ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ağaç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2026 Cuma

Ağaç

 

Karbon yaşam demektir, o yoksa canlılar da yok olur!

#Ağaçları koruyun, çünkü 🌳sizin havanız & gıdanızdır.


"Küresel ısınma var, #karbon ayak izi vergisi getireceğiz"diyenler/isteyenler; Cahilsiniz! Siz bile birer karbonsunuz!


Richard Feynman'dan Ağaçlar ve CO2:

"Bir ağacın neredeyse tüm fiziksel kütlesi, gövdesi, kabuğu, kökleri, dalları hepsi atmosferde yüzen görünmez bir gazdan geliyor; Karbondioksit CO2

Şu an etrafınızdaki havanın %0,04'ünü oluşturan o şey. Ağaçlar işte bundan yapılmıştır.

Ağaçlar yapraklarındaki stoma adı verilen minicik gözenekler aracılığıyla atmosferden karbondioksit çekerler. CO2 içeri akar. Ağaç onu parçalar. O molekülden karbonu söker alır ve karbon atomlarını birbirine bağlayarak uzun karmaşık moleküller oluşturup ham yapı malzemesi olarak kullanır ve o moleküller her şey olur. Glikoz, selüloz, lignin, odunun o sert lifleri. Karbon söküldükten sonra geriye kalan oksijen havaya geri bırakılır ki bu yine sizin oksijen kaynağınızdır.

Tükettiğiniz her kalori havadan karbon çekerek büyüyen bir şeye dayanır. Bu da şu anlama gelir. Kaslarınızdaki, kemiklerinizdeki, [müzik] beyninizdeki karbon şu an vücudunuzdaki her hücredeki o karbon çok da uzun olmayan bir süre önce atmosferik CO2'ydi. Biz topraktan yapılmadık veya sudan yapılmadık. Biz elektromanyetik bağlarla birbirine dikilmiş ve kadim güneş ışığıyla güçlendirilmiş, yeniden düzenlenmiş havayız.

Karbon milyarlarca yıldır canlılar ve atmosfer arasında döngü halindedir. Biz bizden önce sayısız başka şeyin parçası olmuş ve bizden sonra da sayısız başka şeyin parçası olacak atomların geçici bir düzenlemesiyiz."

videolar

Ağaçlar Topraktan Büyümez/Feynman Yolu YT

Her Gün Bir Ağaca Dokunmak/Feynman Yolu YT



 🌳  🌳  🌳

Ağaçlar Topraktan BÜYÜMEZ
Richard Feynman

Ağaçların nereden geldiğini bildiğinizi sanıyorsunuz. Tabii ki biliyorsunuz. Binlerce kez gördünüz. Toprağa bir tohum ekersiniz, su verirsiniz. Aradan biraz zaman geçer ve sonunda yeşil bir şey yüzeyi delip gökyüzüne doğru uzanmaya başlar.

Ağaçlar topraktan gelir. Bunu herkes bilir. Bu soru sormaya bile değmeyecek bir sorudur. Tabii bir istisna dışında. Çünkü burada kimsenin durup düşünmediği bir gerçek var. 
Yetişkin bir meşe ağacı yaklaşık 5.000 kilogram ağırlığındadır. Bazı ağaçlar çok daha fazla ağırlıktadır. Bu bir asır önce var olmayan tonlarca odun, kabuk, kök ve dalın artık var olması demektir.

Peki soru şu: Tüm bu kütle nereden geldi?

Öyle belirsizce ya da şairane değil. Fiziksel olarak o 5.000 kilogramlık katı madde nereden geldi? Bariz cevap topraktır. Kökler derine iner. Ağaç bir şeyler çeker ve o şeyler ağaç olur. Bu kulağa doğruymuş gibi geliyor. Bu bariz hissettiriyor. Öyleyse test edelim.

1600'lü yıllarda Baptist Van Helmond adında Flemeng bir bilim insanı tarafından yapılan ünlü bir deney var. 2 kilogram ağırlığında bir söğüt ağacı aldı ve onu 90 kilogramlık kurutulmuş toprağa dikti. 5 yıl boyunca suladı ve büyümesini izledi. Sonunda ağaç 76 kilogram geliyordu. 74 kilogramlık yeni bir kütle kazanmıştı. Sonra toprağı tekrar kuruttu ve tarttı. Toprak 60 gramdan daha az kaybetmişti. Sadece 60 gram. Ağaç 74 kilogram kazandı ve toprak neredeyse hiç değişmedi.

Peki diğer 70 3 kilogram 940 gram nereden geldi? Topraktan değil. O herkesin dilinde olan cevap artık yok. Sayılar bu cevabı öldürdü. Bu çoğu insanın omuz silkip geçtiği andır. Anlamadıkları teknik bir açıklama, besinler veya kimya ile ilgili bir şey olduğunu düşünürler. Konuyu rafa kaldırıp unuturlar. Ama durun, geçmeyin. Çünkü az önce olan şey olağanüstüdür.

74 kilogramlık katı fiziksel maddenin neredeyse hiçlikten ortaya çıkışını izlediniz ve bunun nereden geldiğine dair hiçbir fikriniz yok. Bu bilginizdeki küçük bir boşluk değil. Bu fiziksel dünyanın nasıl işlediğine dair anlayışınızdaki devasa bir deliktir. Ve cevap onu gerçekten gördüğünüzde ağaçlar hava ve maddenin kendisi hakkındaki düşünce biçiminizi sarsacak.

İzin verin göstereyim. Buraya kadar tamam. Toprak bunu açıklamıyor ama su açıklıyor. Öyle değil mi? Ağaç sürekli su içer. Galonlarca su. Büyük bir meşe sıcak bir günde yaklaşık 400 litre su çeker. Bu bir asır boyunca sistemden geçen muazzam miktarda su demektir. Yani kütle sudan gelmeli. Bir sonraki belirgin cevap budur ve topraktan bile daha tatmin edici hissettirir. Çünkü bunu gerçekten hayal edebilirsiniz. Kökler suyu içer, su yukarı çıkar, ağaç büyür. Net, basit ve mantıklı. Bir istisna dışında.

Aslında bu da işe yaramıyor. Nedeni şudur. Su H2O'dur. İki hidrojen atomu ve bir oksijen atomu. Bir ağaç suyu işlediğinde onu parçalar ve hidrojeni kullanır. Oksijen ise havaya geri bırakılır. Ki şu an soluduğunuz tüm oksijen aslında buradan gelir. Ancak hidrojen var olan en hafif elementtir. Kayda değer bir kütle oluşturmak için ondan inanılmaz miktarda toplamanız gerekir. Ve bunun ötesinde odun hidrojenden yapılmaz.

Odun karbondan yapılır. Karbon her organik molekülün, her hücre duvarının, her ağaç lifinin omurgasıdır. Karbon hem ağırdır hem de yoğundur ve karbon herhangi bir ağacın kuru ağırlığının yaklaşık %50'sini oluşturur.

Sorun şu: Toprakta yeterince karbon yok, suda yok. Bir ağacın kökleri topraktan mineraller emer. Azot, fosfor, potasyum gibi şeyler. Ve bunlar biyolojik fonksiyonlar için önemlidir. Ancak tüm bu mineraller birlikte ağacın toplam kuru kütlesinin belki %1 ila %2'sini oluşturur. Bir ağacın gövdesini oluşturan o devasa kütlenin çok büyük bir kısmını topraktan çıkan hiçbir şeyle açıklayamayız.

Her şey ortada. Matematik bu durumu kurtarmıyor. İstediğimiz kadar köklerin su içtiğini düşünsek de o kütleyle topraktan çekilenler arasındaki uçurumu hiçbir rakam kapatamıyor.

Böylece sizi gerçekten rahatsız hissettirmesi gereken bir problemle başa kalıyorsunuz. Önünüzde 5.000 kilogramlık bir nesne duruyor. Onun 150 gramlık bir tohumdan büyüdüğünü biliyorsunuz ve kütlesini açıklayamıyorsunuz. Topraktan değil, sudan değil, yere giren ve görebildiğiniz hiçbir şeyden değil.

Cevap tamamen başka bir yerde. Çoğu kişinin bakmayı hiç düşünmediği bir yerde ve nerede olduğunu bulduğunuzda gördüğünüz her ağaca tamamen farklı bir gözle bakmanıza neden olacak. Kütle havadan geliyor. Hepsi bu. Cevap bu. Toprak değil, su değil, mineraller değil. elinizde tutabileceğiniz veya yere girdiğini görebileceğiniz hiçbir şey değil.

Bir ağacın neredeyse tüm fiziksel kütlesi, gövdesi, kabuğu, kökleri, dalları hepsi atmosferde yüzen görünmez bir gazdan geliyor: Karbondioksit CO2

Şu an etrafınızdaki havanın %0,04'ünü oluşturan o şey.

Ağaçlar işte bundan yapılmıştır.

5.000 kilogramlık bir meşe en gerçek fiziksel anlamıyla katılaşmış havadır. Van Helmond deneyini yapıp kütlenin nereye gittiğini bulamadığında cevap tüm o süre boyunca gözünün önündeydi. Sadece göremedi çünkü görünmezdi.

Gerçekte olan şudur: Ağaçlar yapraklarındaki stoma adı verilen minicik gözenekler aracılığıyla atmosferden karbondioksit çekerler. CO2 içeri akar. Ağaç onu parçalar. O molekülden karbonu söker alır ve karbon atomlarını birbirine bağlayarak uzun karmaşık moleküller oluşturup ham yapı malzemesi olarak kullanır ve o moleküller her şey olur. Glikoz, selüloz, lignin, odunun o sert lifleri. Karbon söküldükten sonra geriye kalan oksijen havaya geri bırakılır ki bu yine sizin oksijen kaynağınızdır. Ağaç temel olarak ince hava üzerinde bir söküm hattı çalıştırıyor. Görünmez molekülleri parçalara ayırıyor. Karbonu tutuyor ve oksijeni dışarı atıyor ve o karbon odun oluyor. Dokunabildiğiniz, kesebildiğiniz ve yakabildiğiniz katı yoğun fiziksel odun.

Bu bir mecaz değildir. Bu gerçek moleküler mekanizmadır.

Bir saniye durun ve bunun ne anlama geldiğini düşünün. Her ahşap kalas ve şimdiye kadar inşa edilmiş her ev bir gaz olarak başladı. Her ahşap masa, her gemi, her orman, dokunduğunuz her kağıt parçası bir zamanlar atmosferde süzülen görünmez CO2'ydi.

Ağaçlar havaya uzanıp oradan maddeyi çeken ve enerji kaynağı olarak güneş ışığından başka bir şey kullanmadan onu katı formda üst üste dizen makinelerdir. Van Helmond kafasının karışmasında haklıydı. Sadece havayı tartmayı düşünmedi. Ve dürüst olmak gerekirse neden düşünsün ki? 

Katı bir şeyin görünmez bir şeyden geldiği fikri maddenin nasıl işlediğine dair tüm sezgilerinizi ihlal [müzik] eder. Ama tam olarak budur. Gördüğünüz her ağaç kristalleşmiş atmosferdir. Bunu bir sindirin. Sonra size nasıl olduğunu göstereyim.

Okulda fotosentez kelimesini öğrendiniz. Muhtemelen güneş ışığı, klorofil ve oksijen hakkında bir şeyler hatırlıyorsunuzdur. Sınavı geçtiniz ve devam ettiniz ama size gerçekten ne olduğu hiç gösterilmedi. Ve gerçekte olan şey bilinen evrendeki en sıra dışı fiziksel süreçlerden biridir.

Üzerinden düzgünce geçelim. Güneş ışığı bir yaprağa çarpar. O güneş ışığı sadece sıcaklık veya parlaklık değildir. O saniyede 300 milyon metre hızla hareket eden elektromanyetik radyasyondur. Salınan elektromanyetik alanlardır. Atomlarınızı bir arada tutan aynı temel kuvvet mıknatısların, elektriğin ve kimyanın arkasındaki aynı kuvvet.

O elektromanyetik dalgalar yaprağın hücresindeki bir klorofil molekülüne çarptığında dikkat çekici bir şey olur. Işıktan gelen enerji klorofil molekülündeki bir elektron tarafından emilir ve o elektronu daha yüksek bir enerji seviyesine fırlatır. O enerjilenmiş elektron daha sonra elektron taşıma zinciri adı verilen bir molekül zinciri boyunca aktarılır ve hareket ettikçe hücrelerin iş yapmak için kullandığı enerji birimi olan adenozin trifosfatın yapımına güç verir. Bu ışık reaksiyonudur.

Elektromanyetik radyasyondan yakalanan ve kimyasal formda depolanan enerji. Şimdi bitki o depolanmış enerjiyi neredeyse inanılmaz bir şey yapmak için kullanır. Tamamen kararlı olan ve parçalanmaya hiç niyeti olmayan CO2 molekülünü alır ve onu zorla açar. Karbonu söküp alır ve o karbonu formülü C6, H12, O6 olan basit bir şeker yani glikoz inşa etmek için kullanır. 6 karbon atomu hidrojen ve oksijen eklenerek birbirine bağlanır.

Glikoz bu süreçteki ilk katı şeydir. Görünmez atmosferik gazın, ağacın kullanabileceği gerçek bir fiziksel moleküle dönüştüğü ilk an. Sonra ağaç o glikozu alır ve daha da etkileyici bir şey yapar. Binlerce glikoz molekülünü selüloz adı verilen uzun tekrarlayan zincirler halinde birbirine bağlar.

Selüoz bitki hücre duvarlarındaki ana yapısal malzemedir. Ayrıca hücreler arasındaki boşlukları dolduran, oduna sertliğini ve dayanıklılığını veren lignini oluşturur. Selüloz ve lignin odunun asıl maddesidir ve tüm o molekülleri bir arada tutan kimyasal bağlar, dünya üzerindeki her ormandaki her ağaçta bulunan her selüloz zincirindeki her karbon atomu arasındaki o bağlar elektromanyetiktir. Aynı kuvvet her zaman aynı kuvvet.

Güneş ışığı yani elektromanyetik radyasyon bir yaprağa çarpar. Enerji yakalanır ve havadan çekilen karbon atomları arasında elektromanyetik kimyasal bağlar kurmak için kullanılır. O bağlar glikozu inşa eder. Glikoz selülozu inşa eder. Selüloz odunu inşa eder. Elektromanyetik enerji katı madde olur. Bu basitleştirilmiş bir versiyon değil. Gerçekten gerçekte olan budur.

Şimdi bunu alın ve bir adım daha ileri götürün. Çünkü sadece ağaçlarda bitmekle kalmıyor. Yemek yiyorsunuz. O yemekler çoğunlukla bitkilerdir. Ya doğrudan bitki yersiniz ya da o bitkilerle beslenen hayvanları hatta o hayvanları yiyen diğer canlıları. Sonuç değişmez. Tükettiğiniz her kalori havadan karbon çekerek büyüyen bir şeye dayanır. Bu da şu anlama gelir. Kaslarınızdaki, kemiklerinizdeki, [müzik] beyninizdeki karbon şu an vücudunuzdaki her hücredeki o karbon çok da uzun olmayan bir süre önce atmosferik CO2'ydi.

Biz topraktan yapılmadık veya sudan yapılmadık. Biz elektromanyetik bağlarla birbirine dikilmiş ve kadim güneş ışığıyla güçlendirilmiş, yeniden düzenlenmiş havayız.

Vücudunuzdaki her karbon atomunun bir geçmişi var. Atmosferde CO2 olarak süzüldü. Bir bitki onu içeri aldı, söktü ve glikoz olarak inşa etti. Bir şey o bitkiyi yedi. Başka bir şey onu yedi. Sonunda karbon yemeğinize girdi. Sonra vücudunuza geçerek bizi fiziksel olarak biz yapan molekülleri oluşturdu. Ve atmosferde olmadan önce o karbon başka bir organizmadaydı. O organizma öldü, çürüdü ve karbonu tekrar CO2 olarak serbest bıraktı ki bir sonraki bitki onu yakalayana kadar süzülsün.

