ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2017 Salı

Osmanlı İmparatorluğu'nda İNGİLİZ SANAYİ CASUSLARI



*Kraliçe I. Elizabeth'in İstanbul'a gönderdiği Büyükelçi W. Harborne'a Türkiye'den iki genç dokuma boyama ustasını İngiltere'ye getirmesini isteyen buyruğu.
*Kraliçe I. Elizabeth'in Türk dokumacılığının sırlarını öğrenme buyruğunu içeren 1599 tarihli kitap: R. Hakluyd, “The Principal Navigations, Voyages, Traffiqves and Discoveries of the English Nation” (İngiliz Ulusunun Belli Başlı Deniz Seferleri, Gezileri ve Keşifleri)
*Kraliçe I. Elizabeth'in İstanbul'a gönderdiği William Harborne'a verdiği sanayi casusluğu görevinin 1599'da Richard Hakluyd'un "Principal Navigations..." kitabında yayımlanan belgesi.



KRALİÇE I. ELIZABETH ve Osmanlı İmparatorluğu'nda 
İNGİLİZ SANAYİ CASUSLARI
Cengiz Özakıncı


New York Times gazetesi 17 Eylül 2016 günlü sayısında Jerry Brotton'un "İngiltere'nin Unutulan Müslüman Tarihi" başlıklı yazısını yayınladı. Brotton, Kraliçe I.Elizabeth döneminde (1558 1603) Protestan İngiltere'nin, Katolik İspanya'ya karşı, Sultan III. Murat'la (Müslüman Osmanlı İmparatorluğu'yla) ittifak kurduğunu anlatıyor; bu konuyu ayrıntılarıyla işleyen kitabının pek yakında satışa sunulacağını duyuruyordu. Brotton'un sözünü ettiği kitap, Otopsi Cengiz Özakıncı Ekim 2016'da "Sultan ve Kraliçe: Elizabeth ve İslam'ın Anlatılmamış Öyküsü" adıyla yayımlandı.


National Geographic dergisinin 30 Ekim 2016 günlü sayısında yayımlanan "Kraliçe I. Elizabeth'in İslam ile İttifakının Gizli Tarihi" ("The Secret History of Elizabeth I's Alliance With Islam") başlıklı yazısında Simon Worral, Brotton'un kitabını uzunca bir özet vererek tanıtıyor; ve ardından New York Times, 2 Aralık 2016 günlü sayısında Brotton'un kitabının piyasaya verildiğini duyuruyordu.



J. Brotton, "Sultan ve Kraliçe Elizabeth ve İslam'ın Anlatılmamış Öyküsü", Ekim 2016.



Büyük tanıtımlarla piyasaya sürülen bu kitapta, aramadığım pek çok şeyi buldum, ancak aradığımı bulamadım. Kitapta, Kraliçe I. Elizabeth'in Katolik İspanya'ya karşı, İngiltere+Osmanlı (Protestan+İslam) ittifakını gerçekleştirmek göreviyle İstanbul'a gönderdiği ilk İngiltere Büyükelçisi William Harborne'un bu yöndeki çalışmaları ayrıntılarıyla anlatılıyor; ancak Kraliçe'nin Harborne'a verdiği diğer görev; Türk dokumacılığının sırlarını öğrenmeye yönelik sanayi casusluğu görevi, anlatılmıyor.


Batı'nın her zaman Doğu'dan üstün olduğuna ve Batı'nın hiç bir zaman Doğu'dan öğrenecek hiç bir şeyi bulunmadığına inanmış, inandırılmış yazarlar; Türk dokumacılığının 1580'lerde İngiliz dokumacılığından kat kat ileride olduğunu gösteren bu sanayi casusluğu belgesini yok saymaktadır. 


Oysa Kraliçe I. Elizabeth (ö.1603), İstanbul'a gönderdiği ilk İngiliz Büyükelçisi W. Harborne'a 1582'de verdiği 14 maddelik sanayi casusluğu görevinin belgesini, ölümünden 4 yıl önce 1599'da kendisi yayımlatmıştı. Kraliçe I. Elizabeth'in İngiliz Coğrafyacı Richard Hakluyd'a yayımlattığı bu belgede, Büyükelçi olarak İstanbul'a gönderdiği William Harborne'a, aynı zamanda Türklerin kumaş, iplik, boyama ve dokuma sanayii bilgilerini, araç, gereç ve ustalarını öğrenerek İngiltere'ye getirmek görevini verdiği görülüyordu:


1- Türkiye’de kumaşları maviye boyamakta kullanılan çivit otunun tohumu (anile) ve fidanı İngiltere’ye getirilecek.

2- Bunun nasıl hazırlandığı ve karıştırıldığı öğrenilecek.

3- Türkiye’de (kumaş) boyamakta kullanılan bütün otlar bulunup İngiltere’ye getirilecek.

4- Yaprakları, tohumları veya kabukları, yahut odunu boyacılıkta kullanılan bütün ağaçların tohumu veya fidanı İngiltere’ye getirilecek.

5- Bu işte kullanılan bütün bitkiler ve çalılar İngiltere’ye getirilecek.

6- Boyacılıkta kullanılan bütün topraklar, madenler, bunların bulunduğu yerde iyice incelenecek. İngiltere’de bu gibi yerlerin çabucak nasıl tanınacağı öğrenilecek.

7- Boyacılıkta kullanılan maddelerden başka, boyama sanatı da öğrenilecek.

8- Mısır’daki Muhaisira şehrinden İstanbul’a ve oradan da İngiltere’ye susam tohumu getirilecek. (Susam ticareti genellikle İskenderiye ile İstanbul arasında yapılır. Bunun için elde edilmesi kolaydır. Bu tohumdan yağ çıkarılır ve Muhaisire’da birçok fabrikalar bununla işler. Bu tohum İngiltere’de yetiştirilecek olursa kumaş ticaretimize sınırsız yararlar sağlar. Bu kasaba Nil nehri üzerindedir. Venedik’e ve daha bir çok İtalyan şehirlerine, Anvers’e susam oradan gelir.)

9- Türkiye’deki her çeşit kumaş ve bu kumaşların bütün üretim aşamaları incelenecek.

10- İngiltere’nin çıkarı için, başka kumaşlardan çok, Türkiye’ye İngiliz malı çuha satışının artırılmasına çalışılacak.

11- Yabancı boyaları ile boyanan kumaşlarımızdan çok, İngiliz boyalarıyla boyanan kumaşlarımızın satışına önem verilecek.

12- Cezayir ve Tunus için yapılan şapkalarımız için pazar aranacak. Çünkü halkımıza büyük kazanç sağlayabilir.

13- Norwich ipliğinden veya diğer ipliklerden dokunan çorapların satılmasına çalışılacak. Bu büyük bir ticaret halini alırsa yoksul halkımıza büyük kazanç sağlar. Bu yolla hem ürün, hem boya satışımız artar. Birçok kimse iş bulur.

14- Yoksul halkımızın yararı için, safran satışı arttırılacak, geniş ölçüde satış bulunursa bir çok kimselere iş çıkar.


Kraliçe’nin buyruğun İngilizce aslında yer alan adıyla Turkie’ye gönderdiği Büyükelçi William Harborne'a Türk dokumacılık bilgi ve teknolojisini çalmaya yönelik bu 14 maddeden başka, diğer bir belgede iki genç kumaş boyama ustasının ne pahasına olursa olsun İngiltere’ye getirilmesi görevi verdiği görülüyordu.


Bu belgelerin Türkçesini ilk kez 1951’de “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler Ve İngilizler” adlı kitabında[1] yayımlayan Prof.Dr. Hamit Dereli, I.Elizabeth dönemi Türk-İngiliz ilişkilerini şöyle değerlendiriyordu: “Buna benzer diğer birçok belgelerden anlıyoruz ki, o dönemde Türkiye’de dokumacılık ve boyacılık sanatları pek ilerlemişti. Onaltıncı yüzyılda İngilizlerin bütün çabası kumaşlarını ve boyalarını ıslah etmek, satışlarını arttırmak, kendi sanayi ürünleri için geniş pazarlar bulmak üzerine yoğunlaştırılmıştı. Bunun için Türkiye’nin ünlü yünlü kumaşlarından mostralar alıp İngiltere’ye götürülecek, Diers Hall (Boyacılar Çarşısı)’nda teşhir edilecek, İngiliz boyacılarının kendi becerilerine ilişkin besledikleri yanlış kanılar kafalarından silinecekti. Yine Türkiye’de bulunan İngiliz ticaret temsilcisinden “ipekli ve yünlü kumaşları boyamakta usta iki delikanlı” isteniyordu. 



Hamit Dereli’nin “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler” kitabı


Bu ustalar doğal yollardan sağlanamazsa, herhangi bir paşanın yardımı ile, o da olmazsa İstanbul’da oturan Fransız elçisi yardımıyla sağlanacaktı. Bunun için temsilciye İstanbul’a varır varmaz Fransız elçisi ile tanışması ve dost olması öğütleniyor, bu amaca ulaşmak için her şeye başvurmaktan çekinmemesi söyleniyordu. Yine bu belgelerden birinde İngiliz ticaret temsilcisine Cezayir ve Tunus’da “Bonettos Colorados Rugios” (kırmızı renkli başlık) adı verilen kenarsız bir tür kırmızı İskoç başlığı için Türkiye’de pazar bulması buyruğu veriliyordu.


Bundan şu soru akla geliyor:

Acaba fes İngilizler tarafından mı Türk ülkelerine getirilmiştir? Fes kelimesinin sözcük kökeni bakımından Kuzey Afrika’daki Fez şehriyle ilgili olması, bunun böyle olduğu olasılığını güçlendirmektedir.”[2]



Demek ki, bugün bilgi ve teknoloji üstünlüğüyle dünya devleri arasında yer alan İngiltere, bundan yaklaşık 500 yıl önce Turkie’den bilgi ve teknoloji almaya muhtaç bir durumda bulunuyordu.


Bütün bu belgeler, bugün bilim ve teknikte üstün durumda bulunan İngiltere vs. ülkelerin, daha önce bizden geride olduklarını; bugün bilim ve teknikte gerilemiş bulunan bizim, 500 yıl önce "muasır medeniyet seviyesinin" (çağcıl uygarlık düzeyinin) üstünde olduğumuzu gösteriyor. Uygarlığımızı, bilimsel ve teknik becerimizi yeniden muasır medeniyet seviyesinin (çağcıl uygarlık düzeyinin) üstüne çıkarmamız olanaksız değil, ancak çok çalışmamız gerek, hem de çok...


[1] Hamit Dereli, “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler ve İngilizler”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, No: 82, 1951
[2] Richard Hakluyd, “The Principall Navigations of the English Nation”, cilt 3, sf. 93: “What you shall do in Turkie, besides the business of your Factorship.” – “If you can find out at. Tripoly in Syria or elsewhere a vent for the Cappes called in Barbarie, Bonettos Colorados rugios, which is a red Scottish cap as it were without brims, you should do your country much good.” Age, sf. 98. (İngilizler, Kraliçe’nin 1582’de gönderdiği Elçi’ye verdiği ‘Türklere “kenarsız kırmızı bir tür İskoç şapkası” = Fes giydirme buyruğu’nu 250 yıl boyunca unutmamışlar, sonunda 1832’de, II. Mahmut döneminde Türklere bunu giydirmeyi başarmışlardı. 




BULUNMAZ HİNT KUMAŞI” VE İNGİLİZ EMPERYALİZMİNİN VAHŞETİ

“Bulunmaz Hint Kumaşı” deyimi dilimizde paha biçilmez değerde olup bulunması çok güç olan varlıkları anlatmakta kullanılır, “Kendini bulunmaz hint kumaşı sanıyor” demek, kendisini Hint kumaşı kertesinde değerli görüyor demektir. Bunca değerli Hint kumaşının “bulunmaz” olması 1700’lerde gerçekleşmiştir. Friedrich Engels, “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabının ‘İngilizce Baskıya Önsöz’ bölümünde; “Hindistan’daki milyonlarca elle çalışan dokuma tezgahı ; İngiltere’de Lancahire’da enerjiyle çalışan dokuma tezgahları tarafından sonunda çökertildi,”der.

Engels’e göre İngiliz kumaşı makineyle üretildiği için ucuzdur, Hindistan kumaşı ise elle üretildiği için pahalıdır; eh, herkes ucuz olan İngiliz fabrika kumaşını almaya yönelince, pahalı olan Hindistan el dokuması kumaşlar müşteri bulamamış ve böylece Hint kumaşı üretimi de yok olmuştur.

Gelgelelim Engels’in bu saptamaları gerçeğe uymamaktaır. Hindistan’da dokumacılık, hiç de öyle Engels’in anlattığı gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu nedeniyle kendiliğinden batmamıştır. Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler, orada bulunan yerli el dokumacılığını yok etmedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına Pazar açamayacaklarını anlayınca, Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek üzere Hindistanlı dokumacıların başparmaklarını keserek onları Hint kumaşı üretemez duruma düşürmüş ve böylelikle hem dünya pazarlarında Hindistan kumaşını yok edip, İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş, hem de Hindistan’ı İngiliz kumaşlarının tüketicisi, müşterisi durumuna düşürmüştür. Hint dokumacılığını yok eden, Engels’in dediği gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu değil, İngiliz emperyalizminin vahşetidir.


Cengiz Özakıncı




***





An Industrial Espionage Document


Turkish weaving, in the 1580s, was more ahead of the British weaving.


In 1582 Queen Elizabeth I sent William Harborne as the first British Ambassador to Istanbul for a mission .

In the book "Principal Navigations..." written by English geographer Richard Hakluyd in 1599 by the order of the Queen, we can see the mission of the Ambassador Harborne was to learn Turkish weaving and dyeing industry such as tools, equipment and fabric and to fetch England.

Something more, we learn from one of these documents, is that the British trade representatives had a duty to do for "Bonettos Colorados Rugios "(red colored Headdress) which was made Algerian and Tunisian. They had to find a new market in Turkey to increase the sale of this hat so the British income.

The "Fes" (red collored hat) was brought to Turkey from the city FEZ in Morocco by the British Traders... "Fes" is neither a Turkish tradition nor a part of Turkish culture!..

So, the UK, which was much further behind Turkish techonology in textile industry, had to steal it from the Turkish.

All these documents show that the developed countries like England today was behind the Turkish in techonology, science and level of civilization.

İt is not impossible, but we have to work hard, very hard today...

Cengiz Özakıncı
August 2017
(translated in short by S.B.)




The Savagery of the British imperialism !

East India Company

For at least two centuries the handloom weavers of Bengal produced some of the world's most desirable fabrics, especially the fine muslins, light as "woven air", that were in such demand for dressmaking and so cheap that Britain's own cloth manufacturers conspired to cut off the fingers of Bengali weavers and break their looms. Their import was ended, however, by the imposition of duties and a flood of cheap fabric – cheaper even than poorly paid Bengali artisans could provide – from the new steam mills of northern England and lowland Scotland that conquered the Indian as well the British market. India still grew cotton, but Bengal no longer spun or wove much of it. Weavers became beggars, while the population of Dhaka, which was once the great centre of muslin production, fell from several hundred thousand in 1760 to about 50,000 by the 1820s.

Seabrook gives a memorable picture of dereliction: "The city of men had become a city of animals. Weavers' dwellings were overgrown, the thatch alive with birds, snakes and insects, while roussettes – bats small and multi-coloured as butterflies – flew in and out of earth-mounds that had been homes; hunched vultures surveyed tracts of land in which the human voice was stilled. People lost the skill of their fingers, and only the roughest-made country cloth still found a market among the poorest."

Subsequently, India became the exporter of raw materials and foodstuffs – raw cotton and jute, coal, opium, rice, spice and tea – rather than manufactured goods.





"Ankara Turkish Goat" became also "Angora British Goat" (but they do not mention that in History ! link) 
Ankara Turkish Rabbit became Angora English Rabbit (link)
















Sakalar, tarih içinde zaman zaman Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Ksenophon’a göre M.Ö. 400’de Trabzon’a yakın bir yerde yaşamaktadırlar. Onlar, günümüz Türkiye’sinin doğu bölgesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. 

Sakaların bir boyu olan Phasian/Pasinler ve onların alt kolları olan Orbetler, Pasanlar, Gagavanlar, Kurmançlar, Sahatlar, Çavdarlar ve Şorlar Türkiye’nin doğusunda yerleşmişlerdir. Sakaların boyları Karduklar, Botiler ve Paktuk Türkiye’nin muhtelif yerlerinde iskân etmişlerdir. Yine Türkiye’deki Garzan, Arzan, Guran, Müküs, Albak Akari (Hakkari), Zap, Uşani, Botan, Kardak, Kürdek ... yer isimleri ve bu isimlerin bozulmuş biçimleri onların boy, soy ve aile isimlerinin miraslarıdır.

Sakaların ilgi çekici bir mirası da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara ve Ankara isminin kaynağıdır. Yakutistan’da da Angara isimli bir şehir bulunmaktadır ve tıpkı Ankara gibi tiftik keçisiyle meşhurdur. (Bilâl Ak; "Ankara Adının Kaynağı ve Yeni Bir Yaklaşım" Türk Yurdu, Sayı 176, Nisan 2002, s.50-60.)


Doç. Dr. Necati DEMİR
ORTA VE DOĞU KARADENİZ BÖLGESİ’NİN TARİHÎ ALT YAPISI (TARİH - ETNİK YAPI - DİL - KÜLTÜR)
Genelkurmay ATASE ve Genelkurmay Denetleme Başkanlığı Yayınları, 2005


Roma döneminden olması "Romalılara aittir" demek değildir !..








7 Aralık 2016 Çarşamba

Milattan Önce Anadolu'da Türkler








Sibirya'dan Balkanlara kadar olan Türk kültür coğrafyasına baktığımızda birbirinden haberdar olmayan, birbirini görmeyen, birbirinin coğrafyasını tanımayan insanların çok farklı bölgelerde çok farklı tarihlerde aynı üslubu ortaya koymaları, aynı damgaları kullanmaları bir tesadüf eseri olmaz.


Nasıl ki biyolojik hayatta DNA'lar varsa sosyal hayatta da DNA'lar vardır.


Yaptığımız araştırmalar sonucu elde ettiğimiz bulgular, bizi Türklerin Anadolu'ya geliş tarihlerinin milattan önceki tarihlere götürmektedir.


Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi adına 1996-1997 öğretim yılında Türk Cumhuriyetleri'nde yaptığım alan çalışmalarında, bu Cumhuriyerlerdeki insanların köklerini "Avarlar, Saklar ve Hunlar"a bağladıklarını dinlemiştim. Ayrıca araştırmalarım esnasında Nukus (Harezmi) bölgesinde, Karakalpak Türkleri'nden olan kadınların milli kıyafetlerinin İskitler'den kaynaklandığını tespit etmiştim. Hazar Denizi'nin doğu kıyısında Kazakistan toprakları içinde yer alan; İslam öncesi ve sonrası Türkler'in mezarlarının olduğu, tarihi Mangışlak mezarlığında yaptığımız çalışmada bazı mezarların İskitler'e ait olduklarını tespit etmiş ve buradaki tarihi mezarlığın İskitlerden kalma olduğunu yörede yaşayan insanlardan dinledik.


Ankara Güdül ilçesi Salihler Köyü kırsalında yer alan buluntular Anadolu Türk tarihini ve Türklerin Anadolu’ya gelişlerinin hikâyesini baştan başa değiştirecek özelliklere sahiptir.


Türklerin yuğ töreni alanı, yani ölü gömme töreni yapıldıktan sonra duaların yapıldığı, adakların adandığı, kurbanların sunulduğu yerde çok tanıdık resimleri yer alıyor. Eski Türk kültüründe önemli yer alan at ve kurt resimleri bunların başında geliyor. Ayrıca Türklerin kullandığı damgalar ve eski Türk alfabesiyle yazılmış yazılar önemli tarihi kaynaklar olup, Türk tarihçileri için önemli tarihi vesikalar olarak tarihçileri beklemektedir. Oldukça fazla sayıda resmin ve kurganların yer aldığı Yıkılankaya mevkiindeki kaya resimlerini M.Ö. 3000’li yıllardan M.S. binli yıllara kadar tarihlemek mümkün.


Ankara Güdül, Salihler Köyü’nde milattan önceki dönemlere ait Türk etnografya eserleri tarih yazıcılarını ve sosyal bilimcileri bekliyor.


Dr.Mustafa Aksoy, 2011
Milattan Önce Anadolu'da Türk İzleri ayrıntılı:












25 Aralık 2014 Perşembe

Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı



"Tanrısal Odysseus da onlara şöyle dedi: 
Kızlar, hele şöyle uzak durun benden, 
omuzlarımı yıkarım ben kendim, 
deniz kirini atarım üstümden, 
sonra oğunurum verdiğiniz şu yağla. 
Çoktan yağ görmedi, oğulmadı derim. 
Ama utanırım, sizin önünüzde yıkanamam, 
görünemem güzel örgülü kızlara çırılçıplak.
Odysseus böyle dedi, onlar da uzaklaştılar, 
gelip söylediler bunu kral kızına, 
tanrısal Odysseus da yıkadı bedenini suyun köpüğünde, 
temizledi sırtına, geniş omuzlarına yapışan yosunları, 
ekin vermez denizin kirini sildi başından, 
bir güzel yıkanıp yağlar süründü. "

HOMEROS, "Odysseia", 
6. Basım: 1992 Can, 6. Bölüm/S.123 





Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı 


Roma dönemindeki görkemli hamam yapılarının temeli, bronz çağlarda, yıkanma kültürünün oluşmasıyla atılmıştır ve bu oluşum dinsel kökenlidir. Yıkanmanın, dinsellikten öte günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ise Greklerin sayesinde olmuştur; evlerinin bir bölümünü yıkanmaya ayırmışlar, spor amaçlı kullanılan gymnasionlara, yıkanma odaları yapmışlardır. 

Fakat yine de, Roma'da olduğu gibi, Greklerde, bağımsız hamam tesislerine raslanmıyor. Sonrasında, Romalılarda, gerek Greklerin etkisiyle gerekse de teknikteki ilerlemeyle birlikte, büyük boyutlu bağımsız hamam yapıları inşa edilmiş ve bunlar giderek Roma sosyokültürel yaşantısının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bunun sonucunda, hamamlar da, insanların değişik ihtiyaçlarına cevap verebilecek çok çeşitli mekânlardan oluşturulmuştur. 

Antik Roma hamamlarında, spor amaçlı kullanılan palaestralar, bütün içerisinde oldukça büyük yer kaplamaktaydı. 

Apodyteriumda, insanların soyunup giyinebilmeleri için birçok bölme ayrılmıştı. Soğukluk kısmı; frigidariumda, piscina adı verilen yüzme havuzu da bulunmaktaydı. Çoğu kez yağlama ve masaj için tepidarium (ılıklık) kullanılırdı ve genellikle bu mekân da, hamamın en önemlı salonu olan caldarium (sıcaklık) gibi, alttan sıcak gazlar ile ısıtılmaktaydı. 

Şarkta, terlemeye verilen önem doğrultusunda, laconicum adı verilen salonun daha bir önem kazandığını; daha büyük inşa edildiğini görmekteyiz. Bu mekânların dışında, bazı hamamlarda rastlayabileceğimiz genel tuvalet olarak kullanılan latrinayı, heykellerle süslü musalar salonunu sayabiliriz. 

Hamam yapılarının en can alıcı noktası, ısıtmanın sağlandığı hypokaust sistemidir. Ocak (praefurnium)'da odun veya kömürün yakılmasıyla oluşan sıcak gazlar, hypokaust sisteminde ilerleyerek, tubuli adı verilen, duvardan ısıtmayı sağlayan elemanların içinden geçerek, hamamın sıcak salonunu (caldarium) ve havuzu da ısıtır. 

Sıcak gazlar, enerjilerinin bir kısmını burada bıraktıktan sonra, çoğunlukla, ılıklık (tepidarium) kısmına geçerek buradan da bacalar vasıtasıyla dışarıya atılırlar. Su ihtiyacı ise havuzlardan karşılanır.

Türk hamamlarında külhan olarak isimlendirilen praefurniumda çoğunlukla yakılan odun için, yakınlarda bulunan ağaçlar kesilmiştir şüphesiz. 

Tony Rook [1], sıcak ve ılık mekânların sadece 6'şar m2 olduğu, benzerlerinin yanında oldukça küçük kalan Welwyn Villa Hamamı'ndakı çalışmasında; sıcak, ılık ve soğuk odaların, sırasıyla, 70, 55 ve 25'C'da olduğunu kabul ederek, bir yıl için 114 ton odun tüketildiğini hesaplamış. 

Pompei'deki Stabian Hamamı üzerinde çalışan lorio'nun [2] bulduğu değerler daha insaflı; daha büyük bir alanı (114 m2) 35°C'da tutmak için yaklaşık, Rook'un bulduğu odun miktarının yarısının yeterli olabileceğini hesaplamış. 

Hüser [3] ise 23 m2'lık alanı 18°C'da (!) tutmak için, yaklaşık 14 ton/yıl yakıt tüketiminin gerektiğini bulmuş.

Hüser'in çalışma yaptığı bu mekân, Almanya'da, Roma dönemindeki hamamlar baz alınarak inşa ediliyor ve 1902'de, dönemin imparatorunun da katılımıyla açılıyor. 1910'da bir firma, günde bir küfe -boyutları belli değil- kömür ile, kısa bir süre hamamı çalıştırıyor. Uzun bir süre atıl kaldıktan sonra, aynı mekânda Kretzschmer [4] bir deneysel çalışma yapıyor. 

Burada sözü geçen mekânlar oldukça küçük. Halbuki, Roma hamam yapılarının önemli bir kısmı, güç ve para sahiplerinin kudretlerini gösterdikleri, insanda şaşkınlık ve hayranlık yaratan devasa boyutlardadır. 


Örneğin; 

Roma'daki Caracalla Hamamı 11 hektardan fazla alanı kaplamaktadır, Diokletian Hamamı ise daha da büyüktür; 16 hektar [5]. 

Bunun yanı sıra, Ankara Caracalla Hamamının kapalı kısmının ortalama yüzey ölçüsü 7500 m2 iken, bunun yaklaşık 500 m2'si sıcaklık kısmıdır. Tamamı ısıtılan ılıklık kısmı ise; 300 m2'lik orta hol, 225 m2'lik çok banyolu salon, 286, 225, 150 ve 100 m2'lik salon ve ara hollerden oluşmaktadır ve tüm bu mekânlar 14 adet ocak aracılığıyla ısıtılmaktaydı. 

Sonuç Welwyn Villa Hamamı'nı, bir yıl süresince ısıtmak için, 114 ton oduna ihtiyaç olduğunu, Rook'un hesaplandığını belirtmiştik. Bu ihtiyacı karşılamak için ortalama 500 kg gelen, yetişmiş, 228 adet çam ağacı kesilmiş olmalı. 

Buradan hareketle, 2000 m2'den daha fazla ısıtılan mekânı bulunan Ankara Hamamı için, bir yılda, yaklaşık, 38000 (otuz sekiz bin!) ağacın kesilmiş olduğunu söyleyebiliriz. 

Günümüzde, Ankara çevresinden her yöne kilometrelerce uzayan çorak alanlar, büyük olasılıkla o dönemlerin eseri! 



Tahsin Başaran
Dokuz Eylül Üniversitesi 

[1] T. Rook, "The development and operatıon ot Roman hypocausted baths", JAS 5, 1978, 269282. 
[2] A. lorıo, "Sıstema di riscaldamento nelle antiche terme pompeıane", BullCom 86. 1981, 167 189. 
[3] H. Huser, "VVarmetechnısche Messungen an eıner Hypokaustenheızung ın der Saalburg", Saalbjb 36. 1979, 1230. 
[4| F. Kretzschmer, "Hypokausten", Saalbjb 12. 1953, 741. F. Kretzschmer, »Bilddokumanto Römischer Technik", 1964, 34.
[5] G. Gromort. "Grece and Rome", 1948, 196200. 




Ek:

"...Ölüyü gömdükten sonra Skyth'ler kendilerini temizlerler ; Başlarını iyice ovarak yıkarlar, gövdelerini temizlemek için bir tören yaparlar, yere üst uçları birbirine eğik üç kazık çakarlar, üzerine çepeçevre keçe sararlar, keçelerin içerisinde ve kazıların ortasında bir tekne vardır, iyice kızdırılmış birçok taş getirip bu teknenin içine koyarlar..... Skyth'ler kenevir tohumunu alırlar, anlattığımız keçe örtülerin içerisine girerler ve bu tohumları kızgın taşın üzerine atarlar; tohum taşa değince tütmeye başlar ve öyle bir buğu çıkarır ki, bizim Yunanistan'daki hamamlarda bile bu kadar boğucu bir buğu olmaz. Skyth'ler bayılırlar buna ve keyiften haykırırlar; bu onlara yıkanma yerine geçer, çünkü gövdelerine hiç su değdirmezler.

Kadınlarına gelince, onlar da servi, sedir, günlük yongalarını pürtüklü bir taş üzerinde; iyice dövüp su katarlar; bu hamuru yüzlerine ve bütün gövdelerine sürerler; koklamaya doyulmaz bir koku kazanmış olurlar ve ertesi günü bu lapayı kaldırdıkları zaman derileri pırıl pırıl ve taze bir renk almış olur...."

Herodot,I:V ; 73-75





Karşı çıktığım ülke çapında her yerde örneklerini gördüğümüz budamaya tipik bir örnek resimde açıkça görülüyor.

Ağaçların Budanması konusunda değerli dostum Orman Mühendisi Mehmet Tokcan'ın, konunun uzmanı olarak yazıp gönderdiği değerlendirme :

"Ormanda yaşayan ağaçlar genellikle budamaya ihtiyaç duymazlar. Kendi aralarında oluşan ışık, gölge ilişkilerinden kaynaklanan doğal bir dal budanması zaman içinde kendiliğinden gerçekleşir. Kentlerde ve parklarda yaşayan ağaçlar, bu doğal orman ağacı sıkışıklığı, ışık ve gölge ilişkilerinden uzak olduğu için ve bir çok olumsuz etmenin etkisi altında kaldığı için budamaya ihtiyaç duyarlar.

Budama da esas olan sağlıksız, cılız, hastalıklı dalların uzaklaştırılarak ağaç daha sağlıklı olması yanında ağaca bir şekil ve form verilmesidir. Bunu için kent ağaçlarında küçük yaşlardan itibaren düzenli ve küçük müdahalelerle bakım ve budama yapılması esastır. Budama geciktirilince ve bu konuda deneyimli olmayanlar tarafından yapılınca maalesef bir çok kentimizde görülen bu olumsuz görüntüleri görüyoruz. Sepetli bir kamyon ve motorlu bir testere bu iş için yeterli zannediyor. Esasen bu iş zamanında ve düzenli yapılsa ne motorlu testere ne de sepetli kamyonlara ihtiyaç duyulur. 

Budama yıldan yıla azar azar ve düzenli yapılan ağaçlara emniyet kemeri ile çıkmak da kolay olur, budanacak dallar çok kalın olmayacağı için makas ve el testereleri bu iş için yeterli gelir. Tabi yara yerlerini yara kapatma macunları ile kapatmayı unutmamak lazım. Bu doğada yaşayan bir canlı küçücük de olsa saygının gereğidir. 

Fotoğraflarda görülen ağaçlara yapılan uygulamanın adı asla budama değildir. Eğer bir ağacın bu kadar güçlü ve sert budanması gerekiyorsa çoğunlukla tamamen çıkarılması daha doğru olabilir. Çünkü yukarıda olan dallardan hiç birisi bizim önemli değilse o ağaçta büyük sorun vardır. Budamayı biz böyle öğrenmedik ve hiç bir zaman böyle uygulamadık."

Ağaçlarımızın (ülkemizin neresinde ne gerekçeyle olursa olsun ) resimdeki tarzda, belediyelerimiz eliyle gövdelerinden sıradan "biçilmesine" karşı çıkıyor, tepkimi de her boyutta veriyorum. Ağaçlarımıza gereken ilgi ve saygıyı "fenni budamalarda ve gerekli bakımlarında" yerine ve zamanına uygun uygulamalarla gösteren Belediyelerimize ise teşekkür ediyorum.

Nezih Başgelen







29 Ağustos 2014 Cuma

ANKARA TİFTİK KEÇİSİ NASIL BRITISH ANGORA GOAT OLDU






Söylenceye göre , Anadolu’da tiftik üretimi 1220 yıllarında Moğol Ordularının Kayı boyunu, Süleyman Şah'ı ve halkını Türkmen topraklarından sürüp çıkarması ile başlamıştı. 70 yıl sonra Osmanlı Devleti’ni kuracak olan Osman Bey, tiftik keçisini Anadolu’ya getiren Süleyman Şah’ın torunuydu. Süleyman Şah 1229’da ölünce oğulları Kayseri'den Ankara'ya kadar uzanan bölgede tiftik keçisi sürüleriyle yayılıp yerleşmiş ve bu bölgeyi yurt edinmişlerdi.


Ankara ve çevresinde halk tiftikten ipek gibi kumaşlar dokuyordu. Türklerin dokuduğu tiftik kumaşının ünü Ankara’dan tüm dünyaya yayıldı ve tiftik keçisi Avrupa’da Ankara Keçisi (Angora Goat) adıyla anılmaya başladı.

“Öteden beri Ortadoğu’da olduğu kadar Avrupa ve İtalya pazarlarında aranan Türk kumaşları, bezleri ve halıları, (Selçuklu döneminde ) kazanmış oldukları ünü (Osmanlı döneminde de) koruyorlardı. Başta tiftikten dokunan moher (mucaiarri) ya da sof’lar la (bogasi denilen pamuklu dokumalar ve ipekli kadifeler) 15. Yüzyılda ‘yeniçeri çuhası’ diye adlandırılan kumaşlar da dış ülkelerde rağbet görüyordu. Bu nedenle kumaş ticaretiyle uğraşan Türkler de artık İtalyan şehirlerine yerleşecek derecede alım satım işlerini genişletmişlerdi,” diyor Şerafettin Turan.

Tıpkı İpek kumaş gibi, Osmanlı ekonomisinin bel kemiği ve en çok gelir getiren dışsatım ürünüydü tiftik kumaşı. 1554’te bir çift Ankara keçisi bir “hanedan hediyesi” olarak Kutsal Roma İmparatorluğu’na gönderilmişti. Başta İngiltere ve Hollanda olmak üzere Avrupa’ya ve Arap ülkelerine satılan Osmanlı tiftik kumaşına Avrupa’da öyle büyük bir talep vardı ki, gün geldi Anadolu tiftik kumaşı üretimi, Avrupa’nın kumaş talebini karşılayamaz hale geldi.

Avrupa; “bize işlenmiş tiftik kumaşı satmak yerine işlenmemiş ham tiftik yünü verin, biz kendimiz dokuyalım ya da bize damızlık Ankara Keçileri satın,” diyordu.

Osmanlı’nın dünyadaki Ankara tiftik keçisi ve tiftik kumaşı tekelini kırmaya yönelik bu çabalar karşısında Sultanlar, işlenmemiş ham tiftik dışsatımına yasak koymuşlardı: Avrupa’ya yalnızca işlenmiş tiftik ürünleri, tiftik kumaşları satılacak; damızlık Ankara keçisi ve ham tiftik yünü kesinlikle yabancılara satılmayacaktı.


Kalitesiyle rekabet edemediği Osmanlı tiftik kumaşı, Avrupa’lı kumaş üreticilerinin en büyük sorunu olmuş, Avrupalılar Osmanlı topraklarından damızlık Ankara Keçisi kaçırma girişimlerine başlamışlardı.

Evliya Çelebi 1640’larda Ankara için; “burası tiftik kumaşı (sof) yeridir…bu kumaş da Ankara’ya özgüdür. Yeryüzünde başka bir yerde üretme olanağı yoktur. Kadın ve erkek herkesin işi tiftik kumaşı dokumaktır. Fransızlar bu Ankara keçilerinden Fransa’ya götürüp yumuşak iplik eğirip tiftik kumaşı dokumak isterler de dokudukları şey sof olmaz. Hatta Ankara’dan eğrilmiş ipliği alıp Fransa’ya götürerek tiftik kumaşı yapalım dediler fakat yine olmadı.” der.




O tarihlerde başta Ankara olmak üzere; Zir, Çankırı, Beypazarı, Nallıhan ve Kalecik’te 1355 tiftik tezgahının bulunduğu ve her yıl 20.000 top kumaşın yurt dışına satıldığını bildiriyordu Tournfort.

Avrupa dokumacılıkta kol gücünden makine gücüne geçmeyi yeni yeni deniyor, ama dokumacılar kendilerini işsiz bırakacak bu makinelere karşı ayaklanıp kullanılmasını yasaklatıyorlardı. Osmanlı’da ise böyle dokumacıları işsiz bırakmakla tehdit eden dokuma makinesi icad etme girişimleri görülmüyordu.

1771’de güneybatı Almanya’da Pfalz bölgesinde bir Ankara keçisi çiftliği kurma girişimi keçilerin iklime uyumsuzluğu nedeniyle başarısız olurken, 1740’ta Ankara keçisinin İsveç’e götürülme girişimi önlenmiş ve 1778’de Venedikliler Ankara keçisi besiciliğinde (yine iklim uyumsuzluğu nedeniyle) düş kırıklığına uğramışlardı.

Osmanlı dünyanın en pahalı tiftik kumaşı tekelini kıskançlıkla koruyor, yabancıya işlenmemiş, hammadde ve damızlık keçi satmamakta direniyordu. İngilizler Osmanlı tiftik tekelini kırmak için gizlice kaçırmayı planladıkları damızlık Ankara keçilerinin dünyada uyum sağlayabileceği iklimi araştırmış ve bu keçilerin Ankara’dan başka Güney Afrika’da yaşayabileceklerini saptamışlardı.

1830’larda içinde 12 teke (erkek keçi) ve 1 anaç (dişi keçi) de bulunan bir kafile başka bir kıtaya, Afrika’ya varmak için açık denizlere yelken açmış, ancak bu 12 tekenin yolculuktan önce Osmanlılar tarafından kısırlaştırılmış olduklarının farkına varılamamıştı. Osmanlı çok kötü alay etmişti İngiliz damızlık avcılarıyla.

Ancak James Watt’ın 1765’te İngiltere’de icad ettiği buhar makinesinin 1785’te Edmond Cartwright ve 1790’da Richard Arkwright tarafından buharlı dokuma tezgahına dönüştürülmesinden sonra İngiltere’de ip eğirme ve kumaş üretiminde kol gücünün yerini buharlı makinelerin almaya başlaması, İngiliz malı ucuz fabrika işi kumaşların gümrük duvarlarına yığılarak yerli kumaş üretimini tehdit etmesi sorunuyla karşı karşıya bırakmıştı Osmanlı’yı.

İngilizler, sömürgeleri olan Hindistan’da Hintli dokumacıların ellerini, parmaklarını keserek el işi ip eğirme ve kumaş üretimine son vermiş, Hindistan’ın yerli dokumacılığını kanla ,şiddetle yok etmiş ve İngiliz malı fabrika işi kumaşlarına Asya’da pazar açmışlardı böylece.


“BULUNMAZ HİNT KUMAŞI” VE 
İNGİLİZ EMPERYALİZMİNİN VAHŞETİ

“Bulunmaz Hint Kumaşı” deyimi dilimizde paha biçilmez değerde olup bulunması çok güç olan varlıkları anlatmakta kullanılır, “Kendini bulunmaz hint kumaşı sanıyor” demek, kendisini Hint kumaşı kertesinde değerli görüyor demektir. Bunca değerli Hint kumaşının “bulunmaz” olması 1700’lerde gerçekleşmiştir.

Friedrich Engels, “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabının ‘İngilizce Baskıya Önsöz’ bölümünde; “Hindistan’daki milyonlarca elle çalışan dokuma tezgahı ; İngiltere’de Lancahire’da enerjiyle çalışan dokuma tezgahları tarafından sonunda çökertildi,”der.

Engels’e göre İngiliz kumaşı makineyle üretildiği için ucuzdur, Hindistan kumaşı ise elle üretildiği için pahalıdır; eh, herkes ucuz olan İngiliz fabrika kumaşını almaya yönelince, pahalı olan Hindistan el dokuması kumaşlar müşteri bulamamış ve böylece Hint kumaşı üretimi de yok olmuştur.

Gelgelelim Engels’in bu saptamaları gerçeğe uymamaktaır. Hindistan’da dokumacılık, hiç de öyle Engels’in anlattığı gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu nedeniyle kendiliğinden batmamıştır.
Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler, orada bulunan yerli el dokumacılığını yok etmedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına Pazar açamayacaklarını anlayınca, Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek üzere Hindistanlı dokumacıların başparmaklarını keserek onları Hint kumaşı üretemez duruma düşürmüş ve böylelikle hem dünya pazarlarında Hindistan kumaşını yok edip, İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş, hem de Hindistan’ı İngiliz kumaşlarının tüketicisi, müşterisi durumuna düşürmüştür.
Hint dokumacılığını yok eden, Engels’in dediği gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu değil, İngiliz emperyalizminin vahşetidir.



‘Hıristiyan Sömürgecilik Düzeni’ konusunda uzman W.Howitt : “Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne kadar yabanıl , ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda raslanmaz,” derken bu ve gibi durumları vurgulamaktaydı.

İngiliz emperyalistlerin 1760’lı yıllarda gerçekleştirdikleri, dünya döndükçe unutulmayacak olan Hintli dokumacıları üremez duruma getirmek için başparmaklarını kesme vahşeti, Komünist Karl Marx tarafından “ilerici bir devrim” ! olarak alkışlanmış ve Marx 10 Haziran 1853’te yazıp 25 Haziran 1853 günlü New-York Daily Tribune gazetesinin 3804.sayısında yayınlattığı köşe yazısında, bu konuda İngiliz emperyalizminin vahşetine alkış tutarak şöyle demiştir:

“İngiltere’nin Hindistan’da yerine getirmesi gereken ikili bir görevi vardır; biri yıkıcı, öteki yenileyici…İngilizler, yerli toplulukları parçalayarak, yerli sanayinin kökünü kazıyarak ve yerli toplumda büyük ve yüce olan ne varsa yerle bir ederek bu uygarlığı yıktılar.” (…)

“Sorun, İngilizlerin Hindistan’ı fethetmeye hakları olup olmadığı değil, daha önce Türkler, Persler, Ruslar tarafından fethedilmiş Hindistan’ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan’a yeğleyip yeğlemeyeceğimizdir.” (…)

“ Bu , İngiliz sömürge yönetiminin ayırıcı özelliği değil, yalnızca Hollanda’nınkinin bir taklidir…” (…)

“İngiltere, henüz herhangi bir onarım belirtisi göstermeksizin, Hindistan toplumunun tüm çerçevesini parçalamıştır. Yenisini kazanmaksızın kendi eski dünyasının böylece yitip gitmiş olması, Hindu’nun mevcut sefaletine özel türden bir kasvet getirmekte ve İngiltere tarafından yönetilmekte olan Hindistan’ı bütün eski geleneklerinden ve tüm geçmiş tarihinden ayırmaktadır.” (…)

“Hintli eğirici ve dokumacının her ikisini birden yok eden İngiliz müdahalesi, bu küçük yarı-barbar, yarı-uygar toplulukların iktisadi temellerini dağıtmış ve böylece Asya’da o zamana dek görülmüş en büyük ve doğruyu söylemek gerekirse biricik toplumsal devrimi yaratmıştır.” (…)

“Suçu ne olursa olsun bu devrimi getirmekle İngiltere, tarihin bilinçsiz (bilincinde olmaksızın devrimci bir işlev gören) aleti olmuştur. Öyleyse, eski bir dünyanın çöküşünün yarattığı korkunç manzara bize ne denli acı gelirse gelsin, tarih açısından Goethe ile birlikte şöyle haykırmaya hakkımız vardır: “ Daha büyük haz veriyor diye, bu acı bizi yiyip bitirmeli midir? Timur yönetimi altında değil midir ki, ruhlar ölçüsüzce telef edilmiştir?” (…)

1849’da İngiltere’ye yerleşen ve ölene dek İngiltere’de yaşayan komünist önder Karl Marx’ın 1853’ te İngiliz gazetelerinde yayınlanmış ve İngiliz kapitalist-emperyalizmininvahşetlerini, “uygarlaştırıcı, ilerici,devrimci işlev görüyor” gerekçesiyle onayladığı bu köşe yazısı, günümüzde Amerika’nın Irak işgaline alkış tuttuğu için, köşe yazarlarının aslında “dönmüş” olmayıp belki de Marx’ın izinden gittiklerini göstermesi bakımından ilginç olduğu gibi, vahşet uygulamasının şu ya da bu amaçla sosyalizm adına hoşgörülebiliyor olduğunu göstermesi bakımından da anlamlıdır.



Marx’ın ilericilik ve komünizm adına onayladığı bu vahşeti, gerici ve kapitalist olduğu halde onaylamayan William Bolts (Hollandalı 1740-1808) , Hindistan’lı dokuma işçilerinin salt el tezgahlarında yerli kumaş üretemesinler de fabrika işi İngiliz kumaşlarında Pazar açılsın diye parmaklarının kesilmesine isyan ederek, bu vahşeti yapan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nden ayrılmıştır. Hindistan’da Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetim kurulu üyeliğini yapan William Bolts, Hintli dokumacılara uygulanan vahşete dayanamayıp şirketten ayrıldıktan sonra , İngilizlerin Hindistan’da yerli dokumacılığı öldürmek için yaptıkları her şeyi ilk basımı 1772’de Londra’da yayınlanan “Considerations on İndia Affairs” adlı kitabında belgeleriyle anlatmıştır. 

“İngiliz Emperyalistlerinin fabrika ürünü kumaşları ucuz olduğu için pahalı el üretimi Hint kumaşının yerini almıştır,” diyen Marxizmin ikinci önderi Engels, kendisi dokuma fabrikatörü bir İngiliz emperyalist kapitalisti olduğu için İngilizlerin Hindistan’da yerli kumaş üretimi üreticilerin başparmaklarını keserek yok ettikleri gerçeğini yok saymıştır.

Ne denli William Bolts’un parmak kesme vahşetini anlattığı kitabı 1772,1773,1775 yıllarında yayınlandıktan sonra İngiltere Milli Kütüphanesi Britsh Library’de bir tane bile bulunmayacak biçimde ortadan kaldırıldıysa da , Marx ve Engels’in yaşadıkları yıllarda ,1832’de Londra’da yayınlanan bir başka kitap, Simon Ansley Ferrall’ın “Amerika Birleşik Devletleri’nde 6000 Millik Gezi” (A Ramble of Six thousand Miles Through the United States of Amerika) adlı kitabı Bolts’un yok edilen O kitabından alıntılar aktarıyor ve İngilizlerin Hindistan’da yerli halka uyguladığı vahşeti, Amerika’da beyazların gerçekleştirdiği karaderili ve Kızılderili soykıyımlarıyla ve köle ticaretiyle karşılaştırarak ödeştiriyordu.

Amerikalıların İngilizleri Bolts’un 1772’de yayınlanan kitabına dayanarak Hindistan’da soykırımcılık ile suçlamalarına karşılık, İngilizler de Ferrall’ın kitabıyla Amerikalıları Kızılderili soykırımcılığıyla suçlayarak kendi suçlarının üzerini örtmeye çalışıyordu.

Komünizmin iki önderi Marx ve Engels’in , bir yandan İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki vahşetini ilericilik adına kutsarken, öte yandan Amerikalıların yerli İroquois Kızılderililere ve karaderililere yönelik soykırımını uygarlık adına lanetlemerindeki tutarsızlık; ilginç bir durumdur.

Kapitalist emperyalizmin kendi fabrika ürünlerini el dokumasının yerine koymak için dokumacılarının düğüm atmasını önlemek üzere başparmaklarını kesmeye dek varan vahşeti, eğer Osmanlı İngilizlere gümrük duvarını indirip pazarı sonuna dek açmamış olsaydı, belki Osmanlı’da da gerçekleşecekti.

OSMANLI DOKUMACILIĞININ SONU

1800’lerin başında yerli iplik ve kumaş üretimi tıpkı Hindistan’da olduğu gibi vahşi İngilizlerin fabrika ürünleri tarafından tehdit edilirken, bir de 1789 Fransız devrimi’nden kaynaklanan etnik ayrılıkçı akımlarla başı derde giriyordu Osmanlı’nın.

1821’de Yunanlıların Mora’da çıkardıkları ayrılıkçı ayaklanmaya koşut olarak Girit’te de yeni bir ayaklanma başlamış, bu ayaklanmalar 1825 yılında bastırılmış; 1827’de Rus-İngiliz ve Fransız donanmaları, Yunanistan’a bağımsızlık verilmesi istemiyle, savaş bile ilan etmeden, ani bir baskınla, Navarin’de Türk donanmasına saldırıp 57 Türk gemisini batırarak 8000 askerimizi şehit etmişler.

Ardından 8 Mayıs 1828’de Rusya, Osmanlılara savaş ilan etmiş, savaş sonunda 1830 yılında imzalanan Londra Protokolü ile İngiltere, Rusya ve Fransa’nın koruması altında bağımsız Yunanistan kurulmuş ve ardından Osmanlı’ya sadık olan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa de çeşitli uyuşmazlıklar nedeniyle Fransızlarla işbirliği yaparak ordusuyla Osmanlı’nın üzerine yürümüş, tüm Mısır,Suriye,Irak ve Anadolu topraklarını ele geçirmiş; İzmit’e dek dayanmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu dış kışkırtmalarla örgütlenen iç ayaklanmalarla sarsılmış ,yıkılma noktasına gelmişken, 1835’lerde Ankara’ya gelen İngiliz gezgin Hamilton burada tiftik kumaşı üreten 1000 ‘den çok tezgahın bulunduğunu yazıyordu.

Osmanlı’nın ayrılıkçı iç ayaklanmalarla ve Mehmet Ali Paşa İsyanıyla bunaldığı 1837’de , 18 yaşında tahta çıkan İngiltere Kraliçesi Victoria, Fransızlarla işbirliği yapıp İngiliz mallarının Mısır ve Suriye’da satılmasını yasaklayan Mehmet Ali Paşa’ya karşı Osmanlı Padişahı II.Mahmud’la 1838 Balta Limanı Antlaşması imzalayarak, Osmanlı tahtının Mehmet Ali Paşa eline geçmesini önlemek karşılığında, İngiliz mallarına uygulanan gümrüğü kaldırtmış ve böylece bir yandan Osmanlı pazarını ucuz İngiliz fabrika kumaşlarıyla doldurarak Türk yerli dokuma sanayisini yok etmeye yönelirken, bir yandan da ham tiftik ve damızlık tiftik keçisinin yabancılara satışını önleyen yasakları delmişti.

Osmanlı’nın sanayisini, ticaretini,dirliğini,düzenliğini bir daha hiç düzelmeycek denli baltalayan 1838 Balta Limanı Antlaşmasından sonra ,İngiliz Albay Handerson Ankara’dan seçtiği damızlık tiftik keçilerini Güney Afrika’da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürmüş, çoğaltmış ve böylelikle 1856’ya gelindiğinde İngiltere, Osmanlı’nın 1838’e dek kıskançlıkla koruduğu tiftik kumaşı tekeline son vermişti.




İşte 2001’de yeniden basımını yeniden gerçekleştirdiğim Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” adlı romanı , Ankara, Bolu, Adapazarı çevresinde Ankara tiftik keçisi besiciliği ve tiftik dokumacılığıyla geçimlerini sürdüren Türkmenlerin, padişah fermanıyla İngilizlere damızlık tiftik keçisi verilmesine karşı canlarını ortaya koyarak ayaklanmalarını anlatıyordu.

Kendisini Padişah’a Müslüman olmaya çok yakın ve zabitlere karşı çıkıp damızlık tiftik keçisi vermemek için silaha sarılırlar. Haber duyulur ve damızlık keçileri İngilizlere vermemek için silahlanan Türkmenlerin sayısı onbinlere varır. Osmanlı İngiliz’e damızlık vermeyen Türkmenlerin üzerine ordu gönderir. Üç yıl süren direniş kanla bastırılır ve İngiliz’e istediği damızlık Ankara keçileri verilir.
İngiliz ,isyancıların dinmeyen öfkesinden korunmak için tiftik keçilerini siyaha boyayarak kaçırır o topraklardan , limana ulaşıp Güney Afrika’ya doğru da yola çıkar.



ANKARA KEÇİSİNE İNGİLİZ DAMGASI


Böylece 1550’lerde Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın Türkistan’dan Anadolu’ya getirdiği tiftik keçileriyle, Osmanlı-Türk Tiftik Kumaş tekeli üzerinde yükselen Osmanlı İmparatorluğu 1838’de bu tekeli İngilizlere kaptırıp elinden kaçırmakla, kendi sonunu da belirlemiş oluyor ve Ankara Keçisi’ne İngiliz damgası vuruluyordu: British Angora Goat Society



Ankara keçisinin bin yıllık öyküsü gösteriyor ki; Osmanlı, savaş alanlarında askeri ve siyasi yenilgilere uğramadan önce, bilimsel ,teknolojik alanda geri kalarak ekonomik-siyasi çöküntüye ve askeri yenilgilere uğratılmış, üretimde buhar gücünden yararlanamayan Osmanlı sanayisi, ucuz yabancı fabrika ürünlerinin karşısına, el yapımı yerli pahalı ürünlerle dikilemediği içindir ki, yerli çıkrıklar durmuş ve 600 yıl Batı’ya ekonomik olarak da üstün olan Osmanlı çökmüştü.

İlk yayınlanışının üzerinden 70 yıl geçtikten sonra yeni basımını yaptığım “Çıkrıklar Durunca”’ya yazdığı sunumda, Atilla İlhan da bu gerçeği belirterek şöyle diyordu:

“Batı’nın Deli Gömleği’nden aktardığım, hayli eski bir söyleşime, şöyle bir göz atar mıydınız? Tesadüf, “Çıkrıklar Durunca…”’nın üzerinde geliştiği fabrika malı satanlarla dokumacılar arasındaki mücadeleyi irdelemiştim:

“Hüseyin Avni Bey yazıyor. (…) 1800 ve 1820 yıllarında İstanbul’da kumaş esnafının 2.750 ve Kemahçı (havız kadife) esnafının da 350 tezgahı vardı. Bütün bu tezgahlarda 5 binden fazla insan çalışıyordu. 1868 yılında yerli sanayin ıslahı için hazırlanan bir inceleme raporunda, bu kumaş tezgahlarından ancak 25 (evet, yanlış okumadınız beyler hanımlar) tane kaldığı esefle kaydedilmektedir. Bu raporun yazıldığı devrede, Avrupa sanayinin dokuma eşyası bol bol ve ucuza gümrük kapılarından giriyor ve yerli imalathaneleri tazyik ediyordu. Zamanla imalathaneler kapanıyor, bunların yerine Avrupa malı satan mağazalar açılıyordu…” (bkz: Yarı Müstemleke Oluş Tarihi) “…gerçekte, o dönemde, bu anlamda ASRİLİK, düpedüz İHANET idi….”

İşte “Çıkrıklar Durunca”…daha 1930’lu yıllarda bu yakıcı gerçeği kavramış, sayfalarına dökmüştü. (…) “Çıkrıklar Durunca”’nın yeni basımı için yetmiş yıl beklemiş olmamız, ayrı ve havsalarının alamayacağı bir utanç değil mi? (Atilla İlhan , 24 Ocak 2000,Maçka-İstanbul)

Meşrutiyet’in ilanından sonra Anadolu’yu dolaşarak her gittiği yerde gördüklerini gazetesine ileten ‘Anadolu’da Tanin’ gazetesi yazarı Ahmet Şerif, 28 Kasım 1909’da şunları yazıyordu Ankara’dan:

“Tiftik ticaretinin Ankara vilayetinin hayatı demek olduğu bilinen bir şeydir. Bu sırada hükümet tarafından her nasılsa elli tiftik keçisi ve yavrularının Avusturya’ya götürülmesine izin verilmesi haberinin yayılması halka kötü bir etki yapmıştır. Diyorlar ki: “Evvelce İngiltere bu keçileri Ümit Burnu’na götürdü, gerçi bunlar cinsiyetlerini kaybettilerse de her halde bugün tiftik fiatının düşmesine sebep oldular. Bu meydanda iken yine Avursturya’ya götürülmesine izin verilmesi pek garip oluyor.” Halk haklıdır. Fakat hükümeti bunu kabule sevkeden sebepler bilinmiyor ki: Ben yalnız bunu işaret etmekle yetinebileceğim.”

Osmanlı Tarihi’ni çocuklarımıza Amerikalıların, Batılı emperyalistlerin istediği gibi meydan muharebeleri tarihi olarak değil de Atatürk döneminde yapıldığı gibi gerçek yönüyle öğretmeye başladığımız an, kölelik zincirini kırmak, Yeni Osmanlı Tuzağından kurtulmak için en önemli adımlardan birini atmış olacağız.

Çocuklarımız Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki bilimsel, siyasi,ekonomik başarılarını bilmeli, yerli üretimi koruyup geliştirmenin önemini kavramalı,

“Gavura damızlık vermenin uğursuzluk getireceği” beyinlere kazınmalı.

Osmanlı’nın çöküş nedenlerini ,askeri yenilgiler dışında tüm çıplaklığıyla görmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni çöküşten koruyabilsinler.





Bilmem anlatabiliyor muyum?

Cengiz Özakıncı
Hangi Osmanlı 2



video




Sakalar, tarih içinde zaman zaman Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Ksenophon’a göre M.Ö. 400’de Trabzon’a yakın bir yerde yaşamaktadırlar. Onlar, günümüz Türkiye’sinin doğu bölgesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Sakaların bir boyu olan Phasian/Pasinler ve onların alt kolları olan Orbetler, Pasanlar, Gagavanlar, Kurmançlar, Sahatlar, Çavdarlar ve Şorlar Türkiye’nin doğusunda yerleşmişlerdir. Sakaların boyları Karduklar, Botiler ve Paktuk Türkiye’nin muhtelif yerlerinde iskân etmişlerdir. Yine Türkiye’deki Garzan, Arzan, Guran, Müküs, Albak Akari (Hakkari), Zap, Uşani, Botan, Kardak, Kürdek ... yer isimleri ve bu isimlerin bozulmuş biçimleri onların boy, soy ve aile isimlerinin miraslarıdır.

Sakaların ilgi çekici bir mirası da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara ve Ankara isminin kaynağıdır. Yakutistan’da da Angara isimli bir şehir bulunmaktadır ve tıpkı Ankara gibi tiftik keçisiyle meşhurdur. (Bilâl Ak; "Ankara Adının Kaynağı ve Yeni Bir Yaklaşım" Türk Yurdu, Sayı 176, Nisan 2002, s.50-60.)

Prof.Dr.Necati Demir
link
_____
____________________

18 Haziran 2014 Çarşamba

ANGARA - ORTA ASYA - Türklerin İzinden





"Kendilerine bir sığınak arayan Sabir’ler Altay-Ural dağları arasındaki düzlükte yaşayan Ogur-Türklerini batıya atıyorlar, önce Ural dağlarının güney-batı tarafında Tobol ve İşim ırmakları çevresinde yerleşiyorlar. Orada eskiden oturmakta olan Onogur'ları ve Ural’ın doğu bölgesindeki Macarları yurtlarından çıkarıyorlar. Teşkilâtlı ve yüksek savaş tekniği ile mücehhez Sabir’ler, kendilerinden daha iptidaî seviyede olan kavimler üzerinde büyük tesir icra etmiştir. 

Bu gün bile Vogul, Ostyak kahramanlık destanlarında ve Altaylı Türk oymakları destanlarında ve bir çok yer adlarında hatıraları canlanır.  Hattâ XIII. yüzyıldan tanıdığımız Sibir, sonra Sibirya adı da Sabir Türklerinden kalmıştır.  Bu söz önce küçük bir sahadaki Sabir yurdunu göstermişken daha sonra bütün Kuzey Asyaya şamil olmuştur."

HUNLARIN EN YAKIN HALEFLERİ:
T'O-PA’LAR, SABİRLER, AVAR’LAR
TARİHTE TÜRKLER - LASZLO RASONYİ


























Angara Nehri
Angara nehri, güneydoğu Sibirya'da, Irkutsk Oblast ve Krasnoyarsk Krai'da bulunan 1779 km uzunluğunda bir nehirdir. 
Baykal Gölünden boşalan tek nehirdir ve 
Yenisey Nehrini besleyen sulardan biridir.





Baykal ile Angara adlı Kazak efsanesine göre;

Bütün Sibirya’ya hükmeden Baykal adlı bir bey vardır.
Baykal’ın Zarlık adlı kızı, dünyada eşi benzeri olmayan Angara adlı yiğide âşık olur. Bu sırrı sezen Baykal’la Angara’nın arası açılır. Baykal, önce kızı Zarlık’ı öldürmeye karar verir. O, korkusundan dağa çıkıp gitmiş ve o dağa onun adı verilmiş.....







Bir başka efsane



Angara Çayı Efsanesi

Angara Nehri ve Yenisey nehirleri, Baykal Gölü ve Şaman taşı hakkında eski Buryat efsanesi Türklerin ırmak anlayışı hakkında çok derin bilgiler içerir. Eski devirlerde güçlü Baykal neşeli ve iyiliksever idi. O, kendi biricik kızı Angara’yı çok seviyordu. Dünyada ondan güzeli yoktu. Gündüzler o gökyüzünden daha parlak, geceleri ise bulutlardan daha soluk olurdu. Yanından geçen herkes onun güzelliğine hayran olur, onu târif ederdi. Hattâ göçmen kuşlar, turnalar, leylekler, kazlar da alçaktan uçarak onu seyrederlerdi. İhtiyar Baykal kendi kızını gözü gibi koruyordu. 

Bir kez Baykal uykuya daldıktan sonra Angara genç Yeniseyin yanına koştu. Uykudan uyanan Baykal kendi sularını titretti. Şiddetli fırtına koptu, ormanlar silkindi, gökyüzü üzüntüden karardı, hayvanlar korku içinde kaçıştılar, balıklar suyun derinliklerine indiler, kuşlar güneşe doğru uçuşdular. Kudretli Baykal dağdan bir kaya koparıp uzaklaşan kızına doğru fırlattı. Kaya güzel Anqaranın düz boğazının üstüne düştü. 

Mâvi gözlü Angara yalvarışlı sesle dediki: “Baba, ben susuzluktan yanıyorum, beni bağışla, en azından bir damla su ver.” Baykal kızgınlıkla bağırdı: “Ben sadece gözyaşlarımı verebilirim!” Bin yıllardır Angara, Yenisey'e doğru gözyaşı akıtır. İhtiyar Baykal ise somurtkan ve öfkelidir. Baykal'ın kendi kızına doğru attığı kayayı ise insanlar Şaman taşı olarak adlandırırlar.


Irmak İyesi - link







"Sakalar, tarih içinde zaman zaman Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Ksenophon’a göre M.Ö. 400’de Trabzon’a yakın bir yerde yaşamaktadırlar. Onlar, günümüz Türkiye’sinin doğu bölgesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Sakaların bir boyu olan Phasian/Pasinler ve onların alt kolları olan Orbetler, Pasanlar, Gagavanlar, Kurmançlar, Sahatlar, Çavdarlar ve Şorlar Türkiye’nin doğusunda yerleşmişlerdir. Sakaların boyları Karduklar, Botiler ve Paktuk Türkiye’nin muhtelif yerlerinde iskân etmişlerdir. Yine Türkiye’deki Garzan, Arzan, Guran, Müküs, Albak Akari (Hakkari), Zap, Uşani, Botan, Kardak, Kürdek ... yer isimleri ve bu isimlerin bozulmuş biçimleri onların boy, soy ve aile isimlerinin miraslarıdır.


Sakaların ilgi çekici bir mirası da Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara ve Ankara isminin kaynağıdır. Yakutistan’da da Angara isimli bir şehir bulunmaktadır ve tıpkı Ankara gibi tiftik keçisiyle meşhurdur. (Bilâl Ak; "Ankara Adının Kaynağı ve Yeni Bir Yaklaşım" Türk Yurdu, Sayı 176, Nisan 2002, s.50-60.)"


Prof.Dr.Necati Demir





ANKARA TİFTİK KEÇİSİ NASIL 
BRİTİSH ANGORA GOAT OLDU ?