20 Mart 2019 Çarşamba

Karjaubay Sarthocaoğlu ve Türk Kurganları




Prof.Dr. Karjaubay Sarthocaoğlu - Қаржаубай САРТҚОЖАҰЛЫ
bir Taşbaba'yla


- Çinliler bu muazzam kültürü kıskanmaktadır. Moğolistan bozkırında birçok yerde araştırmalar yapmakta ve birçok şeyi de saklamaktalar. Japon bilimadamları da gördü ve duydu "Kim bilebilirdi ki Türk dünyası "gündüz kültürünü (?)" getirdiğini" ve şaşırdılar : "Burada Çin kültürüne ait hiç bir iz yok. Yeraltı mozolesi tipik Türklere ait (Mayhan Uul Kurganı). Burada ne Çin ne de Sogdlar var. Ama Çin tesiri de göz ardı edilmemeli.

- Yakınlarda bu tip 10-15 kurgan bulunmuştur. 1300 yıl önce yerli Türkler kağanlarını gömmüş. Bu tip kurganlara "kesene"(mozole) diyoruz. Kağanlarına özel bir saygı ve sevgi gösteriyorlar. Tespit etmek zor ama bu kompleksin Oğuz önderlerine yapıldığını söyleyebiliriz. Kağanın bedeni yakılmış ve külleri ipek bir torbayla tabutun hem başına hem ayak kısmına konulmuş.

- Türkler cenaze törenlerinde yakma kullandı mı? Büyük insanların cesetlerini yakma geleneği Türk dünyasında görülür. Bu Çin yıllıklarında da yazar. Bunun dışında kumaşa sarılmış 6 bayrak direği bulundu. Eski Türklerin 6 kabile ittifakın (hanlığın) bayrağı olabilir. Altı kabile tek Türk kağanlığı altında birleşmiş. Daha sonra bu kavram Kazaklarda "Altı Alaş" adı altında korundu.

- Göktürk kurganındaki Kaplan Türklere mahsustur, Kut sayılır.
- Yazıtlardaki yanlış okumayı bulduk ve düzelttik ; Türkler 50 değil 500 yıl hüküm sürdü. 
- Hun İmparatorluğu - Göktürkler - Kıpçaklar - Kazaklar
- Dünyada 300 milyon Türk var.


Kazak Türkçesi :

«Türki älemi Tañ mäde­nïe­timen swsındap, damıdı» dep biletin qıtaylar bul bağa jetpes dünïege qattı qız­ğanış bildirgenge uqsaydı.

Jañalıqtı, rasında, qıtay ğalımdarı qızğanışpen qabıl­dadı. Sebebi moñğol dalasında Qıtaydıñ birneşe ékspedïcïyası jumıs istep jatır. «Bizge nege bermediñder?» degen renişterin de jasırmadı. Estip, öz közimen körw üşin japon ğalımdarı da kelip ketti. Olar basında «Tañ däwiriniñ dünïesi, türikterde munday bolwı mümkin emes» degen oymen kelipti. Körgen soñ şalqasınan tüsti. «Bul jerde Qıtay mädenïetiniñ qoltañbası joq. Jerastı kesenesin jasaw, jabdıqtaw jumıstarı türkilerdiñ özderine tän. Sırttıñ nemese qıtay, soğdı şeberleriniñ eşbir qatısı joq» dep bağa berdi. Qabırğa swretterinde, ärïne, şığıs öneriniñ stïli saqtalğan. Biraq qıtay mädenïetiniñ äseri barın joqqa şığarwğa bolmaydı.

Bul – bizdiñ arxeologtardıñ asa ülken jeñisi. Aydaladağı awzı-murnı joq belgisiz nısan­nıñ esigin tawıp, işine kirw – adam denesindegi kömeski tamırdı tawıp, operacïya jasawmen birdey, şeberliktiñ jetilgen şıñı. Osıdan 1300 jıl burın bayırğı türikter jerastı nısanın qalay qazıp, onı qaytadan qalay japtı, biz de solay etip qayta aştıq. Nätïjesinde erte orta ğasırda türikterdiñ jasağan jer­astı kesenesiniñ arxïtektwralıq qurılımı, bet-beynesi tolıq saqtalıp qaldı. Biz bul keşendi «kesene» (mavzoley) dep atadıq. Xalıq öziniñ ulı adamına, Elbasına, ult, xalıq, eli üşin eren eñbek siñirgen qayratkerlerine arnap kesene turğızğan. Kesene turğızw arqılı sol adamğa xalıq öziniñ erekşe qurmetin, maxabbatın bildiredi.

Teñdessiz keseneniñ naqtı kimge arnalıp jasalğanı anıqtaldı ma?

– Onı kesip aytw qïın. Oğız kösemderiniñ birine arnalğan keşen ekenin ğana ayta alamız. Kesene işinen kösemniñ tağı men tabıt jäşigin kördik. Qağannıñ mürdesi örtelip, külin jibek dorbağa salıp, tabıttıñ bas jäne ayaq jağına qoyğan eken. Jibek dorbadan jurnaq ta qalmaptı. Bul negizi mürdeni qorlatpaw üşin jasalğan bolwı kerek.

– Mürdeni örtew dästüri türki äleminde de bolğan ba sonda?

– Ulı adamdardıñ mäyitin örtew dästüri burındarı türki äleminde de bolğan. Bul twralı qıtay derekterinde saqtalğan. Onıñ sırtında 6 birdey twdıñ tuğırı, twdıñ ağaş sabı, matasınıñ qaldıqtarı tabılıp otır. Bul 6 dana tw bayırğı türikterdiñ 6 taypalıq odağınıñ (xandıqtıñ) twı bolwı mümkin. Bul twlar 6 taypalıq odaq bir jağadan bas, bir jeñnen qol şığarıp, türik qağanatın ornatwına baylanıstı bolwı mümkin. Keyin bul uğım qazaq xalqınıñ jadında «Altı alaş» degen atawmen saqtalğan.


devamı: History of Kazakhstan
Berkut Nuresil - 5. Mart. 2019
NOT: Ben bu kadarını yapabildim. Birisi Kazak Türkçesinden Türkiye Türkçesine çevirip yayınlarsa (basında, dergide, vs.) güzel olur ve şimdiden teşekkür ederim.



EK: SAKALAR

"Avrupa merkezli araştırmacılar Sakaları (İskitleri) İranlıların atası olarak nitelendiriyor, aslında onlar Türk halklarının atasıdır. Son yıllarda Avrupa merkezli araştırmacıların çalışmalarını inceleyenler, bunların çok fazla hata içerdiğini ve bilimsel dayanağı olmadığını kanıtladı. Tarihsel veriler, destan-efsaneler, etno-kültürel kimlik, arkeolojik ve dil açısından antik dönem Sakaların torunlarının Türkler olduğunu ortaya koymuştur."

Prof.Dr.Karjaubay Sarhocaoğlu


SB.



8 Mart 2019 Cuma

Trak Kralı Rhesos ve Atları





Kuvvetli bir direnişle karşılaşan Akha ordusu Truvalılar tarafından kovalanırken gece çöker ve meydan savaşına ara verilir. Herkes kendi kampına çekilerek nöbet tutmaya başlar. Akha kampında savaşçılar uyurken Aga Memnon'la Menelaus'u uyku tutmamaktadır. Aga Memnon kardeşine diğerlerini alması için gönderirken kendi 'aslan postu'nu sırtına geçirir ve 'yaşlı' Nestor'un çadırına doğru yol alır. 

Nestor çadırına birinin girdiğini duyunca hemen kalkar ve Aga Memnon'un telaşlı olduğunu görür ve sebebini sorar. Aga Memnon endişelidir 'ne olacaktır bu Danaoların durumu? Korkuyordur, ya nöbetçiler uykuya yenik düştüyse?..' 

Nestor cevap verir ona: "Endişelenme, Zeus Eke Tor'un her dediğini yapacak değil ya? Akhilles hele bi çıksın bakalım meydana o zaman görürüz Eke Tor'un becerilerini! Eğer plan yapacaksak diğer önderleri de çağıralım, soralım bakalım bu gece ne yapabiliriz. Gönder kardeşini sözünü dinler hepsi, gelirler hemen çağırınca. Zaten tüm yük senin omuzlarında, zorluklardan kaçar hep, yatar uyur o şimdi."

Aga Memnon ise, "uyanıktı o da, çağırsın diye ötekileri gelirken gönderdim onu. Biz Odysseus'la Diomedes'i uyandıralım." der. Nestor ile Aga Memnon Odysseus'un çadırına giderek önce onu uyandırır, sonra da Diomedes'in çadırına giderler. Diomedes şaşırmıştır gecenin bir vaktinde dolaşan önderleri görünce. Sorar ne olup bittiğini, onlar da anlatır. Diomedes sarınır 'aslan postu'na gider Telamonoğlu Ayas'la Meges'i kaldırır, 'hemen hazırlanın bir şeyler dönüyor' der. 

Hep beraber yola çıkarlar ve tek tek nöbetçileri kontrol ederler. Akha nöbetçileri Truva kampını gözetlemektedir. Nestor savaşçıları uyanık görünce 'tetikte olun güldürmeyelim kendimizi "düşmana" (!) ', diyerek onlara aferin çeker! Bu arada diğerleri gelir nöbetçilerin oraya. Aralarında Nestor'un oğulları da vardır. Toplantıda casus göndermeyi teklif eden Nestor, 'bakalım ne yapıyor bu Truvalılar, anlatsın bize 'gönüllü' giden casusumuz' der.

Diomedes 'gönüllü' olunca onunla gitmek isteyen bir çok önder çıkar, Menelaus da buna dahildir. Ama abisi onun 'gönüllü' olmasını istemez ve Diomedes'in kendisi seçmeli yol arkadaşını, der. Diomedes bu kararı beğenir ve düşünmeye başlar. Bu arada Aga Memnon'un ödü kopar kardeşini seçecek diye! Diomedes Odysseus'u seçer ve her ikisi de hazırlanarak zifiri karanlıkta yola koyulur.

Truva kampında da hareketlilik vardır. Eke Tor bir casus gönderilmesini istemiştir. Akhalar gemilerinin başında mı yoksa kaçtılar mı, diye gözetleneceklerdir. Ayrıca bu görevi yerine getirecek olan kişiyi hediyelere boğacaktır. Hızlı koşmasıyla ünlü olan Dolon gönüllü olur ve 'kurt postu'nu giyerek yola koyulur.

Birbirlerinden habersiz iki taraftan da yola çıkmış olan casuslar zifiri karanlıkta sinsice ilerlerken Odysseus ile Diomedes Dolon'u fark ederek hemen çalıların arkasına saklanırlar. Dolon onları çok geç fark eder ve kaçmaya başlar, ama Diomedes kargısını önündeki yola fırlatınca olduğu yerde donup kalır. Yakalanmıştır. Sorguya çekilir ve Dolon 'hemen çözülür', bir bir anlatır Truva kampında olan biteni. Üstüne bir de yalan söyler, güya Eke Tor onu casusluk yapması için zorlamıştır! Odysseus ile Diomedes her şeyi öğrenmiştir. Dolon'la işleri bittiği için Diomedes onu öldürerek 'kıvrık yayı' dahil silahlarından soyar. (İlyada'da öldürülse de başka bir kaynakta Dolon savaşın son günlerinde Antenor ve Aeneas'la birlikte hareket ederek 'ikinci' kez ihanet eder.)

Trakya kralı Rhesos adamları ve çok değerli atlarıyla daha yeni gelmiştir. Truva kamplarının dışında kalan bir yerde kendi kampını kurmuş ve dinlenmeye çekilmiştir. Odysseus ile Diomedes bu bilgiyi Dolon'dan almıştır ve Truva kampı yerine, daha kolay bir 'av' olarak düşündükleri Trakların kampına yönelmişlerdir.


Odysseus Trak savaşçılarını,  Diomedes Trak Kralı Rhesos'u öldürüken.ve Trak Atları
Amphora MÖ 540 / Getty Müzesi



Önce atları görürler, muhteşemdirler ve onların olmalıdırlar. Uyumakta olan Trak savaşçılarını tek tek sessizce öldürürler. Kralın çadırına geldiklerinde ise artık son darbeyi de vuracaklardır. Diomedes uyuyan kral Rhesos'un bedenine kılıcını saplar. Kralla birlikte toplam 13 kişi öldürmüşlerdir. Diomedes görevinin başarısıyla; Atları alıp gitsin mi yoksa devam mı etsin öldürmeye, soysun mu bu güzel silahları da, diye hayal ederken Athene onu uyarır. Truvalılar farkına varmadan oradan ayrılmaları gerektiğini söyler, çünkü Apollon onların ne yaptığını görmüş ve Trakların danışmanı Hippokoon (İppo=At ; Koon=Kun/Hun)'u uyandırmıştır. Arkasından Truvalılar uyanmış ve hemen Trakların çadırına koşmuştur ama Diomedes ile Odysseus atlarla beraber çoktan kaçmıştır.

Akha kampına geldiklerinde 'yaşlı' Nestor hemen bu muhteşem atları nereden aldıklarını sorar. Çünkü kendisi de 'at yetiştirmektedir' ve bunlar gibisini hayatında hiç görmemiştir....

İlyada; 10



- Atları arabayla değil binerek getirmişlerdir; "bindi atına kamçıyı şaklattı", "atlardan inip yere ayak bastılar". Ama... 'Grekler' atlara MÖ 7.yy'dan sonra binmeye başlamış ve ancak Philip II ve oğlu Büyük İskender ile 'süvari' birlikleri oluşturulmuştur.
- Diomedes evlilik çağına gelmiş olan 'Helena'nın taliplerindendir.
- Hayatında Trak atları gibisini görmeyen 'yaşlı' Nestor, üç nesil eskittin hala danışmanlık yapıyor, bir de üstüne aktif bir şekilde savaşıyorsun. Kaç yaşındasın? :)
- Doğu Türkistan'da Dolan adında bir Türk boyu vardır.
SB





LİGYRON / AKHİLLES - KHEİRON




Thetis oğullarını ateşle vaftiz ederek ölümsüzleştirmektedir, sıra Aşil'e (Akhilles) gelince topuğundan tutar ve ateşe sokar (bazı kaynaklara göre su). Olayı görmesiyle ödü kopan baba Peleus Aşil'i eşinin elinden alır ve Thetis kaçar. Kral Peleus Aşil'in eğitimine önem vermektedir, böylece At-Adam (Kentaur) Kheiron'a teslim eder.

Kheiron Aşil'i aslan yürekleri ve ayı iliği ile besler, avlanmayı, ata binmeyi öğretir. Altı yaşına geldiğinde aslan ve ayılarla güreşir, köpeksiz ve tuzaksız geyik avlar.

Muselerden Kalliope (destan,şiir, şair ilham perisi) Aşil'e şarkı söyleme yeteneğini verir. Hatta İlyada'da kendi kampında phorminx* çalıp türküler çığırırken herkes mest olmuş bir şekilde dinlemektedir.



Kentaur Kheiron çocuk Aşil ile..
Amphora, MÖ 520 / Louvre Müzesi.
Kentaurlar genellikle altı at üstü insan olarak betimlenirken, 
Eğitmen Kheiron'un arka bacakları at, önü ise tamamıyla insandır.




Eğitimi bitince Kheiron doğum adı olan Ligyron (sızlanan, mızmız) yerine artık Aşil demeye başlamıştır.

Ἀχιλλεύς - Achilléfs (Agilefs) - Akhilleus.
Αχιλλεύς Πηλείδης , Αχιλλεύς Αιακίδης
Achilléfs Pileídis , Achilléfs Aiakídis.

Akhilleus adı ne Grekçedir ne de Hint-Avrupa...(-eus eki zaten Anadolu kökenli) 
Adını Kheiron verdiyse...adı neycedir? Ağil...

Kimmer-İskit Türkleri mitolojide Kentaur olarak betimlenmiştir. Bu 'barbar ve medeniyetsizden' o kadar iyi bir eğitim almıştır ki Akhilles tam bir "Kimmer" olup çıkmıştır.

Aşil 9 yaşındayken savaş çığırtkanlığı yapılıyordur. Kehanete göre Aşil savaşa katılmazsa Truva düşmeyecektir. Bu sebeple de annesi onu Scyros'a götürür ve kız kılığına sokarak saklar. Adı da Pyrrha (kızıl) olur. Aradan zaman geçer, Scyros Kralı Lycomedes'in kızı Deidameia'dan oğlu olur, adını Neoptolemus (Pyrrhus) koyarlar...


Türklerde "öd-ot (ateş)" kutsaldır, kötülüklerden korur. Doğumla yapılan ayinlerde ateşe yağ atılır. Aşil'in başına gelen "arınma ayini" de annesi tarafından onu kötülüklerden korumak amacıyla yapılmıştır. Tabi ki mitolojik hikayede "Aşil'i ateşle vaftiz" ettiği anlatılır, ama bunun böyle olmadığını, tıpkı Türklerdeki gibi "yağın" ateşe atıldığını tahmin eder ve 'Greklere' yabancı gelen bir geleneğin kulaktan dolmayla bu şekilde anlatıldığını düşünebiliriz.

SB.

* Phorminx; Lir ailesinden 2-6 telli, yarım ya da orak formlu bir çalgı. Kökeni için Mezopotamya derler.




**

Aşil'in (Ağilefs) ölüsü için savaşan amcaoğlu Ayas (Ajax)
Sağdan 3. Enes/İnees (Aeneas), 4. Pars (Paris), en solda her ne kadar onu "Athene" olarak tanımlasalar da "Seres" yazar.


Halikarnas Balıkçısı'ndan;

Bizim için ve bir yerde Homeros için Akhilleus bir destan kahramanı, epik bir hero’dur. Ama bu saga’nın kaynağı dinseldir. Akhilleus Peloponezlilere göre bir tanrıydı. Homer de aşağı yukarı öyle sayar onu, ama Homer Akhilleus’u yabancı da sayıyor. Akhilleus denizcileri koruyan bir tanrıdır aslında. Çok elektrikli geceler, yani fırtınalardan önceki geceler direklerde bir ışık beliriverir: Latincesi «ignis fatuus»tur, İngilizcesi «will-o-the-whisp», Fransızcası «feu de St- Elme.» Denizciler bu ışığı uğurlu sayarlar. Akhilleus işte bu ışığın ta kendisi bir tanrı sayılırdı. 

Önceleri — yani tanrı Akhilleus — Karadenizliydi. Çünkü Tuna nehrinin Karadeniz’e boşaldığı yerde, uzunca bir ada vardı. (Bak. Kronos’un egemenlik sürdüğü Elysium Hades ülkesine bitişiktir, güneşin hiç batmadığı mutlu bir ülkedir deniyor — zavallı insanoğlu neler düşünmemiş, ben olsam Elysium’u Gökova Körfezindedir derim. — Dostoyevsky’de «Les confessions de Stavrougine», bir de «L’homme ridicule»deki iki düşe bak. Dostoyevsky de bu cenneti güneyde bir yerde hayal ediyor.) 

«Leuke adındaki Mutlular Adası Karadeniz’dedir, Tuna ağzının karşısında. Ormanlı, her çeşit vahşi ve ehli hayvanlarla dolu bir adadır bu, orada Akhilleus ile Helena’nın ruhları büyük saygı görür ve Homeros’un dizelerini okurlar...» Bittabi bu şeyleri Homer’den sonra gelenler, Platon, Pindaros ya da Hesiodos yazıyor.

Akhilleus — dudaksız demek, Karadeniz halk efsaneleri arasında dudaksız adiyle ve yahut bu hali imâ eden bir masal — folklore — var mı? Araştırmalı. Bu ad için bir efsane uyduruluyor: 

«Thetis doğurduğu altı oğlunun ölümlü yanlarını yakmış» (altı olunca insanın aklı hexametron’a gider, yahut beş parmak «daktyl, bir de Priyap, yani erkek tenasül âleti) — bunun da kaynağı hexametron dansı, yani altı adımlı dans. Allain (17) Girit’te Pithikto dansına rast geldiğini söylüyordu. Zihnimi kurcaladı. Kaç kez hopladıklarını sormaya unuttum. Karadeniz danslarının en eskilerinde kaç hoplayışlı oldukları araştırılmalı. Karadeniz’in Bronz çağında büyük önemi var çünkü. Bronz için gereken kalayın büyük kısmı Karadeniz’den geliyordu. Argonaut efsanesi bu çağın sonuna rastlar. Homerik epos’tan öncedir. 

«Thetis Peleus’tan olan altı oğlunun da ölümlü yanlarını yakmış, onları kendisi gibi ölümsüz kılmak ve her birini Olympos’a yanına alabilmek için. Ama Peleus yedinci oğlunu bütün bedeni daha ateşe değmemişken (yedinciye ve yedi rakkamına dikkat etmeli) onun elinden kapmayı başardı; Thetis ateşte arındırdığı bedenleri sonra ambrasia ile ovuyordu, ama son oğlunun ateşe değmemiş aşık kemiğini ovamadı, bu yüzden ölümlü kıldı» (aşık kemiği bir de mafsal kemikleri önemlidir, çünkü falcılıkta bakla yerine kullanılırdı), «kocasının bu araya girmesine kızan Thetis ondan ayrılıp denize döndü» (dikkat et bir deniz tanrısı olan Akhilleus deniz tanrıçası Thetis’in oğlu olacak bittabi)

«Oğluna Akhilleus dedi, çünkü dudaklarını göğsüne daha değdirmemişti. (18) Peleus oğluna devin iskeletinden aldığı yeni bir aşık kemiği koymuş, fakat orasının ölümlü olmasını önleyememiş.» Belli ki bu, uydurma. Thetis’in Akhilleus’u ve topuklarından tutup Lethe ırmağında yıkadığı ve topuklarını tuttuğu yerin suyla ıslanmadığı için, topuğundan vurulup öldürüldüğü söylencesinden daha öncedir bu yukarda anlattığım söylence.

