atadam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atadam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2019 Cuma

LİGYRON / AKHİLLES - KHEİRON




Thetis oğullarını ateşle vaftiz ederek ölümsüzleştirmektedir, sıra Aşil'e (Akhilles) gelince topuğundan tutar ve ateşe sokar (bazı kaynaklara göre su). Olayı görmesiyle ödü kopan baba Peleus Aşil'i eşinin elinden alır ve Thetis kaçar. Kral Peleus Aşil'in eğitimine önem vermektedir, böylece At-Adam (Kentaur) Kheiron'a teslim eder.

Kheiron Aşil'i aslan yürekleri ve ayı iliği ile besler, avlanmayı, ata binmeyi öğretir. Altı yaşına geldiğinde aslan ve ayılarla güreşir, köpeksiz ve tuzaksız geyik avlar.

Muselerden Kalliope (destan,şiir, şair ilham perisi) Aşil'e şarkı söyleme yeteneğini verir. Hatta İlyada'da kendi kampında phorminx* çalıp türküler çığırırken herkes mest olmuş bir şekilde dinlemektedir.



Kentaur Kheiron çocuk Aşil ile..
Amphora, MÖ 520 / Louvre Müzesi.
Kentaurlar genellikle altı at üstü insan olarak betimlenirken, 
Eğitmen Kheiron'un arka bacakları at, önü ise tamamıyla insandır.




Eğitimi bitince Kheiron doğum adı olan Ligyron (sızlanan, mızmız) yerine artık Aşil demeye başlamıştır.

Ἀχιλλεύς - Achilléfs (Agilefs) - Akhilleus.
Αχιλλεύς Πηλείδης , Αχιλλεύς Αιακίδης
Achilléfs Pileídis , Achilléfs Aiakídis.

Akhilleus adı ne Grekçedir ne de Hint-Avrupa...(-eus eki zaten Anadolu kökenli) 
Adını Kheiron verdiyse...adı neycedir? Ağil...

Kimmer-İskit Türkleri mitolojide Kentaur olarak betimlenmiştir. Bu 'barbar ve medeniyetsizden' o kadar iyi bir eğitim almıştır ki Akhilles tam bir "Kimmer" olup çıkmıştır.

Aşil 9 yaşındayken savaş çığırtkanlığı yapılıyordur. Kehanete göre Aşil savaşa katılmazsa Truva düşmeyecektir. Bu sebeple de annesi onu Scyros'a götürür ve kız kılığına sokarak saklar. Adı da Pyrrha (kızıl) olur. Aradan zaman geçer, Scyros Kralı Lycomedes'in kızı Deidameia'dan oğlu olur, adını Neoptolemus (Pyrrhus) koyarlar...


Türklerde "öd-ot (ateş)" kutsaldır, kötülüklerden korur. Doğumla yapılan ayinlerde ateşe yağ atılır. Aşil'in başına gelen "arınma ayini" de annesi tarafından onu kötülüklerden korumak amacıyla yapılmıştır. Tabi ki mitolojik hikayede "Aşil'i ateşle vaftiz" ettiği anlatılır, ama bunun böyle olmadığını, tıpkı Türklerdeki gibi "yağın" ateşe atıldığını tahmin eder ve 'Greklere' yabancı gelen bir geleneğin kulaktan dolmayla bu şekilde anlatıldığını düşünebiliriz.

SB.

* Phorminx; Lir ailesinden 2-6 telli, yarım ya da orak formlu bir çalgı. Kökeni için Mezopotamya derler.




**

Aşil'in (Ağilefs) ölüsü için savaşan amcaoğlu Ayas (Ajax)
Sağdan 3. Enes/İnees (Aeneas), 4. Pars (Paris), en solda her ne kadar onu "Athene" olarak tanımlasalar da "Seres" yazar.


Halikarnas Balıkçısı'ndan;

Bizim için ve bir yerde Homeros için Akhilleus bir destan kahramanı, epik bir hero’dur. Ama bu saga’nın kaynağı dinseldir. Akhilleus Peloponezlilere göre bir tanrıydı. Homer de aşağı yukarı öyle sayar onu, ama Homer Akhilleus’u yabancı da sayıyor. Akhilleus denizcileri koruyan bir tanrıdır aslında. Çok elektrikli geceler, yani fırtınalardan önceki geceler direklerde bir ışık beliriverir: Latincesi «ignis fatuus»tur, İngilizcesi «will-o-the-whisp», Fransızcası «feu de St- Elme.» Denizciler bu ışığı uğurlu sayarlar. Akhilleus işte bu ışığın ta kendisi bir tanrı sayılırdı. 

Önceleri — yani tanrı Akhilleus — Karadenizliydi. Çünkü Tuna nehrinin Karadeniz’e boşaldığı yerde, uzunca bir ada vardı. (Bak. Kronos’un egemenlik sürdüğü Elysium Hades ülkesine bitişiktir, güneşin hiç batmadığı mutlu bir ülkedir deniyor — zavallı insanoğlu neler düşünmemiş, ben olsam Elysium’u Gökova Körfezindedir derim. — Dostoyevsky’de «Les confessions de Stavrougine», bir de «L’homme ridicule»deki iki düşe bak. Dostoyevsky de bu cenneti güneyde bir yerde hayal ediyor.) 

«Leuke adındaki Mutlular Adası Karadeniz’dedir, Tuna ağzının karşısında. Ormanlı, her çeşit vahşi ve ehli hayvanlarla dolu bir adadır bu, orada Akhilleus ile Helena’nın ruhları büyük saygı görür ve Homeros’un dizelerini okurlar...» Bittabi bu şeyleri Homer’den sonra gelenler, Platon, Pindaros ya da Hesiodos yazıyor.

Akhilleus — dudaksız demek, Karadeniz halk efsaneleri arasında dudaksız adiyle ve yahut bu hali imâ eden bir masal — folklore — var mı? Araştırmalı. Bu ad için bir efsane uyduruluyor: 

«Thetis doğurduğu altı oğlunun ölümlü yanlarını yakmış» (altı olunca insanın aklı hexametron’a gider, yahut beş parmak «daktyl, bir de Priyap, yani erkek tenasül âleti) — bunun da kaynağı hexametron dansı, yani altı adımlı dans. Allain (17) Girit’te Pithikto dansına rast geldiğini söylüyordu. Zihnimi kurcaladı. Kaç kez hopladıklarını sormaya unuttum. Karadeniz danslarının en eskilerinde kaç hoplayışlı oldukları araştırılmalı. Karadeniz’in Bronz çağında büyük önemi var çünkü. Bronz için gereken kalayın büyük kısmı Karadeniz’den geliyordu. Argonaut efsanesi bu çağın sonuna rastlar. Homerik epos’tan öncedir. 

«Thetis Peleus’tan olan altı oğlunun da ölümlü yanlarını yakmış, onları kendisi gibi ölümsüz kılmak ve her birini Olympos’a yanına alabilmek için. Ama Peleus yedinci oğlunu bütün bedeni daha ateşe değmemişken (yedinciye ve yedi rakkamına dikkat etmeli) onun elinden kapmayı başardı; Thetis ateşte arındırdığı bedenleri sonra ambrasia ile ovuyordu, ama son oğlunun ateşe değmemiş aşık kemiğini ovamadı, bu yüzden ölümlü kıldı» (aşık kemiği bir de mafsal kemikleri önemlidir, çünkü falcılıkta bakla yerine kullanılırdı), «kocasının bu araya girmesine kızan Thetis ondan ayrılıp denize döndü» (dikkat et bir deniz tanrısı olan Akhilleus deniz tanrıçası Thetis’in oğlu olacak bittabi)

«Oğluna Akhilleus dedi, çünkü dudaklarını göğsüne daha değdirmemişti. (18) Peleus oğluna devin iskeletinden aldığı yeni bir aşık kemiği koymuş, fakat orasının ölümlü olmasını önleyememiş.» Belli ki bu, uydurma. Thetis’in Akhilleus’u ve topuklarından tutup Lethe ırmağında yıkadığı ve topuklarını tuttuğu yerin suyla ıslanmadığı için, topuğundan vurulup öldürüldüğü söylencesinden daha öncedir bu yukarda anlattığım söylence.

