ottoman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ottoman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2019 Cuma

Balyan Ailesi Mimar Değil, Müteahhit



"Muazzam bir kurguyla karşı karşıyayız"
Dr.Selman CAN





"Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayı gibi ünlü Osmanlı saraylarının mimarı, tarih kitaplarında belirtildiği gibi Ermeni Balyan ailesi değilmiş. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde 13 yıldır Osmanlı mimarisi üzerinde araştırmalarda bulunan Yard. Doç. Selman Can, Osmanlı'ya üç kuşak hizmet ettiği bilinen Balyan ailesinin mimar değil, müteahhit olduğunu söylüyor. 

Aileden Senekerim Balyan'ın eseri olarak gösterilen Bayezit Kulesi, Kirkor Balyan'a ait olduğu belirtilen Rami Kışlası, Garabet Balyan'a bağlanan eski Çırağan Sarayı, Nikoğos Balyan'a mal edilen Ortaköy ve Hırka-i Şerif camileri; Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'ndeki belgelere göre Osmanlı'nın son başmimarı Seyyid Abdülhalim Efendi'nin eseriymiş. 

Selman Can, Dolmabahçe Sarayı'nın planlarını da o zaman 16 yaşında olan Nikoğos Balyan'ın çizemeyeceğini, arşivlerin sarayın planlarını çizen kişi olarak son başmimar Seyyid Abdülhalim Efendi'yi işaret ettiğini belirtiyor. Osmanlı Devleti'nin mimarlık örgütü Hassa Mimarlar Ocağı'nın kaldırılmasıyla etkin hale gelen Balyan ailesi, sarayın önemli yapı işlerinin ihalesini almış ve bu gelenek 3 kuşak devam etmiş. 

Serkis Balyan'a Sultan II. Abdülhamid döneminde 'sermimar-ı devlet' unvanı verilmiş. Ancak Selman Can'a göre bu paye, en üst düzey mimar anlamını taşımıyor. Can, Serkis Balyan'ın saraydaki özel bağlantıları sayesinde bu unvanı aldığını söylüyor. Ermeni kalfaların yaptıkları işlerde yolsuzluklara karıştıkları için 19. yüzyılda gözden düşmeye başladığını anlatan Yard. Doç. Selman Can, 'devlet başmimarı' payesi ile onurlandırılan Serkis Balyan'ın bile büyük inşaat yolsuzluklarına karıştığını belirtiyor. 

Can, 1882 yılında başlatılan ve 4 yılda tamamlanan bir soruşturma neticesinde Serkis Balyan'ın, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid döneminde yaptığı yapılardan toplam 200 bin altını zimmetine geçirdiğini ve hakkında açılan dava ile tüm mal varlığına el konulduğunu kaydediyor. Balyan, Ekim 1888'de sarayın başdoktoru Mavroyani Efendi aracılığı ile Sultan II. Abdülhamid tarafından affedilmiş. Serkis Balyan yaptığı inşaatlardan bazıları çöktüğü için de hapis yatmış. Babası Garabet, Serkis'in kefaletle serbest kalmasını sağlamış. 

Ayrıca ailenin hiçbir ferdinin yabancı kaynaklarda belirtildiği gibi Ecole des Beaux-Arts okulunda eğitim almadığı, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Aygül Ağır'ın yazışmaları sonucunda ortaya çıkmış. Belgelerde, Serkis Balyan'ın Ecole des Beaux-Arts'ta okuduğu söylenen tarihlerde İstanbul'da olduğu bilgileri de yer alıyormuş.

Ayasofya Müze Müdürü ve tarihçi Dr. Haluk Dursun da Balyan ailesinin müteahhitliğe daha yakın olduğunu doğruluyor. Ünlü eserlerin mimarlarının ortaya çıkarılması gerektiğini söyleyen Dursun, yıllar sonra bile böyle bir bilgiye ulaşılmasının tarihî kültür için kazanım olacağını dile getiriyor. Dursun, sanat tarihçilerinin ve mimarların bu konu üzerinde durmasını da istiyor."

Habibe DEMİRCAN
Biografi. net, 2 Ocak 2007



"Bizim olan her şeyi araştırıp, çalışıp, ispatlayarak geri alacağız. Emeği geçen değerli Hocalarımızın hepsine ve Aygül Hocama tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Aygül Ağır ayrıca Venedik Ca'Foscari Üniversitesi'nde bu yıl misafir Hoca olarak İstanbul tarihi ile ilgili mükemmel bir ders sundu."

Gönül Biancat, 24.05.2019
Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Venedik Ca'Foscari Üniversitesi'de Bizans ve Ortaçağ Sanat Tarihi Yüksek Lisans





"Muazzam bir kurguyla karşı karşıyasınız"

"İstanbul'un son dönem mimari mirasının Ermeni ve Rumlara mal edilmeye çalışıldığını söyleyen Can; Osmanlı arşivlerinde imar ve inşa kayıtlarına ilişkin binlerce belge bulunduğunu, Türkiye'de sanat tarihçilerinin yeteri kadar Osmanlıca bilmedikleri için bu belgeleri değerlendiremediğini anlattı.

Osmanlı arşiv belgelerine göre, birçoğu Balyan ailesine ait olduğu öne sürülen yapıların gerçek mimarlarının kayıtlarda farklı olduğunu kaydeden Can, şunları söyledi: ''Benzer bir proje Rumlar için de yapıldı. İstanbul'un mimari mirası Ermeni ve Rumlara mal edilmeye çalışılıyor. Bu bilinçli bir adım. Zira uzun zamandır aynı konular üzerine çok sayıda etkinlik düzenlenmekte. Toplumsal bellek belirli konularda şartlandırılıyor. Bu projelerin neden üçüncü ayağı İstanbul'un Türk mimarları değil? İstanbul'da Türklere ait hiçbir yapı yok mu? Projeye destek verenlerin bu soruyu kendilerine sormalarını isterim''.


Dr.Selman CAN / "Balyan Ailesi Osmanlı İmar Sektöründeki Yeri" konferans videosu, 2017




Balyan ailesi mimar değil müteahhitti / Basın 2012

Çırağan Sarayı tarih danışmanı Yrd. Doç. Can, İstanbul’daki birçok tarihi yapının mimarlarının sanıldığı gibi Balyan ailesi olmadığını iddia etti. Prof. Mülayim “Balyanlar yok değil var ancak müteahhitlik, kalfalık yapmışlar”; Prof. Gündoğdu da, “Müteahhitliğini yapmak ayrı, mimarı olmak ayrı” dedi.

