19 Mayıs 2017 Cuma

TÜRK TARİH KURUMU - AFET İNAN




Afet İnan albümünden:
Sol üst: Atatürk 1935 yazında Florya 'da inşaatı başlayan ve beş hafta içinde tamamlanan Cumhurbaşkanlığı Köşkü 'nün inşa edileceği platformdan 
Kılıç Ali ve Afet İnan'la sahili seyrederken.
Sol alt: Atatürk Cenevre Üniversitesi profesörlerniden Eugene Pittard ve eşi ile bir çalışma sırasında.
Sağ üst: Atatürk 1937'de düzenlenen Trakya Askeri Manevraları'nda.(soldan) Fahrettin Altay, Cevat Abbas Gürer, Cevdet Kerim İncedayı ve Afet İnan'la beraber.
Sağ alt: Behçet Kemal Çağlar, Afet İnan, Fahrettin Altay ve Salih Bozok ile.



Nisan 193l'de Türk Tarih Kurumu (TTK) bağımsız bir dernek olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu'nun (TDK) dernek olarak çalışmaya başlaması ise Temmuz 1932'ye rastlar. Bu iki kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenen ve her ikisinin de kurucu ve koruyucu başkanı olan Atatürk, 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılması için TBMM'den kanun çıkarılmasını istemiş ve 1936 yılının ilk ayında fakültemiz resmen öğretime başlamıştır. Bu kurumlar ile fakültemizin kuruluş hazırlıklarında ve çalışmalarında görev aldığım için, bunlar hakkındaki bildiklerimin bir kısmını burada topladım.


Türk Tarih Kurumu'nun Tarihçesi


Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş ve ilk gelişme devreleri Atatürk'ün düşünce hayatı ile yakından ilgilidir. Bu bakımdan tanığı olduğum konuları saptamak istedim. Atatürk, tarih konularına çok önem verirdi. Kendi deyişine göre, okul sıralarındaki derslerinden itibaren tarih okumasını sevmiş ve hayatının her devrinde çeşitli tarih kitapları ve konuları ile meşgul olmuştur.


Özellikle siyasi hayatının çeşitli evrelerinde tarih bilgisinden daima en geniş anlamıyla yararlanmış ve gerek Büyük Millet Meclisi'nde gerekse, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular en heyecanlı hitabelerini oluşturmuştur. İstiklal Savaşımız sıralarında türlü nedenlerle söz söylerken tarihten getirdiği örnekler, bazen ulusal bir heyecan kaynağı, bazen de ilmi bir konu halinde olmuştur. Özellikle devrim hareketlerinde, Büyük Millet Meclisi'nde kanunlaştırmak istediği konular için, tarihten örnekler getirmek, eski kurumları dile getirirken, tarihi sonuçlarını inandırıcı kanıtlarla göstermek, onun başvurduğu metotlardır. 


Büyük Millet Meclisi'nin zabıtları ve Atatürk'ün diğer nutuklarında bunların örnekleri vardır. Bu belgeleri incelemekle, dünya çapında ün salmış büyük devrimci Türk devlet adamının, tarih bilgisinden ne şekilde yararlanmış olduğunu anlamak mümkündür. Atatürk, bunlardan başka, ayrıca tarih araştırmalarıyla bizzat meşgul olmuş, Türk ve yabancı tarihçilerle yıllarca beraber çalışmıştır. Bu çalışmalarda ben de görev almıştım.


1928 yılında İstanbul'da Fransız Notre Dame de Sion okulunda okuduğum derslerin arasında, bir coğrafya kitabında, resimlerle de gösterildikten sonra, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve 'secondaire', yani ikinci derecede kabul edildiği yazılı idi. Bu resim ve bilgiye göre etrafıma bakıyor ve bunun gerçeğe uygun olmadığını görüyordum. Atatürk'e kitabı gösterdim. O, sırada Prof. E. Pittard'ın "Irklar ve Tarih" (Les Races et l'Histoire, Paris: 1924) adlı kitabını da almıştım. Ondaki bilgiler de bu coğrafya kitabına uymuyordu.


Bir de ikinci konu, Türklerin uygarlık alanında vücuda getirmiş oldukları eserlerin incelenmesi ve tanıtılması idi. Çünkü Avrupa tarihleri, 'barbar' lakabını verdikleri Türkleri sadece bir istilacı kavim olarak kaydediyorlardı.


Atatürk, bu iki endişeli sorum karşısında, "Hayır, böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım " dernekle kalmamış, derhal yeni kitaplar getirterek bizzat çalışmaya ve çalıştırmaya başlamıştı. Esas konu "Türklerin dünya tarihinde hakiki yeri ve medeniyet alemindeki rolleri ne olmuştur" konusu idi. Bu çalışmaların yoğunluğu 1929 yılından sonradır. Atatürk, o sıralarda İstanbul Üniversitesi'nde verilen tarih notlarını da okumakta idi. Daha evvelce de, H.G. Wells'in Dünya Tarihi ile ilgilenmiş ve onları tercüme ettirmişti. (86 [ Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığı'nın kurduğu bir heyet tarafından çevrilerek 1927-28 yıllarında beş cilt halinde ve Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla yayımlanmıştır (e.n.).]


Fakat asıl 1930 yılı, yeni kitapların getirtilmesiyle ve etrafındaki devlet ve bilim adamlarının da Türk tarihi üzerine ilgisini çekmek suretiyle geniş bir tarih araştırmaları devri açılmıştır. Atatürk, Türk tarihine ait konuları bizzat okuyor ve etrafındakilere görevler veriyordu.


23 Nisan 1930'da, Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun ilk çekirdeğini oluşturur. Kurumun ilk günlerinden itibaren baş sekreteri, sonradan da uzun yıllar genel müdürü olan Uluğ İğdemir tarafından "Türk Tarih Kururnu'nun Kısa Tarihi" başlığı altında belgelere dayanan bir yazı çıkmıştır. Bu yazıda kurumumuzun kısa tarihinin birinci kısmı yayınlanmış bulunuyor ve o yazıda kuruluş için şöyle deniyor:


"23 Nisan 1 930'da Ankara'da Türk Ocakları Merkez Heyeti'nin yeni binasında [şimdiki Resim ve Heykel Müzesi] toplanmış olan Altıncı Türk Ocakları Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşuna ilk temel taşını atması bakımından önem taşır. Atatürk'ün işaretleriyle Aksaray Murahhası ve Musiki Muallim Mektebi Tarih Muallimi Afet Hanım, Atatürk'ün de hazır bulunduğu 28 Nisan Pazartesi günkü Kurultay toplantısında söz alarak, Türk Tarihi'nin eskiliğinden, Türk milletinin kurduğu büyük medeniyetlerden bahseden bir konuşma yaptı ve kırk imzalı bir takrir verdi." (87[Ülkü dergisi, yeni seri no: 75, s. 19-20, 1 Ekim 1944]


Bu konular ile ilgili olarak benim anılarım ise şöyledir: Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı'na Aksaray delegesi olarak katılmıştım. Kurultay'da o vakte kadar isimlerini işitip de yakından tanımadığım kişilerle karşılaşmıştım. Birçoğu yaşlı, muhterem ve ülkemizde bilim ve edebiyat çevrelerinde tanınmış kimselerdi. Ben bu toplantılara katılıp görüşmeleri dinlerken, Türk Ocakları'nın faaliyeti hakkında büyük bir bilgiye sahip değildim. Çünkü bu teşekkülün yeni bir üyesi idim. Kurultay'da da benim o sıralarda heyecanla meşgul olduğum "kadın hakları" konusunda, benimle konuşacak bir akran bulamıyordum. 


Kurultay görüşmelerinde türlü konular üzerinde konuşanlar oluyor ve özellikle Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Dr. Reşit Galip arasında şiddetli tartışmalar devam edip gidiyordu. Birisinin güzel hitabetini, diğerinin sükunet içindeki açıklamalarını dinliyorduk. Tabii bu konular, oturum aralarında üyeler arasında da konuşuluyordu. Ben bunlara ancak kulak misafiri oluyor ve bilmediğim bu işlere karışmıyordum.


Bir gün toplantıdan çıkınca Orman Çiftliği'nde Marmara Köşkü'ne gittim. Atatürk de orada idi. Uzun gün boyunca konferans dinlemekten yorulmuştum. Elimde Türk Ocakları'na ait kitaplar ve kağıtlar vardı. Atatürk, Kurultay'da ne yapıldığını sordu, sonra, "Sen bir faaliyet göstermeyecek misin? " deyince, düşüncemi şu şekilde açıkladım: "Türk Ocakları'nda, kadın üyelerin daha çok çoğalması ve çalışması için girişimde bulunmak ve kadın hakları konusunu bu çevrede de yaymak istiyorum. "


Atatürk, bu düşünceme olumlu veya olumsuz bir yanıt vermeden önce, benden Türk Ocakları'nın yasasını istedi. İkinci ve üçüncü maddeleri bana göstererek bunlardan ne anladığımı ve Türk Ocağı'nda bunun gerçekleşmesi için ne yapmak gerektiğini sordu. Düşünce, isteğimin başka bir evresine geçmişti. Okutmakta olduğum tarih dersleri imdadıma yetişti. Tarih, bütün ulusal varlığın asıl kaynağı değil miydi? Bu ulusal konuda "kadın hakları" konusunu ulus birlik çerçevesi içinde düşünmek lazımdı. Yasanın "Esaslar" kısmındaki iki maddeyi not ettim:


Madde 2: Türk Ocağı'nın maksadı, milli şuurun kuwetlenmesi, medeni ve sıhhi tekamül ve milli iktisadın inkişafıdır. [Türk Ocağı'nın amacı ulusal bilincin kuwetlenmesi, uygar ve sağlıklı olgunlaşma ve ulusal ekonominin gelişmesidir]


Madde 3: Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini (ülküleri) takip eden Türk Ocağı, bu mefkureleri tahakkuk ettirmekte olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı, bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder. [Cumhuriyet, ulus, çağdaş uygarlık ve halkçılık ideallerini izleyen Türk Ocağ, bu idealleri hayat geçirmekte olan Cumhuriyet Halk Partisi ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı bu idealleri yaymak ve propagandasını yapmak için bilim, kültür ve sosyoloji alanlarında mücadele ve uğraşı verir.]


Atatürk, "Bunları tahlil edecek ve tatbikatını Kurultay'dan isteyeceksin" dedi.


İtiraf edeyim ki bu gibi işlerde henüz deneyimsizdim. Nasıl konuşmak gerektiğini dahi kestiremiyordum. Kurultay'da benden o kadar yaşlı ve deneyimli kimseler vardı ki, Atatürk'ün emrini dinlerken, o çevreyi göz önüne getirmiştim. Gerçekten öğretim hayatına başladığımın ilk yılı idi. Tarih derslerinde basılmış belirli bir kitaptan okutmuyordum. Her ders için yeni yeni kitaplar okuyarak onlardan çıkan notları Hakimiyet-i Milliye ( Ulus) matbaasında bastırıyor ve derse o basılmış notları götürüyordum.


Atatürk, bu notların bana bu konu için esas olabileceğini anlatmaya başladı. Zamanın azlığını ve Kurultay'ın bitmek üzere olduğunu anımsatarak, "Hiçbir şey söylememeyi tercih ederim" demem üzerine Atatürk'ün kesin emriyle karşılaştım: "Bu mesele üzerinde çalışacak ve Türk tarihinden bahsedeceksin " dedi. Görev verilmişti, başarmak gerekiyordu.


Türk'ün uygarlık niteliği üzerinde, öteden beri çok hassasiyetle dururdum. Vereceğim nutkun esaslarını kaleme aldıktan sonra Kurultay'da bulunanlardan bazı kimseleri o akşam Atatürk Çankaya Köşkü'ne davet etti. Eski Köşk'ün yemek salonu Kurultay'ın bir komisyonu haline gelmişti. Nutkumu okudum, dinleyenler görüşlerini bildirdiler, onayladılar. Benden sonra aynı konuda söz söyleyecek olan Prof. Sadri Maksudi ve Dr. Reşit Galip beyler görev aldılar. Önerilecek önerge de hazırlanmıştı.


28 Nisan 1 930'da kurultayın dördüncü ve son toplantısında söz aldım ve nutku okudum. Kürsüden inerken de öneriyi verdim. Beyanatım iki kısımdı: Türk Ocakları yasasının ikinci ve üçüncü maddelerinin açıklanması.


Yeni yayınlara göre uygarlığın kökeninde Türklerin yeri nedir ve ne olmalıdır?


Yasanın ikinci ve üçüncü maddelerini şöyle açıklıyordum:


Türk Ocağı'nın maksadı ve milli şuurun kuvvetlenmesi ifadelerinden, hata etmiyorsam, benim anladığım şudur: Türk'ün, Türklüğün ne olduğunu anlamak ve bu anlayışı kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bence bu gayenin aydınlatılması için en nurlu güneş Türk'ün menşeini, medeniyetini, azametini tanıtan tarihtir. Bunu biliş ve cihana bildiriştir. Dünden gafil olan bir insan bugününü bilmez ve yarına intikal eyleyemez [erişemez] . 


Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur. Tarih hocalığı yaptığım için hissediyorum ki, Türk milletinin yüksek tarihi hakkındaki bilgi noksandır. Bize, hepimize geçmişin mekteplerinde bu hususta öğretilmiş şeyler hem noksandır, hem de yanlıştır. 


Yazık ki, bu yanlış yol bugüne kadar önümüzdeki nesli yetiştiren bilgi ocaklarında da takip olunmuştur. Geçmişten miras kalan bu sisli yolu aydınlatmak Türk milletini, Türk çocuklarını yeni bir nurlu tarih yolundan yürüterek, atinin (geleceğin] parlak ufuklarına eriştirmek mühimdir. İlim ve Sanat Heyeti'nin raporunda bu maksadı temine matuf [yönelik] üçüncü ve altıncı maddelerindeki düşünüş teşekküre şayandır [değer]. 


Ancak, yüksek Kurultay'ın buna daha çok ehemmiyet vermesi muvafık olur. Bunun için Profesör Sadri Maksudi Bey'in dünkü teklifine iştirak ederim [katılırım]. Hakikaten Türk tarihini bilmek ve bildirmek için Kurultay tarafından, mahsus surette radikal tedbirler bulunmasını ve tespit edilmesini teklif ederim.


Üçüncü maddede, Türk Ocağının "Cumhuriyet, Milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini" takip ettiği yazılıdır. Aynı maddede 'Türk Ocağı bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder sözleri de vardır. Bu maksadın temini için Türk'ün doğru tarihini bilmek şarttır. Bu bilgiden uzak kalındıkça kime ve ne esasa dayanarak mücahede edilebilir? 


Şunu da arz etmeliyim ki, maddede yazılı olan 'muasır medeniyet'i anlayabilmek, kavrayabilmek; kadim medeniyeti dünya yüzünde, bütün beşeriyette, ilk medeniyetleri doğru tanıyabilmekle mümkündür. Nutkun ikinci kısmının özeti ise şudur: 'Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk medeniyettir. Türk tarihtir." (88[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, 1930, s. 4-5.]


Bundan sonra söz alan Prof. Sadri Maksudi, bu düşüncelere katıldığını şöyle açıklamıştı:


"Kadim medeniyetlerin menşeleri [eski uygarlıkların kökenleri] arandığı zaman birçok medeniyetlerin ucunda Türk olduğu tahmin olunan bir kavim görüyoruz. Eski medeni kavimlerden, en eski medeniyetlerden misal alalım. Eski medeniyet, Mezopotamya'da teessüs eden [kurulan] medeniyettir. Bu medeniyetin müessisleri [kurucuları] kimlerdir? Efendiler, bu medeniyetin müessisleri Sümerlerdir. İkinci misali alalım. Latin medeniyetinin müessisleri kimlerdir? Bu medeniyetin unsurlarını İtalya'ya getiren halk Etrüsklerdir. Eski Anadolu'da da kablelmilat [milattan önce] binlerce sene evvel yüksek medeniyet tesis eden kimlerdi? Hititlerdi. Bütün bu halkların Türk olduklarına dair olan fikrin Avrupa alimleri arasında taraftarları vardır. Bu suretle kadim medeniyetlerden birçoğunun müessisleri, banileri [kurucuları] Türkler olmuş olduğu anlaşılıyor."


Merhum Profesör "Türk medeniyettir" sözünü ise, örnekler vererek şöyle açıklamıştır: "Türkler, nerede müsait şerait [koşullar] bulmuşlarsa, orada mutlaka müstakil bir medeniyet tesis etmişlerdir. "(89[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s.12-13.]


Aynı gün Dr. Reşit Galip de güzel bir konuşma ve açıklama yapmıştır. Sözlerinin sonunda, heyecanlı üslup ve hitabetiyle şunları belirtmiştir:


"Türk milleti kendisini birkaç asır geri bıraktıran eski hurafelerin tesiri altında mıdır? O, tazyik [baskı] çemberini ilahi, kuwetli bilekleriyle paralar, karanlıkları inkılap güneşinin ışıktan elleriyle sıyırır, açar. Türk tarihi inkar mı olunuyor? O kum tepelerinin altında asırlarca örtülü kalmış medeniyetleri çıkaran mütebahhir [engin bilgi sahibi] arkeologlar gibi, derin denizlerin yosun ormanları içinde inci arayan geniş nefesli efsanevi dalgıçlar gibi, büyük Türk tarihinin yüksek hakikatlerini meydana çıkarır. Dehasının kuwetli ışıklarıyla aydınlatarak dünyaya gösterir. Muhterem arkadaşlar, büyük rehberin Türk milletine ilhamıyla gösterdiğini arkadaşların teklifleriyle formül haline koymak ve o esas üzerine çalışmak Türk Ocağı'nın mukaddes bir vazifesi olacaktır. Bu vazife mukaddes olduğu kadar şereflidir."(90[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s. 23-24.]


Bu sözlerden sonra müşterek verilen önergemiz şu idi:


"Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek [incelemek, araştırmak] için, hususi ve daimi [özel ve sürekli] bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını [üyelerini] seçmek salahiyetinin [yetkisinin] Merkez Heyeti'ne bırakılmasını teklif ederiz."


Aynı günkü toplantıda Yasa Encümeni'nden gelen bir raporla yasaya 84'üncü madde olarak eklenen metin de şudur: Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir 'Türk Tarih Heyeti' teşkil eder.(91[Türk Yurdu, no: 29-233, s. 93.]


Bu· Türk Tarih Heyeti'nin 4 Haziran 1930 tarihindeki ilk toplantısında üye olarak bulunduğum zaman ayrı bir heyecan duymuştum. İlk toplantı zabıtları aynen şöyledir:


"Heyet, ilk içtimaını [toplantısını] 4 Haziran 1930 Çarşamba günü Merkez Heyeti binasında akdetti. İçtimaı, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi Bey, Kurultay kararından, Heyet'in üzerinde çalışacağı mevzuun [konunun] kıymet ve ehemmiyetinden ve Heyet azasının tanınmış şahsiyetlerinin mesaide muvaffakiyetli [başarılı] neticelere varılacağı hakkında itminan [güven] verdiğinden bahseden nutku ile açmıştır. Bundan sonra intihap [seçim] yapılmış ve Cumhur Reisliği"


Umumi Katibi Tevfik Bey (Bıyıkoğlu) birinci reisliğe, Akçuraoğlu Yusuf ve Samih Rifat beyler ikinci reisliklere, Dr. Reşit Galip Bey umumi katipliğe seçilmişlerdir. Reis, seçilen arkadaşlar namına Heyet'e teşekkür etmiş ve sarf edilecek mesai etrafında beyanatta bulunarak, yeni ve milli bir Türk tarihi yazılması ve tespiti lüzumundan, Gazi Hazretleri'nin milli tarihimizle bizzat meşgul olan Heyet'i yüksek himayeleri altına almalarının, mesaide muvaffakiyete kati bir teminat teşkil eylediğinden [çalışmaların başarısına kesin bir güvence oluşturmasından dolayı] kurulduğu zamandan beri milli şuurun uyanmasına, milli harsın inkişafına [kültürün gelişmesine] çalışmış olan Ocak'ın Milli Tarih için gösterdiği alaka ile de şükrana değer bir hizmette bulunduğundan bahsetmiş ve 'Büyük Gazi'nin himaye ve irşadları [yol göstermeleri] ve sizler gibi pek kıymetli vatanperver ve ilim aşığı zevatın mesaisi ile milli tarihimizin hakiki çehresi ile ve bütün parlaklığı ile meydana çıkacağına eminim' demiştir.


Bundan sonra Sadri Maksudi ve Samih Rifat beyler söz alarak Heyet'in mesai tarzının [çalışma şeklinin] nasıl olması icap edeceği hakkında beyanatta bulunmuşlar ve cereyan eden müzakere [görüşmeler] neticesinde, mesai planı hakkında umumi bir taslağın idare Heyet'ince ikinci içtimaa kadar hazırlanması ve Heyeti yüksek himayelerine mazhar buyuran Gazi hazretlerine arz-ı şükran edilmesi takarrür eylemiştir [kararı alınmıştır].(92[Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Zabıtları I, s. 1-3.]


Bundan sonra Türk Tarihi Heyeti üyelerinden bazıları daima, Gazi M. Kemal'in yanında bulunuyorlardı. Heyet'te üye olmayıp da tarih ile ve özellikle uygarlık tarihi ile ilgili yayınları bilinenlerin, belli konular hakkında çalışmaları rica ediliyordu. 1930'da temelleri atılan Türk Tarih Kurumu 1931 senesinde resmen dernek olduktan sonra ilk toplantı tutanağı aynen şöyledir:


"Türk Tarihi Tetkik Heyeti 1 2 Mart 1931 'de saat 3.30'daki toplantısının ikinci celsesinde, Türk Ocakları'nın Cumhuriyet Halk Fırkası'na intikal etmeleri üzerine, Türk Ocakları Türk Tarih Heyeti ismini taşıyan ve 1930 senesi 23 Nisan Kurultayı kararı ile teşkil edilen Heyetimizin hukuki vaziyeti kalmadığından, yeni bir isimle müstakil bir cemiyet halinde yeniden teşekkülü için bir nizamname tertibi ile Hükümet'e müracaat edilmesi."


