akrabalığından daha derin anlamı vardır. 


İran´a, Arıların kuzey sınırlarından, Türk dili çok eski çağlardan başlayarak derin etki kaldırmıştır. Tacik dilinin hatta iç formasını da etkilemiştir. Örneğin; Tacik dilinde çok yerde, Türk eki olan „ba“ kullanılır: „der in“ yerine „in ba“, „der an“ yerine „an ba“, bunun gibi de Türkçe „kilgen“, „kitgen“ sözcüklerin ek´inden yararlanarak: „amede ast“ yerine „amedegi“, „rafta ast“ yerine „raftegi“ gibi fiiller kullanılır. 


Biz, her biri bir mum gibi olan bu Türk sözcükleri biriktirerek, bir lamba oluşturmakla, tarihden önceki çağların garanlığına ışık tuttuğumuz takdirde, daha eski çağlarda çok sayıda halkları görüyoruz. Bu halklar, Altay ile Volga aralığındeki otu-suu bol topraklarda kendilerinin atları, koyunları ve develeriyle birlikte hareket ederek, sütünü içip, etini yeyip, derisini geyip yaşamışlardır. Bu halklar, çok eski çağlardan beri topraklarını terk ederek, güneye hem de batıya doğru hareket etmişler ve iyi klimalı yurtları ele geçirmişlerdir… 


Türklerin güneye ve batıya yönelik harekatı, Volga´nın üstü ile Karadeniz boylarına ve Doğu Avrupa´ya, veya Amuderya ve Gürgen´in üzerinden İran´a, İ.Ö. çok eski çağlardan başlamıştır ve birkaç yurdu da almışlardır…


Ben burada tekrar W. Weigers´in „Ostiranische Cultur in Altertum“ adlı kitabına esaslanıyorum. Onun Avesta´dan aldığı sözcüklerinin içinde bir çoğunun köklerinin Türkçe olduğuna hiç tereddüt yoktur. Örneğin:  „çakuşa“ (Weigers, s. 415) sözcüğü, Türk sözcüğü „çekuş“ veya „çekiç“ (Hammer)´den alınmıştır. Bu sözcüğün kökü „çak“ yani „vurmak“ olarak, onun doğru telaffuzu „çakuşa“ değil, „çakıcı“ yani „vurucu“ olmalıdır.>>


Vambery sözünün devamında „Fin-Uğor“ dilli halkların, Türklerin eski yurtlarından çok eski çağlarda kuzey-batıya göç ederek, bugünkü yurtlarına (Finland, Mecaristan, Lapland…) yerleştiklerini vurgular ve onların güney-batıya yönelik hareketinin ise biraz geç başlandığını yazar: 


<< O durumlarda Türklerin ilk göçünün ne zaman başlandığını kesinleştirmek zor. „Tanis“in ötesindeki „İskitler“ Türk göçebleri olmalıdır. Bunun gibi de Indo-Bakteriya devletlerine girmiş „Saklar“da aynı topluma aittir. Ben onlar hakkında kendimin „Mecarların türeyişi“ adlı çalışmamda yazmıştım. Partların hem de şimdiki İran´ın kuzeyindeki göçebe halkların da Türk oldukları büyük ihtimaldır. Çünkü onların at binme tekniği, ok-yay kullanmakta ustalığı hem de diğer huy-kılıkları ve yaşam tarzları hakkında Romalıların verdiği bilgiler, bizi bu sonuçlara götürüyor…


Biz, Türklerin, Asya´nın uçsuz-bucaksız genişliklerinde, günümüzdeki yaşadıkları yurtlarını nazara aldığımızda, onların iki ayrı ayrı göç uğurlarını göre biliyoruz. onların ilk geçiş yolu kuzey-batıya doğru, biraz seyrek olmuş hem de güç kullanmadan girmişlerdir… ancak güney ve güney-batıya doğru ise çok zorlukla, uzak zaman süren savaşlar ve ordu sevkiyatlarla gerçekleşmiştir, yani, Çinlilerin, İranlıların, Romalıların ve Bizanslıların güçlü karşılık göstere bilecek devletler olmaları nedeniyle, yavaş yavaştan gire bilmişlerdir. Bu sürecin binyıllar devam ettiğini söylersek abartma sayılamıyacak bu savaşlar hakkında, etnologi açısından da iyi sonuç alına bilecek Çin kaynaklarında (takvimlerinde) çok az bilgi verilmiştir. 


Ferdevsi´nin şehnamesinde ise inanılmayacak şekilde, masal gibi söz ediliyor. Virgil, Sallustius ve Properitus Romalıların, Partlar hakkında yazdıklarındaki kinayeli söylentileri de aynen böyledir. 


Bu yazıların ikisinde de,  kendilerinin güya barbar düşmanları hakkında verilen yüzeysel ve taraflı birtakım tasvirler, sadece gözboyamacılıkla İranlılar´ın hem de Romalılar´ın kahramanlıklarını övmek, büyüdüp kabartmak amacıyla yazılmıştır. onların yazılarında; karşı düşmanların dilini ve ulusal kimliğini öğrenmek için, hemen hemen tek bir sözcük bile yoktur…>>


A.Vambery´nin anlamlı bilgilerini, adı geçen kıymetli eserinde değindiği iki nokta ile tamamlıyoruz: 


<< a-Türk dilinde çok önemli rolu olan; „ı“, „ö“ ve „ü“ gibi seslerin, Arap hem Fars dillerinde olmadığı için; o dillerde yazılan Türk sözcüklerin yüzde doksanı yalnıştır dersek, haddini aştiğimiz olmasa gerek…


B- Volga (Türkçe: İtil, İdil), Ural (Türkçe: Yaik, Yayık) ve Emba ırmakları, 6. yüzyılda da kendi Türk adlarıyla tanınmıştır. Çünkü o bölgelerde yaşayan halklar o dönemlerde de, ondan daha eski çağlarda da Türk asıllı halklar olmuştur. Eğer öyle olmasaydı, onların adları da  Türkçenin yerine başka dillerde olurdu… >>



Konumuzu, başta „M. Etemad-assaltana“ olmakla,  Partlar ve Part devleti hakkında özel eser yazan bilginlerin fikirleriyle, toparlayıcı uyumda devam ediyoruz..  