Çırağan Sarayı tarih danışmanı Yrd. Doç. Dr. Selman Can, Balyan ailesinin, Ortaköy Camii’nin de aralarında bulunduğu son dönem Osmanlı eserlerinin mimarı değil, müteahhidi olduğunu söyledi. İnşa edilen yapıların kalfalarının mimarları olarak algılandığını ifade eden Can;

“Serkis Balyan’ın Osmanlı’da son baş mimarlık unvanını taşıdığı bilgisi de yanlıştır. Serkis Balyan’a Sultan II. Abdülhamid döneminde bir ferman ile baş mimarlık verildiği belirtilse de, 31 Mart 1878 tarihli bu belge ferman değil bir iradedir ve verilen sermimar-ı devlet unvanı bir kadro unvanı değil, kişisel bir imtiyazdır.

Heybeliada’da inşa edilen ilk Bahriye Mektebi’nin mimarı Kirkor Balyan değil, dönemin başmimarı Kırımlı Mahmut Ağa’dır.  Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu Nikoğos Balyan’ın değil, İtalyan Gaspare Fossati’nindir. Baltalimanı Sahilsarayı (Büyük Reşit Paşa Sarayı) Serkis Balyan’ın değil, İtalyan Gaspare Fossati’nindir. Mecidiye Kışlası (Taşkışla) ve Harbiye Mektebi Serkis Balyan’ın değil, İngiliz mimar William James Smith’indir. Yıldız Hamidiye Camisi Serkis Balyan’ın değil, Ebniye-i Seniyye mimarlarından Rum Nikolaki Efendi’nindir. Sarayburnu Antrepoları Simon Balyan’ın değil, Alman August Jasmund’un eseridir. Malta Karakolu’na ait koğuşların mimarı Sarkis Balyan değil mühendis Seyyit Mehmet Tevfik’tir.

Ayrıca Osmanlı’da son sermimaran-ı hassa unvanını taşıyan Seyyid Abdülhalim Efendi’nin eserlerin birçoğu Balyanlar’a mal edilmiştir. Senekerim Balyan’ın eseri olarak gösterilen Bayezit Yangın Kulesi, Kirkor Balyan’a ait olduğu belirtilen Rami Kışlası, Nikoğos Balyan’a mal edilen Ortaköy Camisi yine Garabet Balyan’ın ismi ile anılan Eski Çırağan Sarayı, Sultan II. Mahmud Türbesi ve Hırka-i Şerif Camisi Abdülhalim Efendi’nin eserleridir.”






Yazan yapana sadık kalmazsa....
SB

20 Eylül 2018 Perşembe

Parlak ve Şans - Glans & Geluk



Seljuk Turks



"Parlak ve Şans- İslam Dünyasından Sanat" Sergisi 
Den Haag Belediye Müzesi'nde 900-1900 arası 300 parça 08 Eylül 2018 - 03 Mart 2019 sergilenecek.

Lakin, parçaların çoğu "Türk Kültürü ve Sanatı"na ait ! "İslam Sanatı" olarak adlandırılmasına şahsen karşıyım, çünkü "İslam" bir dindir ve birçok millet barındırır, ki sanat eserlerinde arapça veya farsça yazması da onu ne "Arap" ne "Fars" ne de "İslam" sanatı yapar! Sanat milletlere göre değişir ve "Türk Sanatı"nın kendine özgü bir stili var! Eserlerin Mısır'dan, İran'dan ya da Suriye'den olması da "o bölgenin halkına aittir", yani "Arap" ya da "Mısır"lı yapmaz ! Buna maalesef bizimkiler de dikkat etmiyor ve Türk Kültürüne ait ne varsa, hanedan, boy veya kavim adlarıyla ayrıştırılması dışında, "İslam" adıyla da "ötekileştiriyor"! "Parlak ve Şans" sergisindeki eserlerin bilgi içeriklerini bilmiyorum, ama netteki kısa bilgilendirmede "Türk Sanatı" yazmadığını söyleyebilirim. 

SB.


Seljuk Turks



NL

08 september 2018 t/m 03 maart 2019
"Glans en Geluk - Kunst uit de Wereld van de İslam"


Titelen als "İslamitische kunst" is niet correct, İslam bevat verschillende nationaliteiten !

Bijvoorbeeld:




- (hoofdfoto) "Moskeelamp met het lichtvers uit de Koran en titels van opdrachtgever, Syrië of Egypte, 1322-1328" ;
Turkse Kunst, behoort aan Mamluk Turks !
Ook als het uit Syrië of Egypte komt !





- "Tegel in de vorm van een ster, Oost-Iran, midden 15e eeuw" ;
Turkse Kunst, Ottoman / Safavid Turks. 
Ook als het uit İran komt, dat betekent niet "het is Perzische Kunst"!




- "Tegel met kalligrafie in reliëf (eretitels van opdrachtgever), Iran, 1200-1400";
Turkse Kunst, Seljuk Turks !



- "Schaal met arabeskpatroon, Turkije, Iznik, circa 1480";
Turkse Kunst, Ottoman Turks !




- "Schenkkan, Iran, circa 1200, kiezelaardewerk met lusterglazuur";
Turkse Kunst, Seljuk Turks !



- "Kom met kalligrafie en streepdecor, Iran, 1200-1250, kiezelaardewerk";
Turkse Kunst, Seljuk Turks !

link1: gemeente museum  /  link2: den haag centraal



Het meeste stukken van de tentoonstelling behoort aan Turkse Kunst ! Ben er persoonlijk tegen de titel "Islamitisch", omdat deze titel scheidt alle werken die aan Turkse Cultuur behoort van elkaar af! Arabische geschriften bewijst ook niet dat de kunst aan "Arabieren" of "Perzen" behoort!






Seljuk Turks


ENG

Titles such as "Islamic art" is not a correct, İslam contains different nationalities! I am personally against the title "Islamic", because this title separates all works that belong to Turkish Culture! Arabic writings also do not prove that the art belongs to "Arabs" or "Persians"! Most of the exhibition belongs to Turkish Art!

For example:

- (main photo) "Mosaic lamp with the light verse from the Koran and titles from the principal, Syria or Egypt, 1322-1328 ";
Turkish Art, belongs to Mamluk Turks!
Even if it comes from Syria or Egypt!

- "Tile in the shape of a star, East Iran, mid-15th century";
Turkish Art, Ottoman / Safavid Turks.
Even if it comes from Iran, it does not mean "it is Persian Art"!

- "Tile with calligraphy in relief (honorary titles of principal), Iran, 1200-1400 ";
Turkish Art, Seljuk Turks!

