kuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016 Pazartesi

Hitit Güneş Kursu olarak adlandırılsa da HİTİT DEĞİL HATTİ'dir.




Hitit Güneş Kursu olarak adlandırılsa da HİTİT DEĞİL HATTİ'dir.
MÖ.2300-2200





"Anadolu Yarımadası'nın bu gün için bilinen en eski adı Hattuşaş Ülkesi idi ve bu topraklar 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak bilindi. Bu ad o kadar yerleşmişti ki Anadolu'yu istila eden Hititler bile yeni yurtlarından söz ederken Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır. Oysa sonradan yine tabletlerden öğrenildiğine göre, söz konusu Hint-Avrupalı halk kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu." Prof.Ekrem Akurgal



* * *


Hititler'in imparatorluk dönemi güzel sanatlarında anıtsal bir yetenek görülür, fakat hiçbir yerde form-biçimlendirme yeteneği saptanamamıştır. Kimi yerde yalnızca oyun oynarcasına bir eğilim egemendir ve malzeme buna boyun eğmeyince hemen bir yana bırakılarak yeni bir taşa el atılmıştır; kimi yerde bitmiş ile yarı bitmiş, eski ile yeni birbirine karışmıştır. Yazı hiçbir zaman bir süsleme aracı olarak anlaşılmamış, aksine nerede yer elverişliyse oraya sokuşturuluvermiştir. Bu durum Yazılıkaya tapınak bölgesi için de geçerlidir; burada sadece "tanrıların tören alayında" bir biçimlendirme endişesinin sezildiği görülüyor. Fakat Yazılıkaya'nın özelliği yalnızca bir benzeri bulunmayışıdır, yoksa tipik hiçbir yanı yoktur. Normal haliyle Hitit sanatı belirgin, fakat hep kaba kalmış bir karakter gösterir (Önceleri Hurri, daha sonra da Asur etkisi de sürekli varlığını sürdürmüştür). Hiçbir zaman da bir "stil" oluşturamamıştır. MÖ 2.binyılda bir Hitit İmparatorluğu vardır, ama bir "Hitit Kültürü yoktur". Hititlerin egemen halkının büyüklüğü çeşitli halkları "yönetmekte" ve onlara "hükmedebilmekte" kendini gösterir.


Hitit hayatının canlı resimlerini imparatorluk döneminin anıtlarında değil, bu dönemden çok sonraki Zincirli, Karkamış, Karatepe vs. gibi şehir krallıkların, yani MÖ 800-700 yıllarının yığınla kabartmalarında ve heykellerinde buluyoruz. Şimdiye kadar olduğu gibi bu "Neo-Hitit" resimleri, Hitit halkının özelliklerini yansıtan eserler diye asla gösteremeyiz. ...  Bu resimler imparatorluğun göçüp gitmesinden 500 yıl sonraki bir zamana aittir. Hitit imparatorluğu MÖ 1800'den 1200'e kadar Küçükasya ve Önasya tarihine damgasını basmış başlı başına büyük bir devlettir. Hititlinin varlığı, Hititlinin niteliği ise ancak bu büyük devletin tanıklığından çıkarılabilir, döküntülerinden değil.


Wright ve Sayce'ın Hitit devleti hakkında "imparatorluk" terimini kullanmaları hiç de gelişigüzel değildir. Buna 20.yüzyılda "commonwealth" yani uluslar topluluğu denir. Bu görüş açısıyla altıyüz yıllık Hitit egemenliğine bakarsak bir Hitit "tarihinden" sözetme imkanımız olmaz. Tarih, organik bir gelişmedir, manevi bir birliktir, biçim ve eda, form ve stil oluşturma çabasının evrimidir; aynı çağlarda Mısır ve Babil'de gördüğümüz gibi "kültür" ile özdeştir. Bütün bunları Hitit imparatorluğunda bulamıyoruz. Altıyüz yıl içinde onlarda bulduklarımız gerçi karakteristik ve değişiktir, ama organik bir evrimin izleri değildir.


... Hitit halkı tek bir dil kullanmamıştır, yalnız Boğazköy'de kullanılmış sekiz dil bunun tanığıdır, bu dillerden en az dördü yaygındı. Hitit halkı tek bir yazı da kullanmamıştır.... MÖ 2.binyılın Hitit imparatorluğu, eski dünya tarihinde en şaşırtıcı ve en olağanüstü siyasal görüntüdür, ama kültürel bakımdan hiçbir önemi yoktur. 




C.W.Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu
Remzi Kitabevi, 1994



* * *



HATTİ SANATI ve KADİM TÜRK SEMBOLLERİ


"Güneş Kursu, genellikle Hitit uygarlığına ait bir eser olarak kabul edilir ve çoğumuzda Ankara ve Anadolu çağrışımlarını uyandırır. Atatürk’ün emriyle 1935 yılında Alacahöyük’te başlayan kazılarla açığa çıkartılmıştır, Hitit öncesi döneminin yani Hatti döneminin bir eseri olduğu belirtilen Güneş Kursu, tunçtan yapılmış olup günümüzden yaklaşık 4250 sene önce dini merasimlerde kullanılmıştır. Güneş Kursu’nu oluşturan yuvarlak, dünyayı ya da güneşi temsil etmektedir. Altta, iki adet boynuza benzer çıkıntının ne olduğu ise kesin olarak henüz bilinmemektedir. Üzerinde yer alan çıkıntılar ise doğanın çoğalmasını, üremeyi temsil etmektedir. Kuşlar da aynı şekilde yine doğanın çoğalmasını, doğadaki hürriyeti anlatmaktadır. Güneş Kursu’nun, Hititlerin Anadolu’ya gelmelerinden yaklaşık 300 sene önce yapıldığı ve Hatti kralları öldüğü zaman bunun gibi 4-5 sembolle birlikte gömüldükleri bilinmektedir." der Ankara Üniversitesi. Buraya üç not düşmek istiyorum:


1- Boynuzlar Boğa'yı temsil eder. Boğa ve Tanrı eş görülür. Bizim Toros dediğimiz Tauros Dağları hem Boğa hem de Tanrı anlamındadır ki Tau Türkçedir (Dağ). Tauros'taki -os eki Hellen dilinden kalmadır. Fırtına Tanrısı Tarhu'dan Tauros'a-Tarkan/Tarhan, ki Tar'ın açıklaması İlah/Tanrı olarak ta verilir. Oğuz Kağan Destanı'ndaki Oğuz-Ay-Boğa ilişkisini de hatırlayalım.(bkz.Nuray Bilgili-Kozmik Kağan-Oğuz Kağan)


"Türkolog N.Y.Marr "Türk teriminin TAR-HAN sözünden" ortaya çıktığını yazıyor. Bu hiç de tesadüf değil, çünkü bu söz boylar arasındaki boy üstünlüğünü bildirir ve hatta o boyu kutsallaştırır ve Tanrı ile eş değer tutardı.... Prof.Dr.F.Ağasıoğlu'da onaylıyor. o "Protoazerlerin (birlikte prototürklerin) kökenine ışık veren teonimlerden biri de hiç şüphe yoktur ki, TAR/TUR alamorfu ile kullanılan Tar sözüdür ki, bu da sonralar Türk sözünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Azer diyalektlerinde bugün de "Tar" sözü "Allah" anlamında kullanılmaktadır." ... der Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay (Türklerin Gizli Tarihi) . Ayrıca Taur'in "Dağ İnsanları" anlamına gelen Tau+Er'den türediğini yazar Prof.Dr.Mirfatih Zakiyev (Türklerin ve Tatarların Kökeni). 


2- Kuşlar da Türk kültüründe "UÇMAĞI" temsil eder. Madem ölülerle gömülmüş, o zaman mezardaki kişinin ruhu kuş olup UÇMAĞA vardığını belirtmektedir. 


3- Daire içindeki artı sembolleri de Tengri anlamındadır. Mezar sahibi Tanrısına ulaşmıştır.....







Alacahöyük kazısı da: "Standartlar/güneş kursları yanlış bir algılama ile "Hitit güneş kursları" olarak yaygın bir şekilde anılmaktadır. Hâlbuki bu eserler, Hititlerin Anadolu'ya gelişlerinden yaklaşık 300-350 yıl öncesine, Eski Tunç Dönemine, bir başka deyişle Hatti Çağına aittir. Büyük olasılıkla, Alaca Höyük krali mezarları, Alaca Höyüklü Hatti prens ve prenseslerine ait olmalıdır." açıklamasını yapar 


...yani...


Anadolu'ya gelen Hititler (Nesiler) dil, din, kültür ve sanat konularında Anadolu'nun yerlisi olan Hattilerden büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Bu yüzden de dinsel sancaklarını Hattili ustalara yaptırmışlardır. Hititlerin başkenti olarak anılan Hattuşa bile Hattiler tarafından kurulmuştur. MÖ.1800 öncesi buluntular ile Hitit imparatorluğu dönemindeki tüm buluntulara Hitit demekten vazgeçelim ve başkalarına mâl edip Atalarımızın mirasına da ihanet etmeyelim..


SB.



* * *





HATTİLER....


"Avrupalılar bu kavme Hitit adını verdiler. Prof.Şemsettin Günaltay'a göre bunun sebebi de Tevrat'ın İbranice nüshalarında bu halka verilen "Hittim" veya "Khetim" sözcüğünden alınmış olmasıdır. Halbuki Asur kitabelerinde ve Boğazköy'de bulunan kendilerine ait tabletlerde bunlar "Hatti" adıyla geçmektedir. Dyakonoff, Heta'nın Tevrat'a dayalı klasik okumalardan olduğunu, Hatti kelimesinin ise Akkadça yazılmış tabletlerde geçtiğini belirtmektedir.


Günaltay'ın bu haklı tespiti, Prof.Bilge Umar tarafından da teyit edilmiştir. Umar şöyle diyor: "Tevrat , batı dillerine çevrilirken, Almancaya çeviri yapan Martin Luther, Ht ile gösterilmiş sözcüğü Hethitler diye; İngilizce ve Fransızcaya çevirenler Hititler diye okuyup aldılar. Çünkü o sırada, hatta 19.yüzyıla kadar bu halk üzerine hiçbir şey bilinmiyordu. Yevrat çevirilerinde bu çelişkili uydurmacılıkların yapılmasına şaşmamak gerekir. Gerçekten Tevrat'ın Türkçe çevirisinde de aynı uydurmacılığın, değişik biçimleri bulunuyor ve aynı halk, bazen Hit'ler diye, bazen de Het'ler, Het oğulları, Hitti'ler diye anılıyor.... 19.yüzyılda ve 20 yüzyılın başında Türkiye aydınları arasında en yaygın yabancı dil Fransızca olduğundan, o uydurma adlar içinde, Fransızların kullandığı ad, onların söyleyiş biçimiyle Hititler diye Türkçeye geçti."


Halbuki Araplar dahi eserlerinde bu yanılgıya düşmemiş ve onlardan "Hassi" diye bahsetmişlerdir. Ekrem Akurgal ise, daha önce bu hataya düştüğü için, tükürdüğünü yalamamak adına, Hattiler proto-Hititler diye takdim etmeyi, bir noktada zahiri kurtarmayı tercih etmiştir. Bu halkın adının Türkiye'de belli bir çevre tarafından "Eti" olarak değiştirilip, aynı adla bir banka dahi kurulmuş olması ise, gerçekten tarih adına gülünç bir ucubedir. Halkın diline yerleşen ve kıyamete kadar değiştirilmesi mümkün olmayan "galat-ı meşhur"lar vardır ve bunlar bir noktada mazur görülebilir ; ama üniversitelerimizde hala bir bölümün adı "Hititoloji" ise ciddi olarak akademik seviyemizin sorgulanması gerekir.


Hattiler hakkında en geniş bilgiyi sayısı yaklaşık 15 bin olan ve bugüne kadar büyük kısmı okunan Kapadokya'daki tabletlerde buluyoruz. Bunlar MÖ.15.-14.yüzyıllarda başkent Hattuşa'da (Boğazköy) oturan , Kapadokya'nın tamamı ile Suriye'nin büyük bir kesimi ve Orta Anadolu'nun bir kısmını hakimiyeti altına alan krallar için yazılan kitabelerdir. Kullanılan dil o gün diplomatik alanda ise Akkadca'dır. Hatti tarihinin ikinci temel kaynağı kazılarda ortaya çıkarılan veya doğrudan yer üstünde bulunan resim yaızlı (hiyeroglif) tabletlerdir. Bu tabletlerin büyük bir kısmı henüz okunamamıştır.


Üçüncü kaynak ise, Hattilerle komşu olan devletlerin arşivlerindeki belgelerde zikredilen bilgilerdir. Mısır'ın 18.21.sülalelerinin hakim olduğu 250 yıllık dönemi anlata arşiv vesikalarında Hattilerle ilgili önemli bilgiler yer aldığı gibi, Mısır'ın hakimiyeti altında bulunan başka halklarla ilgili bilgiler de vardır. Tel-Amarna'da bulunan tabletlerde Hatti-Mısır ve Mısır-Suriye ilişkilerine ait daha fazla detay vardır. Çünkü o dönemde Suriye, Mısırlıların, Hattilerin ve Asurilerin çıkarlarının kesişme noktasıydı.


Ş.Günaltay'a göre Hattiler, Sümer, Elam ve Subarlarla aynı ırka mensuptur ve delili de Erzurum'un kuzebatısındaki Karaz höyüğünde bulunan bakır devri çanak çömlekleriyle Orta Anadolu'da bulunan bu tür eşyalar arasındaki benzerliklerdir ve ayrıca bunlar yeni göç dalgalarının muhaceret yollarını göstermesi itibariyle önemlidir.


Yine Günaltay'a göre Zagros dağlarının kuzeyindeki bölgeye yayılmış olan brakisefal kitlelerden kopan akıncı boylar, kuzeyde Kars, Erzurum, güneyde Erbil üzerinden Anadolu'ya yayılmışlar ; Erbil üzerinden akanlar ise Dicle-Fırat arasındaki bölgeye saçılmışlardır.


Bunlardan Kapadokya'ya yayılanlar tarihçiler tarafından ön-Hattiler , Habur-Fırat arasına yerleşenler ise Hurriler olarak tanımlanmaktadır. Anadolu'da ayrı ayrı siteler kuran bu kollar, brakisefal yani kafatasları geniş ve önden arkaya doğru kısa, burunları büyük, dilleri bitişik olmaları hasebiyle Akdeniz dolikosefallerden ve Samilerden farklıydılar. Bunlar Asya'dan gelen Asyanik tiplerdi.


MÖ.II.Binyıl başlarında Orta Anadolu'nun doğudan gelen yeni bir istila dalgasına maruz kaldığı anlaşılıyor. Cambridge'in klasik eski tarihine göre bunlar Kuzey Mezopotamya batısından ve Toroslar üzerinden gelmişlerdir. Esasen ön Hattiler'den Hattuşaş veya Hatti şehrini alarak burayı başkent yaptıktan sonra Hattiler olarak bilinen bu halkın nereden geldiği konusu hayli ihtilaflıdır. Kimilerine göre Batı tarafından ve boğazlar üzerinden gelmişlerdir, kimileri (örneğin Sayce) Hatti ayakkabılarının uçlarının dağlık bölgelere mahsus çarıklarda olduğu gibi yukarıya doğru kıvrık oluşuna dayanarak bunların Kafkaslardan geldiğini ileri sürmüştür.


Nesi (Nesa) Hattilerinin Subarular ve Hurriler gibi yuvarlak kafalı Alpin tip insanlar olduklarını belirten Hrozny şöyle diyor : " Hititleri Anadolu'ya Balkanlardan ve Avrupa'dan getiren nazariyenin arkeolojik ispatı yoktur. Bunların doğudan , Kafkaslardan gelmiş olmaları nispeten daha çok pozitif bir görüştür. Kültepe'den çıkarılan Asur çivi yazısı Hitit çivi yazısına benzemiyor. Hititler yazıyı MÖ.II binyıl başlarında Anadolu'ya girerken yollar üzerinde başka yerlerde, Erzurum-Van yahut Yukarı Suriye taraflarında öğrenmiş olabilirler."


Sanırım Ş.Günaltay, bu iddialara dayanarak "eski Subarular ve Hurrilerin yurdundan gelen bu yeni dalgaların da onlar gibi Asyalı oldukları ve muhtemelen ön Hattiler, Luviler, Hurriler ve Kaslarla aynı zamanda batıya muhaceret eden gruplar içinde bulunduklarını söylemektedir. Şunu da bir not olarak kaydetmek gerekir ki, diğer adı Kaneş/Kaniş olan Nesa (Neşa) kentinin adının buraya nereden geldiği de araştırmalıdır. Bilindiği gibi Orta Asya'da şimdiki adı Karşı olan Nesa isminde çok eski bir kent vardır.


Bazıları bunun İskender zamanında kurulduğunu söylüyorlarsa da, kentin tarihinin çok öncelere dayandığı düşünülmektedir. Bilindiği gibi halklar muhaceret etmişlerse, gittikleri yeni topraklara eski yurtlarındaki coğrafi adların bazılarını taşırlar. Acaba Nesa adı da bunlardan biri olabilir mi? Bu konuda bir şey söylemek zor ve ancak tahminler yürütülebilir. Ama Orta Asya'daki Issık-Göl'ün adının eski çağlarda İskenderun körfezinin İssikos Denizi (Sıcak Deniz) şeklinde görülmesi, insanın aklına ister istemez böyle bir ihtimali getirmektedir.


Ekrem Akurgal, Hatti ve Hitit dilinin (çünkü o ısrarla Hattileri ön-Hititler olarak görmektedir) Hint-Avrupa ve Sami dillerinden tamamıyla değişik, kendine özgü bir dil olduğunun altını çizmektedir. Hatti dilinin Hint-Avrupa ve Semitik dillerden olmadığı da ilim adamları tarafından ittifakken kabul edilmektedir.


D.Ahsen Batur
Kürdoloji Yalanları kitabından










THE SUN DİSK İS NOT HİTTİTE but HATTİAN CULTURE!
The oldest name for Anatolia (Asia Minor) was "Land of the Hatti"...Hittite came after the 2nd millennia BC, but the Sun Disk was made before that time. And Hittite used Hattian language to, also called as Hattic, Khattic or Khattish, non-Indo-European-non Semitic, an agglutinative language like Turkish of ancient Anatolia in 3rd and 2nd millennia BCE.









İlgili:




"Keşifler yapmak istiyorsan, yaptığın yanlışlara çoğu kez sevinmen gerekeceğini düşün."
Archibald Henry Sayce


17 Mart 2015 Salı

Merkür'e Adanmış "Berthouville Hazinesi"







Cup with Centaurs. Dedicated by Quintus Domitius Tutus. 
Inscribed: “MERCVRIO AVGVSTO Q DOMITIVS TVTVS EX VOTO”. 
Roman, A.D. 1-100. Silver and gold; 




2000 yıllık Sanat Eserleri....

Fransa'nın kuzeyinde 1830 yılında bir çiftçi tarafından şans eseri bulunan ve 
Berthouville Hazinesi denilen Gümüş yoğunluktaki arkeolojik buluntular 
Fransa'daki Mercury Tapınağına adanmış ve 
Roma döneminin en iyi örnekleri arasında gösteriliyor.

2010 yılından beri J.Paul Getty Müzesi'nde incelenen hazine Ağustos 2015'e kadar sergide


The Roman silver treasure dedicated to Mercury, found at Berthouville in 1830. 
Bibliothèque nationale de France, Département des monnaies, médailles et antiques, Paris

The Making of a Roman Silver Cup





Mercury, Roman, A.D. 175-225; silver and gold. 




Offering Bowl with Bacchus (Dionysos), Hercules, and Coins (The Patera of Rennes), 
Roman, about A.D. 210; gold.



Pitcher with Scenes from the Trojan War. 
Achilles dragging the body of Hector around the walls of Troy
Dedicated by Quintus Domitius Tutus. 
Inscribed: “MERCVRIO AVGVSTO Q DOMITIVS TVTVS EX VOTO”, 
Roman, A.D. 1-100. Silver and gold; 







Beaker with Imagery Related to Isthmia and Corinth. 
Poseidon (Neptune) and Demeter (Ceres). 
Dedicated by Quintus Domitius Tutus. 
Inscribed: “MERCVRIO Q DOMITIVS TVTVS VSLM”, 
Roman, A.D. 1-100.



 Plate with Hercules Wrestling the Nemean Lion (detail), 
Roman, A.D. 500-600; silver. 




Offering Bowl with a Medallion of Mercury and Maia or Rosmerta. 
Dedicated by Publius Aelius Eutychus, freedman of Publius Aelius Numitor. 
Inscribed: “MERCVRIO AVG P AELIVS P AELI NVMITORISLIBERTVS EVTYCHVS VSLM”. 
Roman, A.D. 150-225. Silver and gold;




Offering Bowl with a Medallion of Mercury in a Rural Shrine. 
Dedicated by Julia Sibylla. 
Inscribed: “DEO MERC IVL SIBYLLA DSDD”. 
Roman, A.D. 175-225. Silver and gold;


Hermes aynı zamanda ölenlerin ruhlarını yeraltı dünyasına taşıyan bir tanrıydı....






Sümerlerde Ninhursag hayat tanrıçasıydı.
Asurlularda İştar hem ana tanrıça, hem de sağlık tanrıçasıydı.
Mısırlıların ulu tanrıçası İsis aynı zamanda hekimdi.
Hititlerin Kubaba (veya Kubebe)'sı, 
Friglerin Kibele'si, 
Efeslilerin Artemis'i, 
Yunanlıların Demeter'i hayat, bereket ve ölüm tanrıçalarıydı.
Minoslular, Mikeneliler, Giritliler de iyileşmek için 
sağlık ve hayat tanrıçalarından medet umarlardı.
Ölüm tanrıçası, aynı zamanda yeniden doğuş tanrıçasıydı.
Asurluların ölüm tanrıçası Gula "ulu hekim" olarak da bilinirdi.
İsis de ölüm sembolleri taşırdı.
Varoluş çizgisinde hayat ve ölüm birbirinden ayrılmaz gerçeklerdi.




"En sonunda Dumuzi'nin kız kardeşi rüya tanrıçası Geştinanna tanrılar meclisine başvurarak kardeşinin yerine yarım yıl yeraltında kalmayı kabul ederek Dumuzi'yi yarım yıl özgür bırakır. Yeryüzüne çıkan Dumuzi karısı İnanna ile tekrar birleşir. Bununla yeni bir yıl başlar. Ortalık yeşillenir, tahıllar büyür, hayvanlar döllenir. Böylece ülkeye bereket gelir"
Greklerin mitolojisine giren  PERSEPHONE - DEMETER'tir....



Sabazios sürekli at sırtında yaşayan göçebe atlı, gökyüzünde gezen gökbaba, Arpa ve Bira tanrısıdır, sonradan Dionysos'a dönüşür. Dionysos Bakkhoi diye de anılır ve bazı yerlerde Bakkhoi Saboi olarak ta çağrılır. Kuzey Balkanlar ve Anadolu'da tapkı görmüştür. 
Dionysos Anadolu'ludur, Doğuludur kendisi, Yunan tanrı panteonuna sonradan girmiştir...














13 Mart 2015 Cuma

Ejderha, Yılan, Süt, İlk Ruh






Ejderha öldürme motifinin Mezopotamya mitleriyle sınırlı kalmadığı açıktır. Hemen her çağda her halkın kendi ejderha öyküleri olmuştur. Özellikle Yunanistan'da tanrıları ve kahramanları içeren bu öyküler sürüsüne bereketti. Herakles ve Perseus'un en çok tanınan ejderha öldürenler olmasına karşın, ejderha öldürmemiş bir Yunan kahramanı yoktu. 

Hıristiyanlığın yükselişiyle bu kahramanlık göstergesi azizlere geçti. "Aziz George ve Ejderha" ve sayısız benzerleri bunun kanıtıdır.


Adlar farklıdır ve ayrıntılar öyküye, yere göre değişir. Ama en azından olayların bazılarında gözlenen, kökene ve asıl kaynağa gidiş benzerliğin çok ötesindedir.



Ve Kur'un yıkılışı 


Ejderhanın öldürülmesi teması, MÖ.3000'lerde Sumer mitolojisinin önemli bir motifi olduğuna göre..... der S.Noah Kramer





Marduk - İştar Kapısı - MÖ.5.yy



ve Babil’de Marduk’un sembolü Yılan-Ejderha'dır...
Bazen'de Ti-amat'tır o Yılan Ejderha'dır ve Marduk onunla dövüşür....
Ti-amat Adamud'un eşidir. Adem ile Havva'dır...
Ti "Hayat Veren" anlamına gelir... Nitekim Nin-Ti kaburga hastalığı için yaratılmış bir tanrıçadır ve burada Ti kaburga anlamına gelir ama çeviri hatasından dolayı "Ademin kaburgasından yaratılan kadın"a dönüşür....Halbuki ilk yaratılan varlık dişildir.... 

"Yasak meyvenin yenilmesinde bir dönüşme semantiği söz konusudur. Ölümsüz hayattan → ölümlü hayata veya cennetten → dünyaya, kamillikten → nefse uymağa, yaratılmaktan → üremeye vs. Bu dönüşümün ölümle – hayat, kozmosla – kaos sınırı yasak meyvedir. Sonuç olarak kozmik hafızada yasak meyve ilk bilgi, gerçeğe götüren bilim olarak değerlendirilir. Ancak zamanla kozmik bilginin unutulması sonucunda yasak meyve bilgi kaynağından asilik sembolüne dönüşmüş, yasak meyvenin insana sunulması dinlere göre Şeytana mal edilmiştir. Aslında başlangıçta yasak meyve Tanrının, insanın yemesi için gönderdiği ve insanlığın batını gözünü açmağa yönelik olmuştur. Bu bağlamda yasak meyve, bir kader sembolüdür ve yenilmesi zaruriydi. Nitekim yasak meyvenin yenilmesiyle yaratılmaktan → üremeye, statiklik simgesi olan ölümsüzlükten → yenilenmenin, değişmenin simgesi olan ölümlü hayata geçiş söz konusudur." ...der Fuzuli Bayat.- link








ve Bilgamış'ın yiyemediği "ölümsüzlük otu" acaba Adem ile Havva'nın "yasak meyve"si olabilir mi? Bilgamış'ta Yılan otu yemişti ölümsüz olmuştu...Adem ile Havva'da ise Havva'nın yılanın, yani "şeytanın" etkisiyle yedikleri meyveden ölümlüye dönmeleri....Bu yüzden mi yılan hep kadınla eş tutulmuştur?



GILGAMIŞ DESTANI


Utnapiştim ona, Gılgamış’a dedi: 

“Ey Gılgamış, geldin, yoruldun, güçlük çektin. Sana ne verdim ki yurduna dönüyorsun? Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Ve hiç kimsenin bilmediği biricik otun yerini sana söyleyeyim. Bu ot, tıpkı deve dikenine benzer, Ama dikenleri gül dikeni gibi keskindir; yaklaşana batar. Sen bu otu eline geçirmek istersen, eline batacağından korkma!” 

Gılgamış bunu duyar duymaz derin bir kuyu kazdı. Ve ayaklarına ağır taşlar bağlayıp kuyuya indi. Ayağına bağladığı taşlar, Onu yerin altındaki tatlı su denizinin dibine kadar batırdı. Ama o, otu aldı ve dikenleri ellerine battı. Bundan sonra Gılgamış, ağır taşları kesip yukarı fırladı. Kuyunun suyu onu fırlatıp denizin kıyısına attı. 


Gılgamış ona, gemici Urşanabi’ye dedi: “Urşanabi, bu ot büyülü bir ottur; insan bununla gençliği kazanır. Bu ota, “yaşlı genç olur” denir. Bunu Uruk’a yanımda götürmek istiyorum. Onu sevdiklerime yediririm. Ve onu parça parça doğrayayım. Sonra da kendim yiyip tam çocukluğuma döneyim.” 


İki kez yirmi saatten sonra biraz yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendilerini akşam dinlenmesine bıraktılar. Gılgamış burada suyu soğuk bir kuyu gördü. Suda yıkanmak için aşağı indi. 


Bir yılan otun kokusunu aldı. Ve taşların yarığından yukarı çıkıp otu götürdü. Gılgamış geri döndüğü sırada yılan gömleğini atmıştı! Bu anda Gılgamış yere oturmuş ağlıyordu. 


Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan Ningişzida’nın simgesidir. Yılanın çok yaşayan bir hayvan olması bu otu yemiş olmasına yorulur. "


Gılgamış değildir onun adı Bilgemiş'tir. "Bilge Hakan, kahramandır, her şeyi bilen bir hakandır. Bu hakan, sadece cismen değil, ruhen de güçlü bir şahıstır. O, hakanlık derecesine ulaşıncaya kadar şamanlığın bütün makamlarını geçer. Kendisinde şamanlığın her özelliği bulunur. "



Ningiszhida:

Tanrı Tammuz (Dumuzi) bölgeden bölgeye çeşitli şekilleri, görünümleri ve versiyonları olan, ağacın ve bitkilerin içindeki enerjiydi. Tammuz, hem bir hurma ağacı hem de Ama’ Usum Galana denilen yılandır (bu şekilde tasvir edildiği bölgede Tammuz adı, “oğul, çocuk” anlamına gelen Damu olur). Benzer şekilde Tanrı Ningiszhida, toprağın altına inen gücü simgeleyen dallar ve yılan olarak simgelenmiştir ve bugün tıbbın sembolü olan dala sarılı iki yılanın ana kaynağı olduğu söylenir....

“Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” Sümer atasözüdür. Acaba bu tatlı dil, nasıl bir dildir? İşin içinde süt var mıdır?


Asur dönemine ait bir tablette Köpek veya Kurt'tan iki yavru süt içer, ellerinde çiftbaşlı 2 yılan vardır, Sunakta da bir Baykuş....





Asur - MÖ.8. -7.yy





Ayrıca:

Tatar Türklerinde ; Baykuş ve Grifon/Ejderha/Yılan




II.Binyılın birinci yarımına ait yazılı kaynakların tümünde, Sır-Derya'nın orta akımı ile, Karatav'ın kuzeybatı, batı ve güneybatı eteklerinde bazı yerlerin adlarının "yılan" kelimesiyle bağlantılı olduğuna dair bilgiler vardır....

Si (Kay) kabilerlerinin tamgası yılandır; "kay" da zaten yılan demektir. Kumosiler, Kidanlar ve diğer halkların topraklarından akıp giden Amur Nehrine Çinliler Heylungiyan (Kara Ejderha Nehri) derler.

"Kimakların tanrısı nehrin1 sahibi Ejderhadır...

Don Kıpçaklarını yöneten Şarukan hanedanı yılan kabilelerinden (Kimak-Uran-Kay-Urankay) inme idi...

"Zmiyev bölgesinde 12.yüzyıla ait bir harabenin bulunması, Zmiev'in de adına nazaran bir Poloves (Kıpçak) yerleşim birimi olması hasebiyle, oldukça dikkat çekicidir. Zmey (yılan,ejderha) kelimesinden gelen şehir adı onu Poloves-Kıpçaklara bağlamaktadır." ... Sanırım Poloveslere ait Şarukan şehri Harkov bölgesindeki Zmiev şehriyle özdeşleştirilebilir ve kaldı ki Rus tarihi coğrafyası konusunda uzman olan kişiler sözü edilen Poloves şehrini bu bölgeye yerleştirmektedirler.

Şarukan şehrinin Zmiev oykonimi ile karşılaştırılmasının, Türkçede Ejderha anlamına gelen Kıpçak şahıs adı Şarukan'ın etimolojisiyle ilgisi vardır. K.G.Menges bu konuda şöyle diyor: "Şarukan, Macarca sarkan (sarkanu) veya 'ejderha' anlamına gelen eski Macarca şeklinden gelmektedir." Sözcüğe ilk defa 1193 yılında rastlanmaktadır. Poppe, Macarca sarkan'ı Türkçe Kırım Tatarcası ve Kumancadaki 'sazayan' yani 'ejderha' sözcüğü ile karşılaştırarak, "bu sözcük ilk başlarda 'büyük ruh' veya totem hayvanı olarak kabul edilen 'ejderha' anlamındaydı." demektedir. Bilindiği gibi özellikle ejderha ve onun baş hipostası yılan, Kimakların 9.yy-10.yy'da Kazakistan bozkırlarında siyasi hakimiyet kurdukları dönemde totem hayvanlarıydı. Aynı kelime Türkçede 'Uran', Moğolcada 'Kay' ile karşılanmaktadır.

Yılan halkı dediğimiz Kimaklar, Merkezi Asya bozkırlarından getirdikleri zati adlarıyla hem Rus yazılı kaynaklarında, hem de yer adlarında yer almışlardır. Örneğin eski Rus vakayinamelerinde 'Kayepiçi' adında bir kabileden söz edilmektedir. Kelimenin yapısı son derece açık. K.G.Menges şöyle diyor:"bu kelime -'iç' yalın halinin çoğul şeklidir ve iki sözcükten oluşmaktadır. Sözcüğün ikinci kısmı opa/apo 'baba'dır. Birinci kısmı kabile adı Kay (Kaşgarlı'da) veya Marquart'ın okuyuşuna göre Qayı'dır."  Kimak kabilelerinin Don Kıpçaklarının topraklarına gelmiş olduklarının bir diğer izi, Şarukan şehriyle özdeşleştirilen Gaydarı yer adıdır. Şarukan-han'ın anısına Şarukan adı verilen şehrin bazı vakayinatme kayıtlarında, örneğin Triytskaya vakayinamesinde, Pletnieva'nın haklı uyarısına binaen yine yılanla bağlantılı olarak görebileceğimiz Çeşuyev olarak geçmesi dikkat çekicidir.

Gördüğümüz gibi kesinlikle Poloves-Kıpçaklara ait olan Şarukan'ın Çeşuyev, Gaydarı ve Zmiev gibi varyantları, dilbilimsel açıdan Yılan teriminin farklı ifade şekilleridir.

Başında en az 150 yıl Şarukan ailesinin veya bizim görüşümüze göre Ejderha Hanedanının (ki adını hanedan kurucusu şahsın adından almıştır) yahut II.Binyıl başlarında Avrasya bozkırlarındaki olayların etnik yönden yalnızca Kimak kabileleriyle bağlantılı olduğunu bilen vakayiname yazarlarına göre Yılan Kabilelerinin bulunduğu şehrin Don Kıpçaklarına ait olduğu gerçeğinden hareketle, Don Kıpçaklarını hanlarının "Ejderha" - Kimak (Uran-Kay) halkından inme olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kimakların başlangıçta Moğol dilli halklara mensup olduklarını, bilhare hızlı bir şekilde Türkleştiklerini, bunun da yaklaşık olarak 300 yıllık bir süreç dahilinde Kazakistan topraklarında Türkçe konuşan Kıpçak-Yemek ortamında gerçekleştiğini belirtmek gerek.

Kıpçaklar- Sercan M.Ahincanov // Selenge Yayınları




* * *


Gök Tanrısı Telipinu'nun İlluyanka Ejderi ile savaşı efsanesi Hatti kökenlidir. Buna karşılık Gök Krallığı ve Ulikummi destanları Hurrilerden gelmiştir. Hitit dini gibi mitolojisi de büyük ölçüde Hatti ve Hurri etkisinde kalmış, ayrıca Sumer Mezopotamya kaynaklarından esinlenmiştir. Gök Tanrısı Telipinu'nun İlluyanka Ejderi ile savaşı efsanesi Hatti kökenlidir. Buna karşılık Gök Krallığı ve Ulikummi destanları Hurrilerden gelmiştir.


Tanrı ile ejder İlluyanka'nın dövüşmesi, ilkbaharın başlangıcında kutlanan bir festivalde canlandırılırdı. Festival, kış aylarının durgunluğundan sonra dünyanın yeniden canlanışını kutlamaktadır. Dövüş ritüelinde ise, hayatın ölüm, iyiliğin de kötülük üzerindeki zaferi simgelenmiştir. 


