14 Nisan 2020 Salı

Bardanes Tourkos; Doğu Roma İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan




Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan:
Bardanes Tourkos ve İsyanı


İmparator Theofilos'un annesi Bardanes'in kızı Thekla, babası ise İmparator II.Mihail (Michael)'dir.
Thekla 823'te ölünce Michael VI.Konstantine'n kızı Euphrosyne ile evlenir. VI.Konstantine'n babası ise Hazar lakaplı IV. Leo'dur, çünkü annesi Çiçek,
Hazar Hakanı Bihar'ın kızıdır.
Doğu Roma ve Abbasiler arasındaki Anzen Savaşında İmparator Theophilos dağa doğru çıkarken.
Skylitzes'in minyatürlerinden
[Dazimon Anzen, şimdiki Dazmana (Akçatarla, Nusaybin/Mardin), 22 Temmuz 838]
(İmparator V.Leon ise Bardanes'in diğer kızıyla evlenmiştir.)




Doğu Roma ya da tarihçilerin adlandırmasıyla Bizans İmparatorluğu olarak anılan devlet çok geniş bir coğrafyada hüküm sürmüş, birçok etnik gruptan insanı idaresi altında tutmayı bilmiştir. Onlarca hanedanın gelip geçtiği bu devlette, tahtı ele geçirmek için isyan etmek gayet doğal karşılanan bir durumdu. Kim güçlüyse, talih kime gülerse, kim oyunu kuralına göre oynarsa tahta o geçiyordu. Erkekler gibi kadınların da saltanat iddiasında bulunabildiği Bizans İmparatorluğu’nda, başa geçen 107 hükümdardan sadece 34’ü eceliyle ölmüştür. Toplam 65 tane saray darbesi olmuştur. (1) Bu durumun temel nedeni Bizans’ta imparator olmak için aranan şartlar içinde asalet, soy, kan anlayışının olmamasıydı. Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi. İmparatorun etnik bakımdan Ermeni veya Arap olması şaşılacak bir durum değildi. Bunda kuşkusuz ordunun esnek yapısının da katkısı vardı. Bizans ordusu tüm imparatorluklarda olduğu gibi birçok milletten askerin bulunduğu kozmopolit bir yapılanmaydı. İmparatorların da darbe yoluyla bu ordunun içerisinden çıkmasından dolayı, değişik milletlerden komutanların tahta geçmesi tabii karşılanıyordu. Bardanes Tourkos (Türk Vartan) adındaki bir komutan da darbeye teşebbüs etmişti.


1. Kökenine Dair Tartışmalar

Lakabından da anlaşılacağı gibi Türk kökenli bir komutan olan Bardanes’e, Ermeni adı taşıdığı için bazı tarihçiler Ermeni kökenli demişlerdir.  Ermeni olduğunu iddia edenler, sadece isminden yola çıkarak bu iddialarını temellendirme çabası içerisine girmişlerdir. Bunun haricinde kendilerine dayanak yapabilecekleri hiçbir argümanları yoktur. Hatta tarihçi Brooks, Bardanes Tourkos’un Türk olamayacağını, kaynaklarda kuzeni olarak geçen Leo’nun Türk olabileceğini iddia etmiştir. (2) Fakat bunu temellendirecek hiçbir ikna edici bilgi sunmamıştır. İngiliz tarihçi Lightfoot Bardanes Tourkos’u Türk kökenli göstermemek için belgeleri zorlayan tarihçilere isyan eder; "[B]irçok tarihçi, Bardanes ve kızlarının aslen Ermeni kökenli olduklarını savunur; fakat Bardanes’in lakabının “Tourkos” (Türk) olması bunun aksini düşündürmektedir. Eğer Bardanes, Hıristiyan olmuş bir Türkse, bir Hıristiyan Ermeni adı alması imkânsız değildir." (3)


Bardanes adı Vartan adının Yunanca söylenişidir ve Ermenicedir. [SB not 1]. Ama isminin başında ait olduğu milletin adı yazan bir tarihi şahsiyetin kökeni elbette ona takılan lakapta aranmalıdır. Bardanes, muhtemelen Hazar kökenli olmalıdır. Ataları doğu kiliselerinden birinde vaftiz edildiği için bir Ermeni adı almış olması daha akla yatkındır.


Tarihçilerin Bardanes’in Hazar kökenli olduğunu iddia etmelerinin nedeni takılan lakabından dolayıdır. Burada hemen akla şu gelebilir. Lakabı Türk olan bir komutan Bulgar, Hun, Avar, Peçenek kökenli de olabilir. Bu Türk grupları arasında Bizans İmparatorluğu’nun ilk devirlerden itibaren misyonerlik faaliyetleri içerisinde bulundukları da bilinen bir hakikattir. (4) Fakat burada unutulmaması gereken nokta şudur. Bizanslılar bu grupları hiçbir zaman kaynaklarında Türk adıyla zikretmemişlerdir. Bizans kaynaklarında Türk adına ilk defa VI. yüzyılda Agathias’ın eserinde rastlıyoruz. (5) Tabi burada Türk tabiri Göktürk Devleti için kullanılmıştır. Yine aynı yüzyıl içerisinde yaşayan Menandros’un eserinde de Göktürklerle ilgili bilgiler bulunmaktadır. (6) Menandros’un naklettiğine göre Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da 575-576 yıllarında 106 Türk yaşamaktadır. Göktürk Devleti’ne elçi olarak giden Valentinus kendisine refakat etmeleri için bu Türkler’in tamamını yanına almıştır. (7) Daha sonraki yıllarda ki Bizans kroniklerinde yer alan Hazar Devleti ile ilgili kayıtlarda da Türkler adının zikredildiği görülmüştür. Bu kayıtlarda Hazarlar için doğudan gelen Türkler denilmiştir. (8)


Devam eden süreçte Bizans-Hazar ilişkileri daha da gelişmiştir. Öyle ki geç antikçağın son medeniyetler mücadelesi diyebileceğimiz Heraklius’un Sasanilerle yaptığı büyük savaşta, Hazar Kağanı Bizans ordusuna 40.000 kişilik bir kuvvet vermiş ve bu ordu sayesine Bizanslılar İranlılar’a üstünlük sağlamışlardı. [SB not 2]. İlerleyen dönemlerde Bizans ile Hazarlar arasında tesis edilen bu ittifak, hanedan evlilikleriyle daha sıkı bir hale gelmiştir. İmparator II. Jüstinyen (695-705) bir isyan neticesinde Bizans İmparatorluğu’nu terk etmek zorunda kalmış ve Hazarlara sığınmıştır. Kağan’ın kız kardeşlerinin biriyle evlenen Jüstinyen, Hazarların desteğiyle yeniden imparator olmuştur. [SB not 3]. Hanedan evlilikleri bununla da kalmamış, V. Konstantin 732 yılında Hazar Kağanı’nın kızıyla evlenmiş ve oğulları IV. Leo’da Hazar Leo olarak anılarak (775-780) imparatorluk yapmıştır. Hazar Devleti ile böylesi yakın ilişki kurulduğu bu dönemlerde çok sayıda Hazar kökenli asker Bizans ordusunda görev almıştır. 


Bizans Devleti’de her zaman Hazarlara sempatiyle bakmıştır. (9) Muhtemelen Bardanes Tourkos veya babası imparator IV. Leo döneminde vaftiz olarak Bizans hizmetine girmiş Hazar kökenli bir Türk’tü. Kaynaklarda Bardanes Tourkos’un atalarıyla ilgili bir bilgi bulunmadığı için bize göre akla en yatkın olan iddia budur. 


2. İsyanı Hazırlayan Etkenler

Hayatının ilk dönemiyle ilgili bilgi bulunmayan Bardanes Tourkos, kariyerinin en parlak çağını İmparatoriçe İreni (797-803) (10) döneminde yaşamıştır. İreni [SB not 4] devrildiğinde Bardanes, Thrakasion Temasında (11) strategostu (12). Fakat kısa süre sonra Bizans’ın askeri bakımdan Anadolu’da en güçlü eyaleti olan Anatolikon Teması’nın (13) başına getirildi. Takip eden yılda Nikephoros’un, (14) kendisinden önce hüküm süren imparatoriçe İreni’nin, Abbasi Halifesi Harun Reşit’e (786-809) verdiği yıllık vergiyi ödemeyeceğini beyan etmesi, Bizans İmparatorluğu’nu Abbasi Halifeliğiyle yeniden karşı karşıya getirecekti. Abbasilere sığınmış olan Bizanslı bir misafir, Nikephoros’un tahta geçmesi hakkında Harun Reşit’in komutanı Abdü’l Melik’e şunları söylemişti: “Nikephoros tahta geçtiğine göre, sırtındaki bu mükellef elbiseyi çıkar da zırhlan ve harbe hazırlan.” Gerçekten de Bizanslı konuk haklı çıktı. Nikephoros tahta geçer geçmez kendisinin yıllık göndermesi gereken vergiyi ödemeyeceği gibi, Halife Harun Reşit’e bir mektup göndererek onu savaş için tahrik etti. (15) Mektubunda imparatoriçe İreni’nin Halife’yi şah makamına, kendisini piyon makamına koyduğunu ve kadın olduğu için Bizans İmparatorluğu’nu küçük düşürücü anlaşmalara imza attığını söylemiş, o güne kadar İreni tarafından ödenen vergileri geri istemiştir. Aksi takdirde savaş açacağını da eklemiştir. Harun Reşit bu mektup karşısında çok hiddetlenmiş ve bir divit isteyerek mektubun arkasına kendi eliyle “Bismillahirrahmanirrahim. Müslümanların emiri Harun’dan Bizans köpeği Nikephoros’a! Ey kâfir kadının oğlu! Mektubunu okudum. Cevabını duymakla kalmayacak, aynı zamanda göreceksin. Vesselam!” (16) demiştir. İmparatorluğun savaş ortamına sürüklenmesi Bardanes’i olağanüstü yetkilerle, monostrategos (yetkili tek general) olarak görevlendirilmesiyle sonuçlandı. Bu görev askeri açıdan devletin sıkıntıya düştüğü özel durumlarda verilirdi. (17) 803 yılının Temmuz ayında Halife Harun Reşit, Abbasi ordularını Anadolu içlerine sefere çıkardı. Kuşkusuz bundaki amaç mektubunda da yazdığı gibi vergisini vermek istemeyen Bizans İmparatoru Nikephoros’u cezalandırmaktı. Halife’nin ordunun başında oğlu Kasım’ı göndermesi, bu meseleye ne kadar ehemmiyet verdiğinin de bir göstergesidir.


İki ordu Anadolu içerisinde birbirleriyle mücadele ederken bir talihsizlik yaşanmış, İmparator Nikephoros geçirdiği bir kaza sonucu ayağını kırmıştı. İmparator, kırık bir ayakla askerleri sevk ve idare edemeyeceğinden dolayı ordunun yönetimini Bardanes Tourkos’a bırakmak zorunda kaldı. Bardanes aradığı fırsatı böylelikle yakalamış olacaktı. İlk iş olarak tüm temalardaki askerlere emirler göndererek Anatolikon Teması’nda toplanmalarını istedi. Tüm ordunun komutası kendine geçince iktidar hırsı bir anda gözünü kör eden Bardanes, ordunun diğer komutanlarının bu duruma onay vermesiyle imparator ilan edildi. (18) Bardanes’e destek olan temalar (19) şunlardı: Anatolikon, Opsikion, Thrakasion, Bukellarion. (20) 


Enteresan olan Armenokon Teması’nın Bardanes Tourkos’un bu imparatorluk yürüyüşüne destek vermemesiydi. Bunda Armenokon Teması’nın toplanma bölgesine gelmemesinin de payı vardı. Fakat esas neden Bardanes’in 793 yılında Armenokon Teması’nda başlayan isyanı kanlı bir şekilde bastırmaya katılmış olmasıydı. Bu durum Armenokon Teması birliklerinin gözünde Bardanes’in hâlâ düşman algısı içerisinde yer aldığının da bir göstergesiydi. (21)


Bardanes Tourkos’un isyanına ordunun büyük çoğunluğunun destek vermesinin sebeplerinden bir tanesi de ekonomik gerekçelerdi. Nikephoros, deyim yerindeyse İmparatoriçe İreni’den enkaz devralmıştı. Böyle bir iktisadi tablo karşısında Nikephoros haklı olarak imparatorluğun maliyesini desteklemek için sıkı bir bütçe politikası başlattı. İlk olarak Abbasi Halifeliğine ödenen yıllık vergiyi kesti. Akabinde imparator, askerler için tanınmış olan vergi muafiyetini geri aldı. Hatta bir dönem onları maaşsız bıraktı. Kuşkusuz bu durum askeri kesim arasında büyük rahatsızlığa yol açtı. Bitmek tükenmek bilmeyen savaşlardan yorgun düşen askerler, muhtemelen toplumsal açıdan sıradan bir insanla aynı konuma düşmeyi hazmedememiş olmalılar. Bardanes, bu durumu avantaja çevirmeyi bilecekti. İlk yaptığı iş, Araplarla mücadele sırasında kazanılan ganimetleri tüm askerlere eşit şekilde dağıtmak oldu. (22) Güç ve cömertlik her dönemde olduğu gibi geç antikçağda da imparatorlarda aranan bir özellikti. Zaten askeri bakımdan güçlü bir unvana sahip olan Bardanes, bu yaptığı hareketle cömert bir insan algısı da yaratmış oldu. Bazı tarihçiler Bardanes’in darbeyi daha önceden planlamadığını, askerlerin aşırı tezahüratları karşısında bu isteklerini kırmayıp imparatorluğu istemeye istemeye, görev bilinci içerisinde kabul ettiğini söylerler. (23) Başka bir söylence durumu daha da ilginç kılar. 


Hikâyeye göre Bardanes Tourkos’un içinde imparatorluğun başına geçmek için büyük bir özlem vardı, ama isyanın sonucundan emin olamadığından çok korkuyordu. (24) Sonra yakınlarda inzivaya çekilmiş Philomelionlu (25) bir keşiş olduğunu duydu. Bu münzevi adam erdeme ulaşmış yalnız birisiydi. Gelecek hakkında kehanette bulunabiliyordu. Bardanes, sadece bu kâhinle planlarını paylaşarak onun düşüncelerine göre kararını vermek istedi. Sırf bunun için bir av partisi düzenledi. Siyasi konularda kendisine yardımcı olsun diye yanına iyi giyimli, kibar bir adam olan Leo’yu aldı. Daha sonra yanlarına güvenlik amaçlı Amoriumlu Mikhael ve Slav Thomas’ı da dâhil ettiler. Keşişin yanına vardıklarında Bardanes, yalnız başına onun mağarasına girdi. Geride kalanlar onu kapıda beklemeye koyuldu. (26)


Bardanes aklında ne varsa keşişe söyledi. Fakat keşişin kehanetleri Bardanes’in duymak istediği şeyler değildi. Keşişin söylediklerine göre o, imparator Nikephoros’a itaat etmezse iki gözünü birden kaybedecekti. Komutan bu kelimeleri duyunca aklını yitirme noktasına geldi. Bakılan fal sonrası dua edildikten sonra Bardanes bir an önce o ortamdan uzaklaşmak istedi. Atı getirildi ve Leo’nun eline basarak atına bindi. O sırada Mikhael dizgini tutuyor, Thomas atı sürüyor, Leo ise atın eyeri ile uğraşıyordu. (27) Bu noktada, keşiş, mağaranın yüksek kapısından dışarı eğildi ve Bardanes Tourkos’u tekrar yanına çağırdı. Komutan bu geri çağırmayı sevinçle karşıladı. Atından uçar gibi bir hamlede indi. Keşişin kendisi hakkında güzel şeyler söyleyeceğini umut ederek hızlı bir şekilde mağaraya yaklaştı. Keşiş lafı uzatmadan konuya girdi ve Bardanes’e bakarak şöyle dedi; "... ne yaparsan yap ama imparatora isyan etme, bu konuda hata yapma! Bu sizin gözlerinizin sakatlanmasına ve mallarınızın müsadere edilmesine mal olacak. Ama yanında getirdiğin 3 adamdan atına binerken sana yardımcı olanı tahtı kazanan ilk kişi olacak. Arkasından atının dizginini tutan imparator olacak. Üçüncü gelen kişi imparator ilan edilecek, ama hiçbir zaman hüküm süremeyecek ve çok korkunç bir şekilde ölecek." (28)


Kâhinin kastettiği iki kişi sırasıyla tahta çıkacak olan V. Leo ve II. Mikhael’di. İsyan edip başarısız olacak kişi de Slav Thomas’tır. (29) Bardanes kâhinin söylediklerini duyunca onu azarladı. Bunu gülünecek bir şey olarak gördü ve keşiş hakkında düşüncesi tersine döndü. Artık onu bir şarlatan olarak görüyordu ve onun geleceği görmediğini düşünüyordu. İnsanın dış görünümüne baktığını ve bununla karar verip sözde kehanette bulunduğunu söyledi. (30) Aslında Bardanes’in keşişe kızgınlığı istediği şeyleri söylemediği içindi. Şayet keşiş “sen imparator olmalısın, yakında tüm Roma (Bizans) İmparatorluğu önünde eğilecek. Bu iş için senden daha uygun bir adam yok” demiş olsaydı Bardanes için dünyanın en dürüst adamı olacaktı. Bu bulgular ışığında kanaatimizce Bardanes’in isyanı önceden planladığı ortadadır. 


Kişisel ihtirası bir yana, Bardanes Tourkos aynı zamanda toprak sahibi aristokratlara mensuptu. Bununla beraber İmparatoriçe İreni'nin rejimini destekleyen ve inanç olarak ikonalara ibadet edilmesini isteyen topluluğa bağlıydı. Yani değişim değil, statükonun devamından yana olan grubun bir üyesiydi. O yüzden geleneksel aristokratlarca Nikephoros’un politikalarına karşı olanların temsilcisi olarak görüldü. Nikephoros’un arazi mülkünün üzerindeki yeni vergiler ve eklesiastik (Kilise) Mülkünün istimlaki ile ilgili olan sosyal ve mali alanda yaptığı politikalar, Bardanes ve ait olduğu grubun çıkarlarına zarar veriyordu. (31)


Nikephoros, kendisinin tamamen karşısında olan bu grupları karşısına almaktan korkmadı. Özellikle kiliseye karşı daha pervasızca davrandı. Bazı manastır mallarına el koydu. Valilerine, piskoposlar ve ruhban sınıfına gerektiğinde bir köle gibi davranma ve kiliselerde bulunan altın ve gümüş levhalara ihtiyaç duyulduğu anda el koyma yetkisini verdi. Yoksul küçük toprak sahiplerini orduya aldı ve tüm teçhizatlarının parasını orta ve üst düzey gelir grubuna sahip zümreye yükledi. Nikephoros ekonomik açıdan koyduğu tedbirler noktasında duracak gibi görünmüyordu. Trakya’da vergi olarak çok sayıda altın toplamayı hedefleyen İmparator, vergileri % 50 oranında artırdı. Daha önce vergiden muaf tutulan hayırseverlerce kurulan vakıfları ocak vergisine tabi tuttu ve on iki adadan getirtilen ev köleleri için ekstra 2 altın sikke daha verilmesini kanuna bağladı. Özellikle vakıfların bazısını imparatorluk mülkü haline getirmesi yüzünden kiliseye yakın “dindar aileler” fakirleşirken imparatorluk daha zenginleşmişti. (32) Yaptığı bu uygulamalar tüm kesimlerde Nikephoros’a karşı bir memnuniyetsizlik uyandırsa da, ekonomi onun döneminde son yıllarda olmadığı kadar sağlam temeller üzerine oturmuştu. (33)


Bu durum karşısında Bardanes toplumsal statülerini kaybettiklerini düşünen kitlenin son umudu olmuştu. Büyük değişimlerin olduğu zaman dilimlerinde çekilen sancılar her devlette olduğu gibi Bizans İmparatorluğunda da memnuniyetsizler ordusu yaratmıştı. Muhtemelen Bardanes bu kitleyi arkasına alabileceğini düşünüyordu. Bir yere kadar bunda başarılı da oldu. Özellikle eski imparatoriçe Atinalı İreni’nin etkisinin de bu isyanda payı olduğu aşikârdır. Bardanes, biraz da eski efendisinin Bizans bürokrasisindeki ağırlığına güvenmiştir. Fakat İreni’nin 8 Ağustos’ta imparator Nikephoros tarafından sürgüne gönderildiği Lizbon’da ölümü Bardanes Tourkos’un planlarını alt üst etmiştir. (34)


3. İsyan

İsyan, Anatolikon Temasının başkenti olan Amorium (35) şehrinde başladı. Buradan hemen hemen devletin mevcut askeri ordusunun yarısını kapsayan isyan ordusu, kuzey batıya doğru ilerledi. İsyancılar Nicomedi'ya (36) daha sonra imparatorluğun başkenti olan Konstantinopolis’den, İstanbul boğazına kadar uzanan yerleşim yeri olan Chrysopolis'e (37) giden askeri yolu takip etti. Bardanes başkente girmedi. Beklentisi daha büyüktü. Bardanes’e göre Başkent’teki ahali Nicephoros’tan memnun değildi. Halkın yasal imparatora isyan ederek imparatorluğu altın tepside kendisine sunacaklarını düşünüyordu. Bu düşüncesinden dolayı Chrysopolis’te kendi isyanına karşılık olarak başkentin içinde Nikephoros’a karşı oluşabilecek isyanı bekleyerek kamp kurdu. Bu gerçekleşmediğinden ve halk buna açıkçası pek de hevesli olmadığından, Bardanes büyük ordusunu Malagina’ya (38) geri çekti. Darbe teşebbüslerinde isyancıların hızlı hareket etmesi gerektiğini kavrayamayan Bardanes, bunu çok acı şekilde ödeyecekti. Zaman ilerledikçe en yakınındaki adamlar bile Bardanes Tourkos’a güvenlerini yitirmeye başladılar. İsyanı birlikte planladıkları Amorium’lu Mikhael ve Ermeni Leo adındaki iki yakın ortağı orada onu terk etti. (39) İsyan ordusunun iki büyük destekçi komutanının imparator Nicephoros’la birlikte hareket etmeye başlamasının ödülü olarak Mikhael, imparatorluğun çadırının kontu oldu. Leo ise daha aktif bir kumandanlığa terfi etti. (40)


En yakın adamlarının İmparator Nikephoros’la anlaşması Bardanes Tourkos’un cesaretini kırdı ve bu ihanetin başka ihanetleri de arkasından getirebileceğini düşünmesine sebep oldu. Bundan dolayı imparatorun sadık ordusuyla savaşmaktan kaçındı. Artık Bardanes Tourkos için iyi bir pazarlık yapmaktan başka bir çare kalmamıştı. Yapılan pazarlık neticesinde isyancı komutan VI. Konstantin’in ikinci evlilik törenini gerçekleştirmiş Kathara manastırının üstünlüğüyle ve Joseph’in arabuluculuğuyla makul bir anlaşmayla teslim olmayı kabul etti. Bardanes’e ayrıca patrik Tarasios ve pek çok ileri gelen senatörlerce imzalanmış bir mektupta gönderildi. Gönderilen mektupta ne kendisinin ne de isyana katılan Bardanes'in emrindeki askerlerin teslim olduktan sonra ölümle cezalandırılmayacakları yazıyordu. Nikephoros mektupla beraber kendi altın haçını da göndererek sözünün garantisini veriyordu. Bu güvencelerle tatmin olan Bardanes, ordusunu terk etti ve 8 Eylül’de Marmara Denizi kıyısındaki Cius'ta (41) bulunan Herakleios manastırında sığınak aradı. Oradan, onu Prote Adası’na (42) götürecek bir gemiye bindi. Daha sonra bir keşiş ismi olan Sabbas’ı alarak önceden kurmuş olduğu bir manastırda çalışmaya başladı. (43)


Bardanes’in emekliliğinden sonra Nikephoros, resmi olarak onun görevine son verdi ve onun mal varlığının çoğuna kanunen el koydu. İsyanda yer alan diğer thematik generaller de aynı zamanda görevlerinden azledildiler. Başkentli piskoposlar Sardis, Amorium ve Nicomedia, Sicilya’daki Pantelleria adasına sürgüne gönderildi. Diğer taraftan Anatolikon Teması askerlerine başkaldırmaya verdikleri destekten dolayı bir yıl ücret verilmedi. (44) 803’te aralık ayında, bir grup Likaoniyalı (45) asker Prote Adası’na çıkarak Bardanes’i kör ettiler. (46) Bu oldukça sembolik bir eylemdi. Bizans İmparatorluğu’nda uzuvlarından bir tanesini kaybetmiş bir kişinin taht üzerinde bir hak iddia etmesi mümkün değildi. (47) Onun için siyaseten sakat bırakma Bizans’ta sıkça başvurulan bir yöntemdi. Kör etme kâfirlere, isyancılara ve yahut tahttan indirilmiş imparatorlara ve politik rakiplere bir tehdit unsuru olmamaları için genellikle uygulanan bir cezaydı. (48) Büyük ihtimalle yapılan bu hareket imparator Nikephoros’un emriyle olmuştur. Ancak Nikephoros daha sonra senato önündeki verdiği ifadesinde, bu olayla hiçbir ilgisi olmadığına yemin etmiştir. Pek çok tarihçi bu olayda Nikephoros’un direk payı olduğuna inanır, ama Treadgold bu olayı askerlerin kendilerinin gerçekleştirmiş olabileceklerini savunur. Treadgold’a göre Bardanes imparatorluk için artık inandırıcı bir tehdit değildir. Patrik ve senatonun bu olayın faillerinin cezalandırılması gerektiğine dair baskısına rağmen, Nikephoros kendi kararıyla bu olayın faillerinin gitmelerine izin vermiştir. (49) Her ne kadar Bardanes’in malları müsadere edilmiş ve eski gücünden eser kalmamış olsa da bir dönem imparatorluk iddiasında bulunmuştu. Bizans İmparatorluğu o dönemde Bulgarlar ve Abbasilerle uğraşmaktaydı. İmparator sık sık başkenti terk edip gerek Balkanlar’da, gerekse Anadolu’da sefere çıkmaktaydı. Kınalı Ada gibi başkente çok yakın bir noktada bulunan bir yerde sürgün hayatı yaşayan eski bir isyancı komutan her zaman taht için bir tehditti. Muhtemelen Nikephoros senatonun ve patrikhanenin tepkisini çekmeden Bardanes Tourkos’tan kurtulma yolunu düşünmüş ve sinsice bir planla bunu da başarmıştı. Zaten faillerin cezalandırılmaması bu işin içinde imparatorun olduğunun en önemli kanıtıdır. 


Bardanes Tourkos’un isyanı geçici olarak Bizans’ı güçsüzleştirdi. Bizans’ın bu iktidar mücadelesi imparatorluğun dikkatini bu iç meseleye doğru çevirdi. Fakat bu avantajlı durumu Abbasiler değerlendiremeyeceklerdi. Kasım’ın dar bir bölgede yaptığı istila hareketi ve akabinde babası Harun Reşit’in daha geniş alanda yaptığı müdahaleler kısa zaman sonra hiçbir önemli askeri başarı getirmeden sonuçlandı. Halife Harun Reşit makul bir miktar haraçla ateşkes yaparak geri çekildi. (50) Böylece isyan orduya ve Anadolu’nun pek çok yerine ciddi bir zarar vermedi. (51) Yine de bu olay, askerlerin Nikephoros’tan memnuniyetsiz olduğunu gösterir. Bunun da daha sonraki yıllarda tekrar meydana gelebileceğini ve Nikephoros’un saltanatı boyunca daimi bir tehdit kaynağı olabileceğini kanıtlar. (52) Bu da gayet tabiidir. Ekonomik reformlarla birlikte mevcut düzenin değişmesi İmparator Nikephoros’a karşı bir tepkinin oluşmasına neden olmuştur. Böylesi ciddi bir durumun hafif atlatılması Bizans İmparatorluğu için büyük bir şanstır. 


Sonuç

Bizans İmparatorluğu’nda Türk asker ve bürokratların sayısı oldukça fazladır. Fakat erken ve orta devirleriyle ilgili çalışmalarda Türk kökenli tarihi şahsiyetlerin takibi oldukça zordur. Çünkü Ortodoks olmadan bu devlette görev almak imkânsızdır. Din değiştirmiş, Grek olmayan bir kişi ya İncil’de geçen bir isim almakta, ya da ismi Grekçe söylenişe göre telaffuz edildiği için bozulmaktadır. Bizans tarihi kaynaklarında da bu şekilde isimler zikredildiği için köken tespit etmek içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir. Bazı durumlarda şahsiyetin milliyetine dair direkt ifadeler bulunması tarihçilerin işini kolaylaştırmaktadır. Fakat bu durum “Türk Vartan” örneğinde olduğu gibi önyargılara takılmaktadır. Tarihi hafızalara Bizans-İslam, Bizans-Türk ezeli iki düşman olarak kaydedilmiştir. Hıristiyanlığı kabul edip Helenleşmişse de, bir Türk’ün Bizans’ta imparator olmak için isyana kalkışması oldukça sıra dışı bir durumdur. Her ne kadar isyan Bizans Tarihi’nde gözle görülür bir etki yaratmamış olsa da ezber bozan bir durum olması hasebiyle önemlidir. Bardanes Tourkos isyanı Bizans darbe geleneğinin bir sonucudur. Tahtın çok sık el değiştirmesi imparatorluğu her alanda sıkıntıya soktuğu aşikârdır. Bizans Devleti yönetimde istikrarı Bardanes’in birlikte darbeye kalkıştığı yakın arkadaşı Amoriumlu Mikhael’in (II. Mihail) tahta geçmesiyle sağlayacaktır. 



Talat KOÇAK 
Afyon Kocatepe Üniversitesi
History Studies, Volume 7, Issue 2, Special Issue on Byzantine, June 2015
Dipnotlar:
1) G. L. Seidler, Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökeni, Çev: Mete Tuncay, Özne Yayınları, İstanbul 1999, s.20.
2) E. W. Brooks, “The Emperor Leo V and Vardan The Turk”, The English Historical Review, Vol. 31., April 1916, Oxford University Press, s. 257.
3) Chris and Mücahide Lightfoot, Anadolu’da Bir Bizans Kenti Amorium, Homer Kitabevi, İstanbul 2007, s. 165.
4) Gyula Moravcsik, “Byzantine Christianity and the Magyars in the Period of Their Migration”, American Slavic and East European Review, Vol. 5, No. 3/4 (Nov. 1946), s. 29-45.
5) İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 2012, s. 45.
6) İsmail Mangaltepe, Bizans Kaynaklarında Türkler (Menandros Protektor ve Theophylaktos Simokattes), Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2009, s. 48.
7) Hatica Palaz Erdemir, V. Yüzyıl Bizans Kaynaklarına Göre Göktürk-Bizans İlişkileri, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 2003, s. 9; Mangaltepe, a.g.e., s. 76-77.
8) The Chronicle of Theophanes Confessor Byzantine and Near Eastern History (AD 284-813), Çev: Cyril Mango -
Roger Scot ve Yardımcısı Geoffrey Greatrex, Clarendon Press, Oxford 1997, s. 446. 
9) Rene Grousset, bu sempatinin sebebini Hazarların tıpkı Uygurlar gibi medeni (yerleşik toplum) olmalarına bağlar. Rene Grouuset’e göre Hazarlar “ticaretle zenginleşmiş, Bizans ve Arap dünyası ile olan temas sayesinde izafi olarak medenileşmiş ve ahenkli bir devlet meydana getirmişlerdi.” Bkz. Rene Grousset, Bozkır İmparatorluğu, Çev: Dr. M. Reşit Uzmen, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1996, s. 180.
10) Atinalı İreni için bkz. Ahmet Refik, Bizans İmparatoriçeleri, Oku Yayınları, İstanbul 2003, s. 41.
11) Bugün ki İzmir’inde içinde olduğu Bizans’ın kıyı Ege bölgesine verilen ad. Temaların listesi için bkz. George Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, TTK Yayınları, Ankara 1999, s. 230-231., Tuncer Baykara, Anadolu’nun Tarihi
Coğrafyasına Giriş I Anadolu’nun İdari Taksimatı, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1988, s. 17.
12) Bizans İmparatorluğu’nda askeri yetkileri de olan general rütbesindeki idarecilere verilen isim. Ian Heath, Bizans Orduları 900-1461, Çev: Buket Bayrı, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2014, s. 11.
13) Anatolikon Teması başketi Amorium olan antik Frigya’nın büyük bir bölümünü kapsayan, İstanbul’u Suriye’ye bağlayan yolunda geçtiği Bizans’ın önemli ve büyük bir eyaletidir. Anatolikon Temasının ve diğer temaların haritası için bkz. Timothy E. Gregory, Bizans Tarihi, Çev. Esra Elmert, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2008, s. 179.
14) Nikephoros Arap kökenlidir. Bir Süryani kroniğine göre Nikephoros’un atalarından Cebele Bin Eyhem, Hıristiyan Arapların lideri konumundaydı ve Hz. Ömer zamanında Müslüman olmuştu. Bu adam Medine’deki mescitte Hz. Ömer ile birlikte bulunurken Fezara kabilesinden bir adam onun kıyafetine basmıştı. Cebele’de dönüp suratına bir yumruk indirmişti. Adamın şikâyeti üzerine adaletiyle nam salmış olan Hz. Ömer, Cebele’ye “benim gibi bir hükümdar bunu nasıl yapabilir ve avamdan bir adamın yüzüne bir darbe indirmesine razı olur.” dedi. Hz. Ömer, Cebele’nin bu cevabı karşısında “gerçi siz ondan daha şereflisiniz; fakat İslamlık nazarında müsavisiniz.” cevabını verdi. Bu durumu şaşkınlıkla karşılayan Cebele, düşünmek için süre istedi ve hemen Kapadokya’ya kaçtı. Orada yeniden vaftiz olarak Hıristiyanlığa döndü. Tafsilat için bkz. Gregory Abu’l Farac (Bar Hebraeus), Abu’l
Farac Tarihi, C. I, Süryaniceden İngilizceye Çeviren: Ernest A. Wallıs Budge, Türkçeye Çeviren: Ömer Rıza Doğrul, TTK Basımevi, Ankara 1999, s. 208.
15) Abu’l Farac Tarihi, a.g.e., s. 208.
16) Casim Avcı, İslam Bizans İlişkileri, Klasik Yayınları, Ġstanbul 2003, s. 94
17) Warren Treatgold, The Byzantine Revival, 780–842, Stanford University Press, California 1988, s. 129.
18) Jesse Russel-Ronald Cohn, Bardanes Tourkos, Bookvika Publishing, Edinburg 2012, s. 6.
19) Bizans temalarıyla ilgili tafsilat için bkz. E. W. Brooks, “Arabic Lists of the Byzantine Themes” The Journal of Hellenic Studies, Vol. 21 (1901), s. 67-77.
20) Ian Heath’ın naklettiğine göre İbnü’l Fakih 902 civarında kaleme aldığı eserinde bu temaların asker sayılarını şu şekilde verir. Anatolikon: 15.000, Opsikion: 6.000, Thrakasion: 10.000, Bukellarion: 8.000. Destek veren temalar aynı zamanda coğrafi açıdan başkente çabuk ulaşabilecek bir konumdadırlar. Ayrıca listeye göre tüm imparatorluk ordularının yarısına yakını neredeyse bu temalarda toplanmıştır. İbnü’l Fakih’in verdiği liste Bardanes Tourkos isyanından bir asır geçmiş olsa da bize tema ordularının oransal gücünü anlamamız bakımından bir fikir vermektedir. Liste için bkz. Ian Heath, a.g.e., s. 17.
21) Walter Emil Kaegi, Byzantine Military Unrest 471-843: An Interpretation, Hakkert, Amsterdam & Las Palmas 1981, s. 245.
22) Warren Treatgold, a.g.e., s. 131
23) Paul A. Hollingsworth, “Bardanes Tourkos”, The Oxford Dictionary Of Byzantium Volume I, Ed. Alexander P. Kazhdan, Oxford University Press, New York & Oxford 1991, s.255., Treadgold, a.g.e., s. 131.
24) John Skylitzes, A Synopsis of Byzantine History 811-1057, Çev: John Wortley, Cambridge Universty Press, New York 2010, s. 9.
25) Bugünkü Konya iline bağlı Akşehir ilçesinin o dönemki adıdır. Bzk. Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar, İnkılap Yayınevi, Ankara 1993, s. 661.
26) John Skylitzes, a.g.e., s.10.
27) Hikâyenin heyecan verici yanı hikâyedeki kişilerin hepsinin “mütevazı kökenleri” olmasıdır. Kahramanların hiçbirisi Grek kökenli değildir. John Haldon, “Social Élites, Wealth, and Power”, A Social History Of Byzantium, Ed. John Haldon, Blackwell Publishing, West Sussex 2009, s. 181.
28) Skylitzes, a.g.e., s. 10.
29) John Julius Norwich, Bizans Yükseliş Dönemi (M.S. 803-1081), Çev: Selen Hırçın Riegel, Kabalcı Yayınları,
İstanbul 2013, s. 20 (dipnot 5).
30) Skylitzes, a.g.e., s.10.
31) Jesse Russel, Ronald Cohn, a.g.e., s. 6.
32) Judith Herrin, Bizans Bir Ortaçağ İmparatorluğunun Şaşırtıcı Yaşamı, Çev: Uygur Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul 2013, s. 215-216.
33) Norwich, a.g.e., s. 20.
34) Treadgold, a.g.e., s. 132.
35) Amorium Afyonkarahisar’ın kuzeydoğusunda, Emirdağ ilçesinin 12 km. doğusunda, Ankara’nın 180 km. güneybatısında yer alan, Arap kaynaklarında Amuriye olarak anılan kenttir. Talat Koçak, “Fetih’e Giden Yolda İlk Engel İlk Müjde Amorium”, 2005-2006 İstanbul’un Fethi Fatih ve Dönemi Sempozyumu II, Fatih Belediye Başkanlığı Yayınları, İstanbul 2007, s. 116.
36) Bugün ki İzmit’in o dönemde ki adıdır. Bkz. Umar, a.g.e., s. 603.
37) Bugün ki İstanbul’un Üsküdar İlçesi. Helence altın kenti anlamına gelmektedir. Bkz. Umar, a.g.e., s. 433.
38) Bugün ki Sakarya il sınırları içerisinde kalan bölge. Bkz. Clive Foss, “Byzantine Malagina and the Lower Sangarius”, Anatolian Studies, Vol. 40 (1990), s. 161.
39) John H. Rosser, “Bardanes Tourkos”, Historical Dictionary of Byzantium, Ed. John Woronoff, Scarecrow Press, Maryland 2001, s. 48., Haldon, a.g.e., s. 193.
40) Treadgold, a.g.e., s. 131-133, Kaegi, a.g.e., s. 246.
41) Bugün ki Bursa ilinin Gemlik ilçesinin tarihi adıdır. Bkz. Umar, a.g.e., s. 444.
42) İstanbul adalarından olan Kınalıada’ya o dönemde verilen isim. Raymond H. Kevorkian, Paul B. Babaudjian, 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, Çev. Mayda Saris, Aras Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 121.
43) Treadgold, a.g.e., s. 132.
44) Kaegi, a.g.e., s. 247, Treadgold, a.g.e., s. 132.
45) Bugün ki Konya iline o dönem verilen ad. Bilge Umar, a.g.e., s. 336.
46) Sophulis bu olayın 804 yılında olduğunu iddia eder. Panos Sophoulis, Byzantium and Bulgaria 775–831, Koninklijke Brill NV, Leiden&Boston 2012, s. 175.
47) Bu durumun tek istisnası burnu yarılmasına rağmen tahtını Hazarların desteğiyle geri kazanan İmparator II. Jüstinyen’dir. J. F. Haldoon, Byzantium in the Seventh Century the Transformation of a Culture, Cambridge Universty Press, New York 2003, s. 76.
48) Alexander Kazhdan, “Blinding”, The Oxford Dictionary of Byzantium Volume I, Ed. Alexander P. Kazhdan, Oxford University Press, New York&Oxford 1991, s. 297-298.
49) Hollingsworth, a.g.m., s. 255., Treadgold, a.g.e., s. 134-135.
50) 805 yılında İmparator Nikephoros Abbasiler’e yıllık 30.003 nomizmata haraç ödemeyi taahhüt etmesiyle Halife Harun Reşit’in orduları geri çekilmişlerdir. Angeliki E. Laiou, “Exchange and Trade, Seventh–Twelfth Centuries”, The Economic History of Byzantium From the Seventh Through the Fifteenth Century Volume 1, Ed. Angeliki E. Laiou, Dumbarton Oaks Trustees for Harvard University, Washington 2002, s. 699.
51) Treadgold, a.g.e., s. 133.
52) Kaegi, a.g.e., s. 256-257., Jesse Russel, Ronald Cohn, a.g.e., s. 7.



SB not 1: Bar ile başlayan birçok Türkçe kökenli isim vardır. Bardan adı da Türkçe kökenlidir, Ermeni değil ki Kaşgarlı'da Bargan adı ile Kıpçaklar'da Barkan adı görülmektedir. Çok önemli bir husus da, Kıpçak Türklerinin Ermenileşmiş olmasıdır. Hıristiyan dünyası ile Ermeniler (ya da Gürcü) hakkında araştırma yapılırken Kıpçak Türklerinin rolü asla unutulmamalı ve kitap ya da makaleler içinde değerlendirilmelidir. Ayrıca Türkçede -b- ile başlayan birçok kelime Yunancada ve Rusçada -v- ile değiştirelerek söylenmiştir: Örnek, Basileus > Vasileus olmuştur, ki Basileus'un Türkçe kökenli Başil'den geldiği kesindir. Bu sebeple de Vartan'dan Bardan değil, Bardan'dan Vartan türetilmiştir.


Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu bu paylaşımımdan sonra yorum getirmiştir : "Vartan ermeni adı degil, Vartan Mamikon da Qafqazda perslərə qarşı üsyanda komutan idi. Vartan, Suren, Karen gibi adlar ərsaq (arşakid, part) soylarında gelmeler idi. Haylar da sonralar bu adları kullanmışlar. Vartan Türk hazar degil, ərsaq soylu xristian qıpçaq olmalı."


SB not 2: İmparatorluğun adı dönemi itibariyle Bizans değil, Doğu Roma İmparatorluğu'dur. Dönemi itibariyle İran diye bir ülke yoktur, bu sebeple de "İranlılar" denilmesi uygun düşmemektedir..

SB not 3: Hazarlı Theodora, Hazar Kağanı Buşir'in kızkardeşidir. II.Jüstinianos'tan bir oğlu olmuş, ancak Tiberius 5 yaşındayken (711) sonradan İmparator olan Filippikos Bardanes (Philippicus, 711-713, Bardanes Tourkos değil) tarafından öldürülmüştür.

SB not 4: Atinalı İrini (797-802)



A Turkish Commander in the Byzantine (Eastern Roman) Empire: Bardanes Tourkos and His Uprising Notes:

East Roman Emperor Michael II (820-829)  married Thekla, the daughter of Bardanes the Turk. Their son Theofilos also became the emperor of East Roman Empire between 829-842, the sixth and last iconaclastist. When Thekla dies in 823, Michael II married Euphrosyne, the daughter of Constantine VI. The father of Constantine VI is Leo IV, nicknamed Khazar (Turk). Leo IV's father is Constantine V and Tzitzak the Khazar (Turk) is his mother, the daughter of Khazar (Hazar) Turkish Kagan (Kağan) Bihar. And Tzitzakion was a costume fashion, based on Khazar Turkish princess Tzitzak (Çiçek; Flower).


From "John Skylitzes, A Synopsis of Byzantine History" translated By J.Wortley
(Türkçeye de çevrilmeli)



SB.


P.S. To the westerners; Khazars are not Jewish in ethnic ! They are Turk of ethnic, with Judaism in religion ! So, who ever is going to write about Khazars, don't mislead the people, and use the word "Khazar Turks".... Kipchaks (Bardanios Tourkos is a Kipchak Turk), Cumans, Pechenegs (Patzinaks), Avars, Huns are also Turk of ethnic.





Why is there "Byzantine people of Armenian descent" on wiki, and not "Byzantine people of Turkish (or Turkic) descent"? There are many Turks in the Byzantine Empire!... Hypocrisy of the "westerners"....





"Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi...."





10 Nisan 2020 Cuma

Doğu Roma Hakkında Notlar



Kalıplaşmış ezber tarihçilikten çıkmak ve bize dikte edilenleri sorgulamak zorundayız.
Arkeofili'nin (link) Bizans hakkında çıkarmış olduğu listeyi sorgulayalım o zaman:



Arkeofili : 
Bizans İmparatorluğu Hakkında Bilmiyor Olabileceğiniz 25 Bilgi
Yazar: Büşra Balcan on 19 Haziran 2017

Yanlış: 
Arkeofili (25.) Bizans aslında bir Antik Yunan şehri.
Bizans, MÖ 657 yılında Megara’daki Yunan sömürgecileri tarafından kurulan antik bir Yunan şehridir. Şehir MS 330 yılında İmparator Constantine tarafından yeniden inşa edilip Bizans İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak ilan edilmiş ve akabinde onun onuruna Constantinople ismini almıştır.


Tanrıça Thetis "Büyük" Konstantine'yi Taçlandırırken
Konstantin "Yunan" kökenli değildi.
Babası İlliryalı, annesi ise Bitinyalıydı (Yalova).



Doğrusu: 
Hayır, sömürgeci Grekler tarafından kurulmamıştı.

"... Bugüne değin tümüyle mitolojik hikâyeler temel alınarak çalışılmış “Byzas – Megaralılar - Byzantion – MÖ 669/658” kurgusunun eski ya da güncel hiçbir arkeolojik bulgu ile desteklenemediği, İstanbul’un erken dönemleri ile uğraşan bilim adamlarınca özellikle Yenikapı, Sirkeci ve Sultanahmet Eski Cezaevi kazılarından sonra fark edilmeye başlanmıştır. Mitolojik hikâyelerde kentin kurucusu olarak aktarılan şahsın (Byzas) Thrak kökenli bir isim taşıması, Afif Erzen tarafından Kolonizasyon Dönemi için bir sorun olarak tanımlanmışsa da (Erzen 1954: 131-154), bugüne değin bu konu maalesef göz ardı edilmiştir.. Byzantion’un MÖ 658’de Megaralılar tarafından kurulduğuna ya da İstanbul’un tarihsel dönemlere bir eski Yunan yerleşmesiyle girdiği gibi birtakım eski hipotezlere artık şüpheyle yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir...

Buraya değin tanıtılan ve değerlendirilen güncel arkeolojik bulgular, Byzantion’un MÖ 658’de Megaralılar tarafından kurulduğuna ya da İstanbul’un tarihsel dönemlere bir eski Yunan yerleşmesiyle girdiği gibi birtakım eski hipotezlere artık şüpheyle yaklaşılması gerektiğine işaret etmektedir. Arkeoloji devam eden bir öğrenme sürecidir. İstanbul arkeolojisi süreci, bugüne değin Megara kolonizasyonunu kanıtlayan herhangi bir bulgu sunamamıştır. Gelinen süreç, bu duruma karşıt olarak kentin Sultanahmet – Ayasofya düzlüğünün Thrakialılar tarafından MÖ13 – 12. yüzyıllardan itibaren iskân edilmeye başlandığını göstermektedir...."

Şevket Dönmez
Byzantion’un (İstanbul) Kolonizasyonu Üzerine Yeni Değerlendirmeler/New Evaluations on Byzantion's (Istanbul) Colonization”, Vakıf Restorasyon Yıllığı 8. Restorasyon, Konservasyon, Arkeoloji, Sanat, İstanbul 2014: 48-54.


***

Yanlış:
Arkeofili (24.) Batı Roma yıkıldı, Doğu Roma kaldı
MS 476 yılında Batı Roma İmparatorluğu düşerken Doğu Roma bugün Bizans İmparatorluğu dediğimiz ismiyle devam etmiştir.

Arkeofili (22.) Kendilerine Romalı diyorlardı
Bununla birlikte, ”Byzantine (Bizanslı)” terimi, modern tarihçilerin bu kültüre ithaf ettikleri bir 19. yüzyıl terimidir. Bizanslılar ise, MS 330 yılındaki Bizans İmparatorluğu’nun başlangıcından 1453’te Osmanlılara yenilmelerine kadar geçen zamanda kendilerine ”Romalı” demişlerdi.


Çelişkili;
Hem "476'dan sonra Bizans dediğmiz ismiyle devam etmiştir" diyor, hem de "MS 330-1453 arasında kendilerine ”Romalı” demişlerdir". Bizans adını da "bir 19.yy terimi" olduğunu belirtiyor.

Doğrusu:
476'dan sonra adı Bizans DEĞİL, Doğu Roma İmparatorluğu idi. Evet kendilerine Romalı derler [bknz. Alexiad, 12.yy] ve bildiğiniz gibi imparatorluğun "Bizans" adı da Hieronymus Wolf tarafından 16.yy'da verilmişti, yani bir "19.yy terimi" değildir!


***

Yanlış:
Arkeofilli (23.) İsmini sömürgecilerin lideri Byzas’tan alıyor
”Byzantion’un” ismini Megaralı sömürgecilerin lideri ve şehrin kurucusu Byzas’tan aldığı söylendir. ”Byzantium (Bizans)” ise Yunanca Byzantion kelimesinin Latinceleşmiş halidir.


Doğrusu:
Byzas sözü tartışmalıdır, hatta Yunanca bile değildir.

* "Byzantion ismi G. Curtius‟a (1879, 291) göre, Βπδα-λη-; Βπδα-ελη- kökünden türemiş olup „kartal yuvası‟ anlamına gelmektedir (ayrıca bk. L. Grasberger 1888, 110; 278). Pape-Benseler (1863-1870, 232b), Byzantion‟un isminin „su yurdu/ülkesi‟ anlamı içerdiğini iddia eder. K. Ostir‟e (1929, 23 vdd) göre ise Byzantion adı, Hint-Avrupa kökenli dil grubuna ait değildir. Pre-Trakya kökenli olup, βπδ- kökünden türemiştir. Su ile ilişkilidir. Bu durum benzer şeklilde Βύδε, βπδία, Βύδεξεο, Βαξβύδεο örneklerinde de görülmektedir. K. Ostir‟i izleyen N. Zupanić (1939, 337) ise, Byzantion isminin Kafkas ya da Etrüsk kökenli olduğunu düşünerek, Βπδάληηνλ‟un „su kenti‟ anlamına geldiğini ileri sürmüştür. W. Kubitschek (19702, col. 1127); W. Tomaschek (19702, col. 1158) ve J. Miller‟e (19702, col. 1158) göre de Byzas ve Byzantion isimleri, Βύδεο, Βύδνο, Βαξβύδεο gibi Trakya kökenlidir. P. Kretschmer (1935, 217 vd.) ise, Byzantion ismini gerek etimolojik gerekse filolojik bakımdan açıklamaya çalışırken, kelimenin sonuna getirilen –ηνλ son eki ihtiva eden isimlerin iyelik/mülkiyete işaret ettiğini ifade etmiştir. Benzer örneklere Phrygia Bölgesi‟ndeki yer adlarında [Μίδαο‟tan Μηδάηνλ; Γόξδηνο‟tan Γνξδίεηνλ; Μάλεο‟ten Μαλήζηνλ; Γαζθπινο‟tan Γαζθύιεηνλ etc.] rastlandığını belirtmiştir. Yazar (1934-1935; 385; 1935, 217) ayrıca Hellenler tarafından Byzas, Byzant şeklinde okunan, Illyria‟lıların Beuzas- Beuzant isimlerinden türetilmiş Byzantion isminin Illyria ve Trakya öğeleri içerdiğini ileri sürmüştür. Zira Βπδ- hem Illyria hem de Trakyalılar tarafından kullanılan bir isim köküydü (ayrıca bk. Etym. Magn. s.v. Βπδάληηνλ=Byzantion; s.v. Βύδαληεο=Byzantes). Bu bakımdan İÖ. VII. yüzyılın ilk yarısında buraya yerleşen Dor kolonistlerin kentin yerel ismini Hellence‟ye uyarlayarak Byzantion şeklinde kullandıklarını belirtmiştir. Bu durum E. Schwyzer (1939, 66; 526); H. Krahe (1937, 287 dn. 20) ve F. v. Duhn (1939, 3) tarafından kabul görmüştür. [Daha detaylı bilgi için ayrıca bk. Georgicas 1947, 350 vdd.; Erzen 1954, 136 vdd.] Bununla birlikte G. Semerano (1994, sv. Byzantion) ise, Byzantion adının Byzas ya da Byzia‟dan kaynaklanmadığını ileri sürmüş ve byssos‟un Sümerce kökenine kadar ulaşmıştır."

Murat Arslan,
İstanbul'un Antikçağ Tarihi: Klasik ve Hellenistik Dönemler (s. 10-11)


* Wikipedia ("Byzantium; Name" başlığı altında) bile "etimolojisi bilinmiyor" dedikten sonra... ;)

- "The etymology of Byzantium is unknown. It has been suggested that the name is of Thraco-Illyrian origin. [Janin, Raymond (1964). Constantinople byzantine. Paris: Institut Français d'Études Byzantines]
- It may be derived from the Thracian or Illyrian personal name Byzas. [Georgacas, Demetrius John (1947). "The Names of Constantinople". Transactions and Proceedings of the American Philological Association. The Johns Hopkins University]
- Ancient Greek legend refers to King Byzas, the leader of the Megarian colonists and founder of the city. [Room, Adrian (2006). Placenames of the World: Origins and Meanings of the Names for 6,600 Countries, Cities, Territories, Natural Features, and Historic Sites]


ANCAK...;

İstanbul Boğazı adını mitolojide nasıl almıştı?...
Boynuzlu bir ineğe dönüştürülen İO'dan almıştı....

Byzas sözündeki -y- eskiden -U- olarak okunurdu; Byzas > Buzas olur.
Türk lehçelerinde Buzagu = Buzağı demektir.

"ürüng esri ingek buzagulaçı bolmiş... Ürüng esri irkek buzagu kelürmiş"
= Ak benekli inek doğurmak üzereymiş... Ak benekli bir erkek buzağı dünyaya getirmiş.

Az. = Buzov
Kazak = Buzav
Başkırt = Bizav
Özbek = Buzaq

Boğa : Az. Buğa ; Kazak/Kırgız. Buka ; Başkırt. Ügiz ; Özbek. Buqa ; Uygur. Buka
İnek-Sığır : Az. İnak ; Türkm. Sığır ; Kazak. Sıyır ; Kırgız. Uy, İnek ; Başkırt. Hıyır, Özbek. Siğir ; Uyg. İnak/İnek, Siyir

Mitolojide Kral Byzas'ın anneannesini İO olarak verirler.
İneğin yavrusuna da Buzağı denildiğine göre...

Mezopotamya'da Boynuzlu İnek ya da Boğa'nın sembolü Ay'dır, boynuzları ayın hilal haliyle betimlenir.
Ve İO, io olarak değil, EYO ya da AYO olarak okunur!



***

Yanlış: 
Arkeofili (21.) Yemek yapımında safran kullanan ilk halk
Bizanslar kızartılan kuzuyu tatlandırmak için biberiyeyi deneyen ilk halktı. Ayrıca yemek yapımında safranı da ilk onlar kullandı. Antik dünyada ünlü olan bu güzel kokular daha önce yemek malzemesi olarak düşünülmemişti.


Doğrusu:
Safran, Doğu Romalılar'dan önce de, Mezopotamya ve Asya'da ilaç, gıda, büyü ve boyamada kullanılmıştır.

***

Eksik:
Arkeofili (15.) İstanbul’u en görkemli şehir yaptı
Bizans İmparatorluğu’nu büyük bir güce kavuşturan imparatorun Justinian olduğu düşünülür. Justinian Batı İmparatorluğu’nun Afrika, İtalya ve İspanya’da kaybettiği bölgeleri yeniden fethetmiş ve eski Roma kanunlarını tek bir belgede toplamıştı. Yarım milyondan fazla sakiniyle Constantinople’u dünyanın en görkemli ve zengin şehri haline getirmişti. Ayrıca Ayasofya’yı inşa ettiren imparator da kendisidir.


İlave:
Doğu Roma döneminin İstanbul'unda yaşayan Türkler de vardı, en başta da Hun ve Avar Türkleri. Justinian döneminde Hunlarla müttefiklik kuran ve düşmanlarına karşı Hun askerlerinden oluşan birliklerini komutan Belizer ile İtalya seferine göndermiştir. (bknz. Yonca Anzerlioğlu,Bizans İmparatorluğu'nda Türk Varlığı, Türkler Cilt 6) Yani, "Bizans" kendi başına güçlenmemiştir.

"Doğu Roma imparatorluğundaki etnik mozaik içinde Türk varlığının sayısı, hiç de küçümsenmeyecek kadar çoktu"
Işın Demirkent (Mikhail Psellos'un Khronographia'sı / Türk Tarih Kurumu)


"Evet, Bizans'ta Türkler vardı"
Prof.Dr.Levent Kayapınar


"Menandros’un naklettiğine göre Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da 575-576 yıllarında 106 Türk yaşamaktadır."
Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nda Türk Kökenli Bir Komutan: Bardanes Tourkos ve İsyanı
Talat Koçak


550 yılında Justinian 2000 Kutrigur Türk ailesini Trakya'ya yerleştirmiştir. (Yonca Anzerlioğlu)


Doğu Roma İmparatoru II.Mihail (Michael, 820-829) Bardanes Turkos'un kızı Thekla ile evlenmiştir. Oğulları Theofilos da 829-842 arasında Doğu Roma'nın imparatoru olmuş, altıncı ve son ikonaklastcı, yani put kırıcıdır. Thekla 823'te ölünce II.Mihail  VI.Konstantine'nin kızı Euphrosyne ile evlenir. VI.Konstantine'nin babası ise Hazar lakaplı IV.Leo'dur. IV.Leo'nun babası V.Konstantine, annesi ise Hazar Türkü Çiçek'tir. Çiçek kelimesi Tzitzak olarak telaffuz edilip yazılmış ve erkekler arasında kabul gören Hazar kökenli kaftan modasına da Tzitzakion denilmiştir.


Anadolu'da "Yunan" millet olarak değil, Kilise çatısı altında bütünleşmiş ve bir topluluk oluşturmuştu. Bu sebeple, bütün Hristiyanlara "Yunan" gözüyle bakılmamalı !




"Doğu Roma Döneminde İstanbul'da Türkler -M.Balivet"

"Türk kökenli Tatikios, Aleksios Komnenos döneminde megas primmikerios unvanını almış, Türk kökenli Aksoukh’a [Aksuh] ise II. İoannes Komnenos tarafından şarkın ve garbın megas domestikos’u unvanı verilmişti."

"... İyi asimile olmuş Türkler dahi kökleri ile bağlarını koruyorlardı ve genel kanı bu konuda pek yanılmıyordu: Biraz önce bahsedilen İoannes Aksoukh ve ailesi herkes tarafından kabul görmemişti. İoannes Aksoukh’un oğlu Aleksios Aksoukh’un imparatora karşı kışkırttığı başarısız ayaklanmadan sonra onu çekiştirenlerden biri köklerine gönderme yaparak: “Türk ırkı her zaman Romalıların düşmanı olmuştur. Bu İsmail’in dölü, imparatorla akrabalığına ve iyi ilişkilerine rağmen bir yılan gibi davranmıştır. Türk ve Türk kalacak” demiştir. Aynı zamanda Kilikya valisi olan Aleksios, oldukça Bizanslılaşmış olmasına rağmen, eski soydaşları ile ilişkilerine devam ediyor ve onların kültürüne hayranlık duyuyordu..."

"Bizanslaşmış Türkler dillerini de unutmayabiliyorlardı."

Konstantinopolis'te Türkler (11.-15.yüzyıllar) - Michel Balivet


Buradaki Aksoukh adı Türkçedir; Aksu, soyu Kıpçak Türklerinden gelir.

"Vazelon manastırı kayıtlarından anlaşıldığı kadarı ile, bölgedeki Hıristiyanların % 52.7 si Rum kökenli değildir. Bunların büyük bir kısmının Hıristiyan Kıpçak Türkleri olduğuna dair çeşitli kayıtlar vardır. Grek kayıtlarından Komnenosların doğusundaki Kıpçak unsuruyla akrabalık münasebeti kurduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu evlilikler sonucu doğan çocukların ikinci isimleri hep Türkçedir.
Komnenos krallarından I. Jean’ın (1235-1238) diğer adı Aksuh (Aksu),26 Kral II. Aleksios’un (1297-1330) çocuklarının ikinci isimleri Michel Azahutlu (Atakutlu), Georges Ahpugas (Akboğa), Anna Anahutlu (Anakutlu)’dur."

Doç. Dr. İbrahim Tellioğlu
Doğu Karadeniz Bölgesinin Türk Yurdu Haline Gelmesi Hakkında Bir Değerlendirme


* Vardar Nehri'nin eski adı da Aksu'dur.
İngilizce İlyada'da "Axius" iken, Yunancasında Axioú (Ἀξιοῦ) olarak geçer.... Ne hazindir ki Türkçesinde "Aksios" demişlerdir!..

"Pyraikhmes komuta eder kıvrık yaylı Paionlara,
onlar ta uzaklardan gelmişler, Amydon'dan,
uzun kıyılarından Aksios'un,
Aksios yayılır tatlı bir suyla toprağa." (İl.2:848/50)

Bazılarının da iddia ettiği gibi kökeni Hint-Avrupa dilinden değil, Türkçeden gelir.

Kapadokya ancak MS 4.yy'dan sonra Hellenleşmeye başladı.


***

Eksik:
Arkeofili (14.) Caesar unvanını kullanan son imparator
Justinian ayrıca Sezar (Caesar) unvanını kullanan son imparatordur.

İlave:
Peki, BASİLEUS unvanından niye bahsetmiyorsunuz? 
Türkçe BAŞ İL > İL BAŞI/BEYİ'nden geldiği için mi?
Bu ne demek biliyor musunuz? Türkçe konuşan İskit/Sakalardan öğrendikleri bu unvanı Milattan önceki dönemde aldıkları için, Grek-Türk ilişkilerinin Anadolu ve kıta Yunanistan'da, sıkı fıkı olduğunu gösterir!...

Doğudaki Hellenli liderler resmi dökümanlarda Basileus olarak kaydedilmiştir ve bu liderler aslında halkın değil, toprakların başıdır, yani tapulu arazilerinin, ya da prensliklerin/ülkenin Başı'dır, bugünkü tabirler Toprak Ağası'dır. Bu da demek oluyor ki "İl Başı > Basileus" Türkçeymiş, çünkü ancak Türkçe ile anlamı açıktır! Batılıların anlamlandırdığı gibi "Kral" demek değildir. Her ne kadar milattan önceki dönemde de kullanılmış olsa da ki BASİL İskit sikkelerinde görülür, Doğu Roma İmparatorları "Basileus" unvanını ancak MS 7.yy'dan sonra kullanmıştır.


***

Eksik:
Arkeofili (13.) Resmi dil Latince’den Yunanca’ya değiştirildi
641-610 yılları arasındaki Heraclius hükmü altındaki imparatorluğun ordusu ve yönetimi yeniden düzenlenmiş ve İmparator devletin resmi dilini Latince’den Yunanca’ya değiştirmiştir. Heraclius ayrıca Bizans’ın en başarılı imparatorlarından biri olmuş ve imparatorluğun sınırlarını önemli ölçüde geliştirmiştir.


Doğru ama İlaveten: 
Heraklius ile Latinceden Yunancaya geçtiler. Peki bu ne demek? Doğu Romalılar Yunanca değil Latince konuşuyordu ve dinin dilini kullanmaya başladılar. Peki bu Yunanca konuşmaya başlayanların hepsi de Grek miydi? Kesinlikle Hayır...

Ayrıca niye Heraklius'un Sasanilerle olan savaşına Türklerin de destek verdiğini eklemezler? Türkleri de Doğu Roma tarihinin içine katmak bu kadar ağır gelmektedir? Batı Göktürk Kağanı Tong Yabgu'nun Heraklius ile ittifak kurduğu, 40 bin atlıyla (40 bin büyük bir sayı!) ona destek vereceğini, bunu pekiştirmek için Tong Yabgu oğlunu Heraklius'un kızı Eudokia Epifaneia'yla evlendirmek istediğini, ancak ölünce (628) bu evliliğin gerçekleşmediğinden niye bahsetmezler?... [Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire]


***

Eksik: 
Arkeofili (12.) Bulgar erkeklerini kör etti.
Saltanatı en uzun süren Bizans hükümdarı 2. Basil Bulgaroktonos’tur (976-1205). İmparator, hakkındaki en bilinen hikayede, Bulgarları kesin olarak yenip Yunanistan’ı onlardan geri almış ve yalnızca her yüzüncü erkeğin bir gözünü bağışlayıp diğer bütün esirleri kör etmiştir. Her gruptaki doksan dokuz adam bir araya bağlanmış ve tek gözlü adam da onları evlerine geri götürmüştür.


İlave:
Sadece Bulgar erkekleri değil, "Political mutilation in Byzantine culture" başlığı altında ararsanız soylu birçok kişinin de sakat bırakılarak cezalandırıldığını göreceksiniz. Bir uzvunu kaybetmiş, ya da sakatlanmış kişi imparator olamazdı. İmparator II. Jüstinyen ise burnu sakat olsa da Hazar Türklerinin yardımıyla tekrar tahta oturmuştur.


***

Eksik:
Arkeofili (11.) Yunan bir kadın imparatorları vardı. İmparator Atinalı Irene (797-802) ve oğlu VI. Konstantine (780-797)
İmparator Atinalı Irene (797-802) tüm zamanların en güçlü kadınlarından biriyken annelik sevgisinden nasibini almamıştır. Tahttaki gücünü güvenceye almak için oğlu VI. Constantine’i (780-797) kör ettirmiş ve ömrü boyunca doğduğu odaya mahkum etmiştir. Irene imparatorluğa tek başına hükmeden ilk Yunan kadındı ve özellikle İmparatoriçe değil İmparator unvanını kullanmıştı. Harun Reşit ve Şarlman gibi muhteşem çağdaşlarıyla aynı zamanda hükmünü sürmüş ve Şarlman onla evlenmek istese de kabul etmemiştir.


İlave:
Türk tarihi açısından bilinmesi (ve Grekler nasıl gurur duyuyorsa, bizim de gururlanmamız) gerekirken neden eksik bilgi verirler?
Atinalı İrene'nin (İreni-İrini olarak da geçiyor) kocası IV.Leon'un babası V.Konstantinos iken, annesi Hazar Türk Hakanı Bihar'ın kızı Çiçek'tir (Tzitzak, vaftiz adı İrini). Yani Atinalı İrene'in oğlu VI.Konstantine'nin damarlarında Hazar Türk kanı da dolaşmaktadır. Bununla birlikte, Atinalı İrene ülkesinin ekonomisini alt-üst etmişti. Ayrıca Atinalı İrene'nin döneminde üst makamlara gelen bir Türk komutan vardı; Bardanes. İrene'nin tahttan düşmesiyle ardından gelen Arap asıllı Nikephoros'un Abbasilere (Harun Reşit) meydan okumasıyla savaşa hazırlanan Doğu Roma İmparatorluğu, Türk komutan Bardanes Tourkos'u olağanüstü yetkilerle donattı...

Aynı şekilde II.Justinian (669-711)'in eşinden de bahsetmezler ! "Hazarlı Theodora" Hazar Türk Kağanı Bişar'ın kızkardeşidir. Oğulları Tiberios, sonradan imparator olan Philippikos (Filippikos Bardanes, 711-713) emriyle Blaherne (Blakernai) semtindeki Meryem Ana Kilisesi (Church of St. Mary of Blachernae) dışında öldürülmüştür.



General Bardanes, Türk kökenli komutan
(Filippikos Bardanes değil)

"Bizans İmparatorluğu’nda Türk asker ve bürokratların sayısı oldukça fazladır. Fakat erken ve orta devirleriyle ilgili çalışmalarda Türk kökenli tarihi şahsiyetlerin takibi oldukça zordur. Çünkü Ortodoks olmadan bu devlette görev almak imkânsızdır. Din değiştirmiş, Grek olmayan bir kişi ya İncil’de geçen bir isim almakta, ya da ismi Grekçe söylenişe göre telaffuz edildiği için bozulmaktadır. Bizans tarihi kaynaklarında da bu şekilde isimler zikredildiği için köken tespit etmek içinden çıkılmaz bir hal alabilmektedir. Bazı durumlarda şahsiyetin milliyetine dair direkt ifadeler bulunması tarihçilerin işini kolaylaştırmaktadır. Fakat bu durum “Türk Vartan” örneğinde olduğu gibi önyargılara takılmaktadır. Tarihi hafızalara Bizans-İslam, Bizans-Türk ezeli iki düşman olarak kaydedilmiştir. Hıristiyanlığı kabul edip Helenleşmişse de, bir Türk’ün Bizans’ta imparator olmak için isyana kalkışması oldukça sıra dışı bir durumdur. Her ne kadar isyan Bizans Tarihi’nde gözle görülür bir etki yaratmamış olsa da ezber bozan bir durum olması hasebiyle önemlidir. Bardanes Tourkos isyanı Bizans darbe geleneğinin bir sonucudur. Tahtın çok sık el değiştirmesi imparatorluğu her alanda sıkıntıya soktuğu aşikârdır. Bizans Devleti yönetimde istikrarı Bardanes’in birlikte darbeye kalkıştığı yakın arkadaşı Amoriumlu Mikhael’in (II. Mikhael) tahta geçmesiyle sağlayacaktır."

"Başa geçen imparatorlardan pek azı Grek kökenliydi...."

Talat Koçak
Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu'nda Türk Kökenli Bir Komutan: Bardanes Tourkos ve İsyanı



(Türk sözünü Hazar'la birlikte özellikle kullanıyorum, çünkü hiç kimse ağzına almıyor!)


***

Eksik: 
Arkeofili (7.) Dini resimler yasaklandı
8. ve erken 9. yüzyıllarda, Bizans İmparatorları 730 yılında III. Leo ile başlayarak, ikonların ve dini resimlerin kutsallığını reddeden bir harekete öncülük ettiler ve tapınılmasını yasakladılar. İkonoklazm (ikon düşmanlığı) olarak bilinen bu hareket çeşitli hükümdarlar altında güçlenip zayıfladı ama 843 yılında, İmparator III. Michael’ın emrindeki bir Kilise konseyinin dini resimleri sergileme lehinde aldığı karara kadar tam olarak sona ermedi.


İlave:
"İkonoklazma; Kelime kökeni ‘ikon’, Grekçe ‘eikon’ ‘imge’ anlamında. Grekçe ‘klao’ ‘kırmak, yok etmek’ anlamında" verilir.

Ancak, İkon sözü Türkçe kökenlidir, ayrıca Batılılar kökenini bilmemektedir.
"which is of uncertain origin" (etymonline link)
Ayrıca Aykon diye okunur (oxfordlearnersdictionaries link)
ve "Gerçeği Söyle" demektir.

// Ayt = Tr., söylemek, demek, telaffuz etmek, beyan etmek, okumak, şarkı söylemek, adlandırmak.
Ayıt, ay(ı)t = Orhun yazıtlarında Söylemek anlamında

// Kön, köni = Tr., gerçek, doğru, hakikat
Könilik = Tr., doğruluk

Hasan İsi
"Gerçek" ve "Hakikat" Sözcükleri üzerine Felsefi ve Dilbilimsel İnceleme"

// Aymak: "Sözcüğün kenine gelmek anlamına bağlı olarak bilinçlenmek, uyanmak, ayılmak, aydınlanmak içeriği bulunur. Ayrıca söylemek, konuşmak, demek ve gezmek, seyahat etmek, yaratılmak, oluşmak anlamları da görülmektedir."
Aylatmak : "Haber vermek veya Rapor vermek anlamındaki kavram ayrıca Tur attırmak demektir. Birbirinden so nderece uzak olan bu farklılaşma Ay kökünün hem haber verme (Ey/Ay/Hay) hem de döndürme, eğme, çevirme (Ay/Yay) içeriğini barındırması ile ilgilidir."

Deniz Karakurt,
Türkçe Sözcük İncelemeleri, Türk dillerinden Alıntılarla - Etimolojik


// ay
OA: ay-: söylemek, demek, konuşmak, haber vermek, hükmetmek, hükümran olmak, idare etmek. “Bilge Tonyuḳuḳḳa basa aydı.” (T.K.7)

DS: ay-: gözetmek, nezaret etmek. (Güvenç-Konya)

ayt
OA: ayt-: de-, söyle-,arz et-. “Asar aytıp bir atlıġ barmış tiyin ol yolun yorısar unç tidim.” (T.D.7)
DS: ayt- (1): söyle-, anlat-, naklet-, konuş-. (*Nazilli, Aydın; Bergaz *EzineÇanakkale; *Ilgın, Karaçay Aşireti, Başhoyuk *Kadınhanı-Konya, Orhaniye *Marmaris-Muğla)

OA. : Orhun Abideleri
DS. : Derleme Sözlüğü


Fatih Özek - Aslıhan Aytaç
Orhun Yazıtlarındaki Söz Varlığının Türkiye Türkçesi Ağızlarındaki İzleri


Yani Aykon (İkon) "Gerçeği söylemek" anlamındadır, ki bunu Murad Adji seneler önce ortaya koymuştu. Adji "dürüstce konuş","ruhunu aç" anlamında gelen Aykon'u Yunancada "görüntü, resim, betimleme" anlamında kullandıklarını, ancak olguyu tam olarak ifade etmediğini belirtmektedir. İbrahim Tellioğlu'nun da dediği gibi, Kıpçak Türkleri tamamıyle anlaşılmadan, Anadolu'daki Hıristiyanları çözümleyemeyiz.

Tengriizm and Christianity - Murad Adji


***

Eksik ve yanıltma: 
Arkeofili (6.) Klasik edebiyat Bizans tarafından korundu.
Birçok insanın farkında olmadığı ya da göz ardı ettiği şey günümüze kadar kalmayı başarmış klasik edebiyatın çoğunluğunun Bizans İmparatorluğu tarafından korunmuş olmasıdır. Aristo ve Platon gibi filozofların çalışmaların büyük bir kısmı, Yunanistan ve Roma’nın tarihi metinleri eski edebiyat ve öğrenim geleneklerini sürdüren Bizanslı alimler tarafından korunmuştur. Batı’da yüzyıllardır kayıp olan çalışmalar Bizanslılar tarafından tekrar gün yüzüne çıkarılmıştır.


İlave ve düzeltme:
Klasik edebiyat eserleri Bizans tarafından değil Arap, Fars ve Türkler vasıtasıyla korundu! Bizans'ta intihal da önemli değildi. Yazarlar başkalarına ait cümleleri, paragrafları kopya eder ve kendileri yazmış gibi eserlerine ilave ederdi.

İlyada'nın bile en az 4 sürümü vardı; Mısır, Suriye, Makedon ve Pergamon ve herkes kendi variantlarını yazdı. Anna Komnena dönemine gelinildiğinde ise Homer İlyada'sı değil 'Frigyalı, yani Turovalı Dares' ile 'Giritli Dictys'in İlyada'sı okunuyordu! Hatta, 9.yy sonu 10.yy başında tek bir kopya asıl kabul edilip, herkes ondan kopya yapmaya başlamıştı. Ortçağ'a gelinildiğinde Homer'e atfedilen eserler çoktan bozulmuştu, zaten İlyada'yı da 15.yy'da alıntılardan, kalan parçalardan biraraya getirdiler. [the medieval tradition of the Homeric poems has also proved to be heavily contaminated]

Ayrıca, Latin Haçlıların (1204) İstanbul'u yağmalayıp yakmasıyla da eserlerin birçoğu kaybolmuştur.


***

Yanıltma ve eksik: 
Arkeofili (5.) Batı’nın Kalkanı olarak biliniyor.
Birçok modern tarihçiye göre Bizans medeniyeti olmasaydı modern Batı dünyası da olmazdı. Bizans Batı medeniyetinin temellerini birçok durumda İslam istilasından korumuştur. Bu yüzden birçok alim Bizans’a hala Batı’nın Kalkanı demektedir.


Düzeltme ve ilave:
Batı'nın kalkanı olabilmek için Hazar Türklerinin yardımını almış ve Arap-İslam dünyasının yayılmasını engellemiştir. Hazarlar olmasaydı yapamazlardı! Ayrıca Batı (Vatikan) İstanbul'u düşman olarak görürdü!


***

Yanıltma: 
Arkeofili (2.) Yunan Ateşi denen korkunç bir sıvı kullanırlardı.
Bizans donanması, deniz savaşlarında ”Yunan Ateşi” dedikleri korkutucu bir sıvı kullanan ilk donanmaydı. Sıvı, Bizans gemilerinin burunlarına yerleştirilen büyük sifon borularıyla düşman gemilere ve taburlara gönderilirdi. Sıvı deniz suyuna değdiği gibi tutuşur ve çok büyük zorluklarla söndürülebilirdi.

Doğrusu: 
Bu "ateşli sıvıları" MÖ 9.yy'da Asurlular da kullanıyordu, yani Doğu Romalılar ilk kullanan değildi.


***

Yanıltma: 
Arkeofili (1.) Büyük Bölünme
1054 yılında, imparatorluk tarihindeki en büyük dönüm noktalarından biri yaşandı: Büyük Bölünme (the Great Schism). Latin Roma Kilisesi ve Yunan Ortodoks Kilisesi birbirlerinden ayrıldı. Latinler Bizanslılara ”Yunan” demeye başladı ve bu terimi imparatorluğun 1453’de yıkılmasına kadar kullanmaya devam ettiler. Bu durum Bizans İmparatorluğu’nun mirasının modern tarihçilere göre Yunan kültürüne daha çok yöneldiğini ve Latin Roma Kilisesi’nden çok Ortodoks Hıristiyanlığı tarafından karakterize edildiğini gösterir.


Düzeltme:
Grek adını, MS 800'lerde Şarlman kendisini Kutsal Roman-German Devletinin unvanı olan İmparium Romanium'un tek sahibi olduğunu söyleyerek İstanbul'daki imparator için Grek (Grecorium) sözünü kullanmıştır. Grek'in anlamı "hizmetkar, köle" idi ! Tüm sözlüklerde bu yazarken Yunanistan bağımsızlıktan sonra mahkeme kararıyla tüm ansiklopedi ile kitaplardan bu anlamı kaldırtmıştır....

["Fransız Larousse'nin 1930 baskısı, 3.cilt, 867. sayfasında Grek: kurnaz, sinsi, düzenbaz, dümenci, edepsiz, üçkağıtçı... yazmaktaydı... Aydın Taneri Yunan Hükümeti'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra müracaatı üzerine Grek kelimesinin anlamında düzeltme yapıldığını yazar.... (Necdet Sevinç, Pontus'ta Hesaplaşma)


Sonlandırmadan...

EK:

"Anadolu'nun yerli ahalisi, daha önceki devrelerde olduğu gibi Roma hakimiyeti zamanında da çok heterojen, karışık idi. Yer yer Ege kıyıları hariç tutulacak olursa, Anadolu'da bir yerli Grek unsurunun varlığından bahis olunamaz....

Çünkü Bizans yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir Grek Devleti değildi..."

Prof.Dr.Işın Demirkent
1071 Malazgirt Savaşı'na kadar Bizans'ın Askeri ve Siyasi Durumu
Tarih Dergisi, sayı 33
Bizans Tarihi Yazıları (Kitap)


SB

NOT:
Grek, Roma ya da Hitit, farklı kültürleri ben de seviyorum, ancak insan kendi tarihine bu kadar da yabancı olmaz ki, benliklerini kaybetmişler resmen... Milattan önceki Türk tarihiyle ilgili hiçbir konuyu ele almıyorlar, gelişmeleri takip etmiyorlar, sanki Anadolu sadece Grek ve Roma tarihinden ibaretmiş gibi davranıyorlar. Türkçe gibi eklemeli dil ailesine giren Hattilere ait Alacahöyük kral kurganlarından çıkan Güneş Kurslarını, "Hint-Avrupa dil" sınıfına giren ve Alacahöyük'ten 350 yıl sonra Anadolu'ya giren, ancak siyasi hayatı MÖ 1700'lerde başlayan "Hitit"lere aitmiş gibi de sunabiliyorlar! Bir de utanmadan Türkoloji ve Türk tarihine ilgi duyanlar hakkında 1 nisan şakasına sığınarak alay ediyorlar!.. Biraz edep!...



Çorum'da Hitit kralına ait tablet çözüldü!
...Ben Hatti ülkesi kralı Oyt-hun Er-bash! Egemen Kral, Büyük Kral. Sözlerim demirdendir. Kırılamaz, bükülemez. Tutsaklar vebayı Hatti ülkesine taşıdı.
O günden beri veba yüzünden sarı ırk olmayan insanlar ölmekte.
1nisan.....
!!!!


 ("Melih Gökçek’in Amblem Olarak İstemediği Hitit Güneş Kursu Heykelinin Boynuzu Kırıldı" haberindeki gibi . Yazar: Erman Ertuğrul, 25 Nisan 2015


Aynı yanlışı Aktüel Arkeoloji de yapmaktadır!
Hatti/Hitit YOKTUR...
Hatti başka, Hitit (Nesiler) başkadır! Çünkü dilleri farklıdır.


Oysa bu Güneş Kursu Hititlere DEĞİL, HATTİLERE AİTTİR, ki....

Ankara Üniversitesi en doğrusunu söylemektedir.


Sorgulayın...
SB



6 Mart 2020 Cuma

Aryanlar - Türkler




Aryanlar tarihsel dilbilimin aksine Pers dilli halklardan değildi. Aksine, antik Çin kaynaklarının karşılaştırmalı bilimsel analizine göre, Aryan dili Türk dilli uluslara aitti. MÖ 2.binyılın ortalarında güneye yapılan göçü arkeolojik olarak izini sürebiliyoruz.

Soğd dil bilimci M.Iskhakov'a göre, eski Türk yazıtlarının çok sayıda sürümleri vardı. Eski Türk yazılı anıtları sadece Orhun ve Yenisey'de değil, aynı zamanda Güney Sibirya'da, Altay Dağlarında, Yakutia'da (Sakha), Obi ve İrtiş nehri havzasında, Moğolistan'dan Yedi-su, Talas ve Fergana vadisinde, Kaşkaderya vahasında, Kazakistan bozkırlarında, İtil/Volga ve Don nehri havzasında, Kuzey Kafkasya'da, Kuban nehir havzasına, Kırım'da, Moldova, Macaristan ve Bulgaristan'da da rastlanıyordu. Bu eski Türk yazılarının Tuna havzasına kadar yayılması, antik çağın Türk tarihinde, kültürel ve sosyopolitik alanını oluşturan geniş bir bölgeye tanıklık etmektedir.

Orta Çağ döneminde, Doğu Avrupa'daki Slavların güneye ilerlemesi ile bağlantılı olarak, Türk budunları arasında nispeten küçük bir boşluk oluşturmaktaydı. Ancak İtil/Volga bölgesinde, Kuzey Kafkasya'da, Kuzeybatı Hazar Denizi bölgesinde, Kırım ve Moldova'da Türk dilli halklar bugün dahi yaşamaktadır. Son binyılda Bulgarlar (Türkleri) bölgede hâkim olan dilin etkisiyle Slav dilli oldu. Altay dil ailesinden olan Macarlar ise bugüne dek Tuna kıyılarında yaşıyor (Macar dilinin Türkçe ile bağı yaygın olarak biliniyor, ama tartışılan bir sırdır (!)). Don-Kuban'da bulunan Türk dilli yazıtlarının tanınması ve bunların Türk uluslarına atfedilmesi kesinlikle şüphe uyandırmamaktadır. Bu açıdan dilbilimci A.M Scherbak'ın görüşü önemlidir; "Don havzasında - Novoçerkassk'tan Voronej'e kadar - bulunan Türkçe yazı örnekleri Peçeneklerle ilişkilendirilebilinir." (MS 750-900)

Eski Türk yazılı eserlerinin coğrafi alanını inceleyen Prof.M.İskakov, Türk yazısının bin kilometreye yayıldığı sonucuna vardı. Avrasya bozkırlarının vadi ve vahalarında birkaç yerel sürümlerinin ortaya çıkması sonucu coğrafi olarak Türk dilli uluslar sadece Altay dağlarının, Güney Sibirya ya da Doğu Türkistan topraklarıyla sınırlandırılamazdı. Çünkü bu yazılı anıtlar eski zamanlardan kalma Türkçe konuşan kabilelerin Orta Asya'nın tüm iç bölgelerinden, doğuda Yakutia'dan (Sakha) batıdaki Tuna'ya kadar ve Kıpçakların kuzey bozkırlarından güneydeki Turan'a (Tarım havzası, Seyhun-Ceyhun nehir havzası- Tibet'e kadar) kadar otokton, yani yerlisi olduğuna işaret ediyordu.

Ne yazık ki, tarih biliminde Türk dilli uluslar, bu bölgelerde "göçmen", "fatih" ya da "istilacı" olarak gösterilmektedir. Bu görüşün bilimsel bir temeli yoktur! Gerçekte 'göç', en ama en eski tarihlerde gerçekleşmişti. Örneğin Tunç Çağı döneminde eski çiftçilerin göçü verimli topraklara olan ihtiyaçla bağlantılıdır. Ayrıca göçebe kabileler de sığır (hayvancılık) yetiştirmek için meralara ihtiyaç duyar. Bununla birlikte, bu göçlerin yaşanmış olmasıyla da 'eski zamanlarda Orta Asya'da sadece İranî dilli kabileler yaşıyordu' olgusunu da kanıtlanamaz. Türk dilli uluslar bölgenin diğer halklarıyla birlikte yanyana yaşamıştır. Bu gerçek Tunç Çağı (MÖ 3200 – MÖ 1200) dönemi sonrası arkeolojik verilerle de kanıtlanmaktadır.

A.Askarov
Aryan Sorunu; Yeni Yaklaşımlar ve Görüşler
Arkeolojik ve Yazılı Kaynaklarda Özbekistan Tarihi, 
Taşkent, 2005



ENG:

Contrary to the historical linguistics, they were not the peoples of the Iranian languages; on the contrary, according to the comparative scientific analysis of the ancient Chinese sources, the Arian language belonged to the Türkic-lingual ethnos. Their migration to the south in the middle of the 2nd millennium BC is well traced on the archeological material.

According to the information of the Sogdiologist M.Iskhakov, the ancient Turkic writing had numerous local versions. The ancient Turkic written monuments are found not only in Orkhon and Yenisei, but also in the Southern Siberia, in Mountain Altai, in Yakutia (i.e. Sakha), in the Ob and Irtysh river basins, from Mongolia to the Jeti-su, in the Talas valley, in Fergana valley, in the Kashkadarya oasis, in Kazakhstan steppes, Itil/Volga basin, in the Don river basin, in the Northern Caucasus, in the Kuban river basin, in Crimea, in Moldova, in Hungary and Bulgaria. The spread of the ancient Turkic writing to the basin of Danube testifies about a wide arena where in antiquity formed the Türkic historical, cultural, and sociopolitical space.

During the  Middle Age period, in connection with the advance of the Slavs in the Eastern Europe to the south, in the chain of Türkic ethnos formed relatively small gap, but in the Itil/Volga area, in the Northern Caucasus, in the northwestern Caspian sea area, in Crimea and Moldova, the Türkic-lingual peoples live till now. In the last millennium Bulgars, under an influence of the prevailing surrounding language, became Slavic-lingual (see the linguistic and historical analysis of P. Tzvetkov “Origin Of Bulgarians”). The Magyars, who belong to the Altai linguistic family, till now live on the banks of Danube (The Türkic component of the Hungarian language is a widely known and argued secret). A recognition of the Don - Kuban complex of written monuments as a variation of the Türkic writing does not leave any doubts of its attribution to the Türkic ethnos. In this respect is important the opinion of a known linguist A.M Scherbak, who came to a conclusion that “significant number of the Türkic writing samples found in the basin of Don, from Novocherkassk to Voronej, can be attributed as belonging to Besenyos (Badjinaks)” (750 - 900 AD).

Professor M.Ishakov, after studying the geographical area of ancient Turkic written monuments, came to a conclusion that distribution of Türkic writing along the thousand kilometers, in the valleys and oases of the Eurasian steppes, and emerging of several its local variations, cannot be geographically restricted only to the territory of the Mountain Altai, Eastern Turkestan, and Southern Siberia, because the finds of written monuments point that the Türkic-lingual tribes from the most ancient times were autochthonous population in all inner part of the Central Asia, from Yakutia in the east to Danube in the west, and from the Kipchak northern steppes to the southern Turan (Iskhakov, 2003, pp. 7-12) (Iskhakov D.M. Southeast Tatarstan: Problem of study the ethnic history of the region in the XIV-XVII centuries. / Elmet - Almetievsk. 2003 ?).

Unfortunately, in the historical science settled an opinion that Türkic-lingual tribes came there as “immigrants”, “conquerors”, “invaders”. This view has no scientific base. In reality, the migration took place in the most ancient and ancient history of our peoples. For example, during Bronze Epoch the migration of the ancient farmers was connected with a need for fertile lands, and migration of the nomadic tribes was connected with acquiring pastures for cattle.

However, these migrations did not prove that since most ancient times in the Middle Asia lived only Iranian-lingual tribes. Simultaneously, in these territories side by side also lived Türkic-lingual tribes and peoples. This historical truth is well traced on an archeological material since an Bronze Epoch.

A.Askarov
The Aryan problem: new approaches and views
History of Uzbekistan in archeological and written sources
Tashkent 2005



Academician of the Uzbekistan Academy of Sciences Prof. A.Askarov addresses the controversial subject of the Arian phenomenon in conjunction with the Türkic history. The text is a double translation from the Uzbek to Russian, and then to English. Though some inaccuracies may result from incorrectly transmitted idiosyncrasies of the terms and grammar in the double translation, the gist of the matter and the logic of the arguments are loud and clear.
N.Kisamov



Türkçesi ; SB



22 Kasım 2019 Cuma

Kadeş Savaşı'nda Türkler



II. Ramses - Kadeş Savaşı



Dünyanın ilk yazılı antlaşması. Hattuşa (Boğazköy)

Eşit şartlarla imzalanan ve tarihin bilinen ilk uluslararası olan Kadeş Antlaşması MÖ. 1269 yılında, Hitit Kralı III. Hattusilis ile Mısır Firavunu II. Ramses arasında yapılmış ve o devrin diplomatik dili olan Akadca ile yazılmıştır. Antlaşmanın Akad diliyle yazılmış üç kopyası bulunmaktadır. 1906 yılında Hugo Winckler ve Teodor Makridy tarafından birlikte yürütülen Türk-Alman kazılarında, başkent Boğazköy-Büyükkale’de bulunmuş olan kopyalardan bir tanesi Berlin’de bulunmakta, iki tanesi de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde bulunmaktadır.


Antlaşmanın Mısırca’ya tercüme edilmiş kopyaları Karnak ve Ramesseum’daki Amon tapınaklarının duvarlarına kazınmıştır. Bunlar orjinalinden biraz farklı olarak antlaşmanın ehemmiyetini Mısır’a atfetmekte ve barışın bir lütuf olarak imzalandığını vurgulamaktadırlar. Antlaşmanın Hitit metni, resmen kabul edilmiş şartlara çok yakın bilgiler içermektedir.


2. Ramses’in saltanatı Hitit devletine düşmanca bir tavır takınmasıyla başlamasına rağmen, her iki süper güç de ilgi alanlarını başka hususlara çevirebilmek ve hepsinden önemlisi “Deniz Kavimlerinin” gizli saldırılarına karşı koyabilmek için birleşerek birlikte müdafaa ve saldırı şartlarında anlaşarak barış yapıyorlar. Antlaşmadan bazı bölümler: Mısır memleketinin kralı, büyük kral, kahraman Ramses’in Hatti memleketinin kralı Hattuşili ile iyi dostluklarının, kardeşliklerinin ve büyük krallıklarının devamı için yaptıkları antlaşmadır.”


Mısır kralı şu sözlerle devam etmekte: Aramızda daimi olarak iyi kardeşlik ve barış kurdum. Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki ilişkilerde iyi kardeşliğin ve iyi barışın kurulması için şunları söylüyorum: İşte, Mısır memleketi ile Hatti memleketi arasındaki ilişkiye gelince, öteden beri tanrı onlar arasında düşmanlığa izin vermediğinden antlaşma ebedidir... 
Eğer dış memleketlerden bir düşman Mısır kralı kardeşin Ramses ve Mısır memleketine saldırırsa ve onun kardeşi “bana yardıma gel” diye haber gönderirse, Hatti memleketi kralı, Büyük Kral Hattuşili piyadelerini, süvarilerini gönderecek ve benim düşmanımı öldürecek.” (arkeofili)




***

Kadeş Savaşı'na bir de aşağıdaki açıdan bakalım;


- Mısır, öncülü olmadan birden beliren yazıyı Sumerlilerden almıştır. Mısır'ın ilk sakinleri Türkler'dir.

- MÖ 1670 li yıllarda Kassitlerin de aralarında bulunduğu, karışık topluluklardan meydana gelen Hiksoslar (İkesus olarak da geçer, İke-Susa'dan gelenler; Mısırlılar 'Çoban Krallar' der) Mısır'ı işgal eder. Başkentleri Avaris'tir. Atı, arabayı, yayla birlikte birçok askeri malzemeyi Hiksoslar öğretmiştir. Atlı kurganlar Hiksoslar dönemindendir.

- Hititler savaşa giderken barış döneminde oldukları Kaşkalardan savaşçı almıştır. Hititlerle MÖ 17.yy'dan beri sürekli savaşmıştır. Hitit kralı Arnuwanda-kraliçe Aşmunikal metninde geçen Nerikka (Nerik), Hurşamadan, Gaştama (Kastamonu), Kammama, Tumamana, İşhara, Dankuşna, Tapaşawa, Taggasta, Şerissa, Tastaressa, Tarugga ülkelerinin Kaşkalar tarafından ele geçirildiğinden bahseder. Kaşkalar Muşki ve Urartu ile de ittifak kurup Asurlulara karşı da savaşmıştır. Kaşkalar Turovalıların da müttefiklerindendir. Karadeniz bölgesinde yerleşik olan Kaşkalar/Gaşgalar demir/çelik eşya üretimi ile ünlüdür. Kaşkalar ile Muşkiler Saka/İskit boylarındandır, bu yüzden Türk tarihi açsından çok önemlidir!

- Firavun unvan değil özel addır. Mısırlılar tarafından Mısırlıları tarif etmek için asla kullanılmamıştı. Firavun (Pharaoh) Hiksoslardan Beduin Jabarin hanedanına mensup, 15.yy da Mısır'ı yöneten kralın adıdır. Yahudiler Firavun'dan kaçtıktan sonra tüm kralları Firavun unvanıyla andı. (Mustafa Waziri, director-general of Luxor's Antiquities).

Ashraf Ezzat ise "Mısır ne Firavun ne de İsraillieri bilirdi (Egypt knew no Pharaohs nor Israelites)" der. Yapılan kazılarda da köle değil işçi kentleri bulunmuştur. "Piramitlerde çalışan onca işçiyi niye beslesin ki ödeme yapabiliyorken" der Adel Okasha, " Piramit işçileri Mısırlıydı ve köle değildi" der Mısır'ın baş arkeoloğu Zahi Hawass ((Egypt's Archaeology Chief)).

Ayrıca "Piramitler inşa edilirken Mısır'da Yahudi yoktur," der Kudüs İbrani Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü'nden Prof. Amihai Mazar.






- Mısır'da rahiplerden sonra savaşçılar (ordu) sınıfı gelir. Savaş zamanı ne Sami ne de Hami kökenli Mısırlılar savaşçı olarak katılmaz, askerlikten kaçardı. Firavunlar bu yüzden ordusunu Anadolulu savaşçılardan oluştururdu.





SARİSSA (Şerissa) - Kuşaklı/Sivas

Kadeş antlaşmasının imzalandığı yer olduğu iddia edilir:

"Sarissa´da yapılan arkeolojik kazılarda büyük bir tapınak, birçok tablet, tarihteki ilk yazılı anlaşma, çömlekten yapılmış ikiz boğa (Rhyton) heykeli ve çok sayıda eser çıkartıldı. Kazılarda bulunan MÖ 1285 yılında tabletlere işlenmiş tarihteki ilk yazılı anlaşmanın Mısırlılarla Hititler arasında yapılan Kadeş Barış Anlaşması´nın metni olduğu tespit edildi. Metinde, ‘Sarissa´nın Fırtına Tanrısı´nın şahitlik etmiştir‘ ifadelerinin yer aldığı ortaya çıkartıldı. Ayrıca kentte kralların konakladığı, dini bayramların yapıldığı düşünülüyor. Kazı ekibinin ‘C Binası´ dediği 76 metre uzunluğundaki tapınak binası MÖ 1525 tarihlendiriliyor ve ‘Hitit kentlerinde bulunanların en büyüğü´ olarak tanımlanıyor.  Kazılarda bulunan tabletler arasında 18 fal, 3 bayram metni, 12 dinsel kült dokümanı bulundu ve birçoğu Sivas Arkeoloji Müzesi´nde sergilenmekte." (Basın; İHA, 31.07.2018)


Aslında birçok anlaşmada Sarissa'nın Fırtına Tanrısı üzerine yemin edildiği yazmaktadır. Kadeş antlaşmasının Sarissa'da bulunmuş olması, onun orada imzalanmış olduğunu kanıtlamaz. Hitit kralı ile eşit seviyede olan Mısır Firavunu antlaşmayı imzalamak için Anadolu topraklarına gelmez, bu diplomasiye aykırıdır.


Sarissa adı; -ss-li yer adları Anadolulu olsa da Hititçe değildir, yani Hint-Avrupa dilinden değildir! Ayrıca 'Pelasgca' dedikleri Larissa yer adına da çok benzemektedir. Bu sebeple de Sarissa yer adının Hattilerden kalmış olması gerekir


Kızıl (Güney), Gök (Mavi-Doğu), Kara (Kuzey), Ağ (Ak-Batı) ve Sarı (Merkez)... 

Türklerde renk ile bildirilen yer adları mevcuttur; Sarıkamış, Sarıca, Sarıcalı, Hazarların Saraşen (Sarışın) kenti, Sarı Göl, Sarısu, Sarıdolama Tepesi, Sarıbaba Dağı gibi...

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu "Azərbaycanda coğrafi durumla bağlı güneyli boya qızıl, qızılanlı, orta və batılı boya sarı, sarıcalı, ağca, ağ xəzər, quzeyli boya qaralı, qara xəzər deyildiyi kimi, ağ qıpçaq-qara qıpçaq, ağ tatar-qara tatar, ağ hun-qara hun, ağ noqay-qara noqay, ağ mañğıt-qara mañğıt bölgüləri rəng-cəhət gələnəyinin türk toplumu içində davam etdiyini göstərir" demektedir. Hatta boy adları olarak da karşımıza çıkar: "Altay boyları daxilində belə bölgü önə çıxmışdır: qara almat-sarı almat, qara todoş-sarı todoş, qara d´ağıraq-sarı d´ağıraq, qara irkit-sarı irkit, qara sayoñ-sarı-sayoñ, qara toğus-sarı toğus" (Dokuz Bitik, cilt 2)

Semra Bayraktar