- "Arabesque pattern scale, Turkey, Iznik, circa 1480 ";
Turkish Art, Ottoman Turks!

- "Pottery with luster glaze, Iran, circa 1200 ";
Turkish Art, Seljuk Turks!

- "Pottery, with calligraphy and stripe decor, Iran, 1200-1250 ";
Turkish Art, Seljuk Turks!

SB.



Turkse Cultuur & Kunst 
Turkish Culture & Art

8 Eylül 2018 Cumartesi

Wolf Dragons and Turkish Shot - Turkish Culture and Art



Relief of "Wolf-Dragon", 13th, Seljuk Turks, İnce Minareli Medrese Museum/Konya


In Turkish mythology and cosmology "Dragon" symbolize the Universe ("Evren"). This became later an expression to use for cosmos.  The word "Dragon" is in old Turkish (Mahmud al-Kashgari) "Büke / Böge" or "Yelbüke", is the origin of the word "Bükmek" (twist), "Bükülmek" (bend). Dragon evolved the Universe, he controls the time; "Infinite Time Cycle", and was the "Time God". Therefore, the Cycle of the Sky was associated with the "Dragon". The word "Evren" for the creature "Dragon" is used today with the word "Ejder / Ajdar".

Lets look at the word "Evren":
"Ev" = Home ;
"Evren" = Universe, Dragon (creature); 
"Evrim" = Evolution ; "Evrilmek" = To evolve
"Evirmek" = Turned around ;
"Çevirmek" = Turned, translate ; 
 "Evirip Çevirmek" an expression : 
example: (Bu işi) evirip çevirebilir misin? = Can you manage (this business)


Primitive human conception was not linear but cyclical. The creation repeated periodical every year; the continuity of the seasons, sun's rebirth, cycle of the moon. That brought the idea of "evolving, turning, timeless, endless great universe"; dragon was chasing his tail... İn Turkish cosmology the Wolf headed Dragon is also the master of the water and air, and the symbol of the state and sovereignty.


Wolf-Dragon with wings, Wooden Door, 3th c, Niya ancient city, Tarim Basin, Uyghur Turks


Textile piece (batik on cotton), Niya ancient city, Tarim Basin, Uyghur Turks


Wolf Headed Dragon, Karatay İnn, 13th c, Kayseri/Turkey, Seljuk Turks


"Wolf-Dragons" was popular among Gokturks (see Bugut Monument, 7th c), Seljuks and Artuqids. But when it comes for giving info about it, always separated with "tribe names", and never used as "Turkish Culture & Art" in museums or articles. Which leads to confusion among peoples who does not know what Seljuks, Artuqids, Safavids or Mamluks are! /(They are just dynasty names, but Turk of ethnic). On the otherhand, a huge art-culture emerges when we combine the arts under "one name" as "Turkish Culture & Art", which was separated with "tribe names". But when it comes to  "Greek" or "Roman" Art, "they" (scholars, museums, etc...) combined all the "tribes" under "one name" !. That's just hypocrisy...


 "Wolf-Dragons", 14th c, Mamluk Turks.
Gateway of the Aleppo Citadel/Syria.

"Wolf-Dragon" represents the Universe
Turns the Universe around

Wolf-Dragon, tile, 16th-17th c Ottoman or Safavid Turks.



Me personally (and some) do not use the word "Turkic", because of the meaning: "The Turkic peoples are a collection of ethnic groups that live in central, eastern, northern, and western Asia as well as parts of eastern Europe. They speak languages belonging to the Turkic language family".

This is wrong expression, especially "collection of ethnic groups", because they are TURK of ETHNİC, and not some strange ethnic groups who came together.

Among us it is; "Siberia Turk (Sibirya Türkü)", "Altai Turk (Altay Türkü)", "Kazakh Turk (Kazak Türkü)" , "Uzbek Turk (Özbek Türkü)", "Saka Turks (Saka Türkü)", etc... and not like "Avar Turkic", "Kazakh Turkic", or "Turkmen Turkic", etc. ... The world is confused about the tribe names, they think that the "tribe names" are in "different ethnic". It is saying like; "Black American and African American" it is just simple "African", or saying like; "American English and England English", but it is just "English". This description applies the languages too: for example; "Kazakh language" or "Azerbaijani language" - There is no Azerbaijani or Kazakh language, both are talking in Turkish - dialect, but Turkish - just simple is that. Given different names "separate the ethics", which are "the same people, same ethnic" ..

Some Tribe names: 
Aqqoyunlu (Ak=White, Koyun=Sheep, Turkoman=I am Turk) , Karaqoyunlu (Kara=Black, Sheep, also written as Qara Qoyunlu, Artuqid (Artuklu), Zengid, Safavid, Afsharid, Seljuk, Ottoman, Pecheneg, Kipchak, Mamluk, Avar, Hun, Khazar, Cuman, Oghuz, Turkmens, Uyghur, Gokturk, Nogai, Kazakh, Kyrgyz, Azerbaijani, Bashkir, Crimean Tatars, Qashqai, Yakut (Saha-Saka), Kumyk, Karachay, Gagauz, Tuvan, Uzbek, Karaite, Bulgar (before slavified), Atabegs, etc. and there are subgroups of these tribes with there clan or family names:

Example: Huns and Oghuzes have 24 tribes and many subgroups, like Ağaçeri Turks (Tree people: in ancient times as Agathyrsi, a Scythian+Hun tribe); or Oghuz tribes like Kayı (Ottoman comes from); Kınık (where Seljuk Turks comes from).... but all of them are TURK of ETHNİC. And many of these Turkish Tribes live in Turkey, and that's why it is called only "Turks". In Dutch they called as TURKSE VOLKEREN; the meaning is TURKISH PEOPLES, and that is one of the right expression.

They do call also as "Islamic", but religion is spread among differend nations. You have under "İslam Art" : Arabic Art, Persian Art, Malaysian Art, etc.... and you have of course Seljuk, Mamluk and Ottoman, but they are as İslamic represented by some scholars and in museum explanations. Somehow, determination of the political identity of the Turks is "Islamic", or with false ethnic identity, which is wrong...

So the art and culture must be written as "TURKİSH CULTURE AND ART", then with their dynasty, tribal or clan name but not as Turkic. So can the rest of the world understand in which ethnic these art and culture belong to...And yes, Hungarians and Turks are related. We are A Huge Family :)

Regards,
SB.


* (Kazakça veya Azerice diye bir dil yoktur, Türkçe konuşurlar, bu sebeple "Azerice" yerine "Azerbaycan Türkçesi", "Kazakça" yerine de "Kazak Türkçesi" denilmelidir. Bu yanlışı maalesef bizimkiler de yapmaktadır!.)


