belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2016 Cuma

Islak Çarıklar - Yörükler





Gazeteci Yusuf Yavuz ve Biyomühendis H. Çağlar İnce'nin hazırlayıp sunduğu KanalV'de yayınlanan belgesel-haber programı Islak Çarıklar'da bu hafta 600 yıldır Yörüklerin hafızasında yaşayarak bugüne ulaşan bir isyan öyküsü ekranlara geldi.


Antalya merkezli yayın yapan KanalV Televizyonunda, "Dinleyin, anlatılan sizin öykünüzdür" sloganıyla yayına başlayan Islak Çarıklar programının ikinci bölümünde yer alan 'Kazana Kapanan' öyküsü, yaklaşık 600 yıl önce Osmanlı'nın fetret döneminde yaşanan Şeyh Bedreddin ve Börklüce isyanları sırasında Osmanlı ordusunun zulmünde kurtulan bir ailenin dramını anlatıyor.


Antalya Döşemealtı'nda yaşamını sürdüren Honamlı Yörüklerinden biri olan Aydın İbrahim İnce'nin, program ekibiyle röportajı sırasında ortaya çıkan çıkan sır, asırlardır kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaşmış.



HONAMLI YÖRÜĞÜ İBRAHİM İNCE: 'BEDELLERİ HEP YÖRÜKLER ÖDÜYOR BU ÜLKEDE'


Islak Çarıklar ekibine verdiği röportajda, ailesinin köklerinin Aydın havalisinden geldiğini dile getiren Honamlı Yörüğü Aydın İbrahim İnce, yüzlerce yıl kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaşan "Kazana Kapanan" öyküsünü şöyle anlatıyor:


"1957 civarında iskan olunca Polatlı'ya yerleşmiş ailemiz. Yakacak odunun bulunmadığı bozkırın ortasına yerleştirilmişler. Salgın hastalıklar yüzünden toplu ölümler olmuş Geven köklerini kazıp yakıyorlar. Daha sonra tezeği öğrenmişler. Hakikaten büyük sıkıntı çekmişler. Kışın mallarına verecek yem bulamamışlar hayvanların yarısı kırılmış. Alt yapılar hazırlanmadan yapılıyor bunlar. Asıl sıkıntı bu. Ağır bedeller ödeniyor bu ülkede. Hep de bedelleri Yörükler ödüyor bu ülkede. En büyük suçları her halde vatanlarını sevmek.



'BÖRKLÜCE İSYANI DÖNEMİNDE BİZİM NESLİMİZİ KURUTMAK İSTEMİŞLER'


Bizim geçmişimizi atalarmız anlatırken duyardık; Aydın havalisinden gelmişiz biz. Bir kavga olmuş, kavgadan sonra erkek neslini keselim bu sülalenin denilmiş. O arada bir kadın çocuğunu kazanın altına saklıyor. Erkek neslini yok edecekler, zaten zürriyeti yok etmek asıl amaç. O çocuktan türediğimizi söylerler de o tarihi incelediğimizde Börklüce isyanı dönemine denk geliyor. Büyük ihtimalle padişahlık döneminde bizleri, Yörük kısmını isyana teşvik ettiğimiz suçuyla yok etmeye girişmişler."



BÖRKLÜCE KİMDİ, 6 ASIR ÖNCE YÖRÜKLER NEDEN İSYAN ETMİŞTİ?


Yörüklerin toplumsal hafızalarında kim bilir ne çok sırlar var, kökleri yüzlerce yıl eskiye dayanan. Islak Çarıklar programında anlatılan Kazana Kapanan öyküsü de bunlardan yalnızca biri.


Peki Honamlı Yörüğü Aydın İbrahim İnce’nin adını andığı Börklüce kimdi, ne yapmıştı da koca bir halka bunca acı yaşatılmıştı?


Bu sorunun yanıtını bulmak için gelin o zaman hep birlikte bundan yaklaşık 600 yıl öncesine, Haymana Ovası’nın, Timur ordularının atlarının nallarıyla toz duman olduğu günlere gidelim…


Dünü bilmeden bugüne tanık olmak, geleceği düşlemek mümkün mü?


Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin derler, Osmanlı’nın fetret devrinde Yıldırım Bayezid’in oğlu Musa Çelebi’nin Kazaskerliğini yapan bir gönül eri geldi geçti bu topraklardan…


Adı, mazlumların, yoksulların gönüllerine yazıldı, kaldı...


Bugün bile Anadolu insanına “ben de halimce Bedreddinem” dedirten bu gönül eri kimdi?



BİR YANDA TİMUR ORDULARI BİR YANDA TAHT KAVGALARIYLA EZİLEN YOKSULLARIN İSYANI


Yıl 1402… Osmanlı ordusunun Timur karşısında yaşadığı Ankara bozgunundan sonra Musa ve Mehmet Çelebi kardeşler arasında bir taht kavgasıdır başladı. Musa Çelebi bu taht kavgasında yoksulların ve halkın çıkarını savunduğu için dönemin beyleri ve aristokratlar kendisine yüz çevirdiler…


Musa Çelebi'nin İstanbul'u kuşatması üzerine ise temsil ettiği ya da temsil etmek zorunda kaldığı halk ve ideoloji karşısında egemen güçlerin; etnik köken, din, hatta ayrı devletlerden olma ayrılıklarına bir yana bırakarak Mehmet Çelebi'nin çevresinde sımsıkı kenetlenmeleri hiç de uzun sürmedi.


Bu birliktelik, egemen çevrelerin sınıfsal çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuklarının tarihsel bir kanıtı olarak kaydoldu zamanın belleğine…


Öyle ki Bizans imparatoru, Musa Çelebi'ye karşı Mehmet Çelebi'yi yardıma çağıracak, o da bu çağrıyı hemen kabul ederek İstanbul'a gelecek, kentte eğlence ile geçirilen üç günün sonunda yanına bir Bizans birliğini de alarak kardeşi üzerine gidecekti…


Ne var ki bu girişiminde Mehmet Çelebi, İnceyiz'de yenik düşerek Anadolu'ya geri çekilmek zorunda kalacaktı.



HALKA KARŞI KRALLARIN VE SULTANLARIN ORDUSU


Mehmet Çelebi, Anadolu'da yeniden toparlanıp hazırlanarak kardeşi üzerine bir sefer daha yapmayı amaçlamaktaydı. Dulkadiroğlu ve Sırp Kralı'ndan yardım sağladıktan sonra Rumeli'ye geçti. Evranos Bey ve başka beyler de Mehmet Çelebi'ye katıldı.