„ Etemadas-saltana“ya özel yer vermemizin sebebi: Birinciden; o kendi kitabını çok sayıda batı ve doğu kaynaklara, özellikle de yukaride adı geçen J. Rawlinson´un ilmi eserine esaslanarak yazmıştır. O, vazifesi itibarıyla da her türlü kaynaklara erişebilir durumda olmuştur. ikinciden; esasen Türkmenlerin gücüne dayanarak, İran hükümetini ele geçiren, Türkmenlerle akraba olan Gacar (Kaçar) Türk şahlarından „Nasereddinşah“ın kültür bakanı vazifesinde çalışan alimdir. Buna göre de, bir yandan İran Türklerini, onların kültür ve etnik kökenlerini çok iyi bilen, öbür yandan ise, İran´ın siyasi şartalrında Türklere olan menfi zihniyetten büyük ölçüde uzak olmuştur. Netice itibariyle İran´da yazılan en tarafsız mazmunlu bir kaynak hükmünde değerlendirmeği doğru buluyorum, gerçi dil açısından, yazarın uzmanlık haddından harıç olma ihtimalıyla, önemli bilgi bulunmamaktadır. O, Part devletini kuran tayfaların kökeni doğrusunda şöyle yazar: 


<< İran´ın „Kiyaniler“ ile „Sasaniler“ aralığındaki „Tayfalar hükümeti“ iki tayfadan ibarettir: Birinci tayfa „Eşkaniler“ diye adlandırılır, ikinci tayfanın adı bilinmediği için, birinci tayfanın adını kullanarak, onlara da Eşkaniler denilir. Bu iki tayfa tahminen 500 yıl İran´a hükümdarlık etmiştir. İlk tayfaların önderine „Eşk“ denilmiştir [ Bu sözcük „Ferhenge Emid“ adlı fars dilinin sözlüğünde „Erşek“ şeklinde yazılarak: Erkek diye mana edilmiştir. Rus alimi Dandamayev hem de prof. N. Gullayev ve bazı diğer Türkmen bilim adamlarının fikirlerine göre, bu adın aslı „Ersak“ olarak: Sakların eri“ , „Sakların kahramanı“ anlamındadır, ki bizce de gayet mantıkıdır, B.G.]. 


O, şahların uruğundan (sülalesinden) olmamıştır. Ünlü İngliz bilginlerinden birisinin tespitine göre „Birinci Eşk“in kökeni, Derbendin ötesindeki Dağıstanlılardan olmuştur. İskender´in yerini alarak 50 yıl İran´a hakim olan Yunanlılar´ın yaptıkları zulümler, halkı çok ağır duruma salmasının ardından, çok yiğit ve kendisine güvenen Eşk, İskender´den sonra üçüncü şah olan „Antiokses“in karşısına baş kaldırır. İranlılar da ona güvenerek etrafına kalabalık bir nüfus toplanır. Eşk ile Antioksus arasında hiddetli savaşlar olur. Tanrılık iddiasını ederek kendisini „Teos“ adlandıran Antiokses bu savaşlarda ölür, çevresindeki nüfus ise Şam´a ve Antakya´ya taraf kaçıp giderler. Böylelikle Yunanlıların elleri İran´dan çekilerek, halk onların baskısından kurtulur. 


Ancak, çok akıllı olan „Eşk“, kendisinin İran şahları´nın uruğundan değil, belki Türk olduğu için, Farsların onu kabul ederek bütün İran´ın hükümdarlığında saklamıyacaklarının farkındaydı. Bu gerçeği düşünerek o; kendisini destekleyenlerin hızmatlarını nazara alarak; büyük savaşlarda tekrar desteklemeleri, sonraki kuşaklarını da şahlık tahtında saklamak ve yabancıları yurda sokmamakları şartıyla, onların herbirine İran´ın bir parçasının hükümdarlığını bağışlar, biraz büyük parçasını da kendisine saklayarak tüm İran´ın önderi olur. 


Böylelikle onun sonraki kuşakları da art arta şah olurlar ve başkalar da onlardan itaat ederler. İran´da gözü olan Romalılara karşı cesaretle savaşarlar. İranlıların onların (Partların) durumundan haberleri yoktur, ancak Romalılar, kötü bir şekilde onlardan yenildikleri hakkında yazmışlardır. „Juliyan“ ve başkaların savaşları meşhurdur, onların hikayeleri çok uzundur…


Tarihi, masaldan ayırmakla, ilmi temeller esasında eser türeten yeni tarihçiler, haklı olarak aşağıdaki gerçeklerin farkına varmışlardır: Eşkani padişahları, bizim eskilerimizin ortaya attıkları düşüncelerin tam tersine, aslı ve kökeni İran´lı değil, belki Turan´lı tayfalardan, yani  „Partlardan“ olmuşturlar. Part sözcüğünün doğru telaffuzu „Parh“dır. Bu kavimin kökeni doğrusunda fikirler bazı çelişkilerden kurtulmamış olsa da, bilginlerin ve düşünürlerin görüşlerinden şu aşagıdaki gerçekleri söylemek mümkündür: 


İskit kaviminin çoğalmasından, çok sayıda boylar ve  tayfalar türemiştir. Bu tayfaların birisi de „Part“ olmuştur ki Eşkani padişahları bu tayfadandır. Arap ve Acem tarihçilerinin onlardan haberleri yoktur. Diğer halkların bilginleri, tarihi belgelerin temelinde onların durumu hakkında yazmışlardır. Onların bazılarına göre; Part tayfası İskit kavimlerinin birisi olarak, önce onlara „Parni“ ya „Aparni“ demişlerdir. Onların bir grubu, yurtlarını terk ederek, Azof denizinin kuzeyinden İran´a gelirler, büyük bölümü ise, o çevrelerde kalırlar… 


Yine bir bilgin şöyle yazar: İsa Peygamberin doğumundan birkaç yüzyıl önce, aslı ve kökeni „Dahı“ olan İskitler Hazar denizinin doğusunda oturmuşlardır, hala da onların yurtlarına „Dehistan“ denilir. Dehistan ise „Dahistan“ [Dahlar´ın yurdu, B.G.] sözcüğünün kısaldılmasıdır. 


Sözü bu kadar uzatmaktan amacımız, okurlarımızın, bu konunuyu araştıran ayrı ayrı bilim adamlarının sözlerine dikkat ederek şunları bilmeleridir: Bir parçasına Turan ve diğer parçasına İran denilen genişlik, bozkırlarda yaşayan İskitlerin at koşturdukları meydan olmuştur. Yani onlar Hindokoş ile Kavkaz dağlarının, Firat boylarından Send ırmakları aralığındaki genişliklerde yurt tutmuşlardır. 


Onların bir grubu da Avrupa ülkelerine göçmüşlerdir. 


Turan´da ya Türküstan´da kalan İskitler ya Türkler-şimdiki Türkmenler de o kavimlerdendir- bazıları yerleşim ve tarımcılığa geçmiş, bazıları da eski yaşam tarzını devam ettirmiştir. Goz (Oguz) tayfası da onlardandır. 


Onlar, Keyhosrov´un Amıderya ve Sırderya´dan geçerek savaşdığı, eski Massajet ya Massaget tayfalarıdır. Açıklamalara göre Massagetler, İskitlerin bir tayfasıdır, „ma“ sözcüğü Pehlevi dilinde „büyük“ anlamında olup, „get“ ya „jet“ ise İskit sözcüğünden türemiştir, yani „Ulu İskit“, „nüfusu çok İskit“ demektir. Bunun gibi bozulmalardan ve değişmelerden tahmin edersek, „sit“, „İskit“, „Site“, „Sekistan“, „Seksar“  gibi sözcüklerin de aynı kökten olduğunu düşünmek mümkündür. 


Bilim adamlarının çoğunluğunun açıklamasına göre, İskit adıyla tanınmış tayfaların tümünün aslı kökeni ve türeyişi Turanlı oldukları ve „Partların“ da o tayfaların birisi olduğu bize belli oldu. Şimdi, bu tayfaların tahminen hangi dönemlerde Turan´dan İran´a geldiklerini ve hangi  bölgelerde yerleştiklerini, onların gelip yerleştikleri yurtların adı eskiden „Part“ miydi? yoksa o yurt adını bu tayfadanmı aldı? sorulara cevap bulmalıyız…


Tarih kitabını İ.Ö. 456. yılda yazan „Herodot“, Kiyani şahlarının hüküm yürüttükleri yurtlarda yaşayan tayfalardan ad çekerken Partların adını da getirir. Böylelikle bu tayfaların Herodot´un zamanından daha önce Amuderya´dan geçerek, İran sınırlarına aralaşmış oldukları belli olur…


Bazı yazarlar ve tarihçiler, Eşkaniler tayfasının oturdukları yer olan Part yurdunu Pars yurdu ile aynı saymışlar hem de Part şahlarını Pars şahları zannetmişlerdir. Ancak bu bir yalnış düşünceden başka bir şey değildir, sebebi: hem Herodot hem de İskender´in özel tarihçileri, üstelik; Agatanjlus, Fostus, Elize, Musa Horeni, Lazar gibi Ermeni tarihçileri, Erşaklar´ın (Eşkanilerin) yurtlarının Hazar denizinin yakınında ve onun doğusunda yerleştiğini çok açık söylemişlerdir. Ancak Pars yurdu ise „Umman“ açık denizinin yanında [şimdiki İran´ın güney bölgesinde, B.G.] yerleşir. 


İ.Ö. 2. yüzyılda yaşayan Yunan tarihçisi „Justen“ şöyle yazar: Eşkani şahların kökeni Partini değildir, Turanlı ve doğudandır. Onlar Partini yurdunu ele geçirdiler ve devletlerinin merkezine dönüştürdüler, buna göre de „Part şahları“ diye ad aldılar. O yurtların „Part“ diye adlandırılmasının sebebi ise şöyledir: Erşaklar bu yurdu aldıkları zamandan çok eski bir çağda İskit kavimlarının kaçıp gelen göçmenleri bu bölgeye yerleşmişler, „part“ sözcüğü İskit dilinde „göçmen“ veya „yurt´dan sürgün edilmiş“ demektir. Buna göre de o yurtlara „Part“ denilmiştir. 


Demek, İskit göçebelri kendi adlarını bu yurda vermişlerdir ve bu yurt ise kendi adını Erşak (Eşkani) uruğuna vermiştir…


Partlar yıllar boyu komşu devletlere uymaklarının ardından, „Birinci Ersas“ ya Eşk (Erşak) zamanında onların 
bahtı oyanarak, Roma kayserlerine karşı savaşmaya başladılar…


Miladdan önce birinci yüzyılda yaşayan Yunanlı tarihçi hem coğrafiyacı Strabon, şöyle yazar: 


" İskit uruğundan olan Ersas, Parni adıyla da tanınan ve Amuderyanın boylarında yaşayan „Dayı“ ya „Dahi“ tayfaların yardımıyla „Partiya“ yurduna aralaşarak onu ele geçirir. Onlar, başda çok ağır durumda yaşar ve kendilerini güçlükle koruyurlardı, dvamlı saldıran hakimiyetlerin elinden rahatlıkları yoktu. yavaş yavaştan komşularınıyenerek güçlenip başladılar… "


Yine bir coğrafiya alimi yazar: „Prt yurdunun  sınırları; doğuda Hirat, güneyde Kirman, batıda Acem  rak´ı, Gürgen ve deniz, kuzeyde ise İskit ya Site ya Seksar ya da Amuderya kadar uzayan Türkmen tayfalarının yurdu içerisindeki genişlikler olmuştur. Ancak eski coğrafiya uzmanlarının „Parti“ diye belirledikleri topraklar; Hazarı´ın doğusunda yerleşen bir küçük yurtdur [Türkmenistan´da, B.G.]… 


Başka bir yazar, Prat yurdunun sınırlarını; doğudan Herirud, güney batıdan Gürgen [Türkmensahra, şimdiki İran´ın kuzeyi, B.G] ve Turşiz´e [Horasan. B.G.] kadardır. Ancak Herodot´un sözlerine göre „Part yurdu“nun sınırları: Horezm [kuzey Türkmenistan ve kuzey batı Özbekistan, B.G.], Hirat, Gürgen, Amu ve Marı´nı [Arapça Merv, Türkmenistan´da, B.G.] kapsamıştır [Herodot´un verdigi  bilgide Part yurdu tamamen Türkmen topraklarıdır, B.G.]. 


İskitlerin dünyanı ele geçirmekte oldukları zaman Partlar o yurtlarda yaşarlardı…


Bunlardan başka da, 1846-49 yıllarda; Daryuş zamanında üç dilde yazılan Bistun kitabesini okumakla uğraşan İnglizli Mayor (binbaşı) Rawlinson´un sözlerine göre, o yazıda İran´ı „Parsa“ ya „Parsia“ şeklinde ve Part tayfasının adını ise başka bir imla ile „Parthwa“ şeklinde yazılmıştır. 


Misyo Lasen´in tarafından okunan Tahti Cemşid yazılarında da İran´ı Pars ve o tayfanı ise „Parth“ ve Parthwa şeklinde yazılmıştır. Bu alimin fikrine göre „Part“ ya „Partva“ bir Turan sözcüğü olarak, manası ise „göçmen, sığınmacı“dır. Latin tarihçisi Justen´in de aynen bu fikirde olduğuna işaret etmiştik…>>


E-temadas-saltana, yukarıda tanık olduğumuz çok sayıda tarihçilerin ve diğer bilim adamlarının eserlerine esaslanarak söylediklerini şöyle toparliyor: 


<< Eşkaniler´in İran ve İranlı, Acem ve Kiyaniler ile hiç türlü ilişkilerinin olmadığını, bazı lakaplar ise, sadece kenidlerini İran şahların uruğundan göstermek amacıyla kullandıkları açıkca belli olduktan sonra; onların belli ölçüde soylu ve Han-Beyler uruğundan olduklarını da hatirlatmalıyız. Yani Part kaviminden şahlığa ulaşanları, İskit tayfa birliğinin hanlar ve beyler sınıfından olmuşlardır. 


Bu fikirin doğru olduğunu bir grup alimlerin söyledikleri açıkca teyit ediyor: Ağırlıklı olarak Türküstan´da, Amuderya´nın çevresinde, İran´da ve kalanı ise Kaşgar, Hoten ve Çin´de yerleşen İskit ya Turanlı büfus, yer yüzünün en meşhur halklarından olmuştur. Bu kavimin Eşkaniler adıyla tanınanları, Sırderya´nın (Seyhun´un) ötesindeki Turan´lı tayfaların himayesi ile Makadon ordularını yenerek İran topraklarını ele geçirmişlerdir. 