"Wolf-Dragon", bronze plaque, part of a harness.
Seljuk Turks, 12th c, from İran or Irak
David Samling Museum - Copenhage/Denmark

Pars with "Wolf-Dragon" Tail, Seljuk Turks, 12th-13th c



Lamp - 13th Seljuk Turks.
Mevlana Museum / Konya.

Double-headed eagle with pointed ears, in heraldic posture on both sides. Lions with a wolf-dragon head tail. Opposite the lions are two wolf-dragons with knotted bodies and heads turned back. And "Davids Star" is not "Jewish" of origin! 


"Double Headed-Eared Eagle" Coat of Arms of Seljuk Dynasty



"Wolf-Dragon", marble, 13th c, Seljuk Turks
Karatay Museum/Konya

Reliefs of "Wolf-Dragon", 13th, Seljuk Turks, İnce Minareli Medrese Museum/Konya




Mother UMAY with Wolf-Dragon Tail / Seljuk Turks, 13th, Anı-Kars/Turkey


A Reminding!
Do not promote or use other people's culture and art as your own! 
Cover of the book "History of Georgian Art", but this is not a "Georgian Art" it is Turkish Art & Culture.
This is simply a "forgery" !...
center: Seljuk Turks - 12th-13th c; right: Artiquid Turks - 13th c
* Arabic inscriptions does not mean; it belongs to "İslamic, Arabic or Persian Art!" 
And this "shot" is actually "Turkish Shot" and not "Parthian Shot", "culture on art" continues among Turks.
"Parthians" are also a Turkish tribe.




Turkish archery, escapes in front of the enemy, while galloping he turns back and shot the arrow. A war trick that was used among Turkish tribes. Turks lived on horse, sleeps on horse, traveled on horse, fights on horse, and they where seen as one: "Horse-man".... So, they create "Centaurs"... Like the Cimmerian and Scythian Turks...








Unbreakable records belongs to ;

Tozkoparan İskender (15th c) = 1281.5 (gez) /846 m.

and Bursalı Şüca (16th c) range 1271.5 (gez) 

Sultan Mahmud II (1785-1839), in 1817, he has taken 1200 (gez), and the American ambassador was surprised.
In the 19th century the criteria was fixed to 1 (gez) = 60.74 cm

European Archers record ;300 m. 
While a Turkish Archer could not have been nominated in the Ottoman Empire if it is not 600 meters....



Artiquid (Artuklu) Turks (coin - 13th c)
with "Wolf-Dragon" Tail as Centuar, with "Turkish Shot"

Turkish Warrior; "Turkish Shot" and Horse with "Knotted Tail"
Left: Tarskii Northern Ossetia,catacomb 6 (8th-9th c AD)
Right: Sulek- Khakasia (Hakasya) 

Turkish Khaganate (i.e. Gokturks), 7th-8th c

White Hun Turks (Hephthalites), 5th-6th c

Khazar Turks, Belt - 6th-9th c

A Khazar Turk on hunting (detail from a pot)

Khazar Turks, Belt - 6th-9th c

Mamluk Turks 14th c

Turkish Warrior, Akdamar Church/Van-Turkey

A Turkish Warrior; Tang-Turk period, 7th c, "Turkish shot" and his "Horse with Knotted Tail".
Not a phoenix, but a rooster, and not "China Culture" as the museum says! Look for Seljuk Turks "Rooster shaped Vase"
(The word " T'u-küe " in Chinese sources is the word " Turk ".)

"A Turkish Warrior", Khazar Turks, Belt, 7th-10th c

"A Turkish Warrior", Seljuk Turks, 11th-13th c



A Turkish warrior with his horse "knotted tail", "Turkish-Shot", cylinder seal, 1000 BC
Those who do not want to admit that the "Parthian Shot" (and Parthians) is a Turkish tradition (and tribe) show immediately this picture. However, it writes "Steppe Rider" in the text above, and according to the fact, the Assyrians are not "Steppe Riders", neither are the Persians! (Persians are also to be seen first in 800 BC). 
Maybe Mongolians were in 1000 BC in Mesopotamia !!! :D :D
Because of the date (1000 BC) can not be named as "Parthian Shot",
Parthian name came first in the 3rd c BC on the records.
Three thousand years of Turkish culture and continuities in art ...
SB





Not "Turkic" or "dynasty-tribe name", more accurate name to use is the "surname": "Turks" "Turkish", so...
Turkish Culture & Art

14 Ekim 2017 Cumartesi

Özünden Türk Olan Bir Sanat: Minyatür





Türk Minyatür Sanatı
Kitabı al-Diryak (Antidot Kitabı), 1198/9 -  Paris Ulusal Kütüphanesi



Dr. Mahmut NAHAS


Bu konuşma, burada, büyük İslâm uygarlığına Türklerin payı üzerine geçen yıl yapmak şerefine ermiş olduğum ve bunda uygarlıkları milletlerin değil, fakat egemen sınıfın yarattığı, onu geliştirdiği ve ona kendi zevk ve kişiliği damgasını vurduğu üzerinde durduğum konuşmanın devamıdır. Hatta, bu konuşmada, göze çarpan örnek olarak Mısır’ın Firavunlar, Yunan -Roma valileri ve İslâm çağlarında yaşadığı birbirinden çok ayrı 3 uygarlıktan söz ettim.


Bir de, komşu hatta akraba olan ve efsanelerde ve tarihte savaşları ya da birleşmeleri dolayısiyle sözleri edilen iki ulusun, İranlılar’la Turanlıların, iki yönde sık sık geçtikleri karışık bir sınırı belirlemenin olanaklı olması ölçüsünde Türklerin ve Türk uluslarının yurtlarını belirlemeye çalıştım.


Eski Türkistan, Batı’da Hazer Denizi, Doğu’da Çin, Kuzey’de Sibirya, ve Hazer Denizinin güney kıyılarından geçen bir yançizginin içinde bulunan bütün memleketleri içine alan bir yurt olarak saptanabilir.


Demek ki Türkistan şu ülkeleri kapsamaktadır : 

1 ) Başlıca kentleri çagatay Türkçesi konuşan Semerkand, Buhara vb. olan Mavera-i Nehir (Oksüs-ötesi) ; 

2) Amudaria (ümmüderya) ırmağının Batısında, Hazer Denizinin Doğusunda, İran’ın Kuzeyinde ve Hvarezm’in Güneyinde bulunan Horasan. Burası, başkenti Ekbatan olan Part’lar ülkesinin yeridir ; zira Part’lar, Türkmenlerle Kürd’lerin atalarıdır. Horasan’ın başlıca kentleri : Herat, Belh (Afganistan’da) ; Merv (Türkmenistan Sovyet Cumhuriyetinde), ve Nişabur (şimdi İranda) dır. 

