acinaces etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
acinaces etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2024 Pazartesi

Yaban Domuzu ve İskitler

 

Akınak'tan detay / İskit-Türk, MÖ 4.yy - Büyük Belozerka Köyü, Zaparoje/UKRAYNA

At eti yiyen İskit Türklerinin "domuz" yemediğini iddia edemeyiz. Hatta "yaban domuzu" bazı İskit obalarının ongunu olabilir. Çünkü, nasıl ki renkler yön belirtiyorsa, hayvanlar da yön belirtmekteydi.

" Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri birer sembolik hayvan tarafından da temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney’i kırmızı-çaylak, Kuzey’i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir. " - Nuraniye Ekrem, Eski Türklerin Renklerle Yön Belirleme Metodu.

Bu durumda kuzeyde yaşayan obalardan birinin ongunu yaban domuzu olabilir ki sanat eserlerinde kullanmışlar. Boyların ongunları (hayvanları) avlanmaz, zarar verilmez ve yenilmez.

SB


Yaban Domuzu Altın Plaka, MÖ 7.yy - Arzhan/Arjan-2 / TUVA





Boyunluk, Pars başlı, yaban domuzu detaylı


EK:
Akınak - kıngırak Türkçe kökenlidir.
Akinakes/Acinaces is Turkish of origin.





______________


Eski Türklerin Renklerle Yön Belirleme Metodu

Nuraniye Ekrem · 1 Mayıs 2016

Türkler, Nuh Tufan’ından beri varlıklarını sürdürmüş bir Millettir. Türkçe dünyadaki en eski dillerden biridir. Mustafa Kemal ATATÜRK 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmasında Türklerin kökeni hakkında şöyle seslenmiştir: “Efendiler, bu insanlık dünyasında büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır” (Dünya Türkleri Birliği, 2013) .

Evet, Türklerin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanındaki derinliğini onun kültüründeki zenginliklerden görebilmekteyiz. Bilindiği gibi bilim adamlarının günümüzde hararetle tartıştığı konulardan biri renklerin soyut mu? somut mu? Olduğu tartışmasıdır. Oysa Türkler milattan çok önce renkleri somut olarak günlük hayatlarında; yön belirlemede simge olarak kullanmayı bilmişler ve savaş durumlarında da strateji araçları olarak tatbik etmişlerdir.

Renkler, kültürel simgeler olmasından ötürü toplumların yapılarını, kültürlerini ve dünya görüşlerini çözümleme konusunda çok daha fazla önem taşımaktadırlar. Dolayısıyla sosyolojinin de inceleme alanına girmiştir. Bu çalışmada renkler Türk kültür tarihi açısından incelemiştir.

Türkler tarihinin en eski devirlerinden beri renkleri yönleri tarif etmek için kullanmışlardır. Bu renklerden kara = kuzey, kızıl = güney, gök = doğu, ak = batı yönlerini tarif etmek için kullanılmıştır. Türk kültüründe, renkler yönleri ifade etmek için kullanıldığı gibi, manevi, milli ve dini anlamlar için birer araç olarak kullanılmıştır. Böylece simgeledikleri kavram ve anlamlar aracılığıyla, Türk kültür ve geleneklerinde önemli bir yer işgal etmektedirler.

Renkler, her toplumda değişik anlamlar ifade eder. Her topluluğun yücelttiği veya sevmediği renkler olduğu gibi, bu renklerin belirttiği yönler de farklıdır. Bir toplulukça sevilen renkler, bir diğer toplulukça sevilmeyebilir. Renkler, gerçek niteliklerinin yanı sıra bazen bir değer yargısı olarak da kullanılabilmektedir (Ögel, 199: 377). Ak renk Türklerde ve Çinlilerde batıyı temsil ederken, Hintlilerde doğuyu, Eski Ahitlerde güneyi, Mayalarda kuzeyi temsil eder (Gabain 1968: 109).