Onların kendi kökenleri de Sırderya ötesindeki Turanlılardan olmalıdır. Tasit, Agatenjelus ve Festus gibi tarihçilerin yazdıklarına göre, onlar tahminen 600 yıl İskit tayfalarına hükümdarlık etmişler hem de onların hakim sınfı olarak İran´ı da ele geçirirler ve hakimiyetlerini tespit ederek sonraki  kuşaklarına koyup giderler…>>


Konumuzu Part devletinin kurucuları ve günümüzde de aynı adlarıyla Türkmen milletinin (belki de başka Türklerin de) etnik terkibinde yaşamakta olan Part (Parlar) ve Dah (Day, Daz) tayfalarının eski ataları hakkında daha somut bilgiler temelinde izleyoruz: 


<< Batılı bilginlerinden birkaçına göre; „Das“ adıyla tanınan Turan tayfalarının büyük bir dalı, eski çağlarda Çin ve Sibirya taraftan göçüp, Danub ırmağının boylarında konmuşlar, oradan tekrar Amuderya boylarına gelip yerleşmişlerdir. Partlar, yani Eşkanlılar, o büyük tayfadan çıkmışlardır. Mecarlar, belki de Alman ve bazı diğer batı tayfaları da „Das“lardan türemişlerdir…>>


<< Eşkanlılar tarihinin esasi şerhini geçen bölümlerde yazdım ve Allahın yardımıyla boş yerini bırakmadım. Ancak buna rağmen; „hem eski hem de sonrakı yeni yazarların bu konu üzerindeki izahlarının hiç birisi gözden kaçmasın, hem de meseleni daha aydın ve olgun göre bilmeğe yardım eder“ diyen umutla, sırasına bakmadan tekrarlıyorum. 


Tarihçiler ve etnolog alimler, Partların kökeni ve menşeyi konusunda sözü daha uzatarak, o cümleden şunları söyleyorlar: Bu tayfa, Turan´da oturan İskit ya Sit tayfalarının bir koludur. yani, onların aslı vatanı Kuzey Asya´dır ve oradan güneye doğru göç etmişler, aynen Heyatele (Hun), Uygur ve Özbekler gibi. Bu günkü Türkmenleri Part kaviminin kalıntılarıdır diye biliriz. Kiyani patişahı Keyhosrov´un en güçlü olduğu dönemde bile, Part yurdu boyun eğmedi ve bu durum ta bu padişahların İskender tarafından darmadağın edilene kadar devam etti. 


Yani, Kiyani şahları Part yurdunu diğer vilayetler gibi baş eğmiş durumda göre bilmediler…


Başka bir tarihçi diyor: Saka, İskit, Dahı ve Turanlı aslında hepsi aynı tayfa olarak, ayrı ayrı dillerde hem yurtlarda telaffuzu değişmiştir. Bu tayfaların oturdukları yurtlar, Kiyaniler döneminde de, Büyük İskenderin, yurdu işgal ettiği dönemde de hiç zaman merkezi hükümete boyun eğmemişlerdir. Makadonya´nı yenen İskender, o gücü ve heybeti ile, ancak Partlar onlara saldırmadan, Hindistan´a giden yollardan geçe bilseler razı oldular. Bazı bilim adamların fikrine göre, İskender Hindistandan geri döndüğü zaman da, Buluçistan´ın geçmesi çok zor olan sert, susuz azıksız yolundan İran´a girer. Öyle zorluklara, Partlar´ın yakınından geçmemek için dözmüş oldukları çok ihtimaldır, çünkü o, bu cesur ve kahraman halkın, onun heybetini zedelemesinden korkmuş olmalıdır… 


Eşkanlılar Türk oldukları için, hükümet etmekte biraz sertliğe temayülleri vardı ve uyruklarından sadece itaet etmek değil, alkışlamalarını da istiyorlardı. Din, dil, gelenek ve görenekleri açısından, İranlılarla aralarında hiç türlü benzerlik olmadığı nedeniyle, İranlıların çoğunluğu tarafında kabul edilmemişlerdir. 


Yine bir tarihçi yazıyor: Dayı ya Dahı tayfası şimdiki Horasan´ın bir bölgesinde yurt tutarak çadırlarda yaşamışlardır. Hazar´ın doğusunda yerleşen yurdun adı olan „Dehistan“ sözcüğü, bazıların hadsının tersine, Dehistan (çok köylü yurt) değil belki, „Dahistan“ yani „Dahların  yurdu“ demekdir. Bu sözcük zaman geçmesiyle çok kullanarak Dehistan şekline dönmüştür. 


Herodot yazıyor: „Keyhosrov´a boyun eğen  tayfaların biri de Dah tayfası olmuştur“. Bu sözden ve diğer yazılıp söylenenlerden: „İskit, Jet, Massaget, „Das“ ya „Daz“ ve Dahı ve Part, hepsi bir kavim olmuştur“ diye düşünmek mümkündür. 


Onların Dini, dili ve gelenekleri aynı olup; Danub boylarından ta Almanya´ya, Karadeniz´den Kavkaz´a, Hazar´ın kuzey ve doğu kıyılarından bütün Türküstan´a ve Sırderya´nın boylarına hatta Kaşgar´a ve Çin´e kadar yayılıp yurt tutmuşlardır. Onların adlarının ayrı ayrı olmasının sebebi ise; Bir tayfanın  diğer tayfaları yenerek üstün duruma geldikte, tayfaların tümü o tayfanın adıyla tanınmıştır. Eğer doğru dikkat edersek, bu tayfaların doğru ve dolu adı „Turanlılar“ ya  „Turan tayfaları“dır… 4. ve 5. yüzyıllardan başlayarak bu tayfalara „Hun“, „Heyatele“, „İslav“, Tatar“, „Hazar“ gibi adlar verilmiştir… 


Acemlerin kutsal kitabı olan ve Pehlevi dilinde yazılan Zendi Avesta ve başkalarda „Dahı“ tayfasından çok az söz ediler ve onların yurtları, Hazar denizinin kuzey doğusunda sayılır, ancak Partya veya Part hakkında tek bir sözcük de yoktur. Bunun gibi de Aşur (Asur) yazılarında da onlardan ad çekilmez. 


Bir yazarın sözüne göre: İsa Peygamberden birkaç yüzyıl önce Dahı ya Daha adında İskit tayfası, Hazar denizinin güney doğusunda otururlar ve onların oturduğu yurtlara hala da, onların adlarıyla bağlılıkta „Dehistan“ derler. Bu tayfa oradan İran´a girerrek Karadeniz kıyılarına kadar ulaşmışlardır. Yerel İranlılarla bunların arasındaki düşmançılık, onların geleneklerinin, huy kılıklarının birbirine benzemediğinden, belki de onların yurtlarına girdiklerinden yüze çıkmıştır… 


Bu konuda dolu şekilde belli olan mesele, şunlardan ibarettir: Sırderya (Seyhun), Amuderya (Ceyhun) ve Firat ırmaklarının aralığındaki ülkeler, genelde Türklerin elinde olmuştur. Turanlı tayfalar devamlı, Kuzey Asya´nın uzaklarından hareket ederek, bu yurtlarda sakin olmuşlardır. 


