ölügene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölügene etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2025 Çarşamba

CASUS ARKEOLOGLAR 9 - SB

 


“Asker, diplomat, siyasetçi ve işadamı vatanseverlik bağlılıklarını sıradan günlük ahlakın üzerine çıkarırlarsa ve casus olarak hizmet ederlerse belki mazur görülürler. Sadece modern toplumun hâlâ uyduğu ahlak kurallarını kabul ederler. Ancak bilim insanı öyle değildir. Hayatının özü gerçeğe hizmettir.”, 1919 Boas

Franz Boas (1858-1942), Antropoloji, Dil Bilim, Etnolog  Almanya'da Yahudilere karşı kısıtlamalar başladığında Amerika'ya yerleşir (1887). Amerika Antropolojisi'nin babası olarak kabul edilir.


Amerika'daki akademik antropolojinin babası Franz Boas'ın "Casus Olan Bilim Adamları" başlığı altında 20 Aralık 1919'da "The Nation (Ulus)"da bir mektubunu yayınlar. Boas, dört Amerikalı antropoloğun Birinci Dünya Savaşı sırasında Orta Amerika'da casusluk yaparak profesyonel araştırma pozisyonlarını kötüye kullandıklarını iddia eder. Eylemlerini şiddetle kınar ve “casusluk faaliyetleri için bir örtü olarak kullandıkları bilim fuhuş-bilimi olmuştur”, der.

Batılıların bir projesi olan "Hellenizm" sadece arkeoloji ile ilgilenmiyordur. Amaçları hem kendilerine bir geçmiş hem de Greklere ulusal bir kimlik yaratmaktır. Ama görevleri aynı zamanda kendilerinden olmayanları da medeniyetsiz olduklarına ikna etmektir. Ötekilere ait ne varsa kendilerine mal olacaktır. Böylece Yanıltma Sanatı uygulanmıştır.

"Turova ve Saka Türkleri" adlı kitabımdan bir bölüm, Prof.Dr. Ümit Özdağ'dan: 

“Doğruların arasına yalanlar, yalanların arasına doğrular serpiştiriliyor. Bu en basitinden bir Ay’da Petrol Var projesine benziyor; Ay’da Petrol Var Projesi’ni Ümit Özdağ özetle şu şekilde açıklıyor; “Gerçek olmayan bir olguyu, bazı bilim insanlarından gerçekmiş gibi sunmaları istenir. Hatta basın ve dergilere makaleler yazdırılır. Televizyonda bir araya getirilen bu sözde bilim insanları tartıştırılır. Sokakta halkın nabzı tutulur, sorular yöneltilerek bir algı yaratılır. Broşür ve tişörtler bastırılır, seminerler, konferanslar düzenlenir. Karşıt olanlara söz verilmez, hatta küçümsenirler. Kendisini dışlanmış hisseden karşıt görüşteki bazı bilim insanları bu sebeple de zamanla ‘olabilirlilik’ten bahsetmeye başlar. İşte o zaman olan olur ve Ay’da Petrol Var teorisine inanmaya başlayanlar çoğalır. Çünkü en baştan beri kesinlikle olmaz diyen bilim insanları bile artık bu olasılığın olabilirliliğinden bahsetmeye başlamıştır. Oysa Ay’da petrol olamayacağını herkes bilmektedir... Bu örnek CIA tarafından hazırlanan ve internete konulan bir kurumsal ders kitabından alınmıştır."

Birkaç kuşak önce okullarda İskitlerin bir Türk imparatorluğu olduğu okutuluyordu. Bugün ne okutuyorlar? 1071 !

1932-38 arası Truva'da kazı başkanı olan Carl Blegen'in "The United States and Greece (1948 - Amerika ve Yunanistan)" adlı hiç yayınlanmamış raporu "Grek"lerin neden ABD için önemli olduğuyla ilgiliydi.  Bu rapora göre de ABD sessizce adımlarını hayata geçirdi. Yunanistan'da Fulbright Programı'nı 1948’de kuran Carl Blegen casus muydu, belki (bence öyleydi), ama onun öğrencileri kesinlikle casustu. Jerome Sperling İstanbul'da, John Caskey İzmir'de ABD adına casusluk yapmıştı. 1930'larda Sperling ve Caskey de dahil casus arkeologlardan Marion Rawson ile Dorothy Cox da Blegen'in başkanlığında Turova'da çalışmıştı. Blegen’in onuruna ASCSA'da (Atina Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu) bir kütüphane bulunmaktadır. Onun için “bir Amerikalı'nın Yunan arkeolojisi üzerinde daha büyük bir etkisi olmamıştır”, yorumu yapılmaktadır.

Klasik Arkeoloji bölümünden olan John Franklin Daniel III mesela, 1940'da Pennsylvania Üniversitesi'nde çalışıyordu. 1942'de Stratejik Hizmetler Ofisi'nin (OSS) Yunan Masası'nda görev aldı. Yani casustu. 1948 de Gordion'un kazı başkanı Young ile birlikte Gordion kazılarında bulundu ve aynı yıl Gordion'da öldü (ölümünün şüpheli olma iddiası var). Tarsus kazılarında ise Hetty Goldman ile birlikte çalıştı. Hetty Goldman ise "Goldman" ailesindendi. Ayrıca eğitim sistemimizi allak bullak eden Fulbright Programı'nı casus-arkeolog John Franklin Daniel III kurmuştu. 

Gordion kazı başkanlığı yapmış olan Rodney Stuart Young'a gelelim. Stratejik Hizmetler Ofisi'nin (OSS) Mısır Masası başkanıydı. Bunların Türkiye'de İzmir, Aliağa ve Kuşadası'nda da ofisleri vardı. Aliağa için "Boston", Kuşadası için "Key West ve Miami" rumuzu kullanıldı. Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan arasında mekik dokudu (ki ne dokuduğu malum!). Young da 1974'te şüpheli bir trafik kazasında öldü.

* Türkiye ile Yunanistan 1950'lilere kadar barışçıl bir şekilde hem siyasi hem de sivil ilişkilerini yürütürken, hem Truman & Marshall Yardımları, hem de Fulbright Sistemi aynı anda iki ülkeye sokuldu. Hemen akabinde de Kıbrıs Türkleri'nin sorunları başladı ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yapmak zorunda kaldık. Sizce bunlar tesadüf müydü? 1945'ten sonra ne Amerika ne de İngiltere boş durmamış Türkiye üzerindeki oyunlarına yeni bir bakış açısıyla devam etmişti.... *

Bugün Gordion hâlâ Pennsylvanya Üniversitesince kazılıyor (her ne kadar Kültür ve Turizm Bakanlığınca 2023'te Türk Koordinatör Kazı Başkanı atanmış olsa da!). Bu kazının sponsorları arasında Kaplan'lar da var ve Dünya Anıtlar Fonu (WMF) ile birlikte çalışırlar. 

* Merkezi Rockefeller NY Binasında olan WMF (Dünya Anıtlar Fonu) ile WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) Unesco'nun ortaklarındandır. WWF'in kurucuları :

1) Hollanda kralı Alexander'ın babası Prens Bernhard ki Bilderberg'in de kurucularından ve kendisi Nazi-SS subayıydı. (Bilderberg ayrıntıları için Erol Bilbilik'e bknz.).

2) İngiltere kralı Charles'in babası Prens Philip ki Yunanistan'ın da prensi idi. Kızkardeşi ve eşi de Nazi partisine üyeydi. Hatta eşi/kuzeni Kraliçe Elizabeth'in Nazi selamı verdiği de kayıtlıdır.

