medusa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medusa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ekim 2018 Perşembe

Harpy - Kerübi - Hüma Kuşu; Hangisi?




Etrüsk - MÖ 530-510, Vulci
Altes Museum - Berlin

* Müze "Ruhları cehenneme götüren iblis ya da harpy" olarak açıklamış...
Buradaki figür ise Harpy gibi 2 değil Kerübi gibi 4 kanatlıdır, yüzü ise Medusa'ya benzer ve Etrüsklerde Medusa kanatlıdır.




* Kerübi (Cherubin-Cherubs) dört kanatlı (bazen de dört yüzlüdür), tanrının korumaları, kolluk gücüdür. Etrafta uçarak günahın, yozlaşmanın ve ahlaksızlığın ulaşmasını engellerler, taht melekleri olarak da anılır.


Kanatlı Medusa - Etrüsk, MÖ 575
Siraküza Arkeolojik Müzesi /Sicilya



* Bir "Gorgo" olan Medusa da kötü düşünceli olanları taşa çevirir. Libya Amazonları ecelerinden birinin adı da Medusa'dır. Perseus'un kafasını kestiği Medusa MÖ 7.yy'da bir Kentaur olarak tasvir edilmiştir. Kentaurlar da Kimmerlerin/İskitlerin mitolojideki betimlemeleridir. Ve Medusa bir tılsım gibi Romalı imparatorların göğüs zırhlarına işlenmiştir, yani sahibini korur...

Hellencede Gorgo'nun anlamı "korkunç, acımasız, dehşet saçan" dır. Ama Hellence'ye Türkçe'den girmiştir, çünkü Gorgo bugünkü Türkçe ile Korku kelimesinin kendisidir. (Qorgu / Gorku).


Oyun yazarı Eshilos (Aiskhylos, MÖ 5.yy) ne diyordu?

"Ejderha kanatlı Gorgolar
o insanları korkudan korkuya salan, 
görenlerin soluğunu kesen Gorgolar..."

Perseus Gorgon Medusa'nın başını keserken / MÖ 7.yy - Boeotia (Pelasg bölgesi)



Kyzikos Sikkesi - MÖ 550-450 / Erdek / Balıkesir
Harpy elinde bir tuna balığı tutuyor.
Dönem olarak bu bölgede Kimmerlerin varlığı da hatırlanmalıdır.


Bir "Siren" (?) küçük bir ruh taşıyor (çocuk?). Gövedesinden de anlaşıldığı gibi bir "kuş", başında da tacı ve 4 kolu var.
Kybernis Mezarı'ndan detay, MÖ 480 / Ksanthos (Xanthos)- Lukkia (Likya) 
"Harby Mezarı" da diyorlar, ama Prof.Fahri Işık'a göre yanlış adlandırılmıştır.



"Şirin" - Rusya - 19.yy'ın başları

Eski Rus folklorunda "Şirin", tatlı sesiyle gezginleri ölüm krallığına götüren geniş göğüslü, rengarenk bir kuş gibi betimlenen taçlı güzel bir kızdır. Ve genellikle de Grek-Roma'daki "Siren" ile karıştırırlar. Çünkü, Şirin bir "Siren"e benzemez, çirkin ve ürkütücü değildir. Halbuki Hüma Kuşu'na çok benzemektedir ve Türklerde onun farklı bir görevi vardır ve Umay Ana ile ilişkilidir. Buna Harpy de diyorlar, ama o da ölmüşlerin ruhunu ölüler diyarına taşır, yani öldürmez. Sanatta kimin kimden etkilendiğini ortaya çıkarabilmek için göçleri ve tarihi kronolojiyi de takip etmemiz gerek. Ruslar bu sanatı/geleneği Kıpçaklardan almışlardır, çünkü Ruslar'da en eski betimleme 10.yy'dan öncesine gitmez. 


Selçuklu 12.-13.yy


Kuş kılığında görünen "Ailenin ve Çocukların Koruyucusu" Umay Ana ya da Hüma Kuşu...



SB

13 Ekim 2017 Cuma

Kibyra; Demircilerin ve Gladyatörlerin Kenti




" Kibyralıların, Lydialıların soyundan oldukları söylenir. Bunlar Kabalis'i ve çevresindeki Pisidialıları ele geçirdiler ve oraya yerleştikten sonra kenti, çok iyi tahkim edilmiş ve çevresi yaklaşık yüz stadia olan başka bir yere taşıdılar. Bu kent iyi yasaları sayesinde kuvvetlendi ve köyleri Pisidia ve komşusu Milyas'dan Lykia ve Rhodosluların Peraia'sına kadar yayıldı. Kentin civarında üç kent daha kuruldu. Bunlar Bubon, Balbura ve Oenonanda'dır. Bunların oluşturduğu konfederasyona Tetrapolis adı verildi. Bunlardan her birinin oy, fakat Kibyra'nın iki oy hakkı vardı, çünkü Kibyra otuz bin piyade ve iki bin atlı çıkarabiliyordu. Burası daima tiranlar tarafından idare edildi, fakat gene de insaflı bir yönetim uygulandı. Ancak tiranlık Moagetes zamanında sona erdi. Murena, tiranlığı yıktı ve Balbura ile Bubon'u Lykia topraklarına kattı. Fakat bugün Kibyra'nın kaza yetkisi Asia'dakilerin en genişi sayılmaktadır. Kibyralılar Pisidia, Solym, Hellen ve Lydia dilleri olmak üzere dört dil kullanırlardı, fakat Lydia'da Lydialıların diline ait en ufak bir ip ucu yoktur. Kibyralıların başka bir özelliği de, demir işçiliği ve kakmacılığındaki ustalıklarıdır. Termessos'un dar geçitlerinden başlayarak Taurosların içinden İsinda'ya geçit veren boğazdan, Sagalassos ve Apameialıların topraklarına kadar uzanan ülkeye Milyas denir."



Strabon (MS 1.yy); Antik Anadolu Coğrafyası, kitap XIII 
( not 1: Tauros )



Kibyra  Stadyumu - 12-13 Bin kişilik, Gölhisar / BURDUR
Stadium of Kibyra (Cibyra) - 12-13 Thousand




KİBYRA

Kibyra, antik dönemde Likya, Karya, Pisidya ve Frigya kültür bölgelerinin kesişme noktasında, kuzeyi güneye ve doğuyu batıya bağlayan ticaret yollarının tam merkezinde konumlanır. Kibyra, bu avantajlı konumun sağladığı ticari olanaklar ile bulunduğu bölgenin her dönemde egemen gücü olmuştur.


Kentin bugün görülebilen tüm mimari kalıntıları Roma İmparatorluk Dönemi’ne aittir. Kibyra, II. Eumenes (MÖ 197-159) zamanında Bergama Krallığı egemenliğinde görünmektedir. Boubon, Balboura ve Oinoanda ile dörtlü ortak meclisi olan Kibyra, yani "Kabalis Bölgesi Dört Kent Birliği" MÖ 82'de Romalı general Murena tarafından dağıtılarak ortadan kaldırıldıktan sonra Kibyra, Asia Eyaleti’ne, diğer kentler ise Likya Birliği’ne dahil edilmiştir. Kibyra, Roma İmparatorluk Dönemi’nde Asia Eyalet Valisi’nin yargı merkezi olmuştur. 


[ Lucius Licinius Murena, Sulla ile Mithridates arasındaki anlaşma gereği Pontus'un kontrolü Mithridates'e bırakıldığı halde, Murena Mithridates VI 'ün silahlanıp saldırıya hazırlandığı iddiasını ortaya atar ve Pontus'u işgal ederek İkinci Mithridat Savaşı'nı (MÖ 83-81) başlatır. Bir kaç çatışmadan sonra Murena yenilir ve Sulla'nın emirleri üzerine tekrar barış sağlanır. SB]


Başkentliğini Kibyra’nın üstlendiği Tetrapolis’in toplantı merkezi ve Roma İmparatorluk Dönemi kent meclisi ve yargı binasının “Bouleuterion / Meclis Binası” olduğu düşünülmektedir. MÖ 23 yılında meydana gelen büyük bir deprem sonucunda yerle bir olan kente; o zamanki Roma İmparatoru Tiberius 5 yıl için vergi affı getirmiş, ayrıca para yardımında da bulunarak kentin yeniden inşa edilebilmesini sağlamıştır. Kibyralılar imparatora olan minnettarlıklarını kentlerinin adını “Caesarea Kibyra = İmparatorun Kibyrası” olarak değiştirerek göstermişlerdir. Kibyra özellikle MS 1.yy - 3. yüzyıllarda en parlak dönemini yaşamıştır.


Antik kaynaklar ve yazıtlardan okunan bilgilere göre; Kibyra özellikle demir işlikleri, dericilik ve at yetiştiriciliğinde ünlüdür. Buna çömlekçilik de eklenmelidir; çünkü Tiyatro tepesinin güney yamaçlarında hemen göze çarpan akıntı seramik parçalarının türü, yapısı ve yoğunluğu buna işaret etmektedir.





Stadion (Stadyum): MS 2. yy sonları ve 3. yy başları.