Böylelikle Mehmet Çelebi'nin ordusu, Sırp Kralı'nın, Bizans imparatorunun ve Osmanlı beylerinin katılmasıyla iyice güçlendi. Bu ordu, Musa Çelebi'yi sonunda yenilgiye uğrattı. Musa Çelebi öldürüldü. Ama halk arasında onun yaktığı umut ateşi hiçbir zaman sönmeyecekti…



MUSA ÇELEBİ ŞEYH BEDREDDİN'İN KAZASKERLİĞE GETİRDİ


Musa Çelebi'nin bayrağı altında toplananların başında, egemenlerin baskısından bunalmış olan köylüler ve yoksul halk geliyordu.


Musa Çelebi, 1411’de, çağının ötesinde ve insanları birleştirici düşünceleri olan Şeyh Bedreddin'i kazaskerliğe getirmişti.


Tarihçi Hammer, Mehmet Çelebi için, "Bütün hayatı boyunca Bizans imparatoru'nun sadık müttefiki, Türkmen asilerinin korkunç düşmanı, Osmanlı saltanat tahtının dayanağı idi" diye yazıyor.


Musa Çelebi'nin öldürülmesinden sonra Mehmet Çelebi'ye karşı Şeyh Bedreddin'in müridlerinin, arkasından da Şeyh'in başkaldıracak olması ise iki kardeş arasındaki savaşımın salt bir taht kavgası olmadığının en azından Musa Çelebi'nin halk kitlelerinin tepkilerini ve duygularını dile getirdiğinin açık bir kanıtıydı.


Çünkü Timur ordularının Anadolu'yu yağmalamaları, Beyazit'in oğulları arasındaki çatışmalar ve bu kargaşadan yararlanan eşkıyanın halka yönelik saldırıları, zaten ezilmekte olan halkı büsbütün maddi ve manevi sıkıntı içine düşürüyordu.


Diğer yandan da saray çevrelerinin, yöneticilerin, medreselilerin ve tarikat yandaşlarının üretmeksizin tüketen asalaklar olarak halkın karşısında yer alması da halkı büsbütün bunaltıyordu.


Yıldırım Beyazit'ten başlayarak yönetici kadronun ahlak açısından da düşkünlük göstermesi, Osmanlı sarayının Avrupa’daki saray yaşamına özenmesi de aynı döneme rastlaması halk üzerindeki olumsuz etkiler bırakıyordu.



BÖRKLÜCE'NİN YOLDAŞLARINA 'APTAL TÜRKLER' DİYEN SARAYIN YARDAKÇISI


Osmanlı tarihini sarayın gözünden yazan Hayrullah Efendi, Şeyh Bedreddin eylemine katılan Türkleri, 'idraksız Türkler' olarak niteleyip, "Börklüce Mustafa nam şahıs Aydın tarafına geçip orada bulunan etrak-i bi- idraki (kafasız, aptal Türkler)'i adı geçen şeyhin meslek ve mezhebini tasdike davet eyledi" diye yazarak ezilen halkı küçümseyen ifadeler kullanması, yönetici sınıfın halka nasıl baktığının açık bir göstergesiydi.


Osmanlı yönetiminin Hıristiyan aristokratlara gösterdiği hoşgörüye karşılık Türkler'e her olanakta acımasızca, gaddarca davrandığı tarihsel bir gerçekti. Örneğin Devşirme Yörgüç Paşa, Kızıl Koca Türkmenleri'nden eşkıyalık ettiği öne sürülen 4 kardeşi ve onların 400 kadar yandaşını bir hile ile yakalamış ve 4 kardeşi öldürdükten sonra, bu 400 kişiyi de bir mağaraya kapatıp dumanla boğdurarak öldürmüş, mallarını yağmalatmıştı. 



İLK ÖNEMLİ KALKIŞMA BAŞLIYOR...


Musa Çelebi'nin kardeşi tarafından öldürülmesinden sonra Bedreddin'e 1000 akçe aylık bağlanarak İznik'e sürgün edildi. Bedreddin’in izinden Giden Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal Aydın ve Manisa'da isyan bayrağı açtıklarında Bedreddin İznik’teydi.


Olaylar, bütün Anadolu'da halkın padişaha karşı ayaklanmaya hazır bulunduğu bir ortamda patlak verdi. Bu sırada Mehmet Çelebi, Saruhan Valisi Süleyman Bey'e asker toplayarak Aydın yöresinde bulunan Börklüce Mustafa'nın üzerine gitmesini emretti.



ZULME KARŞI BİRLEŞEN YIĞINLARIN ARASINDA YAHUDİ ÖNDERLER DE VARDI


Oysa Börklüce Mustafa, o ana kadar bir kalkışmada bulunmamıştı. Bunun üzerine Börklüce, kimi tarihçilere göre 1415 yılında Şeyh'e inananlardan 6 bin kişilik bir güç topladı. Börklüce’nin yoldaşları arasında Hıristiyan ve Yahudi olan tebaadan insanlar da vardı. Öyle ki ayaklanmanın önderlerinden biri olan Torlak Kemal’in asıl adı Samuel’di Manisalı bir Yahudi aileden geliyordu.


Kendilerini savunmak durumunda kalan Börklüce ve yanındakiler, o zamanlar Stilarion Dağı olarak anılan Karaburun geçitlerini tutup, burada Süleyman Bey ve ordusunu yenilgiye uğratarak kendisini de öldürdüler. Bunun üzerine Mehmet Çelebi aynı görevi, Saruhan ve Aydın'a vali olarak atanan Ali Bey'e verdi. Ali Bey de aynı yerde Börklüce ve yanındakilere yenilince yanında kalan az sayıdaki güçle Manisa'ya zorlukla çekilebildi.



MEHMET ÇELEBİ BÜTÜN ORDUYU BÖRKLÜCE VE YOLDAŞLARI ÜZERİNE GÖNDERİYOR


Bu yenilgiden sonra çok öfkelenen Mehmet Çelebi, bütün Anadolu ve Rumeli askerini henüz çocuk yaşta Amasya valisi olan oğlu Murat'ın emrine vererek Börklüce ve yoldaşlarının üzerine amansız bir güç gönderdi. Ancak gerçekte veziriazam Beyazit Paşa yön verdiği bu acımasız ordu, yolda rast geldiği ihtiyar ve çocukları, erkek ve kadınları, yaş ve cins farkı gözetmeksizin, merhametsizce kılıçtan geçiriyordu.


