macaristan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
macaristan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2024 Pazartesi

İskit-Kelt

 

İskit-Türklerinin MÖ 7.yy'dan sonra belirli aralıklarla Macaristan ovalarına yerleştiği, sonradan gelen Kelt kavimleriyle de karıştıkları arkeolojik buluntularla ortaya konulmuştur. Aynı sonuç Ukrayna ve Romanya'da da karşımıza çıkar. Hatta atası Yamnaya olan sözde Savaş Baltası Kültürü (Battle Axe-Culture) içinde dahi Kimmer-İskit karışımı görülüyor.


Bird brooch on the left, is not a "Frankish Art", but Scythian and Hun. The fact is, even it was found in France, does not make this art "Frankish" !

Archaeological findings show that Scythian Turks settled in the Hungarian plains periodically after the 7th century BC and mixed with the Celtic tribes that came later. The same result is also found in Ukraine and Romania. Even within the so-called Battle Axe Culture, whose ancestors were the Yamnaya, a Cimmerian-Scythian mixture is seen.


SB



Celts or Galatians

Kelt Düğümü dedikleri de Türk Düğümü'dür.



6 Kasım 2016 Pazar

Türkiye'de Macar Kökenli Yurttaşlarımız






Gebiz - Macar Köyü


Antalya'nın Serik ilçesine bağlı Gebiz mahallesinde yaşayan Macar kökenli ailelerle görüşen Islak Çarıklar Ekibi, Osmanlı döneminde (17.yy) Macaristan'dan gelerek bölgeye yerleşen insanların yüzlerce yıllık öykülerini dinledi. (Basın)  Gazeteci-Yazar Yusuf Yavuz ve Biyomühendis Çağlar İnce'nin birlikte hazırladığı haber-belgesel (video)





Burada araştırmalar yapan Ali Aksüt:

"Macarlar; Adana, İçel, Ankara, Uşak, Manisa, Kütahya, Hayrabolu, Gölhisar, Eğridir, Isparta, Alanya, Elmalı ve Kalkan çevresine bir Osmanlı fermanı ile iskan edilmişlerdir. Kısaca anlatmaya çalıştığımız Macarlara Balıkesir Çepni’leri içerisinde de  rastlıyoruz. Balıkesir’e bağlı Macarlar köylüleri kendilerini günümüzde Çepni olarak adlandırıyorlar.  Macarlar köyü Çepnileri İnanç olarak Alevidirler. Gazipaşa bölgesi Gölgeli dağı çevresinde Macar yaylası onların konar göçer yaşamının belgelerindendir. Antalya Gazipaşa Macar (Macarköy) de Macarların izleri vardır. Serik Gebiz köyünün eski adı  da Macar Nahiyesidir. Belki de bunların tümü, bir tek Osmanlı fermanının sonucunda bölge ile tanışmışlardır.
          
Kısaca geçmişlerini anlattığımız Macarlar’dan olup, Osmanlı döneminde adı Macar Nahiyesi olan Gebiz’e Doç. Dr. Attila Erdem, Gazeteci Ali Aktaş ve TRT personeli yöre insanı Mustafa Cansız ile birlikte gittik. Bizi alabildiğine güzel bir doğa ve Gebiz’in güler yüzlü Belediye Başkanı M. Cengiz Büyükgebiz karşıladı. Geçmişte nahiye, günümüzde belediyelik olan Gebiz kasabasında ilk bilgileri ondan aldık.
            
Atalarından duyduklarına göre; Gebiz’i kuran topluluk üyeleri; Romanya, Macaristan sınırında bulunan Gebzu denilen bölgede yaşıyorlarmış. Büyük olasılıkla yaşadıkları yerin otlağı sürülerine yetmediğinden ya da bilemedikleri bir nedenden 1620 -1630’lu yıllarda göç edip, İzmit Gebze yakınlarında bir yere gelip çadırlarını kuruyorlar. Bu yere yine söylenceye göre eski yerleşimlerinden dolayı Gebze adını veriyorlar. Yarım asır kadar da burada yaşadıktan sonra bir gün yine sürülerinin otlağı yüzünden komşu aşiret ile kavgaya tutuşuyorlar, kan dökülüyor. Karşı taraf Osmanlı sarayındakileri etkileyince, Gebze’den tekrar göçü sarıp yollara düşüyorlar. Kütahya Gediz çevresinde de iki yıl kadar kalıyorlar. Ancak, bu göç Osmanlı tarafından önemli bir şart ile gerçekleşiyor. 

1700’lü yıllarda Alaiye ile Teke Yarımadası arasındaki sahilde korsanlar kol gezmekte imiş. Osmanlı yetkilileri bir taş ile iki kuş vurma isteğiyle Macarların ağasına; eğer bu deniz eşkıyalarını etkisiz hale getirir isen, ceza görmediğin gibi, aşiretine de bir yurt yeri veririz, diyorlar. Tarihte de bilinen ataları gibi Macarların gözü pek ağası, önerilen koşulları kabul ediyor. Ağa sorumluluklarını kısa sürede yerine getirince Gebiz, Kocayatak, Abdurrahmanlar,  çevresi bunlara yurt yeri olarak veriliyor. İlkbaharın ilk sıcakları ile hayvanları sıcaktan rahatsız olunca göçüp günümüzdeki Gebiz’e yerleşiyorlar. Gerek tarihteki yaşama alışkanlıkları gerekse besledikleri sürüler yüzünden bir iki yıl sonra yaylak yurt arayışına başlıyorlar. Böylece Isparta Aksu Beyşehir arasında bulunan Anamas, Sorkun, Çayır yaylaları günümüze kadar yazlak yurtları oluyor. Gebzu’dan taşıdıkları Urumeli Havaları ile Torosları inletiyorlar.’’Yörük yaşantısı ile başı karlı yüce dağlara gider iken Pınargözü’nün on kilometre yukarısında İkitaş boynu’nun arasındaki ‘’Ak alıç’a’’ gönüllerindeki dilekler gerçek olsun diye bez bağlamayı ihmal etmiyorlar. Burayı ‘’Başlangıç Yeri’’ diye adlandırıyorlar. Kim bilir belki de Serik çevresinde ilk at yarışlarını bu eski biniciler başlatmışlardır.
           
İnsanlık tarihinde dünyanın birçok topluluğu coğrafyalarını, dillerini, dinlerini buna bağlı olarak kültürlerini, yaşam tarzlarını değiştire değiştire günümüze ulaşmışlardır. Zamanın seyri içerisinde bu da doğaldır. Konargöçer toplum yapısındaki bizler için bu cümle daha da geçerlidir.
           
Eski Macarlar köyünün görgülü bir kadınının elinden kahvemizi içtik. Gebiz’in geçmişine meraklı, güçlü bellekli eski terzilerinden Eşref Öztürk ise bundan sonrasını bize şöyle anlattı. Macar köylüleri takribi olarak 1820’li yıllarda acı günler geçirmişler.

‘’…Bizim atalarımızın dedesi ve Gebiz yerleşiminin kurucusu Talancıoğlu Mehmet Ağa’dır. Talancıoğlu’nun yedinde gelen topluluk köye yerleştikten sonra Konya medreselerinden köye bir hoca gönderilir. Hoca bir süre köyde çalışır. Köy gençlerini okutup eğitmeye, din hizmetleri yapmaya başlar. Günlerden bir gün hoca okuttuğu kız öğrencilerinden birisinin yüzünü okşar. Kız, bu durumu annesine, annesi de Talancıoğlu Mehmet Ağa’ya bildirir. O zaman ağanın uhdesinde 400 kadar çadır var imiş. Ağa adamlarına emir verir. Hocayı yakalatıp sırtına taş bağlattıktan sonra, Aksu Irmağına attırır. Hocayı ne şekilde yok ettiğini de, o güne kadar sırdaşı olan Gazak Kâhya’ya anlatır. Osmanlı bu arada kayıp hocayı aramaya başlar. Bu dönemde Talancıoğlu ile sırdaşı Gazak Kâhya’nın araları bozulur. Gazak Kâhya olup biteni Osmanlı askerine anlatınca, köy çevrilip, Talancıoğu yargılanmak üzere, Antalya’ya götürülür. Kısa bir yargılamadan sonra, Talancıoğlu günümüzdeki bugünkü Antalya Meydan karakolunun önündeki kavak ağacına asılarak, idam edilir. Talancıoğlu’nun iki küçük oğlu yetim kalır. Osmanlı Talancıoğlu gibi iki küçük oğlan çocuğunun da yok edilmesini ister. Askerler Battal ve Veli Adlı bu iki kardeşi bir eve kapatıp kapıyı mühürlerler. Yakınları bu iki küçük çocuğu bacadan kaçırıp büyüyünceye kadar heybe ve kazanların içerisinde Osmanlı askerinden saklarlar. Çocukların saklanmasında komşu Honamlı Yörükleri çok yardımcı olurlar. Honamlı Yörükleri yöreye yerleşir iken, Talancıoğlu’ndan gördükleri iyiliği unutmadıklarını Battal ile Veli’yi saklayıp besleyerek gösterirler.  ‘’Ali Bey; biz Gebizliler işte bu iki kardeşten çoğalmayız’’ dedi.
            
Toroslar’ın Eteklerinde, ovanın başladığı yerde ormanlar ile buluşulan bir mekânda Gebiz; küçük, planlı, bakımlı ve güzel bir belediyelik yerleşim yeri. Amacımızı söylediğimiz her Gebiz’li bizi mutlu göndermek için bir şeyler yaptı. Gebiz ve köy mezarlığı Anadolu insanının geçmişine ayna tutmak isteyen araştırmacıları, bilim adamlarını, folklor uzmanlarını bekliyor. Belediye başkanının kültürel çalışmalara karşı duyarlı olduğunu gözlemledim. Anadolu’nun ne kadar renkli olduğunu mezar taşlarındaki Kıbış, Mecek, Tat, Çor, Gök, Sarı gibi topluluk adlarından, yazı içerisinde adı geçen Gazak Kahya adından, eren kimlikli olduğunu gözlemlediğimiz, Seriklilerin deyimi ile ‘’kelicik ‘’ ilgi bekleyen Gök Seyit Sultanoğlu’ndan anlıyoruz. Köyde yaşayan Abdal kökenli ailelerin de Macarlar ile birlikte gelme olasılığını göz ardı etmemek gerek. Köy mezarlığı içerisindeki Gök Seyit Sultanoğlu’nu Serik Tahtacıları da ziyarete gelir imiş. Zaten; Serik ilçesinin orta yerine şimdiki o koca çınarı diken, yanına ilk baraka evi yapan da, Gebizli bir çobanın çocuğu imiş. Serik de o zamanlar sazlık ve bataklıkmış. Bence Anadolu,  algılayabildiğimizden daha renkli bir toplum yapısına sahiptir. Görüp, yaşamadan algılayıp anlatmak zor... Yunuslar’ı yaratan büyük hümanizma da bu renklilikten güç alsa gerektir. Mezarlar ve mezarlıklar hiçbir gerçeği gizlemezler, orada siyasi ticari, etnik, dinsel kaygılar kenarda kalır. Mezarlıklar gerçeği konuşur, dünyanın önde gelen birçok tarihçisi gibi Prof. Raim Gumeroviç Kuzeyev de Macarlar ile Başkırtlar’ı aynı topluluğun üyeleri saymaktadırlar. Gebiz mezarlığındaki Tahtacıların da değişik dilekler ile ziyaret ettikleri Gök Seyit Sultan ile Gebizli köylülerinin atalarından birinin mezarındaki Kazayağı ya da Huyır (Çalı Horozu Ayağı)  adı verilen boy damgaları geçmişteki birlikteliği ya da yakınlığı işaret etmektedir. 

Macarların da dağıldıkları topraklarda Moğol, Kırgız, Kazak, Kıpçak, Peçenek, Nogay Tatarları ortak bir etnonimin üyeleri olarak görülmektedirler. Yani bu topluluklar halk deyimi ile karışmış akraba halklardır. Tümünün Boy damgaları da birbirinin küçük farklılıklar ile benzerleridir. Çoğu zaman birlikte yaşamış, birlikte ya da yan yana yerleşim yerlerine yerleşmişlerdir. Adını Atil yani Atilla’dan alan İtil (Volga) çevresinde yaşayan Başkurtlar arasında Kazayaklı etnonimlerinin ortaya çıkışı, Başkurt etnik tarihinin Kıpçak dönemiyle ilintilidir. R.G.Kuzeyev’e ait olan bu son cümle de Gebiz mezarlığındaki boy damgasının tartışılmaz bir belge olduğunu göstermektedir. Bu damga Başkurt Türkmen-Kıpçakların da Boy damgasıdır. Gebiz’in kimliği köy mezarlığında bu güne kadar korunmuştur. Ancak bunun halka halk dili ile anlatılması gerekmektedir.
                 
Gebiz meydanında Atatürk anıtının ön tarafındaki ahşap bir anıtkapının üzerinde  ‘’ MACARKÖY X CSİKSZENTDOMOKOS altında BİZ KARDEŞİZ 2006 ‘’ yazılı. Gebiz Belediye Başkanı M.Cengiz Büyükgebiz Macaristanda düzenlenen bir Macarlar kurultayına gitmiş. ‘’Köyümüzdeki eski ve yıkılmış olan konaklar ile Macaristandaki konaklarda aynı estetik anlayışı gördüm,’’ diyor.
          
 Komşu Yanköylüler’e biz Tahmasp deriz, diyen Gebizliler ‘’Bize tek tüfekli Macarlı’’ derlerdi, diyerek geçmişlerini dile getiriyorlar. ‘’Sarkın’da yazlayan, Serpe’de güzleyen’’ konuksever Macarlı ya da Gebizliler’i gidip görmek en güzeli. Bilmemek, görüp tanımamak insanları yoksullaştırıyor. Aha şurada burnumuzun dibinde, eski Macarlı yeni Gebizliler sizi bekliyorlar…" (link)




Sekel Kapısı Türk-Macar kardeşliğinin sembolü


Macar araştırmacı Beder Tibor, kitabında, 'Osmanlı döneminde göç eden akrabalarımız, Antalya Gebiz'de yaşıyor' diye yazdı. O günden beri belde Macar akınına uğruyor. Macarlar, akrabalık iddiasında. Gebiz halkı ise ikiye bölündü. Bir kısmı 'Hayır Yörük'üz' diyor. Bir kısmı 'Macar da olabiliriz'...

Antalya Serik'e bağlı Gebiz Beldesi'nde ilginç şüphe... Macar Araştırmacı Beder Tibor'un iddiası Gebiz'i Macarların ilgi odağı haline getirdi. İşte o ilginç öykü: Tibor, 1990'da Osmanlı döneminde Macaristan'dan göç eden akrabalarını bulabilmek için bin 800 kilometre yürüdü, Gebiz'e geldi. Beldenin eski adının 'Macar' olduğunu tespit eden Tibor, mezarlıkta da Macaristan'ın Berdel bölgesinin bayrağına benzeyen motifler, mimari öğelerle karşılaştı. İnsanların renkli gözlü olmasını da dikkate alan Tibor, akrabalarının Gebizliler olduğu kanaatine vardı. Tibor, kitabında Gebizlilerin 18'inci yüzyılda Berdel'den göç ettiğini, 450 Macarın Anadolu'ya yerleştiğine ilişkin efsaneler olduğunu belirtti. Tibor, 'Mezar taşlarının çoğunda güneş, hilal motifi var. Macarlar, mezar taşlarına kimliklerini belirtmek için bayraktaki motifleri işlemişler' dedi. O gün bugündür belde Macar akınına uğruyor.




Gebiz Belediye Başkanı Mehmet Cengiz Büyükgebiz ise iddiaya karşı temkinli: Macaristan'da  Gebzu adında bir yer varmış. Bir bölümü Osmanlı döneminde Gebze'ye, ardından Gediz'e gitmişler. Oradan Gebiz'e geldiklerini duyduk. Gebizlilerin nüfus kağıtlarında doğum yeri hanesinde Macar yazılıdır. 1960'lı yıllardan sonra Serik yazılmaya başlandı. Eski tapu kayıtlarında Gebiz'in adı Macar olarak geçiyor. Ama Osmanlı sınır boylarına toprakları korumaları için Yörükleri de yerleştirmiştir. Yörük kökenliyiz. Akrabalığa ilişkin bir belge yok. Onlar akraba olduğumuzu iddia ediyorlar. Bu konuyu tarihçilere bırakmakta yarar var.

Tibor'un araştırmasının ardından 2006'da aralarında gazetecilerin, yazarların ve Csikszentdomokos Belediye Başkanı Biro Ernö'nün de bulunduğu bir otobüs Macar, akrabalarını görmek için beldeye gelip meydana kardeşlik kapısını dikti. Hıristiyan rahip kardeşlik duası etti, Belediye Başkanı Biro Ernö, Gebiz Belediye Başkanı Cengiz Büyükgebiz'e Berdel bölgesinin üzerinde hilal ve güneş motifi olan bayrağını verdi. O gün bugündür belde, Macarların akınına uğruyor.

Mezar taşlarındaki işaretler, beldenin eski isminin Macar olması Macaristan'dan gelen misafirlerin iddialarını güçlendiriyor. Ancak yöre hakı ikiye bölünmüş. Büyük çoğunluğu yörüklerden oluşan Gebizliler 'Macar değil Yörük'üz' derken bazıları da iddianın doğru olabileceğine inanıyor.

Mustafa KOZAK, 10 Eylül 2011  / ANTALYA





Beder Tibor - Gyalogosan Törökorszagban


„A kezdettől a végig 2600 km utat tettem meg összesen, 84 napot kitevő gyaloglással. Ezalatt átvergődtem a Kárpátokon, a Dobrudzsai- és a Balkán-hegységen, az Uludag- és a Toros-hegyeken, magam mögött hagytam az Erdélyi-medencét, a Moldvai-, Dobrudzsai-, a Balkán- és az Anatóliai-fennsíkot, 306 településen haladtam át, ebből 260 falun és 46 városon. (…) 

Bár több mint ezer kilométerre voltam az itthontól, a török nép páratlan szívélyessége feledtette a nagy távolságot. Nem a vendégnek kijáró tea, a vacsora vagy a szállás volt az, amiért köszönettel tartozom nekik, hiszen azt gyalogútjaim során máshol is biztosították, hanem a féltő gondoskodás, amivel körülvettek. Ilyet csak testvérek, rokonok vagy igen jó barátok között érezhet az ember.” (Beder Tibor)




Gebiz Macar Köyü'nden Mezar Taşları





Farklı bir haber linki 

Hungarians are the descendants of a Turkish village? November 9, 2015




Macar/Sekel ve Orhun Anıtlarındaki Tamga karşılaştırması







ilgili:








24 Ekim 2016 Pazartesi

Macaristan-Sekel Türkleri - Hungarian-Szekel-Turks.(kitap)



Székely Magyar runic script Turkic origin


A székelység eredete (The origin of the Székely) 
* the SZÉKELY story - Huns - The Huns languages - Avars - Khazars, that controversy - Khazars, that Subareans - Khazars, that hephthalite empire - Blake or Vlachs? - Prince Csaba - Aladar, 
* the SZÉKELY STORY scene - the migration theory - Atilla city - Csigle field - the Transylvania etymology - the Szeklers in Transylvania, 
* Transylvania HISTORY: - The Scythian age - the Hun - Gepidia - The Lombards - the Avar age - Bulgarians - the Hungarian Conquest,
* Székely Magyar runic script Turkic origin

Így írtok ti magyar őstörténetet (So you write Hungarian prehistory)

A magyarság jelképei (The Hungarians symbols)

Székely rovásjelek hun tárgyakon (Székely runic symbols on hun objects)


About "Türk Dizabulost" in the article below PDF:

Istämi Qagan (Khagan) - İstemi Yabgu of West Gokturks/Turkish Khaganate: Brother of Bumin Qagan of Ashina (Aşina) Clan, founder of "Gokturk" Turkish Khaganate (AD 552-3 / 575-6) : Called in the Byzantinum cronicles as; "Sizabulus - Stembis Dizaboulos" and the meaning of İstemi is "The spirit of ancestors". - SB

The Holy Crown date of birth, place and application: Geza Varga
(in Hungarian language-PDF)



"Stamps represent God on Earth, the center of the Szekler - Hungarian" is the info they give.
(Szekler - Sekel Turks, descendants of Attila the Hun/Turk)
photos from link - link - link






*



Türkçe-Macarca dil akrabalığının temel çıkış noktası Runik alfabe idi. Sekel topraklarında Türk kökenli runik alfabe uzun süre kullanılmıştı. Rekonstrüksiyonu gerçekleştirilememiş olmakla birlikte bu durum bir tartışma ortamı yaratmıştır.

1992 yılında dil bilimci Géza Varga tarafından Budapeşte’de Yazı Tarihi Araştırma Enstitüsü [Írástörténeti Kutatóintézet] kuruluyordu. Géza Varga aslında bir jeolog olsa da tamgalar ve Macar runik yazısı konusunda iki kitap ve kırkın üstünde makale yayımladı. Sekel yazısının Türk kökenli olduğuna dair Bronz Çağı Yazısı [Bronzkori Írásbeliség] adlı editörlüğünü yaptığı kitapta beş çalışmasını sundu (1993).

Enstitü tüm dünya dillerinin merkezine Macarcayı almış ve araştırmalarını buradan yola çıkarak gerçekleştirmiştir. “Cennet dili” (Varga 1998: 21) olarak tanımladıkları Macarcanın kökenlerini incelerken Sekel runik yazısını temel almışlar ve elde ettikleri bulgularla Hun alfabesinin Sekel harfli Macar runik alfabesi olduğu sonucuna ulaşmışlardır (Varga 1998: 64). Enstitüye göre kendilerinin ulaştıkları verilerle karşılaştırıldığında akademik bilim çevreleri ya şimdiye kadar yaptıkları araştırmalarda uygun yöntemleri izlemediğinden doğru bir sonuç alamamış ya da bu konuya gerektiği önemi vermemiştir (Varga 2001: 39-40). 

Szeged University - TDD/JofEL Summer/Winter 2014, Tehlikedeki Diller Dergisi/Journal of Endangered Languages





ilgili:






10 Nisan 2016 Pazar

Turkish Hungarian Relations in Military Culture Entities






Our aim in this research is to put forward the interactions and relations between Turkish and Hungarian communities’ military culture entities in terms of Art History. Military culture entities mean the equipment with the horse racing supplies used by armies and soldiers such as, bows, arrows, swords, daggers, maces, armours, clothes and harnesses. During the determination of interactions and relations the work of both cultures were examined. The examined samples were especially chosen from the museums in Turkey, Hungary and some Eastern European countries. When we compare these works in terms of construction materials, ornamentation and functionality, they are called attention in first point of sight with the similarities to Turk weapons. However, the reason of those similarities are not true completely to be connected to Ottoman – Hungarian relations only in Ottoman era.



Quiver, Ottoman period - Magyar Nemzeti Muzeum
with Cintemani




Through out the history, influence of the expansion and acquiring new land policies between Asia and Europe resulted in cultural interaction. As a result of those conquests and expansions the arsenals of countries changed hands occasionally, in chaos situations important workshops and skilled masters worked for other strong employers. The usable quality objects found in spoils changing hands were put into use again. All these changes laid the ground work for the interaction of nations’ cultural entities from each other. Another dimension of the cultural interaction was being sent valuable works of important masters to other countries for friendship or political reasons. Many times strong countries employed important artists with high wages without considering their nationalities. In this situation artists transferred their knowledge and experience on their works made for their new employers. (3)


Those relations are valid for Turkish and Hungarian cultures interaction. But for both cultures, the roots of cultural relations start from the earliest migrations from Asia to the west. From early ages some of Turkish Tribes or related Steppe Tribes carried Steppe Art to North Black Sea region and Eastern Europe. The presence of proto – Turkish people is accepted in Scythian community which lived as confederation largely in the North of Black Sea region starting from the VIII th century B.C. (4)  So, starting from Scythians; Bulgarians, European Huns, Avars, Pechenegs and the followers of Turkish style Cuman – Lasians made contribution to the joining of East European region of Turkish art before Ottomans. Later the Ottoman art influence was added onto the layer which they had. (5)




Quiver, Scythian



Steppe zone(generation) lies from Central Asia to the Caucasus and North Black Sea region, including Turkey (especially east, north central, central west Anatolia and Thrace), together with many west European countries to Poland. Turkish tribes being a member of steppe culture carried their national characteristics to new geographies during their immigration from Asia to the west and sometimes they created synthesis with the new cultures they met. At the same time those communities did not reach to the west immediately.


Some of those migrations took a century or more. Inside this common culture called steppe zone there were also non Turk original communities. Since this zone presented similar opportunities to all nations living on it they easily got used to each other. For example small differences between the Hun art and Alan community living inside the European Hun State could only be identified with experts. (6)


There are many important researches of Hungarian scientists for cultural relations of Turkish – Hungarian cultures. Hungarian researcher Geza Feher stated the obvious effect of Turkish communities, such as Bulgarian Turks, Huns, Caspian Turks, Pecheneg Turks and Ottomans on Hungarian life style and defined the start of this influence hundreds years before the arrival of Hungarians to Europe and also stated that the influence continued in Ottoman Turks. The same researcher expressed the obvious effect of Turks either on simple works used by public or on valuable objects used by the rich and the rulers and sometimes the characteristics of both cultures were mixed. The Turk concept expressed here was only limited to Ottoman Turks but excluding the others before Ottoman. So, in his book “Hungarian History III” Hungarian historian Gyula Szekfu expressed that; ”The magnificent life style of Turks effected the lifestyles of Hungarian rulers and increased their glitter. The Turkish influence valuable stones like turquoise and ruby were used in clothes, weapons, even on table ornaments, on capes, buttons, hairpins and badges, by doing so the magnificence of 1001 nights tales were represented. Even the Christian Hungarians tried to stay away the Turkish culture since they were coming from a different religion they submitted the Turks in the field of magnificence…” (7)




Miniature detail showing Mohac Campaign (1526), Bali Pasha and his military persons
(E. Atıl, Suleymanname, New York 1986, s.134)



Turkish – Hungarian relations is a thesis put forward long before contemporary researchers. On his work “Hungaria” in 1536 Miklos Olah expressed the possibility of Hungarians belonging to the same origin as Huns and also stated that Turks are related to Huns with respect of origin. In his work in 1667 Laurentis Toppeltinus de Medgyes searched the origins of many Hungarian words in Turkish language. In 1761 György Pray claimed that Hungarian and Turkish languages are relatives. (8) At the beginning of the 20th century Hungarian Turcologist Aurel Stein who made important researches also stated that the origins of Hungarians are related to Asia and consequently to Turks. (9)


The most important evidence supporting these theories are the Art History objects enriching the museums in Hungary and west European countries’ museums which were found in archaeological excavation sites. Among these findings especially military culture entities attract attention. These findings show that pre – Ottoman Turks communities used military objects such as bows, arrows, arrowheads, swords, daggers, axes, spears, helmets, armours, shields, maces (Bozdoğan) (10), stirrups, bits, saddles, horse covers, horse armours, various helmets, helmets and clothing accessories. Works found European Hungarian graves also show that jewellery and iron arts were developed among those communities. Undoubtedly the most improved examples of those works were found in the Ottoman era. Especially scratched, embossed, filigreed kurgans and stone/bone/nacre inlay work clearly represents the point the Ottoman jewellery reached. Thus, this richness also showed itself in Hungarian art.


Iron and smithery or mineral workmanship had great importance in old Turkish culture. Old Chinese references tell about neighbouring Turkish communities as “blacksmiths of Altai”. In “Ergenekon Epic”, which is a breeding legend in Turkish mythology, iron and smithery have the main priority. Since iron is regarded holy according to Sky (Gök) beliefs Sky Iron (Gök Demir/Kök Temur) adjective is used in some Turkish communities, like Yakuts, blacksmiths had protective gods. All these examples show that iron kept its importance in Turkish culture for thousands of years especially in relation with weapons. (11)


It is accepted by some European researchers that bows, arrows, harnesses and saddles found in Hungarian kurgans were came to Europe with Attilla’s army. (12) The date is certain to 4-5 th century A.C, but according to us, this can take us back to early eras, to 7th century B.C to Scythians. Bow and arrow use in central asia and Altai goes back to Neolithic era. (13) We can see examples of this bow – arrow portray petrography on a Ivolga tribe stone (14), Etrüsk [Etruscan-SB] Vase (6th century B.C) showing Kimmerian knights with bows and arrows (15), golden wall fixture panel (4th century B.C) showing a knight with bow and arrow found in Huniyka kurgan (16), Scythian Vase found in Kuloba village kurgan, displayed in Kiev Museum (4th century B.C) with bow and arrow on it (17), a golden panel showing warriors with bows and arrows (1st – 2nd century A.D) found in Kuban findings in Caucasus region show us how steppe arrow and bow reached to the west before Ak Huns (Western Huns) [White Huns / Hephthalite - SB](18).


Objects such as saddle, horse cover, bit, and stirrup are related to steppe culture and horse breeding. Those objects mainly reached Europe from Central Asia (19). The well kept saddle found in a Hun era kurgan in Borodayevski village located on the left side of Itil River is important. The pommel of the wooden saddle is curved in front and rounded at back, with a length of 60 cm. The saddle is supported with belts passing through holes opened from the tips and middle sections of the pommel. This saddle type is an example of a very common Turkish saddle type (20).



Hungarian Saddle, second half of 17th century, Karlsruhe Museum 
(E. Petrasch et al., Die Karlsruher Türkenbeute, München 1991, s. 124)



Old Turkish communities travelling long distances on horses used horse covers to take the sweat of their horses, made their saddles with high pommels to carry their quivers, holsters and various armours easily and covered them with leather or felt. In time those Turkish saddles and horse cover turned into magnificently decorated objects showing ceremonial richness (21). It is also important that European Hun findings show us Turkish style saddles supported with leather and metal plates over wooden skeleton came to Europe with Huns. The portrayals on Trayan [Trajan's Column-SB] column (92 – 117 A.D) displayed in Bucharest National History Museum are important from the point of horse and bow. In general on the work on which the war between the Romans and nomadic tribes fought, in the scene where the Trayan army seize control of Dacians (communities living on mountains), Dacians are represented as nomadic tribe wearing boots up to their ankles, trousers different from Romans and carrying their bows on their on shoulders. Also imprisoned Dacian horses carrying spoils and horses’ handwork covers is the document of steppe culture passing to the Roman culture.



Left: Turkish Helmet , 16th century, Topkapi Palace Museum, Inventory: 2/1192) 
(D.J. Roxburgh (Edit.), Turks, London 2005, p.338)
Right: Hungarian Helmet, 16th century, Istanbul Military Museum , Inventory: 5575) 
(T. Çoruhlu, Türk ve Avrupa Silahlari Arasindaki Etkileşim, Sanatta Etkileşim, Ankara 2000, p.93)




Researcher Artomov accepts that bows used by Huns were developed by themselves and came to Eastern Europe from Asia through north of Black Sea by Huns as well (22). The maximum length of these bows called Hun bows is 165 cm. Those bows were prepared suitable for the use of cavalry and supported with bone materials on handle while the arrow was being thrown. Also on two ends of bows notches are opened to tie the bowstring made from lamb intestine and supported with bone materials. These bows seem like a united eyebrow when they are stretched and when the bowstring is loosened, they take a circular shape turning to opposite directions. This bow type used in Hun era was also the one used by Ottoman cavalries. (23) Even Turkish bow has a single design to be used on horse by cavalry, the dimensions and the specifications of arrows vary. There are different samples used in trainings, in hunting for different types of animals, in wars for attack and defence positions. The size, technical specifications, type of wood used in production of bow and arrow showed little difference. Arrow heads, called as a” temren/tir” in Ottoman documents used in Ottomans were made of metal, bone or wood according to the size and strength of the bow. Metal arrow heads could be slim, long, sharply pointed with two, three or four wings. Also the rear of the arrow was grooved notched in order to place the arrow easily to bowstring. Feathers were placed on the rear of the arrow to throw it balanced in air depending on the distance. With the help of the feather and arrow tip wings, arrow creates an effective sound while travelling to its target.



Left: Turkish Sword, 16th century, Istanbul Military Museum 
(S. Tekeli – T. Çoruhlu et al., Military Museum Collections, Istanbul 1995)
Right: Hungarian Swords, National Museum of Budapest, 
16th century, decorated in Turkish animal style and embellished with turquoise inlay work. (Lugasi – Temesvary, p. 42 – 44)



Similar relations are available for Turkish swords. Two types of swords can be seen from the beginning of proto – Turks petrography, kurgan findings and other pictured descriptions. In both types of swords, sheaths were used and hung on belts with hook rings. One type of the sword has double edges, straight body, blood channel, hilt and a guard for the hilt. Daggers and machetes are developed from this type of sword. In these samples hilt and hilt guards are decorated with animal motives and display rich jewellery workmanship. In the second type the sword the body is lightly inclined one side is half the other is fully sharp. The classical Ottoman sword was derived from this sword. Yataghans, which are single edged and lightly inclined, developed from the knives in ages and turned into a weapon. Two important examples of European Huns’ swords, which can be found around north Black Sea and Hungaria (24), were found in Kerc and Dimitrievka,in Crimea Peninsula.. On the sword’s golden hilt, found in Kerc, there are rings on the sheath and embossment technique was used on the edge. The sword mentioned in the second center is also a double edged weapon as the first one (25). From the Pecheneg kurgans and Pecheneg nobles’ kurgans in old Bajcs – Farkasd village located in Bajc-Vlkanovo ‘ da Komarom region of Slovakia gem stone pieces, a stirrup and two swords were found together with various objects dated back to the 10th century. On one of the swords, which were used as a sign of nobility, we can see the hilt and the guard for the hilt and also on its body there is a brass embossment and a decoration. However without their hilt covers both swords were the example of typical inclined body swords showing the changes in the 11th century. (26)


Sharp cone shaped helmets with neck and ear covers, chain knitted shoulder capes and especially chain knitted Turkish armours are the typical Turkish military clothing reached to Europe in early ages.



Hungarian Sword, 16th century, National Museum Budapest (Lugasi – Temesvary, p.40)



The protective armour shirt samples with slashes on sleeves and collar came into light in archaeological excavations. Byzantium soldiers took these armour shirts from Turkish communities and Eastern European nomadic tribes. The samples of these shirts can be seen in Budapest National Museum and Bucharest Military museum belonging to Cumans, Lasians, Pechenegs and Tatars. Improved versions of these shirts were used by Seljuk and Ottoman soldiers. The most important art works claimed to belong to Pechenegs take place in the famous Nagy Szent Miklos treasure. (27) 



Pecheneg Vase, National Museum of Budapest 
(Laszlo – Racz, The Treasure of Nagyszentmiklos, Hungary 1985, p.38)




On some of the pots there are Turkish writings which are called “runic” as a result of false naming. One of the most important pieces of the treasure is the jug with number two . On the jug there are scenes showing a gryphon attacking a deer and a cavalry with slanting eyes and beard and moustache wearing a helmet and armour riding his horse. The cavalry is holding a spear with flag in one hand and dragging a prisoner, also a cut-off head can be seen on the back part of the saddle. An armour shirt with the same specification, a shoulder size short cape worn as a sign of nobility and a cone shaped sharp pointed Hungarian helmet can be seen in Istanbul Military Museum. (28) All these mentioned weapon forms were used not only in Anatolia and Eastern Europe but also were still in use in Central Asia. Weapons found in a Lasian kurgan belonging to 13th century, which were presented as treasure gift, in Kazakhstan are important. An iron armour shirt, cone shaped sharp pointed helmet and Turkish style supported bow are important foundlings. (29)


From the remaining works of Cuman – Lasians in Northern Black Sea and Eastern Europe rather light and mobile leather and chain knitted armours were found. From the Crimean samples it can be understood that armour workmanship is rather developed. (30) Besides, from the Central Asia tradition of stone statues (taş baba / balbal) and clothes accessories of these tribes are also important.


One of the most important signs for Ottomans accepting Eastern Europe as a permanent land was moved the capital to Edirne in 767/1366. But,by the conquest of Istanbul in 857/1453 the capital was moved here since the city was located on both sides of the empire. At the strongest era of the Ottoman empire the borders included the whole Balkan region. This region as we had mentioned above were the land of European Huns, Avars, Pechenegs, Cumans and Liasians. We do not know if the Ottomans were aware of that but not separating this region from their mother land could be seen as a sign that they might have known the earlier periods. (31)


In conclusion; when the Ottoman Turkish culture combined with the existing Turkish Culture in Hungarian and Eastern European culture important works of art created in military culture entities as well as in other fields.





Tülin ÇORUHLU 
ASKERİ KÜLTÜR VARLIKLARINDA TÜRK-MACAR İLİŞKİLERİ 
Sakarya Üniversitesi 
SAÜ Fen Edebiyat Dergisi (2009-II)
Tülin Çoruhlu, Bezeme ve Formları Açısından Türk ve Avrupa Silahları arasındaki Etkileşim‟, Sanatta Etkileşim, Ankara 2000, p.92-97

Bu araştırmada amacımız, Türk ve Macar topluluklarının askeri kültür varlıkları arasındaki etkileşimler ve ilişkileri Sanat Tarihi bilimi açısından ortaya koymaktır. Askeri kültür varlıkları ile kastedilen ifade, ordu ve askerin kullandığı ok-yay, kılıç, kama, topuz, gürz gibi her türlü silah, zırh ve miğfer gibi askeri giyim kuşamlar ile at koşum takımlarıdır. Bu ilişkileri ve etkileşimleri tespit ederken, her iki kültüre ait eserler incelenmiştir. İncelenen bu eserler özellikle Türk ve Macar müzeleri ile bazı doğu Avrupa müzelerinden seçilmiştir. Söz konusu eserleri, yapım malzemeleri, biçimleri, süslemeleri, işlevsel özellikleri açısından karşılaştırdığımızda Türk silahları ile benzerlikleri ilk bakışta dikkati çeker. Ancak bu benzerliğin nedenini yalnızca Osmanlı dönemi Osmanlı-Macar ilişkilerine bağlamak tam anlamı ile doğru olmaz. Tarih boyunca Asya ve Avrupa kıtaları arasında süregelen yeni yurtlar edinme ve toprak genişletme politikaları nedeniyle kültürler arası bir etkileşim söz konusu olmuştur.


3) Yaşar Çoruhlu, Erken Devir Türk Sanatı, İstanbul 2007, p.327-328
4) Y.Çoruhlu, Erken Devir Türk Sanatı, İstanbul 2007, p.327-355/ T.Çoruhlu, Gora Halk Sanatları ( Part II: Osmanlılardan Önce Kuzey Karadeniz ve Doğu Avrupa‟da Türk Sanatı (Written by:Yaşar Çoruhlu), İstanbul 2007, p.34-35/Also see. I.Kovrig, Avar Finds in the Hungarian National Museum, Budapest 1975/A.Kiss, Avar Cemeteries in Country Baranya, Budapest 1977/Nikola Daskalov, Weaponary in the Past, Sofia 1989/ Andras Paloczi Horvath, Pechenegs, Cumans, Lasians, Hungary 1989/Gerhart Logthaler,Treasures on the Danube, Graz 1985/Gyula Laszlo -İstvan Racz, The Treasure of Nagyszentmiklos, Hungary 1985/Y.Çoruhlu, Türk Eserlerini Değerlendirmeleri Bakımından Macar Müzeleri, III.Müzecilik Sempozyumu Bildirileri, İstanbul 1997, p.126-137
5) T.Çoruhlu, Gora Halk Sanatları ( II. Bölüm : Osmanlılardan Önce Kuzey Karadeniz ve Doğu Avrupa‟da Türk Sanatı (yazan:Yaşar Çoruhlu), İstanbul 2007, p.43
6) Geza Feher, „Macar Sanatında Türk Etkisi‟, Türk Sanatı ve Tarihi araştırma ve İncelemeleri II, İstanbul 1969, p. 205, 208
7) Geza Feher, Macar Sanatında Türk Etkisi‟, Türk Sanatı ve Tarihi araştırma ve İncelemeleri II, İstanbul 1969., p.206
8) Ahmet Ali Arslan, Türk „Dünyasına Hoş Geldin Macaristan‟, Türk Dünyası Tarih Dergisi,April 1995, p.30-31
9) Bozdogan (mace) is a striking weapon. It takes its name from the bird with the same name. This weapon crossed into the European Culture. Today this weapon is displayed in Eastern European Museums without chancing its original name “Bozdogan”.
11) Y.Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Anahatları, İstanbul 2006, p.36,181,189,193
11) Istvan Bona, Das Hunnen –Reich, Budapest 1991, p.68, f.23
12) A.P.Ocladnikov, Tarihin Şafağında İç Asya, Erken İç Asya Tarihi, (Translated by Deniz Sinor), İstanbul 2000, 90-91
13)A.P. Okladnikov, Ancient Population of Siberia and Its Cultura, Cambridge 1959 p:90,f.21,
14) D.N.Kozak, S.D.Kırjitsky, V.Yu. Murzin, Bıloe Ukraınskay Stepi, Nikolayev 2002, p .25
15) Newyork 2001, Ellen D. Reeder (Edit.), Scythian Gold. Treasures From Ancient Ukraine, p:254-255, f.123
16) Boris Piotrovsky-Ludmilla Galanina-Nonna Grach, Scythian Art, Oxford-Leningrad 1987 f:171-173
17) E.D.Philips. The Royal HordesNomad Peoples of The Steppes, London 1965, p.104.
18) Emel Esin, Türk Sanatında İkonografik Motifler, İstanbul 2004, p.291,293-94, 296-97
19) M. İ. Artamonov, Hazar Tarihi Türkler, Yahudiler, Ruslar ( Translated by D. Ahsen Batur), İstanbul 2004, s. 64-65, 135, 136
20) Selected examples of these Ottoman Era work art can be seen in Topkapi palace and Military Museum in Turkiye as well as in the collections of Karlsruhe Germany, National Museum, Ethnography Museum of Budapest, Bucharest National History Museum and Military Museum. See also. Grup, Askeri Müze Koleksiyonları, İstanbul 1995, Ernst Petrasch, vd., Die Karlsruher Turkenbeute, München 1991,Museum in The Budapest, Corvina, Budapest 1989, Lugası Jozsef-Frenc Temesvary, Kordok Zrınyı Katonai Kiado, Budapest 1988
22) M. İ. Artamonov, Hazar Tarihi Türkler, Yahudiler, Ruslar ( Translated by D. Ahsen Batur), İstanbul 2004, p. 64-65, 135, 136
22) See also Ünsal Yücel, Türk Okçuluğu, Ankara 1999,
23) Bahaeddin Ögel, Türk Kılıcının Menşe ve Tekamülü Hakkında, AÜ Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, C. VI, S.5, Ankara 1948, p.433-438.See the whole article in order to compare with other Turkish swords (p.431-460) .
24) Nandor Fettich, Hunların Arkeolojik Hatıraları, Atilla ve Hunlar, (Translated by:Şerif Baştav), Ankara 1982, p.219.
25) Andras Paloczi Horvath, Pechenegs, Cumans, Lasians, Hungary 1989, p.18-20, 22, 24, 34-35. Picture 21-22
27). Gyula Laszlo – Istvan Racz, The Treasure of Nagyszentmiklos ( Translated from Hungarian by. H. Tarnoy), Budapest 1977. See also Nejat Diyarbekirli, Peçenek hazinesi ve Türk sanatının çeşitli kıtalarda gelişen ortak nitelikleri, Tarih Enstitüsü Dergisi, p. 4-5, İstanbul 1974.
27) İstanbul Military Museum, Inventory: 16526(armoured shirt), 16527(shoulder size armoured cape), 5575(helmet).
28) K.M.Baypakov-Si Tanabayeva- M.N. Sdukov, Drevniye Sokravişa Zapatnogo Kazahstana, Batıs Kazakıstanın Arkeologyalıg Gazinaları, Almaatı 2001, p.138-139
29) Andras Paloczi Horvath, Pechenegs, Cumans, Lasians, Hungary 1989,
, s.44-45, 73, 88, 95-96.
30) T.Çoruhlu, Gora Halk Sanatları ( Part II : Osmanlılardan Önce Kuzey Karadeniz ve Doğu Avrupa‟da Türk Sanatı (written by:Yaşar Çoruhlu), İstanbul 2007, p.66-67




In Hungaria Cuman Turks are called Kunok



Cuman Turk - Warrior - Hungary

Scythian Turk Warrior 

Cuman Turk Warrior - Hungary


Ottoman Turk Warrior

Miniature showing an Ottoman Turk horse archer



Mamluk (Kipchak) Turk


Kipchak Turk on Ahtamar Church (which belongs to Christian Kipchak Turks)


Mamluk (Kipchak) Turks



















ESKİ TÜRK – MACAR İLİŞKİLERİNE DAİR




Türkçe = Kazan ; Macarca = Kazán ; İngilizce = Boiler








Eski Türk – Macar İlişkileri

Eski tarihte göç eden halklar, ıssız yerlere yerleşmemişlerdir. Genelde başka insanların da yaşadığı yerleri tercih etmişlerdir. Tercih ettikleri sahalarda bir azınlık oluşturan yerliler, kültürel bakımdan kendileri kadar etkin değilse, yeni gelenlerle giderek asimile olup kaybolmuşlardır. Böylece, Latince bir ifade ile bir substratum (alt tabaka) oluşturmuşlar ve ancak bazı kültürel özelliklerini yüzyıllar sonra da korumuşlardır.


Bütün Ural halklarının ismini iki şekilde tanırız: Kendi deyişleriyle ve diğer halklar tarafından verilmiş adlarıyla. Macarlara diğer halkların verdiği isim ise Türkçe kökenlidir, Avrupa‟da neredeyse her dilde Türkçe on + ogur şekliyle karşılaşıyoruz ve bu Doğu İslavlar tarafından kelime başına eklenmiş bir h-ile yapılmıştır: Hongroise, Hungarian vb.


Macarlar‟ın kendi dillerinde kendilerine verdikleri isme ilk kez; Fin-Ugor dil akrabalarından ayrıldıktan sonra M.Ö. 5. asırda, Macarların ortaya ilk çıkışlarından yüzyıllar sonra, Müslümanlar tarafından yazılmış Arapça ve Farsça yazılı kaynaklarda, rastlıyoruz. Onları ilk önce Ural dağlarının güney–batısında görürüz. Bozkırın bu bölgesinden gelip geçen Arap ve Farisî seyyahlar-satıcılar gördüklerini not etmişlerdir.


Macarlar, bağımsız olarak sürdürdükleri hayatlarının başlangıcından beri, çeşitli Türk kavimlerinin komşusu, ortağı, alıcısı ya da satıcısı olmuş, Türklerin etkisi altında kalmış ve bu iç-içe ilişki yüzyıllar boyunca sürmüştür. Az önce belirttiğimiz bölgelerde Macarlardan önce oturan Bulgar Türkleri, batıya doğru ilerledikleri için daha sonraki yüzyıllarda Macarlar hep Bulgar Türklerini izlemişlerdir. M.S. 5. asırda Macarlar, Kafkasların kuzeyindeki Kuban nehrine kadar ilerlemiştir. M.S. 800‟e kadar Don ve Kuban nehirlerinin arasındaki bölgelerde bulunmuşlardır. 


Bu bölgede o sıralar barıştan sorumlu olan Hazar İmparatoru‟nun yönetimi altına giren Macarlar, sınır bölgelerinde göçebe bir hayat sürmüş ve sınırları korumakla görevlendirilmişlerdir. Burada Türklerden tarım, meyvecilik ve hayvancılık tekniklerini öğrendiler. M.S. 635-670 yılları arasında yapılan Bulgar-Hazar savaşlarında; Macarlar, Hazarların yanında savaşmışlardır. 7.yüzyıla ait tek ve önemli, yazarı bilinmeyen bir Ravennalı coğrafyacının kitabında da belirtildiği üzere, Onogurların ana yurdu Kuban ve Maiotis nehirleri arasında idi.


Etelköz‟de, Bulgar Türklerinin son kağanı olan Kuwrat, eceli yaklaşınca 650‟de beş oğlunu yanına çağırmış ve onlara birbirlerinden ayrılmamayı tavsiye etmiştir. Ama o ölür ölmez, çocukları sözünü dinlememiş, hemen ayrılmışlardır. Bulgar Türklerinden bir grup bugünkü İtalya‟ya kadar ilerlemiş ve Venedik taraflarına yerleşmiştir. Diğerleri ise Karpatlar Havzası‟na ve özellikle de Balkanlar‟a yerleşmişlerdir. Bulgar Türklerinin daha kalabalık bir grubu ise Hazarların yanında kalmış, 737‟deki Arap akınından sonra Macarların bir grubuyla birlikte kuzey-doğuya, Volga‟nın dirseğine göç etmişlerdi. Bulgar Türklerinin Macarlarla ilişkileri üzerine birçok kaynak vardır; on üçüncü yüzyıldaki Moğol istilası öncesinde o taraflarda hizmet eden Juliánusz isimli bir Hristiyan keşiş bunların arasında hâlâ Macarca konuşanlarla karşılaşmıştır.


M.S. 800‟lü yıllarda Kavar adını taşıyan kabileler, Yahudi dininden kurtulmak için Hazar İmparatorluğu‟ndan ayrılıp Macarlarla beraber batıya doğru, Bulgar Türklerinin en son ayrıldıkları ülkeleri Etelköz‟e (nehirler arası) ilerlemişlerdi.


Bizanslı bir bilgin olan Arethas‟ın M.S. 902‟de yazdığı bir metinde Macarlar‟dan söz ederken onlara Macar değil de, Türk demesi bir tesadüf değildir. Macar dilindeki, Karpatlar Havzası‟na yerleşmeden önceki zamanlardan kalma beş yüze yakın Türk asıllı sözcük, buna tanıklık etmektedir. Bunların tümü bugünkü kelime hazinemizde de yer almaktadır. Bu nedenle yüzyıllarca süren bir Türk–Macar beraberliğini düşünmemiz ve kültürümüzün ortak konularında da araştırmalar yapmamız gerekir. En alt tabaka Türkçe alıntı sözcüklerimiz, yalnızca Macar dili değil, Türk dili tarihi için de çok değerli kaynak sağlamaktadır. 


Örneğin Göktürk alfabesiyle yazılmış birçok metinde yer alan ve eski Türkçeden ödünç aldığımız Eski Türkçe saw (a speech) (Clauson 1972: 782), Eski Türkçe bitig (inscription, book, letter, document) (Clauson 1972:303), gibi bu çağdan günümüze kadar getirdiğimiz sözcüklerin yerine Türkiye Türkçesinde çoktan Arapça ve Farsça kökenli sözcükler geçmiştir. 





Türk Halk Biliminde Macarların Çabaları


Macarların kültüründe Türklerle etkileşimin kanıtları vardır. Macar halk müziğinden etnoğrafyanın çeşitli sahalarına ve özellikle Macar diline kadar uzanan bir alana yayılmış ve kanıtlanmış olan bu etkileşim, yüzyılı aşkın bir süredir araştırılmaktadır. Türkoloji de bu yüzden bizde Macar ulusal bilimleri arasında yer almaktadır.


1870‟te Budapeşte Üniversitesinde kurulan Türkoloji kürsüsünü, bu kürsünün ilk profesörü Ármin Vámbéry‟den başlayarak, József Thúry, Ignác Kúnos, Gyula Németh, Lajos Ligeti ve gibi dünyaca tanınmış Türkologlar yönetmiştir. Bunların tümünün ve bu arada benim de hocam olan kişilerin araştırmalarından söz etmemiş olmam, bir saygısızlık değil de zamanımızın kısıtlı olmasındandır.


İsmini 1866‟da, St. Petersburg‟ta çıkarttığı Proben der Volksliteratur der Türkischen Stämme Süd-Sibiriens adlı eseriyle de tanıdığımız Alman Türkolog Wilhelm Radloff, Macar Vámbéry‟ye örnek olmuştu. İkisi de Türklük biliminin gelişmesinde büyük bir rol oynamışlardır. Radloff‟un bu eşsiz eserinin sekizinci cildindeki neredeyse 600 sayfalık malzeme, Macar Türkolog İgnácz Kúnos tarafından derlenmiştir. Bugün size, izinde en çok yürüdüğüm halk bilimci Kúnos„un araştırmalarından söz etmem gerekiyor.


Kúnos‟un Türk Halk Türküleri adlı kitabı 1998‟de Türkiye‟de yayımlandı. Bu eserin son sözündeki şu bölüm Ignácz Kúnos‟un hizmetini açıkça ortaya koymaktadır: “Türk halk türkülerinin toplanması için 1926‟dan itibaren İstanbul Konservatuvarı, 1936‟dan itibaren Ankara Konservatuvarı çok sayıda geziler düzenledi, binlerce kayıt yapıldı. 1932‟de kurulan Halkevleri, dergi ve yayımlarıyla, 1949‟da kurulan Türk Folklor Araştırmaları Dergisi türkü derlemelerine de yer vererek ve nihayet 1966‟da kurulan Milli Folklor Araştırma Dairesi - daha sonraki ismiyle HAKEM- vasıtasıyla bu alanda epey mesafe kaydettik, kaydediyoruz. Daha önemlisi türkülerimizi millî değerlerimiz katına yükselttik, …fakat bugün elimizde bilimsel gerekleri yerine getiren kapsamlı bir türkü külliyatı maalesef yok (Aynı durum maalesef diğer halk edebiyatı şubeleri için de geçerlidir). Yapılan çalışmalar ise daha çok popüler niteliklidir. Ignácz Kúnos‟un Türk halk türkülerini toplayıp, değerlendirirken gösterdiği özen, gerçekten göz yaşartıcı. Sanıyorum, onu hâlâ örnek alabiliriz.” (Öztürk 1998: 174-5).


Macarlar arasında türkülerle Kúnos‟tan önce de ilgilenenler olmuştu. János Krcsmárik‟in yazdığı “Türk Halk Türkülerine Dair” adlı makale 1879‟da yayımlanmış. Arap harfleriyle yazılmış 18 türkü Macarca çevirisiyle ve uzunca bir önsözle yayımlanmıştır ve bu makale, Türk halk edebiyatı konusunda çıkan ilk Macarca eserlerdendir. Kúnos‟tan sonra da birçok Macar Türkolog konuya önem vermiş, derlemeler yapmıştır.


Macarlar‟ın bir geleneğine göre; bir çiftçi tarlasına giderken yolda bir ceviz bulursa onu yemez, başkalarına da vermez; geleceğe katkıda bulunmak üzere toprağa gömer. Bizim katkımız da Sayın Janos Sipos‟un yönetiminde on yedi yılda çeşitli Türk halkları (Türk, Kazak, Kırgız, Azeri, Tatar, Karçay-Balkar ve diğer) arasında gerçekleştirdiğimiz saha çalışmalarımızın neticesi olarak oluşturduğumuz Türk Halk Müziği arşivimiz olsun. Ümit ediyoruz ki Türk – Macar eski tarihi ile ve gelecekte bilimle uğraşmak isteyenler için hem kaynak oluşturduk hem de izlenmesi kolay bir metot.



MACARLARIN ESKİ TARİHİNE,
ESKİ TÜRK – MACAR İLİŞKİLERİNE DAİR - pdf
Éva CSÁKI

dipnotlar:
-Bu tebliğ, Gazi Üniversitesi‟de 27 Mayis 2004‟te gerçekleştirilen Dr. János Sipos Bir Macar Bilim Adamı adlı sempozyumda sunulmuştur.
-Bereczki‟nin de kabul ettiği gibi Onogur ismi, Orta Çağ Latince‟sindeki hungarus yoluyla diğer Avrupa dillerine girmişti.
-Cayhani‟den sonra birçok tarihçi; Ibn Rusta, Gardizi, al-Bakri, al-Marwazi gibi Macarlardan bahsetmeye başlamıştır (Göckenjan-Zimonyi 2001).
-Yazarı bilinmeyen Hudud al-‘Alam adlı eserin el yazması 1258‟den kalmış. Ural nehrinin çevresinde bir Peçenek yerleşimini yazarken, Rus ve Macarlar‟dan onların batıdaki komşusu olarak söz etmişti. (Kristó Gy. ed. 1995:41).



Hudud-al-Alam haritalarından
Hudûd el-âlem 10.yy
Hudud al alam-The Regions of the World 10th c AD
1. Preface — 2. The disposition of the Earth — 3. Seas — 4. Islands — 5. Mountains — 6. Rivers — 7. Deserts — 8. Countries of the World — 9. Chinistan — 10. Hindustan — 11. Tibet — 12. Toghuzghuz and Tatar — 13. Yaghma — 14. Khirkhiz — 15. Khallukh — 16. Chigil — 17. Tukhs — 18. Kimak — 19. Ghuz 20. Pechenegs  —  21.  Khifiakh  —  22. Majghari  —  23. Khurasan — 24. Marches of Khurasan — 25. Transoxiana — 26. Marches of Transoxiana — 27. Sind — 28. Kirman — 29. Fars — 30. Khuzistan — 31. Jibal — 32. Daylaman — 33. 'Iraq — 34. Jazira — 35. Adharbadhagan — 36. Arminiya and Arran — 37. Arabs — 38. Syria — 39. Egypt — 40. Maghrib — 41. Spain — 42. Byzantium (Rum)  —  43.  Slavs (Saqlab)  —  44.  Rus  — 45. Inner Bulghar  —  46. Mirvat  —  47. Khazarian Pechenegs  —  48.  Alan  —    49.  Sarir  —   50. Khazar  —  51. Burtas [read: Bulghar]  —  52. Baradhas  —  53. The country of the V.n.nd.r  —54. Southern Unhabited lands — 55. Zangistan — 56. Zabaj — 57. Abbyssinia — 58. Buja — 59. Nubia — 60. Sudan — 61. Epilogue


-Kaynağın az olduğu sebepten konu hala karanlıktadır (Ligeti 1986:348), (Golden 1992:102).
-Daha detaylı bir bilgi almak için bk. (Róna-Tas 1996:248).
-İspanya‟da doğmuş Arap tarihçisi olan Ibn Hayyan ve ahalisi al-Bakri da Macarlar‟ı Türk isimle anmıştı. (Róna-Tas 1993:10).

The role of the Turkish peoples in the ancient history of Hungarians is important. From the beginning of their independent life, Hungarians has been neighbours, partners, buyers or sellers to many Turkish clans, has been influenced by the Turks, and this concentric relationship has continued for years. There are proofs about the mutual influence with Turks in Hungarian culture. This influence which has been dispersed in a wide area including Hungarian music, different areas of the ethnography, and especially the Hungarian language, and which has been proved has been researched for over a hundred years. That is why Turkology is among Hungarian national sciences in our country. - Éva CSÁKI







Macarlara diğer halkların verdiği isim ise Türkçe kökenlidir, Avrupa‟da neredeyse her dilde Türkçe on + ogur şekliyle karşılaşıyoruz ve bu Doğu İslavlar tarafından kelime başına eklenmiş bir h-ile yapılmıştır: Hongroise, Hungarian vb....Éva CSÁKI

MÖ.1000'lerde Oğuz ve Ogur olarak ikiye ayrılırlar. Bazı Onogur kabileleri doğuya giderek Tokuzoğuz ve diğer Türk boyları ile MS.5.yy'da Uygur devletini kurar ve bu tarihten itibaren Uygur olarak anılırlar. Halk arasında, Hun kağanının iki kızı "kurt kılığında gelen" iki kurtla evlenip Onogur ve Tokuz Oğuzları doğurdukları anlatılır. (kurt kılığında gelen-kurt kılığına bürünmüş tanrı: Uygurlar,Turgun Almas (1924-2001))....SB

Hungarian is Turkish of origin. In Europe, all other nation called Hungarians as Onogur (Ten+Ogur). Eastern Slav nation called with +h Onogur as Hongroise, Hungarian.... Éva CSÁKI

In 1000 BC Oguz split in two as Oguz and Ogur. Some of the Onogur tribe went to east and mixed with Uyghur Turks. In 5th c AD they establish the Uyghur State with Onogur, Tokuzoğuz (Nine Oghuz) and other Turkish tribes, and came under one name; Uyghur-Uygur. In traditional saga; Two daughters of Hun Kagan married with two wolves and give birth to Onogur and Tokuzoğuz (Uyghurs,Turgun Almas (1924-2001)....SB



Bilge Khan talked about this as follows: "The people Tokuz-Oguz was my own people" . Hana Turkic khanate to 630 years old and used telengetov tribal alliance Tokuz-Oguz as a major military power, "their own heroics in the deserts of the north" .
JS Tengerekov. Telengety. Historical and Ethnographic Essay
Painting - Esengali Sadyrbaev (Kazakh Turk) (google translate from)








İskit içki kabı, Atlar ve Arpa
Türkçe ARPA ; Macarca ARPA (árpa) ; İngilizce Barley.




Heredot, İskit (Saka) leri yazarken: "Targitaos’un oğulları Leipoxais (Lipoksai) , Arpoxais (Arpoksai) ve Kolaxais (Kolaksai)" (IV 5), ya da "Herakles’in oğulları Agathyrsos, Gelonos ve Skythes" (IV 10) olarak tanımlar.


* Targitaos = Tar-Tur, Türk kelimesinin köküdür, tüm araştırmacılar bu konuda hem fikirdir. 

Zaur Hasanov "Çar İskitleri" kitabındaki açıklaması :
* Skiflerin ecdadı Targıtay - İlk insan, töreden, yaradan;
* Lipoksay /(lp-alp) Alpoksay - Alpamış ve Alp Er Tonga; 
* Arpoksay - Çiftçi, saf temiz, kahin - Ekinciler, su, tohumcular, Kahinler;
* Kolaksay - Halkı birleştiren, kollayan, koruyan. 



N.Y.Marr, Tar-Tur terimini kutsal sayar Tanrı'ya bağlar, Heredot'ta Targitay'ın Zeus'un oğlu olduğunu yazar. Targitay'dan Tanrı'nın Oğlu anlamı çıkar (bkz.Bahtiyar Tuncay-Türklerin Gizli Tarihi) . 

* Mirfatykh Z.Zakiev, Targy veya Taryg kelimesinin Türkçede çiftçi anlamına geldiğini yazar. 

* -Axais-Aksai = Ak = Kutsal, Asil, Ak +Sai = Soy 
* Leipoxais = Lipoksai = Lip-lipo-lep, sınır anlamında = Sınırı koruyan Soy
* Kolaxais = Kolaksai = Kola-Kala, başkent, şehir, ülke anlamında = Başkenti, Ülkeyi Koruyan Soy
* Arpoxais = Arpoksai = Arpa , Çiftçi Boyları , Mülkleri Koruyan Soy



Ayrıca, Manas destanında "Tarbagatay" yer adı olarak geçmektedir.

MÖ.8 - 7. yüzyıllara tarihlendirilen İskit-Sakalara ait Şilikti Baygetöbe kurganı Doğu Kazakistan "Tarbagatay" yamacındadır. (Doğu Kazakistan Tarbagatay,Şilikti Baygetöbe Kurganı-Muzaffer Gürsoy;pdf)


Ve Avar Türklerinde Targitay şahıs ismidir (Menander: "568'te Avarların lideri Bayan, Baselius'a elçi olarak Targitai'yı gönderir." der.) ....  !Targitay - Tarbagatay!



Ya da;

* Herakles = Xerokle - Erkle - Köroğlu - Alpamış - Bilgamış
* Agathyrsos = Ağaçeri
* Gelonos = Jelon - Jylan -İlan - Yılan
* Skythes = İskit/Saka/Ashguz/Sguz/Guz/Oğuz.






















- "...daha önce tarafımızdan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin diliyle ilgili araştırma yapıldığını ve İskitlerin dilinin menşe itibarıyla Türkçe ile aynı kökten geldiğini ispatladığımızı bir daha belirtmek isteriz." "Çar İskitleri ve antik Oğuz" Zaur Hasanov