3) Horasan’ın Kuzeyinde, Kvarezm denizi (Aral gölünün eski adı) nin ve Alt-Amudaria’nın Batısında ve Hazer Denizinin Doğusunda bulunan Hvarezm. Başkenti Hvarezm (şimdi Hive).


Daha sonraları Türklerin İmparatorluğu çok büyüdü, Çini, hemen hemen bütün Hindistan’ı, İran’ı, Arabistan’ı, Mısır’ı ve Avrupa’nın pek büyük bir parçasını içine aldı.


Sonra, Türklerin büyük İslâm uygarlığındaki paylarından söz ederken, İslâm’ı, sızma ile ya da fetih ile kabul eden, bütün Türk kabilelerini: Bui’leri, Selçukluları, Gaznelileri, Harezm’lileri, Moğol’ları, Timurileri (ve bunlarla birlikte Hint Moğollarını), son olarak da Osmanlıları saydım. Bütün bu belirlemelerden sonra Türklerin bütün alanlardaki başarı paylarından söz ettim.


İlkin, askerlik alanında: Şunu söylemek isterim ki, bu kez Türkiye’de bulunduğum sırada, iki büyük hatırlama töreninde bulunmak mutluluğuna eriştim; birincisi, 900 yıl önce büyük kahraman Alp Arslan’ın Malazgirt’te, kendisininkinden 4 misli büyük Rum ordusunu ezdiği, böylece, İmparator Romanos Diogenes tarafından tehdit edilen bütün İslâm, uygarlığım kurtardığı parlak zaferdir. Bunun kadar önemli olan ikinci olay, kahraman Gazi Mustafa Kemal’in, Rum’ların ordularım Sakarya’da mahvetmekle yalnız Türklerin bağımsızlıklarını değil, kurtlar arasında parçalanmasına karar verilen bütün yakın Doğu’yu kurtardığı büyük zaferdir.


Ve 2 Türk kahramanın hatıralarını büyük saygı ile selamlamak için bu fırsattan faydalanmaktayım. Onceki konuşmamda Türklerin bilim alanındaki paylarını da ayrıntılı olarak söz konusu ettim ve. A1 Hvarizmi, Al Farabi, Al Biruni ve üstadlar üstadı İbn Sina gibi büyük Türk bilginlerin ve listesi okunmayacak kadar uzun bütün bilginlerden söz ettim.


Ayrıca Arap edebiyatında ve gramerinde ya da din incelemelerinde önemli yapıtlar meydana getiren Türk edebiyatçılarının ve imamlarının listesini okudum. Bunların başında Abu Abdullah Mohammed İbn İsmail,Hadiste enbüyük otorite, ve “Al Cami’al al Sahih”te Peygamberin sözlerinin kompilatörü İmam al Buharî bulunmaktadır. Son olarak Türklerin Rodaki’den Mevlâna Nureddin Abdurrahman El Cami’ye kadar Fars edebiyatındaki paylarını tartıştım.


Ve burada, Farsça yazdıkları halde Türk oldukları, kesin olan şair ve edebiyatçıları kısaca incelemek üzere an için durmak istiyorum. Bu vesile ile şunu kayd edelim ki yıldırım Bayezid 1402 Ankara Savaşının arefesinde Timur’a, boyun eğmesini istemek için Farsça bir mektup göndermiştir, işte, Türk oldukları kuşku götürmez olan iki büyük kral, çok önemli bir savaştan önce, birbirlerine Türkçe değil, Farsça yazıyor -O zamanın protokolu böyle idi.


Bunun içindir ki Semerkand’ın banliyösü Rodak’ta aynı kent’te ölen ve Buhara’da Samanoğlu prens Nasr’ın şarkıeısı olan Rodaki Farsça şiirler yazıyordu.


Bunun gibi, Semerkand’da doğup ölmüş ve Buhara’da Nuh ibn Mansur’un sarayında yaşamış olan Dakiki (930-980) de Farsça şiirler yazıyordu, Dakiki’nin yapıtını (Kedi-Name’yi) tamamlamakla görevlendirilen ve Türk kenti Tus’ta doğup ölen Firdevsi (934-1020 ) uzun zaman Sultan Gazne’li Mahmut’un sarayında yaşamış; bu hükümdar onu Dakiki tarafından başlatılmış olan İran Tarihi’ni tamamlamakla görevlendirmiş; bu da, çok ünlü ”Şahname” olmuştur, Aynı durum, bütün İran Edebiyatı boyunca tekrarlanmaktadır, şöyle ki:

Ömer Hayyam, Horasan’ın başkenti Nişabur’da doğmuş ve ölmüştür (1038-1123), Selçuklu Sultan Melikşahın’ın sarayında astronom olarak yaşardı. Büyük matematikçi ve astronom olan Ömer Hayyam bilim yapıtlarını Arapça, ama şiirleri Fars yazmıştır. Bu gün onun bilimsel çalışmaları unutulmuş; kendisi ancak “Rubaiyat”ın yazarı olarak zikr edilmektedir.


Azerbaycan’da Firuzabat (bugünkü Tiflis) kentinde doğmuş, bütün ömrü boyunca yaşamış ve ölmüş olan Nizam, hiç katkısız olarak Türk’tür. İran’da hiç yaşamadığı halde şiirlerini Farsça yazmıştır.


Büyük Sufi şairi ve ünlü ”Kuşların Mantığı” yazarı Al Attar (1129-1220), Horasan’ın başkenti Nişabur’da doğmuş ve ölmüştür. Attar’ın Tilmizi Celalettin Rumi (1201 -1273) Belh’te doğdu ve bütün ömrü Konya’da geçti. Burada Mevlevi tarikatım kurdu. Kendisi Konya’da ölmüş ve gömülmüştür, ama ünlü Mesnevi’si Fars dilinde yazılmıştır.


Nihayet, İran şiirinin altın çağının haklı olarak son şairi sayılan Cami (1414-1492) de Timuri sultanların başkenti Herat yakınında Cam’da doğdu ve öldü. Nizameddin Ahmed ibn Şemseddin Şaibani’nin oğludur. Demek ki halis Türktür, madem ki Şaibanî Uzbek’tir ve Herat’ta Timurî Türk Sultanlarının sarayında yaşamıştır. Cami bu Türk atmosferinde, Sultan Hüseyin Baykara ile veziri Mir Ali Şir Nevaî’nin yanında yaşıyordu. Ali Şir Nevaî büyük bir edebiyatçı ve çagatay Türkçesinin en büyük şairlerinden biridir. Mevlana Cami de bir kaç Türkçe yapıt yazdı, ama başlıca yapıtı olan ”Heft Öreng”, Farsçadır.


Adlarını saydığım bütün şairler kesin olarak Türk’türler ve Türk prenslerinin saraylarında yaşarlardı, ama bu saraylarda Farsça konuşulduğundan, bu şairler Farsça yazmak zorunda idiler. Tıpkı Bağdad’da büyük Abbasî çağında ibn El Rumî ve Abu Nevas gibi Arap olmayan şairlerin, şiirlerini sarayın dili olan Arapça yazmaları gibi.


İslâm Sanatlarındaki Pay :

Türklerin kuşkusuz en büyük payları olduğu alan, İslâmın yayılması üzerine Orta Doğu’da adeta hiç yoktan yaradılmış olan İslâm Sanatları alanıdır. Bu sanatların çoğu, gelişip gerçek olgunluklarına ancak 12. yüzyıldan sonra, Türklerin İslâm aleminin hemen hemen her yerinde egemen olmaya başladıkları zaman erişmişlerdir. Fakat bu kısa sohbette şu sanatlarda Türk etkisinden gereği gibi söz etmek zordur : Geçtikleri her ülkede kendi damgalarını vurdukları mimarlık; halı ile kilim; doğu müziği denen, ama aslında yaradılış ve gelişme bakımlarından Türk olan müzik; Türklerin İran’da ve çok daha fazla İstanbul’da sanatların en güzellerine bedel ince ve zarif bir sanat haline getirmiş oldukları hattatlık.


Böylece, hattatlık ve tezhipten, kitap sanatlarını tamamlayan Minyatür’e geçmiş oluyoruz. Her şey gösteriyor ki, minyatür, özünden Türk olan bir sanattır; çünkü: 


l – 632′den 12. yüzyılın başlarına kadar geçen 5 yüzyılda hiçbir resim sanatı denemesi yok,


2 -Türklerin Bağdad’a gelmesiyle ilk minyatürler görülmeye başlıyor. Türklerin Suriye ve Mısır’a yerleşmeleri ile bu ülkelerde ilk resimler görülüyor. Bütün bunlara Arap resmi denmekte,


3 -Türklerin İran’a Prens olarak gelmeleriyle, İlhanî, Timurî, Safevî vb. denen ilk resimler görünüyor; bunlara İran1ı denmekte, ama hiçbir zaman Türk denmemekte,


4 -Türklerin hiç bulunmadıkları bütün İslâm ülkelerinde ; büyük bir uygarlığa ve yüksek bir kültüre sahip olan Kuzey Afrika’da ve Endülüs’te de resimle hiç uğraşılmamış,


5 -Timurî Moğol’ların Hindistan’a gelmeleriyle burada Moğol denen resimler baş gösteriyor,


6 -Bu ülkelerdeki Türk hanedanları ortadan kalktıktan sonra, minyatür, son Türk hanedanı Kaçar’ların 1924′te gittiği İran ile, tabii, Türkiye dışında ortadan kalktı. Bu iki ülkede minyatür, 18. yüzyılda yerini Batı tipinde resme bırakıncaya kadar yaşadı.


Fakat bütün bunlar teori. Ve teoriyi sağlamca pekinleştirmek için, Batı sanat tarihçilerinin adlandırdıkları türlü okulları, yani Arap ve en çok İran okulunu inceleyip çözümlemeliyiz.


I. Arap Minyatürü :

Arap resminden söz etmek tamamen gülünçtür, çünkü Araplar, ne İslâm’dan önce, ne İslâm’dan sonra, hatta ne de bilim ve felsefenin en yüksek noktaya eriştiği ve Yunanlıların pagan felsefesinin özgürce tartışıldığı vakit (9., 10. ve II. yüzyıllar), hiçbir zaman resim yapmamışlardır. Keza şan, raks ve müzik gibi pek ortodoks olmayan sanatları çok yüksek bir mükemmellik aşamasına, şarkıcı ve müzikçileri saygıdeğer bir toplumsal aşamaya eriştirdikleri vakit de resimle meşgul olmamışlardır.


Bu ülkelerde ” Arap” minyatürlerine tanıklık etmek için Türklerin Bağdad’a ve türlü Arap ülkelerine gelmelerini beklemek gerekir; 1251′de Bağdad Hülâgû Han tarafından zapt edilince ve bu kent Türk halife ya da sultanlarından yoksun olunca, minyatür ortadan çekildi.


Şimdi, bu ” Arap” minyatürleri tarihlerinin siyasal olaylara uygun düşüp düşmediğini, böylece de tezimizi doğrulayıp doğrulamadığını kısaca görelim: Bunun için örneğin Ettinghausen’in ”Treasures of Arab Paintings” adlı kronolojik sırada düzenlenmiş kitabını alıp, verileri 3 devire ayıralım.


I. Devir : 1199′dan 1222′ye kadar sürer ve bunda minyatürler Irak’ın kuzeyinde ve Musul’da, bu alanın ve bütün Suriye’nin mutlak hakimi olan Atabey’lerin saltanatı zamanında yapılmıştır. 1199′dan olan en eski minyatür, Musu1′da ”Tiryak” kitabını ve sonuncular Suriye’de 1222′de ”Makamat al Hariri” nin bir nüshasını süslemektedir.


2. Devir : 1225 ten 1250′ye kadarki Bağdad minyatürleri ; bunlar, Dioscorides’in ”Materia Medica” sının bir kopyası ile ”Makamat al Hariri” nin birkaç kopyasını kapsamaktadır.


3. Devir : 1300′ den 1500′ e kadar Suriye ve Mısır minyatürleri ; bu devir, Türk Memlûklarının Mısır ve Suriye’ye yerleşmelerinin ve Hülâgû’nun bu ülkelere yürümesini durdurmalarının hemen ardından gelen devirdir. Kolleksiyon, ”Makamat” tan, ”Kelile ve Dimne” den, hayvan masallarından vb. kopyaları kapsamaktadır. Bu devirde Mısır en kudretli Türk devleti idi. Ve en mükemmel Kur’an kolleksiyonu Kahire’de bu devirden kalmadır.


Olayların gidişi açıkça görülüyor: Kuzey Irak’ta ilk bağımsız Türk devleti (Atabey’ler) ; karşılık: ilk minyatürler. Türkler Bağdad’ta mutlak egemen oluyorlar; minyatürler görünüyor. Türkler Bağdad’ta yoklar; minyatürler ortadan kalkıyor. Türk Memlûklar Mısır’da yerleşiyorlar; Mısır’da ve Suriye’de son minyatürler görülüyor.