Sonunda Börklüce Mustafa ve yanındakilerin çoğu öldürüldü…


Börklüce'nin tutsak alınarak Efes'e götürüldüğü, orada işkence yapılarak inancından dönmesinin istendiği, onun ise sonuna kadar direndiği, bunun üzerine de asılarak öldürüldüğü, ardından da cesedinin çivilerle çarmıha çakıldığı, böylece kentin içinde dolaştırıldığını yazıyor kimi kaynaklar.



İRİŞ DEDE SULTAN İRİŞ...


Börklüce öldürülmeden önce adamları onun önünde idam ediliyorlarmış ve ölüm anlarında 'Dede Sultan eriş' diyorlarmış.


Torlak Kemal de daha sonra Manisa'da asıldı…


Bu sırada İznik'te bulunan Şeyh Bedreddin, önce İsfendiyaroğlu'nun yanına gitti. Daha sonra Türkmenlerin yoğun olduğu Deliorman bölgesine geçti. Ancak bir baskın sonucunda yakalanan Bedreddin, yargılanmak üzere Serez'e getirildi. I. Mehmet Çelebi’nin huzurunda toplanan özel bir mahkemede ulema tarafından yargılanan Şeyh Bedreddin, uzun uzun sorgulandı, düşüncelerini uzun uzun anlattı.



BEDREDDİN, 'KANI HELAL, MALI HARAM' FETVASIYLA SEREZ'DE ÇIPLAK OLARAK ASILDI


Sonunda devlete isyan etmekten suçlu bulundu ve alınan ‘kanı helal, malı haram’ fetvasıyla 1420'de Serez çarşısının içinde çıplak olarak asıldı.


Uzunca bir süre asılı kalan şeyhin cesedi, izdeşleri tarafından indirilerek gömüldü.


Onun kişiliği, düşünceleri ve eylemleri üzerine pek çok tartışmalar yapıldı. Prof. Dr. Çetin Yetkin, Bedreddin'in bir halk adamı, bilinçli bir devrimci olduğunun altını çizerek, halk arasında bugün bile söylenegelen 'Ben de halümce Bedreddinem' sözünün, Şeyh Bedreddin'in tarihteki yerini belirlemeye yeteceğini savunuyor.


Şeyh Bedrettin’in mezarı, 1924’te gerçekleşen mübadelede, Simavna’daki tekkesinin bahçesinden alınarak çinko bir kutuda Topkapı Sarayı’nda muhafaza edildi. 1961’de de İstanbul Divanyolu’ndaki 2. Mahmud türbesine gömüldü.




Yusuf Yavuz, 25 Ocak 2016 ,odatv - TV
Kaynakça: Prof. Dr. Çetin Yetkin, 'İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri', Yeniden Anadolu ve Müdafaai Hukuk Yayınları-1. Cilt, 6. Basım







Belgesel:








Ek: Kitap








8 Kasım 2015 Pazar

Ali Şir Nevai / Türk Dili






Men Türkçe başlaban rivayet
Qıldım bu fesâneni hikâyet.
Kim, şuhreti çün cahânga tolgay,
Türk eliğe dağı behre bolgay.
Nev çünki bükün cahânda etrâk
Köptür huştab'u safı idrâk.

A.Nevâî, 
"Mükemmel Eserler Toplamı", 9. Cilt, Taşkent 1992






Nevai'nin yaşadığı dönemde Farsça Edebiyat, Arapça'ysa Bilim diliydi. Bunu bilmek bile yaptığı işin büyüklüğü hakkında bir fikir verir. Nevai'nin başlattığı çığır bütün Orta Asya ve Anadolu'da yankılarını buldu. İran ve Hindistan saraylarında eserleri okundu, öyleki Çağatay lehçesine "Nevai Dili" denildi. 4 Türkçe 1 Farsça divan hazırladı, ayrıyeten 18 eseri daha var.



* 15 yy'da yaşamış olan Ali Şir Nevai, 1488 yılında Esterabad valisiyken yazdığı “Târîh-i Mülûk-i ‘Acem” (İran Memleketleri Tarihi) eserinde “Arjasp Binni Efrasiyab kim, Türk Padişahi erdi", derken Avesta'da geçen Arjasp'ın Alp Er Tunga olduğunu söyler. Kaşgarlı Mahmut‘dan sonra Türk diline hizmet eden en büyük Türk edebiyatçılarından biridir......


Nevali mesela,  Türkçe'de atın muhtelif yaşlarda olanlarına ayrı ayrı isimler verildiği halde Farsça'da sadece bir kelimeyle bunlar karşılanmaktadır demektedir. Nevali daha da ileri giderek Türklerin daha da zeki olduğunu, daha kolay dil öğrendiklerini ileri sürmüştür. Halbuki Farslar Türkçe'yi aynı kolaylıkla öğrenemezler, demektedir. 

Eserinde Türk dilinin üstünlüğünüde ispat ediyor. Burda yüz tane fiili alıyor, ve bu yüz fiil sizin övdüğünüz Fars dilinde bulunmamaktadır, bu Türk dilinin zenginliğinin ispatıdır, siz Fars dilinde şiir yazan şairler neden kendi dilinizi beğenmiyorsunuz? Oysa Türk dili zengin bir dil ve bu dilde eserler verin,  diyor. Bununla birlikte herhangi bir şairin kendi ustalığını Türk dilinde daha kolay göstereceğini söylüyor.






VE 








Ali Şîr Nevaî’nin doğumunun 550. yılı anısına 1991 yılında Rusya Merkez Bankası'nca basılan hatıra parası. Bu para ile ilgili Dünya Para Kataloğu'nda Almanca olarak şöyle yazmaktadır: "Alişer Navoi: tschagatai-türkicher Dichter aus Herat heute Afghanistan, Begründer der tschagataischen Literatur sprache und Dichtung Turkestans."










Ali-Shir Nava'i  
one of the biggest Turkish poet, man of letters
who lived in the 15th century.



 "A Tournament at Arms", Folio from a Divan (Collected Works) of Mir 'Ali Shir Nava'i 
(metropolitan museum: and again nothing about Turks-Turkish culture : the info is given "islamic"," iran"???)
Why are te "West" so afraid to use these words; 
Turkish Culture or Turkish, Turks?