3) Julian Huxley Unesco'nun ilk müdürü!

4) Godfrey A.Rockefeller'in dedesi William Rockefeller, Chicago Üniversitesi ile Standard Oil'ı kuran meşhur John D. Rockefeller'in kardeşidir. John D.Rockefeller'in torunu David'in sadece 2008 yılında Harvard Üni'sine bağışı 100 milyon dolardır. Ayrıca David Rockefeller Fonu, Ford Vakfı, JM Kaplan Fonu ve Teagle Vakfı'nın ortaklaşa yürüttükleri Hapishane Programı da bu ailelerin içli dışlı olduklarını gösterir. [Ford, J.M.Kaplan, Teagle and David Rockefeller Fund All Working to Bring College Into Prison, October 30, 2017].

"Hiçbir şey güçten daha afrodizyak değildir" "Petrolü kontrol edersen ülkeleri, gıdayı kontrol edersen halkı kontrol edersin," diyen Kissinger (1974)'in ustası David Rockefeller iken, çırağı Dünya Ekonomik Forumu'n başkanı Klaus Schwab’tır. (WEF, Nisan 2025’te başkanlığı bıraktı). Örümcek Ağında Olmak, işte böyle bir şey! *

Dünya Anıtlar Fonu 1960 yılında ABD ordusundan emekli olduktan sonra Albay James Gray (1909–1994) tarafından kurulan bir örgüttür. Merkezi Rockefeller-New York binasındadır. UNESCO ile birlikte çalışır. Bu vakıflar ile dünya çapında tanınmış diğer kuruluşların kimler tarafından fonlandığını, yani parayı takip ettiğinizde arkalarında kimlerin olduğunu görürsünüz. UNESCO mesela, felsefesi "tek bir dünya kültürünün ortaya çıkmasına yardımcı olmak"tır. Bu 1947 de bastırdıkları kitaplarında yazar. Amaç Doğu ile Batıyı birleştirmek gibi görünse de gizli amaçları vardır.

* UNESCO’nun sponsorlarına bakmak yeterlidir! Bill Gates, gibi! *

1951“TARİHTEKİ EN BÜYÜK YIKICI KOMPLO: AMERİKAN HALKINA UNESCO HAKKINDA RAPOR” 82. Kongre'nin 1951'deki İlk Oturumunun Kongre Tutanakları, Tutanaklar ve Tartışmaları, Sayın John T. Wood'un (Idaho) ABD Temsilciler Meclisi'nde, Perşembe, 18 Ekim'de yaptığı uzun açıklamaları içeriyordu. Alıntılar şöyledir:

Sayın Başkan, Amerikan Bayrağı Komitesi tarafından yayınlanan ve “Amerikan Halkına UNESCO Hakkında Bir Rapor” başlığını taşıyan bir makaleyi ekliyorum. Bu casus ve hain çetesinin hepimizin sevdiği bu topraklarda bir gün daha var olmasına izin verirken ne kadar dikkatsiz ve düşüncesiz olabiliriz? Ülkemizde kol gezen, küçük çocuklarımızın bile zihinlerini ve hayal güçlerini çarpıtan, bu korkunç zehirle onlara yedirdiğimiz yalan propaganda ve elle tutulur gerçek dışılıklara karşı duyarsızlığımızın ve ihmalkarlığımızın bir sınırı yok mu? ...

Julian Huxley'nin liderliğinde UNESCO, UNESCO Öğretmenler Rehberi adlı öğretmen eğitimi için dokuz ciltlik ayrıntılı broşürler hazırladı. Bu ciltlerden alınan alıntılar, UNESCO'nun çocuğun sadakat, vatanseverlik, dini inanç ve ulusal egemenliğe bağlılık duygusunu ortadan kaldırma amacını ve orijinalliğini göstermektedir.

Alıntılar şunları içerir:

"... bir çocuğun ülke sevgisini ve vatanseverliğini yok etmek, o çocuğu dünya vatandaşlığı için eğitmenin ilk adımıdır."

V. Cilt, "On Üç Yaş Altı Çocuklarla Sınıfta... Çocuk okula başlamadan önce zihni, daha önceki etkiler tarafından derinden ve çoğu zaman zararlı bir şekilde işaretlenmiştir... ilk olarak evde, belirsiz de olsa kazanılmıştır."

Sayfa 9: “Anaokulu veya bebek okulu, çocuğun eğitiminde önemli bir rol oynar. Sadece evde eğitimin birçok hatasını düzeltmekle kalmaz, aynı zamanda çocuğu, yaklaşık yedi yaşındayken, kendi yaşı ve alışkanlıklarından oluşan bir gruba üye olmaya hazırlayabilir — dünya toplumuna üye olma yolunda elde etmesi gereken birçok sosyal özdeşleşmenin ilki (vurgular eklenmiştir).”


Bir de Cengiz Özakıncı'dan okuyalım, UNESCO ve BM neymiş!
Yurttaşlığın Küresel Düşmanları ve Açılımın 50 Yıllık Küresel Tarihi
Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya Dergisi, Kasım 2009





Kaplan Vakfı ABD'nin 2003 Irak işgali sonrasında ülkede araştırmalarına başlayıp Ürdün'le devam eder. 2005'te Suriye'ye (ABD ile çatışmalar başlar), 2007'de de Türkiye'ye gelir (2007 Türkiye Projesinin başına ABD Büyükelçisi getirilir, büyükelçiler CIA’dır. Seçim yılıdır!). Türkiye'de Göbeklitepe, Çatalhöyük, Gordion, Afrodisias, Kapadokya, Efes, Hierapolis, Kars/Anı, Bergama, Sardes, Karkamış gibi arkeolojik açıdan çok önemli olan bölgelere "para akıtır". Kaplan'lar Türkiye'de kurulmuş olan Ashoka'larla birlikte çalışır. Peki Ashoka'lar kimlerle işbirliği içinde?...




* teyit/org başkanı Mehmet Atakan Foça 2018 de "Ashoka ağına katılmış olmak bize güç ve gurur veriyor", demişti.  Soyadını hak etmeyen bu kişi hem terörist sempatizanı hem de Gazi Mustafa Kemal Atatürk düşmanıdır! “Teyit” etmek isteyenler X (eski Twitter) hesabından kontrol edebilir, @matakanfoca ki bu hesabını kapatmış, ama ekran görüntüleri bulunabilir.

Küreselcilerin(ve siyasetçilerin özellikle 2020-2021'de) dillerinden düşürmedikleri
"Build Back Better (BBB)" sloganı!



Prof.Dr. Semih Güneri bir programda Fransızların yürüttüğü Pazırık kazılarından bir anekdot aktarmıştı. Bulunan eserlerin Hint-Avrupa olmadığını söyleyen Güneri'ye Fransız'ın verdiği cevap: "Parayı ben veriyorum istediğimi söylerim!" idi.

1994'ten beri Luvi-Luvice araştırmaları yapan Luvi Araştırma Ensititüsü'nün kurucusu E.Zangger'ın doktora yaptığı Stanford Üniversitesi'nin Rockefeller Vakfı'yla yakından ilişkisi var! Propaganda Üniversitelerinden olan Cambridge'de araştırmacı olarak çalıştı. Zangger'ın çalıştığı ya da başkan veya üye olduğu dernek ve/veya sivil toplum örgütlerinin arkasına baktığımızda da Rockefeller'ın adını en önde görürüz.

Luwian Vakfı kurulundakiler de masum değil. Örneğin, Dr.Matthias Oertle, İsviçre hukuk firması Lenz & Staehelin'in ortaklarından. Bu hukuk firmasının müşterileri Rothschild, Sachs ve Thyssen'dır. Bu Thyssen'ler kim diye baktığımızda Nazilerin en önemli destekçilerinden olduğunu öğreniyoruz! 

* Thyssen'lar aynı zamanda "Kalaşma" çalışmalarını fonlayandır! Para ve Düdük! Oysa Kalaşma dili sadece bir lehçedir, başlı başına ayrı bir dil ya da etnisite değildir. *

Luwian Studies'in diğer kurucu üyeleri Oxford mezunlarıdır. İngiltere casuslarını nereden seçiyor? Oxford ve Cambridge'ten. Peki Cengiz Özakıncı bu konu hakkında ne demişti? “CAMBRIDGE'in doktora tezi adı altında PSİKOLOJİK SAVAŞ yalanları üretip bunları bilimsel etiketle yaydığı saptamamızın doğru olduğu ve ordunun Cambridge'e PSİKOLOJİK SAVAŞ "research"leri için milyonlarca sterling ödediği Mart 2019'da kanıtlandı. CAMBRIDGE, HARVARD vs. üniversitelerin doktora tezi adı altında Türklüğe, Atatürk'e, Kurtuluş Savaşımıza ve Türk Devrimine karşı gri propaganda ve Tarih Üzerinden PSİKOLOJİK SAVAŞ yürüttüğünü yıllarca söyledik ve 29 Ekim 2018'de onlara bir ATATÜRK DERSİ verdik.”





* Daha fazla bilgi için Cengiz Özakıncı’nın "Atatürk Dersi" adlı kitabı, ya da her cumartesi Kanal B’de yayımlanan ve tekrarını "Tarihin Bilinmeyen Yüzü" adıyla YouTube kanalından izleyebileceğiniz programlarına bakınız.  Bir örnek: "Son altı haftalardır Hans Lukas Kieser'in Cambridge Üniversitesince yayınlanan İngilizcesi "When Democracy Died" ve Türkçesi ("Demokrasi Öldüğünde / Kalıcı Lozan Barışı!") adıyla yayımlanan kitabını irdelemekteyiz. Çünkü: Cambridge Üniversitesinin bu yayınında, Milli Mücadelemize, Lozan'a ve Türk Devrimine yönelik pek çok suçlama ve iftira yer alıyor. Bu iddiaları, suçlamaları, yalanları, iftiraları tek tek ele alarak Akademik Dürüstlük ilkesine uygunluk açısından irdeleyen Cengiz Özakıncı: (1) 30 Aralık 2023 günlü öğrencemizde: bu yayınlarda Akademik dürüstlük ilkelerinin sistematik olarak çiğnendiğini saptadı. (2) 6 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Lozan Barış Antlaşmasına yönelik suçlama, iftira ve saldırıların, başta Cambridge ve Oxford olmak üzere Yale, Harvard gibi dünyaca ünlü üniversitelerden eş zamanlı akademik yayınlarla bir kampanya olarak yürütüldüğünü belgelerle kanıtladı.  (3) 13 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Avrupa'da Mussolini Faşizmi ve Hitler Nazizminin Kemalizmi rol model aldıkları yalanını çürüttü.  (4) 20 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Kurtuluş savaşımızda Ermeni-Rum soykımı yapıldığı, Maraş'ta Ermeni soykırımı, Karadenizde Pontus Rum soykırımı yapıldığı yalanlarını çürüttü. (5) 27 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Kurtuluş Savaşımızda ordumuzun İzmir'i yaktığı ve İzmir'de Ermeni Rum soykırımı yaptığı iftirasını belgelerle çürüttü." link *


Yani Luviciler de birer "Truva Atı”dır! Kısaca, Ay’da Petrol Var’a Hoş Geldiniz!


Mustafa Yıldırım'ın "Türkiye'yi oltadaki balık olarak gören ve 'Oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur' diyen Rockefeller sülalesinin kurduğu sivil örgütler (...) 'Çevre' ve 'tarih mirası'nın anlamı; eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir!" diyerek belirttiği gibidir ortam.

"Örtülü operasyondan açık operasyona geçişin ilk ciddi adımları 1967’de atılmıştı. CIA'in dış ülkelerde çok-kültürlülüğü pekiştirmek için Amerikan üniversitelerinde yoğun bir çalışma başlatmasıyla birlikte kurulan CCF (Congress for Cultural Freedom / Kültürel Özgürlük Kongresi) örgütü, CIA’in oluşturduğu yayın ve konferans örtüsünü kullanarak dış ülkelerde bağlantılar ağı kurmaktaydı. Sözkonusu örtünün ana yapısı, CIA tarafından yönlendirilen, Amerikan akademik dünyasında para karşılığı yarı-gizli araştırmalar ve raporlarla kurulmaktaydı. Bu durum, ABD üniversitelerinde rahatsızlığa yol açınca, 1967’de soruşturma başlatıldı. Soruşturmanın sonunda, bu gibi politik amaçlı operasyonlarda CIA bağlantısının işleri zorlaştırdığı düşünüldü. Tüm dünyada yürütülecek operasyonun finansmanı için özel kuruluşların devreye sokulması programlandı. Aslında bu sözde özel kuruluşlar, 1947’lerden başlayarak Harvard, MIT ve Columbia üniversitelerinde çok özel projelerin para kaynağını oluşturmaktaydılar. Ortalıkta görünenler, CIA elemanları ya da devletin memurları değil Ford Vakfı, Carnegie Vakfı ve Rockefeller Vakfı gibi, çok uluslu şirket örgütleriydi. Yeni tür operasyona duyulan gereksinimin nedenleri şöyle özetlenebilir:

Gizli kapaklı yöntemle, ülkelerin iç dünyasını denetleme ve yönlendirme işlerinin, yarı gizli ve belirli kuruluşlarla ilişkili olarak, yürütülmesi, operasyonun etkisini sınırlandırır; işin içine kitlelerin katılması olanaksızlaşır. Yarı gizli ilişkilerin açığa çıkması, bağımsızlığına ve onuruna düşkün ilgili ülke halkının ABD aleyhine dönmesine yol açabilir. Eski yöntemlerle, gizli ilişkilerle bilgi toplamak, medyaya ve öteki kurumlara, partilere, sağcı-solcu örgütlere gizli yönlendiriciler, kışkırtıcılar yerleştirmek, hem riskli hem de pahalıdır.

ABD çıkarlarına, ikircimsiz hizmet edecek yabancı hükümetlerin iktidarda tutulmaları hem büyük bir parasal harcama gerektirmekte hem de halk kitlesinin desteğini alamayan bu yönetimleri siyaseten ayakta tutmak olanaksızlaşmaktadır. Ayrıca, ABD çıkarlarına ne denli bağlı olursa olsun, bir yabancı hükümete sonsuz güven duymak sakıncalıdır. Önünde sonunda bu yabancı hükümet, bir başka dünya gücünün kendisini destekleyeceği kanısına kapılabilir; ya da denge içinde çok yönlü bir siyaset güderek bağımsız davranma düşüncesine kapılabilir ve ABD’ye olan sadakatini unutabilirdi.