Karbon milyarlarca yıldır canlılar ve atmosfer arasında döngü halindedir. Biz bizden önce sayısız başka şeyin parçası olmuş ve bizden sonra da sayısız başka şeyin parçası olacak atomların geçici bir düzenlemesiyiz. Bu felsefe değil. Bu kimyadır.

Feyman bir çiçeğin biyolojisini anladığınızda güzelliğini kaybetmediğinden bahsederdi. Aksine bir şeyler kazanır. Gerçekte ne olduğunu bilmek bir ağaca bakma deneyimini basitleştirmez. Onu derinleştirir. Çünkü artık bir meşeye baktığınızda bir şekilde ayağa kalkıp kabuk bağlamış bir toprak yığını görmüyorsunuz. Katılaşmış yüzlerce yıllık güneş ışığını görüyorsunuz. 150 milyon kilometre ötedeki bir yıldızdan yakalanan elektromanyetik enerjiyi görüyorsunuz.

İnce havadan çekilen karbon atomları arasında kimyasal bağlar kurmak için kullanılan atom atom üst üste dizilerek üzerine tırmanabileceğiniz, yontabileceğiniz ve altında oturabileceğiniz bir şeye dönüşmüş enerjiyi görüyorsunuz. Ağaç topraktan çekmiyor. Ağaç gökyüzünden, güneşten, havanın kendisinden çekiyor. Ve siz onun yanında durup ona bakan siz aynı sürecin bir parçasısınız. Farklı bir düzenleme, aynı mekanizma, yakalanan güneş ışığı, bağlanan karbon, inşa edilen madde.

Siz ve ağaç aynı temel numarayı sadece farklı yönlerde sergiliyorsunuz. Dünyayı olduğu gibi görmek istiyorsanız şunu bilmenizi isterim. Asla göründüğü gibi değil.


 🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳 🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳 🌳   🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳  🌳

İnsanları kontrol etmek istiyorsanız, CO2'yi kontrol etmelisiniz !

"İklim krizi" büyük bir aldatmacadır...


Kongre üyesi LaMalfa diğer kongre üyelerinin desteklediği iklim krizi panelinde onların sormak istemediği soruyu sorup bizim de sorgulamamıza teşvik ediyor...


LaMalfa: Atmosferimizin yüzde kaçı CO2 (karbondioksit)? En iyi tahmininizi yapın...

Cevap: Ben beş diyorum. Ulaşımın neden olduğu CO2 yüzde 49 olduğunu biliyoruz. Hepimiz enerji dönüşümü üzerinde çalışıyoruz.

LaMalfa; Peki sizce bu rakam nedir?

Cevap: Beş

LaMalfa: Siz bay Boyd?

Cevap: Sekiz

LaMalfa: Peki, bunu takdir ediyorum. Sizi kızdırmak istemiyordum, pek çok kişiye sordum. Çünkü panelde duyduğumuz tek şey iklim değişikliği, iklim değişikliği, CO2, CO2..

Elektrik şebekesi olmamasına rağmen araçlarımızı elektrikli hâle getirmek istiyorsunuz. Ben bir çiftçi olarak 300.000 - 500.000 milyon dolarlık ekipmanı , birileri elektrikli olmasını istiyor diye değiştirmekten gerçekten mutlu olmam.

(Atmosferdeki CO2 için) cevap yüzde 0,04. Yüzde bir değil, yüzde yarım değil... yüzde 0,04'tür.

Ve son birkaç on yılda 0,03'ten yukarı çıkmıştır. Bu küçük değişiklik için hepimizi zorluyorsunuz. EĞER 0,02'nin ALTINA İNERSEK BİTKİ YAŞAMI ÖLMEYE BAŞLAR ‼️ yani.... / link




6 Ocak 2017 Cuma

Hayat Ağacının Efendisi Dionysos






"Hayatın Efendisi" ya da "Hayat Ağacının Efendisi"
Dionysos (Bacchus) 
Şarap Kabı - MÖ 6.yy ortaları






"Dionysos ya da Bakkhos en çok şarap tanrısı olarak tanınır, fakat o genellikle bir ağaç tanrısıydı. Örneğin, bütün Yunanlıların "ağacın Dionysos"una kurbanlar verdiği söyleniyor. Boeotia'da onun unvanlarından biri 
"ağacın içindeki Dionysos" idi.
Altın Dal - James Frazer (syf 311)



"Dionysos'un doğudan geldiğini, Anadolu'dan çıkıp Yunanistan'a güç bela girebildiğini efsane bağıra bağıra dile getirir. "
Azra Erat -Mitoloji Sözlüğü



"Ellenler küpe takmayı efemine ile özdeşleştiriyordu. Bu da Ellen erkeklerinin küpe takmadığını gösterir. Kulakları delik olan Apollonides bir "barbar" olarak, yani "Hellence Konuşmayan"lardandı. Apollonides Boiota lehçesi ile konuşuyordu. Boeotia Korinth Körfezi'nin kuzeydoğusunda yer alır. Pelasglarla ilişkilendirenlerin yanında MS.110-180 yıllarında yaşamış coğrafyacı Pausanias onları Minyaslılar ile ilişkilendirir. Teos (Sığacık-İzmir) kurucu atası Athamas (Atamız), Boeotia'dan gelmiştir. Teoslu Anacreon ise İskit kökenlidir ve Strabon'a göre o Teos'u Athamantis olarak adlandırmıştır." 



Bağlantı kuralım:
Ağaç Kovuğu - Kıpçaklar [Kimmerler]
Ağaçtan Doğma - Ağaç Ata - Uygurlar
Dionysos = Sabazios "Atıyla gezen Göçebe Tanrı" 
Bakkhos - Bacchus - Bacc - Bağcı - Bağ
Bir İskit [Saka] boyu; Saban (Suvar/Subar/Sibir)
Avrasya'daki Türklerde (Tatar, Başkort) Sabantuy Festivali
Boeotia - Pelasg - Teos kurucusu Athamas


SB.


















24 Haziran 2016 Cuma

Nysa ve Dionysos


Tiyatro podyumundaki frizlerden Bebek Dionysos (MÖ.1.yy)
Baby Dionysos (Bacchus) - 1st c BC 
from the Theater of Nysa (12.000)- Sultanhisar / Aydın.


Antik Karia bölgesinin önemli bir kenti olan Nysa (Sultanhisar) Aydın'ın doğusunda bulunan ve Eski Çağ'da Messogis olarak adlandırılan bügünkü Aydın dağlarının güneye bakan yamacında, kışın su taşmalarına neden olan, buna karşın yazın kuruyan Tekkecikdere adlı bir akarsuyun çevresinde çok dik bir boğazın oluşturduğu alanın her iki yanında kurulmuş olan eski bir yerleşimdir.

Kentin kuruluşu ile ilgili farklı bilgiler bulunmaktadır ; Augustus devrinin ünlü gezgin ve coğrafyacısı Amasya'lı Strabon (MÖ. 64-MS. 21) ile tarihçi Stephanus'un (MS. 6.yüzyıl) anlattıklarından öğreniyoruz. 

Nysa adı özellikle Helenistik devir krallık ailesi kadınları arasında oldukça sık rastlanan bir addır. Stephanus, Ethnica adlı eserinde Eski Çağ'da Nysa adını taşıyan on kentten Karia bölgesindekinin, Suriye kralı Seleukos'un oğlu I.Antiochos Soter (M.Ö. 324-261) tarafından eşi adına kurulduğunu belirtir. 

Strabon'a göre, Nysa Poleponnes'teki (Yunanistanın güneyindeki yarım ada=Mora yarımadası) Sparta'dan gelen Athymbros, Athymbrados ve Hydrelos adlı üç kardeş tarafından kurulan üç ayrı küçük yerleşmenin sonradan büyük bir kent halinde birleşmesi ile olmuştur ve Athymbros da bu yeni kentin kurucusu olarak anılmıştır. Bu nedenle antik kent başlangıçta Athymbra olarak adlandırılmış ve zaman zaman da Antiocheia olarak tanınmıştır. 

Kentin adının MÖ. 2.yüzyılın başlarında Nysa olduğu bilinmektedir ve tarihi de MÖ.6.yy'a kadar geri gidebilmektedir, lakin şimdilik fazla bir bilgimiz yoktur. Bununla birlikte, Seleukosların Anadolu'da kurdukları askeri koloniler halindeki kentlerin yanında, küçük yerleşmelerin birleşme (synoikismos) yoluyla tek bir sivil kent halinde oluşturdukları kent kurma politikasına uygun bir şekilde kurulmuş olan Nysa'nın Kral III.Antiochos (MÖ.223-187) tarafından ele geçirildikten sonra sığınma (asyl) hakkı istenilen bir kent olma ayrıcalığını elde ettiği bilinmektedir.

Nysa, Romalıların yönetimi altında sikke bastırmıştır ve antik kentte basılan Cistophorus türü sikkeler MÖ.133-111 yılları arasında tarihlenmektedir. Birinci Mithridates savaşı sırasında Nysa'lı Chairemon adlı varlıklı bir kişi Romalıları desteklemiş ve bunun üzerine Mithridates tarafından öldürülmüştür. 

Chairemon'un akrabalarından Pythodoros (Pythodoros of Tralles diye de geçiyor) , Pompeius (Gnaeus Pompeius Magnus; Pompey the Great) ile Gaius Julius Caesar'la yakın dostluğu vardı. 

Pythodoros , Marcus Antonius'un (Mark Antony ) kızlarından Antonia (doğumu Roma MÖ.47- ölümü İzmir) ile evlendi. Mark Antony, kızını 20 yaş büyük olan Pythodoros ile evlendirmesindeki sebep, Parthia istilasında müttefik olmak istemeseydi ve o dönemde Antony Cleopatra ile Mısır'daydı...

Bu Doğu ittifakından dolayı Roma Senatosu korkuya kapıldı, Octavian (Augustus) savaş ilan etti. MÖ.31 de Cleopatra ile Antony'i yenerek Roma İmparatorluğunu kurdu ve ilk imparator oldu.

Antonia'nın kızı Pythodoris (İzmir doğumlu, Pythodorida ; Pythodoris I ;Pantos Pythodorida) ise önce Pontus sonrada Kapodokya kraliçesi olmuştur. Strabon, Pythodoris'i iyi bir yönetici olarak tanımlar. 

Kentin gelişmesi özellikle Roma İmparatorluk çağı içerisinde, Strabon'un ölümünden sonraki dönemdedir. Milattan sonraki ilk 300 yılda, yani Roma İmparatorluk çağı içerisinde Nysa'da neler olduğu konusunda çok fazla bir bilgimiz bulunmamakla birlikte bazı yazıtlarda İmparator Vespasian, Hadrian, Pius, Marcus Aurelius ve Commodus'un adlarının yanısıra İmparator Gallienus'un küçük oğlunun adına da rastlanmıştır. 

Kent 12. yüzyılda Selçukluların yönetimi altına geçmiş, ancak kısa bir süre sonra yine Bizanslıların hakimiyeti altına girmiştir. Nysa'nın 1402 yılında Timurleng tarafından istila edilmesinden sonra yavaş yavaş önemini kaybetmiştir. Kentte bugün görülen kalıntıların büyük çoğunluğu Roma ve Bizans çağlarına aittir. Nysa harabelerinin güneyinde yer alan bugünkü modern Sultanhisar ilçesi ise MS.14. ve 15. yüzyılda kurulmuş ve gelişmiştir. 

İki kenti birleştiren bir köprü, bir stadyum, akar suların içinden geçtiği gizli bir yer altı geçidi, Tiyatrosu, Gymnasion’u ve Agora’sı günümüze kadar ayakta kalmış önemli bölümlerindendir. 

MÖ 1. Yüzyılda yapıldığı düşünülen 12 bin kişilik antik tiyatrosu ve sahne yapısında çok iyi korunmuş durumda olan şarap tanrısı Dionysos (Bacchus) kabartmaları vardır. Tiyatrosunun 38 m uzunluğundaki sahne binasına ait 6 adet, podyumuna ait 26 adet friz bloğu, Aydın Arkeoloji Müzesine taşınmıştır.

Efes Celsus kitaplığını da restore eden V.M.Strocka, 2002-2008 arası Nysa kütüphanesi kazılarında bulunmuştur.

Her ne kadar Nysa kütüphanesi MS 2.yüzyıl İmparator Hadrianus döneminde yapılmış olsa da, Amasyalı Strabon'un eğitim almak için bu şehre gelmiş olması, şehrin antik çağda bir eğitim ve bilim merkezi olduğunu gösterir. 

Rodos ve Nysa da okul/eğitim başkanı olan hocası Aristodemus'tan dilbilgisi ve hitabet dersleri aldı. Aristodemus aynı zamanda filozof, stoacı, astronom, coğrafyacı ve siyasetçi olan Posidonius'un torunuydu. Strabon'un kitabını yazmasına etken olduğu söylenir.


SB.

kaynaklar: 
link1  -  link2  -  link3
ve Prof.Dr. Vedat İDİL - "Nysa ve Akharaka (Nysa and Acharaca)" adlı eseri



EK:

* Türkçedeki Nisa ismi Arapça'dan gelir "Kadınlar" demektir. 
* Dionysos'un şarap sanatını buradaki su perilerinden (Nymph) öğrendiği söylenir.
* "Dionysos ya da Bakkhos en çok şarap tanrısı olarak tanınır, fakat o genellikle bir ağaç tanrısıydı da. Örneğin, bütün Yunanlıların "ağacın Dionysos"una kurbanlar verdiği söyleniyor. Boeotia'da onun unvanlarından biri "ağacın içindeki Dionysos" idi. " - Altın Dal - James Frazer (syf 311)



Bağlantı kuralım:
Ağaç Kovuğu - Kıpçaklar / Ağaçtan doğma - Uygurlar
Dionysos - Sabazios "Atıyla gezen Göçebe Tanrı" Saban bir İskit boyu
Bakkhos - Bacchus - Bacc - Bağ - Bağcı

SB.


***

The stage of the theater is 38 m long.
6 pieces of the stage and 26 pieces of the podium frieze blocks are in Aydın Archaeological Museum.

V.M.Strocka who restored Ephesus Library Celsus, was in Nysa between 2002-2008 during the excavations of the library, which was built in 2nd c AD, emperor Hadrian period.

Nysa was an educational and scientific center in ancient times,
even Strabo (born in Amasya) came to Nysa for education.

Bacchus - Bacc - Bağ - Bağcı is Turkish (vigneron, winemaker)
Dionysos is also to be called in Anatolia as Sabazios, a Scythian tribe is called Saban, means in Turkish plow. Sabazios has been described as "Nomadic Horsemen God".

Dionysos or Bacchus (Bakkhos) was recognized most as god of wine, but he was also the god of tree "Dionysos in the tree" was his other name.

Born from tree is a Turkish legend. Some Turkish tribes like Kipchak Turks have it in their tribe name, Kipchak (Kıpçak-Gıpçak; known for Europeans as Cumans or Polovts, and in Egypt as Mamluks) means "tree cavity". Uyghurs are also born from a tree in legends.

SB



25 Aralık 2014 Perşembe

Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı



"Tanrısal Odysseus da onlara şöyle dedi: 
Kızlar, hele şöyle uzak durun benden, 
omuzlarımı yıkarım ben kendim, 
deniz kirini atarım üstümden, 
sonra oğunurum verdiğiniz şu yağla. 
Çoktan yağ görmedi, oğulmadı derim. 
Ama utanırım, sizin önünüzde yıkanamam, 
görünemem güzel örgülü kızlara çırılçıplak.
Odysseus böyle dedi, onlar da uzaklaştılar, 
gelip söylediler bunu kral kızına, 
tanrısal Odysseus da yıkadı bedenini suyun köpüğünde, 
temizledi sırtına, geniş omuzlarına yapışan yosunları, 
ekin vermez denizin kirini sildi başından, 
bir güzel yıkanıp yağlar süründü. "

HOMEROS, "Odysseia", 
6. Basım: 1992 Can, 6. Bölüm/S.123 





Antik Roma Hamamlarında Ağaç Katliamı 


Roma dönemindeki görkemli hamam yapılarının temeli, bronz çağlarda, yıkanma kültürünün oluşmasıyla atılmıştır ve bu oluşum dinsel kökenlidir. Yıkanmanın, dinsellikten öte günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi ise Greklerin sayesinde olmuştur; evlerinin bir bölümünü yıkanmaya ayırmışlar, spor amaçlı kullanılan gymnasionlara, yıkanma odaları yapmışlardır. 

Fakat yine de, Roma'da olduğu gibi, Greklerde, bağımsız hamam tesislerine raslanmıyor. Sonrasında, Romalılarda, gerek Greklerin etkisiyle gerekse de teknikteki ilerlemeyle birlikte, büyük boyutlu bağımsız hamam yapıları inşa edilmiş ve bunlar giderek Roma sosyokültürel yaşantısının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bunun sonucunda, hamamlar da, insanların değişik ihtiyaçlarına cevap verebilecek çok çeşitli mekânlardan oluşturulmuştur. 

Antik Roma hamamlarında, spor amaçlı kullanılan palaestralar, bütün içerisinde oldukça büyük yer kaplamaktaydı. 

Apodyteriumda, insanların soyunup giyinebilmeleri için birçok bölme ayrılmıştı. Soğukluk kısmı; frigidariumda, piscina adı verilen yüzme havuzu da bulunmaktaydı. Çoğu kez yağlama ve masaj için tepidarium (ılıklık) kullanılırdı ve genellikle bu mekân da, hamamın en önemlı salonu olan caldarium (sıcaklık) gibi, alttan sıcak gazlar ile ısıtılmaktaydı. 

Şarkta, terlemeye verilen önem doğrultusunda, laconicum adı verilen salonun daha bir önem kazandığını; daha büyük inşa edildiğini görmekteyiz. Bu mekânların dışında, bazı hamamlarda rastlayabileceğimiz genel tuvalet olarak kullanılan latrinayı, heykellerle süslü musalar salonunu sayabiliriz. 

Hamam yapılarının en can alıcı noktası, ısıtmanın sağlandığı hypokaust sistemidir. Ocak (praefurnium)'da odun veya kömürün yakılmasıyla oluşan sıcak gazlar, hypokaust sisteminde ilerleyerek, tubuli adı verilen, duvardan ısıtmayı sağlayan elemanların içinden geçerek, hamamın sıcak salonunu (caldarium) ve havuzu da ısıtır. 

Sıcak gazlar, enerjilerinin bir kısmını burada bıraktıktan sonra, çoğunlukla, ılıklık (tepidarium) kısmına geçerek buradan da bacalar vasıtasıyla dışarıya atılırlar. Su ihtiyacı ise havuzlardan karşılanır.

Türk hamamlarında külhan olarak isimlendirilen praefurniumda çoğunlukla yakılan odun için, yakınlarda bulunan ağaçlar kesilmiştir şüphesiz. 

Tony Rook [1], sıcak ve ılık mekânların sadece 6'şar m2 olduğu, benzerlerinin yanında oldukça küçük kalan Welwyn Villa Hamamı'ndakı çalışmasında; sıcak, ılık ve soğuk odaların, sırasıyla, 70, 55 ve 25'C'da olduğunu kabul ederek, bir yıl için 114 ton odun tüketildiğini hesaplamış. 

Pompei'deki Stabian Hamamı üzerinde çalışan lorio'nun [2] bulduğu değerler daha insaflı; daha büyük bir alanı (114 m2) 35°C'da tutmak için yaklaşık, Rook'un bulduğu odun miktarının yarısının yeterli olabileceğini hesaplamış. 

Hüser [3] ise 23 m2'lık alanı 18°C'da (!) tutmak için, yaklaşık 14 ton/yıl yakıt tüketiminin gerektiğini bulmuş.

Hüser'in çalışma yaptığı bu mekân, Almanya'da, Roma dönemindeki hamamlar baz alınarak inşa ediliyor ve 1902'de, dönemin imparatorunun da katılımıyla açılıyor. 1910'da bir firma, günde bir küfe -boyutları belli değil- kömür ile, kısa bir süre hamamı çalıştırıyor. Uzun bir süre atıl kaldıktan sonra, aynı mekânda Kretzschmer [4] bir deneysel çalışma yapıyor. 

Burada sözü geçen mekânlar oldukça küçük. Halbuki, Roma hamam yapılarının önemli bir kısmı, güç ve para sahiplerinin kudretlerini gösterdikleri, insanda şaşkınlık ve hayranlık yaratan devasa boyutlardadır. 


Örneğin; 

Roma'daki Caracalla Hamamı 11 hektardan fazla alanı kaplamaktadır, Diokletian Hamamı ise daha da büyüktür; 16 hektar [5]. 

Bunun yanı sıra, Ankara Caracalla Hamamının kapalı kısmının ortalama yüzey ölçüsü 7500 m2 iken, bunun yaklaşık 500 m2'si sıcaklık kısmıdır. Tamamı ısıtılan ılıklık kısmı ise; 300 m2'lik orta hol, 225 m2'lik çok banyolu salon, 286, 225, 150 ve 100 m2'lik salon ve ara hollerden oluşmaktadır ve tüm bu mekânlar 14 adet ocak aracılığıyla ısıtılmaktaydı. 

Sonuç Welwyn Villa Hamamı'nı, bir yıl süresince ısıtmak için, 114 ton oduna ihtiyaç olduğunu, Rook'un hesaplandığını belirtmiştik. Bu ihtiyacı karşılamak için ortalama 500 kg gelen, yetişmiş, 228 adet çam ağacı kesilmiş olmalı. 

Buradan hareketle, 2000 m2'den daha fazla ısıtılan mekânı bulunan Ankara Hamamı için, bir yılda, yaklaşık, 38000 (otuz sekiz bin!) ağacın kesilmiş olduğunu söyleyebiliriz. 

Günümüzde, Ankara çevresinden her yöne kilometrelerce uzayan çorak alanlar, büyük olasılıkla o dönemlerin eseri! 



Tahsin Başaran
Dokuz Eylül Üniversitesi 

[1] T. Rook, "The development and operatıon ot Roman hypocausted baths", JAS 5, 1978, 269282. 
[2] A. lorıo, "Sıstema di riscaldamento nelle antiche terme pompeıane", BullCom 86. 1981, 167 189. 
[3] H. Huser, "VVarmetechnısche Messungen an eıner Hypokaustenheızung ın der Saalburg", Saalbjb 36. 1979, 1230. 
[4| F. Kretzschmer, "Hypokausten", Saalbjb 12. 1953, 741. F. Kretzschmer, »Bilddokumanto Römischer Technik", 1964, 34.
[5] G. Gromort. "Grece and Rome", 1948, 196200. 




Ek:

"...Ölüyü gömdükten sonra Skyth'ler kendilerini temizlerler ; Başlarını iyice ovarak yıkarlar, gövdelerini temizlemek için bir tören yaparlar, yere üst uçları birbirine eğik üç kazık çakarlar, üzerine çepeçevre keçe sararlar, keçelerin içerisinde ve kazıların ortasında bir tekne vardır, iyice kızdırılmış birçok taş getirip bu teknenin içine koyarlar..... Skyth'ler kenevir tohumunu alırlar, anlattığımız keçe örtülerin içerisine girerler ve bu tohumları kızgın taşın üzerine atarlar; tohum taşa değince tütmeye başlar ve öyle bir buğu çıkarır ki, bizim Yunanistan'daki hamamlarda bile bu kadar boğucu bir buğu olmaz. Skyth'ler bayılırlar buna ve keyiften haykırırlar; bu onlara yıkanma yerine geçer, çünkü gövdelerine hiç su değdirmezler.

Kadınlarına gelince, onlar da servi, sedir, günlük yongalarını pürtüklü bir taş üzerinde; iyice dövüp su katarlar; bu hamuru yüzlerine ve bütün gövdelerine sürerler; koklamaya doyulmaz bir koku kazanmış olurlar ve ertesi günü bu lapayı kaldırdıkları zaman derileri pırıl pırıl ve taze bir renk almış olur...."

Herodot,I:V ; 73-75





Karşı çıktığım ülke çapında her yerde örneklerini gördüğümüz budamaya tipik bir örnek resimde açıkça görülüyor.

Ağaçların Budanması konusunda değerli dostum Orman Mühendisi Mehmet Tokcan'ın, konunun uzmanı olarak yazıp gönderdiği değerlendirme :

"Ormanda yaşayan ağaçlar genellikle budamaya ihtiyaç duymazlar. Kendi aralarında oluşan ışık, gölge ilişkilerinden kaynaklanan doğal bir dal budanması zaman içinde kendiliğinden gerçekleşir. Kentlerde ve parklarda yaşayan ağaçlar, bu doğal orman ağacı sıkışıklığı, ışık ve gölge ilişkilerinden uzak olduğu için ve bir çok olumsuz etmenin etkisi altında kaldığı için budamaya ihtiyaç duyarlar.

Budama da esas olan sağlıksız, cılız, hastalıklı dalların uzaklaştırılarak ağaç daha sağlıklı olması yanında ağaca bir şekil ve form verilmesidir. Bunu için kent ağaçlarında küçük yaşlardan itibaren düzenli ve küçük müdahalelerle bakım ve budama yapılması esastır. Budama geciktirilince ve bu konuda deneyimli olmayanlar tarafından yapılınca maalesef bir çok kentimizde görülen bu olumsuz görüntüleri görüyoruz. Sepetli bir kamyon ve motorlu bir testere bu iş için yeterli zannediyor. Esasen bu iş zamanında ve düzenli yapılsa ne motorlu testere ne de sepetli kamyonlara ihtiyaç duyulur. 

Budama yıldan yıla azar azar ve düzenli yapılan ağaçlara emniyet kemeri ile çıkmak da kolay olur, budanacak dallar çok kalın olmayacağı için makas ve el testereleri bu iş için yeterli gelir. Tabi yara yerlerini yara kapatma macunları ile kapatmayı unutmamak lazım. Bu doğada yaşayan bir canlı küçücük de olsa saygının gereğidir. 

Fotoğraflarda görülen ağaçlara yapılan uygulamanın adı asla budama değildir. Eğer bir ağacın bu kadar güçlü ve sert budanması gerekiyorsa çoğunlukla tamamen çıkarılması daha doğru olabilir. Çünkü yukarıda olan dallardan hiç birisi bizim önemli değilse o ağaçta büyük sorun vardır. Budamayı biz böyle öğrenmedik ve hiç bir zaman böyle uygulamadık."

Ağaçlarımızın (ülkemizin neresinde ne gerekçeyle olursa olsun ) resimdeki tarzda, belediyelerimiz eliyle gövdelerinden sıradan "biçilmesine" karşı çıkıyor, tepkimi de her boyutta veriyorum. Ağaçlarımıza gereken ilgi ve saygıyı "fenni budamalarda ve gerekli bakımlarında" yerine ve zamanına uygun uygulamalarla gösteren Belediyelerimize ise teşekkür ediyorum.

Nezih Başgelen