İran´ın yerel şahlarının bu ülkelere hüküm ettikleri dönemler; ilk kez Kiyaniler dönemi, ikinci kez ise Sasaniler dönemi olmuştur. Onun dışındaki kalan dönemler, Türklerin yeniş kazanarak hüküm yürüttükleri çağlardır diye düşünmeliyiz…


Yunanlı, Romalı, Arap ve Acem tarihçilerinin tümü, en eski çağlardan beri İskit ya Turanlı adıyla tanınmış Türklerin Çin´e, Hindistan´a, Avrupa´ya, Mısır´a ve başka yurtlara gerçekleşdirdikleri harekatı hakkında yazıyorlar. Bu kavim yani İskitler ya Tatarlar birkaç boy ve tayfalara bölünüyorlar, ancak onların kökeni aynı cinsten olduğu için; gelenek ve görenekleri, huy kılıkları aynı veya birbirine çok yakındır. Onların: Jet, Get, Siyusi, Yet, Çet, Jat, Dahı, ya Dayı, Part ya Bart gibi tayfalardan ad çekebiliriz…>>


Değerli okurlar! geçen bölülerde tanık olduğumuz bilgilere göre, Part döneminde yaşayan tarihçilerin veya onların eserlerini esas alarak yazılmış tarihi belge ve bilgilerin, üstelik, dil, etnoloji ve arkeolojik araştırmaların verdiği sonuçlara göre: Bazı bilim adamlarının tarafından „dünyanın ilk fedral devleti“ olarak değerlendirilen Büyük Part devletini kurarak, tahminen 500 yıl devam ettiren halk, bizim gerçek atalarımız olmuştur, yani bugün de eski adlarıyla aramızda yaşamakta olan „Par“ ve „Daz“ tayfaların doğru ataları olmuştur. 


Par´lar ve Daz´lar büyük „Sak/Saka/İskit“ tayfa birliğinin hakim sınıfını oluşturan iki Türk tayfasıdır. Bu konuda Tarihi faktlar çoktur, ancak meselenin çok tekrarlanmaması için, bazı yeni kaynaklarla konuyu sonuçlandırmak istiyoruz. Batılı tarihçi R. Girşman şöyle yazar: 


<< Biz Partların kökeni hakkında elimizde bulunan çok az belgelere esaslanarak, onların Daha kaviminin bir tayfası olan „Parni“lere ait olduğunu kabullanabiliriz. Dahalar, „Sak“ tayfalar birleşiğinin bir parçası olarak, Hazar denizi ile Aral gölünün aralığında yaşamışlardır. Bu kavim, atlılar ve diğer savaşıcılardan ibaret olmuştur ve yazarların sözlerine göre, savaş meydanında ölmeği kendilerine büyük mutluluk ve normal ölümü ise kabahat ve utanç saymışlardır. Alimlerin fikrine göre, iki kardeş „Erşak“ (Arsases) [bize göre Er-sak, B.G.] ve Tiridat (Tiridate) kendi savaşıcıları ve başka da beş tane başları ile birlikte, Yukarı Tecen çevrelerini [Güney Türkmenistan, B.G.] almışlardır. Balh´ın padişahi onlara saldırmıştır, ancak onlar bu tehlikeden kurtularak komşu ülkelere girmişlerdir. İki yıl sonra Erşak savaşta ölür, ancak kesintisiz savaşta olan Partlar, Tiridat´ın önderliğinde, şimdiki Hazar ötesi, İran ve Rusya sınırları aralığını ele geçirerler. Tiridat o dağlarda kendisinin ilk başkentini bina ettirir. O, kartal yuvası gibi berk ve erişilmezdi. Az sonra, yine bir şehir kurdurarak ona ise urukbaşı „Eşkan“ın (Asaak, Arsak, Assak şekillerinde de yazılır) adını koydular hem de „Tiridat“ orada şahlık tacını başına koyar…


Partlar´ın bu saldırıları, büyük Sak tayfalarının, İran´ı ast-üst etmek amacıyla başladıkları ilk ayaklanma saymak olur. Bu hareket Yunanlıların Bah´deki hakimiyetlerine son verir. Erşak, Hecatompılos (yüz kapılı), Hegmetana ve Tisfun,, bu göçebe halkın dört gelişme sürecinin dört başkentidir. bu halk en gelişmiş dönemlerinde de kendilerinin ulusal gelenek ve göreneklerini  saklamışlardır…>> R. Ghirshman, “Iran ez agaz ta islam” Tehran-1972


<< Orta Asya göçebelerinin tahminen İ.Ö. 123. yıldaki saldırısı, Balh´deki Yunan hakimiyetine son verir ve süpürüp atır. Amuderya´nın doğusundeki vahaları, birleşen iki tayfanın eline geçer: Sakarukaya (Sacarauques) batıda, Yueci (Yueh-chi) doğuda…>> [Sakar Türkmenleri aynı bölgede yerleşen Sakar köyünde ve diğer köylerde günümüzde de yaşamaktadırlar, B.G.]. 


<< Bölgenin İranlı kavimleri, iç meselelerinde, Partlar´a karşı çok ihtiyatlı olmuşlardır, belki de onlar, baştan Part şahları ve çevreleindekilere karşı düşmançılık ede gelmişlerdir. Partalrın birkaçı zor durumlarla karşı karşıya geldiklerinde, Pars ya Mad´dan yardım beklemeğin  yerine, Hazar´ın doğusundaki bozkırlarda yaşayan akrabalarına başvurmuşlardır. Belki de bunun için, doğu tarihçileri Kuşanları da Partlara ait göstermişlerdir…>>


Türkmen bilgini S. Atanyazov´un yukaride adı geçen şecere (soy ağacı) adlı kitabında „Partlar“ hakkında şöyle bilgiler bulunmaktadır: 


<< Ersarılar´ın çekiç uruğundan ve Gızılarbat ilçesinde [esasen Beherden ve çevrelerinde, B.G.] yaşayan Tekeler´in terkibinde „Parlar“ adında boylar bulunmaktadır. Bu ethnonim´in (etnik adı´nın) yüze çıkışı hakkında bilim adamların arasında iki türlü görüş var: Birinci düşünceye  göre, Parlar eski „Parn“lar halkının izidir. Parnlar eski „Dah“ların bir tayfasıdır. Onlar orta çağlarda aynen Gızılarbat çevrelerinde yaşamışlardır. İ.Ö. III. yüzyılda Parnların Tecen çevrelerinde yaşadıkları doğrusunda da bilgiler var. Gızılarbadın yer-yurt adlarında Parnlar´ın kaldırdığı izler bugüne kadar saklanmıştır. 