Ejder İlluyanka yaptığı savaşta Gök Tanrısını yener ve onun yüreği ile gözlerini alır. Gök Tanrısı ejderden öç almak için Arm adlı bir ölümlünün kızıyla evlenir ve ondan bir oğlu olur. Oğlu büyüyünce ejderin kızıyla evlenir ve babasının yüreği ve gözlerini geri alır. Gök Tanrısı eski gücüne kavuşunca ejderle savaşmaya gider; ancak orada oğlu da vardır. Oğlu babasına "beni de öldür" diye bağırır. Bunun üzerine Gök Tanrısı ejder İlluyanka ile birlikte oğlunu da öldürür. 


Tanrı ile ejder İlluyanka'nın dövüşmesi, ilkbaharın başlangıcında kutlanan bir festivalde canlandırılırdı. Festival, kış aylarının durgunluğundan sonra dünyanın yeniden canlanışını kutlamaktadır. Dövüş ritüelinde ise, hayatın ölüm, iyiliğin de kötülük üzerindeki zaferi simgelenmiştir. 






* * *

Aziz George Ejderha'yı öldürürken - Özgürlük Meydanı , Tiflis-Gürcistan
(Atının kuyruğu düğümlü)





Aziz George en çok Kapadokya (yani "Khita-Khatai"/Demircilerin ülkesi-not:) da anlatılır. Hıristiyanlığın yayılması ile ilgilidir. Efsaneye göre kırsal bölgedeki bir şehirde tehditkar bir ejderha mevcuttur. Şehrin insanları ejderhaya her gün koyunlar kurban ederek kendilerini ondan korumaktadırlar. Fakat koyunları tükenince sıra kura ile şehirdeki insanları ejderhaya kurban etmeye gelir. Kralın kızına sıra geldiğinde kral itiraz etse de halkın baskısı ile prenses kurban edilmek üzere ejderhaya sunulur. 

O sırada çevreden geçen George ejderha ile mücadele eder, prensesi kurtarır ve ejderhayı yakalayarak şehre getirir. Halka Hristiyanlığı kabul etmeleri durumunda ejderhayı öldüreceğini ve onları kurtaracağını söyler. Bunun üzerine bölge halkı Hristiyanlığı kabul eder. Ejderha Şeytan'ı ve dinsizliği temsil eder; bu şekilde George ejderhayı öldürerek Şeytan'ı yenmiştir. Prenses ise Hristiyanlığı kabul eden bölge insanlarını temsil eder: "Kurtarılmış"tır.....


Kapadokya'ya not: Khita-Khatai"/Demircilerin ülkesi

"Touran the Khatai" diye geçer kaynaklarda yani "Turan Khatai" 
"Asur, Mısır yıllıklarında bu ülkenin ismi KHİTA, KHATA gibi geçer. HATTİ şeklini de hatırlayın. Anlamı da "demir" veya "demirciler ülkesi". En eski Ermeni yazılarında İ.S. (5-6 yy.) Kappadokya'nın ismi GMAİR-K, yani KİMMERLER gibi geçer." der Elşad Alili.



* * *







Aynı hikaye Apollo ile Phita mitolojisinde de görülür. Phita Ejderhadır, musallat olmuştur köye, insan kurban ederler ona, yalvarırlar Apollo'ya kurtarır insanları, öldürür Phita'yı. Kahindir o aslında bir KAM'dır, Apollo onu öldürünce Kahinlik Apolloya geçer. Kehanet merkezlerinde hep Apollo tapınakları bulunur, Phita da kehanette bulunan rahibenin adı olur... Yılan ya da ejderha hikayelerinde hep bir insan kurbanı vardır. Mayalardaki "Kukulkna"; "Gukumatz" Peru'daki "Quetzalcoatl" Serpent ve İnsan kurbanı bağlantısı gibi....

Aslında Prometheus'un ikiye bölünmüş halidir Apollo. Geleceği gören Prometheus'ta bir nevi Kahindir. Apollo'da ışıktır, tıpkı Prometheus'un getirdiği ışık gibi...ve Tıbbın tanrısı Asklepios Apollo'nun oğludur.....Ve bir Şaman gibi Bilgedir, Şifacıdır, Kahindir, Işıktır....


Zeus ile Typhon arasında geçen savaşta, İlluyanka Efsanesinin ana ögeleri bulunmaktadır; Typhon, Zeus'un yüreğini ve gözlerini değil, kollarının ve bacaklarının kas liflerini alır. Ejderin gözcülüğünü yapan kızını Aigipan adlı bir kadın oyalarken, Hermes kas liflerini geri alır. Efsanenin Anadolu'dan geldiğini yer adları açığa vurmaktadır. Typhon'un oturduğu yer Mersin yakınlarındaki Korykos mağarasıdır. Adı geçen Casius dağı ise Antakya yakınlarındadır.



Hermes / Mercury 'nin Asası

Büyücülük ve simyacılık ile ilgili olduğu için Hermetik olarak ta adlandırılır. Simyacılar Hermes'in oğulları olarak kabul edildi. Büyücülük 16.yy.da bitirilince Madencilik, kimya, eczacılık ve tıp alanında yapılan çalışmalarda da bu sembol kullanılmıştır. Kadüse sembolünde şifanın ve zehrin homeopatik güçlerini simgeler. Genelde Çift yılanlı asa Hermes'in , Tek yılanlı asa ise Askelpios'undur. Hermes aynı zamanda bir Elçidir, peygamber gibi Tanrı buyruklarını insanlara iletir....Çobandır, yol gösterir, Ölülerin ruhların yeraltı dünyasına taşır....

Ve Şaman/Kam Şamanizm hep büyücü/büyücülük gözüyle bakılmıştır. Cadılık ile suçlananlarda hep kadınlar olmuştur, çünkü Şifacılar genelde Kadındır....Annedir, süt ile besler, korur, gözetir, nedense hep tanrıçaların elindedir Yılan, tıpkı Athena, İsis, İştar, Şahmeran ve Havva gibi.... link




* * *


LARARIUM ; Yılanlı Sunak:

Romalıların, ev ahalisini korumak için yaptıkları ve içeride bulunan bir çeşid türbedir. Evde yaşayanları kötülüklere karşı koruyan bekçi ruhlara Lares denir ve aile üyeleri günlük ayinlerini burada yaparlar. İki sütun arasında , merkezi freskte, iki genç erkek ellerinde kutsal sayılan Boynuzlar/Rhyton ile dans eder pozisyonda (And kadehleri/İçeçek kadehleri) ve ortalarında evin reisini temsil eden, soyunu devam ettirecek olan kişi toga giymiş olarak bulunur ve kurban sunar. Hemen altlarında bir Serpent/Yılan vardır, Lararia'larda kullanılan, ailenin koruyucu ruhudur/bekçisidir.









* * * 



İrlanda'da Aziz Patrick ve sürülen Şamanik Bilgelik efsanesi anlatılır. 5.yüzyılda İrlanda'da Hıristiyanlığı yayarken bir çift yılanı sürgüne gönderir. Aslında İrlanda'da yılan yoktur, Yılanlar Şamanik kültürü ve Bilgeliği temsil eder. Athena ile Prometheus ta onlarla birlikte sürülmüştür. Athena bilgeliği, Prometheus ışığı yani bilimi, bilgeliği, aydınlanmayı ve Kehaneti temsil eder.Onların gizemli bilgelik okulları vardır ama Aziz Patrick Hıristiyanlık dışında hiçbir öğreti istememektedir.