İran minyatürlerinden söz açmadan önce, İran’ın, İslâm’dan önce, Türk Sultanları zamanında gelişmiş olan bu büyük okula köken ya da tohum olabilecek bir resim okuluna sahip mi idi ? Bunu inceliyelim. İran’da İslâm’dan önce iki büyük devlet kurulmuş ve bunların her biri birer büyük uygarlık bırakmıştır.


İlki, Birinci Kiros tarafından kurulan ve Kambyzes ve daha çok I. Dara tarafından büyütülen Ahemanış devletidir. Bu devlet 2 yüzyıldan fazla yaşamış ve Büyük İskender’in fethi ile sona ermiştir. İskender, bütün insanların kardeş olacakları bir dünya kurmak hayalini kuruyordu; bunun için son Ahemanış hükümdarı III. Dara’nın kızı ile evlendi ve Pers kırallarının geleneklerini kabul etti; aynı zamanda, İran’ı Hellenleştirmeye uğraştı. 323′te ölünce, İskender’in kalıtımından İran, generali Selevkos’a düştü ve böylece Selevkos’lar hanedanı kuruldu (İsa’dan önce 305-64) ; bu hanedan da İran’ı Hellenleştirmeye çalıştı ve başkenti Dicle üzerinde Selevkia (Bağdad), ile Fırat üzerinde Selevkia, Hellenistik düşünüşün birer gerçek türeme merkezi oldular. Ve bu, İsa’dan önce 250′ye, Parth’lar kıralı I. Arsas (Arşak) Selevkos’luları İran’dan kovup Arsas’lar hanedanını kuruncaya kadar sürdü. Parth’lar Yunanlılara ve İsa’dan önce 250′den Miladi 224′e kadar Romalılara karşı savaştılar; bu son tarihte imparator Trajanus’a yenilen Parth’lar, Sasani kral Ardaşir tarafından ilhak edildiler. Ardaşir, son Parth kralı Ardavam’ın kızı ile evlendi.


Sasaniler de Bizans’ın temsil ettiği istilacı Batıya karşı savaşı kahramanca ele aldılar. Kral Şahpur imparator Valerian üzerine ve I. Keyhusrev Justinianus üzerine daha da parlak bir zafer kazandı. Dört yüzyıldan uzun bir zaman (224-641) İran Doğu’nun Batı’ya karşı şampiyonu oldu. Muhakkak ki Ahemanış’lerle Sasaniler büyük bir uygarlık kurmuşlar ve türlü başkentlerinde (Persepolis, Suza, Ktesiphon vb. de), mimarlık, kabartma, heykel sanatlarında büyük aşamalara eriştiklerini gösteren büyük anıtlar bırakmışlardır. Fakat resimde hiçbir şey ! -Belki, Taki Bustan ‘ da ve Nakşi Rüstem’de renkli dev kabartmalar. -Fakat küçük boyutlu gerçek resim, Mısırla sürekli temasa ( -525 ten itibaren), I. Dara’dan ( -321) beri Yunanlılarla temasa ve 641′e kadar Roma ve Bizans’la temasa rağmen, yani toplam olarak 11 yüzyıldan çok bir zaman, resmin çok gelişmiş olduğu ülkelerle temaslara rağmen, İran, büyük uygarlığı içinde, mucizeye yaklaşan o minyatür gelişmesini önceden haber verebilecek bir resim okuluna sahip olmamıştır.


641′den, İslâm fethinden sonra, İran İslâm Devletinin bir parçası idi, ve o sırada, başka İslâm ülkelerinde olduğu gibi, o zamanın geçmişi ile o zamanın hali arasında gerçek bir kopma oldu. Bu İslâm dünyasında, yeni ilkeleri ve yeni sanat ve kültür anlayışı olan yeni bir toplum meydana geldi. Ve İran bu uygarlığa iştirakte birinci oldu; bu uygarlıkta, insan vücudunun tasviri kesin olarak yasak olmamakla birlikte, pek istenmiyordu. Bu İslâm ailesinin aktif üyesi olan İran, Medine’den, sonra Dımışk’tan, en son Bağdad’dan gönderilen valilerle yönetildi-ve 1251′de Bağdad’ın düşmesine kadar kendi kentlerinden birinde yerleşmiş, kendine öz bağımsız bir hükümete sahip olmadı; ve ilk hanedan, Hülâgû Hanedanı, yani Bağdad’ı yok edenden gelen İlhanlar Hanedanı olmuştur. Bu hanedan 13. yüzyılda Tebriz’e yerleşti, ve tam işte o zaman, sanat tarihçilerinin İlhanlı ya da Moğol minyatürler dedikleri ilk İran minyatürleri görülmeye başlamıştır. İlhanlı devleti 1251′den, Timur’un başkent olarak Semerkand’ı seçerek devletini kurduğu 15. yüzyıla kadar devam etmiştir. Sonra Timur İran’ı oğlu Şahruh’a (1405-1447) verdi; bu da başkent olarak Türk kenti olan Herat’ı seçti ve burayı edebiyat ve sanatın büyük bir merkezi kıldı. Halefleri Sultan Abu Said (1448-1468) ve Sultan Hüseyin Baykara (1470-1507) Herat’ta ünlü resim okulunu geliştirip en yüksek aşamasına eriştirdiler. Buna, sanat tarihçileri, ”Turanid okulu” derler.


Timurî minyatürlerden ayrıntıları ile söz edebilirdim. Fakat İran’da ilk görülen Moğol minyatürleri ile ilgili olarak şunu söylemek isterim ki, bunlar bize bilhassa, göçebe hayatın sahneleri ve 13. yüzyılda henüz İslâm’ın silemediği Şamanlıkla ilgili sahneleri de, bilhassa Mehmet Siyahkalem kolleksiyonunda, sorun’un anahtarını vermektedir. Burada, bu minyatürlerin kökeni olamıyacak olan İran’dan çok uzaktayız.


Sonra Safevi’ler devri, ondan sonra da Kacar’lar ve nihayet bugün, İran’a Orta Doğu’da büyük ulus yerini yeniden veren şanlı Pehlevi hanedanı geldi.


Demek ki şu sonucu çıkarmak gerekiyor: Minyatür sanatı İran’da bu kadar iyi gelişmişse, bunun nedeni, nerede hüküm sürdülerse, bir Türk sanatı olan ve başka yerlerde olduğu gibi burada da kendileri gelmeden var olmayan minyatürü, Türk hanedanlarının yüreklemiş olmalarıdır.


Şimdi sonuç verici bir analize geçelim. Zira dünya kültür örgütü olan UNESCO tarafından seçilip yayımlanan koleksiyonu gözönünde bulunduracağız. Koleksiyon, en yetkili uzmanlarla (Basıl Gray, Ivan Stchoukine ve Andre Girard) anlaşılıp Tahran’ın yetkili makamları ile birlikte çalışmalar sonucunda meydana gelmiş ve ”İran Minyatürleri” adını taşımaktadır.


Bu albüm, varsayımımızı doğrulamak için en iyi destektir.


1 – Gerçekten albüm 6 el-yazmasını süsleyen 35 minyatürü içine almaktadır. El-yazmaları şunlardır: Timuri Prens Baysungur için 1430′a doğru yazılmış ve -9 minyatürle -resimlenmiş, Firdevsî’nin Şahnamesinin bir kopyası (Planş 1-9). Ama gördük ki kitabın yazarları, Türk prensleri için çalışan Türklerdir. Ve bu kopya, bir Türk kenti ve Timurî Türk hanedanının başkenti Herat’ta, birçok Türk hattat, tezhipçi ve ressamın, -kendisi de bir büyük sanatçı olan-prens Baysungur’un emrinde çalıştığı atölyede yazılmış ve resimlenmiştir.


2 – İkinci el-yazması, ünlü ”Kelile ve Dimne” nin Herat’ta aynı prensin atölyesinde 1410 -1420 de Farsça güzel yazılmış ve 6 minyatürle (Planş 10 -15) bezenmiş bir kopyasıdır. Demek ki önceki düşünceleri uygulayarak bu minyatürlerin Türk olduklarını çıkarsayabiliriz.


3 – Üçüncü el-yazması, başka zamanlara ait minyatürün (Pl. 16-24) kolleksiyonu olan ”Murak’a Gülşan” dır. Bu 9 minyatürden 4′ü Herat Timurî okulundandır, bunların 2 si ise ünlü ressam Behzad’ındır (1480′e doğru). Demek bunlar da (Pl. 16-19) Herat Türk minyatür okulundandır.


4 – Dördüncü el-yazması, Mevlana Abdurrahman Cami’nin, ”Heft Öreng” denen, ama burada ”Heft Baykara” adını taşıyan yapıtın bir kopyasıdır. Bu son ad, nüshanın Sultan Hüseyin Baykara için ve onun saltanatı zamanında hazırlandığını gösteriyor. Kaldı ki, onu süsleyen 2 minyatür (Pl. 25, 26), Behzad’ın öğrencisi Kasım Ali tarafından 1480′e doğru yapılmıştır. Demek ki bütün bu yapıt, yani hattatlık, şiir ve minyatürler, Herat’ta Timurî Türk devrinde meydana gelmiştir.


5 – Son el-yazması ilhan’lıların veziri Reşid ed-Din’in 14. yüzyılda Moğolların tarihi üzerine yazdığı ”Cami-üt Tevarih” in bir kopyasıdır. Bu el yazması, 16. yüzyılda Moğol imparatoru Ekber’in kitaplığı için hazırlanmış ve 16 minyatürle süslenmiştir (Pl. 29-34). Hümeyun’un oğlu, Babür’ün torunu olan Ekber’in Timurî bir Türk olduğu ve Hindistan’a, İran’dan geçmeden, doğrudan doğruya Semerkand’dan geldiği ve sanatçı, edebiyatçı ve Çagatay Türkçesinde şair olduğu biliniyor.


Moğollar, bütün Timurîler gibi, kitap sanatı için atölyeler kurmuşlardı; bir Türk hükümdarının atölyesinde hazırlanmış bir Türk kitabının el-yazması, hiçbir zaman İran resmine mal edilemez. Demek ki, bu kitabı süsleyen 6 minyatür Türktür.


Görülüyor ki, UNESCO’nun İran resminin en güzel örnekleri diye sunduğu 34 minyatürden 27 si kuşkusuz Türk’tür; öbürleri ise belirsiz zaman ve yapıcılardandır, öyle ki bunların kökenlerini, bilhassa ”Muraka’a Gülşan” adlı birbiri ile hiçbir ilgisi olmayan minyatür ve yazılar (Pl. 20-24) koleksiyonunun kökenini saptamak çok zordur.



Sonuç, 


Bayanlar ve Baylar,


Bu konuşmayı bir İslâm ulusunun başka bir İslâm ulusuna üstünlüğünü göstermek, ne de büyük uygarlığı ve ince ve derin kültürü İslâm uygarlığına ilk katkı olan şanlı İran ulusunu küçültmek için yapmadım. Bütün bu uluslar, büyük İslâm ailesinin üyeleridirler. Ve burada, bütün İslâmların kardeş olduklarını, ”Inamal müslimun ihva” demekle, İslâmlığın enerjik bir şekilde yerdiği ırkçılık yapmak da benim zihnimden tamamen uzaktır.


Fakat ben bu konuşma ile geçen yılki konuşmayı şunun için yaptım: Biz, Orta Doğu Müslümanları, 900 yıldan beri, Malazgirt’ten Sakarya’ya kadar ana-baba kalıtımımızı kahramanca savunan Türk kardeşlerimize borçluyuz ve bu borcu hiç olmazsa tanımak ve kabul etmek gerekir. Sonra, kimi Batı tarihçileri, Batı’nın hırslarına karşı dikilen son devlete olan kinleri içinde, Türk uluslarının İslâm uygarlığına her türlü katkısını yadsımak ve Türk uluslarına iftira etmek için ellerinden geleni yapıyor ve ”cesur askerdirler ama hiç kültürleri ve uygarlıkları yok” diyorlardı.



Dr. Mahmut NAHAS
Bu Konferans 14 Eylül 1971′de Türk Tarih Kurumu'nda verilmiştir.

Tan Can: "Mısırlı Tarihçi ve Aile Boyu Ulema Olan Prof.Mahmut Nahas'ın 1971 Yılında Türkiye'de Yunus Emre Sempozyumunda Verdiği Tarihi Konferans.. Burada Açıkça Sanatın ve Bilimin Bir Çok Dalını Arap ve Farsilerle Tanıştıranların Öz be Öz Türk Olduklarını Anlatıyor."
Bunu bana hatırlatan arkadaşım Tan Can'a teşekkür ederim.SB



"Miniature Art is absolutly Turkish of origin"
Dr.Mahmut Nahas


Ottoman Period - 17th c








ilgili:
Nuray Bilgili "Kitab al-Diryaq"