constantinople etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
constantinople etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2017 Salı

The Smyrniote Crusades and The Turks






UMUR BEY of AYDIN DYNASTY: "THE LION OF THE SEAS"

Statue of Gazi Umur Bey and Aydınoğulları Dynasty Tomb in Birgi-Ödemiş/İzmir
photo of the film "The Season Of The Witch with Nicholas Cage-2010"
Sultan Mehmet "The conquerer" İstanbul 




"Season of the Witch - Nicholas Cage" is just a film, a fantastic/sci-fi film yes, but there is a truth in it!.. Which these types of movies work on subconscious...


The story in the film: "In the 14th century, Teutonic Knights Behmen von Bleibruck and Felson are engaged in a crusade, taking part in several different battles throughout the 1330s and eventually taking part in the Smyrniote crusades. After witnessing the massacre of civilians during the 1344 capture of Smyrna, the two knights choose to desert the Order and the crusade and return to Austria."


Who were those peoples, that was massacred in Smyrna then?.. The TURKS of course....


The Smyrniote Crusades (1343–1351) were two crusades sent by Pope Clement VI against the Emirate of Aydın under Umur Bey (BEY=Mr.,sir, lord, gentleman) which had as their principal target the coastal city of İzmir (Smyrna) in Asia Minor. Umur Bey was called "The Lion of The Seas".


Principality of Aydin - Aydın Dynasty (Aydınoğulları Beyliği)
Its capital was at first in Birgi, and later in Ayasluğ (present day Selçuk), was one of the frontier principalities established in the 14th century by Oghuz Turks after the decline of Sultanate of Rûm. It is named after its founder Aydınoğlu Mehmed Bey.


Especially during the reign of Umur Bey (Umur Paşa/Pasha, Umur Gazi) , the sons of Aydın were a significant naval power of the time. The naval power of Aydin played a crucial role in the Byzantine civil war of 1341–1347.


Umur Ghazi (GAZİ=Veteran) was a loyal ally and friend of Emperor John Cantacuzenus of the Byzantine Empire , and provided him with material aid during his military campaigns. Umur was killed by a barrage of arrows, climbing the walls of Smyrna Castle during a recapture attempt and the raids of the Crusaders stepped up in Izmir. Modern İzmir's district Gaziemir (Gazi Emir/Umur became Emir) is named after him.


Umur Bey overland his ships in Corinth 115 years ago, before Mehmed the Conqueror overlanded his galleys in Golden Horn / İstanbul. The harbor of the Golden Horn was blocked by a boom chain and defended by twenty-eight warships. Mehmed transported his lighter warships overland, around the Genoese colony of Galata and into the Golden Horn's northern shore; eighty galleys were transported from the Bosphorus after paving a little over one-mile route with wood. 



Besides that İstanbul was conquered by the Ottoman Turks, other Turkish tribes as; Scythians, Cimmerians, Huns, Avars, Pechenegs, Bulgarians and Khazars (even emperor Leo IV was a halfblood Turk- "The Khazar"), Seljuks, Mamluks, Abbasid Dynasty; had surrended İstanbul, or lived in the city before the Ottoman Turks...(Ottoman, Seljuks, etc.,a are not an ethnic name! it's a family or tribe name, the ethnic is Turk)



Sultan Fatih Mehmet "The Conquerer"... Golden Horn
by Bertrandon de la Brocquiere, 1455



On the other hand, the West use Greek and the Greeks use Hellens as their nation name...


In 800 AD Holy Roman-German was built, Charlemagne was crowned as Roman Emperor, officially rejecting the Eastern Roman Empire as true Romans. But the emperor in Constantinople says " the owner of this title is me". 


At this point Charlemagne use the word Greek, as in 200 BC. when the Romans take over the land Greece, they called them "Greek", meaning "Slaves" " Servants" ... So, Charlemagne began to use "Greek" for the East Romans. The West claims that as his legal heir and the emperor was known as "Imperium Romanum" and the East as "Emperor of the Greeks" and their land as "Greek Empire" "Imperium Grecorum." This meaning "Slave" of "Greek" , was in the old edition of the books, but Greece went to court, and new editions doesn't have this meaning anymore.


"The idea of Byzantium remained contested : for J.B.Bury, quite simply, no "Byzantine empire" ever began to exist; the Roman empire did not come to an end until 1453. Byzantium was not classical Greece; it could not easily be accommodated either by romantic Hellenists in the eighteenth and nineteenth centuries or by classicists since....." Byzantines by Averil Cameron



Before the conquest of "Constantinople",
Fourth Crusade (1202 -1204)
The Entry of the Crusaders into Constantinople 
by Eugène Delacroix, 1840 


The most infamous action of the Fourth Crusade was the sack of the Orthodox Christian city of Constantinople.
But today nobody speaks about the "The Catholics plundering The Orthodoxes"....



"There is no doubt that many important events occurred during the long history of the East Roman Empire (Byzantine) lasted more than a thousand years. In these events the tragedy in İstanbul in 1204 has a special place. According to some Byzantinists this date is considered as the date of the actual fall of the East Roman Empire and the beginning of the Post-Byzantine period. (...) East Roman Empire was not called till the 16th centuries as Byzantine."

Corpus Historiae By­zantinæ
by Hieronymus Wolf, 1557
(Corpus Scriptorum Historiæ Byzantinæ), 1648, Du Cange'nin Historia Byzantina, 1680




Salute to the truths,
Semra Bayraktar



















20 Şubat 2017 Pazartesi

Konstantin - Papa - Vatikan'ın Sahtekarlığı





Sahte vasiyet, İmparator Büyük Konstantin'in Doğu Roma'ya çekilme kararı ile Batı Roma'yı Papa'nın irade ve hükmüne (potestas) bağladığını açıklamasıyla bitiyordu.

Bu irade ve hüküm makamı, Papa'yı eski Batı Roma topraklarında oluşan ya da oluşacak tüm devletlerin üstüne çıkarıyor, kral ya da prens, devlet muktedirlerini Papa'nın vesayetine sokuyordu.

Roma'daki Papalığın, Hıristiyan alemine önder ve Avrupa'ya egemen olmasını sağlayan "Konstantin'in Bağışı" belgesinin özgünlüğünden ilk kez, ortaya çıktıktan tam 300 yıl sonra kuşkulanılmaya başlandı.

Bu kadar gecikilmesinin nedeni "Konstantin'in Vasiyeti"nin Papalık tarafından Hıristiyanlık "dogma"sı ilan edilmesi ve Ortaçağ'ını yaşayan Avrupa'da herhangi bir din dogmasına karşı çıkana engizisyon işkencesiyle ölüm cezası verilmesiydi.

Nitekim 1140 yılında belgenin sahte olduğunu ileri sürmekle kalmayıp, "şeytan eliyle yazılmış" olduğunu söyleyen Arnaldo da Brescia, 1155 yılında asıldı, cesedi yakıldı ve külleri Tiber Nehri'ne atıldı.

Bu olaydan yarım yüzyıl sonra, 1193'te Antakya Ortodoks Kilisesi patriği Theodoros Balsamon, idam edilen Arnaldo da Brescia'nın "sahtelik" tezini yeniden ele alarak Papalık makamına bir mektup gönderdi. Balsamon, mektubunda vasiyet belgesinin sahteliğini mantık uyumsuzluğuyla açıklıyordu: Roma imparatoru Büyük Konstantin, emperyal başkenti 330 yılında Marmara Boğaziçi kıyılarındaki Konstantinopolis'e taşımakla, İtalik Yarımadası'ndaki eski başkent Roma'nın ruhani ve maddi iktidarına son vermişti. Hıristiyanlık aleminin önderliğini, yetkilerini elinden aldığı Roma Patrikliğine bağışlamasının mantığı yoktu. Dolayısıyla Roma Papalığının kurucu yasasını oluşturan vasiyet belgesi gerçek olamazdı!

