unesco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
unesco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2025 Çarşamba

CASUS ARKEOLOGLAR 9 - SB

 


“Asker, diplomat, siyasetçi ve işadamı vatanseverlik bağlılıklarını sıradan günlük ahlakın üzerine çıkarırlarsa ve casus olarak hizmet ederlerse belki mazur görülürler. Sadece modern toplumun hâlâ uyduğu ahlak kurallarını kabul ederler. Ancak bilim insanı öyle değildir. Hayatının özü gerçeğe hizmettir.”, 1919 Boas

Franz Boas (1858-1942), Antropoloji, Dil Bilim, Etnolog  Almanya'da Yahudilere karşı kısıtlamalar başladığında Amerika'ya yerleşir (1887). Amerika Antropolojisi'nin babası olarak kabul edilir.


Amerika'daki akademik antropolojinin babası Franz Boas'ın "Casus Olan Bilim Adamları" başlığı altında 20 Aralık 1919'da "The Nation (Ulus)"da bir mektubunu yayınlar. Boas, dört Amerikalı antropoloğun Birinci Dünya Savaşı sırasında Orta Amerika'da casusluk yaparak profesyonel araştırma pozisyonlarını kötüye kullandıklarını iddia eder. Eylemlerini şiddetle kınar ve “casusluk faaliyetleri için bir örtü olarak kullandıkları bilim fuhuş-bilimi olmuştur”, der.

Batılıların bir projesi olan "Hellenizm" sadece arkeoloji ile ilgilenmiyordur. Amaçları hem kendilerine bir geçmiş hem de Greklere ulusal bir kimlik yaratmaktır. Ama görevleri aynı zamanda kendilerinden olmayanları da medeniyetsiz olduklarına ikna etmektir. Ötekilere ait ne varsa kendilerine mal olacaktır. Böylece Yanıltma Sanatı uygulanmıştır.

"Turova ve Saka Türkleri" adlı kitabımdan bir bölüm, Prof.Dr. Ümit Özdağ'dan: 

“Doğruların arasına yalanlar, yalanların arasına doğrular serpiştiriliyor. Bu en basitinden bir Ay’da Petrol Var projesine benziyor; Ay’da Petrol Var Projesi’ni Ümit Özdağ özetle şu şekilde açıklıyor; “Gerçek olmayan bir olguyu, bazı bilim insanlarından gerçekmiş gibi sunmaları istenir. Hatta basın ve dergilere makaleler yazdırılır. Televizyonda bir araya getirilen bu sözde bilim insanları tartıştırılır. Sokakta halkın nabzı tutulur, sorular yöneltilerek bir algı yaratılır. Broşür ve tişörtler bastırılır, seminerler, konferanslar düzenlenir. Karşıt olanlara söz verilmez, hatta küçümsenirler. Kendisini dışlanmış hisseden karşıt görüşteki bazı bilim insanları bu sebeple de zamanla ‘olabilirlilik’ten bahsetmeye başlar. İşte o zaman olan olur ve Ay’da Petrol Var teorisine inanmaya başlayanlar çoğalır. Çünkü en baştan beri kesinlikle olmaz diyen bilim insanları bile artık bu olasılığın olabilirliliğinden bahsetmeye başlamıştır. Oysa Ay’da petrol olamayacağını herkes bilmektedir... Bu örnek CIA tarafından hazırlanan ve internete konulan bir kurumsal ders kitabından alınmıştır."

Birkaç kuşak önce okullarda İskitlerin bir Türk imparatorluğu olduğu okutuluyordu. Bugün ne okutuyorlar? 1071 !

1932-38 arası Truva'da kazı başkanı olan Carl Blegen'in "The United States and Greece (1948 - Amerika ve Yunanistan)" adlı hiç yayınlanmamış raporu "Grek"lerin neden ABD için önemli olduğuyla ilgiliydi.  Bu rapora göre de ABD sessizce adımlarını hayata geçirdi. Yunanistan'da Fulbright Programı'nı 1948’de kuran Carl Blegen casus muydu, belki (bence öyleydi), ama onun öğrencileri kesinlikle casustu. Jerome Sperling İstanbul'da, John Caskey İzmir'de ABD adına casusluk yapmıştı. 1930'larda Sperling ve Caskey de dahil casus arkeologlardan Marion Rawson ile Dorothy Cox da Blegen'in başkanlığında Turova'da çalışmıştı. Blegen’in onuruna ASCSA'da (Atina Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu) bir kütüphane bulunmaktadır. Onun için “bir Amerikalı'nın Yunan arkeolojisi üzerinde daha büyük bir etkisi olmamıştır”, yorumu yapılmaktadır.

Klasik Arkeoloji bölümünden olan John Franklin Daniel III mesela, 1940'da Pennsylvania Üniversitesi'nde çalışıyordu. 1942'de Stratejik Hizmetler Ofisi'nin (OSS) Yunan Masası'nda görev aldı. Yani casustu. 1948 de Gordion'un kazı başkanı Young ile birlikte Gordion kazılarında bulundu ve aynı yıl Gordion'da öldü (ölümünün şüpheli olma iddiası var). Tarsus kazılarında ise Hetty Goldman ile birlikte çalıştı. Hetty Goldman ise "Goldman" ailesindendi. Ayrıca eğitim sistemimizi allak bullak eden Fulbright Programı'nı casus-arkeolog John Franklin Daniel III kurmuştu. 

Gordion kazı başkanlığı yapmış olan Rodney Stuart Young'a gelelim. Stratejik Hizmetler Ofisi'nin (OSS) Mısır Masası başkanıydı. Bunların Türkiye'de İzmir, Aliağa ve Kuşadası'nda da ofisleri vardı. Aliağa için "Boston", Kuşadası için "Key West ve Miami" rumuzu kullanıldı. Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan arasında mekik dokudu (ki ne dokuduğu malum!). Young da 1974'te şüpheli bir trafik kazasında öldü.

* Türkiye ile Yunanistan 1950'lilere kadar barışçıl bir şekilde hem siyasi hem de sivil ilişkilerini yürütürken, hem Truman & Marshall Yardımları, hem de Fulbright Sistemi aynı anda iki ülkeye sokuldu. Hemen akabinde de Kıbrıs Türkleri'nin sorunları başladı ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nı yapmak zorunda kaldık. Sizce bunlar tesadüf müydü? 1945'ten sonra ne Amerika ne de İngiltere boş durmamış Türkiye üzerindeki oyunlarına yeni bir bakış açısıyla devam etmişti.... *

Bugün Gordion hâlâ Pennsylvanya Üniversitesince kazılıyor (her ne kadar Kültür ve Turizm Bakanlığınca 2023'te Türk Koordinatör Kazı Başkanı atanmış olsa da!). Bu kazının sponsorları arasında Kaplan'lar da var ve Dünya Anıtlar Fonu (WMF) ile birlikte çalışırlar. 

* Merkezi Rockefeller NY Binasında olan WMF (Dünya Anıtlar Fonu) ile WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) Unesco'nun ortaklarındandır. WWF'in kurucuları :

1) Hollanda kralı Alexander'ın babası Prens Bernhard ki Bilderberg'in de kurucularından ve kendisi Nazi-SS subayıydı. (Bilderberg ayrıntıları için Erol Bilbilik'e bknz.).

2) İngiltere kralı Charles'in babası Prens Philip ki Yunanistan'ın da prensi idi. Kızkardeşi ve eşi de Nazi partisine üyeydi. Hatta eşi/kuzeni Kraliçe Elizabeth'in Nazi selamı verdiği de kayıtlıdır.

3) Julian Huxley Unesco'nun ilk müdürü!

4) Godfrey A.Rockefeller'in dedesi William Rockefeller, Chicago Üniversitesi ile Standard Oil'ı kuran meşhur John D. Rockefeller'in kardeşidir. John D.Rockefeller'in torunu David'in sadece 2008 yılında Harvard Üni'sine bağışı 100 milyon dolardır. Ayrıca David Rockefeller Fonu, Ford Vakfı, JM Kaplan Fonu ve Teagle Vakfı'nın ortaklaşa yürüttükleri Hapishane Programı da bu ailelerin içli dışlı olduklarını gösterir. [Ford, J.M.Kaplan, Teagle and David Rockefeller Fund All Working to Bring College Into Prison, October 30, 2017].

"Hiçbir şey güçten daha afrodizyak değildir" "Petrolü kontrol edersen ülkeleri, gıdayı kontrol edersen halkı kontrol edersin," diyen Kissinger (1974)'in ustası David Rockefeller iken, çırağı Dünya Ekonomik Forumu'n başkanı Klaus Schwab’tır. (WEF, Nisan 2025’te başkanlığı bıraktı). Örümcek Ağında Olmak, işte böyle bir şey! *

Dünya Anıtlar Fonu 1960 yılında ABD ordusundan emekli olduktan sonra Albay James Gray (1909–1994) tarafından kurulan bir örgüttür. Merkezi Rockefeller-New York binasındadır. UNESCO ile birlikte çalışır. Bu vakıflar ile dünya çapında tanınmış diğer kuruluşların kimler tarafından fonlandığını, yani parayı takip ettiğinizde arkalarında kimlerin olduğunu görürsünüz. UNESCO mesela, felsefesi "tek bir dünya kültürünün ortaya çıkmasına yardımcı olmak"tır. Bu 1947 de bastırdıkları kitaplarında yazar. Amaç Doğu ile Batıyı birleştirmek gibi görünse de gizli amaçları vardır.

* UNESCO’nun sponsorlarına bakmak yeterlidir! Bill Gates, gibi! *

1951“TARİHTEKİ EN BÜYÜK YIKICI KOMPLO: AMERİKAN HALKINA UNESCO HAKKINDA RAPOR” 82. Kongre'nin 1951'deki İlk Oturumunun Kongre Tutanakları, Tutanaklar ve Tartışmaları, Sayın John T. Wood'un (Idaho) ABD Temsilciler Meclisi'nde, Perşembe, 18 Ekim'de yaptığı uzun açıklamaları içeriyordu. Alıntılar şöyledir:

Sayın Başkan, Amerikan Bayrağı Komitesi tarafından yayınlanan ve “Amerikan Halkına UNESCO Hakkında Bir Rapor” başlığını taşıyan bir makaleyi ekliyorum. Bu casus ve hain çetesinin hepimizin sevdiği bu topraklarda bir gün daha var olmasına izin verirken ne kadar dikkatsiz ve düşüncesiz olabiliriz? Ülkemizde kol gezen, küçük çocuklarımızın bile zihinlerini ve hayal güçlerini çarpıtan, bu korkunç zehirle onlara yedirdiğimiz yalan propaganda ve elle tutulur gerçek dışılıklara karşı duyarsızlığımızın ve ihmalkarlığımızın bir sınırı yok mu? ...

Julian Huxley'nin liderliğinde UNESCO, UNESCO Öğretmenler Rehberi adlı öğretmen eğitimi için dokuz ciltlik ayrıntılı broşürler hazırladı. Bu ciltlerden alınan alıntılar, UNESCO'nun çocuğun sadakat, vatanseverlik, dini inanç ve ulusal egemenliğe bağlılık duygusunu ortadan kaldırma amacını ve orijinalliğini göstermektedir.

Alıntılar şunları içerir:

"... bir çocuğun ülke sevgisini ve vatanseverliğini yok etmek, o çocuğu dünya vatandaşlığı için eğitmenin ilk adımıdır."

V. Cilt, "On Üç Yaş Altı Çocuklarla Sınıfta... Çocuk okula başlamadan önce zihni, daha önceki etkiler tarafından derinden ve çoğu zaman zararlı bir şekilde işaretlenmiştir... ilk olarak evde, belirsiz de olsa kazanılmıştır."

Sayfa 9: “Anaokulu veya bebek okulu, çocuğun eğitiminde önemli bir rol oynar. Sadece evde eğitimin birçok hatasını düzeltmekle kalmaz, aynı zamanda çocuğu, yaklaşık yedi yaşındayken, kendi yaşı ve alışkanlıklarından oluşan bir gruba üye olmaya hazırlayabilir — dünya toplumuna üye olma yolunda elde etmesi gereken birçok sosyal özdeşleşmenin ilki (vurgular eklenmiştir).”


Bir de Cengiz Özakıncı'dan okuyalım, UNESCO ve BM neymiş!
Yurttaşlığın Küresel Düşmanları ve Açılımın 50 Yıllık Küresel Tarihi
Cengiz Özakıncı
Bütün Dünya Dergisi, Kasım 2009





Kaplan Vakfı ABD'nin 2003 Irak işgali sonrasında ülkede araştırmalarına başlayıp Ürdün'le devam eder. 2005'te Suriye'ye (ABD ile çatışmalar başlar), 2007'de de Türkiye'ye gelir (2007 Türkiye Projesinin başına ABD Büyükelçisi getirilir, büyükelçiler CIA’dır. Seçim yılıdır!). Türkiye'de Göbeklitepe, Çatalhöyük, Gordion, Afrodisias, Kapadokya, Efes, Hierapolis, Kars/Anı, Bergama, Sardes, Karkamış gibi arkeolojik açıdan çok önemli olan bölgelere "para akıtır". Kaplan'lar Türkiye'de kurulmuş olan Ashoka'larla birlikte çalışır. Peki Ashoka'lar kimlerle işbirliği içinde?...




* teyit/org başkanı Mehmet Atakan Foça 2018 de "Ashoka ağına katılmış olmak bize güç ve gurur veriyor", demişti.  Soyadını hak etmeyen bu kişi hem terörist sempatizanı hem de Gazi Mustafa Kemal Atatürk düşmanıdır! “Teyit” etmek isteyenler X (eski Twitter) hesabından kontrol edebilir, @matakanfoca ki bu hesabını kapatmış, ama ekran görüntüleri bulunabilir.

Küreselcilerin(ve siyasetçilerin özellikle 2020-2021'de) dillerinden düşürmedikleri
"Build Back Better (BBB)" sloganı!



Prof.Dr. Semih Güneri bir programda Fransızların yürüttüğü Pazırık kazılarından bir anekdot aktarmıştı. Bulunan eserlerin Hint-Avrupa olmadığını söyleyen Güneri'ye Fransız'ın verdiği cevap: "Parayı ben veriyorum istediğimi söylerim!" idi.

1994'ten beri Luvi-Luvice araştırmaları yapan Luvi Araştırma Ensititüsü'nün kurucusu E.Zangger'ın doktora yaptığı Stanford Üniversitesi'nin Rockefeller Vakfı'yla yakından ilişkisi var! Propaganda Üniversitelerinden olan Cambridge'de araştırmacı olarak çalıştı. Zangger'ın çalıştığı ya da başkan veya üye olduğu dernek ve/veya sivil toplum örgütlerinin arkasına baktığımızda da Rockefeller'ın adını en önde görürüz.

Luwian Vakfı kurulundakiler de masum değil. Örneğin, Dr.Matthias Oertle, İsviçre hukuk firması Lenz & Staehelin'in ortaklarından. Bu hukuk firmasının müşterileri Rothschild, Sachs ve Thyssen'dır. Bu Thyssen'ler kim diye baktığımızda Nazilerin en önemli destekçilerinden olduğunu öğreniyoruz! 

* Thyssen'lar aynı zamanda "Kalaşma" çalışmalarını fonlayandır! Para ve Düdük! Oysa Kalaşma dili sadece bir lehçedir, başlı başına ayrı bir dil ya da etnisite değildir. *

Luwian Studies'in diğer kurucu üyeleri Oxford mezunlarıdır. İngiltere casuslarını nereden seçiyor? Oxford ve Cambridge'ten. Peki Cengiz Özakıncı bu konu hakkında ne demişti? “CAMBRIDGE'in doktora tezi adı altında PSİKOLOJİK SAVAŞ yalanları üretip bunları bilimsel etiketle yaydığı saptamamızın doğru olduğu ve ordunun Cambridge'e PSİKOLOJİK SAVAŞ "research"leri için milyonlarca sterling ödediği Mart 2019'da kanıtlandı. CAMBRIDGE, HARVARD vs. üniversitelerin doktora tezi adı altında Türklüğe, Atatürk'e, Kurtuluş Savaşımıza ve Türk Devrimine karşı gri propaganda ve Tarih Üzerinden PSİKOLOJİK SAVAŞ yürüttüğünü yıllarca söyledik ve 29 Ekim 2018'de onlara bir ATATÜRK DERSİ verdik.”





* Daha fazla bilgi için Cengiz Özakıncı’nın "Atatürk Dersi" adlı kitabı, ya da her cumartesi Kanal B’de yayımlanan ve tekrarını "Tarihin Bilinmeyen Yüzü" adıyla YouTube kanalından izleyebileceğiniz programlarına bakınız.  Bir örnek: "Son altı haftalardır Hans Lukas Kieser'in Cambridge Üniversitesince yayınlanan İngilizcesi "When Democracy Died" ve Türkçesi ("Demokrasi Öldüğünde / Kalıcı Lozan Barışı!") adıyla yayımlanan kitabını irdelemekteyiz. Çünkü: Cambridge Üniversitesinin bu yayınında, Milli Mücadelemize, Lozan'a ve Türk Devrimine yönelik pek çok suçlama ve iftira yer alıyor. Bu iddiaları, suçlamaları, yalanları, iftiraları tek tek ele alarak Akademik Dürüstlük ilkesine uygunluk açısından irdeleyen Cengiz Özakıncı: (1) 30 Aralık 2023 günlü öğrencemizde: bu yayınlarda Akademik dürüstlük ilkelerinin sistematik olarak çiğnendiğini saptadı. (2) 6 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Lozan Barış Antlaşmasına yönelik suçlama, iftira ve saldırıların, başta Cambridge ve Oxford olmak üzere Yale, Harvard gibi dünyaca ünlü üniversitelerden eş zamanlı akademik yayınlarla bir kampanya olarak yürütüldüğünü belgelerle kanıtladı.  (3) 13 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Avrupa'da Mussolini Faşizmi ve Hitler Nazizminin Kemalizmi rol model aldıkları yalanını çürüttü.  (4) 20 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Kurtuluş savaşımızda Ermeni-Rum soykımı yapıldığı, Maraş'ta Ermeni soykırımı, Karadenizde Pontus Rum soykırımı yapıldığı yalanlarını çürüttü. (5) 27 Ocak 2024 günlü öğrencemizde: Kurtuluş Savaşımızda ordumuzun İzmir'i yaktığı ve İzmir'de Ermeni Rum soykırımı yaptığı iftirasını belgelerle çürüttü." link *


Yani Luviciler de birer "Truva Atı”dır! Kısaca, Ay’da Petrol Var’a Hoş Geldiniz!


Mustafa Yıldırım'ın "Türkiye'yi oltadaki balık olarak gören ve 'Oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur' diyen Rockefeller sülalesinin kurduğu sivil örgütler (...) 'Çevre' ve 'tarih mirası'nın anlamı; eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir!" diyerek belirttiği gibidir ortam.

"Örtülü operasyondan açık operasyona geçişin ilk ciddi adımları 1967’de atılmıştı. CIA'in dış ülkelerde çok-kültürlülüğü pekiştirmek için Amerikan üniversitelerinde yoğun bir çalışma başlatmasıyla birlikte kurulan CCF (Congress for Cultural Freedom / Kültürel Özgürlük Kongresi) örgütü, CIA’in oluşturduğu yayın ve konferans örtüsünü kullanarak dış ülkelerde bağlantılar ağı kurmaktaydı. Sözkonusu örtünün ana yapısı, CIA tarafından yönlendirilen, Amerikan akademik dünyasında para karşılığı yarı-gizli araştırmalar ve raporlarla kurulmaktaydı. Bu durum, ABD üniversitelerinde rahatsızlığa yol açınca, 1967’de soruşturma başlatıldı. Soruşturmanın sonunda, bu gibi politik amaçlı operasyonlarda CIA bağlantısının işleri zorlaştırdığı düşünüldü. Tüm dünyada yürütülecek operasyonun finansmanı için özel kuruluşların devreye sokulması programlandı. Aslında bu sözde özel kuruluşlar, 1947’lerden başlayarak Harvard, MIT ve Columbia üniversitelerinde çok özel projelerin para kaynağını oluşturmaktaydılar. Ortalıkta görünenler, CIA elemanları ya da devletin memurları değil Ford Vakfı, Carnegie Vakfı ve Rockefeller Vakfı gibi, çok uluslu şirket örgütleriydi. Yeni tür operasyona duyulan gereksinimin nedenleri şöyle özetlenebilir:

Gizli kapaklı yöntemle, ülkelerin iç dünyasını denetleme ve yönlendirme işlerinin, yarı gizli ve belirli kuruluşlarla ilişkili olarak, yürütülmesi, operasyonun etkisini sınırlandırır; işin içine kitlelerin katılması olanaksızlaşır. Yarı gizli ilişkilerin açığa çıkması, bağımsızlığına ve onuruna düşkün ilgili ülke halkının ABD aleyhine dönmesine yol açabilir. Eski yöntemlerle, gizli ilişkilerle bilgi toplamak, medyaya ve öteki kurumlara, partilere, sağcı-solcu örgütlere gizli yönlendiriciler, kışkırtıcılar yerleştirmek, hem riskli hem de pahalıdır.

ABD çıkarlarına, ikircimsiz hizmet edecek yabancı hükümetlerin iktidarda tutulmaları hem büyük bir parasal harcama gerektirmekte hem de halk kitlesinin desteğini alamayan bu yönetimleri siyaseten ayakta tutmak olanaksızlaşmaktadır. Ayrıca, ABD çıkarlarına ne denli bağlı olursa olsun, bir yabancı hükümete sonsuz güven duymak sakıncalıdır. Önünde sonunda bu yabancı hükümet, bir başka dünya gücünün kendisini destekleyeceği kanısına kapılabilir; ya da denge içinde çok yönlü bir siyaset güderek bağımsız davranma düşüncesine kapılabilir ve ABD’ye olan sadakatini unutabilirdi.

Bu nedenlerle, devlet merkezlerinin egemenlik araçları ellerinden alınıp, halk kitlelerinin merkeze olan güven ve bağlılıkları zayıflatılmalıydı. Ulusal yönetimler, kısa devre edilerek, dünya egemenlerinin NGO Vakıf-Enstitü gibi örgütleri aracılığıyla, kitlelerle doğrudan ilişkiye geçmek, daha ekonomik ve daha kalıcı bir yöntemdir. Bu egemenler adına bir tür uzaktan yönetimdir. İlgili ülkenin örgütleri ve kurumları, bu ilişkileri yerinden ve yerel yönetime destek olarak kabullenip, demokrasi oyununa katılabilirlerdi, İşin ABD iç siyasetinde önemli bir boyutu da, harcanacak paranın yasal, en azından kitabına uygun olmasıydı. (...)

Hemen belirtmeliyiz ki, söz konusu örümcek ağının ilmiklerinde, şu ya da bu niyetle yer almış olanlar bu ağı örenlerin kimliğinden de amaçlarının tümünden de bilgili olmayabilirler. “Sivil” etiketi takınan, “saydamlığı” olmazsa olmaz ilke olarak savunan örgütler, yabancı ilişkilerini, özellikle “hibe” adı altında aldıkları parasal desteği çevrelerine topladıkları kişilerden ve toplumdan saklamaktadırlar. Bu tür destekler almak için uğraşanların, özellikle Türkiye-Kafkasya-Ortadoğu ve Türkiye-Kafkasya-Orta Asya’da “güvenlik” oluşturma ve “demokrasi” kurma örtüsü altında yeni koloniler elde etmek isteyen Batılı devletlerin ve kartellerin aracısı olan örgütlerle ve şirketlerle kurdukları ilişkilere dikkat çekmek gerekiyordu. Dahası, gençleri bu ilişkiler üstüne bilgilendirmenin önemli bir görev olduğu düşüncesiyle hareket edilmiş ve günümüzde moda olan Amerikan usulü sözde akademik bir dille “sistematik” yazma yerine okurun kendi yorumunu yapmasına ve gerekli sonuçları çıkarmasına yardımcı olmak amaçlanmış ve medyatik eksik bilgilendirmenin yarattığı boşluğu doldurmak için olayların sergilenmesine özen gösterilmiştir.

Kesinlikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması gibi bir yöntemden yana değiliz. Ancak toplumsal yaşamımızın yabancının hesabına düzenlenmesine ve toplumun gözünün boyanmasına karşı bir uyanış sağlamanın insanlık görevi olduğu da bir gerçektir." - Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında.


Bilimsel faaliyetlerin arkasında siyaset varsa, o bilimsel faaliyetler bilim olmaktan çıkar. Bu örümcek ağlarına takılanlara da bilim insanı denilemez. Franz Boas'ın da dediği gibidir; "Müşteri her zaman haklıdır!" Kısaca "Grekçi" Rodney Young’un, Caskey'in, Sperling'in ve "Luvici" Zangger’in ya da Pazırık’taki Fransızların (ve diğer bazı yabancı akademisyenlerin) tarafsız olabileceği düşünülemez. Bugün bile parayı verenin düdüğü çalınmakta!



Mustafa Kemal Atatürk ne demişti?  "... mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir... Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki 'Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.' Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin' diyorlardı.'  ...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar."

Herkesi dürüstlüğe davet ediyor ve gerçeğin peşinde olan ama dışlanan gerçek bilim insanlarına saygılarımı sunuyorum. Çünkü çok zor bir iş yapıyorlar. Einstein’ın da dediği gibi: “Önyargıları değiştirmek atomu parçalamaktan daha zordur.” Türkiye'nin milattan önceki döneminde de atalarımız "yerli" konumundadır ve bu gerçekleri araştırıp aktarmak Türkolog Dr. Annemarie von Gabain'ın da dediği gibi "Milli Görevimiz"dir.


Semra Bayraktar, Haziran 2025


Turgay Tüfekçioğlu ile birlikte 16 Ocak 2025’te yaptığımız "Turgay Tüfekçioğlu ile Türk Dili ve Tarihi" YouTube kanalından "ÖLÜG ENE, 2.800 YILLIK TÜRKÇE/link" programında özet olarak bu Casus-Arkeologlara değinmiştim. O programda anlattıklarımın fazlasını eklerle 9 bölüm halinde bloğumda paylaştım ve herkesi "akademi dünyasını" sorgulamaya davet ediyorum....



İlgili

Milli Eğitim”imizi ve daha pek çok bakanlığımızı Amerikalı uzmanlar yönlendiriyor.




26 Eylül 2023 Salı

Örümcek Ağına Takılmak!

 

"Örümcek Ağı"nın ne kadar derin olduğunu görünüz:


Geçen gün (21 Eylül 2023, basın) bulunan yeni yazıt hakkındaki basın açıklaması:

"Çorum'daki Hitit başkenti Hattuşa'da öivi yazılı tabletler okunurken yeni bir Hint-Avrupa dili keşfedildi. Prof. Dr. Daniel Schwemer bu dili, Hitit merkez bölgesinin kuzeybatı ucunda, muhtemelen modern Bolu veya Gerede bölgesinde yer alan Kalaşma ülkesinin dili olarak tanımladı. Yeni dil Luvice, Palaca, Hattice ve muhtelif lehçelerin konuşulduğu imparatorlukta bugüne dek varlığı bilinmeyen bir dil... Kalaşma dilinin Geç Tunç Çağı Anadolusu'ndaki diğer Luvi lehçeleriyle ne kadar yakından ilişkili olduğu, daha ileri araştırmaların konusu olacaktır. Boğazköy-Hattuşa'daki disiplinler arası çalışmalar, Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI), Thyssen Vakfı, GRH Vakfı, Volkswagen Vakfı ve İtalyan Dışişleri Bakanlığı tarafından finanse edilen bir proje olarak yürütülüyor. DAI, İstanbul, Würzburg ve Marburg Üniversitesinden bilim insanları, metnin dokümantasyon ve değerlendirilmesi üzerinde birlikte çalışıyor."


Merkezi İsviçre olan "Luwian Studies"ın kurulunda kimler vardı, hatırlayın;

"Dr. Matthias Oertle (Lenz & Staehelin): İsviçre merkezli 'Luwian Studies Vakıf Kurulu'nda bulunan Dr.Matthias Oertle, İsviçre hukuk firması Lenz & Staehelin'in ortaklarındandır. Bu hukuk firmasının müşterileri Rothschild, Sachs ve Thyssen'dir."

Hmm, Thyssen !

Thyssenları bir araştırın bakalım kökenleri nereye gidiyormuş! - Fritz Thyssen Foundation -

Diğerleri kim peki?...


Para > Düdük

Örnek:

25 Eylül 2023'te 'Gordion'un Unesco Dünya Miras Listesine girdiği açıklandı!

Asur kaynaklarında nuwaum (göçer/göçebe, çadırda yaşayan, çoban) olarak geçen topluluklar pek saygılı(!) Zangger tarafından "Luviler" oldukları iddia edilmiştir. Aynı Zangger kitabında Dares'ten alıntı yapar ve onun alıntısına "Luvileri" ekler! Oysa Dares'in eserinde "Luvi" sözü geçmez! Yani Zangger'in kendi yorumudur ve kendi eklemiştir! Bu sahtekarlığa girer! .. Bu nuwaumlar Anadolu topraklarında Hitit vatandaşı olmayan ve/veya vatandaşı olup sosyal hayatları değişmeden Hitit kanunlarına göre yaşayan diğerleri için kullanılmış bir tanımlamadır; Kaşkalar, Khalublar, Muşkiler, Taballar, vs. gibi. Hititlerin, Asurluların Muşki dediklerine Grek kaynakları Frig der. Ama birçoğunun sorgulamadığı şudur; Hititlerin titizlilikle tuttuğu (kendi çıkarına da olsa) bu kayıtlarda niye Frig'ten bahsedilmez? Ve, Batılılar niye bu Frig adına saplantılıdır? Çünkü Frig HA , Muşki değil! Ve adlar yer değiştirir. Aynı şey "Luvi" için de yapılıyor! Göçer ve farklı bir dil konuşan toplulukların çivi yazısını okuyabileceğini mi sanıyorduk? Hem de okur-yazarı yok denecek kadar az iken! Tabi ki resim yazısı kullanılacaktı, üstelik bölgeden bölgeye anlamları değişen resim yazısı. Luvice dedikleri Kaşkacadır, Muşkicedir, Khalubcadır. Ve lütfen bu tip çalışmaların sponsorlarını sorgulayınız, çünkü parayı verenin düdüğü çalınır. Örneğin, Zangger'in enstitüsündeki kurulda bulunan hukuk firması Rothschild, Sachs ve Thyssen'ı temsil eder! Kökenlerine baktığınızda NAZİleri destekleyenler olduklarını görürsünüz. Örneğin JM Kaplan Vakfı, Türkiye'de sponsor olmadığı yer yok gibi, üstelik de Göbeklitepe, Çatalhöyük, Gordion, Truva, Bergama, Anı gibi önemli merkezler bunlar! Truva'yı kazan Carl Blegen casus-arkeo idi, Gordion'u kazan Rodney Young  casus-arkeo idi. Hatta öğrencilerinden biri Türkiye'de Fullbright'ı kurandır, C.Blegen de Yunanistan'da kurmuştur! JM Kaplan'ın Ashoka ve Gates (Unesco cebindedir) vakıflarıyla da ilişkisi vardır. Ashoka'nın desteklediği Teyit-Türkiye temsilcisi Atatürk düşmanıdır!... "Luvice" ilan edilen, ancak öz Türkçe olan TAPAR (tapara=rule, ruler) (Tr; tapmak, tapınmak, kutsamak, ululamak, büyük saygı, kahramanlaştırmak anlamlarında) sözüne uygun olarak "Batılılara" tapmayınız, niyetlerini, arkalarındaki güçleri lütfen sorgulayınız... 

Ashoka’nın 2018 yılındaki küresel ağına katılan Mehmet Atakan Foça, “teyit.org olarak, bireylerin kilit kurumların şüphe kaslarını tetikleyerek internetteki bilgi kirliliğinin önüne geçmek için çalışamaya devam edeceğiz. Ashoka ağına katılmış olmak bize güç ve gurur veriyor.” ifadelerini kullandı..link:





UNESCO Temelli Ortak Çekirdek "Değerler" Aracılığıyla Dünyanın "Eğitilmesi"
1947 tarihli UNESCO kitabında:  Amacı ve Felsefesi adlı kitabında Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) ilk Genel Direktörü Julian Huxley şunları yazmıştır:
"UNESCO'nun önündeki görev... tektir. Bu görev, kendi felsefesi ve fikir geçmişi ve kendi geniş amacı olan tek bir dünya kültürünün ortaya çıkmasına yardımcı olmaktır. Bu, tarihte ilk kez dünyanın birleşmesi için gerekli iskele ve mekanizmaların hazır hale gelmesi bakımından son derece elverişlidir.... link:


***


Kalaşmalar'dan pek fazla bahsedilmez, çünkü bilinmeyenlerdendir.
Geçtikleri yerler ise Kaşka ve Tegarama (Togarma) olan bölümlerdir.

*

Kalaş adı Afganistan'da yaşıyor. Ancak bazılarının iddia ettiği gibi "Grek" değillerdir. Makedonyalı İskender Doğu Seferini İran coğrafyasındaki işgalini tamamladığında "Grek paralı askerleri"yle değil "Doğulu" askerleriyle, hatta "İskit Türkleriyle" doğuya devam etmişti. Afganistan'daki Kalaşlarla ilgili bir makale ektedir...

"Yunanlıların iddiasına göre; "Kalaşlar, Yunan Makedonu'dur ve dolayısıyla "Yunanlıdır."
- Milletlerarası İlişkilerde Yunanlılaştırma Faaliyetlerine (Asimilasyona) İlişkin İki Örnek: Kalaşlar ve Gagavuzlar. 



***
Mustafa Kemal, 6 Mart 1922; 
"... mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir... Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki 'Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.' Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin' diyorlardı.'  ...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar."(Meclis konuşmasından./ İş Bankası Kültür Yay./TBMM Gizli celse zabıtları cilt 3)


İlgili:


1 Ocak 2023 Pazar

Türkiye'deki Casus Arkeologlar

 

Gordion Megaron 3'te bulunan işlenmiş fildişi plaka, MÖ 800 .
Buradaki süvari için her ne kadar "Frig" deseler de o bir "Frig" değil, Kimmer ya da Saka-Türk.
Başlığı ve süvariliği her şeyi anlatıyor, tıpkı Pazırık'taki gibi (solda).


"Asker, diplomat, siyasetçi ve işadamı vatanseverlik bağlılıklarını sıradan günlük ahlakın üzerine çıkarırlarsa ve casus olarak hizmet ederlerse belki mazur görülürler. Sadece modern toplumun hâlâ uyduğu ahlak kurallarını kabul ederler. Ancak bilim insanı öyle değildir. Hayatının özü gerçeğe hizmettir." - Franz Boas, 1919

Amerika'daki akademik antropolojinin babası Franz Boas'ın "Casus Olan Bilim Adamları" başlığı altında 20 Aralık 1919'da "The Nation (Ulus)"da bir mektubunu yayınladı. Boas, dört Amerikalı antropoloğun Birinci Dünya Savaşı sırasında Orta Amerika'da casusluk yaparak profesyonel araştırma pozisyonlarını kötüye kullandıklarını iddia etti. Eylemlerini şiddetle kınadı ve "casusluk faaliyetleri için bir örtü olarak kullandıkları bilim fuhuş-bilimi" olmuştur", dedi.

Batılıların projesi olan "Hellenizm" sadece arkeoloji ile ilgilenmiyordu. Amaçları hem kendilerine bir geçmiş, hem de Greklere ulusal bir kimlik yaratmaktı. Ama "görevleri" aynı zamanda kendilerinden olmayanları da "medeniyetsiz" olduklarına ikna etmekti. Ötekilere ait ne varsa kendilerine mal olacaktı. Böylece Yanıltma Sanatı uygulandı.

1932-38 arası Truva'da kazı başkanı olan Carl W. Blegen'in "The United States and Greece (1948 - Amerika ve Yunanistan)" adlı hiç yayınlanmamış raporu "Grek"lerin neden ABD için önemli olduğuyla ilgiliydi. Bu rapora göre de ABD adımlarını sessizce atarak pençelerini geçirdi.

Yunanistan'da Fulbright Programı'nı kuran Carl Blegen casus muydu, belki, ama onun öğrencileri kesinlikle casustu. Jerome Sperling İstanbul'da, John Caskey İzmir'de ABD adına casusluk yapmıştı. 1930'larda Sperling ve Caskey de dahil casus arkeologlardan Marion Rawson ile Dorothy Cox da Blegen'in başkanlığında Turova'da çalışmıştı.

John Franklin Daniel III mesela, 1940'da Pennsylvania Üniversitesi'ndeydi, bölümü ise Klasik Arkeolojiydi. 1942'de OSS'in Yunan Masası'nda görev aldı. CİA'nın adamıydı. 1948 de Young ile birlikte Gordion kazılarında bulundu. 1948'de Gordion'da öldü ("ölümü şüpheli" iddiası var). Tarsus kazılarında ise Hetty Goldman ile birlikte çalıştı. Hetty Goldman ise "Goldman-Sachs (!)" ailesindendi. Ayrıca eğitim sistemimizi allak bullak eden Fulbright Programı'nı casus-arkeolog John Franklin Daniel III kurmuştu. (Her ne kadar 1949'da kuruldu deseler de, Fulbright kuruluşu Daniel'e dayanır!)

Gordion'da kazı başkanlığı yapmış Rodney Stuart Young'a gelelim. OSS'nin (Stratejik Hizmetler Ofisi) Mısır masası başkanıydı. Türkiye'de İzmir, Aliağa ve Kuşadası'nda da ofisleri vardı. Aliağa için "Boston", Kuşadası için "Key West" rumuzu kullanıldı. Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan arasında mekik dokudu (ne dokuduğu malum!). Young 1974'te şüpheli bir trafik kazasında öldü.

Bugün Gordion hâlâ Pennsylvanya Üniversitesince kazılıyor ve sponsorları da Kaplan'lar! ("Frig" diyerek devam ediyorlar!).

Turova ve Gordion'da çalışan Brian Rose bu yıl Gordion'u UNESCO Dünya Miras Alanı'na dahil etmek için çalışıyor, ama UNESCO kimdir ve kim için çalışır?

1994'ten beri Luvi-Luvice araştırmaları yapan Luvi Araştırma Ensititüsü'nün kurucusu E.Zangger'ın doktora yaptığı Stanford Üniversitesi'nin Rockefeller Vakfı'yla yakından ilişkisi vardı! Propaganda Üniversitelerinden olan Cambridge'de araştırmacı olarak çalışmıştı. İngiltere ise casuslarını Oxford ve Cambridge'ten seçiyordu. Zangger'ın çalıştığı ya da başkan veya üye olduğu dernek veya sivil toplum örgütlerinin arkasına baktığımızda da Rockefeller'ın adını en önde görüyorduk.

Luwian Vakfın kurulundakiler de masum değildi. Örneğin, Dr.Matthias Oertle, İsviçre hukuk firması Lenz & Staehelin'in ortaklarındandı. Bu hukuk firmasının müşterileri Rothschild, Sachs ve Thyssen'dı. Diğer kurucu üyelerden Dr. Jeffrey Spier ise Oxford mezunuydu. Dr. Jorrit Kelder da Leiden ve Oxford Üniversitesi'nin değerli bir üyesiydi. Yani Luviciler de birer "Truva Atı"ydı!

Mustafa Yıldırım'ın "Türkiye'yi oltadaki balık olarak gören ve 'Oltadaki balığın yeme ihtiyacı yoktur' diyen Rockefeller sülalesinin kurduğu sivil örgütler... (...)... Çevre' ve 'tarih mirası'nın anlamı, eylemlere parasal yardımda bulunanların çıkarına göre değişmektedir! (s.67/9)" diyerek belirttiği gibiydi ortam...

Bilimsel faaliyetlerin arkasında siyaset varsa, o bilimsel faaliyetler bilim olmaktan çıkıyordu. Bu örümcek ağlarına takılanlara da bilim insanı denilemezdi. Franz Boas'ın da dediği gibi "müşteri her zaman haklıydı"!

Kısaca Carl Blegen, Rodney Stuart Young, Dorothy Cox ve diğerlerinin tarafsız olabileceği düşünülemez. Bugün bile parayı verenin düdüğünü çalıyorlar....

Özü, gerçeğin peşinde olan ama dışlanan gerçek bilim insanlarına saygılarla,

Semra Bayraktar (SB)



* Classical Spies: American Archaeologists with the OSS in World War II Greece - Susan Heuck Allen

* Soldiers of Science--Agents of Culture: American Archaeologists in the Office of Strategic Services (OSS) - Despina Lalaki

* Blegen's United States and Greece

* Ekteki makalede bahsedilen Dorothy Rawson ("Dorothy Rawson, a member of Blegen’s team") ile  Marion Rawson Turova'da Carl Blegen emrinde çalışmış casuslardır ( Troy Excavation Final Reports, 2018 - Carolyn Aslan )... 

Dorothy and Marion Rawson
The Misses Dorothy and Marion Rawson returned to the State on the SS.Conte Grande Monday after devoting two months to fascinating archaelogical research on the ancient site of Troy as members of an expedition headed by Mr. Carl Blegen, professor of classical archaeology in the Gradute School of Arts and Science of the University of Cincinnati. In addition to Mr. and Mrs Blegen and Dr. and Mrs. R.K. Hack, the congenial group who enjoyed this period of scholarly explacation included Dr. and Mrs William T. Semple, who joined the party in Athens in the spring; Mr. John Caskey, Mr Watson Smith and Professor Dorpfield of Germany. Missess Rawson will visit their aunt, Mrs. Joseph Rawson, at her summer home in Devon, Long Island, and friends at favorite resorts in the East before they return to Cincinnati the latter part of August.

Dorothy ve Marion Rawson
Bayan Dorothy ve Marion Rawson, Cincinnati Üniversitesi Sanat ve Bilim Fakültesi'nde klasik arkeoloji profesörü olan Bay Carl Blegen'in başkanlığındaki bir keşif gezisinin üyeleri olarak Turova antik kentinde iki ay boyunca büyüleyici arkeolojik araştırmalar yaptıktan sonra Pazartesi günü SS.Conte Grande gemisiyle Eyalet'e döndüler. Bay ve Bayan Blegen ile Dr. ve Bayan R.K. Hack'in yanı sıra, bu bilimsel keşif döneminin tadını çıkaran samimi grupta, ilkbaharda Atina'da gruba katılan Dr. ve Bayan William T. Semple; Bay John Caskey, Bay Watson Smith ve Almanya'dan Profesör Dorpfield yer aldı. Bayan Rawson, Ağustos ayının ikinci yarısında Cincinnati'ye dönmeden önce Long Island, Devon'daki yazlık evinde teyzesi Bayan Joseph Rawson'ı ve Doğu'daki gözde tatil beldelerindeki arkadaşlarını ziyaret edecek.

"Türkiye'deki en iyi adamımız" dedikleri casus-arkeo Dorothy Cox ise  casus-arkeo Rodney S.Young ile birlikte Gordion'da çalışmıştır.


* UNESCO Dünya Mirası Alanı Olmak, "Tek Dünya Kültürü/Devleti"!

"The task before UNESCO... is single. The task is to help the emergence of a single world culture with its own philosophy and background of ideas and with its own broad purpose. This is opportune, since this the first time in history that the scaffolding and the mechanisms for world unification have become available..." Julian Huxley, the First Director-General of  the United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization (UNESCO). From the book he wrote "UNESCO:  Its purpose and Its Philosophy, 1947"

"Conclusion: That task is to help the emergence of a single world culture, _ with its own philosophy and background of ideas, and with its own broad purpose. This is opportune, since this is the first time in history that the scaffolding and the mechanisms for world unification have become available, and also the first time that man has had the means (in the shape of scientific discovery and its applications) of laying a world-wide foundation for the minimum physical welfare of the entire human species. And it is necessary, for at the moment two opposing philosophies of life confront each other from the West and from the East, and not only impede the achievement of unity but threaten to become the foci of actual conflict...."


"Sonuç:

Bu görev, KENDİ FELSEFESİ VE FİKİR GEÇMİŞİ VE KENDİ GENİŞ AMACI OLAN TEK BİR DÜNYA KÜLTÜRÜNÜN ORTAYA ÇIKMASINA YARDIMCI OLMAKTIR. Bu, tarihte ilk kez dünyanın birleşmesi için gerekli iskele ve mekanizmaların mevcut olduğu ve aynı zamanda ilk kez insanoğlunun tüm insan türünün asgari fiziksel refahı için dünya çapında bir temel atma araçlarına (bilimsel keşif ve uygulamaları şeklinde) sahip olduğu bir dönem olduğu için elverişlidir. Ve bu gereklidir, çünkü şu anda Batı'dan ve Doğu'dan iki karşıt yaşam felsefesi karşı karşıyadır ve sadece birliğin sağlanmasını engellemekle kalmayıp gerçek bir çatışmanın odağı olma tehdidini de taşımaktadır.

Bu iki felsefeyi iki süper milliyetçilik olarak ya da bireyciliğe karşı kolektivizm olarak ya da Amerikan yaşam tarzına karşı Rus yaşam tarzı olarak ya da kapitalizme karşı komünizm olarak ya da Hıristiyanlığa karşı Marksizm olarak ya da yarım düzine başka şekilde kategorize edebilirsiniz. Geriye bunların karşıtlığı ve her birinin etrafında milyonlarca insanın yaşamlarının, düşüncelerinin ve siyasi arzularının kristalleştiği gerçeği kalıyor. Bu çatışma önlenebilir mi, bu zıtlıklar uzlaştırılabilir mi, bu antitez daha yüksek bir sentezde çözülebilir mi? Ben bunun sadece olabileceğine değil, evrimin amansız diyalektiği sayesinde gerçekleşmesi GEREKTİĞİNE de inanıyorum - ancak bunun bir başka SAVAŞTAN önce mi yoksa sonra mı gerçekleşeceğini bilmiyorum. Çünkü başka bir savaş, insanlığın ilerleme yürüyüşünü yüzyıllarca geriye götürecek kadar korkunç olacaktır. Açık bir çatışmayı önlemek için bu senteze zamanında ulaşma görevinin Unesco'nun öncelikli amacı olması gerektiğine inanıyorum.

Bu amaç doğrultusunda ister teolojik dogma, ister Marksist dogma, ister felsefi dogma ya da başka bir dogma olsun, dogmadan kaçınmalıyız: Doğu ve Batı, birbirlerine sadece geçmişin sabit fikirlerini savururlarsa, gelecek için bir temel üzerinde anlaşamazlar. Çünkü dogmalar budur - belirli bir çağın baskın düşünce sisteminin kristalleşmesi. Bir dogma elbette denenmiş ve geçerli deneyimleri kristalize edebilir: ama eğer dogma ise, bunu katı, uzlaşmaz ve hoşgörüsüz bir şekilde yapar. Daha iyi bir terim bulamadığım için doktrin olarak adlandırdığım şey de geçerli deneyimleri somutlaştırabilir: ancak esnek olabilir, büyüme, gelişme ve uyum sağlama kapasitesine sahip olabilir. Bazı dogmalar diğerlerine göre daha yakın bir geçmişi temsil edebilir; ancak bu onları daha az katı ve dolayısıyla daha az tehlikeli bir şekilde güncelliğini yitirmiş, karşıt sistemle uzlaşmaya daha az elverişsiz hale getirmez. Eğer ilerleme kaydetmek istiyorsak, dogmalarımızı kristalize etmemeyi öğrenmeliyiz.

Günümüzün iki karşıt felsefesi temelde tek bir noktada farklılık göstermektedir: birey ve toplum arasındaki ilişki. Ancak bu temel farklılık, Unesco'nun ilgilenmek zorunda olduğu her alanda olduğu gibi diğer birçok alanda da farklılıklar yaratmaktadır. Farklı ahlak anlayışları ve etik sistemleri; farklı eğitim yöntemleri; sanatın toplumdaki rolüne ilişkin farklı anlayışlar; farklı ekonomik sistemler; bilimi ulusal yaşamla bütünleştirmenin farklı yolları; temel insan özgürlüklerine ilişkin farklı yorumlar; uluslararası işbirliğinin olanaklarına ve sınırlarına ilişkin farklı anlayışlar ortaya çıkarmaktadır. Bu farklılıkların, kendilerini dogma olarak ifade etmelerine, katı toplumsal sistemlerde somutlaşmalarına ve siyaset ve iktidar terimlerine dönüşmelerine izin verildiği takdirde silahlı çatışma olmaksızın uzlaşmaz hale gelecek olmalarına rağmen, ilke olarak uzlaştırılabileceklerine inanıyorum. Açılış bölümlerimde taslağını çizdiğim gibi, bireyin tam gelişiminin daha ileri evrimsel ilerlemenin temel amacı ve ölçütü olarak kabul edilmesine rağmen, toplumun uygun şekilde örgütlenmesinin bu ilerlemenin vazgeçilmez mekanizması olarak kabul edildiği bir tür evrimsel hümanizm çizgisinde uzlaştırılabilirler. 

Bir başka deyişle, toplum bireylerde somutlaşan değerlerle karşılaştırılabilecek hiçbir değer barındırmaz; ancak bireyler toplumla ilişkileri dışında anlamsızdır (her ne kadar bu toplum ulusu hem zaman hem de mekan olarak aşsa da) ve ancak kendini aşarak, benliğini diğer benlikler de dahil olmak üzere diğer gerçekliklerle iç içe geçirerek tam bir öz gelişim sağlayabilir. Dolayısıyla sorun metafizik ya da dogma değil, esasen pratiktir - iki somut gerçeklik kümesinin - bireysel insan varlıkları ve insani toplumsal örgütler - iddialarının en iyi nasıl ayarlanacağı ya da daha iyi nasıl uzlaştırılacağı. Buna göre, bu uzlaşmaya iki yönden yaklaşılabileceğine inanıyorum. Yukarıdan ve dışarıdan, entelektüel bir sorun olarak, prensipte bir anlaşma sorunu olarak yaklaşılabilir: ve aşağıdan ve içeriden, pratik bir sorun olarak, eylem yoluyla bir anlaşma sorunu olarak da yaklaşılabilir. Dünya potansiyel olarak tektir ve insan ihtiyaçları onun her parçasında aynıdır - onu anlamak, kontrol etmek ve ondan zevk almak. Unesco'nun eğitim, bilim ve kültürü teşvik ederek bu ihtiyaçları karşılamak için yapabileceği her şey, birleşik bir yaşam ve hayata bakış biçimine doğru atılmış bir adım, ihtiyacımız olan birleşik felsefenin temeline bir katkı olacaktır.

Ve son olarak, Unesco gibi hem insanın yüksek faaliyetlerini hem de bunların pratik uygulamalarını teşvik etmekle ve bunu uluslararası ölçekte yapmakla görevli bir kurumun, bu ikili yaklaşımı gerçekleştirecek ve böylece bu gerekli uzlaşma sürecini hızlandıracak en olası kurum olduğuna inanıyorum." -HUXLEY



* Kaplanlar BBB, Ashoka ve B&MGates vakfı ile de içli dışlıdır. The J.M. Kaplan Fund

Sanırım BBB'nin ne olduğunu açıklamama gerek yok. Varsa da WEF (Dünya Ekonomik Forumu)'i araştırınız.



* Bill Gates, UNESCO ile İşbirliği Yapıyor




Unesco'nun bazı ortakları:

Merkezi Rockefeller NY Binasında olan WMF (Dünya Anıtlar Fonu) ile WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı) Unesco'nun ortaklarındandır. WWF'in kurucuları :1) Hollanda kralı Alexander'ın babası Prens Bernhard (ki Bilderberg'in de kurucularından ve kendisi Nazi-SS subayıydı. Bilderberg ayrıntıları için Erol Bilbilik'e bknz.). 2) İngiltere kralı Charles'in babası Prense Philip (ki Yunanistan'ın da prensi idi. Kızkardeşi ve eşi de Nazi partisine üyeydi. Hatta eşi/kuzeni Kraliçe Elizabeth'in Nazi selamı verdiği de kayıtlıdır.) 3) Julian Huxley (Unesco'nun ilk müdürü) 4) Godfrey A.Rockefeller (dedesi William Rockefeller, Chicago Universitesini ile Standard Oil'ı kuran meşhur John D. Rockefeller'in kardeşidir. John D.Rockefeller'in torunu David'in sadece 2008 yılında Harvard Üni'sine bağışı 100 milyon dolardır.)

Ayrıca David Rockefeller Fonu, Ford Vakfı, JM Kaplan Fonu ve Teagle Vakfı'nın ortaklaşa yürüttükleri Hapishane Programı da bu ailelerin içli dışlı olduklarını gösterir.


"Hiçbir şey güçten daha afrodizyak değildir" "Petrolü kontrol edersen ülkeleri, gıdayı kontrol edersen halkı kontrol edersin." Kissinger 1974

David Rockefeller > Henry Kissinger > Klaus Schwab (WEF)


Örümcek Ağında Olmak, işte böyle bir şey!



İlgili:

Tell-Half'ta bulunan Türk Taşbabaları ve Casus Oppenheim



Arkeolog Max Freiher von Oppenheim ve Doğu Haber Ajansı

Sözde Frig Kurganlarıyla Bedizler

Bevdos-Beudos-Bediz

Kaşka ve Muşki

Frigyalı Midas - Muşkili Mita

Marsias'ın Flütü ve Efsanelerin Telif Hakkı

Pazırık'tan Gordion'a Türk Dünyası - 1/4


Gordion Kurgan P - Pazırık Kurganı


"...defin odasının yanlarda ve çatıda çift duvarlı olması, bu odanın iç düzenlemesi, bazı eşyaların masalara konulması ya da duvara asılması, bazı kapların öteki dünyada yenilecek yemekleri simgeleyen yiyecekle dolu olması, ağaçtan oyma lahit, cesedin yatırılış biçimi, tabut içinde keçe ve tekstil malzemenin bulunuşu, defin odasının öteki dünyada yaşanacak bir ev gibi düzenlenişi, kullanılan masalar, sehpalar v.b. mobilyalar, tunç veya diğer çeşitli eserler, hatta kaplar üzerindeki kısa yazı ve işaretler bakımından, rahatlıkla, Proto-Türk ve Türk kurganlarının defin odaları, bu odaların öteki dünyada yaşanacak ev gibi düzenlenmesi, bunlarda ölünün muhafaza şekli ve mezar odasının tefrişatı ve defin odasındaki çeşitli eşyaları ile karşılaştırılabilirler. Bu yapıldığında pek çok benzerliğin olduğu ve frig kurganlarının İç Asya ve Kuzey Karadeniz bozkırlarındaki ağaç defin odalı yapılarla aynı soydan olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır."

Prof.Dr.Yaşar Çoruhlu
Eski Türklerin Kutsal Mezarları: Kurganlar
(İşte gerçek budur- SB)





31 Ekim 2015 Cumartesi

Polo ya da Çögen Çevgen





- MÖ.6.yy'dan beri oynanan "oyun" Türklere aittir, batılıların Polo dediği Çevgen/Çöğen bir "Binici Eğitimi" olmasının yanı sıra eğlence amaçlı olarak da icra edilmiştir.


- Şehname'de Persler ile Turanlar karşılıklı bir maç yapar ve "acemi" olan Türkler kazanır...Darius'un İskender'e çevgan gönderdiği de yazar. Bunu İskoçya'da Kral Alisaunder (yani Alexander) epiğinde ve Shakespeare'de V.Henry'de kullanmış. Şehname'nin yanlı tarih ile 11.yy'da yazıldığı göz önünde bulundurulmaz, bölgenin eski sakinleri olan Part / Saka / İskit Türkleri de, ama bütün kaynaklarda Polo'nun Persliler tarafından icat edildiği anlatılmaktadır. Lakin bazı kaynaklarda pers'in sadece coğrafya olarak verildiğini okudum...


- Polo, Hunlarla Himalaya'dan Hindistan'a girmiştir. Babür Türkleriyle pekişmiştir.


- Çinlilerin Polo ile tanışmaları Türk olan Tang Hanedanlığı dönemine rastlar ve Türkler gibi Süvarilerini eğitmek için kullanmışlardır. 


- Selçuklu ve Osmanlı döneminde keyifle oynanan çevgen, 12.yy'da Doğu Roma'da asiller tarafından da oynanmıştır.


- Türk kadınlarının da erkekleri zorlayacak şekilde oynadığı bilinmektedir.


- Hz.Hüseyin'in şehit edilmesinden sonra başının çevganla oynanmasından sonra yasaklanan oyun, zamanla Müslüman-Türk camiasını özellikle de Türkiye'yi etkilemiştir. Tabii Türk'ün attan inmesi de...


- 1850'li yıllardan sonra Hindistan'dan sömürgeci İngilizlerin tekeline geçmiştir.


- Artık bir batı ve zengin sporu olan Çöğen'e, yani  ATA Sporuna sahip çıkamadık, süvarilerimize sahip çıkamadığımız gibi...AMA...


- Azerbaycan Türkleri sahip çıktı ; Çevgân/Chovgan (Eski Karabağ atı- spor oyunu) şeklinde 2013 yılında, UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne girmiştir.


- Böylece İran, Çin, Hindistan ve İngiltere bu oyunun kendilerine ait olduğu iddialarını da boşa çıkarmıştır.


- Zafer Türk Dünyası'nındır.





GÖNÜL RAHATLIĞI İLE BİZİM DİYEBİLİRSİNİZ....





Polo/çevgân’ ın proto tipinin ortaya çıkışı ve kıtalararası yaygınlaşması hakkında birçok yorumlara  rastlanılmaktadır. Yorumların birçoğu polonun ortaya çıkışında, Türk toplumlarının tarihi rolünü görmezlikten gelmekte ya da çok sınırlı rol biçmektedirler.



Özellikle bazı araştırmacılar çevgânın kökeni konusunda engin ve zengin “Türk Atlı Kültürü”nü, bu kültürle kurulmuş güçlü devlet ve medeniyetlerini, geleneksel zemini poloya benzeyen onlarca binicilik sporlarını görmezlikten gelmeleri ilginçtir. Daha da ilginci; çevgânın proto tipinin doğduğu Asya bozkırlarında, o zamanın henüz devletleşmemiş bazı halklarını gösterirlerken, onlara uzun yıllar gelişmiş atlı kültürleriyle hükmeden Türkleri göstermemeleridir.



Bu taraflı ya da önyargılı durum, Türkiye ve Türk dünyasındaki uzmanları ciddi araştırmalara sevk etmiştir. Ayrıca, konuyla ilgili getirilen yorumlarda, araştırmacılardan oyunların ritüel, törensel ve ya sosyo-ekonomik kökenlerinin tarafları olmamaları beklenir. Oyunun ilk ortaya çıkışı ve gelişim sürecinin doğasına yönelen bakışın tarafsız ve objektif olması, bilim teorisinin temellenmesi doğrultusunda ve kaynağını kendi karakteriyle doğru yansıtması beklenir. Bu bağlamda polo/ çevgânın ortaya çıkışı, geçirdiği aşamalar tarihi ve sosyalizasyon süreci dikkate alınarak açıklanmaya çalışılacaktır. Bu araştırmada, Türk dünyasına verilmeyen polonun tarihi rolü; verilerek dünya spor literatürlerinde hak ettiği bir şekilde yer alması amaçlansa da, bunun kolay olmayacağı bilinmelidir.



Çevgân/Poloya Terminolojik, Tarihi ve Sosyalizasyon Sürecinden Bakış XIX. asrın ikinci yarısında çevgân ile Assam, Burma, Manipuri gibi Hindistan’ın kuzey bölgelerinde tanışan İngiliz askerleri, Hint yerlilerinin “sağol kangei” dedikleri bu spora, Tibet’ten gelen çok daha kısa olan adı seçerler ve “polo” derler. Polo, Tibet dilinin Batlı dialektinde “pulu” yani “top” anlamına gelmektedir. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki eski metinlerde  “çevgân” olarak geçen bu oyuna, XIX. asrın sonları ve XX. asrın başlarında Türkler’in “çöven/çöğen”, “çevgen”,  “çevkan”, “çöken”, “çöğan”, ve “çöğen” dedikleri görülürken, günümüz Türkistan’ında da yine “çevgen” denildiği görülebilmektedir.



Kaşgarlı “çevgân” kelimesini açıklarken karşılığını “çevgen” olarak belirtmektedir. Yine Kaşgarlı “talas” sözcüğünü açıklarken “At yarışında, top oyununda, (çevgende) meydanın çevresine dikilen ip” olarak tarif etmekte, yine “topık” terimini açıklarken “çevgen ile vurulan top, topaç” ifadesini kullanmaktadır. Kaşgarlı “top”  kelimesini “topık” kelimesinin kısaltılmışı olarak belirtir ve yine “eğtürdü” kelimesini açıklarken “ucu eğri ve ya ucu eğdirilmiş ağaç sopa ve bu sopayla çöğen oynanır” ifadesini kullanır.



Görüldüğü gibi “çöğen/çevgen/çöven” ucu eğri ağaçtan yapılmış sopa olup bununla çevgen/polo oynanır. Yani  bu sopayla top çevrilir. Dolayısıyla oyun adını bu sopadan almaktadır ve Türklerin bu oyuna niçin çevgen/çöğen/çöven dedikleri anlaşılabilmektedir. Bu kelimelerin Farsça ve Türkçe dillerindeki etkileşim ve Arap alfabesinin bu dillerde kullanılması, terimin açıklanmasını gösterebilecek durumdadır. Bilindiği gibi 1056 yılından itibaren Türk dili özellikle edebiyat alanında Farsçadan etkilenmeye başlamıştır. Arapların “savelcan”, Bizanslıların “tzunkanion”, Çinlilerin “pu-lo”, Japonların “ki-yu” dedikleri polo oyununa, Türk ve Farslar’ın etimolojik bağlamda açıklayıcı olabilen ve aynılığı görülebilen “çöğen” ve çevgân kelimesini kullanmışlardır.



Çevgânın yazılış şekli Farsça “çaugan” olarak okunabilmektedir. Türkçede daha ziyade “çöğen” okunuşu, kelimenin kökeninin aynılığını gösterebilmektedir. XIV. yy. itibaren Arapça ile Farsça tamlama sözcüklerinin Türk edebiyatında arttığı yönünde edebiyatçılar hemfikirdir. Hatta Türk divan edebiyatı Fars ve Arap edebiyatı ile sadece dil bakımından değil, kültürel etkileşimin yanında efsanevi aşklar, tasavvuf ve dini konular gibi bazı unsurları ortak işlediklerinin görülebilmesi doğaldır. Bu etkileşimden çöğen de kendisine düşen payı almış ve çevgen sopası, topu, sahası vb. unsurlar özellikle Osmanlı şairlerince bazı benzetmeler yapılarak kullanılmıştır.



Türkler XI. Yy. başlarında İran topraklarına geldiklerinde ve Selçuklu Devleti’ni kurduklarında İran’ı temsil eden siyasi, askeri, ekonomik ve idari herhangi bir gücünün henüz olmadığı bilinmekteydi. Çünkü Türkler oralara geldiklerinde Emeviler 400 yıl önce İran’ı temsil eden Sasani Devleti’ni ortadan kaldırmışlardı. 1040 Dandanakan Zaferi’nden sonra Selçuklu Türkleri, İran, Azerbaycan, Irak ve Suriye de tamamen hâkim olmuşlar, hatta 1071 Malazgirt Zaferi ile de Anadolu’yu vatanlaştırmışlardı.



Kaşgarlı ünlü eseri DLT’ü kaleme aldığı aynı yıllarda (1070), siyasi gücü hiç olmayan Farslardan, Türklerin özellikle atlı kültür unsuru alacak kadar bir beraberlikleri olmamıştır. Türklerin hâkimiyetinde olan bu coğrafyada, kendisine tabi olan Fars ve Arap unsurlardan yukarıda da belirtildiği gibi bazı kelimeleri alıp kullandıkları bilinir. Ancak, çevgân gibi kelimelerin kullanılması, dilerinde olmadığı için değil, tâbi unsurları daha iyi anlamaları ve idareye ısınmalarını temin için olabilir. O tarihlerde atlı kültüre ve bu kültürün ürünü olan çok sayıda binicilik sporlarına hâkim Türkler, kendi himayesine aldığı devletsiz bir azınlığın, bu tarihten 100 yıl sonra kullandığı (Firdevs) bir kelime (çevgân) ile Büyük Türk Atlı Kültürü’nü görmezlikten gelmeleri düşündürücüdür.



Pers şair Firdevsi, “M.Ö. 600’de oynandığı var sayılan bir maçı tarif etmiştir. Bununla birlikte Firdevs 1500 yıldan fazla bir süre sonra bunu yazmıştır. Bu nedenle tarifi tarihi olarak doğru olmayabilir”(*23). Bunu söyleyen otoritelerin dışında, dünyanın en ciddi polo kurumlarının sitelerinde, yine aynı tarihlerde (M.Ö. 600) Türkmenler ile Perslerin karşılıklı polo maçı oynadıklarını; Türkmenlerin Persleri/Farsları/İranlıları yendiklerini açıkça belirttiler ve bu maçların dünyanın ilk polo maçı olduğunu yazarlar. (*24)



Dünyada bilinen ilk maçı kazanacak kadar mahir olan bir kavmin adını, polonun proto tipinde ve özellikle organizasyonunda geçirmemekte ısrarlı gözüken sözde otoriteler, bu maçın mağlubuna polonun ortaya çıkışını mal etmelerine şaşırmamak elde değil. Bu yorumların polo otoritelerine nasıl yakışacağını kendilerinin irdelemesi gerekmektedir.



Spor otoriteleri ve özellikle sosyologları; bir toplumda çağdaş ve ya geleneksel bir sporun, o toplumun “ata sporu” olabilmesi için, söz konusu sporun o toplumun sosyal yapı ve yaşayışlarının her safhasında yer alması gerekir derler. Yani söz konusu sporun o toplumun sanat, edebiyat adet ve geleneklerinin teşekkülünde mühim bir yer teşkil etmesi gerektiğini belirtirler.(*25)



Bu bağlamda bakıldığında; çöğenin özellikle Türkistan coğrafyasındaki Türker’in sosyal yapı ve yaşayışlarının her safhasında görülebilmekte; aynı zamanda Türk minyatür sanatı, edebi metinler, temel eserler, divan edebiyatı, Yunus gibi ozanlarının eserlerinde de görülmektedir.



Polonun dünyanın en eski takım sporlarından biri olduğu ve Asya kökenli olduğu konu artık otoritelerce tartışılmamaktadır. Türk-Moğol halkları arasından çıktığı birçok kaynaklarca belirtilse de, muhtemelen gözüyle bakılmaktadır. Buna rağmen polonun ilk formunun İç Asya/Orta Asya’dan Çin’e, Japonya’ya, Tibet’e, Hindistan’a, Bizans’a ve Mısır’a yayıldığına dair kesin ifadeler yer almaktadır. Bu yorumun yüzeysel bakışının Türklerin lehine poloyu çevirdiği gözükse de, biraz irdelendiğinde çelişkilerle karşılaşılacaktır. Örneğin, polonun Hindistan’a gidişini Moğol olan Babür’e bağlarlar. Hâlbuki Babür kendi ifadesiyle “bir Moğol değil Türküm” demektedir. Kaldı ki, polonun dünyanın ilk takım sporu olması da tartışılır. Çünkü polo atla oynanır, atın evcilleştirilmesi, koşum takımının icadı vs. çok süreç istemektedir.



Batı dünyası poloyu M.Ö. VI. Asırda Türkmenlerin oynadığını açıkça belirtseler de, sonraki yıllar içinde oyunun Türkler tarafından oynandığına dair pek malumat vermezler. Oysa belirtildiği gibi Türkler bu oyunla XIX. asrın başlarına kadar literatürlerde hak ettiği yeri alabilecek kadar meşgul olmuşlardır. Fakat polonun Türkistan ile Türkiye’de oynanışında bir sınıfsal kaygı görülebilir. Çünkü Türkmenistan’da halkın her kesimi polo oynarlarken, Küçük Asya ve batı Türklerinde sosyal statüsü üst düzeyde olanların oynadığı görülebilir. Poloya “kral oyunu” ve ya “oyunların kralı” denmesinin nedeni de bu olabilir. Oysa böyle bir deyime Türkistan coğrafyasında rastlanılmamıştır.



Tarcan 1911 yılında Sivas ve Erzurum yörelerinde çöken adıyla oynandığını söylese de, bu konuda herhangi bir kayda şimdilik rastlanılmamıştır. 1820 tarihinden sonra çöğenin Türkiye’de Türkler tarafından oynandığına dair bir kayıt şimdilik gözükememektedir. Fakat İngiliz işgal kuvvetleri poloyu 1903-12 yıllarında İstanbul Büyükdere çayırında oynamışlardır.



M.S. VII. asır Türkistan’ın Fergana vadisinde, bu bölgeye çok yakın olan Talas ve Narın’da da XVIII.-XX. asırlarda oynandığını etnograflar bildirirler. Çöğen aynı şekilde XIV.-XVII. asırlarda Buhara, Semerkant ve Taşkent civarlarında oynandığı belgelenmektedir. Daha aşağı tarihlere inildiğinde; VII.-VIII. asırlarda Türkistan Türklerinin o zamanlar kültür merkezi sayılan Hotan’dan başlayarak M.S. 707 yıllarında polonun Çin’e geçtiği görülür. Çin imparatoru H’üan-dzung’un poloyu zevkle oynadığı anlaşılır. Bunun için iyi atları Türk Moğol sahalarından ipek karşılığı getirttiği kaydedilir. Çöğen oyunu için geniş sahalar düzenleyen ve oyunu severek oynayan, Çin’de de yaygınlaşmasını sağlayanların Maniheizim dinini benimsemiş Uygur Türkleri’nin olduğu belirtilmektedir.



Batılı tarihçilerin belirttiği gibi M.Ö. VI asırdan itibaren iyi bir polo oyuncusu olan Türkler, M.S. Kırgızlar, Kazaklar, Uygurlar, Özbekler, Türkmenler ve daha sonra Karahanlılar, Gazneliler, Akkoyunlu ve Karakoyunlular, Memluklular, Selçuklular ve Osmanlı Türklerince oynandığı gözükebilmektedir. Çöğen oyunu klasik tarzıyla en son Kırgızistan’ın Frunze/Bişkek kentinde 1972’de oynanmış, bu tarihte oynandığına dair bir de resim bulunmaktadır.



Genceli Nizamî (1126–1200) bir çöğen oyununda; Türk kadınının da erkelerle beraber ve onları çok zorlayacak kadar usta bir şekilde oynadığından bahseder. Bilindiği gibi eski Türk toplumlarında kadının sosyal hayatta üstün bir mevkisi vardır. Bu durum Türk spor geleneğine yansımaktadır. Söz konusu tarihlerde Fars ve Araplar da kadına ticari bir tema, batı dünyasında ise zevk ve eğlence unsuru olarak bakılabilmektedir. Yine “çevgen” adıyla Kafkasya coğrafyasında bulunan Türkler ve akraba toplumlarının bu oyunu yakın tarihe kadar en az İç Asya Türkleri kadar oynadıkları görülebilmektedir.



Günümüz Türk dünyasında çöğenin geleneksel tarzıyla oynandığını görebilmenin zorluğu ortadadır. Hatta modern polo oyunuyla meşgul olabilen Türk halklarına rastlayabilmek de oldukça zordur. Türkistan coğrafyasından C. Musin, M. Saralayev, D. Ömürzakov, M. Bukayev, K. Cusupov ve S. Toktorbayev gibi geleneksel sporlar ve spor tarihinde uzman akademisyenlerle kurulan irtibatla öğrenildiğine göre; Türkistan’da son 20-30 yıldır geleneksel ve modern tarzda polo oynanmamaktadır. Ancak, biraz bu coğrafyanın güneyine inildiğinde ve eskiden Türk hâkimiyetinde olan Pakistan’ın kuzey doğusu ve Afganistan’ın güney bölgelerinde klasik tarzda “gilgit” adıyla polo oynandığı görülebilmektedir. Pakistan’da 1920 yılından beri devam ede gelen “Gilgit Kupası”, Batı Avrupa ve Amerika’nın “Palm Beach”i sayılmaktadır. Söz konusu bölgelerde yaşayan Türklerin olduğu ve bunların gilgiti Pakistan ve Afgan halkından daha iyi oynadıkları vurgulanmaktadır.



Her şeye rağmen Büyük Asya Türk dünyasının çöğeni Anadolu ve Küçük Asya Türklerine göre daha uzun süre koruyabilmişlerdir. Elbette bunda sosyalizasyon sürecinden Anadolu Türkistan’a göre daha çok etkilenmiştir. Ayrıca, önce de belirtildiği gibi Türkistan ve Türkiye’de çöğenin hitap ettiği sosyal taban farklı konumdadır. Örneğin; 1826 yılında II. Mahmut Osmanlı Devleti’nde atlı cirit oyununu yasaklar. Fakat atlı cirit sadece saray ve çevresinde oynanmayıp halk arasında da muteber olduğu için, bu yasağa rağmen günümüze kadar gelir. Eğer halk arasında atlı cirit oynanmamış olsaydı, belki de günümüz Türkiye’sinde tıpkı çöğenin olmadığı gibi atlı cirit de olmayacaktı.



Bir başka kaynakta 1800 yılına gelindiğinde çevgânın Hindistan’ın dağlık bölgelerinin dışında oynanmadığını belirtir. Hindistan’daki İngiliz Ordusu’ndan Teğmen J. Sherer 1857 yılında Hindistan’ın kuzey doğusundaki Assam şehrinde maç yapan kabile üyelerini görür ve şöyle der: “Bu oyunu öğrenmeliyiz”. Sherer’in komutanı Albay R. Stewart da aynı fikre katılır. Stewart, Sherer ve yedi İngiliz çay üreticisi 1859 yılında Silcher Polo Kulübü’nü kurarlar. Kulüp üyeleri yerel Manipuri kabile üyeleri ile düzenli maçlar yaparlar.



1861 yılında Stewart poloyu Kalküta’da tanıtır. 1870 yılına gelindiğinde polo tüm Hindistan’a yayılır. 1870’lerin başında İngiltere’de polonun kuralları resmileşir ve düzenli maçlar oynanır. 1886 yılında Hurlingham Kulübü kurulur. 1875 yılında polo Amerika’ya İngiltere’den gider. Bu arada Batı Avrupa ve Güney Amerika’da da yaygınlaşır. 1908 yılında Olimpiyat Oyunlarına dâhil edilen polo, 1936 Berlin Olimpiyatlarında Arjantin’in Britanya’yı 11-0 yenmesinden sonra, polo Olimpiyatlardan çıkarılır. Ancak modern polonun hala düzenli bir şekilde dünya ve Avrupa kupaları yapılmaktadır. Düzenli, disiplinli ve büyük maddi güçle yapılan polo sporu, kulüpleşme düzeyinde de oldukça güçlüdür.



Ancak Azeri Türkleri “Çevgân” adıyla bu yarışı oynamaya en azından Büyük Selçuklu Devletinden bu tarafa hiç ara vermeden oynamışlar ve oynamaya da devam etmekteler. XI. Yüzyıldan itibaren Kafkas akraba toplumlarına (Karaçay-Çerkez, Çeçen, Adige, Avar, Kıpçak, Gürcü vb.) da taşımışlardır. Azeriler çevgânı şimdilerde Ermeni işgalinde bulunan Karabağ Atı ile oynamaktalardı. Karabağ Atı çevgân için biçilmiş kaftan idi. Fakat Sovyet ideolojisi bu seçkin at ırkını özellikle Stalin döneminde yok etmek için büyük çaba sarf etti ve bunda da muvaffakiyet sağladı. 



Şimdilerde eski saf ırkın diğer bazı kanlarla karışıp melezleşmiş durumdadır. Bunun için olsa gerek Azeriler çevgân oyununa aynı zamanda “Eski Karabağ atı- spor oyunu" da demekteler. En önemlisi Azerilerin uluslararası lobiler oluşturup büyük mücadeleler sonucunda “Çağdaş polonun atası. Azerbaycan geleneksel sporu Çevgân/Chovgan (Eski Karabağ atı- spor oyunu)” şeklinde 2013 yılında, UNESCO tarafından Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne sokmuşlardır. Çevgânın UNESCO da bu şekliyle yer alması; başta İran, Çin, Hindistan ve İngiltere olmak üzere çoğu büyük ülkelerin oyunun geçmişine olan iddialarını boşa çıkarmış, netice Türk dünyasının zaferi olmuştur.




SONUÇ


Türkistan Türkleri tarafından M.Ö. VI. yy. çöğenin oynandığı ve bu tarihin aynı zamanda dünyanın ilk polo maçı olduğu; maçında Persler ile Türkmenler arasında geçtiği; maçın galibinin de Türkmenler olduğu belirlenmiştir. Çöğenin ortaya çıkışında Pers, Türk ya da Moğol gibi hangi ulusun rolü olduğu konusunda dünya literatürlerinde kayda değer herhangi bilgiye rastlanmasa da, “Atlı Bozkır Kültürü”nün etkisiyle ortaya çıktığı; bunun şekillenmesinde de iktisadi hayat, coğrafi faktör ve diğer sosyo-kültürel unsurların olduğu anlaşılabilmiştir. 



Polonun orijininde kaynaklar Türklerden ziyade Persleri işaret etseler de, bu görüşlerin tutarlı olmadığı belirlenmiş, işaret edilen tarihlerde Perslere göre Türklerin “Atlı Kültür” ve atlı sporlarda çok ileri düzeyde oldukları anlaşılmıştır. Aynı zamanda Pers Şair Firdevs ile birlikte zikredilen ve dünya literatürlerinde de böyle anılan çevgân, anılan tarihten 400 yıl öncesi ve 200 yıl sonrası Perslerin Türklere karşı siyasi, askeri, ekonomik hiçbir gücünün olmadığı; bu bağlamda Türklerin Perslerden değil, Perslerin Türklerden siyasi, sosyal ve ekonomik bir şeyler almaya ihtiyaçlarının olduğu görülebilmiştir.



Çöğen ve çevgânın etimolojisinin aynılığı dikkat çekerken, Türklerin poloya çöğen/çevgen vb. demelerinde çevirmek, bükmek, eğmek fiilinden türeyen ve çevgân oynanan sopaya istinaden bu adı verdikleri anlaşılmıştır. Batı Türklerinde oyun saray ve çevresiyle sınırlı kalırken, Doğu Türklerinde her türlü sosyal kesime hitap ettiği; onun için de oyunun Türkiye’ye göre Türkistan’da daha fazla yaşatabilindiği anlaşılabilmiştir. Çöğenin Türklerin sanat, edebiyat ve temel eserlerinde yer aldığı; bunun yeterince dünya literatürlerine yansıtılamadığı; yansıtmada Farsların Türklerden daha gayretli oldukları; Türklerin bu konuda daha ciddi araştırmalar yapması gerektiği ve çöğenin dünya spor literatürlerinde Türk tarihi bağlamında hak ettiği yere getirilmesinin gerekliliği ortaya çıkmıştır.



XI. yy’da polo Avrupa’ya geçse de tutunamamıştır. XIX. yy.ın ortalarında İngilizler tarafından Hindistan’dan alınıp, aynı asrın sonlarında doğru kulüpleşerek ve kurumsallaşarak Avrupa ve Amerika’da popüler bir spor halini almıştır. 1936 Berlin’den itibaren Olimpiyatlardan kalksa da, dünya ve Avrupa kupaları ile kulüpler ve turnuva maçlarıyla zengin sporu olarak varlığını sürdürdükleri görülebilmiştir.



Neticede Çevgân Azeriler tarafından 2013 yılında UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi'ne sokulması, sporun Türk milli kültürünün ürünü olduğunu ispatlamıştır. Buna rağmen çöğenle ilgili tarihi bakiyelerin araştırılarak ortaya çıkarılması; doğu ve batı Türk dünyasında konuyla ilgili uzmanların varsa çabalarının desteklenmesi; çabaları yoksa gayretlendirilmesi gereklidir. Hala pratikte imkânı olan güney Türkistan ve Azerbaycan’ında desteklenmesi; özellikle yeni elde edilecek kaynaklarla birlikte var olanları da bir an önce Türk ve dünya kamuoyuna sunulması önerilerinde bulunulabilir.





DÜNDEN BUGÜNE TÜRK TOPLUMLARINDA

ÇEVGEN/ÇÖĞEN/ÇEVGAN/POLO OYUNUNA GENEL BAKIŞ
Doç. Dr. Mehmet TÜRKMEN
Türk Dünyası Araştırmaları Sayı:183,sayfa: 479-491,2009



*23 http://www.sportpolo.com/History/default.htm (12-10-2009).

*24 “a short history of polo”, http://www.polo.co.uk/polohistory.htm (11-10-2009).;
http://www.britannica.com/EBchecked/popic/468128/polo/5832/History#ansiklopa (11-10-2009)
*25 Z. BEKTANOV-C. MUSİN, Kirgıdın Eldik Oyunları, Kirgızdın Respublikalık Masması, Frünze 1978, s.
96-97.; O. GÜNDOĞDUEV, “Rol Konya v jizini Türkmen”, Tarih bilimleri doktora tezi özetleri (Avtoreferad),  
Aşkabat 1994, s.5-6.; S. GEDİN, Puteşestviye v 1899-1907 gg. V. Pamir, Tibet i vostoçnıy
Turkestan, SPb., 1931, s. 17-21.; SIMAKOV, ag.e., s. 14-15.




GENERAL VIEW OF ÇEVKEN/ÇÖĞEN/ÇEVGAN/POLO GAME IN

TURKISH SOCIETIES FROM THE PAST TO THE PRESENT


ABSTRACT

The folklore of the “çevgen/çöğen/çevgan/polo” game, as well as its origin, source, geographic distribution, terminology and new dimensions, which were unknown before, were investigated in this study. Even though çöğen is one of the traditional Turkish riding sports, its origin was wrongfully attributed to Persia in most international literature. Some of the Russian literature, especially the Central Asian related ones, indicated in many ways that during the ages where life was centered around horses, çöğen/çevken was the result of   “steppehorse based Turkish culture”. The aim of this study is to define the position of ”çöğen” in the socio-economic and cultural lives of the Turkish communities, to correctly reflect the history of Turkish sport and to place “çöğen” in its deserved spot, by strengthening the role of the Turks, in the history of sport.


Using a historical model method with supporting data that also explains the current state of this sport, the  history of çöğen was systematically reported, especially in the geographical context of Central Asia where the horse’s and riding sports’ historical balance along with practical and theoretical potential were very intensive. Eight different names of çöğen from the same root, which is known as “çevgan” in Turkish literary and Asia Minor culture, can be seen in different Turkish dialects. Çöğen, can be seen to be played in many old civilizations, which were well established in Turkish states such as Karahanid State, Ghanznavid State, Great Seljuk Empire, Babur Empire, and Ottoman Empire. Like other civilizations, class concerns of this game are present in these are Turkish states. However class concerns are not seen in this game’s character, which has been played till present day in Central Asian Turkish communities. Even though it has not been played as extensive as the other traditional Turkish riding sports, it has been played by Turks as much as the other places that were attributed as the origin of this sport. Even the traditional “çevken” style, which was played in Central Asia at the and of 20th century, cannot be seen in any other place or society in the world.


For the first time, this game was played in Yenisey and Issık Köl in 841 and 946 respectively and in all other Turkish states there after. Although records about çöğen were found in major Turkish literary records, medical books, this game can not be seen in Turkish mythology. Same authors put mythology before major literary records. With the declining role of the horse, it was noted that çöğen lost its many functions, which it had previously executed in Turkish societies. Consequently, the game was played less and less and was slowly being forgotten. Polo played in İstanbul by the British in 1912, was not played in Turkey since. It was recorded that this game was played in Frunze (Bişkek) with the name of “çevken” in 1972. Today, it is played in Southern Turkistan and known as “çevken”, “gil-git” or “pulu”. With its modern name, “polo” is continued to be played by wealthy high-class society. 




In 2103 "Polo" or "Çöğen" is in the list of Intangible Cultural Heritage UNESCO, by Azerbaijan Turks proven as Turkish national sport.





İskit -Türk



Gûy u Çevgân öyle tahmin ediyoruz ki çok eski târihî bir geçmişe dayanan bir Asya Kıt‟ası oyundur. Evliyâ Çelebî, Anadolu‟da seyâhat ettiği esnâda, seyrettiği bu oyunu Seyâhatnâmesi‟nde ayrıntılı bir şekilde anlatır. Bu oyunu Eyliyâ Çelebî‟nin Seyâhatnâmesi‟nde okuduğumuz zaman Gûy u Çevgân‟ın bu günkü Batıdan modern hale getirilerek dünya yayılmış birçok oyunun da menşei olduğunu görüyoruz. Bu bakımdan Evliyâ Çelebî Seyâhatnâmesi, hem dünya kültürü hem de millî kültürümüz açısından çok ehemmiyetli bir eserdir. Bunun farkına ilk defa Batılılar vardılar. Biz maalesef, hâlâ gereği kadar bunun farkına varamadık.


“Gûy u Çevgân “ Orta Çağda çok meşhûr bir oyun. Bu oyunda topa “gûy”, topu çelmeye yarayan ucu eğri sopaya da “çevgân” adı verilmiştir. Çevgân; çelmek, çevirmek kökünden gelir. Tahminen Türkçe‟den Farsça‟ya geçmiştir. 



Oyuncular, iki taraf olup atlara binerek ellerindeki çevgânla gûyu, karşı tarafın iki direk arasındaki kalesinden geçirmeye çalışırlardı. Bunu başaran taraf, oyunu kazanırdı. Mutasavvıf şâirler, bu iki kelimeye çoğu zaman dînî  ve tasavvufî anlam yükleyerek Gûy u Çevgân adlı mesnevîler yazmışlardır. Sonradan çevgâna Türkler “savlecan” adını vermişlerdir. Bu oyunun kaynaklarda bazen “cirit” oyunu ile karıştırıldığını görüyoruz.



Evliyâ Çelebi‟nin yukarıda anlattıklarından şu sonuçlara varıyoruz:


1. Bu gün bildiğimiz kadarı ile bu oyun, Asya Kıt‟ası‟nda oynan çok eski bir tarihi geçmişe sahiptir.


2. Bu oyun, atlar üzerinde biner kişilik kalabalık bir oyuncuya sahip iki takım arasında oynanmaktadır.


3. Taşlar ve direklerden oluşan kalelerden meydana gelen meydanda atların üzerinde çevgân yada gobâl  denilen kalın değnekler ve insan kellesi kadar bir ağaç topla oynanmaktadır. Bu ağaç topu rakibin kalesine  atanlar gâlip gelirlerdi.


4. Yenilen takım, gâlip gelen tarafa büyük bir ziyâfet verirdi.


5. Zaman zaman iki taraf arasında kıran kırana yapılan çekişmede ve ağaç topu kapmada büyük bir meydan   savaşı olup kanlar dökülürdü.


6. Bu oyunun amacı ata iyi bir binici olma ve pehlivan gibi kuvvetli olmayı gerektiriyor. Güçlü ve kuvvetli olanları  savaşa hazırlayan bir oyun.


7. Zaman zaman ağaçtan toplar kırılır, ara sıra da çevgân atların ayağına değen ağaç toplardan atların ayakları  sakatlanır. Bu yüzden atları öyle terbiye ederler ki kedinin fareyi gözlediği gibi çevgân atları da ağaç topu öyle  takip edip gözetirler.


8. Oyunu sözleşerek mesele beş kere veya on kere olmak üzere oynarlardı.


9. Bu oyun klasik edebiyatta işlenmiştir. Özellikle tasavvufi mesnevilerin konusu olmuştur. Bu da klasik  edebiyatta yer alan konuların bir çoğunun hayali olmayıp hayattan alındığını göstermektedir.


10. Evliya Çelebi‟nin verdiği bu bilgiler dışında başka bir kaynağa ulaşamadığımızdan dolayı bu bilgilere göre  bu gün batıda ortaya çıkıp dünya yayıldığı sanılan birçok oyunun menşei olduğunu tahmin etmekteyiz.


11. 11. Yezîd, çevgânla Hz. Hüseyin‟in kesik başına vurduğundan dolayı bu oyun Hz. Hüseyin‟i şehît  edilmesinden sonra İslâm dünyasında yasaklanmıştır.


12. Bazı kaynaklarda bu oyunun cirit oyunu ile karıştırıldığını görüyoruz.



EVLİYÂ ÇELEBÎ SEYÂHATNÂMESİNDE GÛY U ÇEVGÂN OYUNU

Prof.Dr.Turgut Karabey
Erzincan Üniversitesi,2012





Türk Memluklu "Polo Sopası Tamgası" için bakınız:


Memluk Türkleri'ne ait Polo Sopa Tamgası  ile Sakalar'a ait At Başı Toka arasındaki benzerlik



At Başları Şeklinde Bronz Toka, MÖ 10.-5.yy


Aynı stili Urartu coğrafyasında görüyoruz.
ancak bu Urartulara değil Sakalara ait.
At Başları şeklinde Ayna Sapı, MÖ.8.-7.yy - Doğu Anadolu/Türkiye
 Boston Müzesi'nde
Her yaştaki ata ayrı ayrı kelime üreten, ekipmanlarını icat eden Türkler





Çevgân oyunu, Selçuklularda özellikle sultanların zevkle ve yaygın olarak oynadıkları oyunlar arasında  yer  almaktadır. Sultanların yanı sıra emirler ve askerlerin de savaş dönemleri dışında ve her an savaşa hazırlıklı  olabilmek amacıyla oynadıkları oyunlardan biridir. Bu da bize eski dönemlerde görülen savaşa hazırlık uygulamalarının İslamî dönemde de devam ettiğini gösterir. Sultan, emîr ve askerlerden başka halkın da çeşitli  vesilelerle çevgân oynadıkları görülür. Hükümdarın çevgânını taşıyan ve saray hizmetlileri arasında yer alan  çevgândâr isimli resmî bir görevli de bulunmaktadır.


Büyük Selçuklu Devleti’ne en parlak dönemini yaşatan  Sultan Melikşah’ın çevgân oynamasından anlaşılan o ki Sultan Tuğrul Bey ve Sultan Alp Arslan da çevgân  oyununu biliyorlardı. Büyük Selçuklu Devleti’nin üçüncü sultanı olan Melikşah, çevgân oyununda  ve at  binicilikte hem çevik hem de atiktir. Sultan Melikşah, Bağdat’ı ilk ziyaret ettiği mart 1087 tarihinde burada çevgân  oynamıştır.Sultan Melikşah’ın oğullarından  ve Büyük Selçuklu Devleti’nin son sultanı Sencer de çevgân oyunu  oynayan Selçuklu sultanlarındandır. Hatta bir gün çevgân oynadığı sırada, atının sürçmesi üzerine attan  düşmüştür. Sultan Sencer’in durumuna uygun olarak dönemin şairlerinden Mu‘izzî bu hadise üzerine bir rubaî  söylemiştir.



Melikşah’ın diğer oğullarından ve Selçuklu tahtına oturmuş olan Berkyaruk ve Muhammed Tapar’ın da çevgân  oyununu bildikleri ve oynadıkları muhakkaktır.  Ayrıca bu oyunu sadece sultanlar değil emîr ve askerler de  oynarlardı ki böylelikle her daim savaşa hazır olurlardı.



Büyük Selçuklu Devleti’nin bir kolu olan Irak Selçukluları’nın sultanlarının da çevgân oyununu bildikleri ve  oynadıkları görülmektedir. Ancak bu dönemde çevgân oyununda sultanlardan çok emirler ön plana çıkmıştır.  Irak Selçuklu Devleti’nin önemli emirleri arasında yer alan Hasbeg Belengerî, at biniciliği ve çevgân oyunundaki  maharetleri ile hem Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’i hem de diğer emîrleri kendine hayran bırakmıştır.



Çevgân, Anadolu’da başta Selçuklu sultanları olmak üzere, halk arasında da oynanan oyunlar arasındadır.  Devrin meşhur mutasavvıfı Yunus Emre, Dîvân’ında çevgân ile ilgili benzetmeler yapmaktadır. Bunun yanında  Türk minyatür sanatı, edebî metinler, temel eserler ve divan edebiyatında çevgâna dair izler bulabilmek mümkündür. Bu da bu oyunun Anadolu’da halk arasında yaygın olarak bilindiğini göstermektedir. Esasında erkekler tarafından oynanabilecek bir oyun olarak görünse de Türk kadınlarının da bu oyunu erkeklerle beraber  ve onları zorlayacak kadar ustaca oynadıkları bilinmektedir.




SUAT KAYMAK, 2013






_________________



"The Chinese encountered jiju or polo, during their wars with the Turks during the Tang Dynasty. Obeserving the excellent horsemanship of the Turks, the Chinese adopted polo as part of the training of the cavalary. Polo was also played in India, where it was known as sagol kangjei. "


Sports and Games of Medieval Cultures

Sally E. D. Wilkins



Tapınak Tepesi (Haram al-Sharif),
Kudüs Kuzey Kapısı'nda Memluk-Türk Hanedan Sembolü, 1340 /link
The polo stick emblem of a polo-master in the Mamluk-Turks
court flanks the dedicatory inscription on the south façade of the madrasa al-Almalikiyya from 1340.
North Portico of the Haram al-Sharif.



"Polo is believed to have been introduced into India when the marauding Huns swept down the Himalayan  passes and settled in the Punjab and Rajasthan leaving their blood in the Rajput and Punjabi peoples."

Colonial Cousins: A Surprising History of Connections Between India and Australia , 
Joyce P. Westrip,Peggy Holroyde





______________




It is supposed by writers of the ninth and tenth centuries, to have been practised in very early ages, and well known throughtout the East when Prince Sıa’vesh with a select band of seven Iranian or Persian heroes, (about 600 years before Christ), astonished AFRASİA’B king of TURAN of SCYTHİA, by his equestrian skill and the decterity which he displayed at a memorable game, performed to the sound of drums and trumpets, and described with much animation by Firdausi.



Dara or Darius willing to insult Alexander (who had witholden his portion of the tribute exacted by former Persian kings, and had declared that he would resist the demand by force of arms) sent him if he may credit the historian Tabri, a ball and a chugan, as instruments of sport, better suited to his youth and  inexperience than warlike occupations.(1- And he sent to him a chugan and a ball an done kefiz (or considerable measure) of the grain kunjud. MS.Tarikh-i Tabri The great quantity of kunjud or sesame seed (called in Arabick somsom and in Hindustani til) implied the numerous soldiers whom Darius would bring against Alexander should the tribute be witheld. This significant present reminds us of the bird, Mouse, frog and five arrows, sent by the Scythians to a Persian Monarch, the predecessor and namesake of Darius as we learn from Herodotus, History shows that similar tokens were used on many other occasions to express insult and defiance.)



Travels in Various Countries of the East: More Particularly Persia, vol I 
Sir William Ouseley








AFRASiYAB is in Turkish ALP ER TONGA






Safavids are Turkish Dynasty not Persian!

"the Safavids was Turk, Turkic in their ethnic origins. And indead spoke Turkish as a language of daily life." 
Victoria Holbrook - Ohio State University



SAFEVİ DEVLETİ TÜRK DEVLETİ'DİR, 

İRAN (FARS) DEĞİL!
ŞAH İSMAİL TÜRK'TÜR
Şah İsmail'in annesi Alemşah Halime Begim Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızıdır. Akkoyunlu Hanedanı Oğuz Kağan'ın oğlu Gök Han'ın soyundan geldikleri ve Bayundur boyuna mensup olduğu bilinir.

"Çaldıran Savaşı İki Türk Devletinin, Tarihin En Kanlı Kardeş Kavgasıydı"

video







NE KADAR İÇLİ DIŞLIYIZ...

- Osman Bey'in babası Ak-Koyunlu aşiret reisi Kutlu Bey, annesi ise Trabzon-Rum İmparatorunun kızı Despina   Hatundur (AK-KOYUNLU DEVLETİNİN KURUCUSU KARA-YÜLÜK OSMAN BEYİN HAYATI VE FAALİYETLERİ (?—1435) Ar. Gör. İlhan ERDEM: link)

- KARA YÜLÜK OSMAN BEY AKKOYUNLULAR HANEDANI KURUCUSU, TORUNLARI HATİCE HATUN UZUN HASAN İLE KARDEŞ
- ŞEYH CÜNEYD'IN ATASI FİRUZ ŞAH ya da ZERRİN KÜLAH-KIRMIZI KÜLAH LAKAPLI TANINAN BİR ŞAHIŞ,   LAKİN İRAN VE YA KÜRT KÖKENLİ DEMELERİNE RAĞMEN KIRMIZI ŞAPKALI/KÜLAHLI ONUN BAŞKURT  TÜRKLERİNDEN OLMA İHTİMALİNİ GETİRİR. HZ.ALİ SOYUNDAN GELDİĞİ SÖYLENİR. ALEVİLERE  SONUÇTA KIZILBAŞ DENİLİRDİ.

- ŞEYH CÜNEYD İLE AKKOYUNLU HATİCE HATUN, OĞLU ŞEYH HAYDAR

- DESPİNA BABA TARAFINDAN V.BAGRAT'A (GÜRCÜ KRALI IX DAVİD'IN OĞLU) DAYANIR. BAGRAT NE GÜRCÜ NE DE ERMENİDİR.! DESPİNA ANNE TARAFINDAN TRABZONLU I.ALEKSİOS KOMNENOS'A DAYANIR.
(Kİ, TRABZON'DA KIPÇAK TÜRKLERİ DE VARDI. HIRİSTİYAN DİĞER MİLLETLERLE KARIŞTI. KAYNAK: DOĞU KARADENİZ KIPÇAKLARI Prof.Dr.İbrahim TELLİOĞLU /PDF)
- I.ALEKSİOS KOMNENOS İSE I.ANDRONİKOS KOMNENOS'UN TORUNUDUR.
I.ANDRONİKOS KOMNENOS İSE IRENE DUKAİNA'NIN TORUNUDUR, ISAAKIOS KOMNENOS'UN OĞLUDUR
- ISAAKIOS KOMNENOS ISE ALEXIAD'I YAZAN ANNA KOMNENE'NIN DE BABASIDIR. TRAK ASILLIDIRLAR.
- IRENE DUKAINA 'IN BABASI İSE  IV.ROMANOS DIOGENES'IN GENERALİ ANDRONİKOS DOUKAS'TIR. ANDRONİKOS DOUKAS İSE 1071 DE MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİNDE KOMUTANLIK YAPMIŞTIR.   DÜKAS HANEDANLIĞI
- ALEKSİOS KOMNENOS'UN ATASI VIII MİHAİL PALEOLOGOS İSE ANADOLU SELÇUKLU HÜKÜMDARI   II.İZZEDDİN KEYKAVUS'A SIĞINMIŞTIR.

- ROUSSEL DE BAİLLEUL DÜKAS HANEDANINI İMPARATORLUĞA GETİREN, BİZANS'A İHANET EDEN  KİŞİDİR. NORMAN SOYLUDUR. MS.912 YILINDAN İTİBAREN NORMANDİYAYA YERLEŞEN FRANK VE  İSKANDİNAV KARIŞIMI HALKTIRLAR. 11.YÜZYILDA İNGİLTERE'Yİ FETHETTİLER.

- AKKOYUNLU UZUN HASAN İLE DESPİNA HATUN, KIZI ALEMŞAH BEYİM SULTAN

- ŞEYH HAYDAR, İLE ALEMŞAH BEYİM SULTAN, OĞLU
- I.İSMAİL, İLE KARAKOYUNLU MUSULLU ya da ŞAMLU TAÇLI BEGÜM, OĞLU
- I.TAHMASB, İLE TÜRKMEN KÖKENLİ MUSULLU SULTAN BEGÜM, OĞLU MUHAMMED HÜDABENDE, OĞLU
- I.ABBAS ya da BÜYÜK ABBAS (1571-1629)

PİETRO DELLA VALLE'NİN 1918 DE YAZDIĞI KİTAPTAKİ SAH'H ABBA'S'IN DA TA KENDİSİDİR.





___________________




It was played with the longhandled mallet called chugan, which Persian word came to signify also the game played with it. This is the instrument referred to in the "Thousand and One Nights" and among various earlier passages where it occours is the legend told by the Persian historian of Darius insulthing Alexander by sending him a ball and mallet (gui ve chugan) as a hint that he was a boy more fit to play polo than go to war. When this tale finds its way to Scotland, in the romance of King Alisaunde, these unknown instruments are replaced by a whipping-top, and Shakespeare has the story in the English guise of a newer period in the scene in "Henry V" : " What treasure, uncle?" - "Tennis-balls, my liege."


The study of games

Elliott M. Avedon, Brian Sutton-Smith





___________




The steppe peoples were well-known for their proficiency with horses - the Huns and Mongols were famous for it - and horseback riding and racing were popular (and practical) pursuits. One of the earliest sports in the region developed out of this proclivity: polo, probably first played in nearby Persia (he does not say "by persians" but named the country-SB) in the last couple of centuries B.C.E.


Like many games, polo was a form of simulated warfare, sometimes played with as many as 100 horseman on each side. The "game of kings" - in Persia it was almost exclusive to the nobility - spread across Central Asia as far west as İstanbul and as far east as Tibet, where the word pulu for ball gave the sport its name, later corrupted by the British (who discovered it through India) into polo.


Bill Kte'pi - Independent Scholar

Encyclopedia of Play in Today's Society
ed:Rodney P. Carlisle











"Do the Englishmen know, what their favorite polo game (on horses and with sticks) was popular in Altai before the Great Movement of Peoples? They drove not a wooden ball, but a head of the enemy bound in a leather bag. Türks have not forgotten this game, as well as many other ancient games."



Murad Adji - Turcolog/Russia (link ro read)


and more about Kipchak Turks in his website 







Atla ilgili ekipmanlar - Kremlin Müzesi
Osmanlı Dönemi





Mayıs 2016 - Turfan'da 2800 yıllık Polo/Çevgen/Çögen buluntusu- link ya da link




________________________
________________________