Bundan sonra ise, "Hami [koruyucu] Reis Gazi Hazretleri'nin tasvipleri [onayları] alındıktan sonra, resmi müsaadenin alınması" kararı geliyor. Bu işler gelişirken aynı heyetin 15 ve 29 Mart tarihlerindeki toplantıları yine "Türk Tarihi Tetkik Heyeti" adı altında olmuştur. Bu heyet 4 Haziran 1930'dan 29 Mart 1931'e kadar sekiz resmi toplantı yapmıştır. Bu zaman zarfında daima tarihi konular Gazi M. Kemal'in çevresinde ve toplantılarında konuşulmuş, çalışmalar ilerlemiştir. Heyet'in, "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" unvanı ile ilk toplantısı 26 Nisan 1931 tarihinde olmuştur. Toplantı Tevfik Bıyıklıoğlu'nun başkanlığında yapılmıştır. ...


Atatürk, 1 930 yılının Ağustos ayında "medeniyet" kelimesinin anlam ve kapsamını şöyle tarif etmişti:


"Bir insan cemiyetinin Devlet hayatında, Fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, İktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava münakalatçılığında [ulaştırmacılığında] yapabildiği şeylerin muhassalasıdır [sonucudur]. Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı [kültür adı] altında saydığımız üç nevi faaliyet muhassalasından [sonuçlarından] hariç ve başka bir şey olamayacağını zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin harsı, yani medeniyet derecesi bir olmaz. Bu farklar, devlet, fikir, iktisadi hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu fark üçünün muhassalası üzerinde de görünür. Mühim olan muhassalalar üzerindeki farktır. Yüksek bir hars, onun sahibi olan millette kalmaz, diğer milletlere de tesirini gösterir, büyük kıtalara şamil olur [yayılır]. Belki bu itibarla olacak, bazı milletler yüksek ve şamil [yaygın] harsa [kültüre] medeniyet diyorlar."


Bu tarif ve açıklamalar Atatürk'ün sözleridir. İşte bu düşünceye göre Türk Tarih Kurumu çalışma programının ilk planlarında "Türklerin medeniyete hizmetleri" diye geniş bir çalışma programı saptanmış, üyeler ve üye olmayanlar arasında bir iş bölümü yapılmıştı. Burada uygarlık için akla gelebilen her konu işleniyordu. Taslak metinler halinde, okuyanın not etmesi ve görüşünü yazması için yarı yerleri boş bırakılmış olan broşürler sadece ilgililere dağıtılmak üzere sınırlı sayıda basılmış idi.


Bunlardan gelişigüzel birkaç örnek vereyim... Örneğin VIII. bölümün II. serisinden 24 numaralı yazı, Türklerde sanayi; 8 . numara, boyacılık tarihinde Türkler; 40 numara, Türklerde haritacılık ve coğrafya; 27 numara, Türklerin eğitime hizmetleri; 15 numara, matematik tarihi; 26 numara, Müslüman Türk filozofları ve 41 numara, Anadolu'da Türk dil ve edebiyatının gelişmesine bir bakış; 7 numara, Türklerde resim, tezhip ve minyatür tarihi ve bunlardan başka daha pek çok konular işlenmeye başlanmıştı. Atatürk bizzat bunları alıyor okuyor ve görüşünü bizlere aktarıyordu.


Türk Tarih Kurumu merkezinde ise, görüşmeler, hep bu ilmi konular üzerinde yapılıyordu. Herkes muntazaman bu toplantılarda bulunup çetin ve ayrıntılı tartışmalara katılıyordu. Öyle ki saatler geçiyor, heyecan genişliyor, konuşmalardan ve düşüncelerin çarpışmasından yepyeni bilgiler ortaya çıkıyordu. Bazen yemek saatleri ihmal edildiğinden, hemen aldırılan ekmek ve peynir tepsiler içinde masa başında olanlara dağıtılıyor ve görüşmeler hararetini kaybetmeden geç vakitlere kadar devam ettiği oluyordu. Bu masa başında şimdi rahmete kavuşan benim iki komşum vardı. Bir tarafımda Yusuf Akçura, diğerinde Samih Rifat. Samih Rifat'ın kağıtlara ve sigara paketi üzerine bana anlatmak için yazdığı yazıları hala birer ders gibi hatırlarım. Rahmete kavuşanlardan Dr. Reşit Galip, Ağaoğlu Ahmet, Halil Ethem'in sözlerini masanın diğer bir ucundan dinlemek için kulak kesilirdim. Bu toplantılar pek sık ve çoklukla hararetli olurdu.


Atatürk de zaman zaman Türk Tarih Kurumu merkezine gelir ve bu tartışmaları izlerdi. Yaz aylarında Dolmabahçe Sarayı'nda özel dairesinde çalışan Türk Tarih Kurumu'nda bazen sayısı 70'i bulan kalabalık bir heyet ile ilmi tartışma ve incelemelere devam edilirdi. Türk Tarih Kurumu'nun ilk kuruluş yıllarında hatıra gelen sorulara cevaplar verilmeye başlanmıştı. Tarih incelemeleri şüphe yok ki Türkiye'de bu kurum ile başlamamıştı. Ondan evvel de bu çeşit kuruluşlar olmuş ve kişisel çalışmalarla çıkarılan kitaplar bulunmuştur. Fakat bence, Türk Tarih Kurumu'nun büyük şansı, Atatürk gibi bir devlet adamının bu kurumu kurmasının manevi değerinin büyüklüğüdür. Bu düşüncelerin gelişmesini sağlamak için de maddi imkanları kendisi sağlamıştır.


O, ulusu kurtardığı ve yeni bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kurduğu zaman, onun yaşaması için ulusunun tarih temelini sağlamlaştırmak gayesini gütmüştür. Anadolu, Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması'nda parçalanmak istenirken, Türk ulusunun tarih ve uygarlığı da inkar edilmişti. İşte Atatürk bu acıyı en derinden hissettiği için, sulh ve sükun devrine kavuşan Türk ulusunu, Türk topraklarındaki uygarlığa haklı olarak sahip olduğunu tarih ilminin yeni yöntemleri ile ortaya koymak istemiştir.


Çünkü Anadolu'ya türlü devirlerde göçler ve istilalar, tarihi devirlerde olduğu gibi daha eski çağlarda da olmuştu. O halde bu göçler zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini bulmak lazımdı. Özellikle Anadolu'daki tarihi temelimizi derinliklerde aramak gerekiyordu. İşte bütün bunların mantıki ve bilimsel yanıtlarını bulacak bir bilim heyetinin ve fakültesinin de olması gerekiyordu. Tarihimizi sadece yabancılardan öğrenmeyecektik ve fakat ayın zamanda, kendi uzmanlarımızın da incelemeler yapması gerekecekti.


2 Temmuz 1932'de ilk kongresini, Ankara Halkevi'nde [eski Türk Ocağı] yapan "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" üyeleri, bir yıl müddetle, hemen daimi olarak Atatürk'ün yakın ilgisi ve bazen de onunla beraber Ankara, İstanbul ve Yalova'da çalışmışlardır. Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı ile orta ve liseler için basılan tarih kitapları bu çalışmalar sonucunda hazırlanmıştır.


1935 yılında "Türk Tarih Kurumu" adını alan dernek, özellikle Türk uygarlık tarihini araştırmak ve yayınlamak göreviyle yükümlü olmuştur. Türk Tarih Kurumu çalışmalarında, Atatürk'ün özellikle istediği, yurdumuzun en eski uygarlıklarını meydana çıkarmak, bu suretle bugünkü Türkiye halkının ve genellikle Türk kavminin, tarih boyunca birbirleriyle ilgisini ortaya çıkararak, genel Türk tarih ve uygarlığını, yeni ilmi araştırmalara göre tutarlı bir şekilde yazabilmektir. 


Atatürk'ün bütün konuşmalarında tekrarladığı bu esasların gerçekleşmesi için, gençlerin bu alanda yetişmesini sağlamak amacı ile Avrupa ve Amerika'ya, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından eğitime gönderilmesi Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşu ve gayesi ile özellikle. ilgilidir. Çünkü o sıralarda Atatürk'ün bu konulara değer vermesi sayesinde, kültür işleri yanında, tarih çalışmaları da ön planda ele alınmış ve Türk Tarih Kurumu'nun özellikle uzman yetiştirme isteği böylece gerçekleşmiştir.


Atatürk, 1 Kasım 1937'de diyor ki:


"Türk Tarih ve Dil kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek hepimizi sevindirici bir hadisedir. Tarih Kurumu, yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki hafirler [kazılar] ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya [yerine getirmeye] başlamış bulunuyor."


Atatürk'ün bahsettiği kongre, Türk Tarih Kurumu'nun 1937'de İstanbul'da toplanan ikinci kongresi idi. Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun 25. yılında ise V. Kongresi toplanmıştır. Tarih Kurumu kuruluş seneleri ile hesaplanan yaşta bulunan gençler bu kongrenin dinleyicileri arasına katıldılar. Türk Tarih Kurumu'nun fikir hareketi neticesinde çeşitli sahalarda yetişmiş uzmanlar ise bu kongremizin çalışmalarında görev almışlardır. Herkes kendi sahasında bir yenilik getirmek için uğraşmıştır. Bunun bir ulusal kültür işi olduğuna inanan Türk aydınları yabancı arkadaşları ile boy ölçüşecek tarzda ilerliyorlar. İdealler evvela fikir halinde ortaya atıldığı vakit, onların gerçekleşmesini görmek ekseriya biz fanilere pek nasip olmaz. 


Tarih Kurumu için o zaman, Türk elemanlarla gerçekleşmesi olanaksız görünen bazı düşünceleri, örneğin arkeolojik kazılar yapılabileceğini önerdiğim zaman başkanımız merhum Prof. Yusuf Akçura, sakalını tutarak bana bakmış, üyelerin de bu işe itirazlarına rağmen, "Böyle bir fikri koyalım, biz belki göremeyiz amma, sizler görürsünüz" demişti. (95[TTK İlk Nizamname, 4. madde, C fıkrası.]


Bizlerin de, milletimizin medeniyeti için bütün ideallerimizin hayata geçtiğini görmek mümkün olmayacaktır. Fakat Türk Tarih Kurumu'nda yıllarca önce ortaya atılan düşüncelerin kısmen gelişmesini bugün görmek ve tanık olmakla, bütün bu işte çalışanları, rahmete kavuşmuş olanları ve çalışmaya gayret sarf edenleri saygı ile anarım.





AFET İNAN
ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER
Gözden geçirilmiş 5.baskıdan itibaren yayına hazırlayan 
ARI İNAN
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2007


Annem Prof. Dr. Afet İnan'ın yazdığı Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları tarafından 1959 tarihinde basılmıştır. Basıldığı tarihte büyük ilgi gören bu anı kitabının, ikinci ( 1968), üçüncü ( 1980) ve dördüncü ( 1984) baskıları yapılmıştır.

İş Bankası Kültür Yayınları 2007'de beşinci baskısını yapmayı planlamış ve kitabın tekrar gözden geçirilmesi için bana başvurmuştur. Seve seve yaptığım bu çalışmada, özellikle kitabın dilinin genç kuşaklarca daha anlaşılır bir hale getirilmesine gayret ettim. Bu arada özgün metinlerdeki anlaşılması zor kelimelerin yanına, köşeli parantez içinde bugünkü anlamlarını koydum. Ayrıca kitapta zaten var olan resimlere arşivimde bulunan diğer resimlerden de katarak zenginleştirmeye çalıştım.

Atatürk'ün kendi ifadeleri olan metinlerin yanı sıra, anneme anlattıkları veya annemin not ettiği ve tanık olduğu olaylar bu kitapta yer alıyor. Örneğin Atatürk'ün doğum günü -ki bazı yayınlarda yanlış anlatılmaktadır- veya mezarının nerede olmasını istediğinin kendisi ile konuşulduğu bir toplantı gibi.

İlk elden kaynak olduğu için, okumamış olanların ve özellikle genç kuşakların da faydalanmaları ümidiyle.

ARI İNAN
BODRUM, 2007





EK:
Osman Karatay
Genel Türk Tarihi Çalıştayı -I-, 13 Mayıs 2017, Tuzla.









16 Mayıs 2017 Salı

Alanlar / Alan Turks and Lancelot



"ALANUS A LOT" tan "THE ALAN OF LOT" a, sonra mı?
Tabii ki "LANCELOT" 
"Lot Nehrinden bir Alan" anlamına geliyor...
ve Lancelot destanı buradan türüyor.
Ben demiyorum bir "batılı" "From Scythia to Camelot" kitabında diyor"... 
Kökenini de "Nart Destanı"na bağlıyor.


Ancak kitabında belirttiği, "İran dili konuşan İskitler" ya da "Nart, Osetlerin Destanıdır" açıklamalarına kesinlikle katılmıyorum. Çünkü, İskitler Türk boylarının atası olmakla birlikte Nart Destanı Osetlerden daha çok Karaçay-Malkar Türklerinin destanıdır ki, Saka Türklerinden kalmadır.


Ortaçağ el yazmasından
Lancelot kendi mezarını açarken / Lancelot bir savaşta / Lancelot kılıçtan köprüyle Gorre'ye girerken


ALANUS A LOT - THE ALAN OF LOT - LANCELOT 


"Nart destanları eski Türk destanlarına daha yakındır."
"Alanlar Türktür"
"Karaçay-Malkar (Balkar) Türklerine aittir."
"Saka-İskit Türkleri ortak Atalarıdır." ...

Arthur ve Excalibur da Türk kültüründen etkilenerek yaratılmış bir efsanedir ki,
 İlyada ve Beowulf bile Dede Korkut ile ilişkilidir....

***

SCYTHİANS, ALANS and OSSETİANS How related are they? How much is Nart Saga related to İndo-Europeans?

Scythians, Alans are Turkish Tribe, and Nart Saga is more Turkish then Ossetian, or in other way, less-İndo-European. So, the info is been given by "C. Scott Littleton, Linda A. Malcor" in their book "From Scythia to Camelot: A Radical Reassessment of the Legends of King" is based on "Indo-European perspective", which is an inaccurate statement. Because nor the Alans and Nart Saga are İndo-Europeans, neither the Scythians are İranian speaking people. Not a single ancient author wrote, that the Scythians are İranian speaking people. There is even a Oghuz Kurgan (Курган Огуз) from the 4th c BC in Ukraine; Oghuz=Oğuz Turks


But, it is true what they wrote in this book about; "non-Celtic" source of Arthur (comes from "Arthır", an Alanian Turkish word for "Story Teller", but Ar-Er means also Man in Turkish!), how "Alan-a-lot" became "Lancelot" and "Arthurian tales which was produced after 12th-13th century"... 

Just like the Holly Grail comes from Oath Cups and coat of arms of Mamluk Turks, all these traditions are produced after interaction with the Turkish tribes...


SB.


"Lancelot not a character of primitive Arthurian tradition. First recorded mention by Chrétien de Troyes and sudden growth in popularity. We find no mention of the hero's name before the latter half of the twelfth century, yet within ten years of that first mention he is the most famous of Arthur's knights, and the lover of the queen.

The legend of the Grail, originally foreign to the Perceval story, completely dominated that story and changed the character of the hero, who became transformed into an ascetic celibate; while, on the other hand, the growing popularity of the Lancelot story had reacted prejudicially on the position alike of Perceval and the still earlier hero Gawain as knights of King Arthur's court. Eventually the two competing centres of romantic interest were Lancelot and the Grail, and it became necessary to combine them in such a manner that the latter, while still retaining its sacrosanct character, should yet contribute to heighten the fame of the popular 'secular' hero."
The Legend of Sir Lancelot du Lac
Jessie L. Weston, 1901




"The medieval sources, about Caucasian ALAN-AS, decribed them permanent as Turkish tribe. Whereas, there is no hint that they were İranian. As a result, of the long domination of these AS TURKS on İranian community, and neighborhood in the Caucasus, adopted this name. In fact, the word Os or Ossetia, is not essential of this community, they call themselves otherwise. They call themselves IRON."

"Aslar, Alanlar, Osetler, Sarmatlar ve Sakalar"
Prof.Dr.Osman Karatay

*
ALANS 

650 BC
Ases are first mentioned in Assirian sources as the Scythian name Ishkuza = Ish-Oguz or Ish-kiji, with the same semantic, where Ish is a variation of ethnonym As, and Oguz or kiji stand for people.

500 BC
Tribe of Aderbics, part of Masguts/Massagetae, sent 40 thousand infantrymen and 2 thousand horsemen to the camp of Darius the Great at the Babylon. It is evidence of the large nomadic population living on the banks of the Uzboy. Period from 7th c. BC to 5th c. AD was flourishing for Aral-Caspian area, combining settled agricultural and tribes specializing in sheep or horse animal husbandry. Symbiosis of farmers and nomads.

300 BC
From Chinese sources Alans are listed as one of four Hunnish tribes (Xu-la, Lan, Hiu-bu, Siu-lin) most favored by kings of Eastern Huns (Mao-dun/Mete and his son Ki-ok/Kök) of 3rd century B.C. (ToOD 146). Hiu-bu and Siu-lin are Ch. coding variations for Yui tribes, Uigurs; Lan stands for Alan = Tr. alan, yalan = steppe, synonymous with  Tr. yaziq = plain, plateau (Yazygs, Ases, Yases). Alt. name for Alans (probably, a W.Europe subtribe) is Gu-alan, Tr. quw alan = dry steppe; both names indicate part of clans living in steppe, while other part lives by river, mountain, forest etc. ... more:



"This race of resolute and indomitable men (= the Huns), inflamed by a fierce desire to sack others' property, sowing violence by looting and killing among the neighboring peoples, reached the Alans, the ancient Massagetae. (Ammianus. 31, 2, 12 Halanos ... veteres Massagetas - link)





As above mentioned, Oghuz-Huns-Massagetae and other tribe names are the ancestors of all Turks. So Alans are not İndo-Europeans, and therefore not considered as Ossetians. But today Alan and As Turks are asimilated among Ossetians, besides Ossetians call Karachay Malkar Turks as As-Alan, and Nart Saga belong to Turks, which was accepted by Ossetians and changed many names from the saga. And like N.Kisomov says : "by the 10th c. Ossetes were already polygenic (many) people." - SB.


*

"... it is clear that the Alans (Ases) never called themselves Irons, Irons is a self-name of the Ossetians only..."

"Thus, Alans made their celebrated military and political destiny hand-to-hand with their Türkic kins: Huns, Khazars and Kipchaks. From the 13 c. the Alans-Yases ceased to be ruling among the other Türkic people. But it does not mean at all that they disappeared physically, they lived among other Türkic people and gradually entered into their ethnicity, accepting their ethnonyms. Such a strong, scattered along all Eurasia people as Alans-Yases, could also participate in forming the Ossetian people, but they cannot be equated to the Iranian speaking Ossetians by a single trait. If the Scythians, Sarmatians and Alans were Ossetian speaking, all Eurasia should have Ossetian toponyms. They do not exist, unless artificially (quasi-scientifically) produced. Thus, in all their attributes the Alans were Türkic, and participated in the formation of the many Türkic (and not only the Türkic - Translator’s note) peoples."

Prof.Mirfatyh Zakiev (Academy of Sciences of the Republic Tatarstan)
Origin of Türks and Tatars/Chapter Five
Alano-As ethnical roots of the Türks


*

"Kafkas Dağları’nın en yüksek bölümünü oluşturan Orta Kafkaslar ise Türkçe kökenli bir dil konuşan Karaçay-Malkar halkı ile, Hint-Avrupa dillerinin İran kolunda bir dil konuşan Oset halkının tarihî yurdudur. Karaçay-Malkarlılar kendilerine Alan ve Tavlu (Dağlı) adlarını verirlerken, Osetlerin kendi dillerindeki adları İron ve Digor olarak bilinir. ...

Kafkasya’da yüzyıllar boyu birlikte yaşayan Adige, Abhaz-Abazin, Karaçay-Malkar, Oset ve Çeçen-İnguş halklarının Nart destanlarında benzer motiflerin yer aldığı görülmektedir. Nart destanlarının, köklerini Kafkas halklarının yerel kültürlerinden, Orta Asya’dan Kafkaslara kadar yayılan eski Türk boylarının ve Hint-Avrupa kökenli İranî kabilelerin kültürlerinden, eski Yunan mitolojisinden ve hatta Ön Asya medeniyetlerinin kültürlerinden alarak büyüyüp gelişen, Kafkas halklarının ortak mitolojik destanları olduğu anlaşılmaktadır. Karaçay-Malkar Nart destanlarında eski Türk mitolojisinin ve destan geleneğinin izleri açık olarak hissedilmektedir. Karaçay-Malkar Nart destanları birçok yönden Oset ve Adige Nart destanlarını da etkilemiştir.

Tarihte yaşamış ve Kafkasya coğrafyasında etkili olmuş bazı Türk kavimlerinin izlerinin Nart destanlarında saklı olduğu tespit edilmiştir. M.S. 6-7. yüzyıllarda Kafkasya’da hâkimiyet kuran ve buradaki diğer Türk boylarıyla birleşen Avarların, Oset ve Karaçay-Malkar Nart destanlarında yer aldıkları açıktır. Hun-Avar-Bulgar-Hazar-Kıpçak gibi Türk kavimleri Orta Kafkaslar’da yaşayan Osetlerin atalarıyla temasa geçmişler, bu sebeple bu etnik ve kültürel ilişkilerin izleri Oset Nart destanlarına yansımıştır. Theophanes ve Nikhitor adlı Bizans tarihçileri de Avarların Batı Kafkaslarda Bulgar Türkleri ile birleştiklerini yazmaktadır (Kuznetsov 1984: 168).

Oset Nart destanlarında, Agunda’nın babasının Batı Kafkaslardaki Urup Irmağı kıyılarında yaşamakta olan Avar Hanı olduğu nakledilmektedir (Kuznetsov 1984: 168). Karaçay-Malkar Nart destanlarında da Agunda, Avar Hanı’nın kızı olarak gösterilmektedir (Aliyeva 1994: 278-280).

Nart destanlarında yer alan bir başka Türk kavmi ise Ogur Türkleridir. M.S. II-III. yüzyıllarda Büyük Hun kitlesi ile Karadeniz’in kuzeyine gelen Ogur boyları Bulgar Türklerinin atalarını meydana getirdiler ve Kafkasya’da Kuban Irmağı çevresinde yurt tutarak yerleştiler (Kurat 1972: 109).

Oset Nart destanlarında Wrıjmeg adlı kahramanla ilgili bir bölümde Ogur Türkleri Agur adıyla geçer ve Nartların ülkesini işgal eden bir güç olarak tanımlanır (Dumezil 2005: 279). Oset Nart destanlarında Türklere Terk-Türk adıyla da rastlanması, Kafkasya’da Türk varlığının izlerinin mitolojik destanlara kadar girmiş olduğunu belgelemektedir.

Prof. Dr. Ufuk TAVKUL 


*

K.Laipanov, I.Miziev

Adilhan Adiloğlu

Türk Halklarının Kökeni - Kazi T.Laypanov, İsmail M.Miziyev

and the born of "Arthur and Excalibur"





6 Mayıs 2017 Cumartesi

Atadamlar Barbar mı? / Are the Centaurs Barbarian?





At Adam (Kentaur) Chiron tarafından Eğitilen Achilles (Aşil)
Herculaneum Basilikasından Fresk - MS 50
Ulusal Arkeoloji Müzesi - Naples


Demek Aşil, "medeniyetten yoksun", "vahşi", "ürkütücü" ve "aşağı ırk" olan barbarlardan "eğitim" aldı! Üstelik sadece Aşil (Peleus'un oğlu) de değil; 

* Troya'da savaşan Ajax (Telamon'un oğlu; annesi Truvalı Priam'ın kızkardeşi olan Teucer ile yarı kardeş), 
* Bir zamanlar Pelasgların yerlisi olduğu Aegina'nın Kralı Aeacus'un (aynı zamanda Ajax ile Aşil'in dedesi) oğulları Telamon (Priam'ın kızkardeşi ile evlenen) ve Peleus,
* Apollo'nun oğlu, tıp tanrısı Asklepion, 
* Bilgeliği temsil eden Altın Post'un peşinde giden Argonotlardan Jason, 
* Gorgolardan (ki Korku kelimesidir) Medusa'nın kafasını kesen Perseus, 
* Apollo'nun oğlu, kültürel buluşların kahramanı Aristaeus,
* Bilgimiş ile eşleşen ve de İskitlerin atası olarak kabul edilen Herkül,
* Anadolu'nun yerlisi olan (ve Sabazios'tan türeyen) Dionysos


Bunların hepsi "medeniyetsiz bir barbar" dan eğitim aldı, öyle mi?
Hepimiz aldatıldık!.. Kentaurlar uygardı, barbar değildi, yoksa her konuda eğitim verebilir miydi? Atı ile bütünleşmiş olan İskitler/Sakalar, atının üzerinde uyur, yer, savaşır ve yaşardı. Görmediğin, ama duyduğun bu hikayeleri, bir şekilde hayalinde canlandırırdın; At Adamlar/Kentaurlar ;) ... Hatta İskit Türkleri Atina'da "Polis"lik görevi yapmıştır. 




*



photo above:
"The Education" of Achilles by Centaur Chiron 
From the basilica in Herculaneum. 50 AD
National Archaeological Museum, Naples


Achilles Educated by "uncivilized", "non-higher-race", "scary", "barbarian" Centaur! And not only Achilles, but also; god of medicine Asclepius, Ajax of Troy, Jason from the Argonauts, Perseus who beheaded Medusa, Aristaeus the culture hero, king Aeacus sons Telamon and Peleus, Heracles and even Dionysos...


How so? You can not be educated by uncivilized barbarian...
We all are been fooled!..Centaurs were civilized, higher-race, non barbarian...Centaurs are the Scythian Turks, who lived, fight, eat and sleeps on horse, "intergrated with his horse"....And they worked as "policeman" in Athens... Which is converted to Gendarme in later times.... And Gendarme is not French, but Turkish, written in the 6th-8th c Orkhun monument as "Yandar". Yandar-Candar-Kentar/Centar (Centaur)= Jandar (Gendar+me)...And when the Orkhun monuments were erected, there was no French nation!... Something that you don't see, but just hearing the description, you can only imagine what it look like; Horseman/Centaurs.. ;)





ETRUSCAN 6th c BC - CİMMERİAN/SCYTHİAN 7th c BC - PİCTİSH 7th c AD
Etrüsk MÖ 6.yy - Tarquina (Tarkan, Tr.etym.)
Frigya'da Kimmerlerin varlığı






K/Centaur - Gentaur - Gandar - Yandar - Candar - Jandarma
K/Cassites - a non-Indo-European/Iranian, A Turanian/Turk


"The centaur with small wings growing out of the small of his back is galloping to r.and is about to shoot an arrow from a bow; his quiver is on his back and over his equine body he wears the skin of a wild animal, probably a panther, fastened at his waist. On the r. is a date tree, and under him three flowers."

"Cassite period 1350 BC"
"This seems to be a characteristic feature of the seals of Cassite period"
"It was originated by the Cassites, they knew the centaur as early as 1350 BC.

[from the book: Centaurs in ancient art, the archaic period by Baur, Paul V.C.-1912]












Fransızlara bizden geçmiştir, Fransızlardan bize değil!


Atıyla bütünleşip Yandar olan Türk = K/Centaur




What did you think, "Greek Myth"? No my friend, it is not "Greek" of origin...The Greeks borrowed many thinks...









LUKKİA (KURTLARIN ÜLKESİ)...ya da





Troyalıların müttefiki Prens SARPEDON*un ülkesi LİKYA...










Anadolu’da bir bölgeye bir büyük dış göçün gelmesi; bu gelişin bir “kültür göçü” olmayışı nedeniyle, göçer kimliğinin ve göç zamanının ele geçen arkeolojik verilerden algılanamayışı; ve de sonuçta, “acaba onlar burada yerli miydi” sorusunun sorulması, salt Trmmili (Likya) halkına özel değildir.


M. I. Finley’in Hellenler bağlamında dile getirdiği, “yerlilerin ilkel olduğu topluluklarda kültürel egemenliklerini kurarlardı; yüksek düzeyde gelişkin ve organize olmuş toplumlar içinde ise hemen entegre olurlardı” (Finley 1976: 11) saptaması, tüm halklar için geçerli olmalıdır.


Bu kural, Anadolu’nun Akdeniz ve Ege kıyılarında değişik adlarla yurtlanmış olan Luvi halkları için olduğu kadar; birlikte geldikleri öngörülen ve Kızılırmak-Sakarya yayı arasındaki yüksek yaylada bir dünya devleti gücüne erişen Hititler için de geçerliydi. Çünkü onlar sanatta, kültürde ve düşüncede kendilerini o güce taşıyan hemen her şeyi Anadolu’ya borçlulardı. 


Kültür ve sanat düzeyi yüksek Hattiler’e borçlulardı ki ülkelerini eski adıyla “Hatti Memleketi”, kendilerini “Hatti’nin sakinleri” olarak tanımlayabilecek denli Anadolulaşmıştı Hititler (Darga 1992: 26; Akurgal 2001: 47); kralları “Hattuşili”, başkentleri “Hattuşa”ydı onların. Mimari, resim ve çömlek biçim ve biçemleri, Hatti kökünden sürgün sürerek geliştirilmişti. Yazı olmasa ve onların farklı kimliği okunmasa, belki bugün Hattiler sonrası Orta Anadolu’da bir “Hitit”in varlığı bile tartışılabilecekti.


Tıpkı bugün Phrygler’in Hititler sonrası Erken ve Orta Demir Çağlar’da Hattuşa ve Kızılırmak yayı içinde ki etnik varlığının tartışıldığı gibi: Çünkü J. Seeher’e göre Hattuşa kazıları, “MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi keramik envanterinin büyük bölümünün Karanlık Çağ keramiğinden türetilmiş olabileceğini açıklıkla göstermektedir. MÖ 9. yüzyıl Büyükkaya Evresi Keramiği Kızılırmak kavisi MÖ. 8. yüzyıl malzemesiyle (Büyükkale II, Alişar IVc) büyük ölçüde benzeşmektedir ve bunun doğrudan öncüsü görünümündedir. 


Bu nedenle geleneksel olarak Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek gerekir” (Seeher 2000: 20). Çünkü ayrıca “Karanlık Çağ’da burada yaşayan insan topluluklarının, kökü İlk ve Orta Tunç Çağları’na dayanan eski bir Anadolu kültürünü yaşattıkları anlaşılmaktadır” (Seeher 2000:22)


H. Genz de “Kızılırmak yayı içinde Balkan’dan göçe işaret eden bir tanıt bulunmadığı için”, yörenin MÖ 8. yüzyıl Orta Demir Çağ kültürünü de “Phryg”olarak tanımlamak istemez (Genz 2000: 40). Ancak Phryg boyalı çömlekleriyle simgeleşmiş bir “Orta Demir Çağ kültürünün, Erken Demir Çağ kültüründen doğduğunun”, yani ilkinin diğerini doğrudan geliştirdiği gerçeğinin, Phryg gerçeğini yadsımada yaratacağı sorunlar da ortadadır. 


Öncelikle Anadolu’yu savaşla ya da göçle “yeni yurt” seçen ve zamanın kültürüne adını veren halklar tarihin hangi diliminde “etnik çoğunlukla” yerliye üstünlük sağlamışlardır ki, bu, Phrygler’den beklenir? 


Bu durumda, “Frig olarak adlandırılan keramiği bir göçün sonucu değil, aksine otokton bir kültürel gelişimin sonucu olarak görmek” çok mu terstir? Bu savaşkan Trak halkının da, tıpkı Hititler gibi, kültür, sanat ve düşünce adına geleceklerini, yaratıcı Anadolu toprağında bulduklarıyla temellendirdiği ve zengin yerli özü zaman içerisinde olgunlaştırarak kendi Phryg kimliğini kazandırdığı bilinen bir gerçektir (Işık 1987: 163, lit. ile). Çömlek biçim ve biçemlerini de bir dünya devletinin mirası üzerinde birlikte yaşadığı yerli halklara borçlu olmaları özellikle şaşırtmaz (Bu konuda bak. Bittel 1976: 292); çünkü yerli yapınlar, kendilerinden önce Hititler için de benzer biçimde geleceğe temel oluşturmuştu...


Anadolu’da Hititler’in Phrygler’le yaşadıkları sonu, yaklaşık aynı süreçte Hellenistan’da Akha Hellenleri aynı bölgeden koparak güneye inen Dor Hellenleri’nin acımasız saldırılarıyla yaşar (Mansel 1963: 83). P. Högemann’ın belgeleriyle ortaya koyduğu gibi, bilinçli bir “sömürge hareketi” olamaz Hint-Avrupalı Hellenler’in bu Ege göçü (Högemann 2001:61); bir ”sığınma eylemi”, bir “umut göçü” olabilir (Işık 2003: 84; özellikle a.y., Işık - Baskıda)


Çünkü Anadolu’nun batı kıyılarında ve adalarda tarih öncesi çağlarda kurulmuş yerli kentlere gelenler, kendi atayurtlarında “malı mülkü elinden alınmış, evsiz barksız kalmış” olanlardır (Boardman 1980: 26); onlar, topraklarını ve ailelerini Dor baskısıyla terkederek Ege’nin doğu yakasında daha iyi bir yaşam uman yoksullardır. Sığındıkları yeni yurtlarında MÖ 1200 yıllarına doğru kurulan, Abasa/Ephesos odaklı Mira Büyük Krallığı vardır ve Hellenler izleyen 11. ve 10 yüzyıllarda Aiol ve İon kıyılarında siyasal ve toplumsal yönden etkin bir Luvi çevresiyle karşı karşıyadır (Starke 1999: 531).


Hep yapıldığı gibi, göçün yüzyıllar sonrasında uydurulmuş mitosların değil (Roebuck 1959: 26), şimdilerde artık bilimin gösterdiği yol ayrıca, Luvi kültürünün bu topraklarda MÖ 8./7. yüzyıl içlerine dek de sürdüğü yönündedir (Latacz 2005: 87. 147).


Bunun anlamı, Hellen azınlığın hem yoksulluğa dayalı kendi göç koşulları ve hem de Batı Anadolu’nun güçlü tarihsel ve sosyal yapısı altında kültür ve sanatlarını, düşüncelerini yeni yurda aşılayabilmelerinin mümkün olamayacağıdır (Karş. y. dn. 35); İonia’nın geleceğinin ancak Tunç Çağ’dan sürgün süren zengin Anadolu alaşımı temelinde biçimlendirilmiş olabileceğidir.


Öyle de olmuştur: Bir “Yunan Tapınağı” bile Anadolu’nun kendi mimari geleneğinden çıkmış (Işık2005: 21-42); “Yunan Klasiği”ne Anadolu’nun özgün yontu biçim ve biçemiyle girilmiştir (Işık 2001: 147-162). Çok az önemsizi dışında, “Yunan Tanrıları”nın Anadolu düşüncesinden doğan aslından farkları, salt değişen adlarıdır (Bosch 1937: 6); ve de çağdaş bilimin ataları Anadolu’da doğmuşlardır (Akurgal 2000:37)


Hellen göçlerine iz vermesi gereken Submyken ve Protogeometrik çömlekleri, MÖ 12. yüzyılın ortalarından 11. yüzyıl sonlarına dek ki süreçte Anadolu’nun Ege kıyı kentlerinde bulabilmek mümkün olmamıştır. Süreklileşerek ilk ortaya çıktıkları MÖ 1000 yılı dolaylarında ve izleyen dönemde ise, tıpkı Troia VI kentinde olduğu gibi, yani ticaret yoluyla gelebilecek boyutta, yerli yapınlara göre çok azınlıktadır ve genelde yerli üretimlerdir (Işık - Baskıda)


Sonuçta, bir sözde “Anakıta Yunanistan”ın kültür ve sanatı, bir sözde “sömürge İonia”da yaratılmış olur ki bu tersliğin de tarihte örneği yoktur.


Trmmili, Hitit ve Phryg kültür ve sanatını, düşüncesini biçimlendiren Anadolu, İon kültür ve sanatının, düşüncesinin de yaratıcısı olmuştur. Tıpkı Hititler ve Phrygler’de olduğu gibi, yazı olmasa eğer, göçle gelenlerin ayrımına bile varılamayacak, onların kimliği bilinemeyecektir. O güçte bir “Anadolulaşma”dır ki bu, sanki Anadolu’ya hiç göç olmamış, Hint-Avrupalı halklar Anadolu’da doğmuştur (Renfrew 1987; Bilgi 2001).



Prof.Dr.Fahri Işık
“Lykia’nın Dip Tarihi ve Hint-Avrupalılar’ın Anadolulaşması Üzerine”, 2007
ayrıntılı:





Likyalı Prens Sarpedon (solda adı yazıyor)
Uyku (Hypnos) tarafından Ölüler Ülkesine götürülürken, MÖ 5.yy 

SARP kelimesinin kökeni Türkçedir....
Babası Poseidon oğlu Bellerophon soyundandır ve Pegasus (Tulpar) da Bellerophon'un atıdır. (babası Zeus, annesi Laodamia olarak mitolojiye geçirilmiştir.)

"Ege Havzası hiçbir zaman bütünüyle Hellenleştirilmemişti"
"MÖ.4.yüzyıla gelinceye değin, Girit'in kimi yörelerinde hala Yunanca olmayan bir dil konuşulmaktaydı."
"Yunan dili ancak İskender'in fetihlerinden sonra Anadolu'nun iç bölgelerine sokulabildi."
"Lykia'lıların (Lukkia), Mısır vakayinamelerina baktığımıza, MÖ.13.yüzyılda öteki Ege halklarıyla* birlikte Nil Deltası'na akınlar düzenlediklerini öğreniyoruz. Bir yüzyıl sonra Lykia'lıların bir bölümüyle Karialılar, Pamphylia'dan Kilikya'dan geçerek Filistin'e göç etmişler ve orada Filistinliler adını almışlardır."

Tarih Öncesi Ege
"Grekler" alfabeyi Filistin'den, yani Fenikelilerden ithal etmişti değil mi?... Nereye vardığımızı gördünüz mü? Etrüsk Alfabesi, İskit Afabesi, Fenike alfabesi ve Likya alfabesi derken... ;)



sol-üst:İskit başlığı ile Bellerophontes Pegasus (Tulpar) ile
Chimera'yı (Kimera) öldürürken - MÖ.5.yy-4.yy
sağ-üst: İskit / sağ-alt: Etrüsk

İskit/Saka (MÖ.5.yy-3.yy) sanatında gördüğümüz de bir Chimera (Kimera) dır ve Etrüsk sanatında da karışımıza çıkar. (Arezzo-MÖ.400)






“Batı ne der”e aldırışsız özgüvenli bilimcilerinin tüm yönleriyle sorgulayarak ulaştığı Lykia Uygarlığı’nın Anadolu mayasıyla yoğrularak yaratıldığına yönelik bilimsel görüşleri, yerli ve yabancı dilde yayınlarla bilim dünyasının tartışmasına sunulmuştu. Bu yazılanları tüm Batılılar gibi suskunlukla karşılayan Ksanthos’taki Fransız meslektaşlarımız haklılığımızı 2004 yılı kazılarıyla günyüzüne çıkarmaya başladıkları ortostat kabartmaların, Yeni Hitit yapıtlarıyla olan biçim ve biçem benzerlikleri temelinde belgeleyeceklerdi. Onlara göre de Lykia sanatı ve kültürü, kendilerinin de o güne dek savladığı gibi “Helen kökenli” değil, inanmak istemedikleri- “Anadolu” etkisinde biçimlenmiş olmalıydı.


Artık onlar da bu konuda, "sonuç olarak bu yeni keşif çerçevesinde, Ksanthos kentinin yerleşim kronolojisi ve Demir Çağı Likya'sındaki kültürel etkilerin yeniden ele alınması gereği gündeme gelmiştir" diyecek; ne var ki bunları yıllardı komşu Patara'da dile getirenlerden hiç söz edilmeyecekti.


Bilim adına olmaması gereken di bu davranış. Çünkü görüşümüzün doğruluğunu perçinleyen bu çok önemli buluntularla sanki ilk kez kendileri bilimin gündemine taşımış ve ilk kendileri görmüşlerdi Lykia kültür ve sanatının Doğululuğu gerçeğini!...


Belli ki Batılı meslektaşlarımızın bizzat saptayamadığı "bilimsel gerçek" gerçekten sayılamazdı (!) Belki de ilk kendileri çıkarmış olacaklardı ki bilimi, yüzyılı aşkın zamandır sürükledikleri "panhellenizm" açmazından, tarafsızlıkları (!) bilinsin. Bu "ancak biz biliriz" tavrının aynısını Phryglerin Anadoluluğu bağlamında Gordion'un Amerikalı araştırmacılarından gördük; Karanlık Çağ'ın olmadığı bağlamında ve Pamphylia'nın Anadoluluğu gerçeği bağlamında ise Hattuşa Büyükkaya ile Perge Akropolü'nün Alman kazıcılarından yaşadık da, artık alıştık....


Prof.Dr.Fahri Işık
“Anadolu-Lykia Uygarlığı Lykia’nın ‘Hellenleşmesi’ Görüşüne Eleştirel Bir Yaklaşım”
ayrıntılı:









Almanya'da Türk Kanı





 Almanya'da Türk Kanı (1)



Hukuk Fakültesi profesörlerinden Doktor Kesler, Hukuk Fakültesi Mecmuası 'nın son sayısında (2) "Almanya'da Türk Kanı" adıyla bir etüt neşretmiştir. Muhtelif harplerde esir sıfatıyla Almanya' da kalan ve orada yerleşen Türkler ne oldular? Ne ad aldılar? Neler yaptılar?


* Almanya'ya Türk kanının yayılmasına hemen daima Türk ordularının bozulması veya Türk kalelerinin düşmesi neticesi Almanların eline esir düşen Türk kız ve erkek çocukları vasıta olmuştur. En haşin askerler bile bu çocukları himaye ettiler. Alman prens-zade ve zabitleri bunları Almanya'ya götürüp yetiştirilmelerine uğraştılar. Bu kız ve erkek çocuklar hıristiyan olduktan ve yeni muhitlerine intibak ettikten sonra çok defa Almanlarla evlendiler ve bugünkü velut bazı Alman ailelerinin cedleri vaziyetine geçmiş oldular.


* Andres Gorg isminde bir Türk evladı (Türk oğlu) [Türkenson (Genç Türk)] validesiyle beraber 1538'de Sachs şehirlerinden Kamenz'de hemşehri yazılmıştır.


* 1599'da Breslau'da bir Türk kızının (Türkisch medlen) vaftiz edildiği yine tarihen malumdur.


* 1605'te, Jena'da, Hasan isminde 10 yaşında bir Türk çocuğunun vaftiz edildiği de bir hakikattir. Bu çocuk vaftizden sonra Johann Michael ismini almış ve daha sonra galiba Şarki Prusya'da Königsberg şehrinde yaşamıştır.


* Macaristan'da 1686'da Ofen (bugünkü Budapeşte) ve Sırbistan'da 1688'de Belgrad şehirlerinin Alman orduları tarafından zaptı dolayısıyla esir düşen mühim miktarda Türk çocuğu da Almanya'ya götürülmüştür.


* 1683 (Viyana'nın ikinci muhasarası) ile 1707 tarihleri arasındaki 250 sene içinde Alman şehirlerinde 53 Türk'ün vaftiz edilmesine dair kayıtlar buldum.


* Bu çocukların vaftizi o zamanlar içtimai bir mesele halini laıyordu. hatta vaftiz için tertip edilen alaylarda, ileri gelenler, asilzadeler, prens ve prensesler ve saltanat süren hükümdarlar bulunuyordu. Bu ileri gelen kimseler, vaftiz olunan Türk çocuklarına kendi küçük isimlerini vererek onları ekseriya hususi hizmetlerine alıyorlardı. Prens ve hükümdarlar Türk kızlarını kendi memur ve zabitleri ile evlendirerek bunların ahfadına da, o zamanki cemiyetin ancak ileri tabakasına münhasır bulunan, yüksek memuriyetlere yükselmek imkanını vermiş bulunuyorlardı. Bu çocuklardan bazıları, vaftizden sonra aile ismi olarak Türk adlarını muhafaza etmişlerdir. İşte bu sebepten dolayı, mesela Hannover'de iki hıristiyan ailesinin ismi "Ali" ve "Mehmed" olara kalmıştır.


* 1686'da Ofen şehrinin sukutu ile esir düşen müftünün karısı Christine Sophie adıyla Almanya'da yaşamıştır. 


* Mustafa isminde bir Türk de, eski adına benzesin diye soyadı olarak Mustopf'u kabul etmiştir. Mustopf 'şurup çanağı' demektir. Braunschweig'li Georg Mustopf'un sülalesine mensup kimselere bugün Almanya'da tesadüf [olunmaktadır.] 


* Macaristan'da Neuhausel şehrinde esir edilen bir Türk çocuğu da vaftizden sonra, evvelce müslüman olduğuna kinaye Heinrich August Moselmann ismini almıştır. Moselmann 1759'da polis komiseri (stadt-offizier) olarak Weimar'da bol bir zürriyet sahibi olarak ölmüştür.


* 1688'de Belgrad'da esir edilen ve vaftizden sonra Bernhard Weissenburg adını alan Ali denilen bir Türk çocuğu sonradan Katolik papazı olmuş ve elli senelik manastır hayatı yaşayarak Pater Joseph ismi altında ölmüştür.


* Belgradlı diğer bir Türk çocuğu Christlieb ismini almış, Stuttgart'ta hükümdar sarayında ressam olarak çalışmış ve halen [Württemberg'li] Protestan papazı ve devlet memuru yetiştiren bir ailenin ceddi vaziyetine geçmiştir.


* Moralı Ali isminde bir Türk çocuğu Georg Wilhelm Aly adı ile Hannover prensinin maiyet zabiti olmuş, sonra orduda en yüksek rütbeye erişmiş ve sulbünden bugün Hannover'de gelişmiş Aly ailesi meydana çıkmıştır. Bu çocuğun Mehmed ismindeki kardeşi, vaftizden sonra Hannover presnlerinden ikisine izafeten Ludwig Maximillian Mehmed tesmiye edilmiştir. Sonradan Birinci Jorj ünvanı ile İngiltere tahtına geçen Hannover hükümdarı Georg'un hususi hizmetkarı olmuş, nihayet 1726'da Londra'da Kensington şatosunda ölmüştür. Mehmed, Hannoveer'in ileri gelen ailelerinden Wedekindler'ın kızı ile evli bulunuyordu. Bu izdivaçtan üç çocuk meydan gelmiştir.


* Mehmed von Königstern asalet ünvanını alan iki erkek çocuk, 1752 ve 1775 tarihlerinde evlatsız ölmüşlerdir. Fakat kızkardeşleri, yarbay Von Wangenheim ile evlenmiş, sonradan general Von Wangenheim olan bir erkek çocuk doğurmuştur. Asilzade tabaka sırasındadır. Bugün Von Wangenheim ailesi müntesipleri Almanay2nın şimal-i garbisinde asilzade tabaka sırasındadır.


* 1681'de Ofen'de ALmanların eline düşen bir Türk kızı, Sachs hükümdarı ve Polonya kralı August der Starde'nin sarayına getirilmiş ve kraldan Graf Rutowski isminde bir çocuğu dünyaya gelmiştir. Graf Rutowski 1754'te Kesseldorf'ta Büyük Fredrik'e karşı harp etmiştir.


* Fatma isminde Moralı bir Türk kızı, prensin verdiği tahsisatla Süne (Hannover) manastırında yetiştirilmiş, sonradan gümrük memurlarından Johann Henrich Hentzel ile evlendirilmiştir. Dul kaldıktan sonra Süneburg şatosunda 1739 senesine kadar Marie Elisabeth Hentzel adı altında yaşayan Fatma, oradaki kiliselerden birinin bahçesindeki mezarının taşını, ölmeden evvel bizzat yerine koydurmuştur. Taşın kitabesi Fransızca'dır. Hamisi olan Prens Georg von Hannover'e şu teşekkür satırlarını yazmaktadır:

"Türkiye'nin bir köşesinden büyük bir prens beni sarayına aldı, bahşettiği nimetlerle beni ihya etti. Bin türlü huzuz içinde bu hayatı bitirdim."


* Kim derdi ki, George Rudolf Miethke'nin aslı, 1742'de Torgau'da (Sachs) vaftiz edilmiş bir Tatar'dır?


* Prusya kralı Büyük Frederick'in Türklerle olan dostane münasebetlerine sebep olarak, yalnız harp esirlerinin Alman milletine soktukları Türk kanı gösterilemez. Büyük Frederick, Şarki Prusya'da ilk muharebesini yaptığı 1745 tarihinden beri, hassa alayında bir Bpşank taburu vücuda getirmişti. Bu Boşnaklar, kendi Türk zabitlerinin emir ve kumandası altında bulunyorlardı. Bu taburlardan bir kısmı, 1745'ten beri Şarki Prusya'da, Goldap şehrinde mülazım Osman'ın idaresindeki garnizonda bulunuyordu. 


Bu Türk zabiti bir Alman kızı ile beraber yaşıyordu. İtikat ayrılığı resmen evlenmelerine mani oluyordu. Osman vatanına avdet ederken Goldap'ta iki erkek evlat bıraktı. Bu çocuklar hıristiyan edilmişler ve babalarının bıraktığı mühim bir para sayesinde itina ile büyütülmüşlerdir. Bir tanesi, bilhare, Prusya'daki Boşnak taburunda küçük zabit olmuş, diğeri Jozef Osman da Garbi Prusya'da mülk sahibi ve devlet çiftliklerinde mültezim olarak yaşamış ve 1849'da ilerlemiş bir yaşta ölmüştür.


Jozef Osman asilzade bir kadınla evli bulunuyordu; kızı Agnes Jozefa Osman'ı Selle'li asil ve emlak sahibi bir zabitle evlendirmiştir. "Osman" yahut "Osmann" yahut "Ossmann" isimli ailelere bugün Berlin'de tesadüf olunmaktadır. Bu aileler ağleb-i ihtimal mülazım Osman'ın zürriyetinin teşkil etmektedir. Türk kanından gelme kalabalık ve gelişmiş Selle'li aile, ceddi Osman'ı daha yakından tanımak için hal-i hazırda tedkikata girişmiş bulunmaktadır.



Alman ilmi bibliyoğrafyasında bu mesele hakkında Erich Moeller tarafından yazılmış ve neşredilmiş bir etüt vardır.


XIX'uncu asırda Türk olan Almanlar pek çoktur. Bunlar arasında Magdeburg'lu Karl Detroit'in Türkiye'de generalliğe kadar yükseldikten sonra Mehmed Ali Paşa ismi altında 1878 Berlin sulh kongresinde Türkiye'yi temsil ettiğini; 1860'da Üsküdar'da vefat eden Ferik Sabit Paşa'nın, evvelce Viyanalı Freiherr Wetzlar von Planckenstern olduğunu, Ali Nuri Paşa'nın, an-aslin Helle'li bir Avusturya zabiti olduğunu; Abdülhamid'in yaverlerinden kaymakam Münir Bey'in de evvelce Del Monte adlı bir Avusturya zabiti olduğunu saymak icap eder. Mareşal Ömer Paşa da Kırım harbi esnasında bir Avusturyalı küçük zabit idi. (4)


Beynelmilel bir şöhrete sahip Alman hekimi Neisse'li Dr.Eduard Schnitzer de, Antivari'den sonra bir müddet Trabzon ve Janya'da çalışmış, 1878'den 1898'e kadar Emin Paşa ismi altında Yukarı Nil'deki Mısr-ı Ulya vilayetini idare etmiştir.


XIX'uncu asırdan beri bir hayli Alman kadını Türk diplomat, zabit ve bilginleri ile evlenmişlerdir. Moeller, eserinde bunlardan bahisle birçok misal zikretmektedir. İleride Türkiye'de de şecere tedkiki ilerlediği zaman, birçok Türk aileleri Alman milleti ile akraba olduklarına kanaat getireceklerdir. (5)





Türkçe'den Almanca'ya geçen kelimeler :
(bazılarını aldım-SB)

die Aue : Ova
Bohrer : Burgu
der Borg : Borç
die Gaukler: (Kavuklu) mukallit, soytarı
die gattin : Kadın (zevce)
Gatten: Katmak
Kapern : Gasbetmek, çalmak
die Ugur : uğur,fal






Türk-Alman münasebetleri:


Tarihte Türk-Alman münasebetleri Atilla Devrinden başlar. Karadeniz ve Tuna şimallerinde Türk, Islav, Germen ırkları tarihten önceki devirlerde olduğu gibi yine birbirine karışıyordu. (6) Hun Türklerinin müthiş akını, Romalıları bir müddet için Germen istilasından kurtardı. 


375'te Hun Türkleri Şark Gotlarının memleketlerini işgal ettiler. 405'te Germenler Islavlarla birlikte Roma'yı istilaya çalışırken Hunlar bunları mağlup ederek Roma'yı kurtardı. Artık Bizans ve Roma şehirlerine akın yapan Germenlerin Got kolları artık bu hareketi Türk milleti idaresinde ve Türk ordusu safları arasında yapmaya başladılar.


Atilla, bu büyük Türk hükümdarı payitahtı Budapeşte'de tesis etti ve hemen bütün Germanya'yı, yani bugünkü Almanya ve Avusturya'yı tamamıyla Türk idaresine aldı. (375-435)


451 Miladi yılında Atilla Türk ordusunu birçok Germen (Alman) askeriyle de takviye ederek, mevcudunu 500.000'e çıkardı ve Paris üzerine yürüdü. Meç ve Strazburg şehirlerini de Türk idaresine aldı. 452'de (?) Şalon'da Türk ve Alman kanı aynı saflarda, aynı maksat uğruna aktı. Roma safları arasında dahi Saksonlar ve Vizigotlar, yani bir kısım Almanlar bulunuyordu. 453'te Atilla'nın ölümünden sonra Gotlarla (Almanlarla) Türklerin arası açıldı. Gotlar ordularıyla Roma imparatorunun hizmetine girdiler. 


Koca Hun imparatorluğu, Atilla'nın ölümüyle parçalanmıştı. Roma imparatorluğu da bitkin bir halde kendisini Gotların himayesine bırakmıştı. Nihayet 493'te (476'da mı), Got kralı ve Roma valisi olan Teodirik kendisini Roma imparatoru ilan etti. Bu suretle, 1200 yıllık koca Roma devleti yıkılmış, yerine Ostrogot (Şark Gotları) devleti çıkmış oluyordu.


Teodorik; Roma-Germen ırklarını karıştırarak bir Germen birliği kurmaya çalıştı. Fakat, 524'te emeline kavuşamadan öldü. VI'ncı yüzyıl başlarında Orta Asya'dan Avar Türkleri Avrupa'ya akına başladı. Bunlar da Hunların yerleştiği yerlere geldiler. 562 yılında Avusturya, Macaristan ve Şimali Sırbistan'a yerleşmiş bulundular. Avarlar; Avrupa ortasında -Cihan Harbi'nden önceki Avusturya-Macaristan imparatorluğu sahasında- hükümet kurarak, kendilerinden önce buraların hakimi olan hun Türkleri ile de kuvvet buldular. Oralardaki Islav ve Germenlere de hakim oldular. Bu hadiseler olurken Arabistan'da Hz.Muhammed dünyaya gelmişti.


600 yılında da Büyük Britanya (İngiltere) adası halkı da, papa tarafından gönderilen papazlar cemiyetinin 35 yıllık gayreetiyle Katolij oldular. Bundan sonra Şark'ta İslamlık, Garp'ta Hıristiyanlık büyük hızla yayılmaya başladı. İran'dan sonra, Orta Asya'daki Türkler müslüman olurken, Garp'ta dahi Germenler hıristiyanlığı kabul ediyorlardı. Bunu başaran da ,Britanya'ya giden heyetti. Britanya'da işlerini bitirince Germanya'ya geçmişlerdi. Her iki dinin dışında kalan Avar Türkleri, etraflarındaki Islavları da , Germenleri de, Bizans(lı)ları da sarsmaya başladılar.


625 yılında İstanbul'a kadar da akın yaparak, ortalığa dehşet saçtılar. Küçük kayıklarla Kasımpaşa önüne kadar gelmişlerdi. Hunlar 441'de İstanbul'a geldikleri zaman Ayasofya henüz ahşaptı, Avarlar bunu kagir büyük kubbesiyle gördüler. (Gördüğümüz büyük kubbe 537'de yapılmıştı)



Bizans şehrinin kurulduğu zamanlarda bile Boğaz içleri Türk köyleriyle bezenmişti. Anadolu'da da hayli Türk vardı. Fakat, Hıristiyanlık'tan doğan din birliği dolayısıyla, kiliseler Türklüğü Rumluk içinde eritmişti. 



Kazım Karabekir
Tarih Boyunca Türk-Alman İlişkileri
(1)Yazan: Profesör Kesler, Tan. 26.1 1 .1937. [Makalenin ilk yayınlandığı Hukuk Fakültesi Mecmuası'nda buraya alınmayan birçok ilginç bilgi yeralmaktadır. (Haz.)] 
(2) Dr. Refii-Şükrü Suvla tarafından çevirilen makale, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası'nın 10. sayısında yayımlanmıştır. Yıl: 3. 1937, s. 237-246. Mecmuanın bu sayısında yayımlandığı kendisi vasıtasıyla öğrendiğimiz Ahmed Parlakışık kardeşimize teşekkürü borç biliriz. (Haz.) [Almanya'da Türk Kanı, Ord.Prof.Dr.G.Kesler,İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi,Çev: Dr.Refii-Şükrü Suvla] 
(4) Bu son cümlenin kenarına '!' işareti konulmuştur. (Haz.)

(5) İstanbul Üniversitesi linguistik profesörü ve TTK üyesi Dr. R. Özdem, Kessler'in bu makalesi üzerine kaleme alıp Belleten'de (no: 10, s.357-361) ve bilahare ayrı basım olarak yayımlanan makalesinde (İstanbul. 1939, s. 357-361) Hun Türklerinin Gotlarla olan münasebetiyle, Batı Almanya'da Hunlardan kalma arkeolojik eserlerden sonra bu iki milletin kan teması hakkında şunları söylemektedir:

"Türck evvelce Silezya asılzadelerinden sayılan bir soy ki, Liegnitz'te emlakleri vardı. 1654'te Münsterberg prensliğinin ve Frakenstein belediye bölgesinin murahhası olan Emanuel von Türkck bu aileye mensuptur. (Adelslexion, cilt: IX, s. 37). Aynı sayfada "Tück, Türcke (armasında kalay kaplı bir duvar üzerinden boyunu gösteren oklu yaylı bir Türk), Saksonya ilinde Ernestein sülalesinden türemiş bir asılzade soyu ki, bilhassa, içlerinden çıkan baba ve oğul iki uzuv ile şöhret almıştır: Otto Philipp v. Türck ki 1798'de Sachsen-Weimar prensliği müsteşarı ve baş-mirahoru olarak ölmştür ve bunun oğlu Cari Wilhelm ki 31 Temmuz 1846'da Potsdam'da mülkiye ve maarif müsteşarı idi. Bu sonuncusunun Teltow kasabasında kain Klein-Glinicke'de Türkhof adlı bir çiftliği vardı ve bilhassa Mark (Berlin) vilayetinde İpekçiliğin yeniden müessisi ve Potsdam'da Sivil-Öksüzler evinin kurucusu sıfatıyla şerefli bir ad kazanmıştır". Aynı ciltin Türckeim, Türkheim maddelerinde de aynı cinsten kayıtlar bulunduğu gibi, kitabın (s.622'deki) Osmann maddesinde de şu sözler okunmaktadır: "Cari Ernst Osmann isminde bir müslüman ki, 1794'te imparatorluk içerisinde iskan hakkı ile birlikte, imparatorluk asılzadeler sınıfı heratını almıştı". (Haz.)

(6) Bugün Alman ve Rus tanılan ırkların kanlarının yarısı Türk'tür. Tarihten önceki karışmalardan sarf-ı nazarla, yalnız sonrakilere dikkat etsek de bu böyledir.





SB - NOT:
Selçuklu öncesi Bizans'taki Türkler; Hunlar-Avarlar, Peçenekler, Hazarlar ve Kıpçaklardan oluşuyordu.

Avrupa'da sadece milattan sonra değil, milattan önceki tarihten de kalan Türk boyları vardı; Kimmer, İskit ve alt boyları gibi... tabi ki Hun, Avar  Türklerinden başka Hazar, Bulgar, Peçenek, Kuman-Kıpçak ve alt boyları da Avrupa'nın çeşitli bölgelerine yerleşip Kilise çatısı altında asimile olmuştur. Avrupa'dan Britanya adasına göçen Anglo-Sakson  olsun, Viking akınları olsun, bunların aralarında da Türkler vardı. Bu sebeple, Türk'ün tarihteki rolünü küçümseyen, inkar eden, düşmanlık yapan kendisini küçümsemekte, kendisine düşmanlık yapmakta ve kendi atasını inkar etmektedir...


EK:
* Mosselman Ailesi - Fransa
Soyadlarının nereden geldiğini, Kazım Karabekir'in kitabına istinaden, anlayabilirsiniz...

* "Fatma isminde Moralı bir Türk kızı Marie Elisabeth Hentzel" için farklı bir kaynak:

"Épitaphe de la Dame Einselle dite Fatiman morte au château du Roi à Lunebourg 19.7bre 1739. - Qu'importe le queş lieu, des terres de Turquie En grand Prince ait voulu m'appeller ea sa Cour, J'ai reçu de ses dous le plus puissant secour Et par mille agremens, j'ai fini cette vie." Neues vaterländisches Archiv oder Beiträge zur allseitigen Kenntniß, 1824; (ki diğer Türk kökenli olanların soyağacı da mevcut: Georg Ludwig Mehmet von Köngstreu)


Nazım Hikmet'in
Babası: Hikmet Bey - Annesi: Celile Hanım; 
* Celile Hanım'ın Babası : Hasan Enver Paşa ; Mustafa Celalettin Paşa (Konstantin Borzecki-Polonya)'nın oğlu.
Mustafa Celalettin Paşa'nın kitabını meslektaşımız Dr.Güven Beker çevirmiştir.
* Celile Hanım'ın Annesi : Leyla Hanım ; Mehmet Ali Paşa (Karl Detroit-Almanya)'nın kızı. Karl Detroit (Ludwig Karl Friedrich Detroit)'ın Ailesi, 16.yy-17.yy'da Fransa'dan kaçan Protestan Huguenot'lardan.











Du Deutsch? - Bernt Engelmann,1991

"Wer sind die Saxen tatsaehlich? Was bedeutet vor allem d. Name Saxen? oder Thüringen? oder Schwaeben? " 

T.Can
"Değerli Alman Araştırmacı Yazar Bernt Engelmann'ın bir dönem Almanya da belirli çevrelerinde çok yankı yaratan ve tartışılan kitabı "Du Deutsch?" yani "Sen Alman mısın?" eserinde özellikle Bavyera'daki bazı köklü ailelerin 
kökenlerinin Türk olduğunu yazıyor.
Osmanlı'nın Viyana bozgununda esir düşen ve Bavyera'ya getirilen Türklerin o zamanki sayısı 1100'dür ve o dönem Münih'in nüfusu Kadın, çoluk çocuk, ihtiyar 10 bindir. Fakat getirilen 1100 Türk'ün sadece erkek olduğunu ve bunların bir daha geri dönmediklerini de düşünürseniz o zaman sorulması gereken soru şu; Bavyera'nın özellikle München'deki 
Almanın kaçı sahiden gerçek Alman?
Ve asıl sorulması gereken şey şu; Almanya'dan Bavyera'yı çıkartırsanız geriye ne kalır ? CSU oranındır en zengin Eyaleti odur dolayısıyla Alman siyasetine yön veren Elitler ordadır ekseriyette; o halde Almanları sürükleyen güç, 
acaba Bavyera'nın damarlarında dolaşan Türk kanı mıdır?"



"Orhun Anıtları'nın dikildiği çağda henüz Alman veya Fransız milleti oluşmamıştı" diyen Ahmet Taşağıl'a 
ilave etmek istiyorum ki "İngiliz" de yoktu...
"The Last Kingdom" dizisinde Vikinglerin istilasından sonraki dönemi, Britanya Adası'nın İngiltere oluşunu anlatıyor. Viking Dizisi ile işgalini izlemiştik....ve tarih 9.yy, yani henüz "İngiliz Milleti" tabiri yok!... SB