1324'te Marsilio da Padova, "Konstantin'in Bağışı" belgesinin içeriğini, yine mantık metoduyla tartışmaya açtı: İmparator Büyük Konstantin, Papa'yı Hıristiyan alemi üstünde ezelden ebede mutlak hakimiyet yetkisiyle donatma hakkına sahipse, kendisinden sonra tahtına geçen Roma imparatorlarının (yani Konstantinopolis'teki imparatorların) da Papa'nın üstünde yetkisi vardı. Belge de Roma imparatorunun Papalık üstündeki makam yetkisinin kanıtıydı.

1327 ile 1329 arasında İngiliz Fransisken papazı Ockhamlı William, belgenin özgün olmadığından yana kuşkusunu açıkladı.

Ve nihayet Lorenzo Valla "Konstantin'in Bağışı" belgesini dil temelinde incelemeye başladı. Valla'nın vasiyetin sahteliğini kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlayan bilimsel çalışması, 1440 yılında Floransa'da toplanacak dini kurultaya sunulacaktı. Ama sunulmadı, gizlendi. Vall'nın incelemesi, ancak kendisi öldükten sonra 1506 yılında yayımlanabildi.

Papalığın kurucu yasası - tartışması yasak, çünkü - ulvi ilan edilip "Konstantin'in Bağışı" diye anılan dogmanın sahte olduğu, 1506 yılından öteye, başta Papalık, tüm ilgililerce biliniyordu. İmparatorun öldüğü 335 yılından önce yazıldığı iddia edilen vasiyetin, 700'lü yıllarda kaleme alındığı ve tümüyle uyduruk olduğu kanıtlanmıştı.

Ne var ki aradan geçen 800 yılda Papalık, sahte bir dogmaya dayandırdığı liderliğini, tüm Hıristiyan alemine kabul ettirmişti. İtalya'yı ele geçirmiş, Roma Katolik Kilisesi'ni tüm Hıristiyan mezheplerinin üstünde söz sahibi yapmış, Papalığı da Avrupa'daki kralların, siyasal iktidarların ve halkların, fetvalarına sıkı sıkıya bağlı olduğu kutsal önderlik makamı haline getirmişti.

Üstelik Roma'daki ruhban iktidarı, Büyük Konstantin'e atfedilen sahte vasiyeti dogma ilanıyla yetinmemiş, yeni mülk ve yetkilere ihtiyaç duydukça, bu sahte vasiyete göre eski çağlarda yazılmış da yeni bulunmuş gibi yaptığı, sahte "Papalık Fetvaları" da imal etmişti. Tabii ki kadim çağlara aitmiş de kaybolmuş ve sonradan bulunmuş gibi ortaya çıkan bu fetvalarda da dogma ilan edildiler.

Günümüzde "Sahte Fetvalar" diye anılan fetvalara her "yeni bulunan eskisi" eklendiğinde Papa'nın toplumsal yaşamı düzenleyen kutsal emir egemenliği genişliyor, Papalığın topraklarına yeni bir toprak parçası ve üzerinde yaşayan bir müminler topluluğu daha katılıyordu.

Vatikan gerek kurucu yasası "Konstantin'in Bağışı" vasiyetinin, gerekse vasiyete bağlı olarak çıkarılan "Papalık Fetvaları"nın sahte olduklarını, ancak 19.yüzyılın sonlarında "kerhen" kabul etti. Ama o günden bugüne, iki bin yılın en müthiş sahtekarlığının üzerinde oturduğunu asla itiraf etmedi. Belgelerin sahte olduklarına ilişkin hiçbir resmi açıklama yapmadı; hatta konuyu dillendirmemeye özen gösterdi!

Hıristiyan jargonunda "İsa'nın kuzuları" diye anılan mümin tabanın sözde vicdanını yaralamak, özde kafasını karıştırmamak için üstü örtülen sahtekarlık, tarihten günümüze sürdürülen sessiz bir anlaşmayla, Katolik Kilisesi'ne isyanla kurulmuş Protestan ve Anglikan mezheplerinin ruhban sınıflarınca da gizlendi.

Ne tuhaftır ki, kazığını yediği Katolik Kilisesi'nden nefretini gizlemeyen Ortodoks ruhban sınıfı tarafından bile açık açık ihbar edilmedi!

Papalığın tahtını elinden aldığı Konstantinopolis Ekümenik Patrikliği, Katolik Papalığa beslediği husumete, tarihte Katolik Haçlıların hazinelerini defalarca yağmalamasını, Hilal'in saldırıları karşısında Papa'ya bağlı Avrupa tarafından yalnız bırakılmasını ve daha bir sürü gerekçe gösterdi. Ancak yediği en büyük kazık, kurucusu Büyük Konstantin'in mirası, Hıristiyan alemi önderliğinin elinden cebren ve hileyle alınmasını yutkunarak geçiştirdi!

Hala da yutkunur, dillendirmez...

Çünkü herhangi bir Hıristiyan mezhebi, Kilisesi ya da ruhban sınıfının 1200 yıldır oldubittiyle önder bellediği Papa'nın kutsal yetkilerini hükümsüz kılacak sahtekarlığı resmen kabulü, Hıristiyanlığın tüm dogmalarını tartışmaya açacak ve müminlerin kutsal metinlere olan inancını kökten sarsacaktır.

Konstantin'in "Sahte" Vasiyeti, bu anlamda da dünya ve insanlık tarihinin en şaşırtıcı "bakarkörlük" örneğidir!

Avrupa kütüphaneleri, konu hakkında sayısız belgesel yapıtla doludur; internet arama motorlarına herhangi bir dilde "Konstantin'in Vasiyeti" tamlamasını girdiğinizde, belgenin sahteliğine ilişkin yüzlerce bilimsel makale gelir önünüze. Ama bu bilgi, asla geniş kitlelere yansımamıştır, yansımaz...

Bugüne değin dünyada tek bir televizyon kanalı, BBC sahte vasiyetle ilgili bir televizyon belgeseli yapıp yayınlamıştır: Donation of Constatin, Lies of Faithful...

BBC de bilindiği gibi, 16.yüzyılda Papa'nın kutsal hegemonyasını reddederek Anglikan mezhebini kuran Sekizinci Henry'nin ülkesi İngiltere'nin devlet televizyonudur.

tarihsel sahtekarlığın dünya kamuoyundan saklanabilmesinde, küresel medyanın bir yanda tarihi didik didik eden belgeseller yayınlarken öte yanda adeta sessiz bir sözleşme yapmış gibi, bu olayı bilmezden ve görmezden gelişinin payı büyüktür.

Dan Brown'ın Da Vinci Şifresi gibi dine dayalı komplosu ve çoğu saçma sapan kurgulu binlerce popüler romandan hiçbirinin, Hıristiyanlık tarihindeki temel komplo, Konstantin'in sahte vasiyetinden esinlenmemiş olması da ilginçtir!

Ama açıklaması daha da ilginç olabilir:

Özelinde Avrupa, genelinde Batı diye anılan Yahudi/Hıristiyan kültür topluluğunun, tarihsel gerçeklere verdiği büyük öneme rağmen kültür temelini oluşturan sahtekarlığı mümin kitlelerden saklı tutmaya çalışması, Türklerle yakından ilişkilidir.