Mir 'Ali Shir Nava'i - 1499–1500
photo:Divan (Collected Works) of Nava'i (Ali Şir Nevai)


"Horses in various ages have separately names in Turkish, but in Persian language just one. The Turks can learn another language easier than the Persians, however they can not learn Turkish so easily"





"A Scene of Conviviality at Court", 
Folio from a Divan (Collected Works) of Mir 'Ali Shir Nava'i





"Hunting Scene", Folio from a Divan (Collected Works) of Mir 'Ali Shir Nava'i



"A Contest of Skill in Archery on Horseback", Folio from a Divan (Collected Works) of Mir 'Ali Shir Nava'i



"Preparation For a Noon-Day Meal," Folio from a Divan (Collected Works) of Mir 'Ali Shir Nava'i







ek bilgi:


Türklere Arapçanın kutsal bir dil olduğunun benimsetilmesinde ne yazık ki Türk seçkinlerinin de etkisi büyük olmuştur. Türk dilcisi Ali Şir Nevai, Farsçanın biricik yazı dili olarak benimsendiği bir dönemde tüm gücüyle Farsçayı kötüleyip Türkçeyi yüceltmeye çalışmış, ancak söz Arapçaya gelince Farsçaya karşı dikilen boynu, Arapça önünde eğilmiştir. Arapça deyince akan sular durmuştur. Nevai, Arap dilininn üstünlüğünü benimsemesine bir gerekçe olarak, Kur'an'ın bu dille yazılmış olduğunu söylemektedir. Ancak Arapların başlangıçta Kur'an ayetleri kendilerine okunduğu zaman, bu kutsal buyruklara da, Tanrı'nın elçisi Muhammed'e de, yine o Arap diliyle sövdüklerini unutuvermiştir. Türkçenin üstünlüğünü savunurken; öte yandan Arapçanın Türkçeden de , bütün dillerden de üstün olduğunu söylemiştir. Arapların öteki uluslara, Arapçanın öteki dillere üstünlüğünü ileri sürüp buna inanmayanları cahillikle (bilgisizlikle), kafirlikle suçlandıran İbn Kuteybe'ye karşı çıkan Biruni, gerçekte Arapların daha cahil olup, İslam'a ayak diremede öteki uluslardan daha şiddetli olduklarını, Kur'an'dan alıntılarla kanıtlamıştır. Biruni'ye göre, ulusların birbirlerine üstünlük taslamaları, 
boş bir davranıştır, kötüdür.

Tanrının elçisi Musa, Yusuf, İsa, İbrahim ve Nuh Arapça falan konuşmuyordu. Tanrı Arapçadan başka dillerle bildirimde bulunduğuna göre, Tanrı'nın Arap dilini diğer dillerden daha üstün, diğer dillerden daha kutsal saymadığı apaçıktır.

Prof.Naim Onat'ın Arapçanın Türk diliyle Kuruluşu adlı kitabında şunlar yazılı:

"Arapça dünyanın en zengin lisanı sayılıyor. Kelime çok. Ancak lugat toplanırken muhtelif kabilelerin şive ve lehçeleri hep tesbit olunarak - hatta peltek söyleyenlerin telaffuzları bile sanki ayrı bir kelime imiş gibi gösterilerek- bunlar sanki ayrı ve başlı başına birer sözcük imişler gibi, madde başı yapılmışlardır. Lugatın hacmi işte böyle bölye yapay olarak şişirilmiştir. Arap filologları da bu hakikati belirtiyorlar."

Cengiz Özakıncı
Dil ve Din; Kur'an'ı Doğru Anlamak,2007






Farsçadaki Türkçe sözler

Farsça yabancı kelimelerin çok olduğu bir dildir ve bu dilde binlerce Türkçe kelime vardır. 1942’de Fuad Köprülü yazdığı bir makalede Farsçadaki Türkçe kelimelere dikkati çekmiş, 280 Türkçe kelime tesbit etmiştir (Fuad Köprülü, “Yeni Fariside Türkçe unsurlar”, Türkiyat mecmuası, 1942-45, 7-8, sayı, 1-6.).

Alman alimi Gerhard Doerfer, Farsçanın yüzde seksenini Arapça kelimelerin oluşturduğunu, lakin bu yüzden Farsçanın bir Sami dili sayılamayacağını söyler. F. K. Timurtaş da Farsçadaki Arapça kelimelerin Farsçadan fazla olduğunu kaydeder (F. K. Timurtaş, Osmanlıca Grameri, İstanbul 1964, 248. s.). Doerfer, Yeni Farsçada Türkçe ve Moğolca Unsurlar (Turkische und Mongolische elemente im Neupersischen, Wiesbaden, 1963, 1965, 1967, 1975) isimli 4 ciltlik eserinde bunlardan binlercesini tesbit etmiştir.

Doerfer’in kitabının 1. cildi Moğolca kelimelere ayrılmıştır. Burada Farsçaya giren 409 Moğolca söz yer almaktadır. 2, 3 ve 4. ciltler ise Farsçadaki Türkçe kelimelere ayrılmıştır. Burada da 2.000’e yakın Türkçe kelimeye yer verilmiştir. Ne yazık ki 4 ciltlik bu eser halen Türkçeye tercüme edilmeyi beklemektedir.


Arapçadaki Türkçe sözler

Türkçe en çok etkilendiği dil olan Arapçaya da binlerce kelime vermiştir. Cezayirli bir bilim adamı olan Mohammed ben Cheneb, 1922’de yaptığı “Cezayir konuşma dilinde muhafaza edilen Türkçe ve Türkçe aracılığı ile gelen Farsça kelimeler” adlı araştırmasında (Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten 1966, 157-213. s.) isimli çalışmasında Cezayir Arapçasında 634 Türkçe kelime tesbit etmiştir.

Bu kelimelerin 72’si askerî, 31’i denizcilik, 39’u besin maddelerine ait kelimeler, 59’u alet ve kap kacak kelimeleri, 55‘i giyecek, 65’i sanatlarla alakalı, 313’ü ise çeşitli sahalara ait kelimelerdir. Cheneb, Türkçe özel adları çalışmasına dahil etmemiştir.

Ahmet Ateş, Cheneb’den müstakil olarak yaptığı bir araştırmada Arap edebî dilinde 539 Türkçe kelime tesbit etmiştir. Ateş Türkçe örnek kelimesinin dahi urnîk şeklinde ve “örnek, model, şekil” manasında Arapçaya geçtiğini de (çoğulu arânîk) kaydetmiştir (Ahmet Ateş, “Arapça yazı dilinde Türkçe kelimeler üzerine bir deneme”, Türk Kültürü Araştırmaları, 1965, 2. yıl, 1-2. sayı, 5-25. s.).

Hüseyin Ali Mahfuz, Bağdad Arapçasındaki 500 Türkçe kelimenin listesini yayımlamıştır (Ahmet Ateş, “Arapça yazı dilinde Türkçe kelimeler, 10. yüzyıla kadar”, Reşit Rahmeti Arat İçin, Ankara 1966, 26. s.).