Akha kara kuvvetlerine Agamemnon, deniz kuvvetlerine ise Akhilleus' kumanda ediyordu (19) — Akhilleus Homerik saga’ya girmezden önce bir Pelasg kutsal kralı idi. Akhilleus’un Leuke adasına naklinin miti şudur: 

«Akhalar ölüsüne oyunlar düzenlemişken, Thetis Akhilleus’un ruhunu ateş yığınının üstünden alıp Leuke adasına (*) taşıdı; Tuna nehrinin ağzının karşısında bulunan, vahşi ve ehli hayvanlarla dolu bu ada şimdi ona kutsanmıştır.» 

Akhilleus’un bir sürü tapınağı vardı, örneğin asıl egemenlik alanı Marmara denizi ile Karadeniz’di, oralarda deniz yolculuğu onun koruyuculuğu altında olurdu. Sigeion burnu, yani Boğazların Ege’ye çıkışında denize uzanan toprak parçası üstünde bulunan Akhilleus’un gömütü Boğazları korumaktaydı. Borysthenes, yani Dniepr ırmağının ağzında uzun bir dil Akhilleus’un taş ocağı diye adını taşımaktaydı. Olbia kentinde de «Pontos’un efendisi» diye kendisine tapılırdı. Ama asıl egemenlik alanı Tuna ağzının karşısındaki Leuke adasındaydı. İnsanların oturmadığı bu ormanlık, kuş dolu adada Akhilleus’un bir tapınağı vardı, kurbanlar, sunular sunulurdu kendisine. Ama oraya çıkan denizcilerin ancak bir gün adada kalmalarına izin verilirdi, gece olmadan adadan ayrılmaları gerekirdi. 

Akhilleus kimi zaman tapınıma gelenlere görünür, «paian» denilen zafer türküsünü söylermiş. Orada bir tanrı sözcüsü de herhalde denizcilere öğütlerde bulunurmuş. Fransız yazarının «Pantos’un efendisi» diye çevirdiği bu «pontarkhes» sözcüğü düşündürücü, herhalde Karadeniz’in efendisi değil de, genellikle denizin efendisi anlamında olsa gerek, çünkü pontos aslında deniz demektir. 

Paian söylemesine gelince, Elysium’un Hyperboreliler ülkesinde olduğu sanılıyordu. Ölen kutsal kralların ruhları... Size bu işler karışık gelir — yahu o zamanki insanlarda lojik aramayın. Hem kutsal kralın ruhu vekilinde yenilenir, hem de öleninki, eğer hoş bir adamsa, Elysium’a gider. Gider ama kim götürür? Bir söylenceye göre turna kuşları. Onlar sonbaharda, kış başlangıcında kuzeye giderler ve iki notalı acı bir ses çıkartırlar. İşte «paian» da odur. Bir yerde okuduğuma göre, bir sürü deniz kuşu, karabatak, martı soyundan başkaları, yabani kaz, kuğu, ördek Tuna ağzına giderlermiş. Akhilleus’un ruhunu onlar oraya taşımışlardır. 

Pelasg ya da Leleg efsanesi demiştim. Pelasg da deniz insanları demek bir bakımdan. Zaten «thalassa» sözü grekçe değil, Minoen bir söz. Grek denilenler buraya geldikleri zaman denizi ilk kez görüyorlardı ve ona «pontos» adını taktılar. Bu, incelenmesi ve kanıtlanması gerekir bir teoridir. Fakat Akhilleus’un bir tanrı sayıldığı muhakkak.

Şimdi edebî kıyafetinin altında «Akhilleus’un öfkesi» yani İlyada’nm konusunun altında gizlenen eski saga’ya gelelim. Patroklos ölüyor. Bu ölüm Akhilleus’u aktif sahadan, edim alanından uzak duruşuna, çekilişine bir son veriyor. Patroklos ölünce Akhilleus savaş meydanına dönüyor. Bu noktada llyada’nın ta göbeğindedir. Patroklos ölmezden önce Akhilleus’un silahlarını, yani belirtilerini takınıyor. Yani Akhilleus’un rolünü, kutsal kralın, tanrısal insanın rolünü oynayarak ölüyor. Ölümünün özellikleri bir savaştan çok, bir kurban edilmeye benziyor. Yani âyindeki tanrının öldürülmesi — ya tanrının yahut vekilinin ölmesi demek istiyorum.

Ne var ki bir kurbanın öldürülmesi —o çağlara göre— aynı zamanda bir günah oluştururdu. Bu öldürme işine katılanların bütün dikkati işledikleri bu günahın tehlikeli sonuçlarından kendilerini korumaktı. Söz gelimi bir boğa kurban edilecek değil mi, bu işin bütün sorumluluğu boğayı kesen baltaya yüklendirdi (bunun biraz Labrys baltasıyla ilişkisi vardır, ama bir yere kadar) Balta mahkemeye çekilir. Muhakeme sonunda balta mahkûm olur ve kemali resabetle balta sürgün edilirdi. (Allah vere de atomik bomba için aynı işlem yapılmasa!) Fakat bu işte çoğu kez sorumluluğu elden geldikçe çok insanlar arasında dağıtmak yoluna gidilirdi. Böylece bu işten doğacak tehlike de paylaşılmış olurdu. Sonra asıl suçluyu kalabalık içinde bulmak güç olacaktı. Bunu Patroklos’un ölüdürülmesinde de görüyoruz. İlk önce Apollon vurur Patroklos’u ve adamın silahlarını yere düşürür, sonra Euphorbos çıkar ortaya ve onu yaralar, Hektor da işi tamamlar.

— Epik vakanın altında eski kurban töresinin sezilmesi güç değildir. Tanrının vekili tanrı silahlarını ve başkaca takıntılarını taktıktan sonra ölür, bunun üzerine tanrının kendisi hemen dirilip ortaya çıkar. O da Akhilleus’tur. Şimdi İlyada’nın XVIII’nci bölümünü oku (dize 203 vd.):

Zeus’un sevdiği Akhilleus de kalktı yerinden
Athene onun çalımlı omuzlarına püsküllü
Kalkanı atmıştı,
altın bir bulutla sarmıştı başını, çepeçevre,
gövdesinde ışık saçan bir alev yakmıştı.
Duman nasıl ağarsa bir şehirden göklere doğru,
düşmanla kuşattığı uzak bir adada
Akhilleus’un başından da tıpkı öyle
bir ışın yükseliyordu göğe doğru.
Akhilleus aştı duvarı, hendeğin önünde durdu,
Durup bağırdı, öte yandan haykırdı Athene.

Bu işte kutsal Akhilleus’un dirilmesi. Akhilleus ışığı, o fırtınalı gecelerin ışığıdır, o korkunç kalkan da Aigis, fırtınanın belirtisi. O elektrikli ışık, yani direğin tepesindeki ışık da fırtınada yolculuk eden denizcilere tanrı tarafından korunduklarını bildirir. Bizim denizciler de bunu uğurlu sayarlar, hemen şükranla kelimei şahadet getirirler, işte tanrı kendisine sadık olanları, nurdan bir tuğ salarak direğin tepesine, koruyacağını haber verir. Akhilleus’un on iki gün'çekilmesi, iki kral yahut sultan arasındaki aralıktır. Bu aralık on bir on iki gün olurdu çoğu zaman. Yani kamerî sene ile şemsî sene arasındaki gün farkı ki düzine oradan gelir. Bu iş «muharrem ul haram» ile, yani o günlerde oruç tutulur, eğlenilmez falan filan. Aynı zamanda paskalya ile ilişkisi vardır. Paskalyadan önce perhiz edilir, sonra İsa dirilince, ki Adonis’in dirilmesidir, kış tesaviülleyl u venneharmda yumurta yenilir. O yumurta dünya yumurtasıdır, hani Zeus Leda ile (ki tanrıça Leto’dur) çiftleşir de yumurta doğurur. Helene çıkar. Efsane Kybele’den alınmadır (Anadolu Tanrılarında bahsedilecek). 

Neyse vaz geç! Bana amma da yazdırdınız yahu! Şimdi okuyun öyleyse! Yazmak okumaktan güçtür, asıl siz benim canıma okudunuz. Merhaba. Ne diyorduk?


Halikarnas Balıkçısı - Düşün Yazıları
Azra Erhat
(*) Leuke Adası, Karadeniz'in Tuna Deltası açıklarında yer alan Romanya'ya bağlı Yılan Adası'dır. Leuke "Beyaz Kavak" demektir.
(13) Odysseia (XIX. 172-180) Altı çizili sözler şöyle anlaşılmalıdır: Minos dokuz yılda bir tanrı Zeus’un danışmanı oluyor, yani krallara krallık veren tanrı ile dokuz yılda bir görüşüp egemenliğinin sürmesini sağlıyor. Bizim «danışman» olarak çevirimiz «oarisess» sözcüğünü G. Murray doğru olarak «Zeus ile alış verişi, temasları vardı» diye çevirmiş, egemenliğinin dokuz yaşında başlamış olduğu yanlışını yapmış olması ise şaşılacak şeydir. H. B., ise yanlışını bulmuş ve çıkarmıştır, Homeros metnini anlayıp doğru yorumladığını gösterir.
(14) H. B.’nın burada, Tantalos’a neden İzmirli dediği anlaşılmaz. Tantalos Sipylos, yani Manisa dağının ve eteğindeki Magnesia'nın kralı olarak bilinir, İonya’lı değil, Lydia’lıdır. İzmirli demesi genelleme olsa gerek, çünkü başka yazılarında Tantalos ve Pelops'un asıl kaynağını kesinlikle belirtir.
(17) Allain dediği, o sıralarda Türkiye’deki tarikatlar üzerinde araştırmalar yapmak için Türkiye’ye gelmiş olan Fransız yazan Allain Gehrbrand’dır.
(18) Akhilleus’un klasik sonrası zamanlarda yapılan etimolojisine göre bu ad A-keilos’tan gelmedir ve dudaksız anlamına gelir. Oysa bu açıklama uydurmadır, sözcüklerin hepsinde Akhilleus’un etimolojisinin bilinmediği kayd edilir. H.B., kendisinin de uydurma dediği bu efsaneyi nerden naklediyor? G. Murray’den olmasa gerek.

(19) Böyle bir olgu İlyada’da kesinlikle yoktur, Akhilleus Myrmidon ordusunun başındadır ve bu ordu öbür Akha komutanlarından epey ayrılmaktadır, hatta Troya önündeki Akha’lar kampında uzak bir yerde yer almış bulunmaktadır. Tabii İlyada’ya göre, ne var ki H.B., burada söylediklerini İlyada’dan başka kaynaklara dayanarak söylüyor. Bu kaynakları ne yazık ki yeterince bildirmiyor.



**

Ağilefs'e gelirsek:

Bu durumda ne Akilleus'tir, ne de Fransızca okunuşundan aldığımız Aşil'dir.
Bizim de "Ağilefs" dememiz gerekmiyor mu?
Yani Ağ/Ak İl
SB.





Antik dönem Atina'sında Aile




Dorlarla birlikte (MÖ 1100-700) kıta Yunanistan halkı anaerkil aile düzeninden babaerkil aile düzenine geçti. Bu dönemde erkek, kadını kaçırarak y ada onu satın alarak on sahip olurdu. Doğan çocuklarla birlikte tüm aile erkeğin otoritesi altında yaşardı.

Kral Kekrops'tan (*) önce evlilik kurumu yoktu. Babaerkillik ile erkekler asıl, kadınlar ise ikinci plandaydı. Atinalı bir kadının dışarıda bir erkekle birlikte görülmesi büyük ayıptı. Sokakta dolaşırken yanında bir kollayıcının bulunması şarttı. Soyun sürdürülmesine önem verilirdi. Çocuksuz ve bekarlara iyi gözle bakılmazdı. Hatta çocuksuz kimseler yüksek konumlara getirilmezdi. 

"Evde kalmış kız" olmak aşağılayıcı bir anlam taşıdığı için, Atinalı genç kızlar evlenmeye can atardı. Evliliğe adım atılırken bir anlaşma yapılır ve bu bir 'iş anlaşması' olurdu. Düğün törenleri gösterişli olur kadın ve erkek ayrı otururdu. Evlenen kadın kocasının koruması altına girer, malı da kocasının olurdu.


Hesiod'un Kadınları

Erkek evlenme çağına gelince evlenmelidir. Erkek için en büyük mutluluk, iyi bir karısının olması, en büyük felaket ise kötü bir eşe sahip olmasıdır. Erkek, eşini istediği gibi yetiştirebilmek için, genç bir kız almayı yeğlemelidir. Gerektiği zaman karısını para ile satın almalıdır.

Takıp takıştırıp, kıçını sallayıp
aklını çelmesin kadının biri.
Gözü ambardardadır diller dökerken sana
Ha kadına güvenmişsin, ha bir hırsıza.
Bir tek oğlu olsun baba mirasına konan
Ancak böyle çoğalır evin zengniliği
Sen yaşlanıp ölünce oğlun tutar yerini.


Platon'un Kadınları

Evlenme ve aile sevgisi vatan sevgini engeller. Bu sebeple memurlar ve askerler evlenmemeli, sadece devlet çıkarını düşünmelidir. Kadın mülkiyet gibi ortak olmalıdır.

Gelecek kuşakların sağlıklı olması için, 55 yaşını erkekler ile 40 yaşını aşmış kadınların evliliğinden doğan çocukları öldürmelidir. Çünkü bu yaştaki çiftlerin çocukları sakat doğar. Çocuklar, eğitimci erkeklere ve süt annelere bırakılmalı ve onlar tarafından yetiştirilmelidir. Anneler doğurduğu çocukları tanımamalıdır.


Aristo'nun Kadınları

Kadın aklı gelişmiş bir yaratık değildir. Çünkü onun iradesi zayıftır. Bu sebeple onun yeri yuvası olmalıdır. O erkeklerin yaptığı işleri görmek gücünden yoksundur.  Kadın politika yapamaz ve savaşamaz. Erkek ise akıllı, güçlü, cesur ve adildir; tüm bu sebeplerle ailenin doğal başkanıdır. Bununla beraber koca karısına karşı insanca davranmalıdır. Aile kurmak insan için zorunludur, çünkü doğal bir kurumdur.


Sokrates'in Kadınları

Aile hayatında kadın ve erkek eşittir. Bekar kimseler evelnip yuva kurmalıdır. Ailede erkeğin görevi dışarı hayatından, kadının görevi ise ev içerisinde olmalıdır. "Evleniniz; eşiniz iyi huylu çıkarsa mutlu, kötü huylu çıkarsa filozof olursunuz."


Nahit Bilgin
Felsefeden Ekonomiye Antik Yunan Dünyası
Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2004


Çeşme Başında Kadınlar
Hydria, MÖ 5.yy / Metropolitan Müzesi


(*) Kral Kekrops (Cecrops) Gaia'dan (Yer) dünyaya gelen Atina'nın mitolojik kurucusudur. Doğum adı Acte olduğu için şehre öncelikle Attika denilmiştir. Bel altı yılan kuyruğu, üstü insan olarak tasvir edilir. Tanrıça Athene'ye kurban sunan ilk kişi olarak Akropolis'teki tapınağı yaptırmıştır. Kente ad verileceği zaman Poseidon ile Athene arasında bir yarışma düzenlenir. Poseidon atları Athene ise zeytinağacı getirir. Çekişmeyi Athene kazanır ama Poseidon itiraz eder, Athene Kekrops'tan lehine karar vermesini ister. Böylece Kekrops Attika'nın ilk kralı olur. Hatta Acte ve Attika yerine Kekropeia olarak da anılmıştır kent. Kekrops'tan sonra krallık oğlu Erikthonis'a geçer. Erikthonis aynı zamanda Hephaistos ile Athene'nin oğlu olarak da geçer (bazı kaynaklarda Athene'nin evlatlığıdır). Kekrops için topluluğa şehir kurmasını ile ölüleri gömmeyi öğrettiği ve yazıyı getirdiği söylenir.


Bu anlatılan mitolojisidir. 
Şimdi mantık yürütelim:

Poseidon getirdiği atlar 'erkeklerin' işine yarayacaktır; savaşta, yolculukta, ticarette...gibi. Ama  'doyurma' görevi olan 'kadınların' işine yarayacak şey zeytin ağacıdır. At eti yemediklerine göre atlar karın doyurmayacaktır.  Bu bize şunu gösterir; Her ne kadar kadınların bu oylamadan sonra oy kullanmaları yasaklanmışsa da buradaki zafer 'kadınlar'a aittir. Zeytin ağacını 'Pelasg kökenli kadınlar'a borçludurlar. 

Athene'nin getirdiği zeytin ağacının kazanmasıyla şehrin adı Athene (Athína-Atina) olarak değişir ki kentin ilk halkı Pelasglardır. Böylece Athene şehrin baş tanrıçası olmuştur.  Ama gel gör ki tanrıça Athene 'Truva'dan Pallas ile birlikte çalınmış ve savaştan yüzyıllar sonra bir kült haline dönüşmüştür. Bu da tiran Peisistratos (MÖ 608-527) dönemine denk gelir ki hem heykellerinin yapımı hem de Akropol'deki Athene Tapınağı'nın kuruluş tarihiyle (MÖ 5.yy) uyuşmaktadır. Tapınağın yeri Pelasglar döneminde zaten bir kült merkezidir. Bu arada Athene'ye başka bir görev daha yazarlar; 'atların nasıl eğitileceğini gösterdi' derler. Hani 'atlar' Poseidon tarafından getirilmişti!

Erikthonis aynı zamanda Truva krallar listesinde Dardan (Dardanos)'ın Teuker (Türker)'in kızı Batieia (Batıay)'dan olma oğlu olarak geçer. Yani Paris onun soyundan gelmektedir. 'Güzel' Helena'yı İLK kaçıran kişi olan Atina kralı Theseus da Atinalı Erikthonis'in soyundandır. Tesadüf müdür? Hayır. Belki Helena'nın ilk kaçırılış öyküsü Paris'e yamanmıştır, ya da söz konusu 'yasal bir evlilik'tir...

- Ne Hephaistos ne Poseidon ne de Athene, ne 'Grek' kökenlidir ne de 'Grekçe' !..
- Zeytinağacı Anadolu'dan gitme.
- Yazı MÖ 8.yy'da kıta Yunanistan'a girmiştir, ama edebiyat eserleri yoktu. Anayasalarını yapan Solon (MÖ 6.yy) bile yazıyı Anadolu'da öğrenir.
- Homer'e atfedilen eserleri Anadolu'dan Atina'ya getirenler Solon'la Peisistratos'tur, öncesi yoktur. Bugün okunan 'İlyada' Peisistratos 'İlyada'sıdır ve tabi ki sansür edilerek, kesip biçilerek 'Akhalar'ın tarafını tutacaktır. Truvalıların açısından yazılan metin mutlaka vardır ama hasır altı edilmiştir.
- Erikthion ile ilgili olarak; 'Grekler' her şeye; kente, ataya; birer mitoloji uydurmuş ve bu şekilde diğer tarafla bir bağ kurmuştur. İsimleri ise ya Anadolu'dan ya da 'Barbarlar'dan almışlardır. ["barbarların kullandıkları isimlerden Yunanca isimler türetmek" (Strabon 13)]. Ve Dardan ile Theseus Erikthion'un soyundan ise o zaman her ikisi de Pelasg kökenlidir. 
- O dönemde 'Grekler' atları eğitmiyordu, eğitilmiş atların ticaretini yapıyordu. Aksine, Truvalılar 'atları evcilleştirenler, eğitenler' olarak geçer.


SB

Halikarnas Balıkçısı; 'Düşün Yazıları', 'Altıncı Kıta Akdeniz', 'Anadolu Tanrıları'.
George Thomson; 'Tarih Öncesi Ege'



27 Kasım 2018 Salı

Asur ve Muşkilerin Anadolu'ya Hükmetme Çabaları



Çivi Yazılı Kaynaklar Işığında Asur ve Muškilerin Anadolu’ya Hükmetme Çabaları



öz:
MÖ. 1200 yılında meydana gelen Egeli Kavimler Göçü sonucunda Hitit Devleti’nin yıkılmasıyla Anadolu’da Geç Hitit Beylikleri dönemi başlamıştır. Bu beylikler zaman zaman değişen siyasi güçlerine göre Muški, Urartu ve Asur’un hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Asurlular’ın Anadolu’ya hâkim olma sürecinde en büyük rakiplerinden biri olan Muškiler, pek çok kez bölgedeki kavim ve devletlerle Asurlular’a karşı ittifaklar kurarak,  onların Anadolu’da bir güç olmasını önlemeye çalışmıştır.  Asur’un Anadolu’ya hükmetme çabası sırasında Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya gelen İskit ve Kimmerler Asur için büyük tehdit unsuru olmuşlardır.  Hatta bu kavimlere karşı Asur’a yaklaşması tehlikenin ne denli güçlü olduğunun da göstergesidir.  Bu çalışmada,  dönemin çivi yazılı kaynaklarındaki bilgiler ışığında,  Asur ve Muškilerin Anadolu’ya tek başlarına hükmedebilme adına aralarındaki mücadeleler ele alınacaktır.



GİRİŞ

MÖ. XIV. yüzyılda Hitit Devleti’nin Hurrri Mitanni Devletine son vermesinden sonra güçlenen Asurluların,  MÖ.  XIII.  yüzyıldan itibaren Anadolu’ya siyasi olarak hükmetme gayreti görülmektedir.  Bu dönemin sonlarında Trakların hâkimiyeti altında bulunan Balkan Yarımadası’nın güney batı bölgeleri İlliryalılar tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal sonucunda yerlerinden oynayan Trak kabileleri en çok da Brigler ya da Frigler,  boğazlar üzerinden Anadolu’ya geçerek ülkenin batısında ve kuzeyinde bulunan bazı savaşçı kabileleri de yanlarına alarak tarihe Deniz Kavimleri Göçü ya da Egeli Kavimler Göçü olarak geçecek bir hareketi başlatmışlardır  (Mansel, 1971: 88;   Memiş ve Bülbül,  2014: 108,  109)


Ekonomik nedenlerden dolayı gerçekleşen  Egeli  Kavimler  Göçü  neticesinde  Asur’un  en  güçlü rakiplerinden  Hitit  Devleti  yıkılırken,  Mısır  da eski  gücünü kaybetmiştir. Hitit  Devleti’nin yıkılması  Anadolu’da  büyük  bir  kargaşa dönemini  de  beraberinde  getirmiştir.  Bu süreçte Mitanni ve III. Babil (Kaslar) devletleri de tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Ön Asya’daki bu siyasi karışıklık Anadolu’ya hükmetme arzusunda olan Asur Devleti için bulunmaz bir fırsat olmuştur.  Ancak Akdeniz ve Anadolu ticaretine  hâkim  olmak  isteyen  Asur’un  amacına ulaşması o  kadar  da  kolay olmayacaktır.  Çünkü bu defa yeni bir tehdit  olan Arami göçleri başlamıştır.  Sami  kökenli  kavimlerden  biri  olan  Aramilerin  ana  yurtlarının  neresi  olduğu konusunda da kesin bilgilere sahip değiliz. İlk zamanlar Arabistan yarımadasında yaşadıkları daha sonra Kuzey Suriye bölgesine göç ettikleri düşünülmektedir. Sami kavimlerinin üçüncü büyük  göçünü  teşkil  eden  Arami  Göçleri  aralıksız  asırlarca  devam  etmiştir.  Bu  da  Asur Devleti’nin zaman  zaman  ilerlemesine zaman  zaman  da  güç kaybetmesine  neden  olmuştur. Özellikle MÖ. XI ve X. yüzyıllar bir Arami Çağı olmuştur (Memiş ve Bülbül, 2014: 135-137; Bülbül, 2014: 22; Memiş,  2012a: 128). MÖ. XII. yüzyılın  başlarından  itibaren Asur, Arami tehdidini  yakından  hissetmeye  başlamıştı.  Zira  Aramiler  ülkeye  baskınlar  yapıyor, kentleri yakıp yıkıyor, halkı köleleştiriyor ve  hayvan sürülerini alıp gidiyorlardı.  Bu akınlar MÖ. X. yüzyılda  azalmaya  başladı.  Yavaş  yavaş  eski  gücüne  kavuşan  Asur  MÖ.  IX.  yüzyılda Aramiler üzerine seferler düzenleyerek onları itaat altına aldı. Ancak bu göç hareketleri güç kaybetmesine sebebiyet verdi ve Anadolu  üzerindeki emellerine tam  anlamıyla ulaşmalarını engelledi (Diakov ve Kovalev, 2008: 198).


MÖ.  I.  bin  yıla  gelindiğinde,  Anadolu’da  Frig  ve Urartu  Devleti;  Hitit  Devleti’nin yıkılmasından  sonra  ise  Geç  Hitit  Beylikleri  adı  verilen  yeni  siyasi teşekküller  dönemi başlamıştır  (Memiş, 2013).  Hitit  Devleti’nin  yıkılmasından  sonra  kurulan  beylikler  zaman zaman  değişen  siyasi  güçlerine  göre  Muški,  Urartu  ve  Asur’un  hâkimiyetini  kabul  etmek zorunda  kalmışlardır.  Asur’un Anadolu’ya  hâkim  olma  sürecinde  en  büyük  rakibi  olan Muškiler,  pek  çok  kez  bölgedeki  kavim  ve  devletlerle  Asur’a  karşı  ittifaklar  kurarak, Asurluların  Anadolu’da  bir  güç  olmasını  önlemeye  çalışmıştır.  Ayrıca  Muškilerin,  ticaret yollarının  kavşak  noktasında  bulunması,  Ege  ve  Ön  Asya  ülkeleri  arasında  bağlantıyı sağlaması çevresindeki  devletlerle olan  ilişkilerinde de belirleyici bir rol  oynamıştır  (Sevin, 1982: 230; Memiş, 2012a: 129; Memiş, 2012b: 217).



MÖ. VIII. yüzyılda Gordion merkez olmak üzere Gordios’un liderliğinde devlet kuran Friglerin aslında Anadolu’ya ilk girişleri Hitit Devleti henüz yıkılmamışken IV. Tuthalya’nın krallığı  sırasında,  MÖ.  1240’lardan  önce  Frig-Troya  ittifakının  Amazonlara  karşı  Sakarya Nehri  kıyısında  verdikleri  savaş  sırasında  gerçekleşti  (Memiş  ve  Bülbül:  2014:  147). Homeros, bu kavmin daha sonra MÖ. XIII. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşen Troya savaşı sırasında,  Troyalıların  yanında Akalara  karşı  savaştığını  belirtmektedir  (Ayrıntılı  bilgi  için Homeros’un  İlyada  Destanı’na Bakınız.  Homeros,  İlyada:  184  vd.).  Friglerin  kimliği araştırmacılar arasında  tartışa  konusu olmuştur.  Bir kısım  bilim  adamı  bu  krallığın çeşitli konfederasyonlardan oluştuğunu  ileri  sürmektedir.  Bu  ihtimale  göre batıda  Gordion  merkez olmak  üzere  Frigler,  Doğu  ve  Güneydoğu  kanadında  ise Muškiler  ve  Tabal  krallığı bulunmaktadır.  Bazı  bilim  adamları  ise,    Mita  adının  Grek  kaynaklarında  geçen  Frigyalı Midas’ın  Asurcası  olduğunu  ve  bölgedeki  konfederasyonları  bir  araya  getirerek  devleti kurduğunu  söylemektedirler.  Bu  fikirlerini,  Asur  kaynaklarında  Frig  adından  hiç  söz edilmemesine  ve  Muški  ile  Tabal’ın ayrı  topluluklar  olarak  belirtilmesine,  ayrıca  Asur kaynaklarında  geçen  Muškili  Mita  ile  Grek  kaynaklarında  geçen  Frigyalı  Midas  hakkında anlatılanların uyuşmasına,  bu  iki  kralın egemenlik  yıllarının  tutmasına dayandırmaktadırlar. Dolayısıyla  Muškilerin  Frigler,  kralları  Mita’nın  da  Midas  olabileceği  konusunda  görüşler ortaya atılmıştır (Yıldırım, 1996: 128, İplikçioğlu, 1994: 77,  Çapar, 1986: 342,  Muşkiler’in kökeni hakkında tartışma ve görüşler için bkz. Sevin, 1991: 87 vd.;  Fiedler, 2005: 395-396,  Sevin, 2003: 240; Summers, 1994: 246; Memiş, 2012b: 219; Desti, 2009: 119)


M. J. Mellink, Midas ile Mita’nın aynı kişi olduğunu bu kralın hem Frigler hem de Muškileri yönettiğini ileri sürmektedir (Mellink, 1965: 317-325). Bu görüşü ilk öne süren ise Hugo Winckler’dir. D. G. Hogart, bu görüşlerden farklı olarak Mita kelimesinin Hititler’in Labarna’sı veya Romalıların Sezar’ı  gibi  bir  şahıs  ismi  iken  daha  sonra  bir  unvan  haline  geldiğini  ileri  sürmektedir (Hogarth, 1970: 503).  Veli  Sevin, Ege  Göçlerinden sonra Anadolu’ya  Kafkaslar üzerinden gelip Elazığ bölgesine yerleşenlerin Muški, batıdan Makedonya’dan gelenlerin ise Frig adıyla anıldığını belirtmektedir (Sevin, 2003: 239). Recep Yıldırım da bu kavmin I. Tiglath-pileser (MÖ.  1114-1074)  döneminde  Elazığ,  Muş,  Bingöl  bölgesinde  olduklarını  ifade  etmektedir (Yıldırım,  1996:  126).    Ekrem  Memiş  ise,  Gaškalar’ın  bir  kısmının Hitit  Devleti’nin yıkılmasını  takip  eden  yıllarda  Orta  Anadolu’ya  indiklerini  ve bazı  Hitit  şehirlerini işgal ettiklerini, bir kısmının ise doğuya doğru hareket ederek, kendilerine yeni yurtlar bulduklarını ileri  sürerek,  Doğu Anadolu Bölgesi’ne  göç  eden  Gaškalar’ın  Asur  metinlerinde  zikredilen Muškiler olabileceğini ifade etmektedir. Salih  Çeçen’de bu  konuda  Ekrem  Memiş ile  aynı görüşü  taşımaktadır (P.  Bülbül,  2010:  87;  Memiş  ve  Bülbül,  2014:  152).  Diğer  yandan Gordion kazılarında biri  tek renkli,  diğeri  boyalı  olmak  üzere iki  çeşit seramiğin bulunması bunların  iki  ayrı kavme  ait  olduğunu,  buna  göre  gri  renkli  seramiklerin  Muškilere,  boyalı seramiğin de Friglere ait olduğu kanaatini uyandırmıştır (P. Bülbül, 2010: 87).


Biz de bu çalışmamızda Friglerle Muškilerin kökeni kesin olarak ispat edilinceye kadar Asur  ve  Muškilerin  Anadolu’daki  faaliyetleri  hakkında  bilgi  verirken  Asur  krallarının bırakmış oldukları çivi yazılı kaynaklara dayanarak Frig yerine Muški, Midas yerine ise Mita isminin kullanılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.



Orta Asur Döneminde Asur-Muški Mücadelesi

MÖ. 1500 yıllarından itibaren Hurri-Mitanni Devleti’nin hâkimiyeti altında kalan Asur Devleti  uzun  bir  süre  uluslararası  ilişkilerden  uzak  kalmıştır.  Ancak  MÖ.  XIV.  yüzyıldan itibaren  Hititlerin,  Hurri-Mitanni  Devleti’ni  zayıflatmaları  Asur’un  yeniden  Anadolu’daki emellerini elde etmek için siyasi arenada yer almasını sağlamıştır. Orta Asur krallığı I. Adad-nirari  döneminden itibaren  Mezopotamya’nın  en  güçlü  devleti  olmuştur.  Bu  dönemin  son güçlü kralı I. Tiglath-pileser (MÖ. 1114-1074) tahta geçtikten sonra Asur, Mezopotamya’daki siyasi üstünlüğü geçici bir süre için elinde tutmuştur  (Köroğlu, 2010: 131-136). Bir taraftan Fırat’ın ötesinde Aramilerle savaşırken, bir taraftan da Urartu ve Muški kabileleriyle savaşan Asur kralı  I.Tiglath-pileser  (Memiş,  2012a:  129;  Sever, 2008:  72),   Muškilere karşı  yaptığı savaşları anlattığı çivi yazılı kaynaklarında şöyle söylemektedir:  “50  sene  önce  Alzi  (Hitit  dönemi  Alşe-Elazığ)  ve  Kutmuhki  (Klasik  Kommagene) memleketlerine kadar  sokulan  Muškilerin  20  bin  kişilik ordusunu  mağlup  ettim  ve 5  Muški kralını esir aldım”  (ARAB I, No. 221).


Asur  kralı  I.  Tiglath-pileser’e  ait bu  yazıtta ilk  kez Asur  kaynaklarında Muškilerden bahsedilmektedir. İki taraf arasındaki savaşın nedeni ise Muškilerin göçebe kabileler halinde Anadolu’yu  kat  etmeleri  ve  Fırat’ı  geçerek  Kutmuhki  (Kommagene)  bölgesini  istila etmeleridir. Yapılan savaş neticesinde Muškiler büyük bir bozguna uğratılmış ve kralları esir edilmiştir  (İplikçioğlu,  1994:  77).  Bu  dönemde  Urartular  henüz  siyasi  birliklerini kuramamışlardı.  Fakat  MÖ.  IX.  yüzyıla  kadar  Asur  Devleti’nin  bütün  gücünü  Arami kabileleriyle mücadeleye  harcaması ve  Doğu Anadolu  bölgesindeki  kavimleri  ihmal  etmesi Urartuların giderek güçlenmelerine ve II. Asurnasirpal zamanında (MÖ. 884-859) merkezi bir devlet kurmalarına fırsat  vermişti. Asur’un  kuzey bölgesinde kurulacak  olan bu  devlet  daha sonraki  dönemde  Geç  Hitit  Beylikleri  ve  Orta  Anadolu  bölgesinde  bulunan  Muškiler  ile ittifaklar  kurarak  Asur’un  Anadolu’ya  hâkim  olma  sürecinde  karşısındaki  en  güçlü rakiplerinden biri olacaktı  (Memiş, 2012a: 129).


Muškiler, I. Tiglath-pileser ile yaptıkları savaşı kaybetmişler ancak yok edilmemişlerdi. Yeni  Asur  döneminde  zaman  zaman  Friglerle  adları  anılan  bir  toplum  olarak  varlıklarını devam  ettirmişlerdir.  Orta  Asur  döneminin  son  güçlü  kralı  I.  Tiglath-pileser  bir  yandan Aramilerle  diğer  yandan  Muškilerle  savaşarak  Asur  ülkesinin  karşı  karşıya  kaldığı  büyük sorunları çözüme kavuşturmak istemiştir. Ancak bu çalar yetersiz kalmış ve onun iktidarından sonra Asur Devleti hızla güç kaybetmeye başlamıştır (Köroğlu, 2010: 137).



Yeni Asur Döneminde Asur- Muški Mücadelesi

I.Tiglath-pileser’den  sonra  tahta  geçen  II.  Adad-Nirari  (MÖ.  911-891)  dönemine tarihlenen  anallar,  kralın  inşaat  faaliyetleri  hakkında  bilgi  verirken,  “Kırık  Obelisk”  adı verilen belgede Muškilerle mücadelesinden bahsetmektedir. Asur Devletinin en güçlü olduğu dönemlerden  biri  II.  Tukulti-Ninurta  döneminde  yaşanmıştır.  Kral  anallarında  Muškilerle yaptığı savaşta onların sığırlarını, koyunlarını ve her türlü mallarını  yağmaladığını, insanları esir  aldığını,  şehirlerini  ve  ekinlerini  ateşle  yaktığını  anlatmaktadır.  Ayrıca  Muškilerin kendisine ödedikleri  vergiyi iki katına  çıkardığından bahsetmektedir.  Aynı  yazıtta  ikinci bir sefer  daha  düzenlediğini  belirten  kralın,  maalesef  yazıt  kırık  olduğu  için  bu  seferindeki icraatları hakkında  bir  bilgimiz  bulunmamaktadır (ARAB  I,  No. 132.  Adı  geçen  bölgelere yapılan seferler Grayson, 1991: 176-178’de anlatılmaktadır).


Daha sonraki dönemde Asur tahtına geçen II. Asurnasirpal (MÖ. 884-859) döneminde de  Asur’un  Muškilerle  mücadelesi  devam  etmiştir.  Kralın  Kalah’taki,  (Nimrut)  Urta Mabedi’nin giriş kısmında yer alan taşlar üzerine yazılan kitabesinde büyük tanrılar Assur ve İštar’ın  isteği  üzerine  Ninive’den  yola çıktığını,  Dicle  nehrini  geçip  Kutmuhi  memleketine yaklaştığını, Kutmuhi  ve  Muški  memleketlerinden  bakır  kaplar,  sığırlar, koyunlar  ve şarabı vergi olarak aldığını ifade etmektedir  (ARAB I: No. 143,144).


Asur ülkesinde III. Salmanassar döneminden itibaren yaşanan iç problemlerden dolayı Asur  güç  kaybetmeye  başladı.  III.  Adad-nirari  tahta geçtikten  sonra, MÖ.  826-820  yılları arasında  da  isyanlar  devam  etti.  Bu  dönemde  valiler  güç  kazanmışlardı.    Hatta  bazıları krallardan bile daha etkin rol oynamışlardı. Bu valilerin en  güçlüsü, baş vezir Šamši-ilu’ydu (Grayson, 1996:203  vd.;    Özkaya,1995:  9.  Şamşi-İlu’nun  batı  seferleri  için  bkz..  Hawkins, 2008: 404-405). Fırat kıyısındaki Kar-Šulmanu-ašerid'den (eski Til Barsip), Asur krallığının batı kesimini yöneten Šamši-ilu,  seferlerini  anlatan kayıtlarda kraldan hiç  söz etme gereğini bile duymamıştır.  Anallarında pek  çok kez  Hatti  memleketine sefer  yaptığını,  bir  yıl  içinde Amurru ve Hatti coğrafyalarını zapt ettiğini, onlardan  gümüş, bakır, demir ve çeşitli giysiler aldığını  ve  onları  vergiye  bağladığını  belirten  Šamši-ilu,  Muškilerden  düşman  bir  kavim olarak bahsetmektedir (Grayson, 1996: 232. III. Adad-Nirari’nin seferleri için bkz. Grayson, 1996: 200-235).


III. Tiglath-pileser (MÖ. 745-727) döneminde Anadolu’ya düzenlenen seferler Muškili Mita’nın  ülkesine  yakın  bir  tehlike  oluşturdu.  Bu  sebeple  Mita,  Asur’la  mücadeleden kaçınarak  Frigya’nın  doğusundaki  tampon  bölgelerdeki  çeşitli  küçük  devletlerle,  Asur’un ezeli  düşmanı  Urartu gibi,  ittifaklar kurarak onların  daha sonraki dönemde  Sargon’a karşı isyan etmelerine zemin hazırladı. Bu devletler, Asur’a düşman olan büyük güçler arasında bir savaş  alanı  haline  geldi  (Grayson,  1987:  33;  Kınal,  1998:  253;  Çilingiroğlu,  1977:  237; Lunckenbill,  II, 1926: 7). Yeni Asur devrinin en güçlü krallarından biri olan II. Sargon (MÖ. 721-705)’un anallarında da yukarıda bahsettiğimiz Muškili Mita’dan söz edilmektedir. Tahta geçtikten sonra babasının fetih politikasını aynen devam ettiren II. Sargon dış politikada farklı bir yol daha  çizdi (Memiş,  2013:  207;    Çilingiroğlu,  1997:  41.  Babasının  fetih  politikasını aynen  devam  ettiren  Sargon,  dış  politikada  da  hedef  büyüterek,  Ön  Asya’nın  en  büyük imparatorluğunu oluşturmayı amaçlamıştır).  


Bu döneme kadar Asurlular Anadolu’ya ganimet elde  etmek  ve  ticaret  yollarının  denetimini  elinde  tutmak  amacıyla  seferler  düzenliyordu. Ancak Sargon, Kuzey Mezopotamya, Suriye, Anadolu,  Filistin ve Mısır’ı elde ederek bütün Yakın Doğu’yu  hâkimiyeti altına  almak ve  büyük  bir  Asur imparatorluğu  kurmak istiyordu (Grayson, 1987: 131; Bing, 1987: 63). Bu politika değişikliği neticesinde  hâkimiyet kurmak istediği alanın  merkezinde  Güney Anadolu  ve  Toroslar  bölgesi yer  almaktaydı.  Dolayısıyla bölge büyük mücadelelerin yapıldığı bir alan haline geldi (Kurt, 2010b: 69-88).


MÖ. XII. yüzyılda Anadolu’ya geldikleri kabul edilen Muškiler, II. Sargon zamanında bölgedeki Asur çıkarlarına zarar veren önemli bir güç durumuna gelmişti. Güney Anadolu ve Toroslar  bölgesi  jeopolitik  konumu  ve  zengin  maden  yatakları  nedeniyle Asur,  Muški  ve Urartular  arasında  mücadele  sahasını  oluşturmuştur.  II.  Sargon  bölgede  kendi  aleyhine ittifaklar  kuran  bu kavimlerin  etkisini  azaltmak  için  seferler  düzenlemiştir.  Tabal,  Que ve Hilakku’nun bulunduğu coğrafya Asur’un  Anadolu  ile iletişimini  sağlayan  önemli  bir yerdi. Ayrıca  bölgenin  orman  zenginlikleri,  maden  kaynakları  ve  iyi  cins  atları  ve  Bulgarmaden gümüşü  dönemin  uluslararası  ticaretinde  oldukça  önemliydi.  Tüm  bunlar  II.  Sargon döneminden  itibaren  Anadolu  politikasının  öncelikli  hedefini  oluşturuyordu.  Bölgenin zenginliklerine hükmetme  isteği  Muškiler,  Urartular  ve  İonyalılar  ile  Asur’u  karşı  karşıya getirdi (Kurt, 2010b: 71, 72).


Geç Hitit Beylikleri içerisinde en batıda yer alan Tabal ülkesinin jeopolitik konumu ve zengin  doğal  kaynakları  sebebiyle  Asur,  Muški  ve  Urartu  devletlerinin  mücadele  sahasını oluşturması sınırlarının belirlenmesini güçleştirmiştir (Kurt, 2010a: 128). Bu nedenle özellikle de Asur sürekli olarak bölgeye müdahale etmiştir. Sargon’un ilk saltanat yıllarında Geç Hitit Beyliklerinden Hilakku, Tabal kralı Hulli’nin oğlu Ambaris’e verilmişti. Asur kralı kızı Ahat-abişa’yı  Ambaris  ile  evlendirmiş,  Hilakku’yu  da  çeyiz  olarak  vermişti.  Daha  sonra  ise Ambaris  vefasız  çıkmış  ve  Asur’a  karşı  isyan  etmiştir.  Bu  dönemde  Anadolu’nun  güçlü devletleri  olan,  Batı  ve  Orta  Anadolu’da  hüküm  süren  Muški  kralı  Mita,  Doğu  Anadolu bölgesinde  hüküm  süren  Urartu  kralı  Rusa  ile  birleşerek Asur’a  karşı  ittifak  kurmuştur (Mellink, 2008: 622;  Akkuş, 2011: 262;  Kurt, 2009a: 330;  ARAB II, No. 8;  Weeden, 2010: 42; Macqueen, 2013: 172).  


MÖ. I. bin yılda bölgedeki büyük güç olan Asur’un Anadolu’daki yayılmacı politikasına karşı engel olmaya çalışan krallıklara Tabal’ın da tam destek verildiği görülmektedir.  Bu  ittifağa  Sinuhtu  kralı  Kiakki  ve  Kargamış  kralı  Pisiris’te katılmıştı.  II. Sargon kendisine  karşı oluşturulan  düşman birliğine  MÖ. 718  yılında  yaptığı bir  seferle  ilk darbesini  vurdu.  Kral  Kiakki’nin şehri  Sinuhtu (Aksaray)’yu, Atuna  (Tyana/Kilise-hisar)’lı Matti’ye verdi.  II.  Sargon  asıl seferini  MÖ.  717 yılında Urartulu  Rusa ve Muškili  Mita ile ittifak yapan ve kendisine karşı isyan eden Kargamışlı Pisiris üzerine yaptı (ARAB II, No. 8; Smite,1970:  54;  Çilingiroğlu,  1977:  237; Kurt,  2009b:  10).  Ancak Pisiris  müttefiklerinden yeterince  yardım  alamadığı  için  Asurla  mücadelesini  kaybetti. Mezopotamya,  Akdeniz ve Anadolu ile  önemli ticaret  bağlantıları olan  Kargamış,  demir işçiliğinde  oldukça önemli  bir yer  olan  Maraş  bölgesini  de  kontrol  ediyordu.  Asur  buraya  hâkim  olursa  hem  Akdeniz ticaretinde  önemli  bir  noktayı  kontrol  edebilecek  hem  de  batıya  giden  yolları denetleyebilecekti  (Çilingiroğlu,  1977:  237;  Delaporte,  1936:  328).  Sargon,  bu  seferi neticesinde  Kargamış’ı  ele  geçirerek  kralını  tahttan  indirip  Asur’a  bağlamıştı.  Daha  sonra bölgeye çok sayıda Asur’dan getirdiği insanları yerleştirdi.


İnsan  yerleştirme  politikası  da  aslında  Asur’un  önemli  politikalarından  birini oluşturmaktadır. Fethedilen bölgelerdeki insanları  sürgüne  gönderip bu  bölgelere  Asurluları yerleştirmesi aslında  bir nevi  fethedilen  yerlerin tamamen  Asurlaştırılmaya çalışıldığının da göstergesidir  (Cancik-Kırscbaum,  2004:  86).   Zaten  Sargon  dönemiyle  birlikte  Asur’un Anadolu politikası  tamamen değişmişti.  Artık seferler  bölgedeki kavim  ve  devletleri  haraca bağlayarak  ganimet  elde  etmek  için  değil,  bölgede  büyük  bir  Asur  imparatorluğu  kurmak istiyordu.  Ayrıca  II.  Sargon’un  Kargamış’ı  ele  geçirmesi  sırasında  müttefiklerinin  yardım gönderememeleri  Asur  ordusunun  merkezden  uzakta  olmasına  rağmen  ne  denli  güçlü olduğunun da göstergesidir (Smite, 1970: 56;  Kurt, 2010b: 74, 75;  Bing, 1987: 63;  Memiş, 2012b: 242;  Macqueen, 2013: 173).


II.Sargon’un Korsabatta bulunan yazıtında bu seferi ile ilgili şöyle söylemektedir:

"Krallığımın başlangıç yılından 15. yılına kadar………Assur boyunduruğunu reddeden ve tributunu vermeyen Sinuhtu şehrinden Kiakkiyi 30 savaş arabası ve 7350 askeri ile birlikte ganimet olarak aldım. (Kiakki'nin) kralî şehri Sinuhtu'yuTunni ülkesinden Mattî'ye verdim ve önceki tributa at ve katır ekledim ve bunları ödemekle onu yükümlü kıldım. Hullû'nun tahtına getirdiğim,  kızımı  babasına  verdiğim  Tabal'lı Ambaris,  babasının sınırları  dışında olan  ve sınırlarını  genişleten  Hilakku  ülkesi  ile  birlikte,  - Urartu'lu  Ursâ  ve Muški'li  Mitâya  benim topraklarımı ele geçirmek (teklifini ileten) bir haberci gönderdi. Ambaris'i, ailesi akrabaları, baba  ocağının  soyu ve  ülkesinin  soyluları ve  100 savaş  arabası  ile birlikte Asur'a  taşıdım. Oraya  benim  yönetimimden  yılan  (korkan)  Asurluları  yerleştirdim,  onların  başına  benim memurlarımı ve yöneticilerimi getirdim ve onlara tribut ve vergiyi yükümlü kıldım. Hate'li bir hain,  tahta  geçme  konusunda  hiçbir  iddiası  olmayan  karargâh  erkânından  Hamat'lı  îa'u-bi'di'nin kalbine  Hamat  kralı  olma  düşüncesini  soktu  ve  Arpad'da,  Simirra,  Damaskus  ve Samaria  şehirlerini  bana  karşı  ayaklandırmak  üzere  birleştirdi  (hepsinin  bir  ağızdan konuşmasını  sağladı)  ve  (onları)  savaş  için  hazırladı.  Ben  Assur'un  askerî  kuvvetlerini topladım  ve  önemli  şehri  Karkar'da  onu  askerleri  ile  birlikte  kuşattım  ve  ele  geçirdim. Karkar'ı yaktım. Onun derisini yüzdüm, İsyancıları bu şehirlerin ortasında öldürdüm, düzeni sağladım.  Hamat  halkı arasından  200 savaş  arabası  ve 600 süvari  ayırdım  ve  onları  karlı teçhizatıma kattım." (ARAB, II, No. 55)


Ayrıca Asur kralı  II. Sargon MÖ.713  yılında Tabal’ı,  Muškilerden kopararak Asur’un bir  eyaleti  haline  dönüştürerek  Anadolu’da  kendisine  karşı  oluşturulan  ittifağa  büyük  bir darbe daha vurmuştur. Daha sonra Ambaris’i tüm sülalesi ile birlikte Asur’a sürgün etmiştir (Delaporte,1936:  325;    Lemaire,  1991:  273.  Tabal  için  bkz:  Pullu,  2013).  Muškiler  ve Urartular  da  Asur  saldırılarından  paylarına  düşeni  almışlardır.  II.  Sargon  kendisine  karşı ittifak  girişiminde  bulunanlara  son  derece  sert  davranmıştır (Yıldırım,  1996:  128;  Akkuş, 2011: 262; Mellink, 2008: 622). Düşmanlarına karşı  ciddi  önlemler de alan  Asur kralı MÖ. 712-711 yıllarında Urartu ve Muški topraklarıyla olan sınırlarında, düşmanlarının ilerlemesine engel  olmak  amacıyla  savunma  amaçlı  şehirler  inşa  etti.  Beş  tane  şehir  Urartulara  karşı kurulurken, Usi, Usian ve Uargin Muškilere karşı inşa edilmişti (Kurt, 2010b: 80). Asur kralı Anadolu’daki düşmanlarını sadece askeri yollarla değil aynı zamanda diplomatik yollarla da alt  etmeyi  amaçlıyordu.  Tüm bu  yaşananlar  Anadolu’daki  devletlerin  Asur  karşısında duramayacak kadar güçsüz olduklarının da göstergesiydi (Lanfranchi, 2000: 18).



II. Sargon Kargamış üzerine yaptığı seferi anlattığı yazıtında şöyle söylemektedir:

Saltanatımın 5. Yılında Kargamış’lı  Pisȋri yüce tanrılara verdiği yemine karşı  günah işledi  ve  Muški  ülkesinden  Mita’ya  Asur’a  karşı  düşmanca  davranması  için  haberler gönderdi.  Ellerimi  efendim  Aššur’a  kaldırdım,  onu  ve  ailesini  zincire  vurarak  şehrinden çıkardım. Altın, gümüş ve sarayının zenginliklerini ve onunla birlik olan isyankâr Kargamış halkını malları ile  birlikte  aldım ve Asur’a getirdim.  Onların  arasından 50 arabacı, 200  at, 300  yaya askeri  seçtim  ve  krali  orduma  kattım.  Kargamış’a  Asur  halkını  yerleştirdim  ve onları efendim Aššur’un boyunduruğuna soktum(ARAB II, NO.8).



Aslında  MÖ.  718  yılında  Tabal’da  Sinuhtu’ya,  MÖ.  717  yılında  Kargamışlı  Pisiris üzerine sefer yapmasının asıl nedeni bölgede büyük bir tehdit olarak gördüğü ve bu krallarla ittifak  yapan  Muškili  Mita’ya  bir  darbe  vurmak  içindi.  Çünkü  Mita  M.Ö.  717  yılında Karkamış  kralı  Pisiris’in Asur’a  karşı  başlatmış  olduğu  isyanı  desteklemiş,  bölgedeki Asur karşıtı faaliyetleri ve III. Salmanassar’dan beri Asur’a bağlı olan Que şehirlerini ele geçirmişti (Zoroğlu, 1994:303;  Sever, 2008:  104; Desti, 2009: 119). Que, Asur’un Orta Anadolu’daki egemenliğinin devamını sağlamak için oldukça önemliydi. Tabal ülkesine düzenlenen seferler de bile üs olarak kullanılmaktaydı. Que’nin Kilikya Geçitlerini kontrol edebilecek konumda olması, zengin ormanlık alanları önemini daha da artırmaktaydı ( Kurt, 2008: 125)


Bu  dönemde  Anadolu’da  Muškiler  ve  Urartular  Sargon’un  en  büyük  iki  rakibiydi. Bölgede  önemli  bir  güce sahip  olan  bu  iki  devlet  Asur’un  Anadolulu kavimler  üzerindeki etkisini kırmak için sürekli olarak Asur aleyhine gizli anlaşmalar yapmaktaydılar (Bing, 1987: 63). Bunun üzerine Sargon  MÖ.  715 yılında bölgeye bir sefer  düzenlemiştir.  Nimrud’da ele geçirilmiş, MÖ. 710-709  yıllarına tarihlenen Asur  kralına yazılmış  mektupta (Ayrıntılı  bilgi için bkz: Saggs, 1958: 182-184; Posgate, 1973: 22-25)


Muški topraklarında Urartu ile Asur’a karşı  işbirliği  yapmak  için  gönderilen  Que’li  on  dört  elçinin  yakalandığından bahsedilmektedir. Muški  kralı Mita’nın  bölgedeki Asur  karşıtı  tavırları  ve  Asur’a  tabi  olan bazı  Que  şehirlerini  ele  geçirmesi  nedeniyle  iki  taraf  Pozantı  yakınlarında  karşılaşmıştır.  Krallığının yedinci yılında Que’de yeniden hâkimiyeti tesis eden Asur kralı, Ušnani, Qumasi ve Harrua şehirlerini ele geçirmişti. Asur bu zaferiyle bölgedeki orman ve maden kaynaklarını ele  geçirerek  önemli  bir  ekonomik  kazanç  elde  etti.  Ayrıca  Muškilerin  Akdeniz  ile  olan bağlantılarını da kesmişti ( Kurt, 2008: 126, 127;  Hawkins, 2000: 42; Kurt, 2009a: 331). Asur tarafından bozguna uğratılan Muškiler, Akdeniz’e ulaşmak için Asur etkisinin olmadığı Gülek Boğazı,  Göksu  Vadisi’nin  doğusu  ve  Laranda  (Karaman)  yoluyla  yani  Bozkır-Hadim-Ermenek  rotasını  deneyerek  Akdeniz’e  ulaşmaya  çalışmıştı. Bu  nedenle  de  bölgede  Asur aleyhine ittifaklar kurmuş ve isyanları desteklemiştir (Kurt, 2009a: 330;  Bahar, 1999: 14 vd.; Desideri  ve  Jasink,1990:125;    Kurt,  2010b:  74,  75;  Bing,  1987:  63;   Memiş,  2012b:  242;  Zoroğlu, 1994: 302, 303). Sargon’un, Tabal ve onun kuzeydoğusundaki Kammanu krallığını Asur’a bağlaması üzerine Muški kralı Mita, dış politikasını Asur lehine değiştirmek zorunda kaldı. Hatta bu dönemde Que’nin sürgün edilmiş eski kralı Urikki’nin Asur’a karşı Urartu ile ittifak yapmak için  gönderdiği  elçilerin yolu  Mita’nın  topraklarında kesilir  ve Asur’a teslim edilir (Macqueen, 2013: 173).


II.Sargon’un hükümdarlığının  13. yılında  (M.Ö. 709)  Que  üzerinden Muški’ye  sefer düzenlemesinden  sonra,  Muški’li  Mita,  Sargon  ile  ittifak  kurmak  için  bir  elçilik  heyeti gönderdi.  Nimrud  mektupları  Muški  kralı  Mita  ile  Asurlular  arasında  dostluğun  olduğunu belgelemektedir.  Mita, M.Ö.  707’den  itibaren  Sargon’a  vergi  veren  hükümdarlar  arasında sayılır.  Böyle  bir  politika değişikliğinin  temelinde, Kimmer  tehdidine  karşı  korunmak  için Asur yardımını  sağlama  düşüncesi  yatmalıdır  (Kurt, 2007: 168;   Sevin,  2003: 241;  Memiş, 1999: 71, 72). II.  Sargon,  anallarında Muškilerle  ciddi  sıkıntılar  yaşadığını  belirtmiştir.  Bu sıkıntıları, askeri seferler ve diplomatik yollarla çözüme kavuşturan Sargon M.Ö. 705 yılında Kafkaslar  üzerinden  Anadolu’ya  gelen Kimmerlerle,  Tabal’da  yaptığı  savaş  sırasında ölmüştür.  Bunun  üzerine  Asur’un  desteğini  yitiren  Mita,  Kimmerlerle  karşı  karşıya  kaldı (Uçankuş, 2002: 17; Sevin, 2003: 242; Lemaire,1991:274). 


II.Sargon’un  hükümdarlığının  sonunda  Anadolu’da  isyanlar  çıkmış  ve  Asur’un Anadolu’daki  hâkimiyeti sarsılmıştır. Daha  sonra  tahta  çıkan  Sanherip  döneminde  Asur’un dış politikasında bir kez daha değişiklik yapılmıştır. Sanherip daha önceki Asur kralları gibi her  yıl  düzenli  olarak  Anadolu’ya  sefer  düzenleme  faaliyetine  son  vermiştir.  Bu  politika değişikliği  Asur’un  Anadolu’daki  egemenliğini  zayıflatmıştır.  Böylece  Que  ve  Hilakku muhtemelen Muški ve  Urartulara  güvenerek Asur’a  karşı isyan  etti.  Sanherip  MÖ.  703-702 yıllarında bölgeye bir sefer düzenleyerek isyanları bastırdı (Lemaire,1991:274. Sanherip’e ait “Rakipsiz Saray” isimli  yazıtta Amanos  Dağlarından  getirilen keresteden  bahsedilmektedir. Yazıttan  anlaşıldığı  kadarıyla  Amanosların  orman  zenginlikleri  bu  dönemde  de  Asur  için önemini korumaktadır. Kurt, 2008: 127). Ancak Anadolu’da İskit ve Kimmerlerin saldırıları sonucunda  Urartu  Devleti  zayıf  düşerken,  Muškilerin  hâkimiyeti  de son  bulmuştu.  Bozkır kavimlerinin istilası Asur’un, Anadolu’daki ilerleyişini de önemli ölçüde yavaşlattı.



SONUÇ

Egeli Kavimler Göçünden sonra başta Asur Devleti olmak üzere Muškiler, Urartular ve Geç Hitit Beylikleri, Hitit Devleti’nin yıkılması ile birlikte Anadolu’da meydana gelen siyasi boşluğu  doldurma  arzusu  taşımışlardır.  Geç  Hitit  Beylikleri,  zaman  zaman  değişen  siyasi güçlerine  göre Muški,  Urartu  ve  Asur’un  hâkimiyetini  kabul  etmek  zorunda  kalmışlardır. Ayrıca Anadolu’nun orman zenginlikleri, maden kaynakları ve iyi cins atları ve Bulgarmaden gümüşü dönemin uluslararası ticaretinde oldukça önemliydi. Tüm bunlar Asur için II. Sargon döneminden  itibaren  Anadolu  politikasının  öncelikli  hedefini  oluşturuyordu.  Bölgenin zenginliklerine  hükmetme  isteği  Muškiler,  Urartular  ve  İonyalılar  ile  Asur’u  karşı  karşıya getirdi. Anadolu’da büyük bir güç olarak ortaya çıkan ve hırsı ile dikkati çeken Mita’nın inişli çıkışlı bir politika izlediği görülür. Bu dönemde oluşturulan birçok koalisyonun arka planında da  Muşki’li Mita vardır.

Asur’un Anadolu’ya hâkim olma sürecinde en büyük rakibi olan Muškiler, pek çok kez bölgedeki kavim ve devletlerle Asur’a karşı ittifaklar kurarak, Asurluların Anadolu’da bir güç olmasını  önlemeye  çalışmıştır.  Anadolu’ya  hükmetme  arzusunda  olan  Muškiler’in  bu politikasına  karşı,  Asur ise düşmanlarına  gözdağı  vermek  için geçtiği  yerleri  yakıp  yıkarak ilerliyor,  uygulamalarıyla  komşu  ülkelerde  de  korku  yaratıyordu.  Dönemin  çivi  yazılı kaynaklarında  düşman  birliklerinin  koyun  gibi  boğazlandığı  yazılarak  ileride  yapılacak seferler için de düşmana gözdağı veriliyordu. Kendine karşı ittifak yapanlara da oldukça sert davranıyordu. Asurluların bir başka politikası ise boyunduruk altına almış oldukları bölgelerin halklarını  sistematik  bir  şekilde  başka  yerlere  nakletmeleridir.  Böylece  bir  yandan  bölge Asurlaştırılmaya  çalışılmış,  diğer  yandan  Asurlu  kralların  emrinde  çalışacak  işçiler kazanılmıştır.  İnsanların  yurtlarından  uzaklaştırılmaları  aynı  zamanda  bir ceza  yöntemi  idi. Asurlu  krallar  bu  yöntemle  kendilerine  karşı  isyan  edenlerin  sonlarına  katlanmaları gerektiğini  ve  cezalandırılacaklarını  hatırlatan  bir  uygulama  idi.  Tüm  bu  uygulamalara rağmen, Asur, Anadolu’da büyük bir güç haline gelmiş ancak tamamına hâkim olamamıştır. Çünkü  bu  dönemde  Kafkaslar  üzerinden  Anadolu’ya  gelen  İskit  ve  Kimmerler  Asur  için büyük  tehdit  unsuru  olmuşlardır.  Hatta  Muškilerin  bu  kavimlere  karşı  Asur’a  yaklaşması tehlikenin ne denli güçlü olduğunun da göstergesidir.


Dr.Suzan Akkuş
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü
AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı: 51, Eylül – Ekim 2015
Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi,
Türk Dünyası  Kırgız – Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat – KIRGIZİSTAN 




Fırtına tanrısı TARHUNZAS (MÖ 8.yy), Karatepe (Azatiwadaya)
Heykelin üzerindeki Fenike alfabesi ile yazılmış yazıtta Muşkiler ile mücadeleleri ve Tarhunzas'ın yardımıyla Azatiwadas'ın hizmetine girdikleri  anlatılır.
TARHUN - TARHAN - TARKAN / Türkçe




NOT: 
Tüm akademisyenlerin dikkatinden kaçan tarihi yanlış; MÖ 12.yy’da geldi dedikleri Frigler henüz devlet aşamasında olmadığından ve de MÖ 8.yy’a kadar da adı sanı duyulmadığından, MÖ.8’yy’da Homer tarafından yazıldı denilen, ama asıl MÖ 6.yy’da sansürlenip ve de düzenlenip Attika dilinde yazıldığından, Frigya’nın o dönem için, yani MÖ 6.yy’da coğrafi olarak kullanılan bir terim olmasından dolayı, MÖ 12.yy ila MÖ 8.yy arası için kullanılamıyacağının olması durumu söz konusudur. İlyada ya da Odyssey’de Frigya yazıyor olabilir, ama bu iki eserde MÖ 6.yy’da yazıya geçirilmiş, ve ondan sonra da bir çok kez diğer antik dönem yazarları tarafından elden geçirilmiştir. Frigya diye bir devlet veya bir millet MÖ 12.yy ila MÖ 8.yy’da tarih sahnesine çıkacak kadar güçlü değildir, yani henüz devlet olarak varlığı yoktur. Hatta Friglerin kralı Midas dedikleri kişi Muşkili Mita ise, babası Gordios da bir Muşkilidir ve Friglerle hiçbir bağları yoktur. Ayrıca bu iki kral dışında hiçbir antik kaynaktan başka “Frig” kral çıkaramazlar, yoktur çünkü. Lakin kral çıkaramamış, yani  hükümdarları olmasa dahi “Frigya” bir “coğrafi” terim olarak, milattan sonra bile kullanıla gelmiştir. Belki de kasten "Frigyalılaştırılmaktadır" !


Muşkiler İskit Boyudur, bu durumda Türk'tür. H.Sayce'ın "Muşki-Hitit yazıtı (The Moscho-Hittite İnscription)" adlı makalesinde geçen OUA kelimesi için "Frigce" derler ama o aslında Türkçe'dir ve OVA kelimesinin kendisidir. Frigya coğrafyasında birçok Kimmer kurganları da bulunmuştur. Bir "Frig" dedikleri kurgandan ayrıca ATA yazıtlı toprak kaplar çıkmıştır, Türkçe'deki anlamıyla aynıdır. Ayrıca, Kaşka dedikleri bir başka İskit-Türk boyunun buluntuları da Friglerinkinden ayırt edilmemektedir... Kim ne derse desin, gerçekler bir gün açığa çıkacaktır.

SB.