Batı'nın din örgütlenmesini sağlayan İmparator Konstantin'in Hıristiyan aleminin önderliğini Papa'ya bırakmadığının alenen kabul ve ilanı, Hıristiyanlığın temsil ve hüküm makamının hal Konstantinopolis Ekümenik Patrikliği olduğu anlamına gelir ki; bu makam ve payitahtı artık İstanbul olup, Türklerin elindedir.

İncil'in yazılıp yayıldığı Ortadoğu'yla birlikte İsa ve havarilerinin doğduğu Kudüs'ten sonraki en kutsal mekanı, ilk Hıristiyan başkenti Konstantinopolis/İstanbul'u da Müslümanlara kaptırmak, Hıristiyan aleminin iki büyük travmasıdır!

Kudüs'ü geri almak amacıyla yapılan Haçlı Seferleri'ni düşünürseniz, birinci travmayı anlamakla kalmaz; Hıristiyan Batı'nın İkinci Dünya Savaşı öncesi, sırası ve sonrasında bölgede bir Yahudi devleti kurulmasını niçin desteklediğini de kavrarsınız.

Batı'nın bugün siyasal anlamda artık savunulması çok zor bir İsrail'in hala arkasında durmasını, salt Amerika ve Avrupa'daki Yahudi lobilerinin başarısına bağlamak, eksik bir açıklamadır. Batı'nın İsrail'e verdiği desteğin nedenleri arasında, Kudüs'ün Hıristiyanlara değilse bile İncil'de kayıtlı sahiplerine dönmesi de vardır, Hıristiyan Batı'nın Yahudilere yaptıklarından getirdiği nedametin bedeli de...

Hıristiyanlık, ilk çağlarda başlı başına yeni bir din öğretisi değil, bir Yahudi mezhebi olarak algılanıyordu. Hıristiyan alemi, boynuzun kulağı geçtiği gibi, zaman içinde Yahudiliğin önüne geçmekle kalmadı, beslendiği kaynağa düşmanlık yaptı. "İsa'nın çarmıha gerilmesi"nden sorumlu tuttuğu Yahudiliği aşağıladı ve Yahudilere soykırım dahil, çeşit çeşit eziyet etti. (*)

Ama akraba olduğunu hiç unutmadı ve Yahudiliğe karşı işlediği günahlardan nedamet getirdiği 20.yüzyılın ikinci yarısında, Batı kültürünü bu nedametin göstergesi olarak Yahudi/Hıristiyan ortak kökeni ilan etti. Günümüzde de İsrail'i "İncil efsanesinin gerçeğe dönüşümü" olarak koruyup kolluyor.

Unutmayalım ki İncil "Eski Ahit" ve "Yeni Ahit" olarak adlandırılan iki kutsal kitabın birleşimidir. Eski Ahit, İbranilerin, İsa'dan önceki kutsal metinlerinden oluşan Tevrat ve Zebur'dur. Yeni Ahit ise, eskisine eklenen 27 bölümde İsa ve sonrasını, havarilerin kutsal metinleriyle anlatır.

Hıristiyan alemi, tarihinin ilk travmasıyla İsrail'in Kudüs'ü Müslümanlardan geri alıp Eski Ahit'te yazılı olduğu gibi sahiplenerek korumasına verdiği maddi manevi destekle başa çıktı.

Ya ikinci travmayı, ilk Hıristiyanlık başkenti Konstantinopolis'in kaybını nasıl atlattı?

Yanıtım kısa ve açık olacak: Atlatamadı.

Atlatamadığının kanıtlarını, bu kitabın ilerleyen sayfalarında bulacaksınız. Hem de mantık çıkarsamalarıyla değil, tarih belgelerinde yazılı biçimiyle!

Kitle psikolojisi, birey psikolojisinin kaba hatlarıyla yoğunlaşmış biçimidir. Bir travmayı atlatamayan insan ne yapar? Gerçeğin acıtıcı yönüyle başa çıkabilmek için anısını bilinçaltında deforme eder, daha az acıtacak bir anlam yükler ve bilinçüstünden gizler.

Hıristiyanlık alemi de Konstantinopolis'in Müslüman Türklerin eline geçmesiyle yaşadığı travmayı, aynı yöntemle azaltmaya çalıştı: 1453'ten öteye kendi Doğu kültür mirasına, antik ve klasik çağlarına sırtını döndü, Hıristiyanlık Doğu Roma İmparatorluğu'nda doğmamış gibi yaptı. Hatta ilk Hıristiyan imparator Büyük Konstantin'i toplumsal bellekten silmeye özen gösterdi. İlk ve orta öğretim tarih kitaplarına koymayacak kadar unuttu, unutturdu.

Ama travma o denli derindi ki, unutmak yetmedi. Kaybedilen imparatorluğun adını değiştirmek gerekti. Doğu Roma'ya Roma dememek için kaybedildikten 100 yıl sonra tam olarak 1557'de Bizans adını verdi!. Böylece Müslüman Osmanlı, Doğu Roma ve ilk Hıristiyan başkentini değil, Bizans ve başkentini ele geçirmiş oluyordu.

Travma o denli yoğundu ki, kaybedilen Hıristiyan imparatorluğun bizzat Batı tarafından zayıflatıldığı, kutsal başkent Konstantinopolis'in dinsel önderliğinin Papalık tarafından gasp edildiği ve başkente Hıristiyanlığın ilk çağlarından miras kalan kutsal kalıtların Haçlı ordularınca çalındığı gerçeğini bilen Katolik ruhban sınıfında, kimi vicdanları da kanatıyordu.

Oysa aynı gerçekler bazı günahkar vicdanları da belki ilk kez, böylesine rahatlatıyordu: Batı Roma, iyi ki Konstantin'in sahte vasiyet belgesiyle Papa'yı Hıristiyanlığın önderi kılmış, iyi ki Konstantinopolis'i yağmalayıp kutsal kalıtları Batı Roma'ya getirmişti!

Bu yalan ve talan olmasa, Ekümenik Konstantinopolis Patrikliğiyle birlikte 1453'te Hıristiyanlığın karar mercii, yetki makamı ve kutsal kalıtları Müslüman Osmanlı'nın eline geçecek, Hıristiyan Avrupa başsız kalacaktı.

İşe bakınız ki tarihin en büyük sahtekarlığı, Konstantin'in uyduruk vasiyeti, sonuç olarak dünyanın en geniş mümin kitlesine sahip Hıristiyanlığın geleceğini kurtarmış, bekasına ve kıtalararası yayılmasına yaramıştır!

Üstelik makam üstünlüğü Papalık tarafından cebren ve hileyle gasp edilen Konstantinopolis Ekümenik Patrikliğinin, Müslüman Osmanlı'nın eline düşmesi, Hıristiyanlığın Ortaçağ'ın karanlığından kurtulup aydınlanmasını sağlamış Rönesans'ı başlatmıştı.



Mine G. Kırıkkanat 
"Bir Hıristiyan Masalı" : Tarihin En Büyük Sahtekarlığı






BASIN:
... kimi bölümlerine itiraz hakkımı saklı tuttuğum...
Ali Sirmen


BASIN:CNN
İstanbul’un kurucusu Büyük Konstantin’in vasiyeti olarak bilinen belgenin, insanlığı kana bulamış en büyük yalan, Hıristiyan dinini bölmeye yarayan uyduruk bir vasiyet olduğunu, bu yalanın, insanlık tarihinin son iki bin yıldaki “temel sahtekârlığı” olma özelliğini taşıdığını, bu yalanın Katolik mezhebinin dogmatik varlık nedeni olup Papalığın temelini atmaya hizmet ettiğini belgelere dayanarak kanıtlamaya çalışan kitap "Papa’nın adamları" tarafından 8. yüzyılda imal edilen bu sahte vasiyet olmasaydı, Hıristiyanlığın merkezinin bugünkü Vatikan’da değil, bizim coğrafyamızda olacağını ortaya koyuyor.



BASIN:
Tüm bu konuları da bir kenara bırakıyorum. Bir dekoder gibi tarihin şifrelerini çözen bu çok önemli kitap bilgi dağarcığımı genişleterek bana keyif verdi ama bir Türk olarak benim duygu dünyamda bir karşılık bulamadı. Sanki başka bir dünyanın özlemlerini yansıtıyor gibi geldi bana. Her şeye rağmen Vatikan’ın asırlardır süren sahtekârlığını belgeleme konusunda hedefini tam on ikiden vuran kitap, sizleri tarihin derinliklerinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.


E. Amiral Soner Polat








(*) İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDA ÖLDÜRÜLEN "YAHUDİ"LER ASLINDA MUSEVİ HAZAR TÜRKLERİ'DİR ; İSTANBUL'DAKİ EKÜMENİKLİK KAVGALARINI, KANAL PROJESİNİ, KENTLEŞME ADI ALTINDA BİR GELİN GİBİ SÜSLENMESİNİ; ANADOLU'NUN BİR ÇOK YERİNİN İNCİL'DE YER ALMASINDAN, YEDİ KİLİSELERİNDEN, ANTAKYA'NIN İLK PAPA MAKAMI OLMASINDAN, PAVLOS'UN YOLUNDAN; GÜNEYDOĞU ANADOLUNUN TEVRAT'TA GEÇEN YER OLMASINDAN, İBRAHİM'İN HARRAN'INDAN.... TÜM BUNLARDAN DOLAYI ANADOLU'YU ELE GEÇİRMEK İSTEMELERİ, BU KİTAPTAN SONRA DAHA ANLAŞILIR BİR HALE GELMEKTEDİR. 

Okumalıyız....
SB






EK:


İSTANBUL'UN ANTİKÇAĞ TARiHİ - Klasik ve Hellenistik Dönemler

"Byzas adı Trakya kökenlidir." ... "Byzantion ‟un Trakçadan gelme adı, daha sonradan bölgeye koloni kurma amaçlı gelen Hellenler tarafından efsaneleştirilerek Megara‟lı kahraman Byzas ile synkronize edilmiştir. (Daha detaylı bilgi ve tartışmalar için bk. Georgacas 1947, 349 vdd.)"

Byzantion ismi G. Curtius‟a (1879, 291) göre, Βπδα-λη-; Βπδα-ελη- kökünden türemiş olup „kartal yuvası‟ anlamına gelmektedir (ayrıca bk. L. Grasberger 1888, 110; 278).

Pape-Benseler (1863-1870, 232b), Byzantion‟un isminin „su yurdu/ülkesi‟ anlamı içerdiğini iddia eder. K. Ostir‟e (1929, 23 vdd) göre ise Byzantion adı, Hint-Avrupa kökenli dil grubuna ait değildir. Pre-Trakya kökenli olup, βπδ- kökünden türemiştir. Su ile ilişkilidir. Bu durum benzer şeklilde Βύδε, βπδία, Βύδεξεο, Βαξβύδεο örneklerinde de görülmektedir.

K. Ostir‟i izleyen N. Zupanić (1939, 337) ise, Byzantion isminin Kafkas ya da Etrüsk kökenli olduğunu düşünerek, Βπδάληηνλ‟un „su kenti‟ anlamına geldiğini ileri sürmüştür. W. Kubitschek (19702, col. 1127); W. Tomaschek (19702, col. 1158) ve J. Miller‟e (19702, col. 1158) göre de Byzas ve Byzantion isimleri, Βύδεο, Βύδνο, Βαξβύδεο gibi Trakya kökenlidir. P. Kretschmer (1935, 217 vd.) ise, Byzantion ismini gerek etimolojik gerekse filolojik bakımdan açıklamaya çalışırken, kelimenin sonuna getirilen –ηνλ son eki ihtiva eden isimlerin iyelik/mülkiyete işaret ettiğini ifade etmiştir.

Benzer örneklere Phrygia Bölgesi‟ndeki yer adlarında [Μίδαο‟tan Μηδάηνλ; Γόξδηνο‟tan Γνξδίεηνλ; Μάλεο‟ten Μαλήζηνλ; Γαζθπινο‟tan Γαζθύιεηνλ etc.] rastlandığını belirtmiştir. Yazar (1934-1935; 385; 1935, 217) ayrıca Hellenler tarafından Byzas, Byzant şeklinde okunan, Illyria‟lıların Beuzas- Beuzant isimlerinden türetilmiş Byzantion isminin Illyria ve Trakya öğeleri içerdiğini ileri sürmüştür. Zira Βπδ- hem Illyria hem de Trakyalılar tarafından kullanılan bir isim köküydü (ayrıca bk. Etym. Magn. s.v. Βπδάληηνλ=Byzantion; s.v. Βύδαληεο=Byzantes). 

Bu bakımdan İÖ. VII. yüzyılın ilk yarısında buraya yerleşen Dor kolonistlerin kentin yerel ismini Hellence‟ye uyarlayarak
Byzantion şeklinde kullandıklarını belirtmiştir. Bu durum E. Schwyzer (1939, 66; 526); H. Krahe (1937, 287 dn. 20) ve F. v. Duhn (1939, 3) tarafından kabul görmüştür. (Daha detaylı bilgi için ayrıca bk. Georgicas 1947, 350 vdd.; Erzen 1954, 136 vdd.)

Bununla birlikte G. Semerano (1994, sv. Byzantion) ise, Byzantion adının Byzas ya da Byzia‟dan kaynaklanmadığını ileri sürmüş ve byssos‟un Sümerce kökenine kadar ulaşmıştır.


Sayfa : 7-10-11
İSTANBUL‟UN ANTİKÇAĞ TARiHİ - Klasik ve Hellenistik Dönemler/kitap
Prof.Dr.Murat Arslan - Akdeniz Üniversitesi


Bizans'ın kendilerine ait olduğunu kanıtlamak için bir mitolojik kahraman uydurdular ve adına efsaneler yazdılar, adına da Byzas dediler, tıpkı diğerlerini kendilerine uydurdukları gibi.... Anadolu'da Truva Savaşı'ndan önce Hellenler yoktur....Ayrıca Trak Gazanfer Kazimov hocanında dediği gibi "Türk kelimesinin fonetik varyantıdır." Traklarda Türk özel adlara rastlanmıştır. 





ilgili:


Basından:
İstanbul'u Türksüzleştirme Projesi: Yeni Boğaz (City of Istanbul'a Yer Açılıyor) 
Behiç Gürcihan / Açık İstihbarat (İstanbul'un Bir Gelin Gibi Süslenmesi)









3 Ocak 2015 Cumartesi

Anadolu'da At Yarışları ve Mavi-Yeşil




Sumerian war chariot (restored) on the Standard of Ur. 





Roman Circuses: Arenas for Chariot Racing and ASİA MİNOR



Many different kinds of book could be written on the subject of Roman circuses and chariot racing. There are two excellent books by Alan Cameron on certain aspects of sport : Circus Factions treats the organization of the sport and the role of the factions and their supporters particularly in the late Roman and Byzantine periods : Porphyrius the charioteer, a study of the famous charioteer of Constantinople of the late fifth and early sixth centurie, starts from a colleciton of monuments to charioteers erected on the barrier at Constantinople but includes discussion of the place of the charioteer in late antique society and his connections with the emperor and the imagery of victory. 

This book is primarily archaeological.




Asia Minor and Greece

In Greece and Asia Minor the picture is rather different from that seen farther east where several monumental hippodromes clearly modelled to a considerable degree on Roman circuses were built particularly during the second and third centuries AD. 

In the Classical and Hellenistic periods many towns of Greece and Asia Minor witnessed chariot racing as part of traditional Greek-style games, but the fields used for such races seem rarely to have been upgraded into fullybuilt circuses during the Roman period and we may suspect tahet equestrian events became a less and less important part of those games, despite the fact that the games did continue through much of the Roman period. This hypothesis is suggested by a general dearth of inscriptions referring to be confirmed by what happened at Olympia (and presumably at other Crown Games) where chariot races were actually discontinued on various occasions during the first century AD.

As Cameron has pointed out, the few Roman period are either Romans perhaps no longer able to enter at Rome or Greeks from the host city or the immediate neighbourhood. This statement is particularly well illustrated by an agonistic catalogue of victors at the Romaia games at Xanthos in Lycia recently discussed by Louis Robert.

These games to the goddes Roma were founded in the early second century BC. and the inscription in question belongs to the late second century BC. or a little later. The equestrian events were for ridden horse, bigae and quadrigae, in each type of race there being colt and adult horse categories. 

The five recorded victors were all Lycians, although one was a Roman citizen living at Telmessos and another a lady of Ephesus who lived at Apollonia in Lycia.

Thus wealthy Lycians would send their teams and dreivers to the local games at the federal sanctuary of Lycia bu would be unlikely to travel around Asia Minor and Greece to the major festivals taking their stable on the road. At the major games in Greece equestrian victors from Asia Minor are noticeably absent, despite the wealth of agonistic inscriptions from Asia Minor.

There are other examples of equestrian events forming part of new festivals introduced in the Roman period, festivals which often had a particular connection with an emperor or the imperial cult.

Thus chariot races were held at Ankara, capital of the province of Galatia, from the time of Tiberius, put on by the priest of the imperial cult.

The inscription in question, placed on the anta of the Temple of Augustus, also mentions specifically the hippodorme, which may perhaps have been upgraded at that time. From Lapethus on Cyprus comes a reference to horse races as part of Epinikia celebrated to commemorate the anniversary of the battle of actium won by the god Augustus. 

Similarly, the games instituted by Augustus at Nikopolis in Epirus to commemorate the same battle included chariot races, and we may assume that some kinde of hippodrome was built then. 

But in all of these cases we may suspect that most of the competitors were local rsidents or wealthy Romans. Many of the hippodromes which clearly ecisted during the Greek and Hellenistic periods probably fell into disuse in the late Hellenistic or early Roman period. This is probably true for the one at Sardis, which is mentioned in passind in 215 BC in connection with the drawing up of troops in battle order.

The Sardis hippodrome was probably never monumentalized and thus has not been located, despite intensive survey of the city and its environs.

The smae is probably, true of a hippodrome at Seleucia Pieria, the port of Antioch and the capital of Seleucus I in the early third century BC ; mentioned by Polybius in his account of the fourth Syrian war under the year 219 BC. 

It lay about five stades from the town and was selected by Antiochus for this encampment. Probably it was simply a level field. Races at the site are never mentioned in ancient sources, and one may suspect that interest soon shifted to Daphne and later to Antioch's monumental circus.

The situation at Aphrodisias is less clear, since there is supposedly some evidence for chariot racing in the third century AD. but any hippodrome there remains to be found and perhaps it too was not a monumental building.

The entertainment building which is present in large numbers among the Roman cities of Asia Minor is not the hippodrome bu the stadium. Those which are particularly well preserved include didyma, ephesus, Magnesia, Perge, Aspendos, Aizanoi,Aphrodisias, as well as Kourion on Cyprus.

That at Aphrodisias has been recently excavated : it measures c.262 m by 59 m, both ends were curved, and its long side bowed out slightly. The width of the track porper was c.25 m, much less than the width of the smallest known hippodrome or circus. The identification of these buildings as stadia is also based upon the absence of a continuous barrier or turning posts for horses, and upon the absence of starting gates for horses. Athletic performances which were always a key ingredient in the Greek-style games were the chief event held in these buildings.

One site in western Asia Minor, however may have possessed a monumental building which doubled as a hippodrome and stadium. In the plain below the acropolis of Pergamon, and in close proximity to one another, were located the Roman theatre, amphitheatre and stadium. The latter is shown on the recent plan of the city as more than c.280 m in lenght and c58 m in width, although dimensions of the buildin including the seating tiers. The width of the track of a stadium usually ranges from 10-33 m while the lenght of the track is usually no more than c 210 m. A final verdict on whether this building housed chariot races must be suspended, but the extraordinary Romanization of Pergamon may favour the hypothesis. Amphitheatres too are extremely rare in this region.

Among the provinces of Asia Minor, Cilicia and Cappadocia in the southeast are the best candidates for possessing built hippodromes. The cities of Cilicia had particularly close links with Rome and were within range of Antioch where a circus was built as early as 67 BC. A widespread interest in horse races at the cities of Cilicia and Pamphylia is confirmed by Philostratus riting in the third but porbably referring to the the first century. 

Cilicia became a Roman province in AD 74 with its metropolis at Tarsus, and Tarsus itself must be a good candidate for a built hippodrome, although none has yet been reported. At Anazarbus (or Caesarea by Anazarbus) however, a keen rival of Tarsus in the third century and the chief town of Cilicia Secunda, yhe hippodrome is visible today although remaining unexcavated. It lay outside the city wall in the plian to the south near some cemeteries and was not far from the theatre to the northeast and the amphitheatre to the south, all three making ectensive use of the hill slope. That slope was cut back considerably to provide a straight south side for the hippodrome.

the building was oriented roughly northeast-southeast and measured c. 410 by 64 m. Its use for chariot races is indicated both by its lenght and by the discovery of a concrete barrier about 200 m long running down the centre. Corinthian columns found nearby may derive from monuments which decorated the barrier. However, the building could also have functioned as a stadium (no other stadium is known at the site). The seating on the long side was carved into the hillside. Two sections of rock-hewn stands with eight of nine tiers of seats approached by small flights of steps are still visible, while other seats were created in between cut at random on the hillslopes.

An inscription in front of one of he stands suggests that it was in use into the fourth century. Holes in the sheer rock face behind may have held an awning or beams to roof a walk. The seating on the opposite (north) side is not preserved ; it may have been raised either on stone or concrete substructures or on wooden bleachers. There was an entrance on that side approached by a colonnaded street leading from a gate in the city wall. Entrances in the middle of the long sides are found in some stadia (e.g.Kourion), which helps confirm a dual role for this building. A more elaborate gate stood at the centre of the southwest end. 

The design of this hippodrome calls to mind that at Cyrene, where seats were again placed on the naturak slopes. It constitutes a much less monumental and regular hippodrome than Antioch, Tyre or Caesarea. Its date is unknown but possibly is to be connected with important games established here in the reign of Hadrian. That chariot racing continued to the fifth or sixth century in this part of Cilicia is confirmed by an honorary epigram for a charioteer and horses now in the Adana museum.

Another circus in Cilicia is attested by a literary source at he town of Aegeae (Ayash) on the coast sour-theast of Adana. It was located near the temple of Hadrian outside the town, and may also be due to Hadrian, who probably visited the town four times, or alternatively may belong to the mid-third century when important games of Asclepius were created by Valerian at the site of the famous cult of that god.

In Rough Cilicia, not far along the coast to the west, Seleucia ad Calycadnum (Silifke) probably possessed a hippodrome, according to the early nineteenth century traveller Pierre Tremaux, who estimated its lenght at 400 m.

In Cappodocia, and particularly at its capital Caesarea (Kayseri) chariot racing was fanatically popular in the fourth century (even among lower-class women,much to the distress of the church fathers). There is a wealth of references to chariot racing, race horses and games in the writings of Saint Basil (bishop of Caesarea) Gregory of Nysa and Gregory Nazianzen, who attacked the races as causing strife and social unrest.

Chariot races were held at Caesarea in what is referred to as a stadium ,which may in fact have been a combination hippodrome-stadium designed to accommodate both types of events. Chariot races were certainly held there from the early fourth century, but in view of the long tradition of horse-breeding in the area (as also in nearby Phrygia) going back to the calssical Greek period, we may suspect that races began much earlier, since the horses would have needed tp practise in local races before they were exported. 

By the third century AD if not before, the best studs were imperial property, and laws were enacted to control tightly the sale of horses, even horses not fit for racing. Particularly famous were the equi Palmati (Pammati?) and equi Hermogeniani and horses which pastured in meadows on the lower slopes of Mount Argaeus near Caesarea.

In Greece proper equestrian events continued to be held at various games but there is no evidence that any of these hippodromes were remodelled in the Roman Style. At Isthmia chariot races continued to the late second century AD while at Ambryssus in Phocis they continued into the third. They existed also in Thessaly. Pausanias, writing in the second century, mentions hippodromes at Mount Lykaios, Maenalus and Mantineia in Arcadia and at Thebes, but only that at Mantineia may still have been in use in his day since games in the nearby stadium were established by Hadrian in honour of Antinous. Hadrian also built there a sanctuary to Poseidon Hippios, the patron of Mantineia. It may be that most of the games in honour of Antonous included equestrian events.




page 525-528
Roman Circuses: Arenas for Chariot Racing
by John H. Humphrey

the other books:
Alan Cameron : Porphyrius the Charioteer, 1973
Alan Cameron : Circus Factions, Blues and Greens at Rome and Byzantium, 1976, 






***

Doğu Roma'nın efsane yarışçısı  "Yenilmez Porphyrios", Yeşiller/Maviler , İstanbul



Antik çağın en eski ve en büyük circusu Roma‘daki Circus Maximustur*.  Etrüsk Tarquinius Priscus (İ.Ö. 616–578), Aventinus ve Palatinus tepeleri arasındaki vadide inşa ettirmiştir. Yapımından sonra bazı onarımlar geçirmiş, Caesar, Nero ve Traianus tarafından da Roma‘nın en şeffaf yapısı haline getirilmiştir. Romalılar, bir bahçe veya köşk yanında bulunan ve binicilik talimleri yapılan meydanlara hipodrom; Ellenlerin arabalı atlı karşılaşmalar yaptıkları hipodromlara da circus adı vermişlerdir.

Hipodrom yarışlarında kullanılan renkler ilk başlarda 4 taneydi: Yeşil, mavi, kırmızı, beyaz. İmparatorluğun en parlak yıllarında dahi Maviler ve Yeşiller partilerinin daha önemli olduğu bilinmektedir. Renklerin kullanılmasındaki avantaj uzak mesafede bulunan seyircilerin yarışları, dansları, ayı dövüşlerini seyrederken olayların takibinde kolaylık sağlaması idi. Bunun sonucu olarak seyirci renklere karşı bir sadakat geliştirdi ve yüzyıllar içinde bu rekabet gittikçe güçlenmiştir. İ.S. 5. yüzyıla gelindiğinde taraftarlar tuttukları partinin rengini giyer oldu. Sonunda taraftarlar organizasyonun ismiyle anılır oldular. Yeşiller ve Maviler.

Yarışlarda oluşan takımların birbirlerine karışmaması için 4 ana grup olan Maviler (Venetol), Yeşiller (Prasinol), Kırmızılar (Rousioi) ve Beyazlar (Leukoi) şeklinde gruplar oluşmuştur. Önceleri,Kırmızılar ve Beyazlar olarak ayrılan takımlar Augustus Dönemi‘nde Maviler ve Yeşillerin de eklenmesiyle 4 gruba ayrılmışladır. Her rengin bir elementi temsil ettiğine inanılırdı. Lydos ve Malalas gibi antik yazarlara göre; Mavinin suyu, Yeşilin toprağı, Beyazın havayı, Kırmızının ateşi simgelediği bilinmektedir. 

Ayrıca Seza Sinanlar Bizans‘ta Atlı Araba Yarışlarında Yeşillerin ilkbaharı, Mavilerin sonbaharı, Kırmızıların yazı, Beyazların da ilkbaharı simgelediğini söylemiştir. Ayrıca bazı tanrıların bile taraf olduğundan bahsetmiştir. Kybele‘nin Yeşilleri, Neptün‘ün Mavileri, Vesta‘nın Kırmızıları, Jüpiter‘in de Beyazları simgelediğini belirtmiştir.

Domitianus zamanında (İ.S. 51–96) yarışları az kazanan takımlardan Kırmızılar Yeşillere, Beyazlar ise Mavilere katılmıştır. Bu şekilde Bizans‘ın ilk ve orta dönemlerinde yarışlar sürekli Yeşiller ve Maviler arasında olmuştur. Yarışlar zaman ilerledikçe daha da önemli hale gelmiştir ve taraflar arasında da sürekli çatışmalar yaşanmıştır. Bu bir nevi günümüzde de sıkça yaşanan holiganizmi ifade etmektedir. Bu çatışmaların bazıları sokaklara bile taşmıştır.

Görüş ayrılıkları ve dini alışkanlıkların da etkisiyle bu durum siyasi gruplaşmaya dönüşmüştür. Yarışların Constantinopolis‘e gelmesinden önce bugünkü Antakya‘da Yeşiller ile Maviler arasındaki çatışmalar spor ve rekabetin ötesine geçerek Grekler ile Yahudilerin kavgasına dönüşmüştür. İlerleyen zamanlarda da Antakya, İskenderiye ve Efes‘te günlük hayat içerisinde de Maviler ve Yeşiller karşıtlığı yaşanmıştır.

Yarışçılar önceleri halkın içinden çıkan insanlardı. Ancak daha sonraları aristokratik ailelerden gelenler de yarışçı olabiliyordu.Yarışları tüm halk izleyebiliyordu. Günümüzdeki gibi yarışlara gelenler bilet alıp destekledikleri takım tribünlerinde oturmak zorundaydı. Ayrıca saray erkânı, askeri liderler, kilise temsilcileri ve şehrin ileri gelenleri bugünkü şeref tribünü denilen yerde yarışları izlerlerdi. Constantinopolis Hipodromu‘nda da bu durum aynıydı. 

Bugünkü Sultanahmet Camisi‘nin hipodroma bakan avlusu Constantinopolis Hipodromu‘nun Kathisma bölümüydü ve imparator Büyük Saray‘dan doğrudan İmparatorluk Locası‘na geçerdi. İmparatorluk Locası‘nın Sphendone‘ye yakın olan güney kısmında Maviler‘in liderleri, uzak kısmında yanı kuzeyinde ise Yeşillerin liderleri otururdu. Mavilerden sonra Beyazlar, Beyazlardan sonra da Kırmızılar yer alırdı.

Zengin insanlar at satın alarak iyi bir yatırım yapabilme imkânına sahipti. Ayrıca takım liderleri başka takımda beğendikleri bir sürücüyü kendi takımına günümüzdeki futbol, basketbol oyuncularında olduğu gibi bir bonservis karşılığında transfer edebilirlerdi. Zengin ailelerin ahırlara harcadığı paralar oldukça yüklü bir miktardaydı. Atları da adlarıyla bilinirdi. Süslü örtüleri ile törensel yaşamın bir parçasını oluştururlardı.