Erich Prokosch adında bir Alman alimi de Sudan Arapçasına 259 Türkçe kelimenin geçtiğini tesbit etmiştir. Bunların içinde ağa, balta, baklava, basma, bastırma, başıbozuk, binbaşı, birinci, bohça, boru, bölük, burma, burgu, damga, demir, doğru, dolap, dondurma, cebehana, çizme, gümrük, hekimbaşı, kanca, karakol, kavun, kavurma, kazan, kılavuz, kışlak, orta, sancak, şiş, tabur, temelli, topçu, yüzbaşı gibi kelimelerle –cı eki de vardır (Erich Prokosch, Osmanisches Wortgut in Sudan-Arabischen [Sudan Arapçasında Osmanlı Kelimeleri],Klaus Schwarz verlag,Berlin 1983,75 s.).

Son zamanlarda bu mevzuda çalışan Bedrettin Aytaç, Arap Lehçelerindeki Türkçe Kelimeler (İstanbul 1994) isimli eserinde Arapçaya şimdilik 941 kelimenin geçtiğini meydana koymuştur (Bedrettin Aytaç, Arap Lehçelerinde Türkçe Kelimeler,TDAV y.,İstanbul 1994,159 s.).

Aytacın çalışmasında Arapçaya geçen kelimelerin 179’unun meslek ismi, 75’inin yiyecek içecek ismi, 97’sinin çeşitli sıfatlar, 45’inin askerlikle ilgili kelimeler, 24’ünün özel isim, lakap ve unvan, 40’ının mekân ismi, 89’unun araç gereç ismi, 15’inin fiil, 52’sinin giyim kuşam ve dokumacılıkla ilgili isimler, 8’inin akrabalıkla, 6’sının madenlerle, 7’sinin hayvanlarla ilgili olduğu görülmektedir. (Toplamı 657’dir). Geri kalan 284’ü sair isimlerdir. Bunların içinde çavuş (çaviş veya şaviş şeklinde), topçu gibi çok kullanılan kelimelerle beraber, çapçak (kulplu ve madeni bir kap, eski Türkçede çamçak) ile sagu (ağıt), sagucu (ağıtçı) gibi günümüz lisanında kullanılmayan eski Türkçe kelimeler bile vardır.

Dr. Yusuf Gedikli - link









Sinan Meydan "El Cevap"



Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu "Etrüsk-Türk Bağı"











// TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI
________________________
________________________




















14 Şubat 2015 Cumartesi

Selçuklular - Oğuzlar - Türkmenler



Selçuk Türkleri - 1200-1250
Sincar-Irak'ta bulunmuş Harvard müzesinde


"Selçuklular denildiğinde insanlık tarihinin yeniden yazılması söz konusudur. Selçuklu ismiyle hareket eden Türk boylarının ve beylerinin sadece Anadolu'yu yurt tutmalarının değil, daha sonra üç kıtaya yayılan Osmanlı Devleti'nin temellerini attığı bir gerçektir. Selçuklular, olağanüstü birikimiyle sadece saf müslümanlığın, mütevazı kahramanlığın destanını değil; şehirler kurmanın, imar etmenin de emsalsiz örneğini vermişlerdir. Bütün sanatların keşiştiği yer mimari, mimarinin zirvesi ise şehir kurmak, var olan şehirlere kişilik kazandırmaktadır. Çünkü şehir, bir kollektif sanatkarlığın ürünüdür. Selçuklular her yönüyle sanatkardırlar. Anadolu'da silinmez izler bırakmışlardır.


Selçuklular bizim ata babamızdır, Selçuklular olmasaydı OSmanlı olmazdı. Malazgirt Muharebesi Türklerin Anadolu'ya açılan kapısı olmuştur. Bütün İslam dünyası rahat bir nefes almıştır. İslam Halifesi ve İslam devletleri Alpaslan'ı tebrik etmiştir. Biz Türklerin Malazgirt ruhunu kavrayabilirsek, kişiliğimiz kemale erer."


Prof.Dr.Gülay Ö.Bezer

Kasım 2014, Basın


* Anadolu'da en çok eser bırakan Türk Devleti Osmanlı değil Selçukludur.

* Malazgirt Zaferinden sonra "son" akınlar gelmiştir.
* Ne Selçuklu ne de Osmanlı millet adı değildir, milletin adı Türk'tür. 
Selçukluların İç Asya sanat bağı (Uygur benzerliği), maalesef Osmanlıda yoktu.
* Selçuklu Devleti öncesinde ve döneminde "Kürt, Kürdistan" adı hiçbir yerde geçmez...hatta " Yavuz Sultan Selim devrinden önce yazılmış tarihlerin gerçekte Kürt olarak tesbit ettiği bir millet ve doğu illerimizin coğrafi durumunda yazılmış bir Kürdistan adı yoktu. " der M.Şerif Fırat 
* Hem Selçuklu'nun hem de Osmanlı'nın Atababası Oğuz'dur. Oğuzların 24 Boylarıyla beraber "alt aşiret boyları" da Türk'tür. Bu boyların bazıları bugün "Kürt" olarak tanıtılmaktadır. Mesela, Avşar Boyu ve Kayı Boyundan Karakeçililer..
* Hepimiz Oğuzların soyundanız.Türküz.
* Bugünkü Amu Derya'nın antik dönemdeki adı Oxus'tur ve Oguz'dan gelir.
* Oğuz ve Ogur MÖ.1000 yılında birbirinden ayrılır...yani MÖ.1000 de de Oğuz vardır....
* ASYA kelimesi AS Türklerinden türemiştir. Mesela,Trakya ovasının Bizans kaynaklarında Astike ovası, Küçük Menderesin Astarpa olması gibi...
* Daha birçok şey varda....
* Eğer parçaları birleştiremiyorsanız, suç bende değildir.
* Saygılar
* SB.


"...aslında gizli değil, kasten ve özel maksatla gizletilmiş tarihtir...." ..."Türk halklarının aleyhine ortaya çıkarılmış sahte tarihçilik, aslında toprak davasıdır ; benimsenmiş (daha doğrusu çalınmış!) eski Türk kültür ve medeniyetine sahip olmak maksadı ile Türk halklarına karşı ilan edilmemiş manevi savaştır. Hem de adil olmayan bir savaş!"....


Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay, Azerbaycan

Türklerin Gizli Tarihi kitabından


NOT:


Helenleştirme çabaları ve özellikle Hıristiyan kilisesinin bağnazlığı yüzünden kısa sürede Anadolu’da yerli diller artık konuşulmaz olmuştur. Anadolu’da en eski devirlerden beri konuşulmakta olan yerli ve onlara ilaveten yeni gelen kavimlerin konuştukları dillerin yok olmasının bir nedeni de, 6.yy.’ın ortalarına, yani Justinian Devrine kadar Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğunun resmi dili olan Latince’nin kaldırılıp, yerine Grekçe’nin konmasıdır. Yani bir taraftan devlet idaresinde resmi dilin Grekçe olması, diğer taraftan zorla ve inanılmaz bir misyonercilik ruhuyla Hıristiyanlaştırılan insanlara kiliselerde Grekçe’nin neredeyse mecburi dil olarak konması ve İncil’in de Grekçe olması, Anadolu’nun yüzeysel olarak da olsa Helenleşmesini sağladı.


Evet bu Helenleşmenin gerçekten çok yüzeysel kaldığı gerçekten özellikle vurgulanmalıdır. Çünkü bölge Arap istilaları sonucu Roma-Bizans tahakkümünden kurtulur kurtulmaz, Helenleşmenin birlikte getirdiği yer isimlerindeki yapmacık Grekçe unsurların yerini, eskiden olduğu gibi yerli isimler veya Sami veya Arami kökenli isimler almıştır. Yani Büyük İskenderle başlayıp Arap istilalarına kadar geçen yaklaşık 1000 senelik bir dönemde (M.Ö.333-650) Kilikya, Kuzey Suriye ve kısmen de olsa Anadolu asla Helenleşmemiştir.....


Anadolu’nun sadece yüzeysel olarak Türkleştiğini savunanlar bilmelidirler ki, bu toprakların Helenleşmesi veya Hıristiyanlaşması da aynı şekilde yüzeysel kalmıştır. Bundan dolayıdır ki, az sayıda Türk işgalleri ülkeyi çok kısa bir zaman içinde Türkleştirebilmiştir.

Batı tarihçilerinin anlayamadıkları, bir fenomen olarak baktıkları olay, işte budur.

Prof. Dr. Ahmet ÜNAL 

Münih Üniversitesi Assuriyoloji ve Hititoloji Enstitüsü 
Eski Anadolu Dilleri ve Kültürleri Bölümü Başkanı
Bu konuşmasını ÇÜ FEF Arkeoloji Bölümü’nde 22.04.2000
tarihinde gerçekleştirmiştir.




Van Gölü kıyısında uzanan dağlar
“Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri” belgeseli

Dünyanın en güzel göllerinden biri olan Van Gölü, çevresinde uzanan dağlarla da olağanüstü bir manzara oluşturuyor. Fotoğraf, Van Kalesi eteklerinde yer alan tarihi Selçuklu şehrinin yer aldığı alandan çekilmiştir.




Kandil motifine eklenmiş altı köşeli yıldız - Köprüler Köyü Selçuklu Mezarlığı - Edremit / VAN
“Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri” belgeseli

Köprüler Köyü'nde yer alan tarihi mezar alanı büyük oranda toprak altında kalmış. Yüzeyde kalabilen bir kaç sanduka ve şahide ise son derece zengin motiflerle bezeli.

Köprüler Köyünde bugün "Küresünniler" adlı Oğuz boyuna mensup Türkler yaşamaktadır. Daha çok İran'ın Urmiye şehriyle Van Gölü Havzasında yerleşmiş olan Küresünniler'in Van'daki nüfuslarının 150 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.




Selçuklu Mezarlığı - Gevaş / VAN
“Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri” belgeseli
Son derece zengin ve Türklerdeki mezar anlayışının en güzel örneklerini barındıran Gevaş Selçuklu Mezarlığı. Ne acıdır ki, Gevaş iskelesi inşa edilirken, bu alanda yer alan birçok mezar taşı ve sandukanın sökülerek, iskelenin temelinde kullanıldığı söylenmektedir.




Koç formlu mezar taşı - Van Müzesi
Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri



Koç formlu mezar taşı - Gevaş Selçuklu Mezarlığı / VAN
"Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri" belgeseli

Türklerin İslam öncesinden taşıdıkları mezar formlarından biri olan koç başlı mezar taşlarına Van Gölü havzasında nadir olarak rastlanmaktadır. Bunun nedeni, bu mezar taşının yalnızca belli statüdeki kişiler için yapılmasıdır. 

Diğer taraftan var olanlar da bir çok yerde tahrip edilmiş durumdadır. Gevaş Selçuklu Mezarlığındaki koç formlu şahide de bu kaderi paylaşmış, baş tarafı ve gövdesi parçalanmıştır. Gerekli önlem alınmazsa tamamen harap olacak ve bir tarih ortadan yok olacaktır.



Ejder motifli mezar taşı - Gevaş Selçuklu Mezarlığı / VAN
Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri belgeseli

Ejder motifi, Türklerin Türkistan'dan Anadolu'ya taşıdıkları önemli motiflerden biridir. Van Gölü havzasındaki pek çok mezar taşında İslam öncesi dönemden taşınan bir miras olarak karşımıza çıkmaktadır.




Halime Hatun Kümbeti - Gevaş Selçuklu Mezarlığı / VAN
"Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri" belgeseli

Türklerde kadına verilen değer ve önemin bir göstergesi olarak ihtişamlı anıt mezarlar yapılmıştır. Halime Hatun (kimi kaynaklarda Celime Hatun) kümbeti de bunlardan biridir. Son derece zengin motif ve figürlerle bezenmiştir. Pek çok depreme ve tahribata rağmen yüzyıllardır ayakta kalmayı başarmıştır.







Dağların arasında kurulmuş köyde Ulupamir Kırgız Türkleri yaşamakta. Van Havzası'na yerleşen son büyük Türk kafilesidir. Havzaya Türklerin ilk gelişleri ise binlerce yıl öncesine dayanıyor.

"Hun döneminden önce , taa Urartulara , İskitlere kadar, Kimmerlere kadar giden bir tarihi süreci götürebiliriz, Anadolu'nun Türkler tarafından tanınma sürecini..."

"395'-398'de Hunlar çok şiddetli iki akınlar yapar"

"özellikle Van ve Hakkari Türklerin ilk geldiği yerlerdir."


"Bunun ne kadar eskiye gittiği, şuan hala belki birçok bilimadamınca tartışılıyor ama, 1071 çok öncede Türklerin Anadolu'da varlığından hiç şüphemiz yok. Bunu çeşitli belgeler, bulgular , tarihi veriler açısından rahatlıkla söyleyebiliyoruz."


Bölgede Bizans dışında etkin iki siyasal yapı vardır. Bunlardan ilki olan Gürcüler Bizans'ın yanında yer aldıkları Hasan Kale Savaşı'ndan sonra sahneden çekilmek zorunda kalırlar. Ermeni Krallığı ise Bizans'ın vastadı durumundadır ve etkinliğini tümüyle kaybetmiştir.Ayrıca  Bizansla aralarındaki dinsel çatışmada devam etmektedir.