Akha kara kuvvetlerine Agamemnon, deniz kuvvetlerine ise Akhilleus' kumanda ediyordu (19) — Akhilleus Homerik saga’ya girmezden önce bir Pelasg kutsal kralı idi. Akhilleus’un Leuke adasına naklinin miti şudur: 

«Akhalar ölüsüne oyunlar düzenlemişken, Thetis Akhilleus’un ruhunu ateş yığınının üstünden alıp Leuke adasına (*) taşıdı; Tuna nehrinin ağzının karşısında bulunan, vahşi ve ehli hayvanlarla dolu bu ada şimdi ona kutsanmıştır.» 

Akhilleus’un bir sürü tapınağı vardı, örneğin asıl egemenlik alanı Marmara denizi ile Karadeniz’di, oralarda deniz yolculuğu onun koruyuculuğu altında olurdu. Sigeion burnu, yani Boğazların Ege’ye çıkışında denize uzanan toprak parçası üstünde bulunan Akhilleus’un gömütü Boğazları korumaktaydı. Borysthenes, yani Dniepr ırmağının ağzında uzun bir dil Akhilleus’un taş ocağı diye adını taşımaktaydı. Olbia kentinde de «Pontos’un efendisi» diye kendisine tapılırdı. Ama asıl egemenlik alanı Tuna ağzının karşısındaki Leuke adasındaydı. İnsanların oturmadığı bu ormanlık, kuş dolu adada Akhilleus’un bir tapınağı vardı, kurbanlar, sunular sunulurdu kendisine. Ama oraya çıkan denizcilerin ancak bir gün adada kalmalarına izin verilirdi, gece olmadan adadan ayrılmaları gerekirdi. 

Akhilleus kimi zaman tapınıma gelenlere görünür, «paian» denilen zafer türküsünü söylermiş. Orada bir tanrı sözcüsü de herhalde denizcilere öğütlerde bulunurmuş. Fransız yazarının «Pantos’un efendisi» diye çevirdiği bu «pontarkhes» sözcüğü düşündürücü, herhalde Karadeniz’in efendisi değil de, genellikle denizin efendisi anlamında olsa gerek, çünkü pontos aslında deniz demektir. 

Paian söylemesine gelince, Elysium’un Hyperboreliler ülkesinde olduğu sanılıyordu. Ölen kutsal kralların ruhları... Size bu işler karışık gelir — yahu o zamanki insanlarda lojik aramayın. Hem kutsal kralın ruhu vekilinde yenilenir, hem de öleninki, eğer hoş bir adamsa, Elysium’a gider. Gider ama kim götürür? Bir söylenceye göre turna kuşları. Onlar sonbaharda, kış başlangıcında kuzeye giderler ve iki notalı acı bir ses çıkartırlar. İşte «paian» da odur. Bir yerde okuduğuma göre, bir sürü deniz kuşu, karabatak, martı soyundan başkaları, yabani kaz, kuğu, ördek Tuna ağzına giderlermiş. Akhilleus’un ruhunu onlar oraya taşımışlardır. 

Pelasg ya da Leleg efsanesi demiştim. Pelasg da deniz insanları demek bir bakımdan. Zaten «thalassa» sözü grekçe değil, Minoen bir söz. Grek denilenler buraya geldikleri zaman denizi ilk kez görüyorlardı ve ona «pontos» adını taktılar. Bu, incelenmesi ve kanıtlanması gerekir bir teoridir. Fakat Akhilleus’un bir tanrı sayıldığı muhakkak.

Şimdi edebî kıyafetinin altında «Akhilleus’un öfkesi» yani İlyada’nm konusunun altında gizlenen eski saga’ya gelelim. Patroklos ölüyor. Bu ölüm Akhilleus’u aktif sahadan, edim alanından uzak duruşuna, çekilişine bir son veriyor. Patroklos ölünce Akhilleus savaş meydanına dönüyor. Bu noktada llyada’nın ta göbeğindedir. Patroklos ölmezden önce Akhilleus’un silahlarını, yani belirtilerini takınıyor. Yani Akhilleus’un rolünü, kutsal kralın, tanrısal insanın rolünü oynayarak ölüyor. Ölümünün özellikleri bir savaştan çok, bir kurban edilmeye benziyor. Yani âyindeki tanrının öldürülmesi — ya tanrının yahut vekilinin ölmesi demek istiyorum.

Ne var ki bir kurbanın öldürülmesi —o çağlara göre— aynı zamanda bir günah oluştururdu. Bu öldürme işine katılanların bütün dikkati işledikleri bu günahın tehlikeli sonuçlarından kendilerini korumaktı. Söz gelimi bir boğa kurban edilecek değil mi, bu işin bütün sorumluluğu boğayı kesen baltaya yüklendirdi (bunun biraz Labrys baltasıyla ilişkisi vardır, ama bir yere kadar) Balta mahkemeye çekilir. Muhakeme sonunda balta mahkûm olur ve kemali resabetle balta sürgün edilirdi. (Allah vere de atomik bomba için aynı işlem yapılmasa!) Fakat bu işte çoğu kez sorumluluğu elden geldikçe çok insanlar arasında dağıtmak yoluna gidilirdi. Böylece bu işten doğacak tehlike de paylaşılmış olurdu. Sonra asıl suçluyu kalabalık içinde bulmak güç olacaktı. Bunu Patroklos’un ölüdürülmesinde de görüyoruz. İlk önce Apollon vurur Patroklos’u ve adamın silahlarını yere düşürür, sonra Euphorbos çıkar ortaya ve onu yaralar, Hektor da işi tamamlar.

— Epik vakanın altında eski kurban töresinin sezilmesi güç değildir. Tanrının vekili tanrı silahlarını ve başkaca takıntılarını taktıktan sonra ölür, bunun üzerine tanrının kendisi hemen dirilip ortaya çıkar. O da Akhilleus’tur. Şimdi İlyada’nın XVIII’nci bölümünü oku (dize 203 vd.):

Zeus’un sevdiği Akhilleus de kalktı yerinden
Athene onun çalımlı omuzlarına püsküllü
Kalkanı atmıştı,
altın bir bulutla sarmıştı başını, çepeçevre,
gövdesinde ışık saçan bir alev yakmıştı.
Duman nasıl ağarsa bir şehirden göklere doğru,
düşmanla kuşattığı uzak bir adada
Akhilleus’un başından da tıpkı öyle
bir ışın yükseliyordu göğe doğru.
Akhilleus aştı duvarı, hendeğin önünde durdu,
Durup bağırdı, öte yandan haykırdı Athene.

Bu işte kutsal Akhilleus’un dirilmesi. Akhilleus ışığı, o fırtınalı gecelerin ışığıdır, o korkunç kalkan da Aigis, fırtınanın belirtisi. O elektrikli ışık, yani direğin tepesindeki ışık da fırtınada yolculuk eden denizcilere tanrı tarafından korunduklarını bildirir. Bizim denizciler de bunu uğurlu sayarlar, hemen şükranla kelimei şahadet getirirler, işte tanrı kendisine sadık olanları, nurdan bir tuğ salarak direğin tepesine, koruyacağını haber verir. Akhilleus’un on iki gün'çekilmesi, iki kral yahut sultan arasındaki aralıktır. Bu aralık on bir on iki gün olurdu çoğu zaman. Yani kamerî sene ile şemsî sene arasındaki gün farkı ki düzine oradan gelir. Bu iş «muharrem ul haram» ile, yani o günlerde oruç tutulur, eğlenilmez falan filan. Aynı zamanda paskalya ile ilişkisi vardır. Paskalyadan önce perhiz edilir, sonra İsa dirilince, ki Adonis’in dirilmesidir, kış tesaviülleyl u venneharmda yumurta yenilir. O yumurta dünya yumurtasıdır, hani Zeus Leda ile (ki tanrıça Leto’dur) çiftleşir de yumurta doğurur. Helene çıkar. Efsane Kybele’den alınmadır (Anadolu Tanrılarında bahsedilecek). 

Neyse vaz geç! Bana amma da yazdırdınız yahu! Şimdi okuyun öyleyse! Yazmak okumaktan güçtür, asıl siz benim canıma okudunuz. Merhaba. Ne diyorduk?


Halikarnas Balıkçısı - Düşün Yazıları
Azra Erhat
(*) Leuke Adası, Karadeniz'in Tuna Deltası açıklarında yer alan Romanya'ya bağlı Yılan Adası'dır. Leuke "Beyaz Kavak" demektir.
(13) Odysseia (XIX. 172-180) Altı çizili sözler şöyle anlaşılmalıdır: Minos dokuz yılda bir tanrı Zeus’un danışmanı oluyor, yani krallara krallık veren tanrı ile dokuz yılda bir görüşüp egemenliğinin sürmesini sağlıyor. Bizim «danışman» olarak çevirimiz «oarisess» sözcüğünü G. Murray doğru olarak «Zeus ile alış verişi, temasları vardı» diye çevirmiş, egemenliğinin dokuz yaşında başlamış olduğu yanlışını yapmış olması ise şaşılacak şeydir. H. B., ise yanlışını bulmuş ve çıkarmıştır, Homeros metnini anlayıp doğru yorumladığını gösterir.
(14) H. B.’nın burada, Tantalos’a neden İzmirli dediği anlaşılmaz. Tantalos Sipylos, yani Manisa dağının ve eteğindeki Magnesia'nın kralı olarak bilinir, İonya’lı değil, Lydia’lıdır. İzmirli demesi genelleme olsa gerek, çünkü başka yazılarında Tantalos ve Pelops'un asıl kaynağını kesinlikle belirtir.
(17) Allain dediği, o sıralarda Türkiye’deki tarikatlar üzerinde araştırmalar yapmak için Türkiye’ye gelmiş olan Fransız yazan Allain Gehrbrand’dır.
(18) Akhilleus’un klasik sonrası zamanlarda yapılan etimolojisine göre bu ad A-keilos’tan gelmedir ve dudaksız anlamına gelir. Oysa bu açıklama uydurmadır, sözcüklerin hepsinde Akhilleus’un etimolojisinin bilinmediği kayd edilir. H.B., kendisinin de uydurma dediği bu efsaneyi nerden naklediyor? G. Murray’den olmasa gerek.

(19) Böyle bir olgu İlyada’da kesinlikle yoktur, Akhilleus Myrmidon ordusunun başındadır ve bu ordu öbür Akha komutanlarından epey ayrılmaktadır, hatta Troya önündeki Akha’lar kampında uzak bir yerde yer almış bulunmaktadır. Tabii İlyada’ya göre, ne var ki H.B., burada söylediklerini İlyada’dan başka kaynaklara dayanarak söylüyor. Bu kaynakları ne yazık ki yeterince bildirmiyor.



**

Ağilefs'e gelirsek:

Bu durumda ne Akilleus'tir, ne de Fransızca okunuşundan aldığımız Aşil'dir.
Bizim de "Ağilefs" dememiz gerekmiyor mu?
Yani Ağ/Ak İl
SB.





6 Mayıs 2017 Cumartesi

Atadamlar Barbar mı? / Are the Centaurs Barbarian?





At Adam (Kentaur) Chiron tarafından Eğitilen Achilles (Aşil)
Herculaneum Basilikasından Fresk - MS 50
Ulusal Arkeoloji Müzesi - Naples


Demek Aşil, "medeniyetten yoksun", "vahşi", "ürkütücü" ve "aşağı ırk" olan barbarlardan "eğitim" aldı! Üstelik sadece Aşil (Peleus'un oğlu) de değil; 

* Troya'da savaşan Ajax (Telamon'un oğlu; annesi Truvalı Priam'ın kızkardeşi olan Teucer ile yarı kardeş), 
* Bir zamanlar Pelasgların yerlisi olduğu Aegina'nın Kralı Aeacus'un (aynı zamanda Ajax ile Aşil'in dedesi) oğulları Telamon (Priam'ın kızkardeşi ile evlenen) ve Peleus,
* Apollo'nun oğlu, tıp tanrısı Asklepion, 
* Bilgeliği temsil eden Altın Post'un peşinde giden Argonotlardan Jason, 
* Gorgolardan (ki Korku kelimesidir) Medusa'nın kafasını kesen Perseus, 
* Apollo'nun oğlu, kültürel buluşların kahramanı Aristaeus,
* Bilgimiş ile eşleşen ve de İskitlerin atası olarak kabul edilen Herkül,
* Anadolu'nun yerlisi olan (ve Sabazios'tan türeyen) Dionysos


Bunların hepsi "medeniyetsiz bir barbar" dan eğitim aldı, öyle mi?
Hepimiz aldatıldık!.. Kentaurlar uygardı, barbar değildi, yoksa her konuda eğitim verebilir miydi? Atı ile bütünleşmiş olan İskitler/Sakalar, atının üzerinde uyur, yer, savaşır ve yaşardı. Görmediğin, ama duyduğun bu hikayeleri, bir şekilde hayalinde canlandırırdın; At Adamlar/Kentaurlar ;) ... Hatta İskit Türkleri Atina'da "Polis"lik görevi yapmıştır. 




*



photo above:
"The Education" of Achilles by Centaur Chiron 
From the basilica in Herculaneum. 50 AD
National Archaeological Museum, Naples


Achilles Educated by "uncivilized", "non-higher-race", "scary", "barbarian" Centaur! And not only Achilles, but also; god of medicine Asclepius, Ajax of Troy, Jason from the Argonauts, Perseus who beheaded Medusa, Aristaeus the culture hero, king Aeacus sons Telamon and Peleus, Heracles and even Dionysos...


How so? You can not be educated by uncivilized barbarian...
We all are been fooled!..Centaurs were civilized, higher-race, non barbarian...Centaurs are the Scythian Turks, who lived, fight, eat and sleeps on horse, "intergrated with his horse"....And they worked as "policeman" in Athens... Which is converted to Gendarme in later times.... And Gendarme is not French, but Turkish, written in the 6th-8th c Orkhun monument as "Yandar". Yandar-Candar-Kentar/Centar (Centaur)= Jandar (Gendar+me)...And when the Orkhun monuments were erected, there was no French nation!... Something that you don't see, but just hearing the description, you can only imagine what it look like; Horseman/Centaurs.. ;)





ETRUSCAN 6th c BC - CİMMERİAN/SCYTHİAN 7th c BC - PİCTİSH 7th c AD
Etrüsk MÖ 6.yy - Tarquina (Tarkan, Tr.etym.)
Frigya'da Kimmerlerin varlığı






K/Centaur - Gentaur - Gandar - Yandar - Candar - Jandarma
K/Cassites - a non-Indo-European/Iranian, A Turanian/Turk


"The centaur with small wings growing out of the small of his back is galloping to r.and is about to shoot an arrow from a bow; his quiver is on his back and over his equine body he wears the skin of a wild animal, probably a panther, fastened at his waist. On the r. is a date tree, and under him three flowers."

"Cassite period 1350 BC"
"This seems to be a characteristic feature of the seals of Cassite period"
"It was originated by the Cassites, they knew the centaur as early as 1350 BC.

[from the book: Centaurs in ancient art, the archaic period by Baur, Paul V.C.-1912]












Fransızlara bizden geçmiştir, Fransızlardan bize değil!


Atıyla bütünleşip Yandar olan Türk = K/Centaur




What did you think, "Greek Myth"? No my friend, it is not "Greek" of origin...The Greeks borrowed many thinks...









23 Aralık 2015 Çarşamba

At Adam Kentaur - Amazon Gorgo Medusa



Kentaur / Centaur "At Adam" ve "At Adam" olarak betimlenen Medusa






Sentorlar ,Yunan mitolojisinde kısmen insan ve kısmen at görünümlü yaratıklardır.


Sentor efsanesi at sırtında savaşa giden savaşçılardan gelmektedir. Sentorun sureti görenlere çok farklı ve ürkütücü gelmektedir. İnkalar'ın, Pizarro ve adamları 1533 'de at üstünde geldiklerinde yanılmış olmaları muhtemeldir. Çünkü inandıkları at ve insan birleşimi canlının gerçek olduğu fikri onları o sırada çok korkutmuştur. Sentorların varolup olmadığı ile ilgili tartışmalarda varlığı yönündeki en önemli kanıt yine Yunan kaynaklarından gelmektedir.


Sentorların; Türkler olduğu konusunda bir dizi araştırmalar yapılmıştır. Mitolojik efsanelerin anlatıldığı dönemde atın evcilleştirilmesi ve hakimiyeti konusunda Orta Asya halkları oldukça üstünlerdi, Türklerin Orta Asya'dan Batı'ya gerçekleştirdikleri seferlerde bu yakıştırmalara haiz olmuşlardır. Türklerin olağanüstü at binme yeteneklerinin yanında at binerken kılıç kullanma, isabetli ok atma yetenekleri bunun sebeplerindendir. Atın hızlı hareketi sırasında at kafasını mümkün olduğunca öne eğer, uzaktan sadece atın bacakları ve üzerinde savaşan er görünürdü. Bu da mitolojide sentorların doğuşunda etken olmuştu, Yunan mitolojisinde sentorlar savaşçı, savaş yetenekleri gelişmiş, güçlü yaratıklar olarak tasvir edilmiştir.


Sentorler arasında en ünlüleri Nessos, Hiron, Folos, Evritiyon'dır. Hepsi Herakles/Herkül hikâyelerinde geçmektedir.


İskitler - Prof.Dr.İlhami Durmuş






Eski Pers efsanlerinde : İran bölgesinde Mezopotamya'dan bir lider Takma Urupi (Takma/Tana/Nimrod) ve eşi Eneth (ya da Nana). İskitler ve Mezopotamyalılar arasında Eneth bereketin, suyun, nehirlerin tanrıçasının, Takma Urupi (Nimrod) ile 3 oğlu vardır ; Tura, Sin ve İredj. İlk ikisi üçüncü oğula karşın İran bölgesini aldı. Tura Turanlıların atası, yani İskitlerin ve Hunların. Nimrod Ortadoğu'da farklı isimlerle anılmıştır ve Turanlı İskitlerin arasında sembolü Sagittarius ve Orion'dur.


Centaurlar özellikle savaşla ilgili efsanelerde anılmıştır Mezopotamyalılar Centaur'u Sagittarius yay takımyıldızı olarak kabul ederler ve iki kafalı olarak betimlerler. İnsan başı öne bakar, diğer başı hayvandır ve arkaya bakar. Hayvan başı daha sonra uçuşan bir pelerin gibi çizilir. İskitlerin çok iyi ata binmesi ve yetenekli okçu olması, Hellenleri korkutmuştur. Bu korkunun verdiği ilham ile efsanelerine ürkütücü Atadam olarak girmiştir.


The Legend of the Wonderous Hind
Fred Hámori




Tura becomes the ancestor of the Turanians, that is Scythians and Huns. Nimrod was known by several names in the Near East and was symbolized by the constellations Sagittarius and Orion amongst the Turanian/Scythian nations. When the Greeks first saw the Scythians they believed the horse and rider to be one, giving rise to imaginative and fear-inspired tales of the war-like centaur.






Sagittarius, bir erkek vücudunun belden üst kısmıyla bir atın birleşimini temsil eder. Ayrıca bu takımyıldızının Argonaunt’lara yolculukları sırasında rehberlik etmesi için gökyüzüne yerleştirildiğine inanılır. Arganauntlardan Jason'ı bir Kentaur yetiştirir. Karadeniz'den Kafkaslara geldiklerinde , o dönem orada İskitler yaşar ve demircilik vardır. Altınpost Sumer geleneğidir, gücü ve bilgiyi temsil eder. Hatta icatları ve demirciliğiyle Pelasglı Hephaistos bile Türk'ü temsil eder. Aslında, Bilgeliğin "Batılılar" tarafından "Doğulular"dan çalınması işlenir. İnsanı yaratan, bilgeyi getiren Prometheus bile buradaki dağlara hapsedilmiştir.



Prometheus and the First Man.
Pietro Stagi (active ca. 1783—1793) 
after a model by Simon Louis Boiseau.
Saint Petersburg, The State Hermitage Museum







Forlong'da, Kentaur "Gan (MAN)" + "Tor (TUR)" dan oluştuğunu ve büyük bir ihtimalle Turan dilinde Adam/Er + Canavar/Yaratık anlamına geldiğini söyler.  "MAN"-Teoman / Tuman ; "TUR" Türk'ün kökenindeki gibi....


KENTAUR:
Avery ancient word, probably Turanian, from Gan "man" and Tor "beast", as in Finnic and in Akkadian speech, according to Colonel Conder. The Kentaur was akin to the Gandharva (see that heading) and was the offspring of Ixion (the sun) and tje cloud. They were armed with bows, having a horse's body (if a Hippo Kentaur) or that of an ass (if an Ono Kentaur) with the head ,arms, and trunk, of a man in front. The most famous Kentaur was Kheiron. Nessus a Kentaur was slain by the sun (see Herakles) and in mythology they seem clearly to represent clouds.

Forlong - Faits of Man




Forlong'dan yola çıkarak bizim tarafla birleştirebilecek miyim? Bakalım...


Gan+Tur - Can+Tur - Kan+Tur - Ken+Taur
Gandharva - Gandarma
Yargan - Yandar - Candar - Jandar (ma) 




Eski Türkler, kamu düzen ve güvenliğini ulusal savunma ile birlikte yürütmüşlerdir....  Kolluk tarihimizle ilgili olarak en eski yazılı belge Göktürklere ait Tonyukuk Kitabesi’dir.... 

“Tonyukuk Kitabesi”nin kuzey yüzü ikinci taşında, Subaşı (Sü başı) unvanlı İnel Kağan’dan açıkça bahsedilmektedir. Tonyukuk Kitabesi’nin milattan sonra 727 tarihinde dikildiği (Taşağıl, 1995:1) söylense de, bazı kaynaklar bu tarihi 720 olarak kabul eder (Sümer, 1972:17). Su, asker ve komutan manasındadır. Subaşı, Devlet adına kamu düzenini sağlamakla görevli büyük komutan anlamına gelmektedir. Türklerin güvenliğin sağlanmasına verdiği önem yanında, bu görevi askerî yapıda güçlü bir teşkilata vermesi ve bu teşkilatı savaş dönemlerinde de kullanmasının mantıklı bir tecrübeye dayandığı anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, subaşıların icra ettiği görevlerin, günümüzün jandarma görevleriyle bire bir örtüştüğü görülür. Bu nedenle Türklerde kolluk tarihini subaşılardan, bir başka deyişle, jandarmalardan başlatmak ve İnel Kağan’ın, bilinen en eski kolluk amiri olduğunu kabul etmek yanlış olmayacaktır. 

Subaşı teriminin askerî statülü kolluğun temelini teşkil etmesi yanında bazı yazarlar, Orhun Kitabelerinde geçen “yargan”ları da bugünkü anlamda jandarma olarak kabul etmektedirler (Kayalıbalı ve Arslanoğlu, 1973:1479). Göktürk Devleti’nde, emniyet ve âsâyişi sağlayan ve “Yargan” olarak isimlendirilen askerî bir kuvvetin olduğu, yine Bilge Kagan tarafından yazdırılan, Göktürk Yazıtlarında görülmektedir (Arıs, 2007:274). Kitabelerden Kül Tigin Yazıtı 732 yılında, Bilge Kağan Yazıtı ise 735 yılında yazılmıştır (Ergin, 2002: XVI-XXII). Yazıtlarda Eski Türklerde jandarma teriminin karşılığı olarak “Yarkan” (Yargan) terimi kullanılmıştır. Yarkan sözcüğü, Moğolcada “Daruga” kelimesinin karşılığıdır. Her iki sözcük de Uygur metinlerinde kolluk görevlileri manasında kullanılmıştır. Bu sözcüğün Altınordu Devleti’nin yanı sıra,  Orta Asya ve Azerbaycan’da da kullanıldığı bilinmektedir.

“Jandarma” teriminin kökeni konusu incelenirken, Selçuklu Devleti’nden başlayarak, Anadolu Selçuklu Devleti, Anadolu Beylikleri ve Memluk Devleti’ne giden bir dönemde “Candar” terimi ve kuruluşunun incelenmesi de gerekmektedir. Dünyada, jandarma kelimesinin eski Fransızcada kullanılan “gens d’armes=silâhlı adamlar” kelimesinden geldiği söylenmekte ve askerî niteliği olan güvenlik kuvveti anlamında kullanılmaktadır (Dünya Jandarmaları, 2012:III). 

Ancak, genel kabul gören bu görüşe karşılık, bu terimin “candar” ismiyle daha öncesinde var olduğu görülmektedir. Orta Çağda kurulmuş Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Karahanlılar, Gazneliler, Harizmşahlar, Eyyubiler ve Memluk devletleri gibi Türk-İslam devletlerinde “candar” tabir olunan kuvvetler vardı. Candarlık en yüksek devlet memuriyetlerinden birisiydi. Seferde muhafız alayının önünde yürürlerdi. Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra Kastamonu ve çevresinde Şemseddin Candar tarafından kurulan ve 1461 yılına kadar varlığını sürdüren beyliğin ismi de Candaroğulları’dır. İslam Ansiklopedisine göre candar, Türkçe, Farsça ve Arapçada koruma ve muhafızlık hizmetlerini yerine getiren silâhlı asker manasındadır (1963:24). Büyük Selçuklu Devleti’nde candarlar hükümdarın ve sarayın muhafazasından sorumlu olarak hükümdarın emirlerini yerine getirirlerdi. Bunlar genellikle Türk çocukları arasından alınıp, özel olarak yetiştirilen bir kuvvetti (Uzunçarşılı, 1941: 35-37). Bunların başındaki kişiye Emir-i Candar denilirdi.  Emir-i Candar sultanın silâhını taşıyan ve onu koruyan kişiydi (Akgündüz, 2001:168)

Anadolu Selçuklularında ve beyliklerinde de devam eden bu sistemde, candarların bir kısmı divan muhafızı olarak istihdam edilirler ve harp esnasında hükümdarı korurlardı. Memluklu Devletinde de aynı sistem kullanılmakla birlikte, candarların mülkî ve adlî görevleri daha da artırılmış ve bunlara suçluları yakalama, tevkif, cezaevi koruması, kanunların yerine getirilmesi gibi ilâve görevler verilmiştir. Candar sisteminin daha sonra bazı Kuzey Afrika Devletlerinde “Bani Marin” ismi ile devam ettiği görülmektedir (İslam Ansiklopedisi, 1963:24). Osmanlı döneminde ise candarların görevini  çavuş ve bostancı diye isimlendirilen birimlerin aldığı görülmektedir.

Fransa’da “Jandarma” 1791 yılına kadar “candar” teşkilatında olduğu gibi saray muhafızlarının ismi idi. Fransa’da ilk “Maraşose” (Yol Güvenlik) bölükleri, Osmanlılardaki “Derbent” ve “Belderen” teşkilatlarına benzer bir şekilde 1501 yılında kurulmuştur. Fransızca “mare’chausse’e”, jandarma anlamına gelmektedir. Hollanda dilinde aynı kelime “mareşose” olarak isimlendirilir (www.fransizcasözlük.net/marechaussee.htm, Erişim Tarihi: 05 Mart 2013). Şose kelimesi Türkçede de “yol” anlamındadır ve Fransa’da oluşturulan bu birimin kuruluş anındaki görevi, yollarda emniyetin sağlanması olmuştur. Hollanda’da 1814 yılında benzer şekilde kurulan teşkilatın ismi, 1791-1814 yılları arasında devam eden Fransız işgalinden dolayı, bir tepki olarak jandarma yerine “Mareşose” olarak isimlendirilmiştir (Dünya Jandarmaları, 2012:6-1). Bugün Hollanda jandarması hâla “Maraşose” ismini kullanmaktadır.

1769 yılında kapsamlı bir değişiklikle, bugünkü jandarmanın temellerini oluşturan teşkilatlanmaya geçilmiş, 1791 tarihinde ise “Maraşose” ismi, “Gendarmerie Nationale” (Milli Jandarma) olarak değiştirilmiştir. “Maraşose” isminin o güne kadar saray muhafızları olan “Jandarma” olarak değiştirilmesindeki asıl neden, Fransız halkı nazarında “jandarma” isminin o dönemde itibarının fazla olmasından ve güveni çağrıştırmasından dolayıdır. 

18. yüzyılın sonlarına doğru, Fransa’da şehirlerde polis görev yapıyordu fakat kırsal alanda bir güvenlik boşluğu vardı. Bu güvenlik boşluğu Fransa’nın güçlenmesinin önündeki en büyük engellerden birisiydi. Maréchaussée teşkilatı başta artan rüşvet olayları sebebiyle halkın gözünde itibarını ve saygınlığını yitirmişti (Clive, 1999:16-21). Bu kuruluşun daha etkin hâle getirilmesi için bazı değişiklikler yapıldı. Teşkilatın kıyafetleri değiştirilerek diğer askerlerden ayrıldı ve en az dört yıl askerlik tecrübesi olanlar bu teşkilata alındı. Ayrıca, güvenliği sağlama, sevk, koruma gibi görevler verildi, diğer yandan tutuklama gibi ilâve yetkiler tanındı. Napolyon Bonapart iktidara geldiğinde ilk işlerinden birisi güvenlik güçlerini daha da kuvvetlendirmek oldu. O tarihte kralı korumakla görevli özel bir birim olan jandarmaların halk nezdinde itibarı yüksekti ve yıpranmamış bir teşkilattı. Napolyon tereddüt etmeden, kısa ve kesin bir hamle ile yıpranmış olan Maréchaussée ismini “Jandarma” olarak değiştirdi. 





detaylı:

GÜVENLİĞİN SAĞLANMASINDA BİR KOLLUK KUVVETİ OLAN JANDARMANIN GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ROLÜ VE DÜNYADAKİ KONUMU - PDF
Dr.Tuğg.Güray ALPAR / J.Gn.K.lığı, Genel Plan ve Prensipler Başkanı




Yani özetle "tereciye tere satılmış"tır.
Gendarmes - Silahlı adamlar
Yandar - Candar - Jandar (ma: aslında olumsuzluk ekidir!)

Fransızca'dan bize geçmişmiş efendim, 
Orhun Anıtları Napolyon'dan önce miydi, sonra mıydı?..
"Jandarma" kelimesi Fransızlardan bize değil, bizden Fransızlara geçmiştir.
Hatta İskit Türkleri Atina'da "Polis"lik görevi yapmıştır.
İskit Türkleri Atıyla bir bütün olarak görüldüğünden Kentaur-Centaur, 
yani yukarıda da değinildiği gibi At Adam olarak düşünülmüş ve efsanelere konu olmuştur.
Ve At Adamlar Zeus tarafından Dionysos'u korumakla görevlendirilmiştir. Bunun yanında Kheiron adlı Kentaur 
Doğu'nun bilgeliğini simgeleyen Altınpost'un  peşinde koşan Argonotlu Jason'u, 
Bilgimış ve Köroğlu ile de eşleşen ve de İskitlerin Atası olarak gösterilen Herkül'ü, 
Anadolulu olan Kurt lakaplı Apollo'nun oğlu Asklepion'u eğitip büyütmüştür. 
Peki Asklepion şifacı olmayı nereden öğrendi? 
Tabii ki İskit Kam'larından, Otacılarımızdan...


İskitlerin savaşçı ruhlarına uygun At Adamlar vahşi olarak anılmış ve olumsuz efsaneler de yazılmıştır.
Ayrıca İskit Türkleri Hem Perslerde, hem Hellenlerde, hem de Romalılar'da Paralı Askerlik yapmışlardır. Hatta Romalıların  Zeugma-Gaziantep merkezli Lejyonu "Scythica IV" MÖ 42'de Marcus Antonius tarafından kurulmuştur.
Yani Türkler hep Asker olmuş, Kurtuluş Savaşı dışında hep başkaları için savaşmış!
Bundan böyle kendimiz için savaşırız, başkaları için değil!


İSKİT - POLİS - AT ADAM - YANDAR - CANDAR - GHANDARMA- JANDARMA
NASIL AMA ;)




Scythian bowmen were the gendarmes of Athens.
İskit okçuları Atina'nın jandarmalarıydı...


*


Gelelim Gorgo Medusa'ya...



Firdevsi Şehname adlı eserinde büyük dedemiz Alper Tonga'nın hükümdarlığındaki devletten Turan, Kuşan Sanatı adlı eserde ise Orta Asya Saka'larından Kahraman Tur'alar diye söz eder.

Grjimaylo, eski zamanlarda Güney Sibirya'da yaşayan Tur'alar hakkında şöyle der: "Tur'alar, genellikle orta boylu, sağlam bünyeli ve güçlüdürler. Yüzleri uzun ve beyaz, saçları sarışın; burunları uzun ve düzdür. Burun yapıları genellikle kavislidir ve gözleri mavidir."

Uygurlar
Turgun Almas









Gorgo'ları da doğuran Keto'dur
ünü büyük Okeanos'un ötesinde
geceyle gündüzün sınırlarında otururlar
ince sesli Batı kızlarının yurdunda;
Sthenno, Euryale ve bahtsız Medusa;
Medusa ölümlüydü, oysaki kızkardeşi
ne ölüm bileceklerdi, ne ihtiyarlık
Buna karşılık yalnız Medusa girdi
masmavi yeleli tanrının koynuna
Bahar çiçekleriyle dolu taze çimenlerde.

Hesiodos (Theog.274)
(Euryale-Er+yale?!)



Ejderha kanatlı Gorgo'lar,
o insanları korkudan korkuya salan
görenlerin soluğunu kesen Gorgo'lar

Aiskhylos (Prom.800)


Perseus Gorgon Medusa'nın kafasını keserken
MÖ.7.yy Boeotia
Semender'in neden orada olduğunu açıklayamıyorlar....



"Perseus slays Gorgon Medusa, from a relief-decorated amphora from Boeotia, early seventh century BC. He turns his face aside to avoid being turned to stone. Over his shoulder he carries the scabbard for his sword and the leather pouch. He wears the cap of Hades and the magical sandals. Medusa does not yet have the form typical later of a woman with a Gorgon’s head, but is represented as a skull-faced woman with a mare’s body attached at the waist. Mysterious plants frame the scene. No one has explained the salamander near Medusa’s back. "

Perseus and Gorgon Medusa
7th c BC. Boeotia - Musée du Louvre, Paris














Gorgo - Qorqu - Qorgu - Gorqu - Korku 
Azerbaycan Türkçesi : qorxu
Kırım Tatar Türkçesi : qorqu 
Türkmenistan Türkçesi: gorky 
Uygur Türkçesi: k̡ork̡ux 
GORGO TÜRKÇEDİR

Gorgu=Gorku=Qorgu=Korku in different Turkish dialect
Fear in English

"Gorgo.Gorgons : In the Odyssey only one Gorgo is named, as a frightful phantom in Hades. She is one eyed - darkness with the shining moon. (The name is perhaps Turanian-Turkish gorgo "fear", which she typifies: ED.) Hesiod mentions three Gorgons, of whom two were immortal and terrifying - namely Stheno "strong" and Eur-uale "far howling" ; while the third was mortal and called Medousa or "mad" fear. Medousa consorted with Poseidon in a temple of Athene 
(Fear, Ocean, and the Dawn) and Athene being 
enraged, decreed that whoever should look on this maddened Gorgon should be turned to stone by fear. Hence Perseus, the sun, slew her without seeing her- cutting off her head. In the earliest representations she has a, round face and protruded tongue. The Gorgonian head appears on Etruskan and Greek shields, 
intended to frighten the foe, and is worn also by Athene." 
says Forlong - Faiths of Man II









Gorgo'lar Amazonlar gibi savaşçı bir soy, Atlant'lara (Atlantis) yakın bir uzak ülkede oturur. Amazonlar kraliçeleri Myrina'nın yönetimi altında Atlant'ları yendikten sonra, bunlar Amazonları Gorgolara saldırmaya itmiş. Gorgolar yenildikleri halde, kısa zamanda davranabilmişler, ama sonra Perseus ve Herakles eliyle alt edilmişler. [Sicilyalı Diodoros (Azra Erat-Mitoloji Sözlüğü)]




"Koruyucu zırh olarak büyük yılan derilerini kullanırlar", tıpkı At-Medusa'nın bedeninin pullu olması gibi, ve belkide bu yüzden saçları yılan .... Hava şartlarından dolayı değişen kıyafetleri; Kürk, Deri, Pantalon ile çizme  ve zaman zaman elbise, etek. Onlar kendilerine "Oerpata", yani Er öldüren derken, "Amazon" adını Hellenler vermiştir. Onlar İskit, Sarmat ve Kimmerlerin karışımından doğan ve "Kadın"lardan oluşan bir topluluktur ve bizdendir. 





Diodorus'tan:

Söylendiğine göre, Amazonların kraliçesi Myrina otuzbin piyade ile üçbin süvariyi ordusu için toplamış, gerçi savaşlarında süvari kullanmaları alışılmadık bir tercih. Koruyucu zırh olarak büyük yılan derilerini kullanırlar, Libya'da inanılmaz boyutta bu tür hayvanlar var. Saldırma amaçlı silah olarakta, kılıç ile mızraklar, aynı zamanda ok ve yay kullanırlar. Sadece düşmanla yüzyüze geldiğinde değil, aynı zamanda uçuş halinde iken geriye dönüp takipçilerini tam hedeften vurabiliyor.


Atlantislilerin arazilerine girdikten sonra, Cerne olarak adlandırılan kentin sakinleri ile meydan savaşında yendiler ve duvarlarından içeri girerek kenti ele geçirdiler. Komşu halklara korku saldılar, vahşi olan esirleri, gençten yaşlıya kılıçtan geçirdiler, çocukları ve kadınları köle olarak sattılar ve şehri yerle bir ettiler. (Cerne, sütunları olmayan bir ada! "Cerne an island without the pillars"-SB)


Cerne sakinlerinin başına gelen bu korkunç kader, onların diğer komşu/arkadaş kabileleri arasında duyuldu. Bu Atlantislilerin terör ile vurulduğunu gösteriyordu. Şehirlerini teslim etmek istediler ve teslimyet şartlarını komutanlarına ilettiler, ne olursa olsun yapacaklarını söylediler. Ve Kraliçe Myrina Atlantisliler için onurlu bir davranış sergilecek, her ikisi arasında dostluk kuracak, yerle bir olmuş şehrin adını taşıyacak yeni bir şehir kuracak, esir aldığı yerlileri yerleştirecekti.


Atlantisliler bunun üzerine ona muhteşem hediyeler takdim etti, kamu kararnamesiyle onu onurlandırdılar. Kraliçe Myrina'da onların nezaketini kabul ederek bu millete iyilikte bulunacağına söz verdi.


Yerliler sık sık Gorgonlar tarafından uyarılıyordu, öyle adlandırmışlar, sınırlarına yakın ikamet edenler, pusuya yatıp onları yaralıyordu. Atlantisliler  Myrina'ya Gorgonların arazilerini işgal etmesini istedi. Ama Gorgonlar onlara karşı güçlerini toplayınca, zorlu bir savaş meydanında, Amazonlar üstünlük kazandı, rakiplerinin çoğunu öldürmüştü, çok az da, üçbin kadar, esir almıştı. Ve geri kalanıda ağaçlık bölgelere kaçmıştı. Tüm bu ırkı yok etmek arzusuyla Myrina ormanı ateşe verdi. Ama bunda başarılı olmadığını öğrendiğinde ülkesinin sınırlarında emekliye ayrıldı.


Kalan Amazonlar, gece nöbetlerindeki rahatlıktan dolayı, esir aldıkları kadınlar tarafından saldırıya uğradı. Kılıçlarını onlar üzerinde hakimiyet kuranlara savurdular, birçoğunu öldürdüler. Bununla birlikte, gelen takviye ile cesurca savaşan mahkumlar kıyıma maaruz kaldı.


Myrina düşen yoldaşlarına üç odun yığınları üzerinde bir cenaze düzenledi. Mezarları üç büyük yığın olarak kaldırıldı, ve bugüne kadar burası "Amazon Kurganları" olarak anıldı.


Gorgonların içindeki güç sonraki zamanlarda tekrar büyüdü, ama Medusa onların kraliçesi iken,  ikinci kez Zeus'un oğlu Perseus tarafından bastırıldılar. Herkül, batıya gidip Libya'ya sütunlarını diktiğinde, insanoğlunun kadınların egemenliği altında olmasını kaldıramaz, ve bir hayırsever olarak, engellemek için ne gerekiyorsa yapar, sonunda da Gorgon ile Amazon ırkının tamamını yok eder. Bize anlatılan hikayede, şehir bir deprem ile gözden kaybolur, parçalarıda okyanusta yatar.


Myrina'ya gelince, hayat devam eder, Libya'dan Mısır'a geçer, dönemin kralı İsis'in oğlu Horus ile dostluk antlaşması yapar. Sonra, Araplarla savaşır, birçoğunu öldürür ve Suriye'ye geçer. Kilikyalılar hediyelerle onu karşılar ve  ona itaat edeceklerini söylerler. Kilikyalılar kendi özgür idareleri ile Myrina'ya bağlanınca, onları serbest bırakır, o gündür bu gündür Kilikyalılara "Özgür Kilikyalılar" denir.


Myrina, Toros bölgesindeki, Büyük Frigya'dan Akdeniz'e kadar olan bölge halkının soyundan gelen olağanüstü cesur insanları da savaşta fetheder, Kıyılar boyunca uzanan arazileri kazanır, Bergama'dan geçip Ege Denizi'ne dökülen Bakırçay (Caicus)'da sınırlarını sabitler.


Silahla kazandığı topraklarda uygun şehirlerin kurulması için çalışmalara başlar. Bir tanesi onun adını taşır, Mysa bölgesinde (Balıkesir) Myrina. Diğer şehirlerde onun önemli kumandanlarının adını taşır; Pitana, Cyme ve Priene gibi... 


Kurduğu diğer birçok şehirler gibi, deniz kıyısına yerleşmişlerdi. Aynı zamanda adalara yerleştiler ve Midilli'ye (Lesbos) kampanyasına katılan kızkardeşinin adına Mitylene şehrini kurdu. Diğer adalara baskın yaparken fırtınaya yakalanır, Anatanrıçaya güvenliği için dua eder ve ıssız adalardan birine çıkar. Bu adada, rüyalarında gördüğü bir kehanete itaat ederek, kutsal bir sunak yapar ve muhteşem kurbanlar sunar. Adaya Samothrace adını verir, Hellence "Saklı Ada" demektir, gerçi bazı tarihçiler buranın eskiden Samos olarak adlandırıldığını, sonra da buraya gelen Trakyalılar tarafından Samothrace olarak adlandırıldığını söyler. Ancak Amazonlar kıtaya döndüğünde, Anatanrıça'nın memnuniyeti, kuruluşu hakkındaki miti onaylar. Anatanrıça, Corybantes adıyla bilinen oğullarını ve diğer insanları yerleştirir. Ki törelerine göre onların babalarının kim olduğu ifşa edilmez. Adada kurduğu bu gizemli olayı adalılar, kutsal hukukun emrettiği şekilde "kutsallığın hakkı"dan faydalanarak kutlarlar.


Bu zamanlarda, Trakyalıların kralı Lycurgus tarafından sürgün edilen Trakyalı Mopsus tarafından Amazonların ülkesini, sürgün edilmişlerden oluşturduğu ordusuyla işgal eder. Mopsus'la birlikte İskit Sipylus ta vardır, o da Trakya ile sınırı olan İskit'ten sürgün edilmiştir. Bir meydan muharebesi olur, Sipylus ile Mopsus üstünlük kazanır, Amazonların kraliçesi Myrina ile ordusunun büyük bir kısmı kıyımdan geçer. Yıl içerisinde, Trakyalılar savaşlardan galip çıkar ve hayatta kalan Amazonlar sonunda Libya içine kadar çekilir. Libyalı Amazonların hikayesi de, efsane ile ilgili olarak, burada biter. 



Diodorus Sicilus (MÖ.90-MÖ.30) anlattığı yerleri bizzat gezerek yazmıştır. İngilizce'den tarafımdan çevrilmiştir, hatam varsa affola. Arzu eden İngilizcesini okuyabilir. * Ayrıca, Strabon'un 12-13-14 dışı kalan tüm kitapları dahil, diğer antik yazarlarında kitapları ivedikle Türkçeye çevrilmelidir....





...Hatta Amazonlar dahi buraya saldırmak cesaretini bulmuşlar ve söylendiğine göre hem Priamos, hem de Bellerophontes bunlara karşı seferler düzenlemiştir; ve eski kentlerin Amazonlara izafeten isimlendirilmesi bunu doğrular ve Troia ovasında "erkeklerin (Batieia) fakat ölümsüzlerin (çok sıçrayan Myrina'nın mezarı) dedikleri bir tepe vardır. Tarihçilere göre Myrina bir Amazondu ve bunu "çok sıçrayan" lakabından çıkarmaktadırlar. Çünkü söylendiğine göre atlara, hızlı koşmalarından ötürü "iyi sıçrayan" denmekte ve Myrina da arabasının çok hızlı koşturduğu için ona da "çok sıçrayan" denmiştir. Bu durumda Myrina, ismini bu Amazondan almıştır. [Strabon,12:8,6]



...Homeros'un Kyme'den olduğu konusunda uyuşma yoktur, çünkü pek çok kimse ona sahip çıkar. Fakat, kentin adını bir Amazon'dan aldığı konusunda bir uuyuşmaya varılmıştır, tıpkı Myrina'nın adını, Troia ovasından Batieia'nın aşağısında mezarı bulunan Amazondan aldığı gibi; "Ona, ölümlüler Batieia, fakat ölümsüzler yüksek atlayan Myrina'nın mezarı der". [Strabon,13:3,6








Troyalılara haberci geldi yel gibi giden İris,
Kalkanlı Zeus acı haberle göndermişti onu
Toplanıyor Priamos'un kapıları önünde Troyalılar
geliyor bir araya yaşlısı genci,
ayağıtez İris sokulur, seslenir onlara,
Priamos'un oğlu Polites'e benzetir sesini,
Troyalıların gözcüsü olmuştur Polites, güvenip çevikliğine,
ulu Aisyetes'in mezarı bulunan höyüğün tepesinde durmuş,
bekler Akhaların saldıracağı vakti.
İşte ayağıtez İris ona benzeyip der ki:
"Konuşur durursun boyuna, ihtiyar,
ortada sanki barış varmış gibi.
Oysa çetin bir savaş koptu işte.
Bunca savaşlara katılmışım bugüne dek,
hiçbir ordu görmemiştim böyle kalabalık, böyle güçlü.
Kente doğru yürüdükleri zaman ovada,
yapraklar kadar, kumsaldaki çakıllar kadar çok.
İşte sana söylerim, Hektor, yap dediğimi,
Priamos'un geniş ülkesinde yardımcılarımız bir hayli,
çeşitli diller konuşur çeşitli soydan erler,
buyursun erlerine her soyun başındaki adam,
dizsin yurttaşlarını sıra sıra."

Böyle dedi, Hektor da dinledi tanrıçanın sözünü,
dağıttı toplantıyı çabucak, koştular silah başına,
açıldı tekmil kapılar, frıladı ordu,
yayalar atlılar derken, bir gürültü bir uğultu.
Kentin önünde sarp bir tepe var,
çakılır ovanın dörtbir yanından tepeye,
Batieia adını takmıştır ona halk,
ölümsüzlerse yüksek atlayan Myrrhine (Myrina)'ın mezarı der.
Troyalılarla yardımcıları dizilirler orada.
Troyalılara oynak tolgalı büyük Hektor komuta eder,
yanında kalabalık seçkin erler,
kargı atmak için yanıp tutuşurlar.

[Homeros,2:790,815]








Myrian (Aeolis) - Aliağa 
Cyme/Kyme - Aliağa
Pitana/Pitane - Çandarlı
Priene - Güllübahçe - Söke
Mysa - Balıkesir ili - Karasuw (Karasu) ve Assuva'da diğer eski adlarıdır.



* Myrina, Afrodit MÖ.1.yy
* Myrina, MÖ.3.yy - Bergama Müzesi
* Kyme, Genç bir kadın MÖ.1.yy
* Priene, Afrodit MÖ.3.yy-2.yy - İstanbul Arkeoloji Müzesi
* Afganistan, Medusa MS.1.yy-2.yy,gümüş plaka
* Boeotia, Perseus Medusa'nın kafasını keserken MÖ.7.yy : 




Boeotia'nın (kurucu mitolojisindeki adı ile, ki hep yaparlar) yerlisine Minyans denilirdi. Pausanias (Lidyalı olduğu söylenir, coğrafyacı, MS.110-180), Minyaslıların TEOS'u kurduklarından bahseder, aynı zamanda liderlerinin Athamas olduğunu da söyler... ATHAMAS - ATAMIZ, kurucu için güzel bir isim ;) ... Boeotia kralının adı da Erginus'tur (-us eki, eril) ERGİN; kardeşlerinin adı da Arrhon (+) , Azeus (+) , Pyleus ve Stratius (Pausanias'a göre) ve Minyanslılar ile Pelasglar'ın kültürlerini ayırt edememişlerdir, ki onlardan önce orada yaşayan halktır. Pelasglar da Proto-Türkse.... ATAMIZ da çok kolay açıklanır herhalde.






Homer'in "SKAIAN GATE" dediği SAKA KAPISI - TROYA

Aethiopis (MÖ.7.yy)'a göre;  Etiyopyalı kahraman Memnon Antilokhos'u, Achilles'te Memnon'u burada öldürüyor. Patroklos arkasından burada vurulur, sonra da Hektor onu burada öldürür. Achilles'de Hektor'u bu kapıda öldürür ve sonra da Paris'in eliyle ölüm Achilles'i burada bulur.  Ne acıdır ki Memnon, Hektor ve Achilles'i ölümsüz kılan zırhlarını Hephaistos yapmıştır.

Ne kapıymış be...
Acaba Hephaistos malzemeden mi çalmıştı? 










Pictlere gelince....ilk resimde İskit/Kimmer ile İskoçya'daki At-Adam'ın aynı olması....

"The Picts ... came from Thrace....Bede states that the Picts came to Ireland from Scythia....it appears that the Picts were Celto-Scythians...and mixed with Cimbrians...."

Irish Pedigrees; or, The origin and stem of the Irish nation
John O'Hart














Medusa'da bizi "gözleriyle" taşa çevirmiyor muydu? O güzel Masmavi gözleriyle... :)
Yurdumuza Kem gözlerle bakanı Medusa çarpsın!





Buna ek olarak:

Atlantis batınca diğer Amazonlar da yelkenli ile okyanusa açılırlar ve Meksikaya varırlar....

Myrina, Fenike ve Suriye'den sonra Kafkaslara gelir ve ölümüne kadar burada yaşar. Yerleşik duruma geçen Savaşçı-Kadınlarda huzursuzluk başlar, bu düzen onları tiksindirir ve komşularını işgal etmeye başlarlar. Troya Savaşı onlara bu imkanı sunar, huzurzuluklarını burada gidermek için savaşa katılırlar. Lakin Penthesila Aşil tarafından öldürülünce, Amazonlar ikiye bölünür, bir kısmı Kafkaslara geri döner ve Kraliçeleri Myrina'nın da gömülü olduğu adaya yerleşirler. Buraya Faro adını vermişlerdir. Ne teadüftür ki Güney Amerika'daki Amazon Nehri yakınlarında da Faro (Obidos'a yakın-Para, Kuzey Brezilya) adıyla bir yerleşim yeri vardır. Belki de Troya Savaşından sonra ayrılığa düşenlerin bir kısmı deniz yoluyla Brezilya'ya gelmişti.

Bu belki de doğru olmayabilir, ama bilinen birşey var o da, Mısırlı rahiplerin dediğine göre Karialılar gemiyle yola çıkıp yeni kıtaya gelmiş. Amazonlarda Atlantis batınca buralara gelmiş ve erkeklerle barış yaparak aralarına karışmıştır. Tüm bildiğimiz Karialı erkekler ve kadınlar, veya Amazonlar, yüzyıllar sonra Güney Amerika'da, bizim bölgemizde bulunmuştur....

"Aztek kaynaklarına göre yüzlerce Amazon Meksika vadisindeki Anahuac bölgesini istila eder. Bu kadınlar Huaxtec'in doğusudan gelmişlerdir. Doğalarında esirlerin hepsini öldürmek vardır ve silahlarıda yay ve mızraktır. Savaş sırasında liderleri Tlazolteotl adını alır ki bu eski bir Meksika Venüs'üdür. Ayrıca Hecatean adını da kullanır ki bu da eski bir cadı tanrıçasıdır. Tuttuğum notlara göre, bugün varolan, Lago de Titicaca Peru'da (ormanlık adada) Amazonlar Urus diyor, cadının başında ise "cacica" vardır.


Secret Cities of Old South America
Harold T. Wilkins,  (1891-1960)
Atlantis ve Güney Amerika hakkında iddiaları olan İngiliz gazeteci, Cambridge üniversitesinde tarih okumuştur ama sözde tarihçi olarak anılır. Hatta bu kitabının, 1888 de Madame Blavatsky tarafından yazılan "Secret Doctrine (Gizli Öğreti)" den intihal olduğu söylenmiştir. (aklınızda bulunsun istedim)





Yazıyı bitir gari Semra :)
Sevgiler, Saygılar,