Sürücülerin hedefi genel olarak daima iyi olmak ve hipodroma heykellerinin dikilmesine yetecek kadar yarış kazanmaktı. Örneğin Yeşiller takımında Porphyrios üst üste kazandığı yarışlardan sonra yenilmez unvanını almıştır ve heykeli spina üzerinde yerleştirilmiştir.

Gün içerisinde 12‘şerden en az iki seri yarış gerçekleşirdi. Duruma göre ise bazen yarış sayısında bir azalma olabiliyordu. Yarışlardan önce ve sonra izleyicileri eğlendirmek için bazen günümüzdeki spor karşılaşmalarında da olduğu gibi çeşitli aktivasyonlar gerçekleşirdi. Bunlar genelde akrobasi gösterileri veya danslı, müzikli oyunlar olurdu. İzleyiciler için bu aktivasyonlar da ilgi çekici olurdu. 

Hipodromlarda günümüzde olduğu gibi hipodrom dansçıları denilen dansçılar da görev alırdı. Bu dansçılardan Theodora Bizans İmparatoru Justinianos‘un dikkatini çeker ve imparatoriçe olur. Yarış sonunda kazananlar mutlu olurdu ancak kaybedenler her zaman yenilgiyi hazmetmezlerdi. İmparatorlar yarışlara davet edilirlerdi. Ancak normalde imparatorlar söz söyleme hakkında sahip değillerdi. İmparatorlar yarışlardan önce tutukları takımı bazen açıklarlardı.

Örneğin Roma‘da Nero Yeşilleri, Claudius, Marcus Aurelius ve Caracalla Mavileri, Anastasios Kırmızıları desteklediklerini açıklamışlardı.

Yeşiller ile Maviler arasında bazı farklılıklar söz konusuydu. Bu farklılıklardan bazılarına değinmek istiyorum. Maviler aristokratik mevkilerde olmayı ve buna bağlı olarak da sarayla bağ kurmayı seçerlerdi. Yeşiller ticaret ve halkın üreten tarafına yakın olmayı
tercih ederlerdi. Bu durumdan yola çıkarak Mavilerin üst sınıf, Yeşillerin ise alt sınıfa ait olduğu düşünülebilir. 

Genel olarak Mavileri tutanlar toprak sahipleri, Greko-Romen kökenli senato üyeleri ve aristokratlardı. Yeşilleri ise lonca sahipleri ve esnaf desteklerdi. Dinsel bazı farklılıklar da vardı. Maviler, hâkim Ortodoks görüşleri savunurken, Yeşiller monofizit düşünceyi savunurlardı. Maviler genelde Pers tarzı sakal bırakırlardı, Hunlar gibi saçlarının bir kısmını tıraş ederlerdi, barbarların giydikleri gibi ayakkabılar ve tunik giyerlerdi. Tarafların ikamet ettikleri yerler de tutukları takımla ilintiydi. Constantinopolis‘te Yeşiller Kalkhedon tarafında (Kadıköy) Hagia Euphemia Kilisesi civarında toplanırken, Maviler Blakhernai Sarayı (Ayvansaray) çevresine yerleşirlerdi.

Yarışlar belli bir süreden sonra sportif rekabet ve öneminden çok, siyasi ve dini bir iktidar mücadelesi haline gelmiştir. Bu durum bazı tehlikeleri de beraberinde getiriyordu. Ancak herhangi bir tehlikede takım taraftarları birleşiyorlardı ve ortak hareket ediyorlardı.

Örneğin Constantinopolis‘te İ.S. 532‘de yaşanana Nika Ayaklanması.Hipodromdemos yani halk ile imparatorun arasında çıkan pek çok çatışmalara sahne olmuştur.Bu çıkan kargaşalar siyasi yaşamın değişmez bir unsuru haline gelmiştir. Nika Ayaklanması İmparator İustinianos‘un Maviler‘i kayırması ile tetiklenmiştir. Bu isyan takımların birleşip imparatora karşı topluca bir başkaldırısıdır. Ve 30,000 ile 50,000 arasındaki isyancı öldürülür. İsyanın kanlı bir biçimde sonlanmasından sonra anısı anıta kazılmıştır. Patria‘ya göre ölüler gömülmemiş, Kathisma‘nın karşısında bulunan tribünlerin altına atılmıştır. Demoi‘un yeri olan bu tribünlere bu yüzden Nekra (ölüler) adı verilmiştir. Yaşanan bu katliam sırasında birçok yapıda olduğu gibi Constantinopolis Hipodromu‘nda da hasarlar meydana gelmiştir.

İ.S. 610 yılında ise Yeşillerden bir grup Mavileri destekleyen imparator Fokas‘a kızdıklarından Maviler‘e ait oturma yerlerini yakmışlardır. Belli bir süre sonra, özellikle İ.S. 726-842‘de İkonaklazma‘dan (tasvir yasağı)sonra halkın gözü önünde yapılan infazlarla kamuya açık bir cezalandırma alanına dönüşmektedir.

Hipodrom oyunları içerisinde İ.S. 4. yüzyıldan itibaren at yarışları esastır. Bunun yanında vahşi hayvan dövüşleri İ.S. 6. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Yarışma quadriga olarak adlandırılan dört atlı arabalarla yapılmıştır. Bayram günlerinde yapılan yarış sayısı zamanla önemli ölçüde azalmıştır. İ.S. 5. yüzyılda günde 30 50 arası yarış yapılırken, İ.S. 10. yüzyılda sabah 4 akşam 4 olmak üzere 8 yarış düzenlenirdi. Theodosius sütununun kaidesinde görüldüğü gibi oyun araları hayvan, mim ve dans gösterilerine sahne olmuştur.


Nahit Yıldırım
Constantinopolis Hipodromu,2013







***







Muğla'nın Yatağan ilçesindeki Stratonikeia Antik Kenti'nde devam eden kazı çalışmaları kapsamında, 2 bin yıllık 'Araba Yarışı Sahnesi' bulundu. 

"Bulunan araba yarışı sahnesi bizim için çok önemli. Bulunan kabartma ile antik dönemin kültürel hayatı ve sportif faaliyetleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bulunan araba yarışı sahnesi figürü sayesinde yaklaşık 2 bin yıl önce kullanılan yarış arabalarının özellikleri, koşum takımları gibi detaylar hakkında bilgi sahibi olacağız." 

Doç. Dr. Bilal Söğüt
Stratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı 
Pamukkale Üni.Fen Ed.F.Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi 
(2011 basın)




*Roma denilince ilk akla gelen imgeler arasında ön sırada yer alan Roma amphitheatrum’larındaki gladyatör dövüşleri Etrüsk orijinlidir.  (Michael Grant, The World of Rome, New York 1960, p. 142.)


*Roma circus’larındaki Troia oyunları, Etrüskler’in Roma’ya bir hediyesidir.  (Jacques Heurgon, a.g.e., p. 201. )



_______

25 Aralık 2014 Perşembe

BİZANS/DOĞU ROMA - GREK/YUNAN - BİZANS'TA TÜRKLER



Batı ısrarla dillerinde Grek kelimesini kullanırken, Yunanlılar Hellas kavramını kullanır.

MS.800'lerde Şarlman Kutsal Roman-German Devletini kurunca İmparium Romanium sıfatını kullanıyor, yani Roma İmparatoru. İstanbul'daki imparatorda diyorki "Bu ünvanın sahibi var, benim" diyor. 

Bu sefer Şarlman, MÖ.200 yıllarında Romalılar Yunanistan bölgesini alınca bu insanlara "Köle" ve "Hizmetkar" manasına gelen "Grek" kelimesini kullanıyor. Bu yüzden Greks, Grecorium yani "Greklerin Kralı" sıfatını kullanıyorlar. 

Ve böylece Romanın yasal varisinin Batı'da kendisi olduğunu iddia ediyor. Bundan dolayı Batı dillerinde hala Yunanistan için Grek ve Greece kullanılır. Kitapların eski baskılarında bu vardır, lakin yeni baskılarından bu "Köle" "Hizmetkar" manaları, Yunanistan'ın mahkemeye vermesiyle çıkarılmıştır.




ve evet, Bizans'ta Türkler vardır.

Prof. Dr. LEVENT KAYAPINAR






Karl der Große-Carolus Magnus-Karolus Magnus-Charlemagne-Şarlman (747-814)




Doğu Roma devletinin 1453 yılında fiilen sona ermesinden yaklaşık bir yüz sene sonra Avrupa'da Doğu Roma'nın tarihi hakkında kitaplar yayınlanmaya başlamıştır. Bu dönemde Alman tarihçi Hieronymus Wolf'un 1557 yılında "Corpus Historiae Byzantinae" adlı kitabını yayınlamasıyla birlikte Bizans tabiri de ortaya çıkmıştır. Bu ismi de yörenin eski tarihi isminden almıştır, coğrafiktir, ırksal değildir. (aynı Ermenistan ve Kürdistan gibi coğrafik isimdir.)

MÖ.4.yy'a kadar Anadolu'da yerel dil hakimdi, Büyük İskender döneminde Yunanca'ya geçildi ve MÖ.1.yy'da Romalıların gelmesine dek kullanıldı. Sonra Latince dili yerleşti ama yerel halk kendi dilini hala kullanıyordu. Romanın ikiye ayrılmasından sonra bile dilleri Latince idi. Konstantine ve Justinian bile tek kelime Yunanca konuşmuyordu. MS.7.yüzyılda Doğu Roma imparatoru Heraclius imparatorluğun resmi dilini Latince'den Yunanca'ya çevirdi.





The West use Greek and the Greeks use Hellene

In 800 AD Holy Roman-German was built, Charlemagne was crowned as Roman Emperor, officially rejecting the Eastern Roman Empire as true Romans. But the emperor in Constantinople says " the owner of this title is me". 

At this point Charlemagne use the word Greek, in 200 BC. when the Romans take over the land Greece, they called them "Greek", meaning "Slaves" " Servants" ... So they began to use "Greek" for the East Romans.

So the West claims that as his legal heir and the emperor was known as "Imperium Romanum" and the East as "Emperor of the Greeks" and their land as "Greek Empire" "Imperium Grecorum."

This "Slave" meaning was in the old edition of the books, but Greece went to court, and new editions doesn't have this meaning anymore.












THE EAST ROMAN EMPIRE AND THE TURKS



*Theodora of Khazaria was the second Empress consort of Justinian II (669-711) of the Byzantine Empire. She was a sister of Busir, Khagan of Khazars .

Theodora and Justinian II had only one known child:
Tiberios (c. 705 – 711, co-emperor from 706 to 711 - Birthplace Khazaria). Executed by orders of Philippikos. He was murdered by the patrikios Mauros and John Strouthos, and buried in the Church of the Holy Unmercenaries.

* Leo III obtained the hand of a Khazar princess for Constantine V in 732...

Khazar Khagan Bihar (730) father of TZİTZAK (Çiçek/meaning:Flower- died 750- baptismal name "Irene" (meaning:Peace) of Khazaria) married with Byzantine Emperor Constantine V.

Constantine V (718 –775) married with Irene of Khazaria ; children Leo IV
Khazar Bihar grandfather of Emperor Leo IV The Khazar.

Leo IV the Khazar was Byzantine Emperor from 775 to 780 AD.
Leo was the son of Emperor Constantine V by his first wife, Irene of Khazaria (Tzitzak - Çiçek), the daughter of a Khagan of the Khazars. 




JUST THE FACTS: 

That's only 2 of them , The Turks sitting on the East Roman Empire throne.... (Byzantium was not the Empire name till the 17th century!)


"The Khazars were a Turkic people who originated in Central Asia. The early Turkic tribes were quite diverse, although it is believed that reddish hair was predominant among them prior to the Mongol conquests. In the beginning, the Khazars believed in Tengri shamanism, spoke a Turkic language, and were nomadic. Later, the Khazars adopted Judaism, Islam, and Christianity, learned Hebrew and Slavic, and became settled in cities and towns thruout the north Caucasus and Ukraine. The Khazars had a great history of ethnic independence extending approximately 800 years from the 5th to the 13th century."



In East Roman eyes the gift of Christiantity which they brought offered at the same time an introduction to a more highly developed way of life. Thus their converts integrated into the civilized oecumene and Byzantine statecraft and culture were introduced to young and vigorous societies who were able to combine what they had learnt from East Rome with their own native originality.

From the seventh century onwards the loss of Egypt and Syria to the Muslims and the failure to convert them and to bring them within the Byzantine orbit made it all the more vital to have some measure of understanding first with the Turkic peoples already established to the north-east of the Black Sea in the northern Caucasus and then with the Bulgars and Slavs settling in the Balkans. Already before the seventh century there were long-established links with the Crimea.

As early as 325 there was a bishop of Bosphorus in the peninsula where the Goths were living. From this base contacts were made with the Hunnic-Turkic migrants in the area between the Danube and the Caucasus.

Justinian I had won over the Lazi in the eastern Black Sea region. Likewise by the seventh century Abasgia was an ecclesiastical province. Thus Byzantium had established a foothold in the Caucasus.

The Alans in the north-eastern Caucasus appear to have known Christianity early on, but evidence is scanty as to how they fared. By the late ninth century they were known to have renewed contacts under Patriarch Nicholas Mysticus and by the early tenth century a bishop travelled thence, though with some reluctance. Episcopal lists and archaeological finds suggest that missionary work was also active north of the Black Sea among the Turkic Bulgars, some of whom were to migrate to the Balkans when the Khazar expansion took place in the late seventh century. 

This work appeared to be done by non-resident missionary bishops as befitted those toiling among semi-nomadic peoples.

Thus both the Bulgars settling in Bulgaria and the Magyars in Hungary would already have met Christianity and some of them would have been converted.

This work included the powerful Khazar kingdom which by the eight century was established to the north-east of the Black Sea, Khazaria was particularly important to Byzantium both for economic reasons (trade routes into Asia) and as a barrier to any Arab advance through the Caucasus to the north. Justinian II who took refuge in Khazaria during his exile, and Constantine V, son of the Emperor Leo III, both married Khazar princess.

Byzantium may at the time have had hopes of cenverting Khazaria and the Crimea had already proved itself an obvious base for work in this area. But any permanent development of this kind was halted by successful Jewish activities from the eigth century onwards and by the Khazar adoption of full Judaism in the course of the ninth century.

The Orthodox Church in the Byzantine Empire by J. M. Hussey



"He dispatched Sarbaros and the remainder of his army against Constantinople so that, with the Huns of the west (whom they call Avars), Bulgars, Sklavinians and Gepids....."

"In that country he parleyed with the Turks of the east (whom they call Khazars) and called on them for an alliance."

page 316
The Chronicle of Theophanes



AVARS,   HUNS, BULGARIANS , KHAZARS AND
 SCYTHIANS and CRIMEA 
THE TURKS.


THE FACTS