roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2023 Cuma

Caracalla değil Kara Kulak

 

Caracalla değil Kara Kulak

Zalim ve sosyopat bir karaktere sahip olan ve kendine özgü "kapüşonlu pelerin" giyen Roma imparatoru

Antoninus'a "Karakalla (Caracalla/Caracallus)" lakabını Türkçe konuşan Partlar vermişti.

Çünkü o tıpkı "Kara Kulak" gibi hırçın ve vahşiydi, güvenilmezdi.


İmparator Antoninus Bassianus barış içinde oldukları Part kralı Artaban(-us)'un kızıyla evlenmek istediğini bildiren bir mesajla birlikte birçok hediyeler gönderdi. Ancak Artaban red etti. Antoninus çok ısrar edince de Artaban pes edip kızını vereceğini söyledi. Düğün hazırlıkları ile birlikte Part Türk erleri de yaysız ve atsız kutlamalara katıldı. Şölende yenilip içilirken Antoninus'un askerleri şölen yerinin etrafını sardı. Part Türkleri sarhoş olduğunda da Roma askerleri kadın ve çocuklar da dahil, herkesi katletti. Part erleri silahlarına ve atlarına ulaşamıyordu, ama kralları Artaban ile birlikte birçok kişinin kaçabilmesini sağlayabilmişlerdi. Partlar Antonius'un kinci karakteriyle tanışmışlardı, çünkü Artaban Antoninus'a önce hayır demiş ve ısrarlı baskıları nedeniyle kabul etmek zorunda kalmıştı. Antoninus bunu unutmamıştı.

Hayatta kalan Partların şimdilik yapabilecekleri bir şey yoktu, ama bu katliamı unutmadılar. Dağlarda güçlenip geri dönecekler ve intikam alacaklardı. Zaten Roma İmpartorluğu ile denk tutulan bir tek onların devleti, yani Part İmparatorluğu idi. Antoninus geri çekilirken bölgedeki kentleri yakıp yıktı, yağmalattı, kıyım yaptı, esir aldı.  Ancak Harran'a (Carrhae) vardıklarında 11 yıl hüküm sürmüş olan Antoninus kendi koruması tarafından öldürüldü. Aslında sürekli aşağıladığı generallerinden biri olan Macrinus'un komplosuna gitmişti. Hiç kimse Macrinus'tan şüphelenmemişti, herkes asıl suçlunun Antoninus'u öldüren Martials sanıyordu ki o da yakalanıp öldürülmüştü.

Macrinus Severus adını aldığını ilan edince, hanedanın bir üyesi olarak imparator ilan edildi ve başa geçti. Ancak ordu tehlike altındaydı, çünkü Part kralı Artabanus, halkına yapılan kıyımın hesabını istiyordu ve Roma ordusu Part bölgesindeydi. Güçlenip geri dönen Part-Türkleriyle savaşan Macrinus ağır kayıplar vererek savaşı kaybetti.  Roma şaşkındı, çok büyük bir tazminat ödemeye mahkum edildi. Bu Part zaferi 217 yılında Nusaybin'de gerçekleşmişti.

Roma-Part Savaşları ilk kez Marcus Licinius Crassus komutasında MÖ 54'te Harran (Carrhae)'da başlamıştı. Arsak-Türk soyundan gelen Kral II.Orodes'in Part ordusunu Saka-Türk soyundan Suren komuta ediyordu. Romalı general Crassus (Krassus) ile generallerinin öldürülmesiyle Partlar zaferi göğüslemişti. Ağır kayıplar veren Roma alay konusu oldu, çünkü sancaklarını da kaptırmıştı.  Öyle ki Crassus'un açgözlülüğünü göstermek için, ölümünün ardından (tıpkı Ece Tomris'in Kiros'un başını keserek kan dolu kazana atması gibi), boğazından eritilmiş altın döktüleri söylencesi bile yayıldı. Partlarla baş edebilmek için Mark Antony (Marcus Antonius) Partların kardeş boyu İskit Türklerinden oluşan Lejyon IV.Scythica'yı (Zeugma) kurmuştu ama... Son Roma-Part Türk savaşı da bir yıllık imparator Macrinus komutası altında, Nusaybin'de meydana gelmiş ve yine Part-Türk zaferiyle sonuçlanmıştı.

*

Asıl adı  Marcus Aurelius Antoninus Bassianus (imparator 211-217) olan impartorun adının bir parçası olan "Bassianus (Basileus gibi)" ile "Karakalla" unvanı Türkçedir. Öfkeli imparator zalimliğiyle tanınıyordu bu yüzden "Kara" idi ve halkın kulaklara benzettikleri kapişonlu pelerin giyiyordu. Batılı araştırmacılar Karakallus'un "Galya German sınırında yaşayanlardan aldığı kapişonlu ağır bir pelerin" anlamında olduğunu yazar ki pek fazla bir ayrıntı da vermezler. Karakallus sözünden de Kara Kulak (vahşi kedi/vaşak) için kelime türetmişlerdir; Caracal. Yani Karakalla sözü Türkçe olan Kara Kulak'ın Latinceleştirilmiş halinden başka bir şey değildir. Pelerin'in İngilizce karşılığı olan "cloak" bile Türkçe "kulak"tan geliyor. Anlamını bilmeden, kullanım şekline bakılarak bir anlam yüklemişler. Bu kelime kapüşonlu pelerin giyen Karakalla (Kara Kulak) döneminden yüzyıllar sonra "Cloak" olarak sözlükte yerini almış.

Partlara karşı sefer düzenleyen (198, Ctesiphon, Bağdat yakınlarındaki Part kraliyet başkenti) ve "Parthicus Maximus" lakabıyla tanınan Septimus Severus ise Antoninus (Karakalla)'nın babasıydı. Baba ölünce Karakalla ve Geta kardeşleri arasındaki nefret duyguları büyüdü. Her biri ötekini öldürmek istiyordu. Anneleri babalarının danışmanlarıyla bir çözüm aradı. Geta'ya Asya, Karakalla'ya Avrupa verildi. Geta'ya karargahını Kadıköy'e kurması teklif edilirken, o Antakya ya da  İskenderiye'nin başkent olmasını uygun gördü. Ancak öfkeli Karakalla Geta'yı öldürdü ve arkasından da anlattığı kurgu hikaye (güya Geta onu öldürecekmiş) ile imparator oldu. Önce German bölgelerini, sonra da Küçük Asya'yı ziyaret eden Antoninus daha sonra İskenderiye'ye gitti. Ancak burada da katliam yaptı. İskenderiyeliler onun ününü duymuş ve sürekli alaya almıştı. Bunu bilen Antoninus hiç belli etmedi, ama sinsice kurduğu tuzakla İskenderiyelilerin hepsini bir şölende katletti. İşte bu katliamın ardından da doğuya yönelip Part kralı Artaban'ın kızını istemişti....


SB


"Kuzey Afrikalı, gerçek bir Romalı gibi yetiştirilmiş, Severus hanedanının kurucusu Septimus Severus, Emessalı (Suriye’de Orontes kıyısında) yüksek bir rahibin kızı Julia Domna’yla evlenerek, uyumlu bir imparator çifti olurlar ve imparatorluğu beraber yönetirler. Kuzey Suriyeli bir aileden gelen împaratoriçe Julia Domna’ya ilişkin birçok yazıt, kabartma ve heykel, Roma egemenliğindeki varlıklı Anadolu şehirlerinde ortaya çıkarılmıştır. Bu çifte ait bir hayli zengin sikke buluntuları da Anadolu kökenlidir. Çiftin çocukları Caracalla ve Geta’nın ölümle biten kısa hükümdarlıklarından sonra, yeğenleri on dört yaşındaki Heliogabal tahtın vârisi olur."

A.Muhibbe Darga / Anadolu'da Kadın (s.292)


Roma Septimus Severus Takı'nda (203) Part Savaşı.

Sağda: Özgün başlıklarıyla kale içindeki Part Türkleri. Bu başlıklara "Frig" diyenler "Partların Friglerle ne alakası var" diye sorgulamaktan bile acizler!


Antik dönem yazarlar; "Partlar İskit kökenlidir."

İskit/Saka Türk ise, Part da Türk'tür.

ENG.

Caracalla (Caracallus) was given by the Turkish speaking Parthians to the Emperor Antoninus (wearing a hooded cloak) as a nickname for his cruel and sociopath character. He was just like the wild cat "Caracal". This animal gets his name from his "Black Ears" (and it looks like a hoodie to). The name of this animal is "Karakulak (Black Ear)" in Turkish. So the name of the animal and the nickname of Antoninus "Caracalla/Caracallus < Kara-kulak/Qara-qulak" is Turkish of origin.  The word Caracalla was never used before the period of Antoninus! * Kara = Black , Kulak/Qulak = Ear *

Even Cloak is Turkish; Kulak (Ear) > Cloak.

A meaning was given by looking at the way it was used, without knowing its real meaning. This word has taken its place in the dictionary as "Cloak", centuries after the period of the Karakalla (Black Ear), who was wearing a "hooded cape".

The name Bassianus in Antoninus full name is also Turkish. Because he was the "president (Emperor in those days)", as in Baş (Bash > Bas) , Başı (Bashy > his/her head. So, the meaning of Başı (Bashy) is the "Head of the people/state", i.e. the "President", in Turkish "Başkan (Baş Kağan)".

But no one is talking about where its origin came from. The nickname Caracalla dates back to the period of the Parthian Turks.







Turkish


24 Şubat 2016 Çarşamba

History of Musical instruments




... Early Greek artist borrowed technique style and ideas from the older Mediterranean nations.

... The pipes on vases and reliefs, Greek and Roman, are not flutes, but double oboes of oriental shape, the sound of which could be as shrill and exciting as the sound of their relatives, the bagpipes of modern Scotch regiments.



...  The origin of the bagpipe is unknown. On a relief from the thirteenth century BC, belonging to the Hittite palace at Eyük (Alacahöyük), all too eager students have imagined they detected the earliest bagpipe; in reality, the bag is an animal offering, and the two 'pipes' are ribbons hanging down from the two strings of a lute carried before it. It was also an error to see a bagpipe in the Aramaic word sumponiah of the Book of Daniel, as we have shown on page 84. Again, we have explained on page 121 that such an instrument did not exist either in Israel or in classic Greece.




The first bagpipe of which one can be sure existed in the first century AD. Suetonius, the historian of the Roman Caesars, relates of Nero that "towards the end of his life he had publicly vowed that if he retained his power he would at the games in celebration of his victory give a performance on the water-organ, the choraulam et utricularium". This latter name, meaning a leather bag, can hardly be explained otherwise than as a bagpipe. All doubts are silenced by the following passage, in Suetonius's Greek contemporary, "Dio Chrysostom, narrating that Nero "knew how to play the pipe with his mouth and the bag thrust under his arms." And still a third author of the same time, Martial speaks of an ascaules, or 'bagpiper', using the Greek word in a Latin epigram. The instrument, then must have been recently imported from Asia and, like modern South Asiatic bagpipes, was probably provided either with a single or a double clarinet.

... In sharp contrast to the fine arts, Greek music was almost entirely imported. The Phyrgian and Lydian tonalities were reminiscent of Asia Minor; Olympus, the patriarch of Greek music, was said to have been a son of the Phrygian Marsyas; and his disciple, Thaletas, was a Cretan. No instrument originated in Greece.

The geographer Strabo writes: "One writer says 'striking the Asiatic cithara'; another calls auloi 'Berecyntian' and 'Phrygian'; and some of the instruments have been called by barbarian names, 'Nablas', 'Sambyke', 'Barbitos', 'Magadis' and several others."

... Instruments with a single beating reed, or clarinets, have no importance in the Far East. The only type found today is a plain bamboo clarinet with six fingerholes, under the names 'ch'un kuan' or 'la pa' in Chinese, which is a 'child'd toy'; sometimes two of them are joined to form a double clarinet, 'tui hsiao'.

In earlier centuries the Chinese used a clarinet, the two ends of which were covered with caps of ox-horn. The one at the outer end served as a bell, and the other as an air chamber that enclosed the beating reed and forced the player to blow without grasping the reed with his mouth. According to Chinse tradition, this clarinet was Tataric.

... Cymbals (Chinese po) were said to have been brought from India; another Chinese source enumerates them among the instruments of an East Turkestanic orchestra which was established at the imperial court after the conquest of the Kingdom of Kutcha in 384 AD. This statement is corroborated by the important fact that the Korean name of the Cymbals, 'tjapara' is obviously derived from a Turkish word; in modern Turkish cymbals are called 'Çal-para'*. Moreover, Central Europe first acquired cymbals when Avars and Huns-that is, Turkish peoples- invaded the continent in the middle ages. Turks were expert metal workers.

Most Far Eastern cymbals have a large boss, and the ritm is either flat or curving slightly upwards. Their size varies greatly; beside small specimens one finds very large ones in lama temples; the Crosby Brown Collection in the Metropolitan Museum in New York owns a pair twenty-two to twenty-three inches wide. But these Chinese lama cymbals are not as large aas some gigantic cymbals in Mongolian temples which measure one meter.

About three hundred years after the first mention of cymbals, a 'metallophone (Chinese fang hiang)' is  said to have been introduced. It was an imitation in iron or  steel of the old Chinese stone chime, a set of sicteen slabs about eight inches long suspended in an upright frame. The new instrument was first brought to China by the orchestra of a 'barbarian' people - that is, either Turkish or Tungus- in the seventh century AD. As there were probably no Tungus orchestras, the reference apparently indicates a Turkish origin, and this is the more likely because some of the Turkish tribes, the Tu-kiu for instance, were skillful workers in iron at the time of this orchestra.

... Later, at a time that we cannot as yet ascertain, another instrument, the 'fiddle' (that is a bowed lute), became popular all over the east, the usual name of which, 'hu ch'in', hints to a Central Asiatic origin, as 'hu' is one of the names that the Chinese gave to the Turkish Uighurs.

The body is formed by a tiny cylinder, a few inches long, one end of which, covered by a lizard-or snakeskin, serves as a soundboard, the other end being left open. The body, usually made of bamboo, or sometimes of a hexagonal piece of wood or of a coconut, the top of which has been removed, is diametrically pierced by the handle in the manner of a spit. The two strings are generally tuned to a fifth, and there is no fingerboard. The player, holding the fiddle down in a vertical position, stops the strings with the fleshy part of the fingers. The bow cannot be removed from the instrument, as its hair passes between the strings; it rubs the underside of one string and the upperside of the other. The bow is grasped with the palm facing upward so that the tumb is above the bow and the fingers below. Because of the constant vibrato and glissando of the left hand, the sound is rather whimpering.

... Kettledrums are open receptacles which, in the majorrity of cases, are egg-shaped or hemispherical with a skin stretched over the opening. Clay was the original material which afterwards was replaced by metal. 

The first evidence of Arabian kettledrums is in the tneth century encyclopedia of the Ihwan al-Şafa. The book enumerates the bowl drum, 'qasa' (a name which it shared with the bulging body of the lute, 'üd), and the deeper kettledrums, 'tabl al-markab' (the naqqara) and küs.

Dr.Henry George Farmer believes that the küs was an earlier drum. He writes that an İndian "is credited with having played the kettledrum küs in the Prophet's military expeditions." This would hint of an İndian origin. Farmer's source, however, is neither contemporary nor Arabian; the statement is taken from the narrative of a Turkish travler who wrote in the seventeenth century, a thousand years after the Prophet's expeditions. It is likely that the Turks called the drum by the name which was familiar to him.

...Short lutes, carved out ofa single piece of wood with no distinct neck and tapering towards the pegbox, are found first in Iran, the same country which afterwards became their center; Elamic (an Agglutinative language, to be claim Turkic-SB) clay figures attributed to the eight century BC show them in rough outlines; the strings and their attachment are not distinguishable.

There is no further evidence of the short lute until, many centuries later, it reappeared in the Islamci Near East; its pegbox was bent backwards in a scikle shape and contained lateral pegs; the stringholder was not frontal but on the lower end of the body, and a skin served as the soundboard. Islamic migrations and conquests carried this lute eastwards from Persia as far as the Celebes, and southwards to Madagascar. In all these countries it has been called by a name probably of Turkish origin, and variously spelled as 'gambus', 'kabosa' or 'qüpüz'. Arabic literature adopted this name at the end of the Abbassidic Dynasty, in the beginning of the eleventh century AD, in Egypt it was introduced at about 1200 AD. (Mamluk Kipchak Turks period-SB). Today this lute is extinct in the Near East.

Nevertheless, the Turkish name 'qüpüz' seems to have been unknown in South and West Europe, though it was used in the central and eastern parts of the continent. In apoem written in the early fourteenth century, Gottes Zukunft by Heinrich von der Neuen Stadt, verse 4672 mentions 'die kobus mit der luten.' This word had probably entered through Hungary, where it can be traced back to the middle ages as 'koboz' ; and it certainly had come to Hungary from Byzantium, since a Greek tractate on alchemy, written about 800, metions a 'kobuz' or 'pandurion' with seven frets and three, four or five strings.

The Christian Spaniards, on the contrary, seem to have called the same instrument a Moorish guitar; in his poem, El libro de buen amor (fourteenth century), Juan Ruiz, archpriest of Hita mentions it immediately before the lute: "Ally sale gritando la guitara morisca, de las bozes aguda e de los puntos arisca..." - "There the moorish guitar emerges with its shrill and harsh notes".

The Moorish guitar was more and more influenced by the instrument which we call a lute today. In the sicteenth century it was given a new name, mandola or mandora, a thin pear-shaped body composed of slender staves or 'ribs', a frontal stringholder, a soundhole with a carved rose, a short neck and double strings; only the sickle-shaped pegbox of the older instrument was preserved.

... The spike-fiddle, found all over the İslamic world, including Siam and Cambodia, is a 'pierced fiddle'; the round handle projects through the body and protrudes at the lower end, forming a foot similar to the spike of a cello, on which the instrument is rested. The pegs are lateral, and a piece of skin froms the soundboard. While east of India the spike is of wood or ivory, it is made of iron in the west.

At the western and the eastern extremities of its area of disctribution the spike-fiddle is rather primitive; the Malayan as well as the Egyptian fiddles have only one or two strings. Egypt has several species, the 'kamanga a'güz' or 'old fiddle', tuned to a and e; and the 'kamanga farh' or 'sogair' or 'part of a fiddle', tuned to e and b, both having a samll coconut body and two hair strings. Besides the two kamanga, there is a related fiddle, rabab, with a quadrilateral frame, the upper and lower sides of which are parallel, and two skins closing it from the front and the back, forming a kind of frame drum which replaces the coconut body. With one string this instrument is called 'rababa assair' or 'poet's fiddle'. As such, it accompanies the endless recitations of public narrators. With two strings it is called 'rabab al-moganni' or 'singer's fiddle', and accompanies songs.

In southwestern Asia the kamanga a'güz has sometimes three or even four strings, and in some countries- Turkestan and Kasmir, for instance- a set of sympathetic wire strings is stretched behind the bowed strings. The accodatura for three (bowed) wire strings is usually the ground tone, its fifth and its octave or ninth.

The spike-fiddle is mentioned as early as the tenth century AD by the great theorist Al-Farabi who, althouh he wrote in Arabic, was a Turk.

The long lute, in Arabic 'tanbur', has a full metallic timbre, but can also be played very delicately. The player can shake the lute at the end of a melodic period and make the sound fade away with a vibrato that resembles the Bebung of a clavichord.

The long lute has a small, pear-shaped body and a long neck without a pegbox, many gut frets, a few thin wire strings and a plectron made of tortoise shell. It has faithfully preserved the outer appearance of the ancient lutes of Babylonia and Egypt; its pegs, however, are curious in form and position. Shaped like the letter T, they are inserted, some from the front, some from the side; their position is mixed, as we shall call it, thus possibly testifying to a mixed origin of this frecent form of the long lute, from the Arabo-Persian area of lateral pegs as well as from the Turkish area of rear pegs. The Arabs, indeed, call its largest variety 'tanbur kabir turki' or 'large Turkish lute'.  The Persian however, do not use the word tanbur; they designate the instrument by the word tar or 'string', combined with a numerical prefix indicating the number of strings-the dutar has two strings, the setar three, the cartar four, the panctar five strings.








The Turkish music; from the conquest of İstanbul by the Turks, in 1453, till the beginning of the eighteenth century, eastern Europe was continuously in contact with the Turkish armies; over and over again the occidental soldiers were exposed to the wild music that intoxicated the Turkish regiments, with the shrill tones of oboes and triangles accented by clanging cymbals and rumbling drums. About 1700, after the military power of the Turkish Empire was broken, the victorious European armies began to imitate Ottoman Bands. The Poles were the first to adopt Turkish music, or 'janissaries' music', a name taken from the sultan's life guards. Following this example, the elector of Saxony, Augustus the Strong, who was king of Poland as well, organized a Saxon band with four cymbalists. The Aurstrians had their first 'janissaries' in 1741, and the other countries followed. In a narrower sense, the Europeans called Turkish Music a combination of bass drum, cymbals and triangle, as for instance, in Joseph Haydn's Military Symphony (1794). In the bands a jingling crescent was also included.


The indroduction of Turkish instruments was accompanied by a predilection for Turkish motifs in the western arts. Examples of this mode can be found in the subjects of numerous comic operas, such as Gluck's Cadi dupe (1761) and La rencontre imprevue (1764), Mozart's Seraglio (1781) and Gretry's Caravane du Caire (1783)....


There was a similar increase in the importance given to percussion instruments; in L'historie du soldat we waw the unusual proportion of six melodic and six percussion intruments. Alarmists who fear that modern music is receding into a 'savage, oriental' stage, because of its interest in percussion, should remember that this is only an advanced stage of a tendency which already manifested itself in the nineteenth century. It differed only by degrees from Haydn's use of 'Turkish Music' in his Military Symphony, from Beethoven's melodic kettledrums in octace tuning in the Scherzo of the Ninth Symphony, from Berlioz's shime of sicteen kettledrums in his Requim. These classic passages were related to Turkish and Indian practice rather than to European tradition, and the alarmists could have dismissed them, too, as 'savage and oriental'.





read more from:
The History of Musical Instruments (1940-reprint 2006)
Curt Sachs, Musicologist. (1881-1959)  






* Çalpara; Halk arasında şakrak; parmaklara takılan, dört veya iki parça (genellikle abanoz) ağaçtan yapılmış, zil gibi olup tok ses çıkaran, dizde veya elde şaklatılarak kullanılan müzik aleti. İspanyollar acaba kimden almıştır?

* Chou (MÖ.1122-255); Çin'in devlet haline gelmesine vesile olan Türk Boyu. Hsiongnu (Hunlar) Türkleri ile karıştıkları da söylenir.




22 Ekim 2015 Perşembe

Od Ana - Hestia - Vesta





VESTA ve  RAHİBELERİ

Şehirlerin ,ailelerin koruyucusu ben Hestia,
Sunaklarım var her evde ,tapınakta. 
Evlenmek istememişim almışım sözümü , 
Tanrılar ve insanlar şereflendirdi ünümü.
Olimposlu diğer tanrılar gelip gittiler , 
Ben her daim kaldım, ama efsanelerde anılmadım.
Ocağımın ateşi yanınca , bakarlar bacasına, 
Tüten dumanlar anlatır , Yaşamın sırrı saklıdır. 
Duman olmayan yerde ateş yoktur , 
Evlerin ve şehirlerin içi boştur.
Kızlarım var bana yardımcı , 
Vesta rahibeleridir adları. 
Anlatsınlar size bir ayin , 
Ocağımın ateşi her daim sizin.

Vesta Rahibeleri:
6 kızız biz , soylu aileden geliriz. 
Şehrin ateşini sahiplenmişiz. 
Koruruz onu gözümüz kapalı , 
Yoktur Rahibelerin başka amacı. 
Otuz yıl görev alırız , küçüklükten yetişiriz , 
Ayinlere katılır , kurbanlara tahıllı tuz serperiz.
Bereketli olsun hepimize , 
evimizde şehrimizde , sönmesin ateşimiz.

SB, 2010
Şiiri ilköğretim çocukları için yazmıştım....




Türklerde : Ocak (Ateş) + Çadır (Yurt) + Aile = OD ANA




" “Ateş” ve “ocak”ın hâkim bir ruhu olduğuna inanılmış ve genel olarak bu ruha “ateş ve ocak iyesi” adı verilmiştir. Türk dünyasında ateş ve ocak iyesine genel olarak “OD  ANA” diye hitap edilmiş ve bu İYE kadın gibi tasvir edilmiştir. "

"  Tuva Türklerine göre ocağın bir iyesi (sahibi) vardır. Bu iye insanları kötülüklerden uzaklaştırıp korur. Özellikle çocukları ve hayvanları musibetlerden ve hastalıklardan korur. Böyle olunca da ateş, aile ocağının en önemli zenginliğidir. Bir evde ölüm olduğunda aile için “ocağı söndü” denilir. Yani ocak, ailenin varlığının, birlik ve beraberliğinin sembolüdür. "

"Türk kültüründe yalnızca bir tane ateş ve ocak iyesi yoktur, her evin, her yurdun ocak iyesi ayrıdır. Bu ocak iyesi o evi ve evin içinde yaşayan insanları, hayvanları kötülüklerden, belalardan, hastalıklardan korur. İyiliksever ve koruyucu bir ruhtur. Eve bolluk ve bereket getirir. Örneğin Hakaslar'da aileyi kötü ruhlardan koruyan, eve şans ve zenginlik getiren, zamanını evin birliğine sarf eden ot-ine’ye “çurttıñ eezi” (evin sahibi), “çurttıñ hadarçızı” (evin koruyucusu), “kiziniñ huyagı” (insanın koruyucusu), “hadargannıñ halhazı” (hayvanların koruyucusu) gibi isimlerle de hitap edilir. Bu yüzden her evde “ocak”a ve “ocak iyesi”ne hürmet edilir, saygıda kusur edilmez. Ocak iyesinin hoşlanmayacağı davranışlar yapılmaz. Zira böyle bire şey yapıldığında bu iye ne kadar iyiliksever bir ruh olsa da, yapılan kötü muamelenin karşılığını vererek cezalandırır. Bu noktada ateş ve ocak iyesinin insanî bir takım vasıflarla algılanması, bu iyenin de insana benzer bir şekilde karnının acıkacağını ve doyurulması gerektiğini düşündürtür. O yüzden ateş iyesini doyurmak için bazı zaman ve durumlarda ocağa bir takım takdimeler sunulur. 

Böylelikle ateş iyesini memnun etmek ve gücendirip kızdırmamak için ateşin ve ocağın etrafında bir takım kurallar ve tabular oluşmuştur. Mesela Tuva Türklerince ateşe tükürmek, kül silkmek, keskin eşyalarla ona dokunmak, çöp atmak, ayağı ocağa doğru uzatıp oturmak, aile ateşinin sahibini tahkir etmek, ocağı mundarlamak demektir....Yakutlarda da aileyi kötü ruhlardan koruyan ateş ve ocak iyesi her gün beslenir. Kazandan çıkan ilk lokma bu iyenin hakkıdır. Yakutlar her gün yağ ve et parçaları atarak ateşi beslerler. Ancak ateş iyesinin demirle ateşi karıştırmak gibi saygısızlık gösterildiği takdirde insanlara acı vererek evi yaktığı düşünülür."

" Çuvaş inanışlarında da her evde bulunduğu kabul edilen ve ocağın ruhu olan ateş anası (vut ama) ve ateş babası (vut aśśi) vardır. Bu ateş anasını doyurmak için sonbaharda bir tören yapılır. "

"Ateş iyesinin neden doyurulduğuna dair bir anlatı da Yakut Türkleri arasında mevcuttur. İbrahim Dilek’in N.M Emelyanov’dan aktardığı bu anlatmaya göre eskiden çocuğunun ateşe atacağı yemeği sürekli olarak yiyen bir ihtiyar vardır. Bu durum uzun süre devam eder. Bir gün baba avlanmaya gidince muhtaç bir adam gelip çocuğa aç olduğunu ve o gece babasından farklı olarak başka bir yerde yatmasını söyler. Çocuk muhtaç adamın söylediklerini yaparak babasından ayrı bir yerde yatar. O gece evlerini ve babasını ateş yakar. Anlatıya göre bundan sonra Yakutlar ateşe yiyecek atarlar. Efsaneye göre muhtaç adam, o evin ateş ve ocağının iyesidir, kendisine yapılan kötü muameleye evi ve ihtiyar adamı yakarak karşılık verir, kendisini besleyen çocuğu ise korur ve kurtarır.

Ocağa neden yiyecek atılması gerektiği konusunda anlatılan başka bir anlatıyla da Altay Türklerinde karşılaşıyoruz. Altay Türklerindeki bu anlatıya göre çok önceleri bilici bir kimse evde otururken dışarıdan güzel bir kadın çıkagelir. Daha sonra ise evin ateşinden başka bir kadın çıkar. İki kadın kendi aralarında sohbete başlar. Dışarıdan gelen kadın ne kadar güzel bir kadınsa, ateşten çıkan da o kadar çirkindir. Gelen kadın evin ateşinden çıkan kadına görünüşünün neden bu kadar kötü olduğunu sorar. Evin iyesi evin çocuklarının sürekli olarak bıçakla ona vurup güçsüzleştirdiklerini, ateşe yiyecek hiçbir şey saçılmadığını, bu yüzden çirkin olduğunu söyler. O da diğerine neden bu kadar güzel olduğunu sorar. Dışarıdan gelen güzel kadın ise ev sahibinin nereden bir yiyecek gelse ateşe de döktüğünü, inek sağıldığında ateşe de saçtığını, yanan ocağı bıçakla dağıtmadığını ve bu yüzden güzel olduğunu söyler. Bu olayları anlatan, evde oturup bütün olanları gözleyen bilici kişidir. Bütün bu anlatılar, ateş ve ocak iyesinin doyurulması gerektiğini, aksi hâlde zayıf kalan koruyucu iyenin zararlı olabileceğini etkili bir şekilde ortaya seren ve dinleyenleri de bu nedenle inandıran anlatılardır. İyelerin birer insan görünümündeki tasviri de bu konuda antropomorfik yaklaşımı bir kere daha kuvvetlendirmiş olmaktadır."

"Türk kültüründe “ateş” ve “ocak”ın hâkim ruhlara, iyelere sahip olduğu ve bu iyelerin ev ve aile hayatı açısından son derece öneme haiz olduğu, dolayısıyla ateş ve ocak etrafında bir takım kurallar bütünü oluşturulduğu, aynı zamanda insan tahayyülünde ateş ve ocak iyesinin antropomorfik bir şekilde algılandığı ve tarif edildiği yukarıda ifade edildi. Ateş ve ocak iyesinin kişiselleştirilmesinde, bu iyelerin daha çok kadın görünümlü olduğunu da belirtmek gerekir. Ateş ve ocak iyesinin antropomorfik görünümü konusunda yukarıda verdiğimiz bilgilerde de bu açıktır. Her şeyden önce ateş ve ocak iyesi “ot ana”dır. Bunun haricinde bu iyenin tasvirlerinde kadının fiziki görünümü yansıtılır. Altay Türkleri, ateş iyesini beyaz ve parlak genç bir kız gibi tasvir ederler.

Minusinsk Tatarları için ateş ruhu iyesi, “60 tane beliği ve 40 tane dişi olan, sürekli olarak boz kısrak üzerinde seyahat eden, altın yaprakları olan akağacın gölgesinde dinlenen ve Yenisey’in yukarı kısımlarında yaşayan bir bakire”dir.

Çuvaşlarda ocak iyelerinden olan hĕrtsurt, her yerde beyaz elbiseleri giyinen bir genç kız olarak tasvir edilir. Hĕrtsurt, aynı zamanda ip eğirmeyi ve un elemeyi seven, insanlara ihtiyar bir kadın şeklinde görünen ruh olarak da tasvir edilir. Şorların inanışlarında da ateşin ruhu kadındır. Ateş iyesinin “ot ana” olarak algılanışı ve kadın olarak tasvirinin temelinde kadının ev ve aile hayatında yüklendiği sorumluluklar ve edindiği görevlerin yer aldığı düşünülebilir. Tokarev, Vera Nikolayeva Haruzina’nın bu konudaki görüşlerini onun “K voprosu o poçitanii ognya” (Ateşe Saygı Sorunu) isimli yazısından aktarmaktadır. Haruzina kadının ateş ve ocakla bağlantısını şöyle anlatmaktadır: 

“İnsanlığın hayatının şafağında kadın ocaktaki ateşin sürekli veya geçici doğal koruyucusu değil miydi? Avcı erkek bazen uzaklara giderdi; kadın da sürekli olarak mülkiyetini azaltmak zorunda kalmıştı. Eğer ateşin temin edilmesi ve onun desteklenip korunması güçlüğünden hareketle bunu kadına bırakmak mümkün olmasaydı, kadına bulunduğu yerdeki ateşi korumak dışında ne kalırdı? Kadın erkekten daha fazla ateşle uğraşmak, onun özelliklerini, alışkanlıklarını öğrenmek imkanına sahipti… Kadın ateşin neden kızdığını, neden çatırdadığını ve kıvılcımlar çıkardığını anladı, onun dilini yukarı kaldırmasını ve kendisininse atılan yiyeceği açgözlülükle ısıtmasını sağladı. Kadının dikkati doğaya odaklanmıştı, onun desteği bu yüzden önemliydi. Kadının aklında bir sürü batıl görüş yerleşti, o ateşle ilgili inanılır işaretlerin bütün sistemini oluşturdu” (Tokarev, 2006a: 259)."

"Ancak ateş iyesinin cinsiyeti konusunda Sibirya’da iki istisna vardır; gelişmenin daha üst aşamasına ulaşan Yakutlarda ve Buryatlarda ateş iyesi erkektir. Çuvaş dualarında da ateş anne yanında ateş babaya rastlanır. Ancak bu durumda şöyle bir problem çıkmaktadır. Ateşin iyesinin dişi veya erkek olduğuna inanılan gelişim dönemlerinde, yani toplumun avcı-göçebe ya da yerleşik hayat safhalarında kadının evdeki rolü değişmez.

Kadın, göçebe hayatta da yerleşik hayatta da ateş ve ocağa karşı yükümlüdür, yani ateşi o yakar ve o korur. Ateş ve ocak iyesinin kadın tipli oluşunda, aile oluşumunun başlangıçta anaerkil bir yapı sergilemesi ve daha sonraki aşamalarda ataerkil bir yapıya dönüşmesinin daha etkili olduğu görünmektedir. Bilindiği üzere aile anlayışının başlangıcı anaerkil bir esasa dayanmaktadır; anaerkil aile sistemine göre ailenin soyunun devamında kadının rolü erkeğe göre esas ve üstün tutulmaktadır.

Ateş ve ocak iyesinin kadın olarak algılanışında, bu dönemin izleri aranmış, kadın başlangıçla alakalı olduğu düşünülmüştür. Dolayısıyla ateşin erkek iyesinde de ataerkil aile anlayışının izlerini aramak gerekir. Örneğin Radloff’un derlediği Abakan Tatarlarının mitlerinde ateş hamisi, Tanrı’nın küçük oğlu olarak görülür. Fuzuli Bayat, Tanrı’nın küçük oğlunun Ateş hamisi olması ile Türk aile sisteminde küçük oğlun baba ocağının sahibi olması arasında bir alaka, bir yakınlık kurar. Çünkü ataerkil aile anlayışında soyun babadan oğula geçtiği ve aile ocağının erkek evlat tarafından sürdürüleceği anlayışı hâkimdir. Türk kültüründe ateş ve ocağa dair inanış ve uygulamalarda her iki aile anlayışının da izlerini görmek mümkündür. Ateşin iyesi konusundaki inanışlarda ise ateşin kadın iyesi daha baskındır. "

"Türk kültüründe de “ateş” ve ateşin yandığı yer olan “ocak”, kutsal ve tanrısal bir varlık olagelmiştir. Bu açıdan “ateş” ve “ocak” etrafında kutsal inanış ve davranış kalıpları oluşarak bir kült hâlini almıştır. Türk kültüründe “ateş” ve ocak”ın tanrısallığının dışında insan hayatının odağına yerleşmiş canlı bir varlık olduğu, yani genel olarak “ateş ve ocak iyesi” olarak adlandırabileceğimiz hami bir ruha sahip olduğu inancı hâkimdir. Ateş ve ocak iyesi, ateş ve ocağın insan hayatındaki yeri ve aile hayatında kadınların ateş ve ocakla olan bağı nedeniyle daha çok kadın olarak tasvir edilmiş ve “ot ana” olarak hitap edilmiştir.

Son derece önemli ve kutsal kabul edilen “ateş” ve "ocak" etrafında bir takım kurallar oluşmuştur. Bu kurallar bütününün önemli bir kısmında ateşe “saçı” takdim etmek yer almaktadır. Bu durum, ateş ve ocak iyesinin tanrısallığını ve insanlar ile tanrı ve tanrısal varlıklar arasında aracı bir pozisyonda olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra, ateşe su dökmemek, ateşten elde edilen külün her yere dökülmemesi, ateşe sivri bir şeyin atılmaması, ateşe çöp atılmaması gibi yasaklar ile bazı durumlarda ateşe yiyecek takdim edilmesi gibi saygı içeren davranış kalıplarının arkasındaki nedenler, ateşin ve ocağın bir “tabu” olduğunu ortaya koymaktadır. “Tabu”, bir yandan “kutsal” anlamına gelirken öte yandan da “tehlikeli”, “korkunç”, “yasak”, anlamlarına gelmektedir. Yani tabunun temelinde “korku” ve “saygı” denilen iki duygu yatmaktadır. 

Ateş ve ocakla ilgili inanış ve uygulamalara baktığımızda ateşin ve ocağın kutsal ve saygı duyulan bir varlık olduğu açıktır. Kutsallık, saygıyla birlikte korkuyu da beraberinde getirir. Ateşin ve ocağın kutsallığı ve bu kutsal varlığa duyulan korku hissi, bu varlığın etrafında bir yasaklar ağının örülmesinin de en önemli sebebidir. Diğer taraftan ateş ve ocak, kutsal olduğu kadar tehlikeli ve korkunç bir unsur olarak da değerlendirilebilmekte ve zararlı ruhlarla ilişkilendirilebilmektedir. Nitekim ateş ve ocağın bu iki zıt duyguyu birlikte barındırması, onun canlı bir varlık olduğu, bir iyeye sahip olduğu inancını desteklemektedir.

"It is believed to be familiar spirit of fire and hearth and called “familiar spirit of fire and hearth” to this spirit in general. it is called “ot ana” to the familiar spirit in the Turkish world in general and this familiar spirit is illustrated like a woman. "


Dr.Satı Kumartaşlıoğlu
Balıkesir Üniversitesi
Karadeniz araştırmaları güz 2014, sayı 43


* * * 


"Türklerde ateş ve ocak kültleri birbirinden ayrılmaz. Sotun ve ata ocağının devamı "Otçigin/Ottigin" adı verilen en küçük çocuğun görevidir. O, çadırdaki (yurt-üy-eb-ev) ocağın sönmemesi için baba ocağında bırakılır."



* * *

"Türklerin kam (Şaman) kültlerinin en önemlilerinden birisi de , OCAK kültüdür, Önem sıralaması yaparsak; Gök Tengri, Güneş, Ay, Yer – Su, Ata kültlerinden sonra, Ocak kültü yer alır."



* * *

"Bugün ateşe duyulan saygıyı belli ölçüde devam ettiren Sibirya Türklerinin (Altay, Tuva, Hakas, Saha, Şor) günlük hayatında ateşin yeri incelendiğinde bunun bir tapınmadan ziyade aşırı saygı anlamına geldiği görülmektedir. "

- Hayata veya hayatın içinde yer alan unsurlara dair başlangıç ve bitiş noktalarında ateşin bu anların sembolü olmaktan öte yapılan işin kendisiyle aynîleşme özelliği (Evlenen çiftlerin evlerinde ateş yakıp kutsamazlarsa bu evliliğin tanrı katında kabul edilmeyeceğine veya boşanan çiftlerin evindeki ateş söndürülmeden boşanmanın tam anlamıyla gerçekleşmiş olmayacağına olan inanış ya da Şor Türklerinde olduğu gibi ölünün kırkıncı gününde ruh, ruhlar âlemine uğurlanırken yapılan törende söndürülen ateşin ölünün bu dünyayla ilgili son bağının da yok edilmesi anlamlarını taşıdığı gibi.)

- Ateşin koruyucu özelliği (Ateşin evi ve aileyi koruması)

- Ateşin yardım edici özelliği (Yolculuğa veya ava çıkarken ateş iyesinden yardım istenmesi) 

- Gerekli saygı gösterilmediği, zarar verildiği veya ona karşı yapılması yasak işler yapıldığında ateşin cezalandırıcı özelliği (Ateşe yiyecek verilip dua edilmediğinde veya ona sivri uçlu aletlerle dokunulduğunda bunları yapan kişiyle birlikte evini yakması)

- Ateşin tedavi edici ve arındırıcı özelliği (Ateşin bazı hastalıkları bilhassa ruhsal bozuklukları tedavi ettiğine, tütsüleme yoluyla yaşanılan mekânla birlikte insanları arındırdığına ve Nevruz bayramında üstünden atlamak suretiyle kötülük ve hastalıklardan kurtardığına inanılması

- Ateşin bazı şeylerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin habercisi olma özelliği (Ateşin çıkardığı seslerin veya aldığı vaziyetin fırtına çıkacağı veya eve konuk geleceği… gibi bazı durumların işareti olarak kabul edilmesi)

- Ateşin insanla ilahî varlıklar arasında bir vasıta olma özelliği (Sahalarda ateşin karşısına geçme suretiyle meleklerle karşı karşıya gelindiğine ve Beltirlerde de yakılan ateşlerin gökyüzüne haber götürdüğüne inanılması)

- Ateşin bereket verici özelliği (Kendisine gerekli saygının gösterilip, yiyecek sunulan ateşin evin bereket ve kazancını artırdığına inanılması) 

Altay Türklerinin inanışına göre her Altay Türk’ünün hayatında en anlamlı ve en değerli şey, onun doğup büyüdüğü evi, ateşi ve ocağıdır. Çünkü evin ocağı, evde yakılan ateş, Altay ailesinin asıl unsurudur. Ateşin etrafında toplanan ailenin mutluluğunun, bu ateşin alevlerinden çocuğa geçeceği düşünülür. Ateş ve ocak bütün Türklerde olduğu gibi Altay geleneksel yurdunun da tam merkezinde yer alır. Radloff’a göre Altay yurtlarının tertip ve iç taksimatı, her yerde aynıdır. Yurdun ortasında ocak ile büyük bir üçayak ve bunun üzerinde de kazan bulunur. Burada bütün gün hiç kesilmeden ateş yanar (Radloff 1994: 25). 

Aynı telakki bugün Anadolu’da hem Sünnî, hem gayrı Sünnî topluluklarda mevcuttur. Ataların canları, yakılan ocağın içinde tecellî eder. Bu itibarla bir evde ocağın devamlı yanması, o ailenin saadet ve sürekliliğine işaret sayılmıştır (Ocak 2000: 228). Her Altay Türk’ünün hayatı, ocağın başından ve at direğinin dibinden başlar (Bidinov 1998: 7). Bahaeddin Ögel’in Dırenkova’dan naklettiği “yanan bir odunu, bir evin ocağından, diğer evin ocağına götürme ve kardeşler evlendikten sonra küçük oğulun eski ateşin sahibi olması gelenekleri” (Ögel 1995: 504), Bidinov’un yukarıdaki tespitleriyle örtüşmektedir.

Altay Türklerinin inançlarına göre her ev iyelidir. Fakat ocağın ve ateşin iyeleri başka başkadır. Güzel, genç kızlar olan bu iyeler, kimseye görünmeyip ateşi saf ve temiz tutarlar. 

 Ateşe yiyecek verildikten sonra Altay Türkleri aşağıdaki gibi dua ederler.


Tört talalu taş oçok  - Dört kenarlı taş ocak
Tört kindiktü Ot-ene  - Dört göbekli Ateş Ana
Taklan-külin töjöngön,  - Kavut gibi külünü döşenmiş,
Ak kubarın castangan,  - Ak tozuna yaslanmış,
Ak calbıştu Ot-ene.  - Ak alevli Ateş Ana.
Köbö canıs kiñi bar,  - Tek göbeği var,
Tört kayın tözölü,  - Dört kayın destekli,
Tönön sarı kıyralu,  - Tönön sarı kıyralu (4),
Törölü curtı curtatkan,  - Töreli yurdu yaşatan,
Töbölü baştı cırgatkan,  - Tepeli insana keyif veren,
Tört kindüktü Ot-ene.  - Dört göbekli Ateş Ana
Bay sabaa tuturgan,  - Kutsal kabı tutturan,
Bayzın curttı curtatkan,  - Zengin yurdu yaşatan,
Ar-camannañ ayrıgar,  - Kötülükten kurtarın
Aza ceekten kaçalar.  - Şeytandan uzak tutun.
Kaburtugar bek salar.  - Otlayanı (hayvanımız) sağlam tutun.
Törtön baştu Ot-ene.  - Kırk başlı Ateş Ana
Bir alkıjıgar beriger,  - Bir alkışınızı verin,
Bir bıyanıgar cetiriger,  - Bir rahmetinizi yetirin,
Bir camanım taştagar.  - Bir kötülüğümü affedin.
Op-kuruy, op-kuruy!”  - Op-kuruy, op-kuruy!” (Muytuyeva 1996: 38) 
(4) Dört yaşındaki atın yele veya kuyruğundan bağlanan parçalar. 



Sahalar için de kutsal kabul edilen ateş evin merkezidir. Sahalar ateşe;

Aal uokkun otun  - Kutsal ateşini tutuştur,
Alaha cieğin terin  - Ferah ve sevimli evini kur ; diye dua ederler.


Radloff Altay Türklerinde gelinin yeni evine geldikten sonra ocağın önünde yere kadar eğildiğini, ocağa bir parça et atıp, kımız döktüğünü kaydeder (Radloff 1994: 75, 77). Gelin ateşe saygısını sunduktan sonra ailenin büyüklerinden biri;


Odurgan odı çoktu bolzın,  - Yaktığı ateşi harlı olsun,
Oturgan boyı ençü bolzın,  - (Bu evde) oturan huzurlu olsun,
Altın oçok taykılbazın,  - Altın ocak yerinden oynamasın,
Askan kazanı kelteybezin!  - Astığı kazanı yerinden kaymasın!
Eelgelü curt tutsın .  - Kutsal yurt tutsun.
Ercinelü mal azırazın.  - Kıymetli hayvan yetiştirsin.
Aydap cürgeni mal bolzın.  - Sürdüğü mal olsun.
Azırap cürgeni bala bolzın.  - Yetiştirdiği çocuk olsun.
Amadap cöögön keldiler  - Bir amaç için geldiler
Irıs bolzın.  - Bahtları açık olsun.
Taş oçok taykılbazın  - Taş ocak yerinden oynamasın
Talkan-küli çaçılbazın.  - Kavut gibi külü saçılmasın
Aytkan sözim alkış bolzın.  - Söylediklerim alkış olsun. (Ukaçina 1993:85-86)

şeklinde alkış sözler söyleyerek evli gençler için iyi dileklerde bulunup dua eder. 



Dr. İbrahim DİLEK
Gazi Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, TDE Bölümü 
Ahmet Yesevi Üniversitesi, bilig güz 2007


* * *

Ocak, Od / Ateş İyesi

Ocak kelimesi Eski Türkçe od (ateş), oç/oc, köküyle yer bildiren ag/ağ (-ak) ekinin birleşmesiyle oluşmuş bir kelimedir. Kelime odag>odağ>oçag>oçağ>ocag>ocağ şeklinde bir gelişme göstermiş olmalıdır. Bu kökten hareketle dilimize kazandırılan ve kültürün yansımaları olan kelimeler, ocak kavramı etrafında büyük bir kelime hazinesi oluşturmuştur.

Körocağ / Körocak = Çocuksuz Aile

Deyim ve atasözlerinin oluşması dil sosyolojisi bakamından oldukça önemlidir. Çünkü, toplum hayatını yansıtan bir durumu belirtme, hüküm bildirme, o dili kullanan insanların uzun süreli birlikteliklerini, paylaşımlarını ifade eder. Hele ki deyim ve atasözlerinin altında yatan bir söylence olduğu düşünülürse bu söylencenin oluşması için geçen süredeki ortaklık o toplumun birlikteliğini yansıtır (Günay, 2007: 244). Ocak kavramı da deyim ve atasözlerinin oluşturulmasında oldukça sık kullanılmıştır. Kelimenin toplum içindeki yeri, önemi ve zengin kullanım şekli, atasözü ve deyimlerin parçası olmaya zemin hazırlamıştır.

Ocak kelimesinin sıkça geçtiği ve yeni anlamlarla karşılaşılan kaynaklardan biri de Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’dür. Burada yirmi iki maddede ocak geçmektedir. “Ocağına düşmek, ocağına incir dikmek” deyimleri dışındaki kelimeler, yeniçeri teşkilatıyla ilgilidir. Daha çok tamlama şeklinde ve meslek, iş sorumlusu ifade etmektedir: “ocak ağa-sı(ları), ocak başçavuşu, ocak bazirgânı” örneklerinde olduğu gibi. Buradaki ocak, yeniçeri ocağı anlamındadır.

Alevilik-Bektaşilikte Ocak

Alevilikte ocak; çiğ nesneleri pişiren makam, din ulularının soyu (Sümer,1999), ibadet yeri olarak tanımlanmaktadır. Alevi inanç sistemindeki tüm ocaklar, “El ele, el hakka” ilkesinden hareketle birbirine bağlıdır. Kocadağ’a göre Horasan’daki İmam Ali Rıza’nın çocukları, günümüzdeki dedelerin ve seyyidlerin atalarıdırlar. Ancak, seyyidlerin çoğalmaları sonucu, bugünkü ocaklar oluşmuştur. Bu ocaklar içinde en bilineni Hacı Bektaş Velî Ocağı’dır.

Ocak kelimesi, ontolojik boyutta hem somut hem soyut tabakaya hâkimdir. Dolayısıyla Alevi inanç sisteminde ocak;

• Ev (ata ocakları)
• Aile (boy ve aşiret)
• Uzamsal mekân (türbe ve tekkeler)
• Sosyal sorumluluk düzenleme alanı (düşkün ocakları)
• Tedavi yeri (sağaltım ocakları)
• Meslek erbabları (Tahtacılar, Demirciler)
• İnanç merkezi anlamlarına sahiptir. Bunlara ek olarak yukarıda yer alan genel anlam alanı, Alevi inanç sistemi içerisinde “ocakçı” şeklinde bir sorumluluk bildiren terim oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ocakçı, gürgürcü olarak da bilinmektedir ve ocakçı, ocağı yakan, bunun sönmemesini sağlayan ve ocağa sac koyarak fazla ısının cemaati rahatsız etmemesini sağlayan kişidir (Arslanoğlu, 1998).

Türk toplumunda eski zamanlardan bu yana var olan ocak kültü, Alevilikteki ocak kavramıyla ilişkilidir. Ocağı kutsamak amacıyla kurbanların kesilmesi, adakların sunulması Anadolu uygarlıklarından bu yana var olmuştur. Onarlı’ya göre ocak kültünü daha da ileri bir üst düzeye getirerek dinî bir veçhe kazandıran Alevi toplumu; dinî önderleri dede ve baba evlerini “ocak” kabul edip kutsayarak İslami daire içine almışlardır. Binlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelen bu inanç; “dede ocakları” şeklinde kurumlaşarak, 9. yüzyılda filizlenmeye başlamış ve 13. yüzyılda coğrafi olarak yaygınlaşarak Ocakzâde dede ve babanın adıyla anılan cemevi, tekke ve zaviye şekline dönüşmüştür. Dolayısıyla Alevilikteki ocak kavramının içerisine tekke, zaviye kavramlarını da almak gerekmektedir. Karakurt’a göre tekke, dervişlerin barındıkları, ibadet ve tören yaptıkları yerdir ve Türklerde ocak olarak da bilinir (Karakurt, 2011: 90). Bu bilgiden de hareketle ocak kavramının içeriğinin mekân boyutuyla da geliştiği görülür.

Pakalın’a göre ise ocak, Bektaşi tabirlerindendir. Bektaşi tekkelerinin meydan odalarında kıblenin olduğu yerdeki ocağın adıdır. Ocak bulunmayan meydanda köşenin biri ocak ittihaz edilir. Ocağın bir tarafında Seyyit Ali postu, öbür tarafında Horasan postu vardır (Pakalın, 1993: 710). Yeniçeri ocağı bünyesindeki birçok ritüel, sosyolojik boyutta yer almış ve ocak kelimesiyle edebî, tarihî karşılaşmalar yaşanmasını sağlamıştır.

Alevi inanç sisteminde ocak kelimesinin bir diğer karşılığı, sağaltım sağlanan yerdir. Şifa bulunan yerlere de ocak denir. Bu olgunun çağdaş yansıması Sağlık Ocağıdır. Fakat doğaüstü güçlerle bağlantılı olarak şu ocaklara rastlanır ve buralarda bazı rahatsızlık ve sıkıntılardan kurtulunabileceğine inanılır: Al Ocağı, Kül Ocağı, Uçuk Ocağı, Alaz Ocağı, Sarılık Ocağı, Arpağ Ocağı, Bağı Ocağı, Göz Ocağı, Alaca Ocağı, Kurşun Ocağı, İnme Ocağı, Kumru Ocağı, Karınca Ocağı, Siğil Ocağı, Kısır Ocağı, Mum Ocağı, Yel Ocağı, Kızıl Ocağı buna örnektir (Karakurt, 2001). 

Bir tanıma göre herhangi bir hastalığı okumaya izinli ve bu izni babadan oğula devreden kişiler hakkında da ocak tabiri kullanılır (Tercüman,1982’den akt. Arslanoğlu, 2001). Şeyh Hasan’ın 1224 yılında yaptırdığı Büyük Ocak Tekkesi (Onarlı, 2000), hastalara şifa dağıtan ve şifa bulanların adaklarını yerine getirdikleri yer olarak bilinir.

Alevilikte ocağın bir diğer işlevi, sosyal sorumlulukları düzenlemektir. Bu görevi ise düşkün ocakları üstlenir. Alevi inanç yapılanmasında Hıdır Abdal Ocağı bu görevi üstlenmiştir. Suç işleyen talip, bu ocağa gönderilir ve uygun görülen süre boyunca kendine verilen işi yapar. Devamında talibin eğitimini tamamladığına ve cezasını çektiğine kanaat getirilirse talip, bağlı oluğu ocak dedesine geri gönderilir.

Alevi inanç sistemi içerisinde ocak kavramına yüklenen bir diğer anlam ise “ev, hane, yuva”dır. Menkıbeye göre Yunus, Hacı Bektaş Velî’den müsaade isterken, “Bire erenler, üç gündür beni mihman ettiniz. Artık buğdayımı verin de ben ocağıma döneyim (Arslanoğlu, 1999).” der. Alevi gülbenglerinde de “Dârların mamur olsun, muradın hasıl olsun, evin ocağın şen olsun” ifadeleri yer alır. Deyimler arasında yer alan “ocağı sönmek” ifadesinin kökeninde insan olan bir evde ateş söndürülmemesi inancı yer alır. Onarlı , bu durumu şu ifadelerle açıklar: Ateşin sönmesi istenmiyorsa ocağa tezek yerleşitirilerek, için için yanması sağlanır ve üstü külle örtülerek dinlendirilir, tekrar odun ocağa atılarak ateş çoğaltılır. Ocak kendiliğinden sönerse “hayra alamet” sayılmaz. Bir kimseye beddua edilecekse “Ocağın Sönsün” diye dua edilir (Onarlı, 2000). Ocağın sönmesi, Alevi ve Bektaşi inanç sisteminde sır etmek, uykuya varmak anlamında da kullanılır. Tüm bu ifadeler, ocağın mekânsal boyutta karşıladığı “ev, yuva” anlamlarını kanıtlar niteliktedir.

Gülçiçek , Anadolu ve Balkanlardaki Alevi Bektaşi dergâhları/tekkelerini ele alan çalışmasında “Tekkelerin o meşhur kara kazanları ocaktan hiç indirilmezdi; gelip geçenler (âyende ve revendeler) hazır bulunan Baba çorbasından muhakkak nasibini alırlardı.” ifadesini kullanmaktadır. Bu da tekkenin/ocağın “yuva” yahut “misafirhane” işlevini göstermekle birlikte “Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” şeklindeki yerleşik atasözünün kaynağına da işaret etmektedir. Engin  de Alevilikte ata/baba ocağı kurumundan bahsederken “Ata ocağı kavramı; dede ocağını kapsamamaktadır, tam olarak karşılamasa da kutsallık yüklenilen hane anlamındadır, bu anlamda dinî bir kurumdur (Engin, 1999).” diyerek ata ocağını dinî içerikten ayırmadan bir hane, ev, yuva olarak kabul eder.

Ocaklardan bir kısmı meslek erbabı ve bir mesleği babadan oğla devrederek yürüten oymaklardır. Bunlar içerisinde Tahtacılar, Demirciler, Kuyumcular, Keçeciler, Dericiler vb. önemli bir yer tutmaktadır (Yalçın ve Yılmaz, 2002). Alevi inanç sisteminde yer alan ocaklar, toplumsal bir yapılanmayı da böylece beraberinde getirmiştir. Genel kabul, ocak liderinin sahibinin yahut hane reisinin erkek olduğu yönünde olsa da Türk geleneği ve Alevi inanç sisteminde kadının ocakta/ailede asıl söz sahibi olduğu görülür. “Eski Türklerde kadın saygın bir statüye sahipti. Otağın asıl sahibi kadındı. Yolda yürürken kadın önden giderdi, aşa önce kadının el atması beklenirdi. Aile ocağı kutsaldı ve ailenin sürekliliğini koruyan Tanrısal bir gücün varlığına inanılırdı. Onun için her aile bu güç adına kurulmuş bir mabet niteliği taşımaktaydı.

Bu nedenle aile kutsaldı. Bu mabetteki ateşin sönmemesi, ocağı uyanık tutmak görev ve sorumluluğu kadına verilmişti (Temren,1999’dan akt. Arslanoğlu, 2001).” Aksüt’e göre, dede ocağı üyesi kadınlara Ana denir.

Alevi ocaklarına baktığımızda isimlendirmede Baba Mansur Ocağı, Celal Abbas Ocağı, Dede Garkın Ocağı, Derviş Cemal Ocağı, Garip Musa Ocağı, Güvenç Abdal Ocağı, Emirbeyliler Ocağı, Hıdır Abdal Ocağı, Seyyid Sabun Ocağı, Şeyh Delil Berhican Ocağı, Şeyh Hasan Ocağı, Şeyh Samut Ocağı, Üryan Hızır Ocağı, Yalıncık Abdal Ocağı gibi eril isimlerin hâkim olduğu düşünülse de , Anşa Bacılılar Ocağı, Kız Süreği Ocağı gibi dişil ocak isimleri, dil sosyolojisi bakımından iki cinse de yer veren bir katmanlaşmanın olduğunu göstermektedir.


Ocaklar yanmıyor pişmez aşımız
Acep ne olacak bizim işimiz
Hazret-i Hünkâr’a bağlı başımız
Garip gördüm bugün Hacı Bektaş’ı (Fakir Edna, 2005)


DİL SOSYOLOJİSİ AÇISINDAN “OCAK” KAVRAMI
Yrd. Doç. Dr.Kemalettin Deniz
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü


* * *

Bakış Açım...

Hellen döneminde baba çocuğu kabul ederse evin ocağı/ateşi etrafında çocukla beraber tur atar. Roma döneminde ise ata ruhlarının evin ocağı etrafında dolaştığına inanılarak yiyecek ve içeçek sunumu ile korunmaları sağlanırdı. Gençkız evlilik töreninden önce tüm oyuncakları ateşe atarak ana tanrıçaya sunar ve kendi ailesini kurmasında ona yardımcı olması için dilekte bulunurdu. Hestia/Vesta tapınaklarının yapımından sonra, görevli rahibelerin ayinlerde ateşe-ocağa tahıllı tuz serpmeleri de bereketi simgeler. Tüm bunlar Türk Dünyası'ndaki ocağın/ateşin beslenmesi ile de örtüşür....

Bu yüzden Aile-Ocak tanrıçası Hestia/Vesta'nın Roma veya Hellen kökenli olduğunu söylerseniz, yanılıyorsunuz derim. Kimmerlerin, İskitlerin, Etrüsklerin ve diğer proto Türk kavimlerinin göçlerle taşıdıkları gelenekler diğer milletleri etkilemiştir.  Romalıların Etrüsklerden aldığı ve Hellen kültüründe bulunmayan dairesel yapı da Türklerdeki Otağ-Çadır, yani Evidir (Kazakistan'da Shatyr (Çadır) olarak geçer, lakin Yurt olarak yabancı dillerde yer edinmiştir.) Etrüsklerdeki dairesel mezar-tümülüsleri de bu Otağ'lara göre yapılmıştır. Ebedi Yurt'larıdır. 

Yunan şehir devletinde şehrin bağımsızlığını ve egemenliğini temsil eden Hestia kutsal ateşinin yandığı  Prytaneion-Belediye Sarayı'nın açık tepeliğinde çıkan duman - Türk Otağ'larının açık tepeliğinden çıkan duman - Vatikan'da Papa seçimlerinde bacadan çıkan duman; hep devamlılığın, yaşamın sürekliliğini temsil eder. Ve özellikle Hestia Tapınağı ile Otağ yapı düzeni tıpatıp birbirine benzer.  

Mitolojideki diğer bir anlatım ise Prometheus'un insanı çamurdan yaratması ve ateşi de ona ısınması, pişirmesi ve aydınlanması için vermesidir. Prometheus'un eşinin adı Asia'dır. As Türklerinden gelir ve As'ların Ülkesi anlamına gelir. Demek ki Prometheus'da bir doğuludur ve akıl ile donatılmış zamanın titanıdır.  Ateş insanlara 'düşünme' yetisini verir ve Zeus'u kızdırır. Zeus'a göre insanlar düşünmemeli ve tanrılara biat etmelidir, böylece ateşi insanlardan alır. Prometheus'u cezalandırır (nasıl oluyorsa bu artık!).  

Aslında bu olayda ileri medeniyete sahip olan Doğu'nun, hile ve kaba kuvvetle Batı'nın egemenliği altına girmesi işlenir. 

Prometheus'un getirdiği ateşte, yani ilkel ateş yakma ritüelindeki dönüş hareketleri, bugün için svastika denilen OZ/ÖG Damgasını oluşturur, başka bir deyişle Prometheus Oz'dur,  İleriki dönemlerde Anadolulu olan Apollo Delphi de Pytho adlı bir Ejderi/Serpenti (ki o da  Turan kökenlidir)  öldürerek, zamanın kontrolünü eline alır, arkasından Apollo Kehanet Tapınakları - Oracle yapılır. Neden? Prometheus'un adının anlamı "önceden bilen-geleceği gören"dir, yani zamanın efendisidir ve öldürülen evreni, zamanı temsil eden Ejderha da aslında Prometheus'tur. 

Ejderin öldürülmesi ile de 'El Vermek' olayı gerçekleşmiş, böylece geleceği gören kahinler Apollo'ya bağlanmıştır. Doğulu bir tanrı olan Apollo tarafından Doğulu bir tanrı öldürtülmüştür.  Kehanet merkezleri ilk önce Anadolu da görülmüştür ve 12 tanrılar arasındaki ilk doğan  olmasına rağmen, koltuğunu yine Anadolulu olan Dionysos'a veren Hestia'nın kutsal ateşi de ilk kez,  Platea Savaşı (MÖ.479, Yunan-Pers) 'ndan sonra  Delphi'de yakılmıştır. ( bir de; 12 Etrüsk beyliği, 12 Sümer Beyliği, 12 Hitit Tanrısı, 12 Olimpos Tanrısı, 12 İmam, 12 Havari, 12+12=24 Oğuz Boyu....bağlantısı var.) Delphi'de Yer-Dünya olan Gaia'ya tapınılırdı , Prometheus Gaia'nın torunuydu, kehanetin onun zamanından beri var olduğu söyleniyordu ve tıpkı üç ayaklı kazanları olan Türklerdeki gibi üç ayaklı üzerine oturan kahinlere de Phytia adı veriliyordu. Lakin, Hellenlerde Oracle dönemi Delphi'deki  Hestia ve Apollo Tapınağı'ndan sonra gerçek anlamda  başlamıştı.

Sümerde bilgelik/öğretme tanrıçası/anası olan Nisaba-Nidaba-Naga dünyaya düzen getirecek, organize edecek ve de bunu kayıt altına alacaktır. Babillerin ülkeyi ele geçirmesiyle dişil olan öğretme/bilgelik eril'e geçer ve adı da Nabu olur. Bazı yerlerde eşi olduğu söylenir. Nisaba aynı zamanda toprak tanrıçası olarak tahıl ve hasat ile de ilişkilidir. Kızkardeşi Ninsun'da Bilgimış'ın (Gılgamış) annesidir. 




DİNGİR.NAGA.ZAG.SAL  Dnisaba za3-mi2 - (Tanrıçayı onurlandırmak)

NAGA - AN.NAGA NANİBGAL olarak okunmuş
AN.SE.NAGA NANİBGAL , NAGA NIDABA veya NİSABA olarak okunmuş
SE.NAGA NİDABA veya NİSABA olarak okunmuş

Başaşağı varyantı:
NAGA (ters NAGA) DALHAMUN  "kasırga",  AN.NAGA'da bir "haç" şeklinde,  tıpkı İç Oğuzların çadır evlerinin kubbesindeki ÖG Damgası gibi...ya da Dış Oğuzların, yani Kıpçakların ok şeklindeki OZ (Svastika) Damgası gibi....Birinde uçları açık diğerinde ise kapalı...ama aynı merkezden çıkma...

Kasırga (döner) ve Haç, Oğuzların OZ Damgası (OĞ/ÖG- çarkıfelek, tıpkı kasırga gibi, Svastika, gamalı haç) ve tahta parçası ile ilkel bir şekilde ateş yakmak (döner) ile de aynı şekle sahiptir. Gökyüzündeki dört mevsimde değişen Büyük Ayı Takımyıldızı'da bu şekle benzer. Kendi etrafında dönen kasırgadaki gibi, Bektaşiler de ve Mevlevilikte te grup halinde kendi eksenleri etrafında dönmek, göğe yükselmek, yanarak ozlaşmak, tanrısallaşmakta aynı şeydir. .... Şairlere de bu yüzden OZ-AN denir....

Bu arada,  savaşın yaşandığı  'yanık şehir' Truva'dan (İlios) yüzlerce  Oz (Svastika) damgalı mühürler bulmuştur Schliemann, ve bunları Kentaurlara, yani AT-ADAMLARA ait olduğunu söylemiştir. Olsun, AT-ADAM da bizden, İskit Türklerinin mitolojiye iz düşümü...

Üç semavi dindeki Baş Melek Mikail "Tanrı kimdir" anlamına gelir ve tüm melekler gibi dişil ya da eril değildir, görünmek istediği şekilde görünebilir.  Tanrı’nın kendisinden yarattığı ilk varlık, ilk melektir. Kendisinden sonra Evren’in ve diğer tüm varlıkların yaratılışında Tanrı’nın yanında  yer almıştır. Baş Meleklerin lideridir ve cehennem ateşi yaratıldığı günden beri de gülmemiştir, denilir. Acaba bu Zeus'un "ateşi" çalmasıyla da ilgili olabilir mi? Olabilir, çünkü insanlar da karanlığa mahkum olunca Prometheus mutsuz olur. 

Bazı inanışlara göre Baş Melek Mikail, dünyada bedenli olarak görev almış tek Baş Melektir. Dünya projesinin kuruluş ve diğer çeşitli evrelerinde olduğu gibi Uyumlu Evre’ye geçiş döneminde de  dünyadan ve insanlığa yardımdan sorumlu Baş Melektir. Enerjisi,  altın sarısı, mor ve mavi renklerde arıtan, nötrleyen ve olumsuz enerjiyi temizleyen çok güçlü bir enerjidir. Hintlilerde Pramantha-Svastika'da dönüş şekline göre pozitif-negatif enerjiyi , koruyucu tılsımı temsil eder. Tıpkı Apollo gibi o da Ejderha'yı  öldürür ama burada ejderha bir önceki dini temsil ettiği gibi şeytanı da temsil eder.

Musevilik de Mikail Güneş, İslamda ise Merkür’tür. Türk mitolojisinde ise Mergen Merkür’dür. Akıl ve Zeka Tanrısıdır, bilgelik sahibidir, bilimi ve felsefeyi simgeler, insanlara bilgelik verir. Pergen Han olarak da bilinir.  Göğün yedinci katında oturur. Oku ve yayı vardır ve hedefini şaşırmaz, ışık tanrısı Apollo gibi... NİSABA ya da AN.NAGA'nın gezegeni de Merkür'dür.

Baş Melek MİKAİL,  PROMETHEUS ‘tür, MERGEN’dir, SVASTİKA’dır, OZ’dur (ÖG) OĞ'tur, tıpkı Sümerlerdeki NİSABA-AN.NAGA  gibi....Ve tıpkı Evren'in döngüyü oluşturması gibi, Türk mitolojisindeki Evren/Ebren yani Yılan / Ejder'in de deri değiştirirek döngüyü oluşturur. Ayrıca önemli bir nokta da, bu ocak-ateş kültürünün Türk Dünyasında ve Alevi-Bektaşi Ocakları'nda  HALA devam etmesidir. Yani Hestia ya da Vesta kültünün kökeni ATEŞ RUHUNUN İYESİ BAKİRE OD-ANA'ya Türk Kültürüne dayanır. 


Üff konuyu yine dağıttım :) , neyse...
Gerçekleri saklayanların 'Ocağın sönsün'  mü? .....

SB




Delphi'de dairesel yapı HESTİA/APOLLO


"Hestia, you who tend the holy house of the lord Apollo, the Far-shooter at goodly Pytho, with soft oil dripping ever from your locks, come now into this house, come, having one mind with Zeus the all-wise —draw near, and withal bestow grace upon my song"...link



Hierapolis’te 100’den fazla tümülüs mezar saptanmıştır.
Etrüsk Cerveteri (Necropoli della Banditaccia) de ise 1000 den fazla ve çoğu "tümülüs"tür.

ETRUSCAN TOMB
"Nothing can prove more clearly the Turanian origin of the Etruscans than the fact that all we know of them is derived from their TOMBS" - James Fergusson, A History of architecture in all countries, J.Murray, 1865 ,p.257





"Hestia Histie in İonian is the normal word for the hearth, the centre of house and family."




"Hestia, Histie in Ionian, is the normal word for the hearth, the centre of house and family. To banish or destroy a family is to drive out a hearth. The polis community also has its centre a communal hearth which stands in a temple or in the Prytaneion. The ever-burning hearth in the temple at Delphi was sometimes seen as the communal hearth for the whole of Greece. The hearth is an offering place for libations and small gifts of food; the beginning of the meal is marked by these offerings being thrown onto the fire.  The proverb, 'Begin from the hearth', therefore signifies a good and sound beginning. The power worshipped in the hearth never fully developed into a person; since the hearth is immovable Hestia is unable to take part even in the procession of the gods, let alone in the other antics of the Olympians. In the 'Hymn to Aphrodite', Hestia is called both the eldest and youngest daughter of Kronos; many gods wooed her, but she swore to remain forever a virgin. This accords with the ancient sexual taboos surrounding the heart; it is the daughters of the household who tend the hearth fire, a fire which is also experienced as a phallic force. Thus Hestia sits at the centre of the household 'receiving fatty offerings' ; she never attained an importance comparable to that of the Roman Vesta." ... page 170


"another path which leads into prehistory is language itself. Greek belongs to the group of Indo-European languages, and the scholarly reconstruction of 'Proto-Indo-European' postulates the existence of an Indo-european people in the fourth or third millennium. But the problem which this presents of establishing an unequivocal relationship between the results of linguistic research and the findings of archaeology seems quite insoluble: neither the Indo-European homeland, nor the migration of the Indo-European Greeks into Greece, nor even the very much later historically attested Dorian migration can be identified conclusively on the basis of excavation finds, ceramics or burial forms." ... page 11




hestia - histie - istie - isi 
İstie kelimesindeki "İS" ile ilgili ek bilgi:

"Sümer mitolojisinde İştar; aşk, muhabbet, mahsul ve üretim yaratıcısı anlamında kullanılır. Divanü Lûgati’t-Türk'te Kaşgârlı Mahmut “işler” إﺸﻼﺮ kelimesinin “hatun, hanım” manasına geldiğini ve adlandırılma tarihinin çok eskilere gittiğini söyler. Türk halklarında "kadın yaratıcılar" mukaddes sayılmıştır. Onlar için kurbanlar adanmış ve tütsüler çıkarılmıştır. Büyük ihtimalle “is” إش Türklerin geleneğinde çeşitli kokuların mistik bir nesne olarak kullanılması yahut da hastalıklarda tedavi olarak kullanılması da Sümerlerdeki bu tasavvurda çıkmış olsa gerektir. Bu anlamıyla ateş, alev ve tütsü mukaddes sayılmıştır. Bunlar, ilk önce kadın mabudelerle sembolleştirilmiştir."



"Romalılar, Hellenlerde bilinmeyen, daire şeklindeki tapınak mimarisini Etrüsklerden ödünç almıştır, ama bu sadece onların Mezar-tümülüslerine tanıdık bir form değil, aynı zamanda favorileriydi. İlk dönemlerde bu dairesel tapınaklar sadece Vesta veya Kibele'ye ithaf edilmiştir."



"Romans borrowed from the Etruscans a circular form of temple unknown to the Greeks, but which to their tomb building predecessors must have been not only a familiar but a favourite form....in early times these circular temples were dedicated to Vesta or Cybele."

Hodder M.Westropp



NOT/PS:
Nomad Shelter "Yurt" diye de yurtdışında satarlar.... Türk Kültürü lafını etmeden hem de....
Nomad Shelter "Yurt" in Alaska without mention about Turks or Turkish Culture....!
Yurt is Turkish , means: Homeland, home, but the orginal name of this "house" is Otağ!