Hindistan’da Doğu=ak, Güney=sarı, Batı=kara, Kuzey=kızıl renkleri ile temsil edilirken Lamaist Kalmuklarda Doğu=ak, Güney=mavi, Kuzey=yaldız rengi, Batı=kızıl olup, Eski Ahitte ise Doğu=kızıl, Güney=ak, Batı=ala, Kuzey=kara’dır. Amerika’da Doğu=kara, Güney=ak, Batı=sarı/kızıl, Kuzey=mavi/yeşil ve Mayalaı’da ise Doğu=kızıl, Güney=san, Batı=kara, Kuzey=ak olarak gösterilmektedir (Gabain, 1968: 109).

Eski Türkler, dört yönü dört renkle sembolleştirirken, yönlerin her biri birer sembolik hayvan tarafından da temsil edilmiştir. Doğuyu mavi-koyun, Batıyı beyaz-köpek, Güney’i kırmızı-çaylak, Kuzey’i ise siyah-yaban domuzu temsil etmektedir. 

Çinliler farklı bir sınıflama yapmışlardı. Doğu tarafına ejder, Güney tarafına kuş, Batı tarafına beyaz kaplan, Kuzey tarafına da kaplumbağa bakardı. Bu bölümlerden her biri bir renkle temsil edilmekteydi. Türklerde Orta kısmı sembolleştiren hayvan ise eski Türklerin Kotus (Kut=Mukaddes, Us=Öküz) dedikleri ve Uygur Türklerinin günümüzde de Kotaz dedikleri bir çeşit öküz idi (Gabain, 1968: 108).

Türklerde, Doğu = mavi/yeşil, Batı = ak, Güney = kızıl, Kuzey = kara renkleri ile sembolleştirilmiştir. Çinlilerin renklerle yön belirleme kültürü Türkler ile benzerlik olduğudur. Dolayısıyla renkler ile yönü belirleme ve sembolleştirme konusu, Türk kültürü açısından başlı başına bir araştırma konusudur.

Bahaeddin Ögel’e göre sarı renk, Türk inanışları ile duygularında iyi bir yer tutmaz. Kötü ruhlar, hastalıklar, bomboş çöller, uzun kış günleri, yokluklar hep sarı renkle sembolleştirilmişlerdir. Yalnızca tabiat ve bahardaki çiçek tasvirlerinde zevkle ve istenerek kullanılır (Ögel 2000: 479).

Mustafa Kafalı Hoca’nın araştırmasına göre sarı renk yön anlamı taşımaz (1996: 50). Bu renk sadece ak, kara, kızıl ve gök renklerinin ortasında yer alan merkezi karşılamak için kullanılmıştır. Devlet yapısı bakımından değerlendirildiğinde, sarı renk merkez hâkimiyetini ve kudreti ifade eder. Birçok sarı yanında kullanılan Türk sarısı altın sarısıdır. Altın bilindiği üzere, kuvvet ve kudretin, hâkimiyet ve zenginliğin karşılığı olarak dünya var olduğu günden beri değerini korumaktadır. Yine bu anlayışa uygun olarak tarihte güçlü ve cihangir hükümdarların hepsi altın tahtla birlikte tasvir edilmişlerdir (Kafalı, 1996: 50-51).

Reşat genç Hoca’nın araştırmasına göre, Osmanlı Devleti’nde sırma sarısı olarak ifade edilen sarı renk hep altın sarısı olmuştur. Dolayısıyla sarı renk Türklerde Ülgen’in sarayının ve tahtının ifadesi olduğu için aynı zamanda dünyanın merkezinin de sembolüdür (Genç, 1996: 42-43).

M.Ö. 771-M.Ö. 480 yıllarının ilk zamanlarında faaliyet gösteren, Proto-Türk olduğu kabul edilen Kırmızı Tiler ve Beyaz Tiler’in (Ekrem, 1995: 65-83) renklerle adlandırılmasında da yönü renklerle sembolleştirme inançları etkili olmuştur. Yani Kırmızı Tiler eskiden stepin güneyinde, Beyaz Tiler ise batısında yerleşmişlerdi. Ch’ün-ch’iu (M.Ö. 771-M.Ö. 480), döneminin ortalarına gelince Kırımızı Tiler’in stepten ayrılarak güneye doğru Çin’in Shan-hsi eyaletindeki Tai-hang dağları civarına Beyaz Tiler’in ise güneye doğru Shan-pei tepelerine hareket ederek yerleşmeye başlamışlardı. Bu, hem göçebe halkların ilkel inançlarına (Şaman inancı) uygun, hem de Kırmızı Tiler’in oturduğu bölge olan Tai-hang dağlarının Moğolistan steplerinin güneyine yakın olduğunu gösterir. Beyaz Tiler’in oturduğu Shan-pei tepeleri de Moğolistan steplerinin batısına yakındır. Bu bilgilerden yola çıkararak, eski Türklerin de renkler ile yön belirlediği söylenebilir (Ma-ch’ang-shou, 1962).