Bu nedenlerle, devlet merkezlerinin egemenlik araçları ellerinden alınıp, halk kitlelerinin merkeze olan güven ve bağlılıkları zayıflatılmalıydı. Ulusal yönetimler, kısa devre edilerek, dünya egemenlerinin NGO Vakıf-Enstitü gibi örgütleri aracılığıyla, kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmek, daha ekonomik ve daha kalıcı bir yöntemdir. Bu egemenler adına bir tür uzaktan yönetimdir. İlgili ülkenin örgütleri ve kurumları, bu ilişkileri yerinden ve yerel yönetime destek olarak kabullenip, demokrasi oyununa katılabilirlerdi, İşin ABD iç siyasetinde önemli bir boyutu da, harcanacak paranın yasal, en azından kitabına uygun olmasıydı. (...)

Hemen belirtmeliyiz ki, söz konusu örümcek ağının ilmiklerinde, şu ya da bu niyetle yer almış olanlar bu ağı örenlerin kimliğinden de amaçlarının tümünden de bilgili olmayabilirler. “Sivil” etiketi takınan, “saydamlığı” olmazsa olmaz ilke olarak savunan örgütler, yabancı ilişkilerini, özellikle “hibe” adı altında aldıkları parasal desteği çevrelerine topladıkları kişilerden ve toplumdan saklamaktadırlar. Bu tür destekler almak için uğraşanların, özellikle Türkiye-Kafkasya-Ortadoğu ve Türkiye-Kafkasya-Orta Asya’da “güvenlik” oluşturma ve “demokrasi” kurma örtüsü altında yeni koloniler elde etmek isteyen Batılı devletlerin ve kartellerin aracısı olan örgütlerle ve şirketlerle kurdukları ilişkilere dikkat çekmek gerekiyordu. Dahası, gençleri bu ilişkiler üstüne bilgilendirmenin önemli bir görev olduğu düşüncesiyle hareket edilmiş ve günümüzde moda olan Amerikan usulü sözde akademik bir dille “sistematik” yazma yerine okurun kendi yorumunu yapmasına ve gerekli sonuçları çıkarmasına yardımcı olmak amaçlanmış ve medyatik eksik bilgilendirmenin yarattığı boşluğu doldurmak için olayların sergilenmesine özen gösterilmiştir.

Kesinlikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması gibi bir yöntemden yana değiliz. Ancak toplumsal yaşamımızın yabancının hesabına düzenlenmesine ve toplumun gözünün boyanmasına karşı bir uyanış sağlamanın insanlık görevi olduğu da bir gerçektir." - Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında.


Bilimsel faaliyetlerin arkasında siyaset varsa, o bilimsel faaliyetler bilim olmaktan çıkar. Bu örümcek ağlarına takılanlara da bilim insanı denilemez. Franz Boas'ın da dediği gibidir; "Müşteri her zaman haklıdır!" Kısaca "Grekçi" Rodney Young’un, Caskey'in, Sperling'in ve "Luvici" Zangger’in ya da Pazırık’taki Fransızların (ve diğer bazı yabancı akademisyenlerin) tarafsız olabileceği düşünülemez. Bugün bile parayı verenin düdüğü çalınmakta!



Mustafa Kemal Atatürk ne demişti?  "... mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir... Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki 'Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.' Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin' diyorlardı.'  ...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar."

Herkesi dürüstlüğe davet ediyor ve gerçeğin peşinde olan ama dışlanan gerçek bilim insanlarına saygılarımı sunuyorum. Çünkü çok zor bir iş yapıyorlar. Einstein’ın da dediği gibi: “Önyargıları değiştirmek atomu parçalamaktan daha zordur.” Türkiye'nin milattan önceki döneminde de atalarımız "yerli" konumundadır ve bu gerçekleri araştırıp aktarmak Türkolog Dr. Annemarie von Gabain'ın da dediği gibi "Milli Görevimiz"dir.


Semra Bayraktar, Haziran 2025


Turgay Tüfekçioğlu ile birlikte 16 Ocak 2025’te yaptığımız "Turgay Tüfekçioğlu ile Türk Dili ve Tarihi" YouTube kanalından "ÖLÜG ENE, 2.800 YILLIK TÜRKÇE/link" programında özet olarak bu Casus-Arkeologlara değinmiştim. O programda anlattıklarımın fazlasını eklerle 9 bölüm halinde bloğumda paylaştım ve herkesi "akademi dünyasını" sorgulamaya davet ediyorum....



İlgili

Milli Eğitim”imizi ve daha pek çok bakanlığımızı Amerikalı uzmanlar yönlendiriyor.




17 Haziran 2024 Pazartesi

Kız Öldün Tepesi

 

Kız Öldün Tepesi = Ölüg Ene Tepesi

2800 yıldır Türkçe olarak anılan yer

Lahit Troya Müzesi/Çanakkale'de sergileniyor


Güzelliği ile Akil’in gönlünü çalan Pölüksene, Kral Pirim ile Ece Aba’nın en küçük kızıdır. Ancak ne İlyada ne de Odisey destanlarında Pölüksene’nin adı geçmez. Gerçek şu ki, aslında bu prensesin adı Pölüksene bile değildir. Hatta belki de Kral Pirim ile Ece Aba’yla da ilgisi yoktur.

Pölüksene’deki –sena/sene hecesi Sumercedeki defin ağıdı anlamındaki Ersemma sözünün ikinci hecesiyle sesteş. Ancak Polyxena’nın okunuşu Polüksene, yani Polük-ene olarak geçmekte. Bu da bize Poluk/Pölük sözünün Türkçede ‘ağıt yakılan, dua edilen yer’ ya da ‘ölmüş, cenaze’ anlamında olan ölüg/ölük sözünden oluşturulduğunu gösterir ki Sumercedeki anlamı da aynıdır. Hatta Pölüksene’nin adı ölümüyle ilgili anlatılan söylenceyle de uyuşmaktadır. Türkçe konuşan yöre halkı ölen bir gençkızın arkasından ağıt yaktıkları yere Ölüg Ene demiş. Ancak Yunanca konuşanlar bu sözcüğün anlamını bilmeden özel bir ad sanarak eserlerinde Polyxena’yı kullanmış.

Pölüksene’nin öldürülmesini ilk kez MÖ.8.yy’da ‘Homer’in öğrencisi’ dedikleri Miletoslu Arktinos’un “İliou’nun Yıkımı” adlı eserinden okuruz. Arktinos’a göre Akhalar şehri ateşe verirken Neoptolemos Pölüksene’yi Akil’in mezarı başında kurban eder. Sebebi ise evlilik vaadiyle Akil’in tuzağa düşürülüp Pars tarafından Apollon tapınağında öldürülmesidir ki bunu Dares’in eserinden de okuruz. Pölüksene’nin söylencesini daha sonra ilavelerle zenginleştirip anlatanlar sırasıyla, MÖ 6.yy’ın şairi İbukus ile MÖ 5.yy’ın şairleri Sophokles ve Euripides’tir. Yani kurban hikâyesinin anlatımı genellikle MÖ 6.yy’dan sonra görülür. Dönemin sanatçıları da bu sahneyi sanat eserlerinde işlemişlerdir.

“Oğuz Kağan Destanı’nda ‘Gök Tengrige men ötedüm’ cümlesinden de Tanrı’ya borcu ödemek anlamında” ve “Ötüklük kişi > hakandan dileği olan kimse”, anlamına da geliyorsa, (Akil/Ağil'in oğlu) Neoptelomos hakanı olarak gördüğü Aka Memnon’dan Akil’in ölümüne karşın Pölüksene’nin canını istemesi onu Ötüklük kişi yapar. Böylece tanrıya olan borcunu Pölüksene’nin canıyla öder. Her iki şekilde de Pölüksene sözünde ölüg-ene ve ölüg sema’yı hem sesteş, hem de anlamdaş olarak ölüm ile yakarılan yeri görürüz.

1994 yılında Biga’nın Gümüşçay beldesinin Kızöldün Tepesi’nde MÖ 520-500 arasına tarihlendirilen çok iyi korunmuş bir lahit çıkarıldı. Üzerindeki betimlemelerden dolayı da Pölüksene Lahti olarak adlandırıldı. Lahitin tarihi ise Miletoslu Arktinos ile İbukus’tan sonraya denk geliyordu. Demek ki bu söylence daha çok Batı Anadolu’da anlatılmaktaydı ki anakara Yunanistan’da yapılan hiçbir sanat eserinde görülmüyordu. Kurban sahnesinin betimlendiği bu lahit en eski örnek olarak kabul ediliyor ve doğu etkisiyle yapılmış 'Bir Anadolu Eseri' adını alıyordu.

İşin ilginç yanı ise lahit bulunmadan önce de yöre halkının atalarından duydukları şekilde bu alana 'Kızöldün Tepesi' demesiydi. İşte bu tesadüflerden de öte bir şeydi. Çünkü orası gerçekten de bir 'Ölüg Ene Tepesi’ydi ve Miletoslu Arktinos’la başlarsak 2800 yıldır aynı şekilde, yani Türkçe olarak anılıyordu.


SB

Kaynaklar "Turova ve Saka Türkleri"nde 📕

NOT: Ölüg-Ene/Pölüksene ile ilgili alıntı yaparken kitabımın adını lütfen belirtiniz.


Başka bir "Pölüksene" Lahti


Akil/Ağil (Akhilleus) ile Ölügene (Polyxene)'nin hikayesini anlatan lahit, MS 250. Ünlü Afyon-Dokimeion (İsçehisar) mermerinden yapılmış.

17. yüzyılın sonlarında veya 18. yüzyılın başlarında Napoli Körfezi'nde bir yerde bulunmuş ve daha sonra satışıyla taşınmasını kolaylaştırmak için parçalara ayrılmış. Alba Hanedanı'ndan V. Philip tarafından satın alınan mevcut bölümleri Prado Müzesi'ndeyken (Madrid), küçük bir parçası da Louvre Müzesi'nde (Paris) korunmakta.

Prado müzesindeki lahit sahneleri:

- Akhalar ve Turovalılar arasındaki barış mühürlenir. Akil ile Kral Pirim'in kızı Pölüksene'nin evlenmesine izin verilir. Parçanın solunda birkaç Akha savaşçısı konik başlıklı Odysseus'u kurban edilecek buzağı ile takip eder. Elinde kılıcıyla (kral-rahip) Aka Memnon onları karşılar. Parçanın sağında Saka başlıkları ve pantalonlarıyla "atı ehlileştiren" lakaplarıyla Turovalılar  bir at ile beklemekte.


- Düğün trajediye dönüşür, elinde yayıyla betimlenen Pars anlaşmaları hiçe sayarak Akil'i topuğundan okuyla vurur.

Kahramanlarının ölümüne öfkelenen Akhalar intikam ister ve iki ordu savaş pozisyonuna geçer.


- Akil'in oğlu Neoptolemos, talihsiz Pölüksene'yi ölenin onuruna kurban etmek üzere götürür.


Louvre'daki parça, Saka/İskit-Türk başlığı ile bir Turovalı


📕

ENG.

Dead Girl Hill = Olug Ene Hill

For 2800 years, the place has been called in Turkish


Pölüksene, who stole Achilles (Akil)'s heart with her beauty, is the youngest daughter of King Pirim (Priamos) and Ece Aba (Hecuba). However, Pölüksene is not mentioned in either the Iliad or Odyssey epics. In fact, the name of this princess is not even Polyxena (Pölüksene). Perhaps she was not even related to King Pirim (Priamos) and Ece Aba (Hecuba).

The syllable -sena/sene in Polyxena (Pölüksene) is homophonous with the second syllable of the Sumerian word Ersemma, meaning "burial lament". However, the pronunciation of Polyxena is Polüksene, i.e. Polük-ene. This shows us that the word Poluk/Pölük was formed from the Turkish word ölüg/ölük, which means 'place of lamentation and prayer' or 'dead, funeral', which is also the same meaning in Sumerian. In fact, the name of Polyxena (Pölüksene) is also in line with the legend about her death. Turkish-speaking locals called the place where they lamented the death of a young girl as "Olug Ene". However, Greek speakers did not know the meaning of this word and used "Polyxena" in their works, thinking that it was a special name (onomastics). [in Turkish b/p can change and olsa used at the begining; for example - er-bolmak = er-olmak (man/soldier-to be (to be soldier)]

The first time we read about the murder of Polyxena (Pölüksene) is in the 8th century BC in the work titled "The Destruction of Iliou" by Arktinos of Miletus, who is called 'Homer's student'. According to Arktinos, while the Achaeans set the city on fire, Neoptolemos sacrifices Polyxena (Pölüksene) at the grave of Achilles. The reason is that Achilles (Akil) was trapped with the promise of marriage and killed by Paris (Pars) in the temple of Apollo, which we also read in Dares' work. Polyxena (Pölüksene)'s myth was later enriched with additions and told by the 6th century BC poet Ibukus and the 5th century BC poets Sophocles and Euripides, respectively. In other words, the narration of the sacrifice story is generally seen after the 6th century BC. The artists of the period also depicted this scene in their works of art.

"If the phrase 'Gök Tengrige men ötedüm' in the Oghuz Kagan Epic also means "to pay a debt to God" and "Ötüklük person > one who has a wish from the sovereign", then Neoptelomos (son of Achilles = Akil/Ağil) asking for the life of Polyxena (Pölüksene) from Agamemnon (Aka Memnon), whom he sees as the sovereign of Aka Memnon, despite Achilles (Akil)'s death, makes him an Ötüklük person. Thus, he pays his debt to the god with Polyxena (Pölüksene)'s life. Either way, in the word "Pölüksene" we see ölüg-ene and "ölüg sema" as both homophones and synonyms for "death" and the "place of supplication".

In 1994, a very well preserved sarcophagus dating between 520-500 BC was unearthed on "Kızöldün Hill" in Gümüşçay, town of Biga. It was named "Polyxena (Pölüksene) Sarcophagus" because of the depictions on it. The date of the sarcophagus was after Arktinos of Miletus and Ibukus. This means that this myth was mostly told in western Anatolia, which is not seen in any artwork made in mainland Greece. This sarcophagus depicting the sacrificial scene is considered to be the oldest example and was labelled as 'An Anatolian Work' with an eastern influence. (It is in Troy Museum-Çanakkale/Türkiye)

The interesting thing was that before the sarcophagus was found, the local people called this area 'Kızöldün Hill' as they had heard from their ancestors. This was more than coincidence. Because it was indeed an 'Ölüg Ene Tepesi(Hill)' and had been called in the same way, in Turkish, for 2800 years, starting with Arktinos of Miletus.

öl = die ; öltür/öldür = kill ; ölmüş = he/she is dead ; ölüg = funeral, corpse



SB

PS. Pirim (Priamos), Ece Aba (H'ecuba), Pars (Paris), Akil/Ağil (Achilles) and Aka in Agamemnon are also Turkish of etymology/origin. With the sources in my book (in Turkish).


Turks and Turkish in Türkiye (ancient Asia Minor) in BC times...

It's a fact !



12 Aralık 2015 Cumartesi

Polyksena Lahdi'nin Anadoluluğu



MÖ.520- 500 yıllarına tarihlenen lahit Truva kralı Priamos'un kızı Polyksena'nın kurban edilmesini anlatır. Anadolu'da bugüne kadar bulunan figürsel anlatımlı lahitlerin en erken örneğidir. Üzerine toprak yığılmadan önce lahit çatı kiremitleri ile kaplanmıştır. 1994 yılında Gümüşçay Beldesi'nde Kızöldün Tepesi Tümülüsü'nde bulunmuştur. Çanakkale Arkeoloji Müzesi'nde olan lahit 20 yılda tamamlanmıştır.

Fahri Işık - Uygarlık Anadolu'da Doğdu

Polyksena Lahdi 
MÖ.520-500 
Kızöldün Tümülüsü - Çanakkale



Polyksena Lahti'nin İon ya da Anadoluluğu


Troas Bölgesi'nin doğusunda, Granikos Irmağı kenarındaki Kızöldün Tümülüsü'nde ele geçen muhteşem taş lahit, tanıldığı 1996 yılından beri arkeolojinin ilgi odağında olmuştur. C.Reinsberg 2001 yılında yayınladığı makalede, biçem ve-kanımca-biçimde de İon yaratıcılığının ürünü olan bu yapıtı çok özel vasıflara çok yönlü olarak değinmiş ve genelde onaylanabilir önemli sonuçlara ulaşmıştır.

Buna göre: Lahit, bence salt düşünsel anlamda, Doğu etkisinde yapılmıştır ve MÖ.510-500 arası tarihiyle türünün Ege'deki ilk örneğidir. Dört yüzünü bezeyen zengin kabartmaların resim programı yerlidir. Betimsel anlatım (ikonografi) bağlamında bazı konularda Etrüsk sanatıyla ilişkisi vardır. Hellen sanatının yaratılışındaki itici gücün Doğu'dan kaynaklandığı yönündeki eski görüşü yeniden canlandırır. 

Çıkardığı bu doğru sonuçlara Reinsberg lahitle ilişkin olarak tüm noktalarda ve hatta bir "Hellen" olarak nitelendirmeye çalışsa da "Propontis'ten Pers işbirlikçisi bir yerel tiran" olarak lahdi sipariş veren soylu kimliği konusunda da, hep Anadolu'ya ve İonia kültür çevresine odaklanmıştır. Ege'nin Batısından, Hellas'tan tek bir örgede bile etkilenmemiştir. Kendisinin bu yerinde bilimsel saptamalarına karşın, yapıtın bir "Hellen" yaratısı olarak değerlendirmesi çelişkilidir. İşte bu makalede, Alman bilim kadının da gördüğü fakat - eskiçağ biliminde yaygın olduğu gibi- adını telaffuz etmediği bir bilimsel gerçek; yani "İon" sanatının, içerdiği öz itibariyle "Hellen" sanatıyla özdeş sayılamayacağı ve onun "Doğu Hellen" yerine Anadolu-İon olarak tanımlanması gerektiği gerçeği, özellikle Doğulu-Anadolulu düşünce biçiminin lahde egemenliğiyle perçinlenmeye çalışılmıştır; bunda da gene İon biçeminin ürünü Arkaik Lykia mezar sanatıyla olan çok yönlü ilişkiler belirleyici olmuştur. Çünkü konuların mezar sahibinin yaşamından seçimi ve de diğer yüzlerde devamı ya da aynı yüzde iki ayrı konunun yer bulması, İsinda'daki gibi Lykia mezar betimlemelerinin de bir özelliğidir. 


Polyksena Lahdi


Ksanthos Lahdi

Polyksena Lahdi

Ksanthos Lahdi



Tümülüsün konumladığı çevreden, Propontis'ten Miletlilerin de yaşadığı bir yerleşimin prensesi olarak genç yaşta ve evlenmeden ölen lahit sahibesinin, kendisini, benzer yaşta ve yaşantıdaki bir ölümü Hellen kahramanların elinden en acımasızıyla yaşayan Troia prensesi Polyksena'nın yerine koyması, yerli Anadolulu kimliğinin de bir göstergesi sayılmalıdır.

Ve hatta lahdin MÖ.500 yılından beri içinde kapalı kaldığı ve kimsenin görmediği bir mezara, süren bir gelenekle bugün "Kızöldün Tümülüsü" denmesinden belli ki o iki çok bahtsız kızın acısını yöre halkı sanki 2500 yıl boyunca hiç unutmamış, içinde yaşatmış, paylaşmıştır.

Lahit, adına "Atina Klasiği" denen bir büyük sanat devriminin en baş özelliklerinden birinin, duyguların dışa yansıtması olgusunun, nerede nasıl yaratıldığı sorununa da ışık tutmaktadır. E.Voutiras tarafından MÖ.510-480 arası zamanın kırmızı betili Atina çömlekleri üzerindeki symposion sahnelerindeki İon ustalarının bir yaratısıdır; öncüsü gene Lykia'da, Kızılbel mezarı duvar resminde vardır.

Bu makaleyle, İon sanat ve kültürünün Ege Göçleri sonrasında da Geç Tunç Çağı'ndan gelenek süren Doğulu-Anadolu düşünce ve sanat biçimlerinin bir ürünü olarak geliştiği, yani "Hellen" olmadığı, bir kez daha ortaya konmuştur.

Ve Hellen sanatı itici gücünü hangi "Doğu"dan almıştır; o bilinmiştir; o gücü, Klasik devrimin Milet Torso'su ile MÖ.500 dolaylarında yaratıldığı zamana dek Atina'yı "izleyen" değil, ona yön veren, öncü olan Anadolu-İoniası'ndan aldığı bilinmiştir.


 Troialılar yas ifadesi olarak saçlarını yolmakta


Neoptolemos, babası Akhilleus'un mezarı başında Polyksena'yı kurban ediyor. Taşıyanlar ise Aias, Antiphates, Amphilokhos.



* Mezar anıtı olarak taş lahit Hellenlere yabancıdır, çünkü bu tür gömütler Ege'nin Batısı için gelenekten olmamıştır. Buna karşın İonia'da bu gömüt türü daha MÖ.6.yüzyılın "ikinci çeyreğinde" ve biçimde farklı tipte, mermerden bir sütunlu lahitle kullanımdadır.

* Bir insan kurbanında uygulanan bu tür şiddeti lahdi ısmarlayan kişinin bir Hellen olamayacağına işaret eder. Çünkü, "kurbanlık boğa"lara uygulanabilen bir vahşeti genç bir kıza reva görebilen betimleme tarzının "Hellen mezar sanatında tekil" olması, öncelikle mezar sahibinin farklı düşünce tarzında, burada Anadolulu oluşundadır.




* "Kurban sunan Hellenler ile acı çeken Troialılar. yere dek inen khitonları, uzun saçları ve sakalsız oluşlarıyla sanat ve yazın yoluyla tanıdığımız eski İonların soy tipine uymaktadırlar".

* Batı Anadolu'nun orta ve kuzey kesimlerinde kurulan bir sözde "Hellen kolonisi", artık "5th century propaganda- of Athen- or just fabrication of even later periods" (Atina'nın - 5.yy propagandası- ya da daha sonraki dönemden üretilen) olarak yorumlanabilmektedir çünkü. Ve "myth is not history" (mitoloji tarih değildir: Hellenler her "kurdukları" (sanılan) şehir için bir mitos üretmiştir.!) denebilmektedir.

* Bu makalenin de İon sanatı ve kültürünün Ege Göçleri sonrasında kesintisiz bir sürekliliğin ürünü olarak Anadolu düşüncesinden ve sanat biçimlerinden doğduğu, yani "Hellen" olmadığı yönündeki sonucuyla aynı zamanda Batı'daki "Hellen sanatı, belirleyici itici gücü - hangi- Doğu'dan almıştır" sorusuna yanıt da verilmiş olsun; Eskiçağ bilimi tarafından hiç sorgulanmadan "Doğu Yunanistan" olarak adlandırılan İonia Doğusu'ndan almıştır.... MÖ.500 dolaylarında Miletos Torso'su ile girilen Klasik'e kadar Hellas için hep "leader" (lider) olan, "follower" (takip eden) olmayan, şimdilerde Theben yazıtıyla da belgelenen bir Anadolulu İonai'dan...


Prof.Dr.Fahri Işık

"Uygarlık Anadolu'da Doğdu" kitabından


Polyksena’nın annesi Hekabe ile vedalaşması


Mezar sahibesi prenses





Neoptolemos, babası Akhilleus'un mezarı başında Polyksena'yı kurban ediyor




Bilimde de İonia çok önemliydi: " The philosophers and scientist of Miletus laid the foundations of abstract geometry and discovered the first positive way of thinking and research". Bunun anlamı, "bilimin ve sanatın atalarının Hellenler" değil Anadolu halkları olduklarıdır. Bu nedenle "kolonileşme" kavramı, apoikia, zaten var olan Batı Anadolu kentleri için pek geçerli sayılmaz. Hellenlerin bu göç hareketleri, kültür göçleri olarak tanımlanamaz, çünkü "göçmenler Hellas'ın yoksullaşmış ve geri kalmış birçok bölgelerinden gelmişlerdir."

Bilinir ki İon halkının “Hellenliği” tarihsel belgelere değil, Ege Göçleri’nden 700 yıl kadar sonra, MÖ 5. yüzyılda, milliyetçi duygularla Atina’da yazılan mitoslara dayanır. Ve bilinir ki “mitos”, “tarih”değildir. Atinalıların İonia’yı bir Hellen toprağına dönüştürmüş olmaları yaygın görüşü de aynı mitosların ürünüdür; acımasız Dor saldırıları ardından Hellas halkının Atinalılar önderliğinde Orta Batı Anadolu kıyılarını ve önündeki adaları savaşla kazanarak “sömürgeleştirmeleri” masalının ürünü. Bunların gerçek olabilmesi için göçün ayrıca “kültür” göçü olması gerekir. 

Batı Uygarlığı’nı yaratan İon kültür ve sanatının, düşüncesinin Hellas’tan göçle taşınmış olması beklenir ki arkeolojik tüm bulgu ve veriler bunun tersini belgelemektedir. Heykel ve mimari yapıtlarını ve hatta en önemli dayanak olarak öne sürülen çömlekleri bile Hellas’a borçlu değildir İonlar; tanrılar, bilim ve yazı dahil, tüm düşünsel ve kültürel başarılarını da Anadolu’ya borçludur onlar.

İonialıların göçle gelen Atinalılar olmadığı, yerli oldukları da, Mısır’da okunan göçten en az 200 yıl önceki bir zamanın “Büyük Ionia” tanımıyla belgelenmiştir. Bu nedenle Anadolu uygarlıklarının “Hellenliği” tanımının da bilimsel bulgu ve veriler ışığında sorgulanması zamanı da artık gelmiş olmalıdır.

Firavun III. Amenophis’in Theben Ölü Tapınağı’ndaki kolosal heykelinin altlıkları üzerinde betimlenen yabancı halklar arasında İonlar ilk kez, “Iunia A’a/Büyük İonia” olarak ve Luvi ile Mitanni arasında betimlenmiş olarak çıkar karşımıza. Ve adları aynı tek blok üzerinde okunan son iki halkın Anadoluluğu gösterir ki ortada betimlenen üçüncüsü, Büyük İonia, da Anadolu’dadır; hem de M.Ö. 14. yüzyılın erken bir evresinde, Atinalılar sözde sömürge amaçlı olarak Anadolu’ya gelmeden 350 yıl kadar önce. 

Farklı yaklaşım tarzından da görünen o ki “suskunluğun” arkasında ikiyüz yıl boyunca süren “Atina merkezci” emeğin “ne olacağı” vardır; ve de bu nedenle gerçekleri kabul ettirmenin hiç de kolay olmayacağı gerçeği vardır.


Ayrıca en son çizilen ve eskiçağ biliminde onay gören Geç Tunç Çağ Batı Anadolu haritasında “Karia”ya da yer yoktur; M.Ö. 1200’lerde Parha-Millavanda arası topraklar Lukka Ülkesi’nindir, kuzeye doğru Mira, Seha-Irmak ve Viluşa uydu krallıkları sıralanır; Apasas/Ephesos başkentliğinde İonia’yı elinde tutan Mira bir “Büyük Krallık” sıfatıyla onlar arasında en güçlü olanıdır. Tarihte yaşanan odur ki savaştan yenilgiyle çıkanlar ve her şeyini yitirenler, yeni bir yurda ancak “sığınmacı” olarak gelebilirler; bereketli topraklara daha iyi bir yaşam umarak çıkılan göç, ancak bir “umut göçü” olabilir.

Neden bu göç bir “kültür göçü” olamamış, onlar bu yeni yurtta kültür ve sanatta, daha güçlü “yabancıların” bile yaşadığı gibi, “Anadolulaşma” yazgısını yaşamak durumunda kalmışlardır; geliş koşullarından daha iyi anlaşılmaktadır. Demek isterim ki göçle gelen, krallıklar yıkan ve büyük devletler kurabilecek denli güçlü olan Hitit ve Phryg halklarının kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendirebilen bir Anadolu’nun, sığınmacı Hellenlere de yurt olan İonia’da da kültür ve sanatın, düşüncenin ana kaynağı olması beklenmelidir. Çünkü “tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle geldiklerinin ayrımına bile varılamayacak, onların da kimliği bilinemeyecekti. O güçte bir “Anadolulaşma”ydı ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuşlardı”. 

Eskiçağ biliminin günümüzde sunabildiği bulgu ve verilere dayandırmaya çalıştığımız yukarıdaki değerlendirmelerin, Batı uygarlığının doğduğu topraklar için “Anadolu-İon” tanımını öne çıkarmasına karşın; Batı ve o etkide biz neden “Doğu Hellen” ya da “Doğu Yunan” deyiminde ısrar eder, yitirilen acımasız bir savaş sonrasının zor koşullarından doğan bir “sığınma” ve “umut” göçünü mitosların gizeminde “kolonizasyon” sanıp “İon” uygarlığını “Yunan” uygarlığı ile özdeşleştiririz; sorgulamak şarttır. Bilgiler özdeksel kültüre dayalı arkeolojik bir temele oturtulmadan ve de özellikle tarihin yazılmadığı ve “mitos”un ikiyüz yıl boyunca sanki “tarih”miş gibi yorumlandığı bir konuda çok yönlü tartışılmadan, doğrulara yaklaşılamaz. Fakat görünen odur ki “söylenmesi gereken” zaten söylenmiştir de, tartışmak gerekmez, çünkü sonuç değişmez! Böyle de olsa unutulmamalıdır ki özgür düşünce ile birlikte bilim ilk bu topraklarda filizlenmiş, Batı’ya buradan kök salmıştır; tartışmadan olmaz… 


Prof.Dr.Fahri Işık 
ANADOLU-İON UYGARLIĞI“Kolonizasyon” ve “Doğu Hellen” Kavramlarına Eleştirisel Bir Bakış


Asasını omzuna dayamış oturan yaşlı kadın Hekabe ve ağıt yakan iki genç kız



Polyksena


Priamos'la Hekabe'nin en küçük kızları. İlyada'da adı geçmez, ama sonraki destanlarda, özellikle Akhilleus efsanesinde önemli rol oynar.  Kardeşi Troilos atlarına su almaya gelir, o sırada Akhilleus Troilos'a saldırıp onu öldürür, ama kovalayıp da eline geçiremediği Polyksena'ye aşkla tutuşur. 

Kimi efsane bu öyküyü şöyle uzatır: Akhilleus Polyksena ile evlenebilmek için Priamos'a Akha ordusundan ayrılmaya söz vermiş, bu işin pazarlığını yapmak için de Tymbralı Apollon tapınağına gitmiş, Paris onu okuyla orada öldürmüş. Başka destanlarda Polyksena'nın Troya yangını sırasında Diomedes, ya da Odysseus tarafından yaralandığı ve öldüğü anlatılır. 

Ama Polyksena üstüne en dokunaklı öykü Euripides'in "Hekabe" adlı tragedyasında sahneye konandır: Neoptolemos babası Akhilleus'u düşünde görür, yiğit öfkelidir. Polyksena'nın mezarı üstünde kurban edilmesini ister. Akhalar bu emri yerine getirirler. Genç kız annesi Hekabe'nin yalvarmalarına, direnmelerine karşı kurban edilir. Bu kurbandan amaç yanlız Akhilleus'un öfkeli ruhunu yatıştırmak değil, aynı zamanda Akhalara uğurlu bir dönüş sağlamaktır. 
Troya kralı Priamos'un eşi ve Hektor, Paris ve Kassandra gibi toplam 19 çocuğunun da annesidir. Priamos Hektor'un ölüsünü geri almaya Akhilleus'un barakasına gittiğinde kraliçeyi şöyle anar:

"Oysa benim bahtım ne kadar kara, yiğit oğullar yetiştirdim yaygın Troya'da ama kalmadı bana onların hiçbiri. Geldiği gün Akhaoğulları buraya, oğullarım vardı benim elli tane, on dokuzu bir ana karnından doğmuştu, ötekileri saray kadınları vermişti bana. "

Hekabe ilkçağ yazınında doğurgan ve bahtsız ana tipini canlandırır. Homeros destanlarında beliren bu karakteri sonradan tragedyalarca bir bir yitirdikten, korkunç yıkım ve işkencelerine tanık olduktan sonra, gözü dönmüş,  köpek gibi kudurup saldıran anaç varlığın simgesi olmuştur. Kimi efsanelerde onun evlat acısına dayanamayarak gece, gündüz uluyan bir dişi köpek haline dönüştüğü de ileri sürülür. 

İlyada'da ilk karşımıza çıktığında Hekabe tatlı dilli, cömert ve dini bütün bir ana olarak gösterilir (İl. VI, 253 vd.). Savaştan şehre dönen Hektor'un biraz dinlenmesini, şarap içip serinlemesini ister, ama oğlu buna yanaşmayınca, onun dileğini yerine getirir: Athena tapınağına sunu sunmaya gider. Sonra bölümler boyunca Hekabe'nin sözü geçmez, ta ki Batı kapılarının üstünden Hektor'la Akhilleus'un savaşını gözlemeye gelir. O zaman da surlar dışında kalıp tek başına düşmana karşı koyan oğlunu içeri almak için şöyle seslenir (İl. XXII, 83 vd.):

"Hektor, yavrucuğum, saygı göster bu memeye, onu ağzına uzattığım günleri getir aklına, unuturdun koynumda bütün dertlerini, surlarımızın içinde yenmeye bak şu domuzu, gir içeri, canım oğlum, dışarda dikilme karşısına. Öldürürse seni bu adam, ey katı yürekli, bir döşek üstüne koymayacağız ölünü, ne ben ağlayacağım senin önünde, seni doğuran, ne cömert karın ağlayacak, gözümün bebeği, yiyecek seni çevik köpekler, bizden uzak, gemilerin orada".

Hektor anasının, babasının yalvarmalarını dinlemeyip de Akhilleus'la savaşta can verince, Troya'da bir çığlıktır kopar, kral, kraliçe ve bütün halk dövünmeye, ağlaşmaya başlar, Priamos yas belirtisi olarak başını toza, toprağa bular (İl. XXII. 406 vd.):

... Anası da saçlarını yolup duruyordu, fırlatıp atmıştı parlak başörtüsünü, dövünüyor, oğluna baka baka haykırıyordu... Başladı Hekabe kadınlar arasında uzun bir ağıda:

"Bak anana yavrum, talihsiz anana, senin acını göreyim, öldüğünü göreyim de, bundan böyle nasil yaşayayım ben, nasıl? Gece, gündüz yüreğimin ışığıydın bu şehirde, Troyalı kadınların, erkeklerin gücü, desteği, bir tanrı gibi selamladı yavrum onlar seni, sen onların büyük şanıydın sağken, ama yavrum, kaderle ölümün elindesin şimdi".

Aradan birkaç bin yıl geçti, ama Anadolu kadınları gene bu sözlerle ağıt yakar ölen ana kuzularına. Hekabe düşmana gidip yalvarmaya kalkışan kral Priamos'u akıl ve sağduyu adına alıkoymaya çalışır, başaramayınca gene tanrılara yakarış ve sunu sunma yoluna gider, katlanır ve bekler. Gözünün bebeği, yiğit oğlu Hektor'un ölüsü karşısına serilince de bagırmaz çağırmaz, bir köpek gibi havlamaz da Anadolu kadınına özgü bir ağırbaşlılık ve hayal gücüyle canlandırır onu gözünde (İl. XXIV, 575 vd.): "Şimdi sen, sözümü duyarmış gibi, yatıyorsun evinde taptaze, benzersin Apollon'un tatlı okuyla vurduğu insanlara." 

İzmir'li şair Homeros böyle canlandırıyor Hekabe'yi, Atina'Iı tragedya yazarı Euripides ise onu "Troya'lı Kadınlar" ve "Hekabe" adlıtragedyalarının baş kişisi yapmış, dramını derinliğine işlemiştir. Bu oyunlarda Hekabe'yi Troya yıkıldıktan sonra köle olarak orada, burada sürünür görürüz. Kraliçe görkemini ve erdemini sürdürür, ama kızı Polyksene'nin gözleri önünde Akhilleus'un ruhuna kurban edilmesini, üstelik de Trakya kralı Polymestor'a emanet edilen oğlu Polydoros'un da alçakça öldürülüp denize atıldığını görünce, korkunç bir öç alma eylemine girer ve Polymestor'u kör edip, çocuklarını da öldürür. Ne var ki Euripides de Hekabe'yi akıl ve hak yolundan ayrılmayan ulu bir kişi olarak gösterir.


Bu tragedyalarda Hekabe yalnız değildir, Troya'lı kadınların topluluğu içinde direnci yansıtan büyük bir varlık, doğal analık gücünün simgesidir. Atina'Iı şairin ona tragedya boyunca "Phrygia'lı" demesi boşuna değil, Phrygia'lı Ana Tanrıça Kybele'nin bütün niteliklerini içinde taşır ve dile getirir Hekabe.

Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü