kızöldün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kızöldün etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2024 Pazartesi

Homer'de Türkçe

 

Şaşırtıcı değil Adem, gerçek 😉

Arkadaşımız Adem'in çalışmasıyla benim kitabımdaki Polyxena (Ölüg Ene) çalışmam Türk dil bilimciler için altın değerindedir. Çünkü Homer'in döneminde Türkiye'de Türkçe konuşuluyordu. Bu gerçek artık dünya bilimcileri tarafından kabul edilmelidir.


Çalışması aşağıdadır.

_________________________________

Homerik şiirlerde çok ilginç bir kelime vardır: ὄλλυμι (óllūmi), kaybetmek, yok etmek, kaybolmak, yok olmak anlamına gelir.


Şimdi şu Türkçe sözcüğe bakın: 

"ölüm" 

öl- 'den türetilmiş 

-üm yapım eki ile.


Paralelligi görüyor musunuz?


Benzer bir kelime daha var Homerce'de:

ὀλετήρ (oletir), yok edici anlamına geliyor!

Türkçe öldür/öltür ile benzerdir.


Bence şaşırtıcıdır. 

Uzunbacak Adem / 30 Mayıs 2024 / kaynaklarıyla link




Ne Mutlu Türk'üm Diyene

Ne Mutlu Türkçe Konuşanlara



Kız Öldün Tepesi

 

Kız Öldün Tepesi = Ölüg Ene Tepesi

2800 yıldır Türkçe olarak anılan yer

Lahit Troya Müzesi/Çanakkale'de sergileniyor


Güzelliği ile Akil’in gönlünü çalan Pölüksene, Kral Pirim ile Ece Aba’nın en küçük kızıdır. Ancak ne İlyada ne de Odisey destanlarında Pölüksene’nin adı geçmez. Gerçek şu ki, aslında bu prensesin adı Pölüksene bile değildir. Hatta belki de Kral Pirim ile Ece Aba’yla da ilgisi yoktur.

Pölüksene’deki –sena/sene hecesi Sumercedeki defin ağıdı anlamındaki Ersemma sözünün ikinci hecesiyle sesteş. Ancak Polyxena’nın okunuşu Polüksene, yani Polük-ene olarak geçmekte. Bu da bize Poluk/Pölük sözünün Türkçede ‘ağıt yakılan, dua edilen yer’ ya da ‘ölmüş, cenaze’ anlamında olan ölüg/ölük sözünden oluşturulduğunu gösterir ki Sumercedeki anlamı da aynıdır. Hatta Pölüksene’nin adı ölümüyle ilgili anlatılan söylenceyle de uyuşmaktadır. Türkçe konuşan yöre halkı ölen bir gençkızın arkasından ağıt yaktıkları yere Ölüg Ene demiş. Ancak Yunanca konuşanlar bu sözcüğün anlamını bilmeden özel bir ad sanarak eserlerinde Polyxena’yı kullanmış.

Pölüksene’nin öldürülmesini ilk kez MÖ.8.yy’da ‘Homer’in öğrencisi’ dedikleri Miletoslu Arktinos’un “İliou’nun Yıkımı” adlı eserinden okuruz. Arktinos’a göre Akhalar şehri ateşe verirken Neoptolemos Pölüksene’yi Akil’in mezarı başında kurban eder. Sebebi ise evlilik vaadiyle Akil’in tuzağa düşürülüp Pars tarafından Apollon tapınağında öldürülmesidir ki bunu Dares’in eserinden de okuruz. Pölüksene’nin söylencesini daha sonra ilavelerle zenginleştirip anlatanlar sırasıyla, MÖ 6.yy’ın şairi İbukus ile MÖ 5.yy’ın şairleri Sophokles ve Euripides’tir. Yani kurban hikâyesinin anlatımı genellikle MÖ 6.yy’dan sonra görülür. Dönemin sanatçıları da bu sahneyi sanat eserlerinde işlemişlerdir.

“Oğuz Kağan Destanı’nda ‘Gök Tengrige men ötedüm’ cümlesinden de Tanrı’ya borcu ödemek anlamında” ve “Ötüklük kişi > hakandan dileği olan kimse”, anlamına da geliyorsa, (Akil/Ağil'in oğlu) Neoptelomos hakanı olarak gördüğü Aka Memnon’dan Akil’in ölümüne karşın Pölüksene’nin canını istemesi onu Ötüklük kişi yapar. Böylece tanrıya olan borcunu Pölüksene’nin canıyla öder. Her iki şekilde de Pölüksene sözünde ölüg-ene ve ölüg sema’yı hem sesteş, hem de anlamdaş olarak ölüm ile yakarılan yeri görürüz.

1994 yılında Biga’nın Gümüşçay beldesinin Kızöldün Tepesi’nde MÖ 520-500 arasına tarihlendirilen çok iyi korunmuş bir lahit çıkarıldı. Üzerindeki betimlemelerden dolayı da Pölüksene Lahti olarak adlandırıldı. Lahitin tarihi ise Miletoslu Arktinos ile İbukus’tan sonraya denk geliyordu. Demek ki bu söylence daha çok Batı Anadolu’da anlatılmaktaydı ki anakara Yunanistan’da yapılan hiçbir sanat eserinde görülmüyordu. Kurban sahnesinin betimlendiği bu lahit en eski örnek olarak kabul ediliyor ve doğu etkisiyle yapılmış 'Bir Anadolu Eseri' adını alıyordu.

İşin ilginç yanı ise lahit bulunmadan önce de yöre halkının atalarından duydukları şekilde bu alana 'Kızöldün Tepesi' demesiydi. İşte bu tesadüflerden de öte bir şeydi. Çünkü orası gerçekten de bir 'Ölüg Ene Tepesi’ydi ve Miletoslu Arktinos’la başlarsak 2800 yıldır aynı şekilde, yani Türkçe olarak anılıyordu.


SB

Kaynaklar "Turova ve Saka Türkleri"nde 📕

NOT: Ölüg-Ene/Pölüksene ile ilgili alıntı yaparken kitabımın adını lütfen belirtiniz.


Başka bir "Pölüksene" Lahti


Akil/Ağil (Akhilleus) ile Ölügene (Polyxene)'nin hikayesini anlatan lahit, MS 250. Ünlü Afyon-Dokimeion (İsçehisar) mermerinden yapılmış.

17. yüzyılın sonlarında veya 18. yüzyılın başlarında Napoli Körfezi'nde bir yerde bulunmuş ve daha sonra satışıyla taşınmasını kolaylaştırmak için parçalara ayrılmış. Alba Hanedanı'ndan V. Philip tarafından satın alınan mevcut bölümleri Prado Müzesi'ndeyken (Madrid), küçük bir parçası da Louvre Müzesi'nde (Paris) korunmakta.

Prado müzesindeki lahit sahneleri:

- Akhalar ve Turovalılar arasındaki barış mühürlenir. Akil ile Kral Pirim'in kızı Pölüksene'nin evlenmesine izin verilir. Parçanın solunda birkaç Akha savaşçısı konik başlıklı Odysseus'u kurban edilecek buzağı ile takip eder. Elinde kılıcıyla (kral-rahip) Aka Memnon onları karşılar. Parçanın sağında Saka başlıkları ve pantalonlarıyla "atı ehlileştiren" lakaplarıyla Turovalılar  bir at ile beklemekte.


- Düğün trajediye dönüşür, elinde yayıyla betimlenen Pars anlaşmaları hiçe sayarak Akil'i topuğundan okuyla vurur.

Kahramanlarının ölümüne öfkelenen Akhalar intikam ister ve iki ordu savaş pozisyonuna geçer.


- Akil'in oğlu Neoptolemos, talihsiz Pölüksene'yi ölenin onuruna kurban etmek üzere götürür.


Louvre'daki parça, Saka/İskit-Türk başlığı ile bir Turovalı


📕

ENG.

Dead Girl Hill = Olug Ene Hill

For 2800 years, the place has been called in Turkish


Pölüksene, who stole Achilles (Akil)'s heart with her beauty, is the youngest daughter of King Pirim (Priamos) and Ece Aba (Hecuba). However, Pölüksene is not mentioned in either the Iliad or Odyssey epics. In fact, the name of this princess is not even Polyxena (Pölüksene). Perhaps she was not even related to King Pirim (Priamos) and Ece Aba (Hecuba).

The syllable -sena/sene in Polyxena (Pölüksene) is homophonous with the second syllable of the Sumerian word Ersemma, meaning "burial lament". However, the pronunciation of Polyxena is Polüksene, i.e. Polük-ene. This shows us that the word Poluk/Pölük was formed from the Turkish word ölüg/ölük, which means 'place of lamentation and prayer' or 'dead, funeral', which is also the same meaning in Sumerian. In fact, the name of Polyxena (Pölüksene) is also in line with the legend about her death. Turkish-speaking locals called the place where they lamented the death of a young girl as "Olug Ene". However, Greek speakers did not know the meaning of this word and used "Polyxena" in their works, thinking that it was a special name (onomastics). [in Turkish b/p can change and olsa used at the begining; for example - er-bolmak = er-olmak (man/soldier-to be (to be soldier)]

The first time we read about the murder of Polyxena (Pölüksene) is in the 8th century BC in the work titled "The Destruction of Iliou" by Arktinos of Miletus, who is called 'Homer's student'. According to Arktinos, while the Achaeans set the city on fire, Neoptolemos sacrifices Polyxena (Pölüksene) at the grave of Achilles. The reason is that Achilles (Akil) was trapped with the promise of marriage and killed by Paris (Pars) in the temple of Apollo, which we also read in Dares' work. Polyxena (Pölüksene)'s myth was later enriched with additions and told by the 6th century BC poet Ibukus and the 5th century BC poets Sophocles and Euripides, respectively. In other words, the narration of the sacrifice story is generally seen after the 6th century BC. The artists of the period also depicted this scene in their works of art.

"If the phrase 'Gök Tengrige men ötedüm' in the Oghuz Kagan Epic also means "to pay a debt to God" and "Ötüklük person > one who has a wish from the sovereign", then Neoptelomos (son of Achilles = Akil/Ağil) asking for the life of Polyxena (Pölüksene) from Agamemnon (Aka Memnon), whom he sees as the sovereign of Aka Memnon, despite Achilles (Akil)'s death, makes him an Ötüklük person. Thus, he pays his debt to the god with Polyxena (Pölüksene)'s life. Either way, in the word "Pölüksene" we see ölüg-ene and "ölüg sema" as both homophones and synonyms for "death" and the "place of supplication".

In 1994, a very well preserved sarcophagus dating between 520-500 BC was unearthed on "Kızöldün Hill" in Gümüşçay, town of Biga. It was named "Polyxena (Pölüksene) Sarcophagus" because of the depictions on it. The date of the sarcophagus was after Arktinos of Miletus and Ibukus. This means that this myth was mostly told in western Anatolia, which is not seen in any artwork made in mainland Greece. This sarcophagus depicting the sacrificial scene is considered to be the oldest example and was labelled as 'An Anatolian Work' with an eastern influence. (It is in Troy Museum-Çanakkale/Türkiye)

The interesting thing was that before the sarcophagus was found, the local people called this area 'Kızöldün Hill' as they had heard from their ancestors. This was more than coincidence. Because it was indeed an 'Ölüg Ene Tepesi(Hill)' and had been called in the same way, in Turkish, for 2800 years, starting with Arktinos of Miletus.

öl = die ; öltür/öldür = kill ; ölmüş = he/she is dead ; ölüg = funeral, corpse



SB

PS. Pirim (Priamos), Ece Aba (H'ecuba), Pars (Paris), Akil/Ağil (Achilles) and Aka in Agamemnon are also Turkish of etymology/origin. With the sources in my book (in Turkish).


Turks and Turkish in Türkiye (ancient Asia Minor) in BC times...

It's a fact !



12 Aralık 2015 Cumartesi

Polyksena Lahdi'nin Anadoluluğu



MÖ.520- 500 yıllarına tarihlenen lahit Truva kralı Priamos'un kızı Polyksena'nın kurban edilmesini anlatır. Anadolu'da bugüne kadar bulunan figürsel anlatımlı lahitlerin en erken örneğidir. Üzerine toprak yığılmadan önce lahit çatı kiremitleri ile kaplanmıştır. 1994 yılında Gümüşçay Beldesi'nde Kızöldün Tepesi Tümülüsü'nde bulunmuştur. Çanakkale Arkeoloji Müzesi'nde olan lahit 20 yılda tamamlanmıştır.

Fahri Işık - Uygarlık Anadolu'da Doğdu

Polyksena Lahdi 
MÖ.520-500 
Kızöldün Tümülüsü - Çanakkale



Polyksena Lahti'nin İon ya da Anadoluluğu


Troas Bölgesi'nin doğusunda, Granikos Irmağı kenarındaki Kızöldün Tümülüsü'nde ele geçen muhteşem taş lahit, tanıldığı 1996 yılından beri arkeolojinin ilgi odağında olmuştur. C.Reinsberg 2001 yılında yayınladığı makalede, biçem ve-kanımca-biçimde de İon yaratıcılığının ürünü olan bu yapıtı çok özel vasıflara çok yönlü olarak değinmiş ve genelde onaylanabilir önemli sonuçlara ulaşmıştır.

Buna göre: Lahit, bence salt düşünsel anlamda, Doğu etkisinde yapılmıştır ve MÖ.510-500 arası tarihiyle türünün Ege'deki ilk örneğidir. Dört yüzünü bezeyen zengin kabartmaların resim programı yerlidir. Betimsel anlatım (ikonografi) bağlamında bazı konularda Etrüsk sanatıyla ilişkisi vardır. Hellen sanatının yaratılışındaki itici gücün Doğu'dan kaynaklandığı yönündeki eski görüşü yeniden canlandırır. 

Çıkardığı bu doğru sonuçlara Reinsberg lahitle ilişkin olarak tüm noktalarda ve hatta bir "Hellen" olarak nitelendirmeye çalışsa da "Propontis'ten Pers işbirlikçisi bir yerel tiran" olarak lahdi sipariş veren soylu kimliği konusunda da, hep Anadolu'ya ve İonia kültür çevresine odaklanmıştır. Ege'nin Batısından, Hellas'tan tek bir örgede bile etkilenmemiştir. Kendisinin bu yerinde bilimsel saptamalarına karşın, yapıtın bir "Hellen" yaratısı olarak değerlendirmesi çelişkilidir. İşte bu makalede, Alman bilim kadının da gördüğü fakat - eskiçağ biliminde yaygın olduğu gibi- adını telaffuz etmediği bir bilimsel gerçek; yani "İon" sanatının, içerdiği öz itibariyle "Hellen" sanatıyla özdeş sayılamayacağı ve onun "Doğu Hellen" yerine Anadolu-İon olarak tanımlanması gerektiği gerçeği, özellikle Doğulu-Anadolulu düşünce biçiminin lahde egemenliğiyle perçinlenmeye çalışılmıştır; bunda da gene İon biçeminin ürünü Arkaik Lykia mezar sanatıyla olan çok yönlü ilişkiler belirleyici olmuştur. Çünkü konuların mezar sahibinin yaşamından seçimi ve de diğer yüzlerde devamı ya da aynı yüzde iki ayrı konunun yer bulması, İsinda'daki gibi Lykia mezar betimlemelerinin de bir özelliğidir. 


Polyksena Lahdi


Ksanthos Lahdi

Polyksena Lahdi

Ksanthos Lahdi



Tümülüsün konumladığı çevreden, Propontis'ten Miletlilerin de yaşadığı bir yerleşimin prensesi olarak genç yaşta ve evlenmeden ölen lahit sahibesinin, kendisini, benzer yaşta ve yaşantıdaki bir ölümü Hellen kahramanların elinden en acımasızıyla yaşayan Troia prensesi Polyksena'nın yerine koyması, yerli Anadolulu kimliğinin de bir göstergesi sayılmalıdır.

Ve hatta lahdin MÖ.500 yılından beri içinde kapalı kaldığı ve kimsenin görmediği bir mezara, süren bir gelenekle bugün "Kızöldün Tümülüsü" denmesinden belli ki o iki çok bahtsız kızın acısını yöre halkı sanki 2500 yıl boyunca hiç unutmamış, içinde yaşatmış, paylaşmıştır.

Lahit, adına "Atina Klasiği" denen bir büyük sanat devriminin en baş özelliklerinden birinin, duyguların dışa yansıtması olgusunun, nerede nasıl yaratıldığı sorununa da ışık tutmaktadır. E.Voutiras tarafından MÖ.510-480 arası zamanın kırmızı betili Atina çömlekleri üzerindeki symposion sahnelerindeki İon ustalarının bir yaratısıdır; öncüsü gene Lykia'da, Kızılbel mezarı duvar resminde vardır.

Bu makaleyle, İon sanat ve kültürünün Ege Göçleri sonrasında da Geç Tunç Çağı'ndan gelenek süren Doğulu-Anadolu düşünce ve sanat biçimlerinin bir ürünü olarak geliştiği, yani "Hellen" olmadığı, bir kez daha ortaya konmuştur.

Ve Hellen sanatı itici gücünü hangi "Doğu"dan almıştır; o bilinmiştir; o gücü, Klasik devrimin Milet Torso'su ile MÖ.500 dolaylarında yaratıldığı zamana dek Atina'yı "izleyen" değil, ona yön veren, öncü olan Anadolu-İoniası'ndan aldığı bilinmiştir.


 Troialılar yas ifadesi olarak saçlarını yolmakta


Neoptolemos, babası Akhilleus'un mezarı başında Polyksena'yı kurban ediyor. Taşıyanlar ise Aias, Antiphates, Amphilokhos.



* Mezar anıtı olarak taş lahit Hellenlere yabancıdır, çünkü bu tür gömütler Ege'nin Batısı için gelenekten olmamıştır. Buna karşın İonia'da bu gömüt türü daha MÖ.6.yüzyılın "ikinci çeyreğinde" ve biçimde farklı tipte, mermerden bir sütunlu lahitle kullanımdadır.

* Bir insan kurbanında uygulanan bu tür şiddeti lahdi ısmarlayan kişinin bir Hellen olamayacağına işaret eder. Çünkü, "kurbanlık boğa"lara uygulanabilen bir vahşeti genç bir kıza reva görebilen betimleme tarzının "Hellen mezar sanatında tekil" olması, öncelikle mezar sahibinin farklı düşünce tarzında, burada Anadolulu oluşundadır.




* "Kurban sunan Hellenler ile acı çeken Troialılar. yere dek inen khitonları, uzun saçları ve sakalsız oluşlarıyla sanat ve yazın yoluyla tanıdığımız eski İonların soy tipine uymaktadırlar".

* Batı Anadolu'nun orta ve kuzey kesimlerinde kurulan bir sözde "Hellen kolonisi", artık "5th century propaganda- of Athen- or just fabrication of even later periods" (Atina'nın - 5.yy propagandası- ya da daha sonraki dönemden üretilen) olarak yorumlanabilmektedir çünkü. Ve "myth is not history" (mitoloji tarih değildir: Hellenler her "kurdukları" (sanılan) şehir için bir mitos üretmiştir.!) denebilmektedir.

* Bu makalenin de İon sanatı ve kültürünün Ege Göçleri sonrasında kesintisiz bir sürekliliğin ürünü olarak Anadolu düşüncesinden ve sanat biçimlerinden doğduğu, yani "Hellen" olmadığı yönündeki sonucuyla aynı zamanda Batı'daki "Hellen sanatı, belirleyici itici gücü - hangi- Doğu'dan almıştır" sorusuna yanıt da verilmiş olsun; Eskiçağ bilimi tarafından hiç sorgulanmadan "Doğu Yunanistan" olarak adlandırılan İonia Doğusu'ndan almıştır.... MÖ.500 dolaylarında Miletos Torso'su ile girilen Klasik'e kadar Hellas için hep "leader" (lider) olan, "follower" (takip eden) olmayan, şimdilerde Theben yazıtıyla da belgelenen bir Anadolulu İonai'dan...


Prof.Dr.Fahri Işık

"Uygarlık Anadolu'da Doğdu" kitabından


Polyksena’nın annesi Hekabe ile vedalaşması


Mezar sahibesi prenses





Neoptolemos, babası Akhilleus'un mezarı başında Polyksena'yı kurban ediyor




Bilimde de İonia çok önemliydi: " The philosophers and scientist of Miletus laid the foundations of abstract geometry and discovered the first positive way of thinking and research". Bunun anlamı, "bilimin ve sanatın atalarının Hellenler" değil Anadolu halkları olduklarıdır. Bu nedenle "kolonileşme" kavramı, apoikia, zaten var olan Batı Anadolu kentleri için pek geçerli sayılmaz. Hellenlerin bu göç hareketleri, kültür göçleri olarak tanımlanamaz, çünkü "göçmenler Hellas'ın yoksullaşmış ve geri kalmış birçok bölgelerinden gelmişlerdir."

Bilinir ki İon halkının “Hellenliği” tarihsel belgelere değil, Ege Göçleri’nden 700 yıl kadar sonra, MÖ 5. yüzyılda, milliyetçi duygularla Atina’da yazılan mitoslara dayanır. Ve bilinir ki “mitos”, “tarih”değildir. Atinalıların İonia’yı bir Hellen toprağına dönüştürmüş olmaları yaygın görüşü de aynı mitosların ürünüdür; acımasız Dor saldırıları ardından Hellas halkının Atinalılar önderliğinde Orta Batı Anadolu kıyılarını ve önündeki adaları savaşla kazanarak “sömürgeleştirmeleri” masalının ürünü. Bunların gerçek olabilmesi için göçün ayrıca “kültür” göçü olması gerekir. 

Batı Uygarlığı’nı yaratan İon kültür ve sanatının, düşüncesinin Hellas’tan göçle taşınmış olması beklenir ki arkeolojik tüm bulgu ve veriler bunun tersini belgelemektedir. Heykel ve mimari yapıtlarını ve hatta en önemli dayanak olarak öne sürülen çömlekleri bile Hellas’a borçlu değildir İonlar; tanrılar, bilim ve yazı dahil, tüm düşünsel ve kültürel başarılarını da Anadolu’ya borçludur onlar.

İonialıların göçle gelen Atinalılar olmadığı, yerli oldukları da, Mısır’da okunan göçten en az 200 yıl önceki bir zamanın “Büyük Ionia” tanımıyla belgelenmiştir. Bu nedenle Anadolu uygarlıklarının “Hellenliği” tanımının da bilimsel bulgu ve veriler ışığında sorgulanması zamanı da artık gelmiş olmalıdır.

Firavun III. Amenophis’in Theben Ölü Tapınağı’ndaki kolosal heykelinin altlıkları üzerinde betimlenen yabancı halklar arasında İonlar ilk kez, “Iunia A’a/Büyük İonia” olarak ve Luvi ile Mitanni arasında betimlenmiş olarak çıkar karşımıza. Ve adları aynı tek blok üzerinde okunan son iki halkın Anadoluluğu gösterir ki ortada betimlenen üçüncüsü, Büyük İonia, da Anadolu’dadır; hem de M.Ö. 14. yüzyılın erken bir evresinde, Atinalılar sözde sömürge amaçlı olarak Anadolu’ya gelmeden 350 yıl kadar önce. 

Farklı yaklaşım tarzından da görünen o ki “suskunluğun” arkasında ikiyüz yıl boyunca süren “Atina merkezci” emeğin “ne olacağı” vardır; ve de bu nedenle gerçekleri kabul ettirmenin hiç de kolay olmayacağı gerçeği vardır.


Ayrıca en son çizilen ve eskiçağ biliminde onay gören Geç Tunç Çağ Batı Anadolu haritasında “Karia”ya da yer yoktur; M.Ö. 1200’lerde Parha-Millavanda arası topraklar Lukka Ülkesi’nindir, kuzeye doğru Mira, Seha-Irmak ve Viluşa uydu krallıkları sıralanır; Apasas/Ephesos başkentliğinde İonia’yı elinde tutan Mira bir “Büyük Krallık” sıfatıyla onlar arasında en güçlü olanıdır. Tarihte yaşanan odur ki savaştan yenilgiyle çıkanlar ve her şeyini yitirenler, yeni bir yurda ancak “sığınmacı” olarak gelebilirler; bereketli topraklara daha iyi bir yaşam umarak çıkılan göç, ancak bir “umut göçü” olabilir.

Neden bu göç bir “kültür göçü” olamamış, onlar bu yeni yurtta kültür ve sanatta, daha güçlü “yabancıların” bile yaşadığı gibi, “Anadolulaşma” yazgısını yaşamak durumunda kalmışlardır; geliş koşullarından daha iyi anlaşılmaktadır. Demek isterim ki göçle gelen, krallıklar yıkan ve büyük devletler kurabilecek denli güçlü olan Hitit ve Phryg halklarının kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendirebilen bir Anadolu’nun, sığınmacı Hellenlere de yurt olan İonia’da da kültür ve sanatın, düşüncenin ana kaynağı olması beklenmelidir. Çünkü “tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle geldiklerinin ayrımına bile varılamayacak, onların da kimliği bilinemeyecekti. O güçte bir “Anadolulaşma”ydı ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuşlardı”. 

Eskiçağ biliminin günümüzde sunabildiği bulgu ve verilere dayandırmaya çalıştığımız yukarıdaki değerlendirmelerin, Batı uygarlığının doğduğu topraklar için “Anadolu-İon” tanımını öne çıkarmasına karşın; Batı ve o etkide biz neden “Doğu Hellen” ya da “Doğu Yunan” deyiminde ısrar eder, yitirilen acımasız bir savaş sonrasının zor koşullarından doğan bir “sığınma” ve “umut” göçünü mitosların gizeminde “kolonizasyon” sanıp “İon” uygarlığını “Yunan” uygarlığı ile özdeşleştiririz; sorgulamak şarttır. Bilgiler özdeksel kültüre dayalı arkeolojik bir temele oturtulmadan ve de özellikle tarihin yazılmadığı ve “mitos”un ikiyüz yıl boyunca sanki “tarih”miş gibi yorumlandığı bir konuda çok yönlü tartışılmadan, doğrulara yaklaşılamaz. Fakat görünen odur ki “söylenmesi gereken” zaten söylenmiştir de, tartışmak gerekmez, çünkü sonuç değişmez! Böyle de olsa unutulmamalıdır ki özgür düşünce ile birlikte bilim ilk bu topraklarda filizlenmiş, Batı’ya buradan kök salmıştır; tartışmadan olmaz… 


Prof.Dr.Fahri Işık 
ANADOLU-İON UYGARLIĞI“Kolonizasyon” ve “Doğu Hellen” Kavramlarına Eleştirisel Bir Bakış


Asasını omzuna dayamış oturan yaşlı kadın Hekabe ve ağıt yakan iki genç kız



Polyksena


Priamos'la Hekabe'nin en küçük kızları. İlyada'da adı geçmez, ama sonraki destanlarda, özellikle Akhilleus efsanesinde önemli rol oynar.  Kardeşi Troilos atlarına su almaya gelir, o sırada Akhilleus Troilos'a saldırıp onu öldürür, ama kovalayıp da eline geçiremediği Polyksena'ye aşkla tutuşur. 

Kimi efsane bu öyküyü şöyle uzatır: Akhilleus Polyksena ile evlenebilmek için Priamos'a Akha ordusundan ayrılmaya söz vermiş, bu işin pazarlığını yapmak için de Tymbralı Apollon tapınağına gitmiş, Paris onu okuyla orada öldürmüş. Başka destanlarda Polyksena'nın Troya yangını sırasında Diomedes, ya da Odysseus tarafından yaralandığı ve öldüğü anlatılır. 

Ama Polyksena üstüne en dokunaklı öykü Euripides'in "Hekabe" adlı tragedyasında sahneye konandır: Neoptolemos babası Akhilleus'u düşünde görür, yiğit öfkelidir. Polyksena'nın mezarı üstünde kurban edilmesini ister. Akhalar bu emri yerine getirirler. Genç kız annesi Hekabe'nin yalvarmalarına, direnmelerine karşı kurban edilir. Bu kurbandan amaç yanlız Akhilleus'un öfkeli ruhunu yatıştırmak değil, aynı zamanda Akhalara uğurlu bir dönüş sağlamaktır. 
Troya kralı Priamos'un eşi ve Hektor, Paris ve Kassandra gibi toplam 19 çocuğunun da annesidir. Priamos Hektor'un ölüsünü geri almaya Akhilleus'un barakasına gittiğinde kraliçeyi şöyle anar:

"Oysa benim bahtım ne kadar kara, yiğit oğullar yetiştirdim yaygın Troya'da ama kalmadı bana onların hiçbiri. Geldiği gün Akhaoğulları buraya, oğullarım vardı benim elli tane, on dokuzu bir ana karnından doğmuştu, ötekileri saray kadınları vermişti bana. "

Hekabe ilkçağ yazınında doğurgan ve bahtsız ana tipini canlandırır. Homeros destanlarında beliren bu karakteri sonradan tragedyalarca bir bir yitirdikten, korkunç yıkım ve işkencelerine tanık olduktan sonra, gözü dönmüş,  köpek gibi kudurup saldıran anaç varlığın simgesi olmuştur. Kimi efsanelerde onun evlat acısına dayanamayarak gece, gündüz uluyan bir dişi köpek haline dönüştüğü de ileri sürülür. 

İlyada'da ilk karşımıza çıktığında Hekabe tatlı dilli, cömert ve dini bütün bir ana olarak gösterilir (İl. VI, 253 vd.). Savaştan şehre dönen Hektor'un biraz dinlenmesini, şarap içip serinlemesini ister, ama oğlu buna yanaşmayınca, onun dileğini yerine getirir: Athena tapınağına sunu sunmaya gider. Sonra bölümler boyunca Hekabe'nin sözü geçmez, ta ki Batı kapılarının üstünden Hektor'la Akhilleus'un savaşını gözlemeye gelir. O zaman da surlar dışında kalıp tek başına düşmana karşı koyan oğlunu içeri almak için şöyle seslenir (İl. XXII, 83 vd.):

"Hektor, yavrucuğum, saygı göster bu memeye, onu ağzına uzattığım günleri getir aklına, unuturdun koynumda bütün dertlerini, surlarımızın içinde yenmeye bak şu domuzu, gir içeri, canım oğlum, dışarda dikilme karşısına. Öldürürse seni bu adam, ey katı yürekli, bir döşek üstüne koymayacağız ölünü, ne ben ağlayacağım senin önünde, seni doğuran, ne cömert karın ağlayacak, gözümün bebeği, yiyecek seni çevik köpekler, bizden uzak, gemilerin orada".

Hektor anasının, babasının yalvarmalarını dinlemeyip de Akhilleus'la savaşta can verince, Troya'da bir çığlıktır kopar, kral, kraliçe ve bütün halk dövünmeye, ağlaşmaya başlar, Priamos yas belirtisi olarak başını toza, toprağa bular (İl. XXII. 406 vd.):

... Anası da saçlarını yolup duruyordu, fırlatıp atmıştı parlak başörtüsünü, dövünüyor, oğluna baka baka haykırıyordu... Başladı Hekabe kadınlar arasında uzun bir ağıda:

"Bak anana yavrum, talihsiz anana, senin acını göreyim, öldüğünü göreyim de, bundan böyle nasil yaşayayım ben, nasıl? Gece, gündüz yüreğimin ışığıydın bu şehirde, Troyalı kadınların, erkeklerin gücü, desteği, bir tanrı gibi selamladı yavrum onlar seni, sen onların büyük şanıydın sağken, ama yavrum, kaderle ölümün elindesin şimdi".

Aradan birkaç bin yıl geçti, ama Anadolu kadınları gene bu sözlerle ağıt yakar ölen ana kuzularına. Hekabe düşmana gidip yalvarmaya kalkışan kral Priamos'u akıl ve sağduyu adına alıkoymaya çalışır, başaramayınca gene tanrılara yakarış ve sunu sunma yoluna gider, katlanır ve bekler. Gözünün bebeği, yiğit oğlu Hektor'un ölüsü karşısına serilince de bagırmaz çağırmaz, bir köpek gibi havlamaz da Anadolu kadınına özgü bir ağırbaşlılık ve hayal gücüyle canlandırır onu gözünde (İl. XXIV, 575 vd.): "Şimdi sen, sözümü duyarmış gibi, yatıyorsun evinde taptaze, benzersin Apollon'un tatlı okuyla vurduğu insanlara." 

İzmir'li şair Homeros böyle canlandırıyor Hekabe'yi, Atina'Iı tragedya yazarı Euripides ise onu "Troya'lı Kadınlar" ve "Hekabe" adlıtragedyalarının baş kişisi yapmış, dramını derinliğine işlemiştir. Bu oyunlarda Hekabe'yi Troya yıkıldıktan sonra köle olarak orada, burada sürünür görürüz. Kraliçe görkemini ve erdemini sürdürür, ama kızı Polyksene'nin gözleri önünde Akhilleus'un ruhuna kurban edilmesini, üstelik de Trakya kralı Polymestor'a emanet edilen oğlu Polydoros'un da alçakça öldürülüp denize atıldığını görünce, korkunç bir öç alma eylemine girer ve Polymestor'u kör edip, çocuklarını da öldürür. Ne var ki Euripides de Hekabe'yi akıl ve hak yolundan ayrılmayan ulu bir kişi olarak gösterir.


Bu tragedyalarda Hekabe yalnız değildir, Troya'lı kadınların topluluğu içinde direnci yansıtan büyük bir varlık, doğal analık gücünün simgesidir. Atina'Iı şairin ona tragedya boyunca "Phrygia'lı" demesi boşuna değil, Phrygia'lı Ana Tanrıça Kybele'nin bütün niteliklerini içinde taşır ve dile getirir Hekabe.

Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü