alacahöyük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alacahöyük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016 Pazartesi

Hitit Güneş Kursu olarak adlandırılsa da HİTİT DEĞİL HATTİ'dir.




Hitit Güneş Kursu olarak adlandırılsa da HİTİT DEĞİL HATTİ'dir.
MÖ.2300-2200





"Anadolu Yarımadası'nın bu gün için bilinen en eski adı Hattuşaş Ülkesi idi ve bu topraklar 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak bilindi. Bu ad o kadar yerleşmişti ki Anadolu'yu istila eden Hititler bile yeni yurtlarından söz ederken Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır. Oysa sonradan yine tabletlerden öğrenildiğine göre, söz konusu Hint-Avrupalı halk kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu." Prof.Ekrem Akurgal



* * *


Hititler'in imparatorluk dönemi güzel sanatlarında anıtsal bir yetenek görülür, fakat hiçbir yerde form-biçimlendirme yeteneği saptanamamıştır. Kimi yerde yalnızca oyun oynarcasına bir eğilim egemendir ve malzeme buna boyun eğmeyince hemen bir yana bırakılarak yeni bir taşa el atılmıştır; kimi yerde bitmiş ile yarı bitmiş, eski ile yeni birbirine karışmıştır. Yazı hiçbir zaman bir süsleme aracı olarak anlaşılmamış, aksine nerede yer elverişliyse oraya sokuşturuluvermiştir. Bu durum Yazılıkaya tapınak bölgesi için de geçerlidir; burada sadece "tanrıların tören alayında" bir biçimlendirme endişesinin sezildiği görülüyor. Fakat Yazılıkaya'nın özelliği yalnızca bir benzeri bulunmayışıdır, yoksa tipik hiçbir yanı yoktur. Normal haliyle Hitit sanatı belirgin, fakat hep kaba kalmış bir karakter gösterir (Önceleri Hurri, daha sonra da Asur etkisi de sürekli varlığını sürdürmüştür). Hiçbir zaman da bir "stil" oluşturamamıştır. MÖ 2.binyılda bir Hitit İmparatorluğu vardır, ama bir "Hitit Kültürü yoktur". Hititlerin egemen halkının büyüklüğü çeşitli halkları "yönetmekte" ve onlara "hükmedebilmekte" kendini gösterir.


Hitit hayatının canlı resimlerini imparatorluk döneminin anıtlarında değil, bu dönemden çok sonraki Zincirli, Karkamış, Karatepe vs. gibi şehir krallıkların, yani MÖ 800-700 yıllarının yığınla kabartmalarında ve heykellerinde buluyoruz. Şimdiye kadar olduğu gibi bu "Neo-Hitit" resimleri, Hitit halkının özelliklerini yansıtan eserler diye asla gösteremeyiz. ...  Bu resimler imparatorluğun göçüp gitmesinden 500 yıl sonraki bir zamana aittir. Hitit imparatorluğu MÖ 1800'den 1200'e kadar Küçükasya ve Önasya tarihine damgasını basmış başlı başına büyük bir devlettir. Hititlinin varlığı, Hititlinin niteliği ise ancak bu büyük devletin tanıklığından çıkarılabilir, döküntülerinden değil.


Wright ve Sayce'ın Hitit devleti hakkında "imparatorluk" terimini kullanmaları hiç de gelişigüzel değildir. Buna 20.yüzyılda "commonwealth" yani uluslar topluluğu denir. Bu görüş açısıyla altıyüz yıllık Hitit egemenliğine bakarsak bir Hitit "tarihinden" sözetme imkanımız olmaz. Tarih, organik bir gelişmedir, manevi bir birliktir, biçim ve eda, form ve stil oluşturma çabasının evrimidir; aynı çağlarda Mısır ve Babil'de gördüğümüz gibi "kültür" ile özdeştir. Bütün bunları Hitit imparatorluğunda bulamıyoruz. Altıyüz yıl içinde onlarda bulduklarımız gerçi karakteristik ve değişiktir, ama organik bir evrimin izleri değildir.


... Hitit halkı tek bir dil kullanmamıştır, yalnız Boğazköy'de kullanılmış sekiz dil bunun tanığıdır, bu dillerden en az dördü yaygındı. Hitit halkı tek bir yazı da kullanmamıştır.... MÖ 2.binyılın Hitit imparatorluğu, eski dünya tarihinde en şaşırtıcı ve en olağanüstü siyasal görüntüdür, ama kültürel bakımdan hiçbir önemi yoktur. 




C.W.Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu
Remzi Kitabevi, 1994



* * *



HATTİ SANATI ve KADİM TÜRK SEMBOLLERİ


"Güneş Kursu, genellikle Hitit uygarlığına ait bir eser olarak kabul edilir ve çoğumuzda Ankara ve Anadolu çağrışımlarını uyandırır. Atatürk’ün emriyle 1935 yılında Alacahöyük’te başlayan kazılarla açığa çıkartılmıştır, Hitit öncesi döneminin yani Hatti döneminin bir eseri olduğu belirtilen Güneş Kursu, tunçtan yapılmış olup günümüzden yaklaşık 4250 sene önce dini merasimlerde kullanılmıştır. Güneş Kursu’nu oluşturan yuvarlak, dünyayı ya da güneşi temsil etmektedir. Altta, iki adet boynuza benzer çıkıntının ne olduğu ise kesin olarak henüz bilinmemektedir. Üzerinde yer alan çıkıntılar ise doğanın çoğalmasını, üremeyi temsil etmektedir. Kuşlar da aynı şekilde yine doğanın çoğalmasını, doğadaki hürriyeti anlatmaktadır. Güneş Kursu’nun, Hititlerin Anadolu’ya gelmelerinden yaklaşık 300 sene önce yapıldığı ve Hatti kralları öldüğü zaman bunun gibi 4-5 sembolle birlikte gömüldükleri bilinmektedir." der Ankara Üniversitesi. Buraya üç not düşmek istiyorum:


1- Boynuzlar Boğa'yı temsil eder. Boğa ve Tanrı eş görülür. Bizim Toros dediğimiz Tauros Dağları hem Boğa hem de Tanrı anlamındadır ki Tau Türkçedir (Dağ). Tauros'taki -os eki Hellen dilinden kalmadır. Fırtına Tanrısı Tarhu'dan Tauros'a-Tarkan/Tarhan, ki Tar'ın açıklaması İlah/Tanrı olarak ta verilir. Oğuz Kağan Destanı'ndaki Oğuz-Ay-Boğa ilişkisini de hatırlayalım.(bkz.Nuray Bilgili-Kozmik Kağan-Oğuz Kağan)


"Türkolog N.Y.Marr "Türk teriminin TAR-HAN sözünden" ortaya çıktığını yazıyor. Bu hiç de tesadüf değil, çünkü bu söz boylar arasındaki boy üstünlüğünü bildirir ve hatta o boyu kutsallaştırır ve Tanrı ile eş değer tutardı.... Prof.Dr.F.Ağasıoğlu'da onaylıyor. o "Protoazerlerin (birlikte prototürklerin) kökenine ışık veren teonimlerden biri de hiç şüphe yoktur ki, TAR/TUR alamorfu ile kullanılan Tar sözüdür ki, bu da sonralar Türk sözünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Azer diyalektlerinde bugün de "Tar" sözü "Allah" anlamında kullanılmaktadır." ... der Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay (Türklerin Gizli Tarihi) . Ayrıca Taur'in "Dağ İnsanları" anlamına gelen Tau+Er'den türediğini yazar Prof.Dr.Mirfatih Zakiyev (Türklerin ve Tatarların Kökeni). 


2- Kuşlar da Türk kültüründe "UÇMAĞI" temsil eder. Madem ölülerle gömülmüş, o zaman mezardaki kişinin ruhu kuş olup UÇMAĞA vardığını belirtmektedir. 


3- Daire içindeki artı sembolleri de Tengri anlamındadır. Mezar sahibi Tanrısına ulaşmıştır.....







Alacahöyük kazısı da: "Standartlar/güneş kursları yanlış bir algılama ile "Hitit güneş kursları" olarak yaygın bir şekilde anılmaktadır. Hâlbuki bu eserler, Hititlerin Anadolu'ya gelişlerinden yaklaşık 300-350 yıl öncesine, Eski Tunç Dönemine, bir başka deyişle Hatti Çağına aittir. Büyük olasılıkla, Alaca Höyük krali mezarları, Alaca Höyüklü Hatti prens ve prenseslerine ait olmalıdır." açıklamasını yapar 


...yani...


Anadolu'ya gelen Hititler (Nesiler) dil, din, kültür ve sanat konularında Anadolu'nun yerlisi olan Hattilerden büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Bu yüzden de dinsel sancaklarını Hattili ustalara yaptırmışlardır. Hititlerin başkenti olarak anılan Hattuşa bile Hattiler tarafından kurulmuştur. MÖ.1800 öncesi buluntular ile Hitit imparatorluğu dönemindeki tüm buluntulara Hitit demekten vazgeçelim ve başkalarına mâl edip Atalarımızın mirasına da ihanet etmeyelim..


SB.



* * *





HATTİLER....


"Avrupalılar bu kavme Hitit adını verdiler. Prof.Şemsettin Günaltay'a göre bunun sebebi de Tevrat'ın İbranice nüshalarında bu halka verilen "Hittim" veya "Khetim" sözcüğünden alınmış olmasıdır. Halbuki Asur kitabelerinde ve Boğazköy'de bulunan kendilerine ait tabletlerde bunlar "Hatti" adıyla geçmektedir. Dyakonoff, Heta'nın Tevrat'a dayalı klasik okumalardan olduğunu, Hatti kelimesinin ise Akkadça yazılmış tabletlerde geçtiğini belirtmektedir.


Günaltay'ın bu haklı tespiti, Prof.Bilge Umar tarafından da teyit edilmiştir. Umar şöyle diyor: "Tevrat , batı dillerine çevrilirken, Almancaya çeviri yapan Martin Luther, Ht ile gösterilmiş sözcüğü Hethitler diye; İngilizce ve Fransızcaya çevirenler Hititler diye okuyup aldılar. Çünkü o sırada, hatta 19.yüzyıla kadar bu halk üzerine hiçbir şey bilinmiyordu. Yevrat çevirilerinde bu çelişkili uydurmacılıkların yapılmasına şaşmamak gerekir. Gerçekten Tevrat'ın Türkçe çevirisinde de aynı uydurmacılığın, değişik biçimleri bulunuyor ve aynı halk, bazen Hit'ler diye, bazen de Het'ler, Het oğulları, Hitti'ler diye anılıyor.... 19.yüzyılda ve 20 yüzyılın başında Türkiye aydınları arasında en yaygın yabancı dil Fransızca olduğundan, o uydurma adlar içinde, Fransızların kullandığı ad, onların söyleyiş biçimiyle Hititler diye Türkçeye geçti."


Halbuki Araplar dahi eserlerinde bu yanılgıya düşmemiş ve onlardan "Hassi" diye bahsetmişlerdir. Ekrem Akurgal ise, daha önce bu hataya düştüğü için, tükürdüğünü yalamamak adına, Hattiler proto-Hititler diye takdim etmeyi, bir noktada zahiri kurtarmayı tercih etmiştir. Bu halkın adının Türkiye'de belli bir çevre tarafından "Eti" olarak değiştirilip, aynı adla bir banka dahi kurulmuş olması ise, gerçekten tarih adına gülünç bir ucubedir. Halkın diline yerleşen ve kıyamete kadar değiştirilmesi mümkün olmayan "galat-ı meşhur"lar vardır ve bunlar bir noktada mazur görülebilir ; ama üniversitelerimizde hala bir bölümün adı "Hititoloji" ise ciddi olarak akademik seviyemizin sorgulanması gerekir.


Hattiler hakkında en geniş bilgiyi sayısı yaklaşık 15 bin olan ve bugüne kadar büyük kısmı okunan Kapadokya'daki tabletlerde buluyoruz. Bunlar MÖ.15.-14.yüzyıllarda başkent Hattuşa'da (Boğazköy) oturan , Kapadokya'nın tamamı ile Suriye'nin büyük bir kesimi ve Orta Anadolu'nun bir kısmını hakimiyeti altına alan krallar için yazılan kitabelerdir. Kullanılan dil o gün diplomatik alanda ise Akkadca'dır. Hatti tarihinin ikinci temel kaynağı kazılarda ortaya çıkarılan veya doğrudan yer üstünde bulunan resim yaızlı (hiyeroglif) tabletlerdir. Bu tabletlerin büyük bir kısmı henüz okunamamıştır.


Üçüncü kaynak ise, Hattilerle komşu olan devletlerin arşivlerindeki belgelerde zikredilen bilgilerdir. Mısır'ın 18.21.sülalelerinin hakim olduğu 250 yıllık dönemi anlata arşiv vesikalarında Hattilerle ilgili önemli bilgiler yer aldığı gibi, Mısır'ın hakimiyeti altında bulunan başka halklarla ilgili bilgiler de vardır. Tel-Amarna'da bulunan tabletlerde Hatti-Mısır ve Mısır-Suriye ilişkilerine ait daha fazla detay vardır. Çünkü o dönemde Suriye, Mısırlıların, Hattilerin ve Asurilerin çıkarlarının kesişme noktasıydı.


Ş.Günaltay'a göre Hattiler, Sümer, Elam ve Subarlarla aynı ırka mensuptur ve delili de Erzurum'un kuzebatısındaki Karaz höyüğünde bulunan bakır devri çanak çömlekleriyle Orta Anadolu'da bulunan bu tür eşyalar arasındaki benzerliklerdir ve ayrıca bunlar yeni göç dalgalarının muhaceret yollarını göstermesi itibariyle önemlidir.


Yine Günaltay'a göre Zagros dağlarının kuzeyindeki bölgeye yayılmış olan brakisefal kitlelerden kopan akıncı boylar, kuzeyde Kars, Erzurum, güneyde Erbil üzerinden Anadolu'ya yayılmışlar ; Erbil üzerinden akanlar ise Dicle-Fırat arasındaki bölgeye saçılmışlardır.


Bunlardan Kapadokya'ya yayılanlar tarihçiler tarafından ön-Hattiler , Habur-Fırat arasına yerleşenler ise Hurriler olarak tanımlanmaktadır. Anadolu'da ayrı ayrı siteler kuran bu kollar, brakisefal yani kafatasları geniş ve önden arkaya doğru kısa, burunları büyük, dilleri bitişik olmaları hasebiyle Akdeniz dolikosefallerden ve Samilerden farklıydılar. Bunlar Asya'dan gelen Asyanik tiplerdi.


MÖ.II.Binyıl başlarında Orta Anadolu'nun doğudan gelen yeni bir istila dalgasına maruz kaldığı anlaşılıyor. Cambridge'in klasik eski tarihine göre bunlar Kuzey Mezopotamya batısından ve Toroslar üzerinden gelmişlerdir. Esasen ön Hattiler'den Hattuşaş veya Hatti şehrini alarak burayı başkent yaptıktan sonra Hattiler olarak bilinen bu halkın nereden geldiği konusu hayli ihtilaflıdır. Kimilerine göre Batı tarafından ve boğazlar üzerinden gelmişlerdir, kimileri (örneğin Sayce) Hatti ayakkabılarının uçlarının dağlık bölgelere mahsus çarıklarda olduğu gibi yukarıya doğru kıvrık oluşuna dayanarak bunların Kafkaslardan geldiğini ileri sürmüştür.


Nesi (Nesa) Hattilerinin Subarular ve Hurriler gibi yuvarlak kafalı Alpin tip insanlar olduklarını belirten Hrozny şöyle diyor : " Hititleri Anadolu'ya Balkanlardan ve Avrupa'dan getiren nazariyenin arkeolojik ispatı yoktur. Bunların doğudan , Kafkaslardan gelmiş olmaları nispeten daha çok pozitif bir görüştür. Kültepe'den çıkarılan Asur çivi yazısı Hitit çivi yazısına benzemiyor. Hititler yazıyı MÖ.II binyıl başlarında Anadolu'ya girerken yollar üzerinde başka yerlerde, Erzurum-Van yahut Yukarı Suriye taraflarında öğrenmiş olabilirler."


Sanırım Ş.Günaltay, bu iddialara dayanarak "eski Subarular ve Hurrilerin yurdundan gelen bu yeni dalgaların da onlar gibi Asyalı oldukları ve muhtemelen ön Hattiler, Luviler, Hurriler ve Kaslarla aynı zamanda batıya muhaceret eden gruplar içinde bulunduklarını söylemektedir. Şunu da bir not olarak kaydetmek gerekir ki, diğer adı Kaneş/Kaniş olan Nesa (Neşa) kentinin adının buraya nereden geldiği de araştırmalıdır. Bilindiği gibi Orta Asya'da şimdiki adı Karşı olan Nesa isminde çok eski bir kent vardır.


Bazıları bunun İskender zamanında kurulduğunu söylüyorlarsa da, kentin tarihinin çok öncelere dayandığı düşünülmektedir. Bilindiği gibi halklar muhaceret etmişlerse, gittikleri yeni topraklara eski yurtlarındaki coğrafi adların bazılarını taşırlar. Acaba Nesa adı da bunlardan biri olabilir mi? Bu konuda bir şey söylemek zor ve ancak tahminler yürütülebilir. Ama Orta Asya'daki Issık-Göl'ün adının eski çağlarda İskenderun körfezinin İssikos Denizi (Sıcak Deniz) şeklinde görülmesi, insanın aklına ister istemez böyle bir ihtimali getirmektedir.


Ekrem Akurgal, Hatti ve Hitit dilinin (çünkü o ısrarla Hattileri ön-Hititler olarak görmektedir) Hint-Avrupa ve Sami dillerinden tamamıyla değişik, kendine özgü bir dil olduğunun altını çizmektedir. Hatti dilinin Hint-Avrupa ve Semitik dillerden olmadığı da ilim adamları tarafından ittifakken kabul edilmektedir.


D.Ahsen Batur
Kürdoloji Yalanları kitabından










THE SUN DİSK İS NOT HİTTİTE but HATTİAN CULTURE!
The oldest name for Anatolia (Asia Minor) was "Land of the Hatti"...Hittite came after the 2nd millennia BC, but the Sun Disk was made before that time. And Hittite used Hattian language to, also called as Hattic, Khattic or Khattish, non-Indo-European-non Semitic, an agglutinative language like Turkish of ancient Anatolia in 3rd and 2nd millennia BCE.









İlgili:




"Keşifler yapmak istiyorsan, yaptığın yanlışlara çoğu kez sevinmen gerekeceğini düşün."
Archibald Henry Sayce


17 Aralık 2014 Çarşamba

İskit - Trakya - Alacahöyük - Anadolu - Afganistan / Tek kültür









Berel Kurganı - Kazakistan 









İSKİT




Konya Etnografya Müzesi Halı Kolleksiyonu
(Türk olarak belirtmemin sebebi, bazı yabancıların Osmanlıyı farklı bir etnik sanmalarından.-SB)

TRUVA





Bactaria MÖ.2200-1500


Bugünkü İran'da (ki Perslerin gelmesi MÖ.800'den geriye gitmez) Shahr-e Sukhteh (Yanık Şehir) 


Helen ve Paris MÖ.380 - Louvre Müzesi.
İskit başlığı ile Paris ve Türk Kültürüne ait bir tamga.











ilgili:























26 Ekim 2014 Pazar

HATTİLER HİTİT ÖNCESİ ANADOLU'NUN YERLİ HALKI




HATTİLER
proto-Hitit demek  ya da Hititler için Hattilerin devamıdır demek tamamen yanlıştır,  iki farklı halktır.
Anadolu'nun en eski adı Hatti Ülkesidir,
MÖ.3000 lerden itibaren 
1700 yıl boyunca da bu adla anılmıştır.
Prof.Emin Bilgiç birçok Hattice şehir isimlerini ortaya çıkarmıştır.


Hattilerin ülkesine gelip yerleşen Hititler (Nesiler) , Hattilerin tanrılarını, kültürünü ve dilini kullanmışlardır....
Hint-Avrupa olmayan, eklemeli dil ailesindendir, İskitler, Kimmerler, Partlar, Sümerce, Hurice, Urartuca ve Türkçe gibi...


Hititlerin gelmesiyle Hatti ülkesi Hitit ülkesine dönüşüyor...
ve Hititlerin Başkentleri Hattuşa aslında 
Hattiler tarafından kurulmuştur.

Hatti (Hitit değil) Güneş Kursu (Alem)
MÖ.2300-2200

"Standartlar/güneş kursları yanlış bir algılama ile "Hitit güneş kursları" olarak yaygın bir şekilde anılmaktadır. Hâlbuki bu eserler, Hititlerin Anadolu'ya gelişlerinden yaklaşık 300-350 yıl öncesine, Eski Tunç Dönemine, bir başka deyişle Hatti Çağına aittir. Büyük olasılıkla, Alaca Höyük krali mezarları, Alaca Höyüklü Hatti prens ve prenseslerine ait olmalıdır." - ALACAHÖYÜK KAZISI


"MÖ 2.binyılın Hitit imparatorluğu, eski dünya tarihinde en şaşırtıcı ve en olağanüstü siyasal görüntüdür, ama kültürel bakımdan hiçbir önemi yoktur. "
C.W.Ceram
Tanrıların Vatanı Anadolu



Anadolu Yarımadası'nın bu gün için bilinen en eski adı Hattuşaş Ülkesi idi ve bu topraklar 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak bilindi. Bu ad o kadar yerleşmişti ki Anadolu'yu istila eden Hititler bile yeni yurtlarından söz ederken Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır. Oysa sonradan yine tabletlerden öğrenildiğine göre, söz konusu Hind-Avrupalı halk kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu.  Ancak Hitit biçimindeki adlandırma, Eskiçağ tarihi çevrelerinde yayıldığı için onu değiştirmek güç olurdu. Zaten filologlar söz konusu Hind-Avrupalı kavim için Hatti sözcüğünü olduğu gibi almayıp, onun Ahd-i Atik'de zikredilen "Heth" ve "Hittim" şeklinden esinlenerek Almanca Die Hethiter, İngilizce The Hittites, Fransızca Les Hittites ve İtalyanca Gli Ittiti deyimlerini üretmişlerdir. Türkçede ise önceleri Eti sözcüğü kullanıldı, şimdi ise Hitit deyimi yerleşmiştir.  (Ekrem Akurgal)


Hitit yoktur yani....Nesili'dir

Hatti buluntusu  MÖ. 3000
Resuloğlu Höyük / Çorum



Naramsin referred to Anatolia as “the land of Hatti” and to the people of Anatolia as “the people of Hatti”. From that day forth, Anatolia was to be referred to as “the land of Hatti” until the end of the 2nd millennium BC.


Hattian was a non Indo-European language spoken by the Hattians in ancient Anatolia, with unusually long chains of prefixes together with shorter suffixing chains. The very limited knowledge about Hattians and Hattian language makes it difficult to even set an approximate time frame for the spoken language.


Resuloğlu

Situated on a high ridge overlooking the Delice Valley, the cemetery at Resuloğlu particularly presents the burial customs of the Hattians, who existed in the area between the rivers Kızılırmak and Yeşilırmak before the Hittites came into Anatolia. The tombs and the goods inside the tombs, which were well preserved in their original positions, provide us with important information regarding the burial customs of a society living in the 2nd half of the 3rd millennium BC.

Alacahöyük


Alaca Höyük was introduced to the scientific world by the name “İmat Höyük” by W. C. Hamilton in 1835. The mound was visited by many travelers and researchers during the second half of the 19th century. In 1907, Theodor Makridi Bey conducted a 15 day excavation on behalf of the Istanbul Archaeological Museums, in the area in front of the Sphinx Gate. In 1935, R. Oğuz Arık began systematic excavations on behalf of the Turkish Historical Society, by order of Atatürk.

Eskiyapar

On a central point of the inner nucleus area of the Hatti and Hittite region, Eskiyapar Höyük is located at the intersection of important 3rd and 2nd millennium centers nearby, such as Boğazköy and Alaca Höyük. The Early Bronze Age levels unearthed at Eskiyapar, reflect the heyday of the Hattian culture.

link






Hititler 


D.Ö.1700. yılda Hitit imparatorluğu (Hitit kralı Murşiliş zamanında) Babil hükümetiyle savaşıp onu yenilgiye uğratarak topraklarını ele geçirdi. Babil gibi güçlü bir hükümeti yenen Hitit devletinin uzun yıllar ondan önce kurulması ve Hitit halkının bir kaç yüz yıl ondan önce, yaklaşık D.Ö.3. bin yıllığın ikinci yarısı ve sonlarında Batı Anadolu’ya gelmesi ve orada uygarlık ve hükümet kurmağa başlaması bilim dünyasına aşağı yukarı kesinleşmiştir. 


Ali Paşa Salih gibi bazı tarihçi ve hukukçular, Hitit halkını Ari soylu gösterseler de, büyük tarihçilere göre, Aryalar 900 yıl doğumdan önce doğudan İran çölüne ve bölgemize akmağa başlamışlar. Hatta Pirniya bile Hitit halkını Ari soylu göstermemiştir.


Büyük olasılıkla Sümer ve ya Elam göçlerinden ayrılarak Urmu Gölü’nün güneybatısında Zagros’un batı ve Toros’un doğu eteklerinde yurt tutup yaşayan ve Erettelerin (Arattalar) soyundan olan Hurriler D.Ö.2400. yılda 4 yöne göçmüş ve onlardan bir bölümü kuzeybatı ve bir bölümü de kuzeye gidip yerleşmişlerdir. 


Birinciler Batı Anadolu’da Hitit halkı ve devleti, ikinciler ise Doğu Anadolu ve Van gölünün kuzeyi ve çevresinde, Zagros dağlarının batısında Urartu halkı, devleti ve uygarlığını yaratmışlar. Yani Anadolu’nun eski tarihini iki bölüme ayırabiliriz:


1. Anadolu topraklarının doğu bölümleri: Van gölü çevresi, onun doğu kısmı, Zagros dağlarının batı yamaçları, Ağrı dağının batı etekleri ve Karadeniz kıyılarına kadarki yerleri, eski tarihçiler Van ve ya Urartu ülkesi adlandırmışlar. 


2. Anadolu topraklarının batı bölümleri: Bugünkü Van Erzurum’dan Aralık denizi ve boğazlara kadarki yerlerin ilk insanları ve topluluklarına gelince, tarihçilerin düşüncesine göre, bunlar Hititler olmuşlar. Hitit halkı Orta Asya’dan bölgemize olan üçüncü eller göçünün ürünüdür. Bazı tarihçilere göre bu göç D.Ö.3. bin yıllığın sonlarında, yani D.Ö.2050. yıllarında olmuştur.


Hitit imparatorluğu topraklarında yapılmış arkeoloji araştırmalara göre, önceler onun başkenti bugünkü Boğazköy topraklarında yerleşen Peteryum şehri olmuş, sonralar ise bugünkü Karakamış toprakları ve Fırat kıyılarında yerleşen bir şehir olmuştur. Hitit imparatorluğu topraklarındaki kazılardan elde edilen heykeller ve kabartma resimler gibi değerli tarihi eserler Hitit uygarlığının büyüklüğünü gösteriyor. Elde edilen birçok taş yazıt bugün Berlin Müzesi’ndedir.


Hitit imparatorluğunun başında Güneş adlanan büyük kral otururdu. Kralın bu gücüne bakmayarak, eski Türk ellerinin çoğunda olduğu gibi, onun gücü Pank (topluluk, kütle anlamında) kurulu, meclisi aracılığıyla sınırlanırdı. Pank’ın üyelerinin çoğu savaşçılardan, kralın oğulları ve kardeşlerinden ibaret olurdu. 


Hitit devleti çeşitli eyaletlere bölünür ve her birinin yerli hakimi olurdu, bu hakimler, genellikle, kralın ailesinden seçilir ve oldukları ortamda kral adlanırlardı.


Hitit hükümetinin alfabesi önceler hiyeroglif, sonralar ise çivi idi. Onlar kendi eklemeli dillerinde yazarlardı. Hitit halkının çeşitli allahları vardı, özellikle de bütün eklemeli dilli halklarda olduğu gibi, ‘Büyükana’ allahı, tufan ve kasırga allahı Telepinu (doğa güçlerini yaratan allah) vs idi. Genellikle Hitit halkının dini görüşleri doğa güçlerine tapınmak yani bir çeşit Şamanlıktı. Babil-Akkad dini düşüncelerinin etkisinde bir savaşçı şeklinde tufan allahı olan Teşub’u da kabul ettiler.


Sümerler ve Elamlar gibi Hititler de Türk dilli olmuş ve bugünkü Anadolu’nun belki de ilk sakinlerini teşkil etmişlerdir, 


Dolayısıyla Anadolu’nun birinci sakinleri Yunanlılar ve ya başka Hint-Avrupa dilli halklar olmamış, Türklerin ulu dedeleri olmuş ve ilk uygarlık ve devleti burada onlar yaratmışlardır.




___________________


RESULOĞLU YERLEŞİMİ VE MEZARLIK ALANI 2013 YILI KAZI RAPORU - pdf

ÇORUM-RESULOĞLU ESKİ TUNÇ ÇAĞI MEZARLIĞI’NDA 
KUMAŞ KULLANIMINA İLİŞKİN YENİ BULGULAR 
Özlem TÜTÜNCÜLER - pdf

RESULOĞLU MEZARLIĞINDA ELE GEÇEN BİR GRUP SAP DELİKLİ BALTA
Tayfun YILDIRIM - pdf 






Hint-Avrupalı Kavimlerin Anayurdu Tartışması - Hiç Bitmeyen Bir Senfoni
Prof.Dr.Ahmet Ünal

Hint-Avrupalı kavimler anavatanlarını terk etmeden önce yüksek bir kültür seviyesine ULAŞMAMIŞ olduklarından, anavatanları denilen ve nerede olduğu bir türlü anlaşılmayan topraklar üzerinde, mimari, seramik, sanat eserleri, mezar buluntuları ve yazılı kaynaklar vb. gibi elle tutulur maddi kalıntılar bırakmamışlardır. İşte bundan dolayı anavatanlarının lokalizasyonu bir türlü yapılamamaktadır. Tarihte her az bilinen konu gibi bu nokta da en başta milliyetçilik ve ırkçılık açısından spekülasyon ve suistimallere neden olmuştur ve hâlâ da olmaktadır.

19.yüzyılın sonlarından itibaren Avrupalı bilim adamları arasında Hint-Avrupalı kavimlerin anavatanı neresiydi konusu tartılmaya açıldığından beri, her nedense hep Orta Avrupa üzerinde durulmuş, Batı ve Güney Avrupa bakış açısının dışında bırakılmıştır. Avrupa'da, ataları Hint-Avrupalıların anavatanlarına sahip olabilmek pahasına alabildiğine bir yarış başlamıştı. (...) Koyu bir Alman milliyetçisi olan Kossinna Gustav ... onun 1902 yılında yayımladığı ^Die Indogermanische Frage archaologisch beantwortet^ başlıklı makalesi, hiç kuşkusuz uzun bir araştırmanın ürünüdür, ama ortaya koyduğu sonuç, tamamen ideolojiktir ve bilim açısından hiçbir değeri yoktur. Çünkü Kossinna, o zamana kadar anavatan tartışmalarında hiç dikkate alınmayan Kuzey Almanya ve Hollanda ovalarının Hint-Avrupalıların anavatanı olduğunu savunacak kadar kuzeye ve ileriye gitmiştir. Tekrar vurgulayalım, burada arkeolojik verilerden çok onun şovenizmi ve kullandığı bilim dışı linguistik kriterlerden hareket edililiyordu. Hiçbir gerekçe göstermeden ^bundseramik^ adı verilen kaba seramik türünün bu ovalarda çiftçilikle uğraşan Neolitik Devir Hint-Avrupalıların ürünü olduğunu söylemiştir.

Anavatanı Anadolu olarak kabul eden veya Hititler Anadolu'ya çok erken tarihlerde getirmek isteyen görüş sahiplerine göre, şimdiye kadar yerli Anadolu halkı Hattilere atfedilen Alacahöyük kral mezarlarında bulunan sanat değeri yüksek, derin ve köklü bir öbür dünya görüşünü yansıtan altın, gümüş, demir, tunç eserler, işte bu "öncü" Hitit prenselerinin eseridir. Hiç de sağlam temellere oturmayan bu ÜTOPİK tezin amacı, çok değerli ve eşsiz Alacahöyük kral mezarları eserleri ile KURGAN ve MAİKOP kültürlerinin benzer değerdeki buluntularını, Hint-Avrupalı kavimlere mal etmektir ve ne yazık ki, GİZLİ ve SİNSİ bir İDEOLOJİNİN ürünüdür!

Defalarca vurguladığımız gibi ileri sürülen tezler ve yapılan kıyaslamalar inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Örnek olarak kısa bir süre önce Irene Gambaşidze'nin bir konferansında, Güney Gürcistan'ın Meşeti Bölgesi'ndeki Borzomi Vadisi'nde bulunan ve MÖ 18-16. yüzyıllara tarihlendirilen sahte kubbeli mezaar anıtlarını, Hitit kralı Şuppiluliuma'ya ait yine kubbeli olan ve su veya yeraltı kültüyle ilgili olduğu sanılan Boğazköy Güneykale'deki yapılarla mukayese etmesi gösterilebilir. Bu kıyaslama yapılırken aradaki 300-400 senelik zaman farkı göz ardı ediliyordu.

Önemle vurgulamak isterim ki, duyarlı ve konuyu bilen araştırmacılar, Kafkasya ve Doğu Anadolu'da en geç MÖ IV.binyıldan beri oralarda Hint-Avrupalıların değil, bugün olduğu gibi Kafkas kavimlerinin oturduklarını, bu kavimlerin arasında en azından Hurriler ve belki de Hattiler'in olduklarını kabul etmektedirler. Unutmamak lazımdır ki, linguistik kriterler ve maddi kültür verileri de bu tezi bütünüyle desteklemektedir.

Böyle Pan-Indogermanist ideolojik görüşlere bilerek veya bilmeyerek bazı Türk araştırmacıların da katıldıklarını üzülerek gözlemlediğimizi zaten söylemiştik; şimdi kısaca bunlara değinelim. Bu insanların arasında bulunan bir araştırmacı popüler bir "boyalı" dergide yayımlanan yazısında kazmakta olduğu Bafra Ovası'ndaki İkiztepe'nin arkeolojideki rolünü büyütebilmek ve orada bulunan Alacahöyük eserleri kadar olmasa bile yine de çok değerli Eski Tunç çağı madeni silah ve takıları, Hint-Avrupalılara peşkeş çekebilmek için "Hint-Avrupalıların İkiztepe'deki Ataları" başlığı altında şöyle yazmaktadır: ... (görselde)



Bu araştırmacı, hocası Renfrew'ya destek veren, Anadolu'nun yerli halkını Proto-Hint-Avrupalıların oluşturduğu, Hattilerin ise sonradan Anadolu'ya geldikleri görüşünü başka yerlerde de defalarca tekrar edip durmuştur. Ama biz bu görüşü asla ciddiye alamadığımızdan dolayı, burada kesinlikle daha fazla üzerinde durmak istemiyoruz; ama yeri geldiğinde başka bir yerde ayrıntılarıyla bu tezleri de tıpkı yıllarca bilim dünyasını boş yere uğraştıran Zalpa = İkiztepe tezini sildiğimiz gibi temizleyeceğiz.

Bir başka Türk mitoloji uzmanı araştırmacı da genel modaya uyarak Maikop kültürünü ve Alacahöyük kral mezarlarını Hint-Avrupalılara, daha doğrusu Hititlere mal etmek istemektedir. Bu yazara göre Alacahöyük standartları ve güneş kursları Maikop buluntularına benziyormuş. Maikop kültürü ise zaten Hint-Avrupa asıllı olduğundan, onlar da aynı kökendenmiş...!

Prof.Dr. Ahmet Ünal, "Hititler Devrinde Anadolu"






İşte Anadolu, Türk Tarihi ile dolu...Proto ve bugünkü Türkler

"Keşifler yapmak istiyorsan, yaptığın yanlışlara çoğu kez sevinmen gerekeceğini düşün." 
H.Sayce


15 Mart 2014 Cumartesi

ALACAHÖYÜK





Alacahöyük, E Mezarı: 
Gümüş bezemeli tunç geyik heykeli.


Kasım 2009’da gerçekleştirilen çalışmalar sonunda edinilen bazı önemli gözlemler:

Yapılan Çalışmalar ve İlk Gözlemler
Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde Alacahöyük ITÇ kral mezarlarına ait 800’ün üzerinde envanterlik ve 100 kadar etütlük metal eser bulunmaktadır. Bunlardan 400 adedi şu anda teşhir edilmektedir. 

Şimdiye kadar depodaki etütlük eserlerden 88 adet örnek alınmıştır. Laboratuvarda analiz için gereken ön işlemler tamamlanmış olup kimyasal ve kurşun izotop analizleri devam etmektedir. 3 adet ahşap örneğin C-14 analizi ise sonuçlanmıştır. 

Alınan örneklerin yanı sıra depoda bulunan envanterlik eserlerden seçilen 200 adet eserin analizi, esere zarar vermeden taşınabilir XRF cihazı ile yapılmıştır . Kalan eserlerin analizine 2010 yılında devam edilecektir. Sonuçlar şu an değerlendirme aşamasındadır: Ölçülen değerler tek tek gözden geçirilmekte, hatalı olanlar ayıklanmakta, diğerleri bilgisayar ortamına geçirilmektedir. Esere zarar vermemek için uygulanan metotla sadece yüzeyden ve 3-5 mm. çapındaki bir alandan analiz yapılabilmektedir. Analizi yapılan yüzeyin temiz, korozyonsuz veya kontaminasyona uğramamış olması gerekir, aksi takdirde uzun süre toprak altında kalma ve bozulma sonunda yüzeyde oluşan tuzlar ve benzeri bileşikler veya restorasyon işlemi esnasında kullanılan kimyasal maddelerin kalıntıları da analize yansımakta ve analiz sonucunu yanıltmaktadır. Dolayısıyla bu ikincil verilerin ayıklanması gerekmektedir. 

Ayrıca güneş kursu veya heykel gibi eserlerde birden fazla noktadan analiz yapmak gerekmektedir. Aynı şekilde altın, gümüş ve bronz gibi birçok ayrı malzemenin bir arada kullanıldığı eserlerde muhtelif yerlerden alınmış örnekleri analiz etmek gerekmektedir.

Alacahöyük İTÇ mezarlarında ele geçirilen altın malzemenin hemen hepsi gümüş içermektedir. Gümüş oranı % 5 ile 30 oranında değişmektedir. Ayrıca % 1 ile 5 oranında değişen bakır içermektedir. Öte yandan gümüş eserlerin altın içermediği göze çarpmaktadır. Gümüş sadece bakır içermektedir.

Görünüşte altın olan birçok eserin gümüşten yapılmış olduğu ve altınla kaplandığı anlaşılmaktadır. Anadolu’nun gümüş madeni açısından zengin oluşu gözönüne alınırsa, Alacahöyük’te gümüşün daha sık kullanılması sürpriz sayılmaz. Birçok obje gümüşten yapılmış ve daha sonra altınla kaplanmıştır . Kullanılan gümüşün de saf olmadığı, % 0,5 ile 20 oranında bakır içerdiği anlaşılmaktadır.

Bazı bakır eserlerin de altınla veya gümüş içerikli altınla kaplandığı anlaşılmaktadır.

Saf bakırın çok nadir kullanıldığı anlaşılmaktadır. Daha çok tunç kullanılmıştır. Analizi yapılan tüm bakır eserlerin % 95 gibi büyük çoğunluğu tunçtan yapılmıştır. Ancak % 5 kadarı arsenik içerikli bakırdan veya saf bakırdan oluşmaktadır.

Şimdiye dek Alacahöyük’ten 6 adet demir eser bilinmekteydi. Bunlardan en önemli olanı şu anda teşhirde olan altın kabzalı hançerdir. Depo araştırmasında bir ikinci demir hançer daha tespit edilmiştir . Yapılan analizden nikel oranının düşük olduğu anlaşılmakatadır. Muhtelif yerler üzerinde yapılan analizler sonucunda % 0,60-2,05 oranında nikel tespit edilmiştir; bu da kullanılan demirin meteor kökenli olmadığını gösterir.

Güneş kursu grubundan iki tane depo buluntusu ile teşhirde bulunan bir güneş kursunun analizi yapıldı. Her üçünün de tunçtan döküm tekniği ile yapıldığı anlaşılmaktadır. Depodaki bir güneş kursunun önce kalay oranı düşük bakırdan dökme tekniğiyle yapıldığı, daha sonra kalay oranı (% 12-15 Sn) yüksek tunç levhalarla kaplandığı anlaşılmaktadır . Güneş kurslarının yapım tekniği hakkında elde edilen bu yeni veriler çok önemlidir ve diğer güneş kurslarının da detaylı analizinin gereksinimini açığa koyar. 

Elektron kakma süslü geyik heykelinin analizi yapılmıştır. Bunun şimdiye kadar sanıldığı gibi elektronla değil, gümüşle süslendiği anlaşılmaktadır. Geyiğin başı gümüşle kaplanmıştır, ayrıca vücut kısmı gümüş halkalarla kakmametoduyla bezenmiştir. Geyik üç ayrı parçadan oluşmaktadır. Kalay içerikleri farklı üç tunç birbirine eklenecek şekilde kalıba dökülmüş, sert bir âletle yüzeydeki pürüzler giderilmiş ve daha sonra yer yer gümüşle kaplanmış ve bezenmiştir.

Sonuç olarak daha önce altın olarak kabul edilen ve yorumlanan birçok eserin gümüş olduğu ve altınla kaplandığı anlaşılmaktadır. Buna göre tüm altın eserlerin tekrar gözden geçirilmesi gerekir. İlk alınan sonuçlar analizlerin devamının kaçınılmazlığını göstermektedir. Alınan sonuçlar Alacahöyük eserlerinin doğru tanımlarının yanı sıra M.Ö. 3. binyıl madenciliği ve kullanılan teknolojiler hakkında da önemli bilgiler verecektir.Bilim dünyasını ilgilendiren diğer bir konu ise mezarların tarihi ile ilgilidir. 

Bilindiği gibi Alacahöyük kazıları 1935 yılında Remzi Oğuz Arık ve Hamit Zübeyr Koşay tarafından TTK adına başlatıldı. Daha ilk yılda yapılan sondajlarda höyükte 4 kültür tabakası tespit edilmişti: En altta ana kaya üzerinde 14.-9. mimarî tabakaları içeren Kalkolitik Dönem kalıntıları yer almaktadır. Onun üzerinde (8.-5. mimarî tabakalar) kral mezarlarının da bulunduğu İTÇ gelmektedir. 5. mimarî kat büyük bir yangın tabakasıyla son bulur. Yangın tabakasının üstünde Hitit Dönemi kalıntıları yer almaktadır (4.-2. tabakalar). En üste ise Frig, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemini barındıran karışık bir katman gelir.

Konumuz olan kral mezarları İTÇ dönemine ait 5. ve 7. kültür tabakalarında gün ışığına çıkmıştır. Hafirler H, S, B, D, R, T’, T ve A’ mezarlarını 5. mimarî kata, A, C ve E mezarlarını 6. mimarî kata F, K ve L mezarlarını ise 7. mimarî kata dâhil etmektedirler. Buna göre mezarların hem kendi aralarında hem de Alacahöyük kronolojisindeki yerleri farklı yorumlara yol açmaktadır. Şimdiye kadar arkeolojik literatürde genel kanı mezarlar için M.Ö. 2500-2200’leri önermektedir.

Bu kapsamda bazı bız ve saç tokasının içinde kalmış ahşap kalıntılardan alınan örneklerin C-14 tarihleri önem taşımaktadır. A, A’ ve S mezarlarından alınan üç örnek M.Ö. 2850-2500 tarihini vermiştir.

Bu yeni C-14 tarihleri mezarların şimdiye kadar düşünüldüğü gibi M.Ö. 3. binyılın ikinci yarısına değil, aynı binyılın ilk yarısına, yani İTÇ II’ye ait olduğunu göstermektedir. 

Bu sonuç Alacahöyük kral mezarlarının tarihini değiştirdiği gibi, aynı zamanda İç Anadolu kronolojisini de etkileyecek önemdedir.





ALACAHÖYÜK İLK TUNÇ ÇAĞI METAL BULUNTULARI ÜZERİNE 
ARKEOMETALURJİK ARAŞTIRMALAR
Prof.Dr.Ünsal YALÇIN
Deutsches Bergbau-Museum Bochum
Arkeometri,2010, pdf


ALACAHÖYÜK - link




Alacahöyük'te bir KOÇ


____