Ayrıca M.Ö. 626 senesinde ortaya çıkan Proto-Türk olduğu kabul edilen Tilerin neden “Kırmızı” ve “Beyaz” renklerle adlandırıldığına dair bir başka tahmin ise yukarıda belirtilen yönü renklerle sembolleştirme inancının yanı sıra, Tilerin kırmızı ya da beyaz elbise giymeleridir (Lin, 1987: 299). Yine bazı araştırmacılar ise “Ti” adının aslında bir avcı kuşunun adı olup klasik eserlerde bahsedilen “Beyaz Ti Kuşu” ve “Kırmızı Ti Kuşu” adlarından kaynaklanmasıdır (Lin, 1987: 38-39). Ancak bu iddiaların hakikati ne derece yansıttığını kanıtlamak için daha fazla veriye ve araştırmaya ihtiyaç vardır. Araştırmacıların çoğunluğu ise Şaman inancındaki mavi, kırmızı, beyaz ve siyah renklerin dört yönü işaret etmesinden kaynaklandığını kabul etmektedirler.

Hunların ordu yapısında, Hun hükümdarı dışında, sırasıyla Sol ve Sağ Bilge beyi, Sol ve Sağ Kol beyi, Sol ve Sağ General, Sol ve Sağ Bölük Komutanı, Sol ve Sağ Kutluk Beyleri’nden, tüm Sol beyler doğuda, Sağ beyler de batıda otururken, Hun hükümdarı da ortada yani merkezde oturuyordu (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2890-2891). Genelde Sol Bey, Sağ beye göre rütbe olarak büyük idi (Fen-ye, 1965: 2944). Bu belgelere göre, Hunlar Merkez dışında doğu yönüne önem vermekte ve bu yönün Hunlar için sol taraf olduğu anlaşılmaktadır. Bu da Göktürklerle tipik benzerlikleri olduğunu göstermektedir. Hunlar çadırlarda toplu halde iken, büyükler sırtlarını kuzeye dönerek sol tarafta otururlardı (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2890).

Ayrıca Hun hükümdarı seherde kalkıp otağının dışına çıkarak, güneş doğduğunda ve akşamları da ay ışığında ibadetini yapardı (Ssu-mach ien 1975: 2890). Bu belgelerden Hunların güneşin doğduğu yöne, yani doğu yönüne çok önem verdiği anlaşılmaktadır.

Bunun dışında, Hunlar mavi, siyah, beyaz ve kırmızıdan oluşan dört renkle, dört yönü sembolleştiriyordu. Bu konuda en iyi örnek Shih-chi (Tarihî Hatıralar)’de yer almaktadır. Shih-chi’ye göre, M.Ö. 2000 yılında Hun hükümdarı Mete (Mo-tu) kırk bir atlı askeriyle Çin’in Han Sülâlesi hükümdarı Kao-tı ve onun ordusunu kuşatma altına almıştır. Hunların beyaz atlı askerleri batı yönünde, gök atlı (yüzü ve burnu beyaz, bedeni mavi) askerleri doğu yönünde, siyah atlı askerleri kuzey yönünde, kırmızı atlı askerleri güney yönünde Çinlileri kuşatmışlardır. 

Yedi gün boyunca Hun atlı askerlerinin kuşatması altında kalan Çin’in Han sülâlesi ordusu, rüşvet ve yıllık vergi vermeye söz vererek ancak kendilerini kurtarabilmişlerdir (Ssu-ma-ch’ien, 1975: 2894). Bu görkemli savaş sahnesinde, Hun atlı askerleri dört yönü, dört renk ile sembolize etmelerinden de anlaşılacağı gibi, Eski Türklerin, bu metodu gündelik sosyal hayat dışında savaş stratejisi olarak ta kullandığı anlaşılmaktadır.

Hunların renkler ile yön belirleme metodunun daha iyi aydınlatılabilmesi için Hunların komşuları olan Çinlilerin renkler ile ve yön belirme metoduna kısaca değinmek gerekir.

Çinlilerin renkler ile yönü belirleme araştırmaları M.Ö. 480-M.Ö. 226 yılları arasında başlamış ve eserler yazılmıştır. Bu tür inanç, o zamanlardaki Çin’de bulunan yedi devletten biri olan Ch’in Devleti (Shan-tung eyaleti)’nde yayılmaya başlarken aynı zamanda Çin tıbbını da etkilemiştir. Çin tıbbının ilk teori eseri olan Nei-Chinğ’de yer alan bu anlayış, insanın vücudundaki çeşitli organlarla özdeşleştirilmiştir. Fakat Çinlilerde bir renk ve bir yön fazladır. Yani dört yönün ortasında yer alan bölgeyi sarı renk ile belirlemişlerdir. Bu anlayış sadece Çin tıbbında mevcuttur.

Nei-chinğ in, M.Ö. IV-I. yüzyılları arasında göçebe hayatı ağırlıkta olan Ch’in Devleti’nde yazıldığı tahmin edilmektedir (Kuo-ai-ch’ün, 1985: 505). Nei-ching adlı kitap, eski Çin toprağında meydana gelen çeşitli felsefe düşüncelerini içermekle birlikte tabiat ve insanoğlu arasındaki ilişkiyi de ayrıntılı bir şekilde ele almıştır. Bu kitabın 4. ve 5. bölümlerinde yer alan bilgilere göre, dünya; ağaç, ateş, toprak, maden ve su gibi unsurlardan oluşurken tabiattaki her şey, bu beş unsurla özdeşleştirilmiştir (Chang-Ying-Yen, 1980: 16-17, 22-24).

Bahaeddin Ögel, eski Türklerin dört yönü dört renk ile belirleme konusunda çok zengin birikime sahip iken, Çinlilerin bu konuda Türklere göre daha zayıf olduğunu, yerleşik ve kendi oturduğu bölgeden başka bir yeri görmemiş bir topluluk olan Çinliler ile birkaç haftada yüzlerce kilometrelik saha içinde dolaşabilen göçebe halkların bildiklerinin daha fazla olduğunu belirtirken, göçebe halkların yön hususunda yerleşik köylülerden çok daha fazla bilgiye sahip olması gerektiği açıklamasını yapmıştır (Ögel, 1991, cilt I; 429).

Bahaeddin Ögel ve diğer hocaların araştırmalarına rağmen bunca Çince kaynağı şunu söyleyebilmek için sıralamaya çalıştım aslında;

Yukarıda da sözü edildiği gibi, Proto Türkler, M.Ö. 7. Yüzyıllarda renklerle yönü sembolleştirmişlerdir. Çinliler ise M.Ö. 3. Yüzyıllarda ancak renk ile yönü özdeşleştirmeye başlamışlardır. Buna göre Eski Türklerde dört yönü dört renk ile özdeşleştirme geleneği Çinlilere göre 200 yıl önce başlatmışlardır. Atatürk’ün belirttiği gibi Türk milleti, yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği olan ve kültürü zengin bir millettir.

kaynak: Dolunay Dergi, 1 Mayıs 2016

KAYNAKÇA: ARSEVEN, Celal Esad, (1980). Türk Sanatı, Cem Yayınevi, 1987. // CHANG, Ying-Yen, Huang-ti-Nei-Ching Chi-chu (Nei Ching Hakkındaki İzahlar), Shang-hai Teknik Neşriyatı, // CHAVANNES, (1958). Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar (Çince terc. Feng-ch’en-chun), Chung-hua Kitapevi, Pekin. // CHENG, Yong-ling, (1987). Min-Tzu-Tsu-Tian (Milletler Sözlüğü), Shanghai Tsu-shu Matbaası, Shang-hai. // DİVİTÇİOGLU, Sencer, (1987). Kök Türkler, Kent Basımevi, İstanbul. // DİYARBEKİRLİ, Nejat, (1972). Hun Sanatı, Milli Eğitim Bakanlığı Kültür Yayınları, İstanbul. // EKREM, Erkin, (1996). Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (M.Ö. 2146-318), Yayınlanmamış Tez Çalışması, H.Ü. Tarih Bölümü. // FENG, Ch’eng-Chün, (1958). Batı Göktürkler Hakkındaki Kaynaklar, Chung-hua Kitapevi. // FEN, Ye, (1965). Hou-Han-shu (İkinci Han Sülalesi Tarihi), Chung-hua Shu-chü, Pekin. // GABAİN, A.V, (1968). “Renklerin Sembolik Anlamları”, Türkoloji Dergisi, Ankara. // GENÇ, Reşat (1996). Türk Düşüncesi Davranışı ve Hayatında Renkler ve Sarı, Kırmızı, Yeşil, Türk Kültüründe Renkler, Nevruz ve Renkler, (Yay.Haz. S. Tural – E. Kılıç), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara. // HSÜ, Sheng, (1963). Shou-wen-chic-Tzu (Eski Çince Sözlüğü), Chung-hua Kitapevi, Pekin. // KAFALI, Mustafa, (1996), “Türk Kültüründe Renkler”, Nevruz ve Renkler, (Yay.Haz. S. Tural – E. Kılıç), Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ankara. // KUO, Ai-chun, (1985). Chung-kuo Chen-Chiu Hui-Ts’ui (Çin Akupunktur ve Dağlama Hakkındaki Kitaplardan Seçmeler), Hunan Teknık Neşriyatı, Ch’ang-sha. // MA, Ch’ang-shou, (1962). Kuzey Ti ve Hunlar, Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // NEMETH, J., (1940). “Türklüğün Eski Çağı” (Macarcadan), Ülkü Mecmuası, (Tercüme eden: Şerif Baştav), Ankara. // EKREM, Nuraniye H. (1996)(Dr. Öğr. Üyesi ). Hunlarda Renk ve Yön Bilgisi, Türk Dünyasında Nevruz, İkinci Bilgi Şöleni Bildirileri, Ankara. 19 - 21 Mart 1996, ss.85-95 // ÖGEL, Bahaeddin, (1991). Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara. // ÖGEL, Bahaeddin, (1947). “Büyük Hun Devletinin Kuruluşundan Önceki Orta Asya’nın Etnik Durumu”, Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi. // PAN-KU, (l975). Han-shu (Han Sülâlesi Tarihi), Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // SSU, Ma-ch’ien, (1962). Shih-chi (Tarihî Hatıralar), Chung-hua, Shu-chü, Pekin. // TANER, Tarhan, (1970). “Bozkır Medeniyetlerinin Kısa Kronolojisi”, Tarih Dergisi, İstanbul. // TURAN, Osman, (1941). Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, DTCF Yayınları.

_________


9 Aralık 2022 Cuma

Demir - Epilepsi - Akınak

 


"Bir kişi epilepsi nöbetine tutulduğunda başını koyduğu yere demir çivi çakılır.

Böylece o hastalığı iyileştirdiği söylenir."

Pliny, Doğa Tarihi


* Şamanların (Kamların) madeni; Demir.

* Demir - Oksijen - Epilepsi : Demir eksikliğinde alyuvar üretimi azalır. Bu sebeple de dokulara oksijen taşınamaz. Beynin oksijensiz kalması da epilepsi nöbetine sebep olur.

* Görsel: Demir Akınak, Saka Türk, MÖ 7.yy / Arzhan (Arjan), Tuva


* Akınak (yabancı dillerde acinaces-akinakes) Türkçe kökenlidir; Kıngırak. Bazı "sözde" bilim insanlarının iddia ettiği gibi ne Sogdca, ne de Perscedir! Ayrıca Ahameniş ordusunda azımsanmıyacak bir oranda İskit-Türk boylarının paralı askerlik yaptığı da hatırlanmalıdır. Kıngırak sözü MÖ bin başlarından itibaren Chou (Zhou-Türk) Hanedanlığının kaynaklarında yer alır. Hatta kılıç ustası bir Akhun kağanın adı da Khingila'dır. "Akınak" Homer ve Herodot'un "Grekçe"sinde de akinaces olarak yer alır. Bu da bu dönemde Anadolu'da Türkçenin varlığını gösterir! Ancak, çevirilerde Türkçe kökenli olan bu sözcük yerine maalesef başka sözcük kullanmışlardır!


SB 



"Greklerin muhteşem yalanları..."

"Marvellous falsehoods of the Greeks..."

Pliny.




5 Mart 2016 Cumartesi

Akinak - Alp






DOUBLE-BLADE KNIFE "AKINAK" / SAKA-TURKS / 7th c BC
ARZHAN (ARJAN - ) 2 - TUVA
Acinaces - Akinak is Turkish of etymology

"One of the emblems of the god or gods of war was the symbolic blade, called ching-lo (k'englu) in China and akinakes by Herodotos. Both words have been tentatively reconstituted as the Turkish kıngırak (short sword with double edges). Pulleyblank pointed to the possibility that the word kıngırak may already have occured in the beginning of the first millenary BC., in reports on Wu-Wang, the founder of the Chou-dynasty. Blades of the kıngırak variety suspended to belts, have been found in Innerasian nomadic graves. Pruşek underlined a Chines report which showed that the bonds of allegiance amongst warriors, presumably wearers of military belts with suspended weapons, were concluded since the first millenary BC in Shensi. The ceremony in question occured on a mountain, during a communal meal, where the flesh of a sacrificed horse was eaten and oaths of fidelity were sworn with the cup. This was a proto-type of the eastern Hunnic rite, when fidelity was sworn drinking a cup of wine, in which the blood of the scrificial horse was mixed with a blade called kıngırak. Thus the god of heaven was invoked, together with the god whose emblem was the sword."
Kur-Kurşak, (The Iconography of The Honorific Turkish Belt, In The Light of Inscriptions and Written Records)
Central Asiatic Journal, Vol 24, No.3-4, 1980, p.159-184



an other "Akinak":

Bronze dagger was one of the elements of the so-called Scythian triad and the most common and widespread melee weapon Scythian warrior. There are several typologies akinak, which is based on observation of the shape and the pommel crosshairs. Both elements are in addition to functional load reflects the aesthetic and artistic tastes of pastoral peoples of Eurasia. One type akinaka semantically associated with the image of ARES - Scythian god of war. The mounds of Sayano-Altai frequent bronze and wood (in the mounds with permafrost) akinak model made specifically as burial items.
link : 





* AKINAK (Acinaks): A short, iron Scythian/Hun sword. The word has a Scythian-Turkish origin. 


NOTE: 
Tr. kingirak, with silent ğ > kinirak, close enough, considering 3,000 years separating our languages. Kingirak is a term for a double-edged sword, dagger, knife, in the Middle Asia and South Siberia kinirak first appeared in the graves of the Tagar Culture, 700-100 BC, after Karasuks, 1200-700 BC, mastered iron production and alloys with arsenic and tin. Scythians brought along their kiniraks still during the Karasuk time, as depicted by the march of the kurgans from east to west. It would take a scholarly effort not to notice temporal, spatial, and linguistic evidence.


Vaissière supposes that the Ephtilite name Khingila is a name of the sacred sword worshipped by the Eastern Huns, “kenglu” compared with Türkic qïŋïraq “double-blade knife”. This sword was worshipped among the Eastern Huns in the same way as the Scythians and the Huns of Attila worshipped swords. In modern Chinese pinyin, kenglu is phoneticized as Cheng-lu. Vaissière stipulates that Kenglu was also a name of the god of war among Eastern Huns and the Huns of Attila, so Ephthilite Khingila might have been a theophoric name; that, however, conflicts with the concept of Tengriism, which holds Tengri as Almighty, allowing spirits and alps, but not other gods. - [Vaissière 2003, 129.]


F. Hirth calls the word kingirak, "a double-edged knife" among the weapons that King Wu 武 of the Zhou personally used to conquer the Shang, "the oldest Turkish word on record" - ["Ancient history of China, to the end of the Chou dynasty", New York, 1908; reprint Freeport, New York, 1969, p. 67].


This claim is consistent with archeological findings that show striking similarity in bronze daggers found in China and west Siberia). link: 


(SB- note for "Chou Dynasty" (MÖ.1122-255); Turkish Tribe that helped to build China state. Also said that Hsiongnu (Xiongnu-East Huns) Turks are involved.)


Scythian Warrior Stone Statue is actually a Balbal or Tashbaba (Taşbaba) 
just like Gokturks Balbal-Tashbaba below 
Tang Dynasty (618-907 AD)
Discovered at Altai, 
Xinjiang (Sincan) Uyghur Autonomous Region (East Turkestan)

Scythian Stone Statue ( below part)





* ARES: His name is non Greek origin. God of war in the Scythian pantheon. The Scythian-Turks (and the Hun-Turks) had a sanctuary on a hill in the form of a sword. Alp Arız (=Ares), son of Afrasiyab [Alp Er Tonga, a Turkish leader/King of Sacae/Scythian(Turan)]. Also to be seen in the name of Gut/Kut (Gutian Turks) leader Ariis Kaan.





NOTE: 
Ar in Tr. is a “soldier, warrior, man”. Extension to a “god of war” from a memorial akin to “eternal flame” would not be too unexpected. But any Türkic etymology is nothing more then V.I.Abaev-type philological fantasy, because Ares is a Greek god, likely of Thracian origin, a son of Zeus, and an inhabitant of Olympus. Herodotus did not cite the Scythian name for the god. In Greek mythology Ares was a god of war, or rather of violence and destruction caused by war. Long before Herodotus, Ares was depicted as wild, unrestrained, and traitorous. All romantic myths about Ares are incongruent with the depiction of the Scythian god of war, using Herodotus' terminology. A better description in Tengriism would be an "ALP", or a patron, instead of god, and not of destruction, but of military success, his symbol was a sword.


The Scythian ceremonies described by Herodotus are nearly identical to those depicted for the Eastern and Western Huns of the following millennium. For the Western Huns, the name of the god of war was recorded as Kuar, the Chinese rendition was Ching Lu. The parallels described for god Gor in Egyptian mythology, Sumerian Ishkur, Persian Gurchesh, Roman Mars, all point to cultural borrowings, even though the Sumerian Ishkur was recorded as early as 26th c. BC.


The Türkic god is reconstructed as Kur, in Chinese transcription Ching Lu; Kur falls into the same phonetical group as Gor, Ishkur, and Gurchesh. It may be too presumptuous to suggest that Türkic Kur was a model for the following gods of war, but in Sumer the word “kur“ means “foreign hostile country”, hinting on invaders.
The Türkic proper name Kur/Chur indicates a military leader, with slight dialectal variations it was widely spread geographically and temporally, first mentioned for the leaders, and later as a widespread name. Among Türkic names and titles are Gur-Khan, Gur as part of tribal names, Gurchi and Kuarchi for royal bodyguards for Chingizids and Safavids, Charik for Khan's guard regiment, Jenichars for Ottoman swordsmen, Gorgud and Korkut for prophets.


The sources elaborate that “pile of firewood” is actually a kurgan, or a natural hill, on top of which is set up a platform, where a sword is mounted and ceremonies held. We have records describing the service ritual for Scythians, Eastern and Western Huns, and Caucasian Türks. [(Ref. Z.Gasanov “Royal Scythians”, p. 233 on ).Herodotus IV 59.] link





*About, TURKISH "ALP" and NORDIC PEOPLES "ELF":

Old Scandinavian records inform that ancestors of the Scandinavian peoples had condensed contacts wth the region where ancient Turks used to live, and sometimes directly with the Turks. They contain very significant cultural elements. Besides, some ethnic contacts occured. Consequently, withnessing the very similarity of typecasting of heroes, which is one of the most outstanding cultural peculiarities, of the Scandinavian and Turanic realms is not very suprising. In addition, basic words of the two denominting heroes are strikingly similar to each other, and likely cognate.

Doç.Dr.Osman Karatay and Emre Aygün / link
- Osman Karatay other articles
- Emre Aygün articles







Saka-Turks / Arzhan (Arjan) 2 - Tuva






Saka-Turks - at the end of the 7th c BC
Arzhan (Arjan) 2 - Tuva




ilgili:
Royal Scythians" and ancient Oghuz Zaur Hasanov
Tsarskie skifi etnoyazikovaya identifikatsiya tsarskikh skifov i drevnikh oquzov.