Kente girişte ilk anıtsal yapı olan Stadion’un kazılarına 2006 yılında başlanmıştır. Kentin doğu yamacında yer alan Stadion, ana caddenin ucunda yer alan anıtsal giriş kapısından sonra, ikinci bir anıtsal kapı ile girilir. Yaklaşık 12 -13 bin kişilik kapasitesi yanında 200 m.’ye varan pist uzunluğuyla Anadolu’nun en görkemli stadyumları arasında yer almaktadır. 


Stadion’a anıtsal bir kapı ile girilir. Diğer bir kapısı, güneydeki apsisin tam ortasındaki tonozlu kapıdır. Yapının batı tarafı, yamacın yüksek olan ana kayasına yaslandığı için 21 oturma basamağı, bunun tersine doğuda ancak 7 oturma basamağı konulabilmiştir. Böylece mimari olarak batı sıralarda oturan seyircilerin muhteşem ova ve göl manzarasını kapatılmamıştır. Batı oturma sıralarının tam ortasında protokol alanı ayrılmıştır. Stadion batı oturma sıralarının altında künklere bağlanmış büyük Pithoslar ile oluşturulan atık su sistemi yukarıdan gelen suyun Stadion zeminine gelmeden tahliye edilmesini sağlamasıyla da mimari zenginliğini arttıran önemli bir ayrıntıdır. Batı oturma sıralarının üzerinde yer alan ve tüm batı cephe boyunca izlenen Portiko (üstü örtülü açık dehliz) Stadion’a anıtsal bir cephe kazandırmıştır.





Odeion / Bouleuterion (Müzik Evi/ Meclis Binası)

3600 kişilik kapasitesiyle Antik Çağ Anadolu’sunun üzeri çatıyla kapalı büyük ve en görkemli yapılarından biri ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca yapının ön alanında toplam boyutu 540 metrekare mozaik döşem ortaya çıkarılmıştır. Bu haliyle Anadolu’da bu güne dek ortaya çıkarılmış tamamıyla sağlam durumdaki en büyük mozaik döşem olma özelliğini taşır. Mozaik döşem beyaz, beyaz üzeri kırmızı damarlı ve siyah tesseraların geometrik desenler ile süslenmiştir. 


Orkestranın tam merkezinde ortaya çıkarılan Medusa, iri gözleri, kalın dudakları arasından görülen dişleri, dışarı sarkmış dili, kanatlı başlığı ve dalgalı saçları arasına ve boynuna dolanmış yılanları, çevresini saran kırmızı beyaz renkte mermerlerden yapılmış yaprak benzeri ışın sıralarıyla büyüleyicidir. Görenler Medusa’nın etkileyiciliği karşısında etkilenir. Bir orkestranın zemin döşeminde böylesine bir Medusa resmi, Anadolu arkeolojisi için tekil örnektir.



Medusa (2)


Kazılar sonucunda Müzik Evi/Meclis Binası olarak adlandırılan yapının, aynı zamanda kış aylarında tiyatro ve Kibyra’nın bir yargı merkezi olmasından dolayı da bir mahkeme binası işlevlerinde de kullanıldığı öngörülmüştür. MS 2. yüzyıl sonu 3. yüzyıl başında, son şekliyle inşa edildiği anlaşılan yapı, bir yangın sonucu göçtüğü anlaşılan çatısı haricinde neredeyse tamamen korunmuştur.


Yrd.Doç. Şükrü Özüdoğru: "Kibyra'da iki tür gömme geleneği vardır; inhumasyon (ceset gömü) ve kremasyon (yakılma). Kremasyon gömü İskender döneminden başlar Roma dönemine kadar devam eder. Roma döneminden sonra ise inhumasyon gömüye geçilmiştir. Mezarlar ölen bireyin öteki dünyadaki evidir, bu sebeple de yeme içme kapları, giysiler, takılar ve çeşitli metal objeler koyarlar. Roma dönemi mezar yazıtlarında, mezarları izinsiz kullanan veya zarar verenlerin, ceza olarak kent meclisine oldukça yüksek miktarda para ödemek zorunda olduklarından bahsedilir. Mezarlık alanlarının korunması için özel kanunları vardır. O dönemde herkes istediği gibi gelip bir mezarı kullanamıyor veya tahrip edemiyordu. Hristiyanlıkla birlikte  (MS 4.yy'dan sonra) ölü gömme adetleri değişiyor ve bununla beraber mezarlık alanına yönelik kanunlar da değişiyor. Özellikle MS 5'inci ve 6'ncı yüzyılda Roma imparatorluk dönemi veya öncesine ait mezarlarda soygunların başladığını söyleyebiliriz. Tabii ki bu soygunlar günümüze kadar devam etmiştir." (09.10.2017,basın)



Arkeolog Mustafa Şimşek: "Kibyra'daki anıt-mezarlar, Roma’nın en ihtişamlı döneminde inşa edilmiş bir mezarlardır, sadece bir tek kişinin defnedildiği değil, kişinin bağlı olduğu ailenin tamamının defnedildiği özel aile mezarlarıdır. Çok özel bir mimariye sahip. Kibyra ya da komşu kentlerin nekropolislerinde bu tarz mezarları görebilmek çok mümkün değil. 8×12 metre podyum uzunluğuna sahip, 4 metre podyum yüksekliği var. Yapının sadece podyum kısmı korunabilmiş. Üzerindeki mezar olarak adlandırdığımız anıtsal bina tamamen kaldırılmış. Olasılıkla M.S. 5-6’ncı yüzyıl içerisinde Erken Doğu Roma döneminde farklı ihtiyaçlardan dolayı kaldırılmış durumda. Kazılar esnasında lahitlere ait çok nitelikli küçük parçalar ele geçirdik." (08.09.2017,basın) ( not 3: Anıt-Mezarlar)




Kazılar, 2006 yılından beri T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd.Doç. Şükrü Özüdoğru başkanlığında ve Yrd.Doç.Dr. Eray Dökü kontrolündeki bir ekip tarafından yürütülmektedir.


T.C.İl Kültür ve Turizm Bakanlığı / BURDUR






Notlarım:
(renkleri farklı olanların link bağlantıları vardır)

(1) 
Balbura = Karaçulha Yayla-Altınyayla / Burdur [Balbura ile Bubon kelimeleri de çok ilginç!]
Bubon = İbecik Köyü - Gölhisar / Burdur
Oenoanda = Oinoanda İncealiler Köyü / Muğla. Duvarcı ustalarıdır; Kyklop.  IV.Tuthaliya'nın MÖ 13.yy'daki Lukka Seferi yazıtında "Wiyanawanda" olarak geçer. Hellenler henüz Anadolu'da değildir!

Tauros' taki -os eki Hellence olsa da Tau Türkçe'dir = TAU-DAĞ
Boğa, Dağ ve Tanrı eş görülür. Bizim Toros dediğimiz Tauros Dağları hem Boğa hem Dağ hem de Tanrı anlamındadır, ki Tau Türkçedir; mesela ULUTAU veya ALATAU olarak Kazakistan'da kullanılır. Tauros'taki -os eki Hellen dilinden kalmadır. Fırtına Tanrısı Tarhu'dan Tauros'a-Tarkan/Tarhan, ki Azerbaycan Türkologları Tar'ın açıklamasını İlah/Tanrı olarak verir. Prof.Dr.Mirfatih Zakiyev ise Taur'un "Dağ İnsanları" anlamına geldiğini yazar.  

"Luvice" Gök/Dağ Tanrının adı da Tarhunt/Tarhu'muş... Tarhu - Tarhan - Tarkan bunların hepsi Türkçe'dir. Bu da, Tarhu kelimesinin Luvice'ye Türkçe'den geçtiğini gösterir. Hattiler'de Taru, Hurri-Urartular'da Teshub, Likyalılar (aslı Lukka'dır=Kurtların Ülkesi) da simgesi Boğa olan Fırtına Tanrısı Trqqas (Trqqiz = Turkkız, Turkkas, Türküz ; Trokondas = Troko = Turoko = Turco) iken;  Hititler'de kralın adı Tarkondemos, Etrüskler'de Tarquin'dir... Bu arada, Oğuz Kağan Destanı'ndaki Oğuz-Ay-Boğa ilişkisi de hatırlanmalıdır.




Yayı ile Mira Kralı Tarkasnawa, 'Tarkondemos' (MÖ 13.yy), Karabel (Boğazköy mühürlerinde de Tarkondemos adı görülür)


İlginç olan ise, hiç kimse, özellikle, bu kelimelerin Türkçe kökenli olabileceği, üzerinde durmamış. Sorarım o zaman, en basitinden, Tarkan'ı erkek ismi olarak kim kullanıyor? Avrupalılar mı?... Dişi Kurt Leto'nun ülkesi "anaerkil" Lukkiya'dan (Lykia, ki kendilerine Trmmis(e) der; Trmmis Tyrrhenian kelimesini hatırlatır; yani Turan-Etrüsk-Pelasg-Deniz İnsanları) olan kahraman Sarpedon'un adındaki kök hece SARP'ın da Türkçe kökenli olduğunu biliyoruz... 

Sarpedon'un abisi Minos Girit'teki Pelasgların lideridir. Heredot'a (1:173, ki bir çok uydurması vardır, bu sebeple de diğer kaynaklarla beraber değerlendirilmelidir!) göre de Girit'te çok eskiden sadece Barbarlar, yani Hellence konuşmayanlar oturmaktadır. Minos ile Sarpedon'un arası açılınca Minos onları anakaraya kovar. Minos'un kızı Akakallis'in Apollo'dan bir oğlu olur, Miletus.  Apollo onu emzirmesi için bir Dişi Kurt'a verir. Miletus'un abisi Kydon'u da bir kurt emzirir. Miletus Girit'i terk ederek Karia'ya  gelir ve ikizleri olur. Tıpkı Lykia'da tapınım gören Dişi Kurt Leto (Likçe'de kadın alamına gelen LATA'dır adı, ve içinde ATA kelimesi rahatlıkla görülür.) ve adlarının Yunanca anlamları olmayan İkizleri Ay olan "Ertemi (Artemis)" ile Etrüskler'de Aplu ve Hellen göçünden önceki Anadolu'da ise Appaluinas olan Kurt lakaplı "Apollo" gibi. Ne yani, Etrüsklere ait olan Dişi Kurt kültünün Romalılara mı ait olduğunu sanıyordunuz?... İster "mitolojik" hikaye olsun, ister Girit'ten gelmiş olsun, dil, kültür ve anane yalan söylemez; Sarpedon, Miletus, Lykia, Karia, İon, Truva ve Leto/Lata öz be öz Anadolu'ludur, Hellenlerle de hiç bir ilgisi yoktur!... Prof.Dr.Bülent İplikçioğlu'nun da dediği gibi; "Sonraları Akalar’ı büyük ölçüde etkileyen yüksek bir kültürün yaratıcıları olan Minos Giritlileri, bugün adlarını Hellen mitolojisindeki Kral MINOS’tan almakla birlikte, Hellen kökenli değildiler. (Hellen ve Roma Tarihinin Anahatları)"


Aşağıda ise Prof.Bryce'ın kitabından "Trqqas-Troko" kelimeleri:

The Lycians in Literary and Epigraphic Sources
Trevor Bryce (prof.,an Australian Hittitologist)

"Trqqas (Lyc.B Trqqiz). The Lycian god Trqqas can be directly equated with the Luwian Storm God Tarhunt, the chief god of the late Bronze Age Luwian pantheon. In addition to figuring as a disciplinary agent in several of the sepulchral inscriptions, the god also appears in several passages in the Xanthos stele inscription, which probably reflect his importance in Xanthos as well as in Lycia in general; for example, TL 44 b 51-52:

se dde tuwete : kumeziya : ere ere trqqnti : pddatahi
"And he has erected altars everywhere (?) to Trqqas of the pddat-"

Tarhunt/Trqqas is the basis of the personal name Trokondas which occurs quite frequently in the Greek inscriptions of eastern Lycia, Pisidia and Lykanoia. According to Houwink ten Cate, Zeus Solymeus, the chief god of this region in Greco-Roman times, is simply the old Anatolian deity Tarhunt in another guise."


Neymiş? Grek-Roma döneminde bölgenin baştanrısı Trqqas, sadece eski Anadolulu tanrısı olan Tarhunt'un başka bir görünümüdür.... Ancak, "Tarhunt-Trqqas" kelimeleri bazılarının iddia ettiği gibi "Hint-Avrupa dil" grubuna sokulan "Luvice", "Likçe" ya da "Hititçe" değil, Türkçedir !..


(2)


Medusa Gorgoların ölümlü olanıdır. Gorgo Türkçe'dir = Korku, Qorgu kelimesidir. Amazon olarak bilinen ama İskit/Sakalar tarafından Erpata olarak adlandırılan kadın savaşçıların liderlerinden birinin adı da Medusa'dır.  link 

İskitlerin yaylarına da Gorytos demeleri gibi: Goru-Koruoz: Koruyoz... link



(3)

Hellenler'de Kral bile olsa nekropolise gömülür, kent içine gömülmez.  "Tapınak-Anıt mezarı" yerine bazı yerlerde bu tip mezarlara "heroon" denmesi de yanlıştır....çünkü;

Prof.Fahri Işık:  "Hellen düşüncesinde ölümlüler tanrılaşamaz; Atina’ya altın çağı yaşatan ünlü Perikles bile MÖ 429'da sıradan bir insan gibi ölür ve "ölüler kenti" anlamındaki "nekropolis"e gömülür. Tarih, bir ayrı soydan Makedon soyundan bir dünya fatihinin, Büyük İskender'in, bile kendisini Mısır'da Zeusoğlu ve İran'da Büyük Kral olarak görme isteğinin Hellenler arasında nasıl sarsıcı bir tepkiyle karşılandığını, sözde "Doğu Hellen" olan İonlar tarafından ise hemen kabul gördüğünü yazar. Peleponnes Savaşları'nın Spartalı muzaffer komutanı Amiral Lysandros'un Samos halkı tarafından tanrılaştırılması da bu bağlamda, Hellen ve İon halkı arasındaki düşünce farkını ortaya koyması yönünden önemlidir. Smyrna tyran'ı Tantalos'un Yamanlar Dağı'nda ve adı bilinmeyen bir Ephesoslu soylunun Belevi tepesinde konumlanan görkemli tümüslüsleri, ancak kendilerini bir Lydia, Phrygia ya da Leleg hanedanları gibi, belli ki örneğin Phellos'ta Leleg benzeri tümülüslerde yatan Lykia bey soyu gibi, bir tümülüs tapınak mezar içinde tanrılaştırma isteklerinin bir ürünü olabilir....

Hellen dünyasında ise tarihsel anlamda bir "kral kültü" değil, Klasik Çağa'a dek destansal anlamda bir "heros" kültü" vardır, bir tür "kahramanlar kültü". Tanrılığa yaklaşanlar bir Herakles ya da Dioskurlar'dır; "kent kurucu" olarak da yaygındırlar. Eskiçağ bilimcilerinin Lykia tapınak mezarlarını, sonraları sıradan mezarları da Hellence yazıtların diliyle "heroon" deyimiyle tanımlamalarındaki terslik; çift dilli yazıtların çevirilerinden bilinir ki, bu kez o düşünceye kökten yabancı olan "tanrılaştırma" ve "tapınak mezar" kavramlarının kendi Hellen inancındaki karşılığının "heros" ve "heroon" olmasının bir sonucudur." Bu açık gerçeğin görmezlikten gelinmesinde, Lykia halkını yüzyılı aşkın zamandan beri Hellenleştirmiş olma geleneğinde düğümlenen önyargının yanlıştan dönme güçlüğünün payı vardır. Bu açmazda direnenlerden F.Kolb için "temenos ve mezar kültü yapısı ve sunak birlikteliğindeki bu heroon'lar, bey kültünün hizmetinde" ise, bu yorumuyla o, mezar beyine bir tanrı gibi yaklaşıldığını da görüyor olmalıdır. Ve Ege'nin iki yakasındaki iki kültürü de iyi tanıyan bir eskiçağ bilimcisi olarak bu yaklaşımın Lykialı'yı düşüncede Hellenler'den ayırdığı sonucunu çıkarması aslında zor olmamalıdır....

Hellen dünyasında ise tanrı ne bir ölümlünün mezarı üzerinde betimlenebilir ve ne de ölümlülerle bir arada olabilir.... Lykia beyi ölümsüzleştiği bu "evlerin" üzerine, yaşadığı zamanın işlerini, özellikle savaşı, avı ve şöleni resimlendirir ki tanrılaşma düşüncesi gibi bu tarihsel içerikli gerçek betimlemeler de Hellenlere yabancıdır; onlar savaşları bile tanrıların da içinde olduğu mitosların diliyle anlatır.... 

Anadolu tapınak mezarları için Hellas'a özgü 'heroon' tanımlaması da Panhellenizmin burgacında dogmalaşmış bir kavram olarak ve inatla sürdürülmektedir, bizde de öyledir...  Hellence konuşmak ve yazmak ile Hellenleşmiş olunmaz. Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan da zor." 



Lakin hocaya katılmadığım bir nokta var; Prof.Işık, Lukkaları, Troyalıları Luvi halkından sayar. Halbuki, "... bölgeler arası kültürel ilişkilerin MÖ 6000 yılı dolaylarındaki varlığına tanıklık eder" der... “Milyas’ın Erken Tunç Çağı’na ışık tutan Karataş kazıları, Elmalı Yaylası’nın Batı Anadolu kültürleri, özellikle de -çağdaşı- Troia kültürü ile bütünlük içinde olduğunu göstermiştir” der. Ancak MÖ 2000 lerde Asur tabletlerinde "nuwa'um" olarak bahsedilen dedikleri ve Hint-Avrupa dil grubunda gösterdikleri Luviler henüz tarih sahnesinde değildir (ki Hint-Avrupa kavramı bile bugün tartışılırken!). Ege'den Kilikya'ya ve Anadolu'nun iç bölgesinde yaşadıkları söylenir. Halbuki tarihin hiçbir döneminde Luvi devleti, halkı yoktur, ama dili "var". Ayrıca antik dönem yazarların; Homer, Heredot, Strabon, Pliny,vs. gibi, hiç birinin kitabında Luwi/Luvi geçmez, ama Pelasg ve Lelegler geçer... İlginç değil mi?.. [bunun için size bir link; luvians ve luwians diye arama yaptım, sonuç sıfır, cibyra, lycians, scythians, pelasgians diye arama yaptım, sonuç verimli. Siz de araştırabilirsiniz.]