Bu arada Apollo gibi Athena'nın da adı Yunanca açıklanamamıştır, kökenini batılılar bulamamıştır, ama bizim buralarda arasalardı Asena ile bağlantı kurabilirlerdi. Athena da bir Ay tanrıçasıdır, ki Baal Cycle yazıtında "Athirat'tan kim süt içecek" yazar....tanrıların yaratıcısı denizlerin tanrıçası ATHİ, başlangıçtaki SU'dur....Ruh olan Atma tanrı Athi'ye dönüşür...Truva 'da bulunan baykuş formlu vazolar ve Athi ilintilidir.... "Yunanlılar Truva'da görüp ödünç aldı" der Schliemann...Karkamış'ın büyük tanrıçası Athi'dir.....


Athena'nın kökenini Minoan'a bağlayan da var. Minoan da sembolleri Kuş, Yılan ve Hayat ağacıdır. Artemis'e karşı yaratıldığı da düşünülür. Minoan da Tanrıçaların ve Kadınların elinde çifte balta görülür, çifte baltalar Amazonların silahlarındandır. Amazonlar İskit ve Kimmerlerin kadın koludur. Heredot kitabında ,Yunanlıların medeniyeti kendilerinden önce oraların yerlileri olan bir kavimden aldıklarını ve bu kavme Pelasglar dediğini de biliyoruz der. Ve Pelasgların kökenini de Türklere bağlarlar.... ASENA Etrüsklerin kendilerine verdiği addır... Yani, ASENA ile ATHENA aynı kökten gelmektedir.


ve Athi'de ki gibi Türk mitolojisinde de "Akgöl (süt gölü) den ilk ruh verilir" Ruh ve Süt birbiriyle bağlantılıdır....




* * *


Süt gölünden (ak göl) alınan bir damla süt ile insanlara "ilk ruh"un verilmiş olduğu kabul edilmektedir. Süt, tıpkı Kımız gibi kutsaldır. Kuzey ve Doğu Türkleri süt ve sütten yapılan her besine ak derler, onun bir damlasının bile yere düşmesine razı olmazlar ve bunu büyük bir günah olarak kabul ederlerdi.


Yakutlarda Ayzıt, bir çocuğun doğmasına yakın, tarla, çiçek ve yemiş perileriyle birlikte annenin yanına gider. Süt gölünden almış olduğu bir damla sütü çocuğun ağzına damlatarak ona ruhunu vermiş olur. Süt gölüne benzer bir motif, Uygurların Türeyiş Efsanesinde kutsal süt denizi olarak geçmektedir. Altaylılarda Ülgen, yakınlarından Yayık’a süt gölüne gitmesini ve buradan alacağı bir damla sütü yeni doğan çocuğun ağzına damlatmasını emreder.


Şamanlarla ilgili hikâyelerde, Şamanın hasta olanları pişirilmiş süt ile tedavi ettiği geçmektedir. Ayrıca cübbesinde Erlik-Han'ın dünyasından Yılanlar tasvir edilir.


En önemli hayvansal içecek mayalanmış kımız idi. Alkol oranı düşük bir içki olan kımız, kalorisi yüksek olduğu için bir öğün yerine geçtiği gibi gün boyunca içildiğine de rastlanmaktaydı. 


Moğollarda kımız içme işi, askerlik eğitimiyle sıkı bağlantısı olan bir tören şeklinde icra edilirdi. Genel kabul gününde beylere ve halka hanın ikram ve merhamet sofrası kurulurdu. Sakiler ve kadeh tutanlar sofra takımlarını ve kadehleri getirirlerdi. Hanın işaretiyle bir saray odacısı kımızı töresi ile hana sunardı. O da insanların topluluk halinde yaşamalarının temeli olan bu arı ve temiz içkiden biraz içip devletin en ileri gelenine verirdi. O da kadehin tamamını bitirirdi. Beyler ve komutanların içki içme merasimi bittikten sonra askerler ayakta içmeye başlarlardı. Kımız içme işi sırasında yanlışlık yapan asker kapının yanına bırakılırdı. Sakiler ve kadeh tutanlar bu askerlere ceza verirlerdi ve bu, ölüm cezası dışında her türlü ceza olabilirdi.


Altaylılarda da kımız içme, yüz yüze bakarak şarkı söyleme geleneğine bağlı olarak sürdürülürdü. Ayrıca ekşi sütten rakı yapılırdı. Kımız içme törenleri daha sonraları rakı içme törenlerine dönüşmüştü. Akraba veya komşu olanlar kadın erkek, genç yaşlı herkes bir araya gelir, rakının hazırlandığı yerde bir ateş yakılırdı. Ateşin üzerine konulan tagan adı verilen demir bir kazanda bir kadın, yapımı bazı işlemleri gerektiren rakıyı hazırlardı. Ateşin sağında erkekler, solunda kadınlar otururdu. Toprağın üzerine serilen keçenin, kayın ağacı kabuğunun ve tay postlarının üzerine daire şeklinde oturulurdu. Bu tören sırasında ev sahibi tahta fincandaki içkisini sol eliyle tutar, sağ eliyle ateşe biraz rakı serperdi. Kayın ağacının Umay Ana ile birlikte indiğine inanan Altaylarda rakı, Umay kültüyle bağlantılı görünmektedir. Umay Ana ve Süt.....


Diğer taraftan, Türklerde kımız, nevruz bayramında yapılan ikramlar arasında yer alırdı. Bayramın üçüncü günü misafirler yurtlarına yerleşince yemekler dağıtılır, arkasından kımız ve ayran sunulur.


Saka/İskit Türkleri Atların Bereketi bayramında Kımız içerlerdi. Ayrıca Kımız dolu çanağa kan damlatarak Ant İçerlerdi.


Radloff ise, Kazakların misafirlerine Kımız ikram ettiğini, Mayıs sonunda "Yaz Töreni" veya "Kımız Töreni" adı verilen törende, yeşil doğanın üstüne Kımız serpiştirildiğini ve Yeni Yılı, Beyaz (Ak) Güneşi ve Kımızı kutladıklarını belirtir.




* * *


Bilgamış'ın yaptıkları sonraki dönem mitlerde Herkül'e geçer....

Herkül Köroğlu ile aynı kişidir....Köroğlu'nun oğlu da bir Kurttan Süt içer...
ve Herkül Sakaların Atababasıdır...
Apollo gibi Köroğlu da Işık aktaran delikanlıdır....

"Köroğlu yerin oğludur, annesini orada bırakıp, yeraltı karanlık dünyadan (gordan) ışıklı dünyaya kaçabilen kahramandır. Önce Goroğlu olan bahadır daha sonra Işık aktaran bahadır olmuştur.


Etrüsk metninde:

eka sthen tka içnak herkle unial klan thura ske
Eka s(ü)ten tka iqnak Herekle Unial (o)klan turaske
Burada südün tka içən Geroqılı (tanrı) Ananın oğlu turadı" ... der Prof.Firudin Ağasıoğlu





* * *






Diğer yandan Herkül, Serpent (yılan) ve Süt üçlüsü olarak ta anlatılabilinir.


Herkül başka bir kadından doğduğu için Hera kabullenememiştir. İki yılan gönderir beşiğine, Herkül onları öldürür. Hatta Azerbaycan Türkleri dili çözülmemiş çocuğa "yılanboğan vakti" deyimini kullanılır. Zeus tehlikenin farkına varınca Hera uyurken Herkülü beşiğinden alıp Hera'nın sütünü içirir, artık sütannesidir ve onu korumak zorundadır. Herkül ölümsüz olmuştur. Hera uyanır ve Herkülü uzaklaştırır bu sırada göğsünden çıkan süt gökyüzüne fışkırır, gecenin bir vaktinde görülen beyazımsı bulut olan galaksiye de Süt yolu Milkyway demişlerdir. 


Türk mitolojisinde geçen Süt Gölü - Ak Göl den gelen "ilk ruh" da belki de gökyüzünden gelen Hayat'tır. Samanyolu , Kuzey Amerika Yerlileri (Kızılderililer) arasında "Kurtyolu" "Sonsuz Yol" veya "Ruhların Evi" olarak anılır. İngilizcede Milkyway'dır - Süt yolu.... Sanki hepsi de aynı kökten çıkmış gibi....


Bir tanrıçadan süt içmek Hayat Suyu almak, ölümsüz olmak anlamına gelir, bunu Bilgamış'ta da , İskit Türkleri ve Etrüsklerde'de görürüz. Keçi sütü, Kısrak Sütü veya Anatanrıça sütü...Her yıl deri değiştirip "yenilenen, tekrar doğan" Yılan (Serpent) da bilgelik ve ölümsüzlük demektir. 


Anadolu'da yılanı deliğinden çıkarmak için bir kap süt konulur, anlatılan birçok hikayelerden biri de, içine yılan girmiş çocuğu ters çevirip yılanın ağzından çıkması için altına bir kap süt konulmasıdır. Lakin yılan sürüngendir, süt içmez, susuz ise sıvı tüketir ve sütü de içebilir, esas sütün kokusudur onu çeken....


Hindistan'da her yıl Temmuz/Ağustos'ta kutlanan "Naga Panchami" festivalinde yılana süt banyosu yaptırılır, içirilir, karşılığında yılan onları bir yıl boyunca kötülüklerden korur. Efsanede, bir çiftçi çapa yaparken yanlışlıkla yılanın yavrularını öldürür. Yılan gece intikam alır çiftçi ve ona dua eden gençkız hariç herkesi ısırır, ertesi gün çiftçinin kızı herkesin öldüğünü görür, yılana bir kap süt koyarak af diler ve ailesini geri getirmesini, hayata döndürmesini ister , yılan afeder ve ailesini geri getirir.











* * *


Omurilik te DNA sarmalı da yılana benzer ve hayati önem taşır, Omurilik Hayat Ağacımız, DNA'mız ise şifremizdir, çakra noktalarının burada olması da tesadüf değildir. Bir eksene dolanan çift yılan: Evrendeki kutupsallık gösteren güçleri, akımları, Sirius çiftyıldızının çift yörüngesini ve DNA çift sarmalını simgeler.


DNA'nın nasıl bir yapısı olduğu 1950'li yıllarda ortaya çıkarıldı, ama binlerce yıl öncesinde bunun farkındalığında olmak... İşte asıl sorulması gereken soru budur....Nasıl bir medeniyettir bu, gökyüzünü okuyabilen mi, geleceği gören mi, yoksa gökten gelen mi? Mayalar demez mi zaten: "Tanrılar başka yerden geldi ve gitti , ama tekrar gelecekler...."









VE....


"Bütün mitolojik hikayeler, doğuda ve batıda, Yılanla (Serpent) ilgili hikayelerin kökeni Turanlara aittir. Bu kült, ya Turanlı ya da damarlarında Turan kanı olanlar arasında yaygındır."... der J.Fergusson.




Çok karışık bu işler, çoook....

SB.









Osmanlı dönemine ait Kılıç'ta Ejderha başları 






NİĞDE




BACAK KORUYUCU - ROMA DÖNEMİ



Karabulak ; Cenaze battaniyesi, İpek Nakıştan Çizim MS.3.-4.yy
Yılan/Ejder Efendisi Tengri Tamgalı Ana Ata/Kam







Svastika (Oz Damgası-Güneş=Tanrı=Ateş=Göğe Ulaşmak ) 
ve Yılanlar (link)





"Hacı Bektaş Dergâhı’nda yer alan şamdanlar üstünde kuş, aslan, ejder figürleri vardır. "
Ejder simgesi Türk kültürüne aittir - link



Ejderhayı Öldürmek - link

Kadın ve Ejderha - link

Yılan-Ejderha-Dragon - link

Turans-Dolmens-Koumiss - link

Serpent-Dragon-Turanian - link

Athena adı Yunanca Açıklanamamıştır - link

Herkül-Köroğlu-Bilgamış - link

At Kuyruklarında Düğüm - link



"Elli deniz perilerinden Sakin Deniz tanrıçası/Beyaz-Süt anlamına gelen adıyla Kyklop'un dikkatini çeker ve ona süt, peynir ve yabani meyvelerle kur yapar."
Galatea ve Kyklop Polyphemos Aşkı - link



* * * 

EK




Taşbaba mı- Anatanrıça mı - link




Turkish statues (Taşbaba/Tashbaba-Kamennaya-Balbal) with oath cups in their hands. In one hand oath cup, an other one a bird. In Turkish cosmology birds are always associated with spirits. Spirits are waiting on the tree of life. Spirits of the peoples who died, thought to fly like birds. Tree of life is the celestial projection of the Milky Way galaxy.


The Turks called Milk-White Lake. The Spirits comes from the stars. Mother goddess Umay comes to earth in bird costume, and gives from the milk-white lake the first milk to babies ( is also the first spirit) . So birds are associated with the goddess Umay , milk- water of life is linked to that idea.





Hermes/Mercury aynı zamanda ruhları yeraltıdünyasına taşıyan tanrıydı. Sunakta bir Kuş/Horoz? ile :




MERKÜR'e Adanmış "Berthouville Hazinesi" - MS.175-225



Hermes betimlemesindeki Keçi ve Kuşun aynı anda gösterilmesi ,aşağıdaki resimde üstüste: 

Solda : Gobustan - Azerbaycan 'dan Türk Kaya Resmi
Sağda : Orta Asya kurganından çıkan ve atlara takılan bir maske MÖ.5.4.yüzyıl :


AZERBAYCAN - İRAN - PAZIRIK / KEÇİ VE KUŞ İKONOGRAFİSİ - link



"Elinde kuş tutan taşbabalar daha çok Kazak elinde bulunmuştur. Taşbabanın sağ elinde kuş figürü olması ölenin kutu (ruhu) ile ilgilidir. Türk inancına göre ölen adamın kutu (canı) kuşa döner tanrı mekanına uçar. Bunu bir sıra epitafiyalarda öldü yerine uçtu deyiminin yazılmasında da görürüz. İtalya' da aşağı-yukarı 2500 yıl önce yapılmış Etrüsk bedizi de sağ elde kuş motivi ile dikkat çeker, ölen bu çocuğun bedizinde sağ ayağı boyunca Etrüskçe şöyle bir yazıt vardır.-bileren tek pan mi köger (çin?)- Taşbaba olmasada, her halde eski Türklere ait yas töresine uygun olarak, ölenin kutu motifini aks ettirir. Taşbaba bedizinin elinde kuş olması belgesi bir daha ispat ederki, taşbaba sadece ölen bir kişinin bedizidir" - Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu / Taşbaba