6 Temmuz 2015 Pazartesi

François Vazosu'nda Truva Savaşı





Alessandro François tarafından 1844 yılında Vulci Etruria da bulunan ve Truva Savaşı'nı anlatan vazo (Krater) Mö.570-565 döneminden. En eski "siyah figürlü Attic krater" olarak ta biliniyor. 270 adet çizim ve 121 adet yazıt bulunmaktadır.....detaylar için:




Tek bayan avcı olan Atalanta, kendisini yenen kişiye aşık olacağına yemin etmiş. Hemen arkasında bir Kimmer ve yanında Meleager, önünde ise Aşil'in babası Peleus.






KİMMER










ARTEMİS








Kalidonian (Calydonian) yaban domuzu avı ile Patroklus'un cenaze oyunu




 Aşil Ajax'ı taşırken

Ajax, baba tarafından "Yeğen Teucer"ın kardeşidir. 
"Yeğen Teucer" ise Hektor ile Paris'in hala çocuğudur.
"Yeğen Teucer" soyundan gelenler ise Olba (Uzuncaburç)'yı kuranlardır.









Kimmerler Hellenlere karşı



Etrüsk Lahit - MS.3.yy ortaları
Kalydonian Avı
Bir çift, kadının elinde müzik aleti, erkeğin elinde rulo
Capitoline Müzesi-Roma






5 Temmuz 2015 Pazar

HELEN GERÇEKTEN TRUVA'YA GİTTİ Mİ? DESTANLARI HOMER Mİ YAZDI?



Helen, Homer'in Truvası, Paris - Büstler Antonio Canova (1757 –1822)







PROTEUS VE HELENE HİKÂYESİ
HERODOT: II


112;
Ondan sonra gelen, bana dediklerine göre, Memphisli birisidir, adı Yunan söylenişine göre Proteus’tur ve bugün Memphis’te pek güzel, pek bakımlı bir kutsal yeri vardır; Hephaistos tapınağının güney yüzünün karşısına düşer.

Tyr Fenikelileri bunun çevresinde otururlar ve bütün buralara Tyr’lular mahallesi denir. Proteus’un bu yerinde, Yabancı Aphrodite tapınağı denilen bir tapınak vardır. Bu tapınak, Tyndareos kızı Helene için kurulmuş olsa gerekir, bana anlatılan ve Helene’yi Proteus’un yanında gösteren hikâyeden ve Aphrodite’ye takılan yabancı sıfatından ben böyle çıkarıyorum. Çünkü bu tanrıça , başka hiçbir tapınağında böyle anılmış değildir.


113;
Helene hakkındaki sorularıma rahiplerin cevapları şudur; Alexandros, Sparta’da Helene’yi kaldırdıktan sonra yurduna doğru denize açıldı. Ege denizine vardığı zaman ters rüzgârlar onu Mısır denizine attılar ve rüzgâr düşmediği için Mısır kıyılarına, tam Nil’in Knabos denilen ağzına ve Tarikheia’ya yanaştı.

Kıyıda bir Herakles tapınağı vardı – bugün de vardır; bir köle, sahibinden kaçmak ve kendisini bu tanrıya adamak isterse, derisine birtakım kutsal dövmeler yaptırır, o zaman kimse ona dokunamazdı. Bu yasa kurulduğundan bu yana hâlâ geçerlidir.

Alexandros’un köleleri, tapınağın bu özelliğini öğrenince, efendilerini bırakıp, yürüdüler, girip tapınakta oturdular, tanrıya dualar ettiler, Alexandros’u suçladılar, ona kötülük olsun diye bütün yaptıklarını sayıp döktüler. Helene’yi nasıl kaçırdığını ve Menelaos’a karşı işlediği suçu anlattılar. Bu suçlamaları rahiplere söyledikleri sırada, Nil’in bu ağzında vali olan Thonis de orada bulunuyordu.


114;
Bu adamları dinleyen Thonis, Proteus’a haber vermek üzere hemen Memphis’e bir rapor gönderdi; “Bir yabancı geldi, diyordu, Troya soyundan; Yunanistan’da bir günah işlemiş olmakla suçlanıyor; ev sahibinin karısını kaçırmış; birçok da malını almış ve rüzgâr sürükleyip senin kıyılarına, yanımıza atmış. Bırakalım, hiç ceza görmeden yeniden denize açılıp gitsin mi, yoksa getirdiklerini elinden alalım mı?”

Proteus, cevap olarak, bir haberci çıkardı , şu yörüngeyi gönderdi: “Bu adam, evinde konuk kaldığı kimseye karşı bir günah işlemiş olmakla suçlandığına göre, kim olursa olsun yakalayıp ban gönderiniz, bakalım burada neler söyleyecek”.


115;
Bu emri alan Thonis, Alexandros’u yakaladı, gemilerine el koydu, varını yoğunu ve Helene’yi ve tanrıya sığınmış olan kölelerini de yanına katıp Memphis’e gönderdi.

Bunlar geldiğinde Proteus, Alexandros’tan kim olduğunu ve gemilerinin hangi ülkeden geldiğini sordu. Nereden olduğunu, ülkesini, adını söyledi, yolculuğunu, gemilerinin nereden geldiğini açık açık anlattı. Bunun üzerine Proteus, Helene’yi nereden getirdiğini sordu; sözün burasında Alexandros, lafı uydurup kaydırmaya başladı, gerçeği söylemeye yanaşmadı, ama tanrıya sığınmış olan adamları, onun lafını ağzına tıkayıp hıyanetliğini sayıp döktüler.

Sonunda Proteus, yargısını şu söylevle patlattı: “Rüzgârın yoldan çıkarıp ülkeme attığı bir konuğu öldürmeye gönlüm razı gelseydi, sana gösterdiği konukseverliğe karşı ağır bir hıyanetle karşılık vermiş olduğun Yunanlının öcünü senin gibi bir alçakta bırakmazdım. Sana evini açan adamın karısına sataştın: bu kadarla da kalmadın; aykırı uçusunda peşinden gelmesi için ona kanat da verdin; gözün doymadı, üstelik konuğu olduğun evi de soydun. Ama ben bir konuğu, kendisine bir fırsat tanımadan vurmak istemem, bu kadını ve eşyaları burada bırakacaksın, - bunları kendi gelip arayacağı güne kadar, o Yunanlı için, yanımda saklayacağım – sen ve yol arkadaşların üç gün içinde ülkemden çıkıp gidiniz, başka bir yer bulunuz demir atmak için; yoksa düşmana ne yaparsam size de onu yaparım!”


116;
Rahiplerin bana anlattıklarına göre, Helene, Proteus’un yanına böyle gelmiş; zaten ban öyle geliyor ki, bu hikâyeyi Homeros da biliyordu; ama herhalde anlattığı destana layık bulmamış olacak ki bunu bilerek küçümsemiştir, ama bildiğini de belli etmiştir; bu, İlyada’nın Alexandros’un göçebe gezişini ve Helene’yi kaçırırken, en son Fenike’deki Sidon’a yanaşmadan önce, nasıl o kıyıdan bu kıyıya atıldığını anlatan (ve destanın başka bir yerinde tersi söylenmiş olmayan) dizelerinden anlaşılmaktadır.

Bu olaya Diomedes’in başarıları dizelerinde dokunur. – Orada görülüyordu, diyor.

“Bu kadın elinden çıkma gözalıcı dokumalar
Ki tanrı benzeri Paris getirmişti Sidon’dan
Engin deniz üstündeki maceralı yolculuğunda
Soylu Helene’yi kaçırırken uzaklardaki yurduna.”

Öbür belirti de Odysseia’nın şu dizelerindedir:
“Zeus kızının böyle şifalı ilaçları vardı,
Polydamna, Thon’un karısı,
Vermişti ona bunları, bereketli topraklarında,
Mısır’ın , ki orada çok bol yetişir,
Şifalı bitkilerle zehir yan yana.”

İşte Menelaos’un Telemakhos’a söyledikleri:
“Geminin sıla özlemi çeken burnu Mısır’da bağlı kaldı.
Zira tanrılar ille de kurban istiyorlardı benden.”

Bu dizeler pekâlâ gösteriyorlar ki Homeros Alexandros’un Mısır’dan geçtiğini biliyordu, zaten Suriye, Mısır’a sınırdaş olur, Sidon’un sahibi olan Fenikeliler de Suriye’de yaşarlar.


117; 
Bu dizelerden ve özellikle bu bölümden de açıkça belli oluyorki, Kıbrıs destanı, Homeros’un değildir, başkasınındır. Çünkü Kıbrıs Destanı’nda Alexandros’un sütliman bir denizde uygun bir rüzgârla yapılan bir yolculuktan sonra, Sparta’dan ayrıldığının üçüncü günü, Helene ile birlikte İlion’a varmış olduğunu söylenir; oysa İlyada’da ikisinin beraber başıboş denizlerde dolaştıkları anlatılır.


118;
Ama Homeros’u ve Kıbrıs Destanı’nı bırakalım artık. - Yunanlıların İlion üzerine anlattıkları hikayeler aslı astarı olmayan şeyler midir, yoksa gerçek midir, diye sorduğum zaman rahipler, bana kaynağın Menelaos’un kendisi olduğunu söyledikleri şu hikayeyi anlatmak suretiyle cevap verdiler. 

Helene’nin kaldırılması üzerine, güçlü bir Yunan ordusu Menelaos’u desteklemek için TEUCROS’un topraklarına çıkar; asker karaya çıkar ordugâh kurulduktan sonra, İlion’a aralarında Menelaos’un da bulunduğu elçiler gönderilir.

Surlardan içeri alınırlar ve Alexandros’un kaçırdığı Helene’nin ve servetin geri verilmesini ve bu haksız sataşmanın ödetilmesini isterler; ama Troyalılar, sonradan da hep yapacakları gibi, Helene’nin de , çalındığı söylenen servetin de kendilerinde olmadığını söylemekte ağız birliği ederler, yeminler ederler; bunların Mısır’da olduğunu ve Mısır kralı Proteus’un elinde duran şeylerden kendilerinin sorumlu tutulmalarının yanlış olacağını bildirirler.

Yunanlılar, kendileriyle alay edildiğini sanarak kenti kuşatır ve sonunda alırlar. Ama bakarlar ki Helene yok ve kendilerine başta ne söylendiyse gene aynı şey söyleniyor, sonunda inanırlar ve Menelaos’u Proteus’un yanına gönderirler.


119;
Menelaos Mısır’a gelir, Memphis’e doğru yelken açar; olanı biteni dosdoğru anlatır; çok iyi karşılanır, bir sıkıntı çekmemiş olan Helene’yi alır ve onunla beraber bütün servetini geri getirir. 

Ama Menelaos, bütün bu iyiliklerine karşılık Mısır’a haksızlık etmiştir. Yola çıkacağı sırada uygun rüzgâr bulamadığı için olduğu yerde kalmış; bu böyle uzayınca, dine aykırı bir kurban kesmek istemiş; iki Mısırlı çocuk almış, bıçakla boyunlarından kesmiş.

Sonradan bu suç ortaya çıkınca paçaları tutuşmuş, gemileriyle beraber Libya’ya kaçmış. Oradan nereye gitmiş? Mısırlılar bunu söylemediler. Bana anlattıkları bu olayları kimisi, biz kendimiz sorup soruşturduk öğrendik derlerken, kimisi de , bunlar burada oldu, onun için iyi biliriz demişlerdir.


120;
Mısırlı rahiplerin anlattıkları bunlardır. Helene için anlatılanlara ben şu düşünceleri ekleyeceğim: Eğer Helene, İlion’da olsaydı, Alexandros istese de istemese de Yunanlılara geri verilirdi. Zira, gerek Priamos, gerekse soyu sopu, Alexandros, Helene’yi çatısı altında tutacak diye kendi canlarını, çocuklarının canını ve yurdunu ortaya koyacak kadar çılgın olamazlardı.

Hatta, başlangıçta öyle olsa bile, Yunanlılarla yapılan her savaşta, yığınla Troyalı arasında Priamos’un çocuklarından iki üç tanesinin de öldüğüne bakarak (zira,destanlarda anlatılanlara inanmak gerekirse, bunların katılmadıkları bir tek savaş yoktur), diyorum, böylesine felâketler karşısında Priamos, başına yağan belâlardan kurtulmak için, hatta kendi sevgilisi bile olsa, Helene’yi Yunanlılara geri verirdi, ben böyle düşünüyorum.

Ayrıca Priamos ihtiyarladığı zaman, krallık Alexandros’a geçmeyecek, yönetim ona kalmayacaktı, Priamos ölürse taht ondan daha yiğit olan büyüğü Hektor’a kalacaktı ve onun da hem kendisinin, hem de öbür Troyalıların başların bu kadar belâ açan suçlu bir kardeşi koruması düşünülemezdi.

Gerçek şu ki, Helene’yi geri verirlerdi ve kötü niyetli olmadıkları halde Yunanlılar onları düzenbaz sayıyorlardı; şüphesiz, benim kendi görüşüm, tanrı onlar için bir yıkım hazırlamıştı, tâ ki tanrıların büyük haksızlıkları büyük cezalarla cezalandırdığını herkes görsün ibret alsın, diye.

İşte benim doğru olduğunu sandığım hikâye budur.



IV - 32; 
…Homeros’un Epigonos’larda yaptığı gibi, tabii sahiden bu destanı Homeros yazdıysa!...



Heredot Tarihi (MÖ.5.yy)
- Bodrumlu (Halicarnassus) Heredot'un babası Lyxes Karialı'dır, Salamis savaşlarında Xerxes (Pers) ile Atinalılara savaş açan Artemisia gibi....! Ve "Lyxes" Grekçe olmadığı Kariaca olduğu ve annesinin adının da (Rhaeo veya Dryotus) Grekçe olduğu söylenir. Teklif edilmişse de Atina vatandaşlığını kabul etmemiştir.  (Karialılar, Hellen veya bugünün tabiriyle Grek değildir....link.)





Helen'in kaçırılması /Etrüsk Urn MÖ 2.yy ikinci yarısı / Kunsthistorisches Museum-Viyana




1*  Yunanistan'da ya da o günkü adıyla Helenler'de, MÖ.1200-MÖ.800 arasında yazı yoktu ve Truva savaşı MÖ.1200'lerde olmuştu. Yani, destan MÖ.800'den sonra yazıya dökülmüştü, ki yazı MÖ.650'lerde anca oturuyordu. Sözlü anlatım ile nesilden nesile geçen destan 400 yılda değişebilirdi....Ayrıca, MÖ.4yy'dan önce Anadolu Hellenleşmemişti, Hellen dili kullanımı yaygın değildi, Büyük İskender'in , ki Makedondur 'Grek' değildir, zoru ile Yunan dili kullanımı yaygınlaşmıştır. Peki o döneme kadar hangi diller konuşuluyordu? .... 

"Ellin öncesi bin yıllarda Sümer-Hatti-Girit üçgeninde etkin durumda olan toplumların dili bizim dilimiz gibi eklemeli yapıya sahipti!" Prof.Dr.Saleh Sultansoy



Homer'in İlyada ve Odyseia eserlerini, MÖ.3.yy'da İskenderiye Kütüphanesi'nin ilk müdürü olan gramer bilgini Efesli Zenodotus* toplayıp, derlemiştir. Zamanın baskın olan kültürü yüzünden "kuşku" uyandıran dizelerini değiştirmiş olma olasılığı yüksektir. Her ne olursa olsun destanlar orjinalliğini kaybetmiştir. Nitekim, bu destanları Homer'in yazıp yazmadığını Heredot bile sorgular....



* 
Efesli Zenodotos  (MÖ. 3. yy sonları), eski Yunanlı dil bilgisi uzmanı ve İskenderiye Kütüphanesi'nin ilk yöneticisidir.

Eski Yunanlı şairlerin yapıtlarını derlemiş, Homeros destanlarının ilk eleştirel basımını yayımlamıştır. I. ve II. Ptolemaios döneminde yaşadı. İstanköylü Philetas'ın öğrencisiydi. MÖ. y. 284'te İskenderiye Kütüphanesi'nin başına getirildi. Bu görevi sırasında Eski Yunan epik ve lirik şiirlerini derleme çalışmalarına başkanlık etti. Homeros destanlarının farklı yazmalarını karşılaştırarak gerçekliği kuşkulu dizeleri çıkardı, bazı dizelerin sırasını değiştirip çeşitli düzeltmeler yaptıktan sonra İlyada ve Odysseia'yı 24'er kitaba ayırdı. Zenodotos'un Homeros basımı, öznel olduğu gerekçesiyle sonradan ciddi eleştirilere uğradı.

İskenderiye Kütüphanesi'nin sonraki yöneticilerinden Semendirekli Aristarkhos (MÖ y. 217-y. 145) yapıtta önemli değişiklikler yaptı. Zenodotos, Homeros destanlarıyla ilgili Glossai adlı bir de sözlük hazırladı. Ayrıca Hesiodos'un Theogonia'sını ("Tanrıların Doğuşu") ve Pindaros üzerine incelemeler yayımladı, bu çalışmasından bazı bölümler, Oksyrynkhos'ta bulunan bir papirüs sayesinde günümüze ulaşmıştır. Zenodotos'un ayrıca epik şiirler de yazdığı söylenir.

Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Felsefe Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları






Farklı bir görüş daha var : Destanları "Bir Kadın yazdı"
“But more recent researchers have discovered that some of the best oral poets are women.”...link : 





2*  "Homer in his works the “Iliad” and the “Odyssey”, considered to be reliable sources for the so-called “Greek Mythology” and the “Greek gods”, NEVER ONCE mentions the word “Greek” or any other name derived from this word!"....

The Little Book Of BIG Greek Lies by Risto Stefov / link : 





3*  We all know the story of Helen of Troy, but few of us have followed her to Egypt. How did she get there? Stesichorus of Sicily in his Pallinode (sic) was the first to tell us. Some centuries later, Euripides repeats the story. Stesichorus was said to have been struck blind because of his invective against Helen, but later was restored to sight, when he reinstated her in his Pallinode. Euripides , notably in The Trojan Women, reviles her, but he also is "restored to sight". The later, little understood Helen in Egypt (Euripides play is usually known as simply Helen), is again a Pallinode, a defense, ecplanation or apology. According to the Pallinode, Helen was never in Troy. She had been transposed or translated from Greece into Egypt. Helen of Troy was a phantom, substituted for the real Helen, by jealous deities. The Greeks and the Trojans alike fought for an illusion.

Helen in Egypt-Hilda Doolittle (Poet and writer,1886-1961) link: 
Euripides, 2: Hippolytus, Suppliant Women, Helen, Electra, Cyclops...link: 






4*  And who was Stesichorus of Sicily? 

Stesichorus of Sicily (640-555 BC), whose actual name was probably Tisias, Stesichorus was probably a nickname, means "one who masters the chorus".

A few poems recounting details of the Trojan War are attributed to Stesichorus, whose Orestia is thought to have influenced that of Aeschylus. According to legend, Stesichorus wrote a few verses critical of Helen of Troy, was blinded in retribution, and had his sight restored upon writing a palinode retracting his earlier, negative statements. In his Phaedrus, Plato retained a few of Stesichorus' lines about Helen having remained in Egypt and therefore never arriving at Troy. This is particularly interesting if the some aspect of the story of the Trojan War was based on a historical conflict......

by Ignazio Lo Verde , link : 





5*  Euripides (MÖ.480-406), Atina'nın üçüncü büyük trajedi şairi.

Euripides' plays, Andromache, the title character Andromache says that it was Helen's fault that the Greeks and Trojans fought, and that because of this woman, her husband is now dead. Although the Trojan women seem to blame Helen for their misery, the man who Helen left for a foreigner still claims her to be innocent. Menelaus says that Helen did not go to Troy of her own will, but the gods forced her to go. He goes on to explain that it was in fact a service to the Greeks that they had to go to war, because it forced them to progress in weapon use, battle tactics, and courage. It is unclear which side of the argument Euripides comes out on, although it seems he is unsure himself.

Euripides again displays the ambiguity as to whether Helen was responsible for her infidelity, and thus the Trojan war, or whether she was forced against her will to leave her husband in the play Electra. In one scene, Clytemnestra says to her daughter, Electra, that it was Helen's lust that caused the Greek men to sail to Troy, and inadvertently caused the death of her daughter. But, later in the play, Helen's brothers claim that it was a phantom who went to Troy, and Helen never did anything wrong.

However, Euripides drastically changes his portrait of Helen in his play, Helen. This play is Euripides's own Palinode, in which he has Helen remain pure, while her phantom is sent to Troy. Helen is set in Egypt, where we find Helen seventeen years after the Greeks sailed to Troy. Like Penelope in The Odyssey, Helen is another faithful wife story. In this version, Hermes has exiled Helen to Egypt after Aphrodite gave Paris a phantom Helen to take with him as a prize. Euripides tells a slightly different account than Stesichorus, when he declares that the good Pharaoh Proteus has died, and his evil son, Theokymeinos, has taken over. Helen schemes with Menalaus, and using her charm and cleverness, she outwits Theokymeinos who wants to marry her, and the two lovers make it safely home to Sparta.

This play attempts to blend the many different Helen's into one. Contrary to the many other accounts of Helen, self-restraint is her fame.In warding off Theokymeinos for seventeen years, she has dissipated the shame, and saved the beauty of the old Helen. She is now the clever wife with a good heart and the patience of Penelope. Helen is made a tragic character in this play because she is divorced from her name, but blamed for everything associated with it. She laments the terrible dishonor, which is no fault of her own, but has been forced upon her because of her beauty. A messenger later backs up Helen's story and explains to Menelaus that, in fact, it was only a phantom Helen who had committed the shameful acts which the real Helen had been blamed for. Euripides has us feel sorry for Helen, who must have felt sorrow and alienation, in being confined to silence and idleness for the many long years during and after the Trojan war.......

by Katie Olesker, link : 





6*  George Seferis (Yorgo Seferis) şiirlerinde,Teucer Helen'i Kıbrıs'a götürür.

George Seferis in his "Helen" takes Teucer to Cyprus, where (as we are told in Euripides' play) he is destined to found a city. Teucer is speaking:

Lyric nightingale
on a night like this, by the shore of Proteus
the Spartan slace girls heard you and began their lament,
and among them - who would have believed it - Helen!
She whom we hunted so many years by the banks of the Scamander.
She was there, at the desert's lip: I touched her; she spoke to me:

"It isn't true, it isn't true," she cried.
"I didn't board the blue-bowed ship.
I never went to valiant Troy."

Breasts girded high, the sun in her hair, and that stature
shadows, and smiles everywhere,
on shoulders, thighs and knees;
the skin alive, and her eyes,
with the large eyelids,
she was there, on the banks of a Delta
and at Troy?
At Troy, nothing: just a phantom image
The gods wanted it so.
And Paris, Paris lay with a shadow as though it were a solid being;
and for then whole years we slaughtered ourselves for Helen.

(Yorgo Seferis 20. yüzyılın önemli Yunan Şairlerinden. Urla'da doğdu. 1914'te ailesiyle Atina'ya taşındı. Çalışmalarını 1918 - 1925 arası Paris Sorbonne'da sürdürdü.1963 yılında Nobel Edebiyat Ödülü aldı.)









MÖ.3.yy'da Zenodotus tarafından, bir araya getirilen Homer'in kitaplarından önce, MÖ.6.yy-MÖ.4.yy da yazılanlara bakıldığında, Helen'in Truva'ya gitmediği görülür. 









Bir de "Doğulular" açısından bakalım:




"Homer was Ionian by origin and therefore a Pelasgian. The Pelasgians, in their turn, were close kinsmen of the Turkic Saks and Cimmerians." 
Prof.Dr.Chingiz Garasharly (Çingiz Garaşarlı)
The Turkic Civilization lost in the Mediterranean basin (e-book)




- Yunanlılar kimlerle harp ediyor? Anadolu'da Troyalılarla, Truvalılarla.
- Truvalıların artık Türk menşeili olduğu dünyaya defalarca sübut olunmuştur. (ispat edilmiştir.) Dinleri birdi, ama iki farklı etnik idi. Bunlar birbirine karşı duran iki düşman idi.
- Dede Korkut Homer'den daha eskidir.
- Herkes bilir ki Helen kaçırılmamıştı. Truva ipek yolunda olan, dünyanın en zengin ülkesiydi. Yunanlıların gözü bu zenginlikteydi. Bugün de devam ediyor.
- Yunanlılarda bir Tepegöz varsa, Türklerden almışlardır ve öz kahramanları gibi dünyay lanse ettiler.
- Köroğlu Herakle/Erakle (Herkül)dür.
- Kahramanlık destanları uydurma değil, tarihidir.


Prof.Dr.FirudinAğasıoğlu Celilov ve Prof.Celil Garipoğlu Nağıyev
Dede Korkut Beşbin Yıllık - video





HOMERİN POEMALARI
VƏ
«KİTABİ-DƏDƏ QORQUD»

Şifahi söhbətlərdə və bir sıra yazılarda Homerin «Odisseya» əsərindəki Təpəgözlə «Kitabi-Dədə Qorqud»dakı Təpəgöz arasında bir yaxınlıq olduğu söylənilir. Əsərləri diqqətlə nəzərdən keçirmədikdə bu cür söhbətlərin təsadüfi oxşarlığa əsaslandığı, əfsanəvi olduğu və təpəgözlər arasında heç bir əlaqə olmadığı düşünülür. Necə ola bilər? Homerin əsərləri 3300 il əvvəlin hadisələrini əhatə edir, bizim «Dədə Qorqud»un isə «uzağı» 1500 yaşı var. Odur ki müqayisə ağla batmır.


«Dədə Qorqud»a bələdik. Hadisələri bilirik. Homeri isə ya oxumuruq, ya da alayarımçıq oxuyub macəralarla əylənirik, qurtarıb bir tərəfə atırıq. Diqqətlə oxuyanları isə, görünür, bu cəhət maraqlandırmayıb. Yaşdan əlavə, bu əsərlərin ruhən yaxın olduğunu görməyə mane olan başqa cəhətlər də vardır: Homerin əsərləri çoxallahlılıq dövrünün məhsuludur, əsərdə bütün hadisələrin törədiciləri Zevs və onun arvadı Hera başda olmaqla Olimp allahlarıdır; «Dədə Qorqud»da isə təkalllahlılıqdır və heç Homerin ağlına da gəlməyən islam dini, islam allahı və türk Tanrısıdır.


Təəssürat belədir ki, Homerin qəhrəmanları uzaq bir ərazinin sakinləridir, tamam başqa dil və din daşıyıcılarına - hindavropalılara məxsus yunanlardır, «Dədə Qorqud»un qəhrəmanları bütün türklər də deyil, bir tayfadır, oğuzlardır, vaxtilə bizim indiki Azərbaycan respublikası ərazisində yaşamış, bəlkə də dünyanı dolaşıb gəlmiş bir tayfadır. Homerdə qəbilələr ittifaqıdır, «Dədə Qorqud»da iri Oğuz tayfası gözə görünür. Yunanıstan haradadır - Azərbaycan harada? Həm də saxta tarixçilərimizin iddia etdikləri kimi, bizim ölkəmizdə hələ elmin, ədəbiyyatın, türkün, türk dilinin, türk yazı sənətinin olmadığı bir dövrdə bu əlaqələr necə yarana bilərdi?..


Faktlar göstərir ki, bu suallar Azərbaycan tarixinin qeyri-elmi, qeyriobyektiv tədqiqindən irəli gələn suallardır. Heç bir elmi əsası yoxdur və biz yuxarıda həmin təfəkkürün doğurduğu sualları qeyd etmişik. Dastan azı Homerin yaşıdıdır, türklər, türk dili, türk mədəniyyəti, türk ədəbiyyatı isə bəlkə yunanlardan çox qədimdir. Və yenə faktlar göstərir ki, Troya müharibələri dövründə türklərlə yunanlar arasında indikindən qat-qat yaxın əlaqə olmuş, onlar çox vaxt birgə yaşamış, yaxın əlaqə və münasibətdə olmuşlar. Amma Homerin əsərləri nə qədər müdrik əsərlərdir! Nə qədər müasirdir! Nə qədər dərkolunan və maraqlıdır! Homerin poemaları ilə onun qədər müdrik olan «Dədə Qorqud» arasında o qədər ruhi yaxınlıq var ki, bunu bu əsərlərə ayıq gözlə baxan heç kəs inkar edə bilməz…




Prof.Dr.Gazanfer Kazimov "HOMER" pdf








Azerbaycan Asya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nagiyev: 
" Son yüzyılda Türkoloji sahasında dünyanın çeşitli üniversitelerinde ABD’den Rusya’ya kadar, Türk dünyasının öncüsü Türkiye’de Türkoloji bilimi gelişmektedir ve bu sahada büyük çalışmalar yapılmaktadır ve Türkolojiyle bağlantılı olarak çeşitli konularda ortak bilimsel toplantılar devam etmelidir.” (2013)

Truva I (y.MÖ.2920-2350; Güney Ana Kapı) ve Kazakistan Taşbaba
Truva için kaynak: Traum und Wirklichkeit Troia (syf.347) Manfred Korfmann








YALANLAR İLE GERÇEKLERİN ve
"BATILILAR"IN  "DOĞULULAR"A AÇTIĞI SAVAŞ
SB.











4 Temmuz 2015 Cumartesi

Az i Ya'da Anaerkillik



Halep Amazon Melanipe Mozaiği (Roma dönemi)
II. Justinian'ın (669-711) eşi Hazar Hakanı'nın kızı Theodora


626 yılında Bizans Hazarlarla, Araplara karşı ittifak kurar. Bu ve sonraki asırlarda (12. asra kadar) Bizans'ın siyasi hayatı göçebe Türkler siz tasavvur edilemez.

7. - 8. asırlarda alaka genişler ve sağlamlaşır. Bizans bir manada, güçlü Hazar devletine bağlı vaziyette düşer. Hazar sağlam bir kalkan gibi Bizans'ı Arap tecavüzlerinden korur.

Bizans imparatorları Hazar Hükümdarlarının kızları ile nikahlanırlar.

ll. Justinyen Hazar hakanının kızıyla evlenir; yeni gelin hristiyanlığı kabul edip, Teodora adını alır.

ll, Tiberi de hakan kızı ile evlenip 708 yılında Hazar memleketinden Konstantinopol'e, Hazar ordusu ile birlikte gelir.

V.Konstantin'in (741.775) karısı da hakan kızı idi. Hristiyan adı İrina idi. Onun oğlu İmparator lV. Kev tarihte "Hezer" adı ile şöhret kazanmıştır.

9.asırda Bizans imparatorları saray yanında Hazar muhafız alayı teşkil ederler. Birçok Hazar askerleri savaşlarda dikkat çekerek, imparator ordusuna inzibati işlerde yüksek rütbelere gelmişlerdir. Mesela, Kırımlı Vardanios Turkos, Anadolu'ya strateji uzmanı olarak tayin edilmişti. Anlaşılıyor ki imparatorların karıları da Bizans da savaş hizmetinde olanların yükselişi için ellerinden geleni esirgemiyorlardı.

...Türklerde sülale nikahının çok eski gelenği vardır. Çin imparatorluğunun derebeyi, Uysun hükümdarı imparatorun kızını almıştır (3.asır). O vakitler Türk hükümdarları nadir hallerde böyle şerefe layık görülürlerdi. 

630 yılında büyük hakimiyete can atan Sıbi-han Hun imparatorunun kızını ister. İmparator bunu reddedip der ki; Tyuk (Türk-O.S.) evi şimdi karışıktır, kimin hakan olacağı henüz halledilmemiştir. Böyle bir vaziyette evlenmeyi düşünmeye değer mi? Hele kendi oymağını idare edebilsin ve birbirine hücum etmesin. (A. Bigurin).

Bu cevaptan anladığımıza göre, imparator Sıbi-han'ın yükselmesini dağınık komşularının bir güçlü el altında birleşmesini istemiyor. Sıbi-han onun kızı ile evlenseydi, imparator ister istemez ona yardım etmeğe mecbur olacaktı.

Bu devirde Orta Asya'da Türk Hanları güçlü taraf olarak kabul edilirdi. Buna göre Soğdi hükümdarları Türk şehzade kızları ile evleniyorlardı.

518 yılında Hakan Hun Şah Orta Asya hükümdarlarını kendine tabi kıldı. Onlara diz çöktürdükten sonra kızını bu beylerden en güçlüsüne, Semerkant hükümdarına verir. Bu hadiseden daha evvel ise Hakan Daton (575 yılında 603 yılına kadar hükümdarlık etmiştir) bu usulle Soğdi Hükümdarı Tayce'yi "ehlileştirir".

Diplomatik nikahın bu usulünde (güçlünün kızı derbeyine hanım verilir) Maderşahlık (Matriarkal) ideolojisi, daha doğrusu onun kalıntıları, kendi aksini bulmuştur : Ailenin reisi kadın idi.

Evlatları da ana nesline mensup sayılırdı. "Oğul-ananın evladıdır". Türk sözü de bu görüşü (fikri) destekliyor. Türk hatunun oğlu hangi ülkeye, hangi halka rehberlik edeceğiyle bağlı olmayarak, ana nesline, annesinin mensup olduğu halka sadakati ile seçilir, ana soyunun menfaatlerini korurdu. 

Buna göre sülale nikahları uzak maksatlar hedefleyen siyasi birer akit idi. Türk cemiyetinde kadının geniş hakları vardı. O tayfanın ve devletin idare olunmasında faal olarak iştirak ederdi. Araplarla birlikte Orta Asya'ya gelmiş olan İslam sülale nikahının ahnegini bozdu.

Hükümdarın karısı, haremdeki cariyelerden biridir. Onun hiçbir selahiyeti yoktur. Müslüman hükümdarları kendi kızlarını kafirlere vermiyorlardı. Fakat başka dinden olan kadınları kendi haremlerine dahil ederek, buna hiç bir siyasi ehemmiyet ve mana vermiyorlardı. Kadın galibin ganimetidir. Mağlup olanın verdiği haraçtır.

Müslüman Türkler yeni ideolojiyi kabul ediyor, lakin eskiden ve büsbütün kaçınmıyorlardı. Bunları birbirine daha uygun hale getiriyorlardı. Müslüman hanları zayıf düşmanlarının kızlarıyla evlenerek, üzerlerine siyasi üstünlük kuruyorlardı.

14.asırda Trapezund (Bizans'ın Küçük Asya'daki arazisi kendisinin son buhranını geçiriyordu. Bir vakitler herkese meydan okuyan bir memleket can çekişiyordu. Şimdiki Trapezund yalnız bir şeyle, güzelliği bütün şarkda dillere destan olmuş kızları ile övünebilirdi. Trapezund kendi meşhur güzellerini fidye vermekle farz olunan zorbalardan canını kurtarmaya çalışıyordu.

Trapezund'un en tehlikeli komşusu, Akkoyunlular Devleti'nin hükümdarı Türkeli Bey 1351 yılında genç imparator 3.Aleksey Kamni'nin bacısı Mariya ile evlenir. Öbür bacısını 1358 yılında Helbin vilayetinin emiri Han Ömer alır. 3.Aleksey daha sonra bir kızını Han Ömer'in oğlu Süleyman Bey'i, diğerini Erzurum emiri Ersin'e, üçüncü kızı Yevdokina'yı Limni'ya Emiri Taceddin'e, dördüncüsünü ise Türkeli'nin torunu Kara Yoluk'a verir. Bu fidyelerle ömrünü mümkün olduğunca uzatmağa çalışır Trapezund.

Fakat İslamiyeti kabul etmemiş Türkler halen bugüne kadar eski sülale nikahı geleneğine ("güçlünün kızı zayıfa ahnım verilir") riayet ediyorlar.

1124 yılında taht ve tacı elden giden (Gürcistan'ı Araplar ve Selçuklular işgal etmişlerdi) Gürcü çarı 4.David Kıpçak Hanı Artık'ın kızına dünür gönderir. Rus yıllıklarında Artık Han, Otrok, Ortak Gürcü yıllıklarında ise Atraha diye anılır.

Şair Maykov adlı şanlı Kıpçak Hanından bahseden yıllık efsanesine dayanarak kendinin meşhur "yemşan" baladını yazmıştır. Artık Hanının kızının asıl adı bizce malum değildir. Gürcü salnamesi ise onu Gurandokta diye adlandırır.

Çok muhtemel ki bu Farslıların Türk şehzade kızlarına verdiği ananevi addır. Turandahter "Turanlı kızı" yahut "Turan kızı". 

Hıristiyan Rusların göçerlerle münasebeti sistemli bir sıra yönüyle Bizans varyantını hatırlatır. Eklemeli alaka (savaş ittifakları, ayrı ayrı hükümdarlar yanında Türk alayları; Rus şehirlerinde Türk yığılmaları) farkı Rus Udel knezliklerine parçalanmış, Bizans tek parçadır.

Bunun için Rus knezleri Türkleri bir nevi derebeyi şeklinde bağlamış idiler. Knez nikahları da bunu isbat eder. Udel knezleri Türk şehzade kızları ile evlenirler ve göçebe Türk hükümdarlarının yardımına yaslanarak Rusyadaki arazilerini genişletirlerdi. 

Bu nikahlar uzun süreli harbi ittifak için en itibarlı felç idi. Kendi kızını kocaya vermiş nesil, tayfa kneze kendi akrabası gibi bakıyor, onun arazisine hücum etmiyordu. Aksine lazım olduğunda onun yardımına geliyordu. Rus "küreken" de kendi sırasında "hürmete hürmetle" cevap vermeğe borçlu idi. 

Torkinler, yeni kadının akrabaları Türklerde hususi imtiyazlara ve hukuka sahip idiler. Onlar kocanın akrabalarından yakın sayılırdı. Bu anane yakın devirlere kadar yaşamakta idi. Grodekov'un yazdığına göre Kazaklar bir nesil halinde göç ederlerdi. Başka nesil ve tayfalardan yalnız kadının akrabalarını yani Torkinleri, bir de gündelikli çalışan fakirleri kendi köylerine bırakırlardı.

Kadının akrabalarını Türkler "Torkin" diye adlandırırlardı. Bu söz Rusçanın gramatik tekamülü neticesinde "Torki" şeklini almıştır. Kendisi "Uzı" adlandıran göçebe tayfayı yıllıklar böyle adlandırıyorlardı.

Olcas Süleyman
Az i Ya


* Tıpkı Pelasglarda, Etrüsklerde, Lidyalılarda, Lykialılar, Karialılarda, Elamlarda , hatta Giritlilerde (Kadınların özgür olduğunu görünce şaşıran Yunanlılar!) , Hititlerde de Anadolu kültürü etkisinden dolayı görülen Anaerkillik.

Tarih Öncesi Ege
George Thomson



Anadolu, Anaerkil ve Türkler.....
Oğul Ananın Evladıdır...
Kızlar da :))





ORTA ASYA'DA TÜRK İZLERİ




Türk Taşbaba / Balbal / Taşkoç / Taşaslan
Ulan Batur- Moğolistan ... link






Stone sculpture of a dragon with Turkish runic inscription.
At present there are more than 50 monuments of Turkic runes on the territory of modern Mongolia....link







Türk Taşbaba ve Balballar - Tuva











"On the territory of Yakutia can be set to a minimum - three scripts: the ancient Turkic runes, pictographic writing and conditionally calling" Viluiskaya writing "which is a literal number of letters!"  - 
Professor of the University of Frankfurt, IA Neva.....link


"Kızıl derililer ve hep Türkler buradan çıkıp her tarafa gitmiş olabilir. Çünkü Tanrı inanışı burada 40 000 fazla olduğunu destekleyen taştan ve kemiklerden ay ve güneş takvimleri, dağdaki resimler de bulunuyor. 
Bunu araştırıp kitabıma yazmıştım." - Ludmila Egorova "Saha manevisinin gercek bilgileri"



Yakutia - Saka - Sakha / Turks




















Türkmenistan
Mausoleum Khorezmshah Tekesh in Old Urgench 
in northern Turkmenistan-close to the border of Uzbekistan.1930





Türkmenistan




















Turkish Kurgan and Balbal in Begazy – Kazakhstan






The burial ground is located at the foot of the mountain of the same name on the right bank of the river Karatal and occupies a plot with a total area of 10 hectares. 


The bulk of the objects of burial ground is located on a chain of SW-NE direction. Although the burial ground is known as the Late Bronze Age, in the burial ground are the monuments of different periods, including 50 oval, round, rectangular fence of the Andronov historical and cultural affinities, 6-rock mausoleums of Begazy- Dandybay culture, burial structures with stone and earthen embankment and More than 300 structures of ethnographic time with dimensions 2,5 × 3 m, height 1 m. 



Architectural features of the burial sites for elite of Begazy Dandybai , culture of Central Eurasia (e.g Begazy Necropolis)
Beisenov A.Z., Taimagambetov Zh.K., Kassenalin A.E.
link











HUN MODASI...



Romalı şair Ovid (Ovidius-MÖ.43-MS.17)'in mezarı başında 
resmedilen İskitler 
Saçları tepede uzun, kenarları kazınmış. 
"Hun Modası"



Solda : Ege bölgesinde ( Fethiye) araştırma yapan antropolog F.Von Luschan'un 19 .yy'da fotoğrafladığı Türk.
Sağda : 1640,Johann Heinrich Schönfeld - Budapeşte Güzel Sanatlar Müzesi




"* Partililer*, başlangıçta saçlarını öteki Bizanslılardan farklı biçimde kestirip yeni moda bir saç sitili edindiler. İranlılar gibi bıyık ve sakallara dokunmadan, mümkün olduğu kadar uzattılar, saçları ise, önleri şakaklara kadar kesip geri kalanını düzensiz biçimde, Massagetler gibi boylu boyunca uzattılar. Kimi zaman buna Hun modası da denildi. "

Bizans'ın Gizli Tarihi - Prokopius (6.yy)
çev. Orhan Duru
* Partililer : Yeşiller ve Maviler, Doğu Roma "Nike İsyanı" MS.532.


Başka bir kitabımda da belirttiğim gibi halk iki partiye ayrılmıştı. Justinianus, aslında heyecanla desteklediği Mavilere kendini bağladı ve böylece evrensel bir karışıklık yaratmanın yolunu buldu. Bu davranışıyla Bizans devletini dizleri üzerine çökertti. Bununla birlikte, aşın eylemciler dışında bütün Maviler Justinianus’un önderliğine hazır değildiler. 

Ama aşın eylemciler, işler bütünüyle kötüye gittiğinde en disiplinli insanlar olarak belirdiler; çünkü onlara işledikleri suçların çok ötesinde ruhsat verilmişti. Söylemeye gerek yok. Yeşiller de sessiz durmadılar. Zaman zaman cezalarını çekseler bile, suç mesleğini kesintisiz ve izin verildiği oranda sürdürdüler. Sonuçta, sürekli olarak daha cüretli suçlar işlemeye kışkırtıldılar. Çünkü insanlara insafsızca davranılırsa, onlar da doğal olarak umarsız yollara saparlar. 

Böylece Justinianus olayları körükledikçe ve açıktan Mavileri destekledikçe, bütün Bizans İmparatorluğu bir deprem ya da afet olmuş ya da her kenti düşman eline düşmüş gibi temelinden sarsıldı. Her yerde kargaşa çıktı ve bu karışıklık sonunda devletin yasaları ve düzenli yapısı altüst oldu.

Partililer, başlangıçta saçlarını öteki Bizanslılardan farklı biçimde kestirip yeni moda bir saç sitili edindiler. İranlılar gibi bıyık ve sakallara dokunmadan, mümkün olduğu kadar uzattılar, saçları ise, önleri şakaklara kadar kesip geri kalanını düzensiz biçimde Massagetler’ gibi boylu boyunca uzattılar. Kimi zaman buna Hun modası da denildi. 

Giysilerine gelince, hepsi şık giyinip kuşanmayı, toplum içindeki özel durumlarına göre elverdiğinin çok üstünde çalımlı ve gösterişli kılıkları gerekli gördüler. Böyle süslenip püslenmek onların durumunda ancak başkalarının sırtından sağlanabilirdi. Giysilerinin kollarını kaplayan bölümü bileklerde çok dardı, ama omuzlara doğru genişliyor ve bollaşıyordu. Tiyatroda ya da hipodromda kendi tuttukları kimseleri güçlendirmek için bağırıp kollarını salladıklarında giysilerinin omuzlarındaki bölümü de havada sallanıyor ve anlamayan kişilere, vücutları sanki çok gürbüzmüş de bu çeşit bir elbiseyle örtmek zorunda kalmışlar izlenimini veriyordu. 

Aslında böyle giyinmenin, sefil vücut yapılarını ortaya koyduğunu anlamıyorlardı. Başlıkları, giydikleri gömlekler ve çoğu kez ayakkabıları Hun modası olarak nitelendiriliyordu.


Bizans'ın Gizli Tarihi - Prokopius (6.yy) - çev. Orhan Duru




NOT: 
Çeviri de "Bizans İmparatorluğu" olarak geçse de, 
İngilizce çevirisinde "Roma İmparatorluğu" olarak geçer.



Afganistan'da bir Türkmen çoçuğu


/ENG.

The people had since long previous time been divided, as I have explained elsewhere, into two factions, the Blues and the Greens. Justinian, by joining the former party, which had already shown favor to him, was able to bring everything into confusion and turmoil, and by its power to sink the Roman state to its knees before him. Not all the Blues were willing to follow his leadership, but there were plenty who were eager for civil war. Yet even these, as the trouble spread, seemed the most prudent of men, for their crimes were less awful than was in their power to commit. Nor did the Green partisans remain quiet, but showed their resentment as violently as they could, though one by one they were continually punished; which, indeed, urged them each time to further recklessness.

For men who are wronged are likely to become desperate.

Then it was that Justinian, fanning the flame and openly inciting the Blues to fight, made the whole Roman Empire shake on its foundation, as if an earthquake or a cataclysm had stricken it, or every city within its confines had been taken by the foe. Everything everywhere was uprooted: nothing was left undisturbed by him. Law and order, throughout the State, overwhelmed by distraction, were turned upside down.

First the rebels revolutionized the style of wearing their hair. For they had it cut differently from the rest of the Romans: not molesting the mustache or beard, which they allowed to keep on growing as long as it would, as the Persians do, but clipping the hair short on the front of the head down to the temples, and letting it hang down in great length and disorder in the back, as the Massageti do. This weird combination they called the Hun haircut.

Next they decided to wear the purple stripe on their togas, and swaggered about in a dress indicating a rank above their station: for it was only by ill-gotten money they were able to buy this finery. And the sleeves of their tunics were cut tight about the wrists, while from there to the shoulders they were of an ineffable fullness; thus, whenever they moved their hands, as when applauding at the theater or encouraging a driver in the hippodrome, these immense sleeves fluttered conspicuously, displaying to the simple public what beautiful and well-developed physiques were these that required such large garments to cover them. 

They did not consider that by the exaggeration of this dress the meagerness of their stunted bodies appeared all the more noticeable. Their cloaks, trousers, and boots were also different: and these too were called the Hun style, which they imitated.

The Secret History of Procopius, 6th c AD - tr. by Richard Atwater,1927

Photo above: 
Left: a Turkish man photografed by anthropolog F.Von Luschan in the 19th c in West Turkey (Fethiye) .
Right: Scythians at the Tomb of Ovid (c.1640), by Johann Heinrich Schönfeld. Budapest Museum of Fine Arts.

Photo below:

Asian Hun-Turks attacking  at the Chinese Wall
İstanbul Military Museum

Asya Hunları Çin Seddi'ne saldırırken - İstanbul Harbiye Askeri Müze



"Onlar beyaz ırka mensup, sakallı ve gaga burunlu idiler"   - Gumilev, 1990



"Irk bakımından Açina-tepe'de tasvir edilmiş kimseler , Doğu Türklerine  nisbeten, Mongoloid değildir. Aksine, Çinlilerin Hunları ve Türkleri tarif ettiği şekilde, gaga burunlu "Hu" (Çinliler'e yabancı) tipindedirler." - Prof.Dr.Emel Esin








from the Abu-Simpel Temple 13th C BC
Kaşkas at the Kadesh War,, as allies of Hittites. In İliad they appear as Halizones, allies of Trojans


KAŞKALAR-İSKİTLER-MASSAGETLER-HUNLAR-TÜRKLER
KASKİANS (Kaşka/Gaşga)-SCYTHIANS (Sacae)-MASSAGETS-HUNS-TURKS



Altay