Son yıllarda pek bi popüler olan Luwianstudies'in da kaynak olarak gösterdiği, Arielle P.Kozloff'un yazdığı (Rockefeller'in finanse ettiği Cambridge Universitesi'nin yayınladığı) "Amenhotep III" kitabına baktım. Çok ilginç çünkü "Luvian" kelimesinin geçtiği tek sayfa 165.inci sayfadır. Orjinal yazıttan eser yoktur.. Varlığı iddia edilen yazıtta Hurrili at terbiyecisi Kikkuli'den bahseder, "Hurrice dua ederken... Luvice de dua eder." diye geçer. Nereden bilelim orada "Luvice de dua eder" cümlesinin olup olmadığını, yazarın ekleyip eklemediğini? Şüphelenmemek elde değildir, çevirirken ya yanlış yorumladılar, ya da bile bile uydurdular! Bir çok orjinal "Grek" ve "Roma" yazarlarının kitaplarında bile "Ellen" yazarken "Greek" diye çevirenler varken ne düşünmeliyiz bu durumda?  Ben "politik" açıdan yazdırılmış olabileceğini bile düşünüyorum... "hadi araya "Luvileri" sıkıştır da bizde Anadolu'da  Luvileri Troyalılara bağlayalım!" Yaparlar da... Hiç kimse, kör gözüme gir olan, Pliny the Elder ya da Pomponius Mela'nın kitabında geçen TYRKAE-TURCAE kelimesini ya da Strabon'un OXUS-ISSIC kelimelerini araştırmaya değer bulmaz! Komplo teorisi mi? Şimdiye kadar Antik dönem Türk tarihinde neredeseniz peki? Orta Asya Hun ve Göktürkler'de mi? ... Batılıların (bizimkilerin de) yazdıklarını her zaman sorgulayıp, araştırın.... 


Sizi şimdi Kozloff'un kitabından bir metin göstereceğim:

Bu metinde Mitanni'den HURRİ kökenli at terbiyecisi birinden bahseder, Kikkuli (MÖ 1345): 


Kikkuli bir yarış öncesi atları hazırlar, sanki bir kutsal ayine hazırlanır gibi ve dua eder : "Ve Hurrice şu sözleri söylüyorum... atlar için ... ah Pirinkar ve İştar.... Ve Luvice telaffuz ediyorum kelimeleri... Atlar için her şey yolunda olsun...". [Burada geçen 'luvice' kelimesinin varlığından şüpheliyim!.. Kim 'şimdi Hurrice şunları söylüyorum', ya da 'Luvice telaffuz ediyorum' der...] Kikkuli MÖ 13.yy'da I. Şuppiluliuma tarafından Hattuşaş'ya getirilir ve imparatorun istediği üzerine Nesice 'At Eğitim Uzmanlık El Kitabı'nı yazar. Ayrıca, Hurriler Hint-Avrupa dilli değildir ve Türklerle içli dışlıdırlar....


Kozloff': "Along the road from Malkata and from the southern end of the birket to Kom el-Abd is a desert altar at Kom al-Samak. This is assumed to have been used during the king's jubilee, and its placement between the birket and Kom el-Abd may have been desgined for the king and his horses and chariots before the dangerous, even life-threatening competition. It recalls Kikkuli's preparations before a sacred rite involving the horses: "On the tenth day, at the moment of the last watch of the night, as the day is rising and it is not yet completely light...in the stable I make a libation and I invoke the gods Pirinkar and İshtar. In Hurrian I pronounce these words: 'For the horses...O Pirinkar and İshtar'. And in Luvian I pronounce the words, 'For the horses May all go well'... and then with a bit of mutton fat I anoint the horses." Kom el-Samak is a dream location to serve as an altar for blessing the horses before a race." page 165 


Arielle P.Kozloff - Amenhotep III: Egypt's Radiant Pharaoh
(former curator of ancient art at the Cleveland Museum of Art, is now a private consultant and lecturer for museums and private collectors)


Bir başka Kikkuli de bizim ülkeden... 
"Mitanni ülkesinden At Terbiyecisi Kikkuli" nin MÖ.15.yy'da yazılmış olanın MÖ.13.yy kopya yazıtı 1906-7 de Boğazköy'de bulunmuştur. Kikkuli Hurri kökenlidir ve Hattilerin başkenti olup Hititler tarafından işgal edilen Hattuşaş'ta, Hititlere atlar ve at-arabaları hakkında eğitim vermiştir.  Hurriler ne Hint-Avrupalı ne de Hint-Aryan/İrani'dır ! "Kikkuli Yazıtı 4.Tablet" Vorderasiatisches Museum Berlin'dedir.


KUB I 13 I 1f.:
Line 1: UM-MA (l)Ki-ik-ku-li li (LÚ)a-aš-šu-uš-ša-an-ni :(Thus [speaks] Kikkuli, the horse trainer)
Line 2: ŠA KUR (URU) Mi-it-ta-an-ni : (from the land Mittani)






Son söz olarak : 
"...and history is written not by scholars, but by partisan-hypocritical-politicians who impersonating scholar!.."

"...ve tarih akademisyenler tarafından değil, 
bilim adamı kimliğine bürünen partizan-ikiyüzlü-politikacılar tarafından yazılıyor!.."


link for the news 
" 3,200-Year-Old Stone Inscription Tells of Trojan Prince, Sea People"
and my comment for that:
1-Sea Peoples are the Pelasgians in ancient sources, to the Egyptians in the 13th c BC are they called as Tur'sha (or Toorsha), which is also the name of the Etruscans... 2-Mellaart mentioned also about the "Dorak Treasure", which he stoll from Turkey, but to some it is a hoax! if it is a hoax , why did he make up stories like that? And if he lie about something like that, can he lie about other things?.. 3-"Scholars" says that Luwians spoke İE, but they also say that the Sea Peoples spoke İE to... That's a forgery! Pelasgians=Sea Peoples=Etruscans didn't spoke İE, in fact their language was agglutinative. Luwian people and state does not exist, ancient writers, like Homer, Strabo, Pliny, etc. never mentioned ones about Luwians... Or, are the "westerner scholars" more reliable than the "eastern scholars"? Because, studies in Turkology proofs us that the Trojans are the ancestor of Turkish peoples, and spoke proto-Turkish!...I have to think twice about these types of explanations! 
Regards, SB.








Ek linkler:
Kibyra aynı zamanda Gladyatörler Şehri olarak ta anılır: 

"İlk yerleşmelerin Prototürk AS'lar tarafından yapılmış olduğu Birgi, Hermos (Gedis) Irmağı vadisindeki Sardis merkezli Prototürk LU-UD-YA (Lydia) Devleti'nin güneydeki bir yerleşim birimiydi. (Behiç Galip)"
Pelasg-Etrüsk- Lydia üçlemesinde Pelasg=Etrüsk=Türk derken, 
Lidya'da "Manes", Kırgızistan'da "Manas", Mısır'da "Menes" var mesela ;)


Not:
Luviler Abartılmaktadır / Luvice Sorunu adlı iki ayrı çalışmaya da bakabilirsiniz. SB


23 Aralık 2015 Çarşamba

At Adam Kentaur - Amazon Gorgo Medusa



Kentaur / Centaur "At Adam" ve "At Adam" olarak betimlenen Medusa






Sentorlar ,Yunan mitolojisinde kısmen insan ve kısmen at görünümlü yaratıklardır.


Sentor efsanesi at sırtında savaşa giden savaşçılardan gelmektedir. Sentorun sureti görenlere çok farklı ve ürkütücü gelmektedir. İnkalar'ın, Pizarro ve adamları 1533 'de at üstünde geldiklerinde yanılmış olmaları muhtemeldir. Çünkü inandıkları at ve insan birleşimi canlının gerçek olduğu fikri onları o sırada çok korkutmuştur. Sentorların varolup olmadığı ile ilgili tartışmalarda varlığı yönündeki en önemli kanıt yine Yunan kaynaklarından gelmektedir.


Sentorların; Türkler olduğu konusunda bir dizi araştırmalar yapılmıştır. Mitolojik efsanelerin anlatıldığı dönemde atın evcilleştirilmesi ve hakimiyeti konusunda Orta Asya halkları oldukça üstünlerdi, Türklerin Orta Asya'dan Batı'ya gerçekleştirdikleri seferlerde bu yakıştırmalara haiz olmuşlardır. Türklerin olağanüstü at binme yeteneklerinin yanında at binerken kılıç kullanma, isabetli ok atma yetenekleri bunun sebeplerindendir. Atın hızlı hareketi sırasında at kafasını mümkün olduğunca öne eğer, uzaktan sadece atın bacakları ve üzerinde savaşan er görünürdü. Bu da mitolojide sentorların doğuşunda etken olmuştu, Yunan mitolojisinde sentorlar savaşçı, savaş yetenekleri gelişmiş, güçlü yaratıklar olarak tasvir edilmiştir.


Sentorler arasında en ünlüleri Nessos, Hiron, Folos, Evritiyon'dır. Hepsi Herakles/Herkül hikâyelerinde geçmektedir.


İskitler - Prof.Dr.İlhami Durmuş






Eski Pers efsanlerinde : İran bölgesinde Mezopotamya'dan bir lider Takma Urupi (Takma/Tana/Nimrod) ve eşi Eneth (ya da Nana). İskitler ve Mezopotamyalılar arasında Eneth bereketin, suyun, nehirlerin tanrıçasının, Takma Urupi (Nimrod) ile 3 oğlu vardır ; Tura, Sin ve İredj. İlk ikisi üçüncü oğula karşın İran bölgesini aldı. Tura Turanlıların atası, yani İskitlerin ve Hunların. Nimrod Ortadoğu'da farklı isimlerle anılmıştır ve Turanlı İskitlerin arasında sembolü Sagittarius ve Orion'dur.


Centaurlar özellikle savaşla ilgili efsanelerde anılmıştır Mezopotamyalılar Centaur'u Sagittarius yay takımyıldızı olarak kabul ederler ve iki kafalı olarak betimlerler. İnsan başı öne bakar, diğer başı hayvandır ve arkaya bakar. Hayvan başı daha sonra uçuşan bir pelerin gibi çizilir. İskitlerin çok iyi ata binmesi ve yetenekli okçu olması, Hellenleri korkutmuştur. Bu korkunun verdiği ilham ile efsanelerine ürkütücü Atadam olarak girmiştir.


The Legend of the Wonderous Hind
Fred Hámori




Tura becomes the ancestor of the Turanians, that is Scythians and Huns. Nimrod was known by several names in the Near East and was symbolized by the constellations Sagittarius and Orion amongst the Turanian/Scythian nations. When the Greeks first saw the Scythians they believed the horse and rider to be one, giving rise to imaginative and fear-inspired tales of the war-like centaur.






Sagittarius, bir erkek vücudunun belden üst kısmıyla bir atın birleşimini temsil eder. Ayrıca bu takımyıldızının Argonaunt’lara yolculukları sırasında rehberlik etmesi için gökyüzüne yerleştirildiğine inanılır. Arganauntlardan Jason'ı bir Kentaur yetiştirir. Karadeniz'den Kafkaslara geldiklerinde , o dönem orada İskitler yaşar ve demircilik vardır. Altınpost Sumer geleneğidir, gücü ve bilgiyi temsil eder. Hatta icatları ve demirciliğiyle Pelasglı Hephaistos bile Türk'ü temsil eder. Aslında, Bilgeliğin "Batılılar" tarafından "Doğulular"dan çalınması işlenir. İnsanı yaratan, bilgeyi getiren Prometheus bile buradaki dağlara hapsedilmiştir.



Prometheus and the First Man.
Pietro Stagi (active ca. 1783—1793) 
after a model by Simon Louis Boiseau.
Saint Petersburg, The State Hermitage Museum







Forlong'da, Kentaur "Gan (MAN)" + "Tor (TUR)" dan oluştuğunu ve büyük bir ihtimalle Turan dilinde Adam/Er + Canavar/Yaratık anlamına geldiğini söyler.  "MAN"-Teoman / Tuman ; "TUR" Türk'ün kökenindeki gibi....


KENTAUR:
Avery ancient word, probably Turanian, from Gan "man" and Tor "beast", as in Finnic and in Akkadian speech, according to Colonel Conder. The Kentaur was akin to the Gandharva (see that heading) and was the offspring of Ixion (the sun) and tje cloud. They were armed with bows, having a horse's body (if a Hippo Kentaur) or that of an ass (if an Ono Kentaur) with the head ,arms, and trunk, of a man in front. The most famous Kentaur was Kheiron. Nessus a Kentaur was slain by the sun (see Herakles) and in mythology they seem clearly to represent clouds.

Forlong - Faits of Man




Forlong'dan yola çıkarak bizim tarafla birleştirebilecek miyim? Bakalım...


Gan+Tur - Can+Tur - Kan+Tur - Ken+Taur
Gandharva - Gandarma
Yargan - Yandar - Candar - Jandar (ma) 




Eski Türkler, kamu düzen ve güvenliğini ulusal savunma ile birlikte yürütmüşlerdir....  Kolluk tarihimizle ilgili olarak en eski yazılı belge Göktürklere ait Tonyukuk Kitabesi’dir.... 

“Tonyukuk Kitabesi”nin kuzey yüzü ikinci taşında, Subaşı (Sü başı) unvanlı İnel Kağan’dan açıkça bahsedilmektedir. Tonyukuk Kitabesi’nin milattan sonra 727 tarihinde dikildiği (Taşağıl, 1995:1) söylense de, bazı kaynaklar bu tarihi 720 olarak kabul eder (Sümer, 1972:17). Su, asker ve komutan manasındadır. Subaşı, Devlet adına kamu düzenini sağlamakla görevli büyük komutan anlamına gelmektedir. Türklerin güvenliğin sağlanmasına verdiği önem yanında, bu görevi askerî yapıda güçlü bir teşkilata vermesi ve bu teşkilatı savaş dönemlerinde de kullanmasının mantıklı bir tecrübeye dayandığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, subaşıların icra ettiği görevlerin, günümüzün jandarma görevleriyle bire bir örtüştüğü görülür. Bu nedenle Türklerde kolluk tarihini subaşılardan, bir başka deyişle, jandarmalardan başlatmak ve İnel Kağan’ın, bilinen en eski kolluk amiri olduğunu kabul etmek yanlış olmayacaktır. 

Subaşı teriminin askerî statülü kolluğun temelini teşkil etmesi yanında bazı yazarlar, Orhun Kitabelerinde geçen “yargan”ları da bugünkü anlamda jandarma olarak kabul etmektedirler (Kayalıbalı ve Arslanoğlu, 1973:1479). Göktürk Devleti’nde, emniyet ve âsâyişi sağlayan ve “Yargan” olarak isimlendirilen askerî bir kuvvetin olduğu, yine Bilge Kagan tarafından yazdırılan, Göktürk Yazıtlarında görülmektedir (Arıs, 2007:274). Kitabelerden Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı ise 735 yılında yazılmıştır (Ergin, 2002: XVI-XXII). Yazıtlarda Eski Türklerde jandarma teriminin karşılığı olarak “Yarkan” (Yargan) terimi kullanılmıştır. Yarkan sözcüğü, Moğolcada “Daruga” kelimesinin karşılığıdır. Her iki sözcük de Uygur metinlerinde kolluk görevlileri manasında kullanılmıştır. Bu sözcüğün Altınordu Devleti’nin yanı sıra,  Orta Asya ve Azerbaycan’da da kullanıldığı bilinmektedir.

“Jandarma” teriminin kökeni konusu incelenirken, Selçuklu Devleti’nden başlayarak, Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu Beylikleri ve Memluk Devleti’ne giden bir dönemde “Candar” terimi ve kuruluşunun incelenmesi de gerekmektedir. Dünyada, jandarma kelimesinin eski Fransızcada kullanılan “gens d’armes=silâhlı adamlar” kelimesinden geldiği söylenmekte ve askerî niteliği olan güvenlik kuvveti anlamında kullanılmaktadır (Dünya Jandarmaları, 2012:III). 

Ancak, genel kabul gören bu görüşe karşılık, bu terimin “candar” ismiyle daha öncesinde var olduğu görülmektedir. Orta Çağda kurulmuş Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Karahanlılar, Gazneliler, Harizmşahlar, Eyyubiler ve Memluk devletleri gibi Türk-İslam devletlerinde “candar” tabir olunan kuvvetler vardı. Candarlık en yüksek devlet memuriyetlerinden birisiydi. Seferde muhafız alayının önünde yürürlerdi. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra Kastamonu ve çevresinde Şemseddin Candar tarafından kurulan ve 1461 yılına kadar varlığını sürdüren beyliğin ismi de Candaroğulları’dır. İslam Ansiklopedisine göre candar, Türkçe, Farsça ve Arapçada koruma ve muhafızlık hizmetlerini yerine getiren silâhlı asker manasındadır (1963:24). Büyük Selçuklu Devleti’nde candarlar hükümdarın ve sarayın muhafazasından sorumlu olarak hükümdarın emirlerini yerine getirirlerdi. Bunlar genellikle Türk çocukları arasından alınıp, özel olarak yetiştirilen bir kuvvetti (Uzunçarşılı, 1941: 35-37). Bunların başındaki kişiye Emir-i Candar denilirdi.  Emir-i Candar sultanın silâhını taşıyan ve onu koruyan kişiydi (Akgündüz, 2001:168)

Anadolu Selçuklularında ve beyliklerinde de devam eden bu sistemde, candarların bir kısmı divan muhafızı olarak istihdam edilirler ve harp esnasında hükümdarı korurlardı. Memluklu Devletinde de aynı sistem kullanılmakla birlikte, candarların mülkî ve adlî görevleri daha da artırılmış ve bunlara suçluları yakalama, tevkif, cezaevi koruması, kanunların yerine getirilmesi gibi ilâve görevler verilmiştir. Candar sisteminin daha sonra bazı Kuzey Afrika Devletlerinde “Bani Marin” ismi ile devam ettiği görülmektedir (İslam Ansiklopedisi, 1963:24). Osmanlı döneminde ise candarların görevini  çavuş ve bostancı diye isimlendirilen birimlerin aldığı görülmektedir.

Fransa’da “Jandarma” 1791 yılına kadar “candar” teşkilatında olduğu gibi saray muhafızlarının ismi idi. Fransa’da ilk “Maraşose” (Yol Güvenlik) bölükleri, Osmanlılardaki “Derbent” ve “Belderen” teşkilatlarına benzer bir şekilde 1501 yılında kurulmuştur. Fransızca “mare’chausse’e”, jandarma anlamına gelmektedir. Hollanda dilinde aynı kelime “mareşose” olarak isimlendirilir (www.fransizcasözlük.net/marechaussee.htm, Erişim Tarihi: 05 Mart 2013). Şose kelimesi Türkçede de “yol” anlamındadır ve Fransa’da oluşturulan bu birimin kuruluş anındaki görevi, yollarda emniyetin sağlanması olmuştur. Hollanda’da 1814 yılında benzer şekilde kurulan teşkilatın ismi, 1791-1814 yılları arasında devam eden Fransız işgalinden dolayı, bir tepki olarak jandarma yerine “Mareşose” olarak isimlendirilmiştir (Dünya Jandarmaları, 2012:6-1). Bugün Hollanda jandarması hâla “Maraşose” ismini kullanmaktadır.

1769 yılında kapsamlı bir değişiklikle, bugünkü jandarmanın temellerini oluşturan teşkilatlanmaya geçilmiş, 1791 tarihinde ise “Maraşose” ismi, “Gendarmerie Nationale” (Milli Jandarma) olarak değiştirilmiştir. “Maraşose” isminin o güne kadar saray muhafızları olan “Jandarma” olarak değiştirilmesindeki asıl neden, Fransız halkı nazarında “jandarma” isminin o dönemde itibarının fazla olmasından ve güveni çağrıştırmasından dolayıdır. 

18. yüzyılın sonlarına doğru, Fransa’da şehirlerde polis görev yapıyordu fakat kırsal alanda bir güvenlik boşluğu vardı. Bu güvenlik boşluğu Fransa’nın güçlenmesinin önündeki en büyük engellerden birisiydi. Maréchaussée teşkilatı başta artan rüşvet olayları sebebiyle halkın gözünde itibarını ve saygınlığını yitirmişti (Clive, 1999:16-21). Bu kuruluşun daha etkin hâle getirilmesi için bazı değişiklikler yapıldı. Teşkilatın kıyafetleri değiştirilerek diğer askerlerden ayrıldı ve en az dört yıl askerlik tecrübesi olanlar bu teşkilata alındı. Ayrıca, güvenliği sağlama, sevk, koruma gibi görevler verildi, diğer yandan tutuklama gibi ilâve yetkiler tanındı. Napolyon Bonapart iktidara geldiğinde ilk işlerinden birisi güvenlik güçlerini daha da kuvvetlendirmek oldu. O tarihte kralı korumakla görevli özel bir birim olan jandarmaların halk nezdinde itibarı yüksekti ve yıpranmamış bir teşkilattı. Napolyon tereddüt etmeden, kısa ve kesin bir hamle ile yıpranmış olan Maréchaussée ismini “Jandarma” olarak değiştirdi. 





detaylı:

GÜVENLİĞİN SAĞLANMASINDA BİR KOLLUK KUVVETİ OLAN JANDARMANIN GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ROLÜ VE DÜNYADAKİ KONUMU - PDF
Dr.Tuğg.Güray ALPAR / J.Gn.K.lığı, Genel Plan ve Prensipler Başkanı




Yani özetle "tereciye tere satılmış"tır.
Gendarmes - Silahlı adamlar
Yandar - Candar - Jandar (ma: aslında olumsuzluk ekidir!)

Fransızca'dan bize geçmişmiş efendim, 
Orhun Anıtları Napolyon'dan önce miydi, sonra mıydı?..
"Jandarma" kelimesi Fransızlardan bize değil, bizden Fransızlara geçmiştir.
Hatta İskit Türkleri Atina'da "Polis"lik görevi yapmıştır.
İskit Türkleri Atıyla bir bütün olarak görüldüğünden Kentaur-Centaur, 
yani yukarıda da değinildiği gibi At Adam olarak düşünülmüş ve efsanelere konu olmuştur.
Ve At Adamlar Zeus tarafından Dionysos'u korumakla görevlendirilmiştir. Bunun yanında Kheiron adlı Kentaur 
Doğu'nun bilgeliğini simgeleyen Altınpost'un  peşinde koşan Argonotlu Jason'u, 
Bilgimış ve Köroğlu ile de eşleşen ve de İskitlerin Atası olarak gösterilen Herkül'ü, 
Anadolulu olan Kurt lakaplı Apollo'nun oğlu Asklepion'u eğitip büyütmüştür. 
Peki Asklepion şifacı olmayı nereden öğrendi? 
Tabii ki İskit Kam'larından, Otacılarımızdan...


İskitlerin savaşçı ruhlarına uygun At Adamlar vahşi olarak anılmış ve olumsuz efsaneler de yazılmıştır.
Ayrıca İskit Türkleri Hem Perslerde, hem Hellenlerde, hem de Romalılar'da Paralı Askerlik yapmışlardır. Hatta Romalıların  Zeugma-Gaziantep merkezli Lejyonu "Scythica IV" MÖ 42'de Marcus Antonius tarafından kurulmuştur.
Yani Türkler hep Asker olmuş, Kurtuluş Savaşı dışında hep başkaları için savaşmış!
Bundan böyle kendimiz için savaşırız, başkaları için değil!


İSKİT - POLİS - AT ADAM - YANDAR - CANDAR - GHANDARMA- JANDARMA
NASIL AMA ;)




Scythian bowmen were the gendarmes of Athens.
İskit okçuları Atina'nın jandarmalarıydı...


*


Gelelim Gorgo Medusa'ya...



Firdevsi Şehname adlı eserinde büyük dedemiz Alper Tonga'nın hükümdarlığındaki devletten Turan, Kuşan Sanatı adlı eserde ise Orta Asya Saka'larından Kahraman Tur'alar diye söz eder.

Grjimaylo, eski zamanlarda Güney Sibirya'da yaşayan Tur'alar hakkında şöyle der: "Tur'alar, genellikle orta boylu, sağlam bünyeli ve güçlüdürler. Yüzleri uzun ve beyaz, saçları sarışın; burunları uzun ve düzdür. Burun yapıları genellikle kavislidir ve gözleri mavidir."

Uygurlar
Turgun Almas









Gorgo'ları da doğuran Keto'dur
ünü büyük Okeanos'un ötesinde
geceyle gündüzün sınırlarında otururlar
ince sesli Batı kızlarının yurdunda;
Sthenno, Euryale ve bahtsız Medusa;
Medusa ölümlüydü, oysaki kızkardeşi
ne ölüm bileceklerdi, ne ihtiyarlık
Buna karşılık yalnız Medusa girdi
masmavi yeleli tanrının koynuna
Bahar çiçekleriyle dolu taze çimenlerde.

Hesiodos (Theog.274)
(Euryale-Er+yale?!)



Ejderha kanatlı Gorgo'lar,
o insanları korkudan korkuya salan
görenlerin soluğunu kesen Gorgo'lar

Aiskhylos (Prom.800)


Perseus Gorgon Medusa'nın kafasını keserken
MÖ.7.yy Boeotia
Semender'in neden orada olduğunu açıklayamıyorlar....



"Perseus slays Gorgon Medusa, from a relief-decorated amphora from Boeotia, early seventh century BC. He turns his face aside to avoid being turned to stone. Over his shoulder he carries the scabbard for his sword and the leather pouch. He wears the cap of Hades and the magical sandals. Medusa does not yet have the form typical later of a woman with a Gorgon’s head, but is represented as a skull-faced woman with a mare’s body attached at the waist. Mysterious plants frame the scene. No one has explained the salamander near Medusa’s back. "

Perseus and Gorgon Medusa
7th c BC. Boeotia - Musée du Louvre, Paris














Gorgo - Qorqu - Qorgu - Gorqu - Korku 
Azerbaycan Türkçesi : qorxu
Kırım Tatar Türkçesi : qorqu 
Türkmenistan Türkçesi: gorky 
Uygur Türkçesi: k̡ork̡ux 
GORGO TÜRKÇEDİR

Gorgu=Gorku=Qorgu=Korku in different Turkish dialect
Fear in English

"Gorgo.Gorgons : In the Odyssey only one Gorgo is named, as a frightful phantom in Hades. She is one eyed - darkness with the shining moon. (The name is perhaps Turanian-Turkish gorgo "fear", which she typifies: ED.) Hesiod mentions three Gorgons, of whom two were immortal and terrifying - namely Stheno "strong" and Eur-uale "far howling" ; while the third was mortal and called Medousa or "mad" fear. Medousa consorted with Poseidon in a temple of Athene 
(Fear, Ocean, and the Dawn) and Athene being 
enraged, decreed that whoever should look on this maddened Gorgon should be turned to stone by fear. Hence Perseus, the sun, slew her without seeing her- cutting off her head. In the earliest representations she has a, round face and protruded tongue. The Gorgonian head appears on Etruskan and Greek shields, 
intended to frighten the foe, and is worn also by Athene." 
says Forlong - Faiths of Man II









Gorgo'lar Amazonlar gibi savaşçı bir soy, Atlant'lara (Atlantis) yakın bir uzak ülkede oturur. Amazonlar kraliçeleri Myrina'nın yönetimi altında Atlant'ları yendikten sonra, bunlar Amazonları Gorgolara saldırmaya itmiş. Gorgolar yenildikleri halde, kısa zamanda davranabilmişler, ama sonra Perseus ve Herakles eliyle alt edilmişler. [Sicilyalı Diodoros (Azra Erat-Mitoloji Sözlüğü)]




"Koruyucu zırh olarak büyük yılan derilerini kullanırlar", tıpkı At-Medusa'nın bedeninin pullu olması gibi, ve belkide bu yüzden saçları yılan .... Hava şartlarından dolayı değişen kıyafetleri; Kürk, Deri, Pantalon ile çizme  ve zaman zaman elbise, etek. Onlar kendilerine "Oerpata", yani Er öldüren derken, "Amazon" adını Hellenler vermiştir. Onlar İskit, Sarmat ve Kimmerlerin karışımından doğan ve "Kadın"lardan oluşan bir topluluktur ve bizdendir. 





Diodorus'tan:

Söylendiğine göre, Amazonların kraliçesi Myrina otuzbin piyade ile üçbin süvariyi ordusu için toplamış, gerçi savaşlarında süvari kullanmaları alışılmadık bir tercih. Koruyucu zırh olarak büyük yılan derilerini kullanırlar, Libya'da inanılmaz boyutta bu tür hayvanlar var. Saldırma amaçlı silah olarakta, kılıç ile mızraklar, aynı zamanda ok ve yay kullanırlar. Sadece düşmanla yüzyüze geldiğinde değil, aynı zamanda uçuş halinde iken geriye dönüp takipçilerini tam hedeften vurabiliyor.


Atlantislilerin arazilerine girdikten sonra, Cerne olarak adlandırılan kentin sakinleri ile meydan savaşında yendiler ve duvarlarından içeri girerek kenti ele geçirdiler. Komşu halklara korku saldılar, vahşi olan esirleri, gençten yaşlıya kılıçtan geçirdiler, çocukları ve kadınları köle olarak sattılar ve şehri yerle bir ettiler. (Cerne, sütunları olmayan bir ada! "Cerne an island without the pillars"-SB)


Cerne sakinlerinin başına gelen bu korkunç kader, onların diğer komşu/arkadaş kabileleri arasında duyuldu. Bu Atlantislilerin terör ile vurulduğunu gösteriyordu. Şehirlerini teslim etmek istediler ve teslimyet şartlarını komutanlarına ilettiler, ne olursa olsun yapacaklarını söylediler. Ve Kraliçe Myrina Atlantisliler için onurlu bir davranış sergilecek, her ikisi arasında dostluk kuracak, yerle bir olmuş şehrin adını taşıyacak yeni bir şehir kuracak, esir aldığı yerlileri yerleştirecekti.


Atlantisliler bunun üzerine ona muhteşem hediyeler takdim etti, kamu kararnamesiyle onu onurlandırdılar. Kraliçe Myrina'da onların nezaketini kabul ederek bu millete iyilikte bulunacağına söz verdi.


Yerliler sık sık Gorgonlar tarafından uyarılıyordu, öyle adlandırmışlar, sınırlarına yakın ikamet edenler, pusuya yatıp onları yaralıyordu. Atlantisliler  Myrina'ya Gorgonların arazilerini işgal etmesini istedi. Ama Gorgonlar onlara karşı güçlerini toplayınca, zorlu bir savaş meydanında, Amazonlar üstünlük kazandı, rakiplerinin çoğunu öldürmüştü, çok az da, üçbin kadar, esir almıştı. Ve geri kalanıda ağaçlık bölgelere kaçmıştı. Tüm bu ırkı yok etmek arzusuyla Myrina ormanı ateşe verdi. Ama bunda başarılı olmadığını öğrendiğinde ülkesinin sınırlarında emekliye ayrıldı.


Kalan Amazonlar, gece nöbetlerindeki rahatlıktan dolayı, esir aldıkları kadınlar tarafından saldırıya uğradı. Kılıçlarını onlar üzerinde hakimiyet kuranlara savurdular, birçoğunu öldürdüler. Bununla birlikte, gelen takviye ile cesurca savaşan mahkumlar kıyıma maaruz kaldı.


Myrina düşen yoldaşlarına üç odun yığınları üzerinde bir cenaze düzenledi. Mezarları üç büyük yığın olarak kaldırıldı, ve bugüne kadar burası "Amazon Kurganları" olarak anıldı.


Gorgonların içindeki güç sonraki zamanlarda tekrar büyüdü, ama Medusa onların kraliçesi iken,  ikinci kez Zeus'un oğlu Perseus tarafından bastırıldılar. Herkül, batıya gidip Libya'ya sütunlarını diktiğinde, insanoğlunun kadınların egemenliği altında olmasını kaldıramaz, ve bir hayırsever olarak, engellemek için ne gerekiyorsa yapar, sonunda da Gorgon ile Amazon ırkının tamamını yok eder. Bize anlatılan hikayede, şehir bir deprem ile gözden kaybolur, parçalarıda okyanusta yatar.


Myrina'ya gelince, hayat devam eder, Libya'dan Mısır'a geçer, dönemin kralı İsis'in oğlu Horus ile dostluk antlaşması yapar. Sonra, Araplarla savaşır, birçoğunu öldürür ve Suriye'ye geçer. Kilikyalılar hediyelerle onu karşılar ve  ona itaat edeceklerini söylerler. Kilikyalılar kendi özgür idareleri ile Myrina'ya bağlanınca, onları serbest bırakır, o gündür bu gündür Kilikyalılara "Özgür Kilikyalılar" denir.


Myrina, Toros bölgesindeki, Büyük Frigya'dan Akdeniz'e kadar olan bölge halkının soyundan gelen olağanüstü cesur insanları da savaşta fetheder, Kıyılar boyunca uzanan arazileri kazanır, Bergama'dan geçip Ege Denizi'ne dökülen Bakırçay (Caicus)'da sınırlarını sabitler.


Silahla kazandığı topraklarda uygun şehirlerin kurulması için çalışmalara başlar. Bir tanesi onun adını taşır, Mysa bölgesinde (Balıkesir) Myrina. Diğer şehirlerde onun önemli kumandanlarının adını taşır; Pitana, Cyme ve Priene gibi... 


Kurduğu diğer birçok şehirler gibi, deniz kıyısına yerleşmişlerdi. Aynı zamanda adalara yerleştiler ve Midilli'ye (Lesbos) kampanyasına katılan kızkardeşinin adına Mitylene şehrini kurdu. Diğer adalara baskın yaparken fırtınaya yakalanır, Anatanrıçaya güvenliği için dua eder ve ıssız adalardan birine çıkar. Bu adada, rüyalarında gördüğü bir kehanete itaat ederek, kutsal bir sunak yapar ve muhteşem kurbanlar sunar. Adaya Samothrace adını verir, Hellence "Saklı Ada" demektir, gerçi bazı tarihçiler buranın eskiden Samos olarak adlandırıldığını, sonra da buraya gelen Trakyalılar tarafından Samothrace olarak adlandırıldığını söyler. Ancak Amazonlar kıtaya döndüğünde, Anatanrıça'nın memnuniyeti, kuruluşu hakkındaki miti onaylar. Anatanrıça, Corybantes adıyla bilinen oğullarını ve diğer insanları yerleştirir. Ki törelerine göre onların babalarının kim olduğu ifşa edilmez. Adada kurduğu bu gizemli olayı adalılar, kutsal hukukun emrettiği şekilde "kutsallığın hakkı"dan faydalanarak kutlarlar.


Bu zamanlarda, Trakyalıların kralı Lycurgus tarafından sürgün edilen Trakyalı Mopsus tarafından Amazonların ülkesini, sürgün edilmişlerden oluşturduğu ordusuyla işgal eder. Mopsus'la birlikte İskit Sipylus ta vardır, o da Trakya ile sınırı olan İskit'ten sürgün edilmiştir. Bir meydan muharebesi olur, Sipylus ile Mopsus üstünlük kazanır, Amazonların kraliçesi Myrina ile ordusunun büyük bir kısmı kıyımdan geçer. Yıl içerisinde, Trakyalılar savaşlardan galip çıkar ve hayatta kalan Amazonlar sonunda Libya içine kadar çekilir. Libyalı Amazonların hikayesi de, efsane ile ilgili olarak, burada biter. 



Diodorus Sicilus (MÖ.90-MÖ.30) anlattığı yerleri bizzat gezerek yazmıştır. İngilizce'den tarafımdan çevrilmiştir, hatam varsa affola. Arzu eden İngilizcesini okuyabilir. * Ayrıca, Strabon'un 12-13-14 dışı kalan tüm kitapları dahil, diğer antik yazarlarında kitapları ivedikle Türkçeye çevrilmelidir....





...Hatta Amazonlar dahi buraya saldırmak cesaretini bulmuşlar ve söylendiğine göre hem Priamos, hem de Bellerophontes bunlara karşı seferler düzenlemiştir; ve eski kentlerin Amazonlara izafeten isimlendirilmesi bunu doğrular ve Troia ovasında "erkeklerin (Batieia) fakat ölümsüzlerin (çok sıçrayan Myrina'nın mezarı) dedikleri bir tepe vardır. Tarihçilere göre Myrina bir Amazondu ve bunu "çok sıçrayan" lakabından çıkarmaktadırlar. Çünkü söylendiğine göre atlara, hızlı koşmalarından ötürü "iyi sıçrayan" denmekte ve Myrina da arabasının çok hızlı koşturduğu için ona da "çok sıçrayan" denmiştir. Bu durumda Myrina, ismini bu Amazondan almıştır. [Strabon,12:8,6]



...Homeros'un Kyme'den olduğu konusunda uyuşma yoktur, çünkü pek çok kimse ona sahip çıkar. Fakat, kentin adını bir Amazon'dan aldığı konusunda bir uuyuşmaya varılmıştır, tıpkı Myrina'nın adını, Troia ovasından Batieia'nın aşağısında mezarı bulunan Amazondan aldığı gibi; "Ona, ölümlüler Batieia, fakat ölümsüzler yüksek atlayan Myrina'nın mezarı der". [Strabon,13:3,6








Troyalılara haberci geldi yel gibi giden İris,
Kalkanlı Zeus acı haberle göndermişti onu
Toplanıyor Priamos'un kapıları önünde Troyalılar
geliyor bir araya yaşlısı genci,
ayağıtez İris sokulur, seslenir onlara,
Priamos'un oğlu Polites'e benzetir sesini,
Troyalıların gözcüsü olmuştur Polites, güvenip çevikliğine,
ulu Aisyetes'in mezarı bulunan höyüğün tepesinde durmuş,
bekler Akhaların saldıracağı vakti.
İşte ayağıtez İris ona benzeyip der ki:
"Konuşur durursun boyuna, ihtiyar,
ortada sanki barış varmış gibi.
Oysa çetin bir savaş koptu işte.
Bunca savaşlara katılmışım bugüne dek,
hiçbir ordu görmemiştim böyle kalabalık, böyle güçlü.
Kente doğru yürüdükleri zaman ovada,
yapraklar kadar, kumsaldaki çakıllar kadar çok.
İşte sana söylerim, Hektor, yap dediğimi,
Priamos'un geniş ülkesinde yardımcılarımız bir hayli,
çeşitli diller konuşur çeşitli soydan erler,
buyursun erlerine her soyun başındaki adam,
dizsin yurttaşlarını sıra sıra."

Böyle dedi, Hektor da dinledi tanrıçanın sözünü,
dağıttı toplantıyı çabucak, koştular silah başına,
açıldı tekmil kapılar, frıladı ordu,
yayalar atlılar derken, bir gürültü bir uğultu.
Kentin önünde sarp bir tepe var,
çakılır ovanın dörtbir yanından tepeye,
Batieia adını takmıştır ona halk,
ölümsüzlerse yüksek atlayan Myrrhine (Myrina)'ın mezarı der.
Troyalılarla yardımcıları dizilirler orada.
Troyalılara oynak tolgalı büyük Hektor komuta eder,
yanında kalabalık seçkin erler,
kargı atmak için yanıp tutuşurlar.

[Homeros,2:790,815]








Myrian (Aeolis) - Aliağa 
Cyme/Kyme - Aliağa
Pitana/Pitane - Çandarlı
Priene - Güllübahçe - Söke
Mysa - Balıkesir ili - Karasuw (Karasu) ve Assuva'da diğer eski adlarıdır.



* Myrina, Afrodit MÖ.1.yy
* Myrina, MÖ.3.yy - Bergama Müzesi
* Kyme, Genç bir kadın MÖ.1.yy
* Priene, Afrodit MÖ.3.yy-2.yy - İstanbul Arkeoloji Müzesi
* Afganistan, Medusa MS.1.yy-2.yy,gümüş plaka
* Boeotia, Perseus Medusa'nın kafasını keserken MÖ.7.yy : 




Boeotia'nın (kurucu mitolojisindeki adı ile, ki hep yaparlar) yerlisine Minyans denilirdi. Pausanias (Lidyalı olduğu söylenir, coğrafyacı, MS.110-180), Minyaslıların TEOS'u kurduklarından bahseder, aynı zamanda liderlerinin Athamas olduğunu da söyler... ATHAMAS - ATAMIZ, kurucu için güzel bir isim ;) ... Boeotia kralının adı da Erginus'tur (-us eki, eril) ERGİN; kardeşlerinin adı da Arrhon (+) , Azeus (+) , Pyleus ve Stratius (Pausanias'a göre) ve Minyanslılar ile Pelasglar'ın kültürlerini ayırt edememişlerdir, ki onlardan önce orada yaşayan halktır. Pelasglar da Proto-Türkse.... ATAMIZ da çok kolay açıklanır herhalde.






Homer'in "SKAIAN GATE" dediği SAKA KAPISI - TROYA

Aethiopis (MÖ.7.yy)'a göre;  Etiyopyalı kahraman Memnon Antilokhos'u, Achilles'te Memnon'u burada öldürüyor. Patroklos arkasından burada vurulur, sonra da Hektor onu burada öldürür. Achilles'de Hektor'u bu kapıda öldürür ve sonra da Paris'in eliyle ölüm Achilles'i burada bulur.  Ne acıdır ki Memnon, Hektor ve Achilles'i ölümsüz kılan zırhlarını Hephaistos yapmıştır.

Ne kapıymış be...
Acaba Hephaistos malzemeden mi çalmıştı? 










Pictlere gelince....ilk resimde İskit/Kimmer ile İskoçya'daki At-Adam'ın aynı olması....

"The Picts ... came from Thrace....Bede states that the Picts came to Ireland from Scythia....it appears that the Picts were Celto-Scythians...and mixed with Cimbrians...."

Irish Pedigrees; or, The origin and stem of the Irish nation
John O'Hart














Medusa'da bizi "gözleriyle" taşa çevirmiyor muydu? O güzel Masmavi gözleriyle... :)
Yurdumuza Kem gözlerle bakanı Medusa çarpsın!





Buna ek olarak:

Atlantis batınca diğer Amazonlar da yelkenli ile okyanusa açılırlar ve Meksikaya varırlar....

Myrina, Fenike ve Suriye'den sonra Kafkaslara gelir ve ölümüne kadar burada yaşar. Yerleşik duruma geçen Savaşçı-Kadınlarda huzursuzluk başlar, bu düzen onları tiksindirir ve komşularını işgal etmeye başlarlar. Troya Savaşı onlara bu imkanı sunar, huzurzuluklarını burada gidermek için savaşa katılırlar. Lakin Penthesila Aşil tarafından öldürülünce, Amazonlar ikiye bölünür, bir kısmı Kafkaslara geri döner ve Kraliçeleri Myrina'nın da gömülü olduğu adaya yerleşirler. Buraya Faro adını vermişlerdir. Ne teadüftür ki Güney Amerika'daki Amazon Nehri yakınlarında da Faro (Obidos'a yakın-Para, Kuzey Brezilya) adıyla bir yerleşim yeri vardır. Belki de Troya Savaşından sonra ayrılığa düşenlerin bir kısmı deniz yoluyla Brezilya'ya gelmişti.

Bu belki de doğru olmayabilir, ama bilinen birşey var o da, Mısırlı rahiplerin dediğine göre Karialılar gemiyle yola çıkıp yeni kıtaya gelmiş. Amazonlarda Atlantis batınca buralara gelmiş ve erkeklerle barış yaparak aralarına karışmıştır. Tüm bildiğimiz Karialı erkekler ve kadınlar, veya Amazonlar, yüzyıllar sonra Güney Amerika'da, bizim bölgemizde bulunmuştur....

"Aztek kaynaklarına göre yüzlerce Amazon Meksika vadisindeki Anahuac bölgesini istila eder. Bu kadınlar Huaxtec'in doğusudan gelmişlerdir. Doğalarında esirlerin hepsini öldürmek vardır ve silahlarıda yay ve mızraktır. Savaş sırasında liderleri Tlazolteotl adını alır ki bu eski bir Meksika Venüs'üdür. Ayrıca Hecatean adını da kullanır ki bu da eski bir cadı tanrıçasıdır. Tuttuğum notlara göre, bugün varolan, Lago de Titicaca Peru'da (ormanlık adada) Amazonlar Urus diyor, cadının başında ise "cacica" vardır.


Secret Cities of Old South America
Harold T. Wilkins,  (1891-1960)
Atlantis ve Güney Amerika hakkında iddiaları olan İngiliz gazeteci, Cambridge üniversitesinde tarih okumuştur ama sözde tarihçi olarak anılır. Hatta bu kitabının, 1888 de Madame Blavatsky tarafından yazılan "Secret Doctrine (Gizli Öğreti)" den intihal olduğu söylenmiştir. (aklınızda bulunsun istedim)





Yazıyı bitir gari Semra :)
Sevgiler, Saygılar,