"Bu bölgedeki Ermeniler apostalik hıristiyanlığın temel unsurlarına inanan, pavrikanlar diye adlandırılan Pavloscu bir inanca sahiptiler. Bizanslılar ise bu mezhebi sapkın ilan ediyorlardı. "

Bizans'ın Ermeni mezhebine karşı sert tutumu onları bölgeden çıkarmasıyla sonuçlanır. Ermenilerin önemli bir bölümü Bizans İmparatorluğunun değişik bölgelerine dağıtılırlar.

"Bir anlamda Selçuklular buraya gelirlerken, Bizanslılar da farkına varmadan hem boşaltıyor, hem de Ermenilerle Bizanslılar arasındaki sorun Selçukluların işine yarıyordu".



"Arap Camii Şerifi 
715 yılında İstanbul'da Araplar tarafından yapılan ilk Cami, Cenevizliler tarafından kiliseye çevrilmiş ve yeniden camiye çevrilmesini Selçuklular sağlamıştır. 1048 yılında Selçuklular ile Bizans arasında Hasan Kale bölgesinde büyük bir savaş yaşanır. Savaşta galip gelen Türkler olur. Savaş sonrası 2 devlet arasında yapılan antlaşmanın en dikkat çeken maddesi Arap Cami ile ilgilidir. Buna göre mabed yeniden cami haline getirilecek, hutbede Halifeyle Tuğrul Bey adına okunacaktır.

yani Selçuklular henüz Anadolu kapılarındayken bile İstanbul'daki bir caminin akibetinden haberdar olmakla beraber gereği için harekete geçmektedir."



Van Gölü Havzasında Selçuklu İzleri
Yapımcı : Doç.Dr. Abdulhamit Avşar - fb sayfasından alıntıdır.
Müzik : Hasan Cihat Örter




ilgili

Urmu Teorisi - Prof.Firudin Ağasıoğlu Celilov

Azərbaycan Subar Bəyliyi - Subar Türkləri
En KAdim Türkler MÖ.5000
pdf  /   link









11 Haziran 2014 Çarşamba

ANADOLU TÜRK YURDUDUR ve LENA TÜRK KAYA RESİMLER







Önce Türk diyeceğiz, 
sonra İskit,Hun,Karahanlı,Osmanlı, Selçuklu, Kıpçak...
Yani Üste önce Türk koymak zorundayız.
Türk antik verileri diyeceğiz.
Lena Kaya resimleri, Rus bilim adamlarının koymuş 
olduğu bir tabelada:

"MÖ.14BİN-12BİN Türk Antik Dönem Verileridir"



Belki o günlerde Türk olarak anılmıyor olabilirler, ama bugün o kültür Türk dediğimiz kültür içinde yaşıyor.

5 kültür sayıyorlar, Çin, Mısır, Hint, Yunan, Mezopotamya
Oysa bunların karşısında Çin'e kendini yedirmeyen, Mısır'a yedirmeyen, Yunan'a yedirmeyen, Hind'e yedirmeyen bir kültür, TÜRK KÜLTÜRÜ neden sayılmaz?

Eski çağ kültürleri sayılırken Türk Kültürü'de eski dünyanın ,eski çağların ,antik dönem kültürlerinden biridir ve bu kabul edilmek zorundadır. 

Türklerin tarih içinde kendine ait alfabesi olan entellektüel milletlerden biri olduğunu bile kabul ettirememişiz.

Tarihi Türk Alfabesinin kaynaklarına dair kuramlar sayılırken , efendim Anadolu'dan Nasturi misyoner papazlar Fenike alfabesini Asya'ya götürdü Soğd alfabesi ile bunu karıştıran Türklerde 5.yüzyılda kendilerine ait bir alfabe yaptı.

Yani böyle birşeyi tarihin tanıklığında , belgelerin tanıklığında , verilerin tanıklığında kabul edebilmek mümkün değildir.

Ve tekrar altını çiziyorum.

Bizi bugünlere getiren o üç satır, beş satır yazılardır, bunların zirvesi o Orhun Anıtlarıdır, 

Orhun Anıtları ise TÜrklerin Taşlar üzerindeki Son Sözüdür.

Türkler Tarihinin Önsözü Değildir.

Bunun altını tekrar tekrar çizmek zorundayız ve bize ait olan bu veriye gerek akademimizle, gerek medyamızla, gerekse genç arkadaşlarımızın yapacağı seyahatlerle bunu güncelleştirmek zorundayız.

Tarihi güncelleştirmediğiniz zaman yarınlardan alacağınız payı redetmiş olursunuz ve Tarih birliğiniz parçalanır.

Bugün Türkiyenin üzerinde uygulanan operasyon Tarih Birliğini parçalama operasyonudur.

Altın ELbiseli Adam maalesef ki Türk olarak açıklanmamıştır, yok Pers etkisi, yok Hint kültürü etkisi....

Oysa ki yanında çıkan tabaktaki yazıt Türkçedir. Orhun alfabesiyle bir çok ortak harf vardır.

Altın Elbiseli Adamın yanındaki yazıt Türkçe olarak kabul edilince,
Türklerin Alfabe kullanımı Orhun Anıtlarından 1000 yıl önceye gider.

Çok önemli bir şey bu.
Çin kaynaklarında Hun hakanından bir yazı geldi der, tarih MÖ.5.yy, peki bu yazıt hangi dildedir? 

İskandinav yazısı Futhark ile Türk Alfabesi benzerlik gösterir.
MENGÜ KAYA olarak okunan yazı yani Bengü Kaya "Kutsal Yer"
Damgalar kilidi açılmadan Türk Tarihi yazılamaz.

Tarihin tek DNA sı vardır, o da mezar taşıdır.Mezar taşından başka DNA arayanlar,etnik kimlik peşinde koşanlar, geri ve ilkeldir. Türkler etnik olmak , kana, ırka, kafatasına bağlı olmak gibi geri ve ilkel bir yaklaşımı, Türkler MÖ.3binlerde Altay Dağlarına gömerek, kültürleşmiştir, milletleşmiştir ve Türk Tarihi bir imparatorluklar tarihidir.
Kültürleşemeyen ,milletleşemeyen İmparatorluk kuramaz ,devlet kuramaz..bugün dünyada 7000 dil vardır, bunların içinde sadece 10'u imparatorluk dilidir, bunlardan biride Türkçedir. DÜnyada bugün itibarıyle 270 milyonun anadili Türkçedir.

Böyle bir kültür varlığını farklı müzelerde , Taştık, Andronova, Karasuk diye ayıramazsınız. Önce Türk Antik Kültürü dersiniz, ondan sonra da coğrafyaya bağlı olarak tanımlayabilirsiniz.

Karasuk Kültürü diyor, KARASU yani taşınan bir coğrafik isimdir.
Andronova da bir adamın adıdır.Adam bulup çalışmış sonra Andronova Kültürü demişler.!

Yani kendilerine göre isim vermişler.



Servet Somuncuoğlu

Kaya Resimleri
Damgalar
Alfabe

Sibirya'dan Anadolu'ya 
Erciyes Üniversitesi Konferansı -link
2013


TÜRK KAYA RESİMLERİ  -  MÖ. 14BİN-12BİN LENA



Kaya resimlerinin Anadolu'daki dağılımına bakıldığı zaman da bilinen bir ezberin bozulması gerekir. O da şu:

Türklerin Anadolu'daki tarihi Selçuklulardan daha eski bir zamana tekabül ediyor. Yani Türkler Anadolu'nun kapısını 1071 Malazgirt savaşından önce açmışlar.

Bu konuyla ilgili olarak, eserin genel danışmanlığını da üstlenen Prof.Dr.Ahmet Taşağıl "Bilinen Tarihin Şafağında Eski Türk Tarihinin Zaman ve Mekanda Yeri" başlıklı yazısının bir yerinde şöyle diyor:

"Bilinen tarih bilgilerinin verdiği sonuçlardan çıkarsama yapılırsa, ya da bu bilgilerin dinamiğinden hareket edilirse, aynı göç yolları üzerinden Türklerin en eski atalarının Anadolu'ya geldiği kabul edilmektedir. Bu çok basit bir teori gibi görünse de Avrasya coğrafyasında gelişen Türk tarihinin temel dinamikleri böyle bir sonucu çıkarsamaktadır. Arkeolojik belgeler, özellikle kaya resimleri Türklerin ilk atalarının Anadolu'ya geldiğini göstermektedir."



































MİLLİ PARK - LENA / SİBİRYA

Lenskie Stolby (the Lena Pillars) 
is a masterpiece shaped by water, heat, and cold. 
It is a jewel of the Lena River. 
Ancient rock has been turned into what seems like columns, 
towers, arches, cathedrals, walls; and unexpectedly, 
in the middle of the taiga, one can see sand dunes called tulkans.

Ancient dwellers of this place left a vast variety of petroglyphs. Samples of old Turk runic writing can also be seen. 










FROM SIBERIA TO ANATOLIA THE TURKS ON THE ROCKS
SERVET SOMUNCUOĞLU
BOOK





FROM PETROGLYPHS TO SYMBOLS ; 
FROM SYMBOLS TO ALPHABET




2600-year-old Issyk Inscription.
Two lines of Saka inscription that changed view on 
the history of the Türkic people

The oldest inscription in Türkic alphabet, the Issyk Inscription, written on a flat silver drinking cup, was found in 1970 in a royal tomb located within Balykchy ( Issyk), a town in Kyrgyzstan near Lake Issyk, and was dated by 5-th c. BC. In the tomb was a body of a man dressed from head to toe in magnificent attire, the clothes, jacket, pants, socks, and boots all had a total of 4,800 attached pieces of pure gold, greatest ever found in a tomb except Pharaoh Tutankhamen. The top of the cone-shaped crown covering ears and neck carried golden arrows emblem. A sword on the belt right side and a knife on the left were in sheaths. Beautiful relief ornaments of animal art decorated shields, belt and front of the hat. Radiocarbon tests determined the age of the finds as belonging to the fifth century BC. 

What was the world in the 5-th century BC? 

We have archeological discoveries, where dating is almost always somewhat speculative, and reconstructions of the ancient Greek maps, and the views of the Mesopotamian and Chinese records. From the Mesopotamian, Chinese, and Greek texts, from the archeological discoveries of the kurgans, from the written monuments, we get a glimpse of the nomadic nations of the Central Asia in the 5-th c. BC. The various interpretations of the graphics and contents of the inscription witness the paucity of the finds and the potential for the studies.

The difficulties in interpreting the same spelling are not staggering, all researchers working with texts not broken into words encounter them, and the task is complicated by the absence of vowels even if the modern language is known and a scribe is perfect, the bsncfvwls can be parsed quite differently, in addition to the “absence of vowels”. On another hand, with the today's capabilities, we can generate a list of possible options in seconds, given that we know most of the consonants, and have appropriate dictionaries and algorithms. This is, of course, applicable to any text with partially known phonetics, like the phonetized record of the Hunnic phrase. We should welcome the fact that the discussion finally broke off from the closeted bounds to the public review on the Internet.

And at last, the contents of the inscription finally fall within the known Türkic ethnological tradition of raising a leader to a throne, be he styled Shanyu or Khan or whatever: the chalice deposited with the Prince and its inscription appear to be the ceremonial cup he used to swear his oath of office during coronation, before being raised on a felt carpet and carried prescribed number of times around the Assembly of representatives. The departed was given his chalice, along with all other travel necessities, for the arduous travel to the other world.

There are several versions for reading the inscriptions in the Türkic language, with phonetic reconstructions of the characters slightly different one from another. And the translation, or interpretation of the text, in my opinion have inaccuracies. I present here the versions of the reading, and I think that of all the readings closest to the original is the version presented by the Kazakh Turkologist Altai Amanjolov.

First of all, note that different interpretations, or rather different phonetic reproduction of text are caused by the absence of separation between the characters of the inscription. And in this case naturally may be different phonetic interpretations of the text. Moreover, we deal with a Türkic language of the 2500 years ago.


Elshad Alili, Rizwan Huseynov 2012

Əlisa Cəbrayıl oğlu Şükürov, Abbasqulu Məhərrəm oğlu Məhərrəmov: “Qədim Türk Yazili Abidələrinin Dili” (“Language of written Old Türkic monuments”), Bakı, 1976.
Firudin Ağasıoğlu Cəlilov,“Issiq Yazisi”.
A.A. Amanjolov. “Proto Runic-like inscription on a silver cup”.
Mahmoud al-Kashgari “Divanu lugat al-Türki”, Kazakhstan Oriental Research, Almaty, 2005.
“Old Türkic Dictionary”, USSR AofS, Leningrad, 1969.
Herodotus “History” .
Ibn al-Faqih al-Hamadani “Mukhtasar Kitab al-Buldan” (“Concise Book of Lands”).
Elshad Alili “Sakas, Sisakan, and Aran”.





____HISTORY OF THE TURKS_____