Örneğin: bu ilçede orta çağlara ait „Parav“, buradaki dağın adı „Partav“ [tav=dağ/Partav=Pardağ, Par dağı, B.G.], Parav köyündeki eski anıt mezari „Paravbibi“, bu çevredeki kumluk bölgede „Par“ adında kuyu, bunların hepsi „Par“ etnik adıyla bağlıdır. Bu ilçedeki „Parnuvar“ köy adının da „Par“ bölümünün sonundaki „-n“ mühtemelen çoğunluk ekidir. Par sözcüğünün kökeni hakkındaki ikinci görüşün  tarafında Karakalpak alimi D. Aytmuradov durmaktadır. O,  bu sözcüğün kökünü eski Avar/Var halk adına bağlıyor.  Par (Parn) etnik adının izleri Nohurlı Türkmenler  arasındaki „Parraş“, Alililerin „Parhaylı“ boylarında da  rastlanılmaktadır.>>


Alim kitabının „Daz“ tayfasına ait bölümünde şöyle  yazar: 

<<Yomut, Salır, Teke tayfalarının terkibinde, bunun gibi de Nurata Türkmenlerde "Dazlar", Yomutlarda Daz- Badrak boy-uruk adları bulunmaktadır ki, çok eski Türk Tayfası Daz/Taz´la bağlantısı vardır. Başgurt alimi R. G. Kuzeyev: „Özbek, Kıpcak, Kırgız, Kazak, Başgurt, Nogay gibi Türk halkların terkibinde bulunan Taz, Daz uruk´un eski Türklerin çağında Sayan-Altay dağ eteklerinde büyük tayfa olarak yüze çıkmış, sonralar ise çeşitli Türk halkların terkibine girmiştir“ diye yazar. Bazı alimler Daz sözcüğünü „kel“ anlamından kaynaklandığını ve onun, tayfabaşıların lakabı olduğunu düşünürler. Bu fikir inandırıcı nazara gelmiyor, ancak bu sözcüğün anlamı hakkında elimizde başka bir bilgi de yoktur. 

Alim konuyu „Dah“, „Day“ adıyla devam eder:  Türkmenlerin çok eski atalarının birisi olan Dahlar,  „Sak“ların bir bölümü olmuştur. Onlar, İ.Ö. II. binyıllıktan ta Arap işgalcıların zamanına kadar (İ,S. VII. yüzyıl), büyük halk şeklinde, Hazar denizinin kıyılarında türkmenistan´ın  Balkan vilayetinde yaşamışlardır. Bu halkın eski başkentinin  kalıntısı Dahistan (Dehistan) yani Dahlar´ın yurdu adıyla günümüze kadar saklanmıştır. 

Bu halkın parcaları, Dehli, Deli şeklindeki adlarla çeşitli Türkmen tafalarına girmiştir. Batı Karakum´daki „Dehli“ kuyunun adı da bu halkla bağlıdır. Karakalpak alimi  D. Aytmuradov, Dah etnik adını Saklar´a bağlar ve onu; „başında örülmüş saç koyanlar“ diye anlatır. >>


İran´da görev yapan İngliz diplomat ve tarihçisi „Ser  Persi Sayks“ bu konuda şöyle yazar: 

<< Eşkanlı uruğunun kökenini tam ve dolu anlamak zor, sebebi; Roma ve Yunan tarihçilerinin bu konuda yazdıkları çok karmakarışık ve çelişkilidir. Ancak buna rağmen belli olan gerçek, onların yerel halk olmadığı [burada İran´dan söz ediyor, B.G.] belki dışarı yurtlardan geldikleridir…

Bu göçmenler kuzeydeki Turan´lı tayfalardan olan ve bozkırlarda yaşayan „Dahe“ tayfalarına ait „Parti“ adlı tayfadır. Onların yurdu Hazar denizinin doğusundaki, şimdiki Yomut Türkmenlerinin oturduğu yurtlar olmuştur. Onlar, Erbil meydanında koşunun sol kolunda  savaşmışlardır. 

Ahal´da, Etrek ırmağının kuzeyinde [Türkmenistan´da, B.G.] miladi üçüncü yüzyılda, hatta ondan daha eski çağlarda, Dehistan adında bir bölge ve aynı adla bir kent yerleşmiştir. O bölgeler hala da Dehistan diye  adlandırılmaktadır. Üstelik, ben kendim de bu meseleleri  takip ederken, Yomutlar´ın „Daz“ tayfasının arasında; „onların ataları şahlar uruğundan olduğu“ hakkında rivayet  olduğunu bildim. Buna göre de Yomutlar, onlara çok saygı göstererler ve kendilerin soyluları sayarlar. Ben bu adların  „Dahe“ sözcüğünden kaynaklandığını biliyorum ve bu  konuda, bundan artık söylemek istemiyorum…>>


Ben (B.Gertey) kendim de 1957. yılın yazında, merkezi Garabulag olan Daz ili´nin Küyzeli obasında (köyünde) sınıfdaşımın babası „Köşşi hajı“nın evinde kaldığım günlerde, köylüler toplanıp kendi aralarına konuşurken, aynen İngliz aliminin dediği gibi; „bizim atalarımız şahlardan olmuştur“ diye gururlanıyorlardı. 

Benim dikkatımı çeken başka bir şey de Daz, Gocuk,  Akatabay, Ata gibi tayfaların arasında; Alan, Arta, Erşek, Erşi, Köşşi, Göreş, Orşı, Süren gibi benim için yeni olan  adlar idi, ki maalesef yukaride de izah ettiğim gibi merkezi  hükümetin eritme (asimilasyon) siyaseti netijesinde büyük  ölçüde yok olmuşlar ve yerini yabancı adlara vermişlerdir. 

O zamanlar bu rivayetler ve adlar belirli ölçüde dikkatimi çekmişse de, ancak onların her birinin bizim eski tarihimizin  gizli gerçeklerine ışık tutmakta büyük rolunun olacağını bilmiyordum. 

Konumuzu, 1993. yılda Türkiyenin Akdeniz  Universitesi tarafından geçirilen tarihi sempozyumda çıkış eden Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıyoğlu´nun „Türkistan ve  Anadoluda Teke Türkmenleri“ adındaki makalesinin temamıza aydınlık getiren bölümü ile noktalıyoruz: 

<<  İ.Ö. 256 yılında, Makedonyalı İskender´in  haleflerinden, Bakterya, İran ve Anadolu´ya da hakim olan Selevkoslular´a karşı ilk kez ayaklanarak İstiklal Bayrağını açan, Teke Türkmenlerin ataları olmuştu. (Yunancada  „c,ç,ş“ gibi diş-sesleri olmayışı, unutulmasın) Buradaki  „Skyt“ (Saka) boylarından „Daha“ (Taka/Teke)lar´ın  "Aparn" oymağından çıkan "Arsakes" (Arşak), millimucadeleyi kazanıp, 250 yılında Selevkoslular´ı ülkesinden  uzaklaştırarak istiklal kazandı. 

Kendisi bir savaşta ölünce,  yerine geçen (II. Arşak unvanlı) kardeşi Tiridat (248-214),  „Hyrkan“ (Gurgan/Curcan) bölgesini ele geçirip,  „Partlılar“da denilen devleti kurdu. „14 Nisan 247 günü“ başlayan „Partlı“ (Arşaklı) Takvimi, Babil (Mezopotamya) ülkesinde de, sonraları kullanılır oldu. 

(III. Arşak) Artaban (214-196), Selevkoslu II.  Antiokus´u yenerek, Ekbatan (Hamadan)´ı başkent edindi. 

(V. Arşak) Mitirdat (174-136), Kuzey-Hind (bugünkü  Pakistan) ile Mezopotamya ve Kafkaslar´a varınca, Firat´ın  solundaki ülkeleri fethederek, „Krallar-Kralı“ Ünvanını aldı.  Anadolu´da Selevkoslular´ı yenerek, Firat´a kadarki yerleri  alan Romalılar´ın bircik rakıbı, Arşaklı Parthlar Türkmen  Devleti, (XII. Arşak) „Orodes“ (56-47) çağında, 53  Mayıs´ında, Suriye Prokonsulü Triyimvirler´den Krasu´un  ordusunu, Urfa yakınlarındaki Karha (Hararn) da yendi. 

(XIV. Arşak) I. Vologes (51-75) ilk yılında, Romalılar´ı yenerek, (Iğdır İlimiz´de, Aras sağındaki „Sürmeli“/Karakala yerinde ki Yukari Eller/Armenya  başkenti) Artaksata tahtına, (Roma-Hududu Üçbeği ve  Hamadan´a bağlı olarak kardeşi Tiridat´i oturtup, onun  Krallığı´nı, Roma´ya tasdik ettirdi. Böylece, Arşaklı/Part  Devleti, Persli Sasan oğlu I. Ardeşir´in (226-241), son Part  hükümdarı V. Artaban´ı öldürüp, kışlak başkent (Bağdat  yakınındaki) Ktesifon´a girişine kadar yaşarken, sona erdi. 

Umumi Türk Tarihi´mizin en büyük uzmanı rahmetli  Hocamız Ord. Prof. Dr. Ahmed Zeki Velidi Togan,  Arşaklı/Part Devleti´nin kuruluşu ve sülale kökü için, şu  bilgileri veriyor (Greko-Baktrian Devletinden sonra):  „Önasya´da ve İran´da hakimiyet, menşe itibariyle  bir Skyt Sülaesi olan Arsaklılar´ın (İ.Ö. 250-İ.S. 226) eline  geçmişti. Sülalenin kurucusu Arsak, Onüçüncü asırda  olduğu gibi, Milattan önce de Ogurça yanında Hazar  Deniz´ine döküldüğü anlaşılan Amuderya nehrinin  Sarıkamış Hufresin´den aşağı kısmında, yani şimdiki Aday/Adağı kabilesi oturan yerlerde yaşamış olan, göçebe  ve hayvan-besler „Daha“ yahut „Dahe“ kaviminin, Aparn  yahut „Parn“ ihtimal „Baran“ kabilesinden neş´et etmiştir…

„Parn yahut Aparn ismi gibi; bu dahalar´ın  STRABON (XI,11/2,8) da zikr edilen diğer iki kabilesi Ksanti ve Bissurlar´ın isimleri de, bize tarihen malum Türk  kaible isimleriyle birleştrlebiliyor…

Yunan ve Latin dillerinde „c,ç,ş“ gibi diş-sesleri bulunmadığından, „Arsak“ yazılan unvan-adın aslı, Kartuli (Gürcü), Süryani (Syriac) ve Graban (ölü kilise-ermenicesi)  metinlerinde yazıldığı gibi, „Arşak“tır. Bugün ancak  Grigoryan-Hay (Ermeni) kaviminde erkek adı olarak  kullanılan "Vardan/Vartan" adı gibi "Arşak" da Türkmen Partlı/Arşaklılar´dan kalmadır (A Survey of Persian Art“.  Volume 1 Text. London. New York 1938, xx „IV. partian  Art“ bölümü, s. 480-490). 

Eski-Türkçe´de „Arşak/Erşak“:  pars (bars, leopard) ile Ayı kırması bir yırtıcı adıdır. 1280 de  Tebriz´de yazılan „Acabü´l Makhlukaat“ kitabında: „Kaçan  kim Pars ile Ayı karılsa, ikisinden bir acaib Canavar (filleri  bile öldüren yırtıcı) doğar ki, ana Erşek derler“ („XIII.  Asırdan Günümüze Kadar Kitaplardan Toplanmış Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü 1“. İstanbul 1943. TDK  Yayını, s. 274). 

Hunlar´ın hükümdarlarına „Evren“  (Ejderha), Yabakular´ı da „Büke“ (Böke=Ejderha Kaşgarlı, III. 227), Müslüman Karahanlılar´da „Arslan“ ve „Buğra“  (Erkek-Deve) gibi çok güçlü hayvan adlarını unvan olarak kullanılması gibi; Türkmen Dahalar´da da, „Arşak“ adı unvan olarak, 36 Hükümdar için kullanılmış ve Yunanca  kesilen paralarında da, değirmi-sakallı portretlerinin yanına  „Asakoy“ diye yazılmıştır. „Kıpçaklar“, s. 198, 211, 216)… 

„Eski Daha´ları Türkmenler´in Teke kabilesinin  adıyla birleştiren (1850 de Paris'te) VİVİEN DE SAİNT-MARTINE ve (1938 de Moskova´da) S.P. TOLSTOV´un  fikirleri, daha makuldür. Çünkü Teke adı, Azerbaycan  Köroğlu rivayetlerinde, Taka (Türkman) şeklinde de  zikredilmektedir. HERODOT (I, 125) Dahoi´leri, yine  Margiana/Marı (Arapça Merv)de zikredilen Mardi ve  Dropik´ler gibi göçebe/çoban gösterir. „Ammianus (XXII,8)  ise, Daha´ları Pontos´ta Kolkhlar´a yakın yaşayan Bizar ve  (İspir´de adı yaşayan/M.F.K.) „Saper“ yani Bizal ve Sabir  dediği ve sonra Khazar camiisinde görülen iki kabile ile beraber zikretmiştir. >>


T.C. Kültür Bakanlığı „SEMPOZYUM“ 26-27 Nisan 1993
Akdeniz Üniversitesi, Antalya, s. 116-119







"'Partlar "Dışiskitler' olarak ta bilinir." 
"The Parthians are also known as 'excluded Scythians'"

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu
(Fahrettin Kırzıoğlu ise "Dağlı İskitler" der.-SB)



*

"Partlar, Akamenler çağında Horasan bölgesinde yaşıyorlardı. İran'daki Part sülalesi Sakaların bir kolu olan Parni (veya Apami) kavminin liderleri olan Arsakes ve Tiridates adlı iki kardeş tarafından kurulmuştu. ... Partlara 'kahramanlar' (pehlivanlar) unvanı verilmiş, dilleri de pehlivanlar'ın dili olarak tanınmıştı. ..." 

Selahi Diker / Türk Dili'nin Beş Bin Yılı, Anadolu'da On Bin Yıl



*


"İlk fars – Sasani şahı Ərdəşir türk-Arsaklar sülaləsindən sonuncu Part, yəni Parfiya hökmdarı Ərdabanı məğlub etdikdən sonra   Arsakların  Ön  Asiya,  Güney Qafqaz və Mərkəzi Asiya üzərində 500 ildən artıq sürən hakimiyyətinə son qoyuldu və farslar böyük türk imperatorluğunun bütün torpaqlarının sahibinə çevrildilər. Arsakların əlində sadəcə Armeniya və Albaniya qalmışdı."

Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay




*


Sakaların DAHE/DAE kolunun PARN boyundan olan I.Arsak, MÖ 256 yıllarında Belh (Baktriya) üzerinde savaşıp 255 te istiklalini ilan eden satrap Diyodotos'un kuvvetleriyle batıya atılınca, Partiya'yı işgal ederek 248 de buranın satrapı Andragorası öldürüp "PART" ülkesine göre de anılan ARSAKLI DEVLETİ'ni kurmuştu. Sonra kendisi bir savaşta yaralanıp ölünce kardeşi Tiridat onun yerine geçip devletin sağlam kurucusu olmuştur. İranlıların 'EŞKANİYAN', Yunanlıların 'ARSAKİDAS', Romalılarla Avrupalıların 'ARSACİDES', Ermenilerin 'BAHLAVİG (BALH/BAKTRALILAR)' ve 'BAHLA-UNİ' (=Bahlav/Balhlı-sülalesi) ve batı koluna da 'ARŞAGUNİ/ARŞAKUNİ' dedikleri büyük devleti kurup İndus'tan Kafkaslar'a, Sırderya'dan Fırat'a değin uzayan ülkeleri hükümleri altında birleştiren ARSAKLILAR, ESKİ-OĞUZLAR'dan ve TÜRKMEN sayılan TÜRKLERDENDİ. ...

Büyük Arsaklılar (MÖ 250-MS 226) Dede-Korkut Oğuznamelerine göre 24 Oğuz boyundan 'Sol' kolu teşkil eden 'Üç-Ok'lardan Gök-Alp (Gök-Han) oğlu BAYINDIR boyundandır.

Büyük Arsaklıların batıda uç-beyliği sayılan Küçük Arsaklılar kolu ise destanlarımızda 24 Oğuz boyunun 'Sol' kolundan ve 'Üç-Ok'lardan Dağ-Alp (Dağ-Han) oğlu sayılan Salgur/Salvur boyundan ve 'Kazan-Han' sülalesi olarak gösteriliyor.

Dahalar'ın Aparnlılar boyunun yardımıyla 250 yılında Arsaklı sülalesini kuran ARSAK a halef olan kardeşi Tiridat, Hürkanya (Cürcan) krallığını zaptedince, onun merkezi Zadrakarta (Astarabad) şehrini paytaht etmişti. MÖ 247 Nisanında Selevkosluları yenerek hudutlarını genişletmiş; yerine geçen oğlu I.Artaban (MÖ 211-191), III Arsak lakabını almış, Heinedan'ı fethederek burayı merkez yapmış ve III Antiyokhos'la savaşmıştır.

I.Arsak, yeni devletin bütün müesseselerini kurmuş ve hellenistik tarzda ilk Arsaklı sikkesini de kestirerek bunda "Basileus Arsakoy" (=Arsaklı Padişahı) unvanını yazdırmıştır. Halefi Tiridat ise "Büyük Padişah" unvanıyla "Basileus Megaloy Arsakoy" diye para kestirmiş ve bundan sonra gelen hükümdarlar da hep bu unvanla başlayan ve yunanca yazılan paralar kestirmişlerdir.

Bunlardan I.Mitradat'ın (MÖ 160-139) Türkmenlerinki gibi değirmi top sakallı resminin bulundupu parada, Kaşgarlı Mahmud'un gösterdiği Oğuz boyları damgalarından 'Bayundur' larınkini andıran işaret vardır.

Prof.Dr.F.Kırzıoğlu "Kars Tarihi"
(1) M.E.Bosch, Hellenizm Tarihinin Anahatları II



*


If we ask what the ancient writers have left on record with respect to the Parthian nationality, we shall find, in the first place a general consensus that they were Scyths. "The Parthians" says Justin, in his 'Epitome of Trogus Pompeius' "were a race of Scyths, who at a remote date separated themselves from the rest of the nation, and occupied the southern portion of the Chorasmian desert, whence they gradually made themselves masters of the mountain region adjoining it."

These nations wre nomadic, uncivilises, coarse, not to any brutal, in their habits; of a type very much inferior to that of the races which inhabited the more southern regions, felt by them to be barbarians, and feared as a continual menace to their prosperity and civilisation. There is always an underlying idea of dispraise and disparagement whenever a Greek or a Roman calls any race , or people, or custom "Scythic" - the term connotes rudenss, grossness, absence of culture and refinement - it is not perhaps strictly ethnic, since it designates a life rather than a descent, habits rather than blood - but it points to such a life and such habits as have from the remotest antiquity prevailed, and as still prevail, in the vast plain country which extend from the Caucasus, the Caspian and the mountain chains of the Central Asian regions to the shores of the great Arctic Sea.

It is certain that the inhabitants of this tract have belonged , from a remote antiquity, to the ethnic family generally known as Turanian. In the south they are of the Tatar or Turkish type; in the north of the Finnish or Samoeidic. Their language is agglutinate and wanting in inflections; their physique is weak, languid, anaemic, unmuccular ; they have large fleshy bodies, loose joints, soft swollen bellies, and scanthy hair. They live chiefly on horseback or in wagons. Still as enemies, they are far from contemptible. Admirable horseman, often skilled archers, accustomed to a severe climate and to exposure in all weathers; they have proved formidable foes to many warlike nations, and still give serious trouble to their Russian masters.

The Scythian character of the Parthians , vouched for on all hands, and their derivation from Upper Asia, or the regions beyond the Oxus, furnish a strong presumption of their belonging to the Turanian family of nations. This presumption is strengthened by the little that we know of their language. Their names, when not distinctly Persian, which they would often naturally be from conscious and intentional imitation, are decidedly non-Arian and have certain Turanian characteristics.

Parthia 
by Prof.George Rawlinson (Ancient History-Oxford,1893)



PART TÜRKLERİ - MÖ.200-100


ve BENZERLİKLER...!!!
SEMENDER, ARTI İŞARETİ, TAVŞAN,KUŞ, CHİMERA VE TULPAR
MÖ.650 KORİNT / MUSEUM OF FİNE ARTS BOSTON

GÖBEKLİTEPE - SEMENDER MÖ.11BİN


SELÇUKLU 12.YY - AVCI,KUŞ,TAVŞAN,KURT VE ATIN KUYRUĞU DÜĞÜMLÜ
CAM - AFGANİSTAN ÖZBEKİSTAN SINIRINDA , OĞUZ (yani OXUS / AMU DERYA ) NEHRİ YAKINLARINDAKİ BİR SARAYDA BULUNMUŞ




Our Ancestors Who Build the Great Parthia Turkish State 
(247 BC-224 AD)
Begmyrat Gerey - Türkmenistan


...