10 Temmuz 2015 Cuma

KUTSAL KURGANLAR






Onların hayatı tıpkı Asya Hun Hakanı Mo-tun’un Çin imparatoriçesine yazdığı mektupta belirttiği gibiydi. O, mektubunda şöyle demekteydi: “Irmaklar ve göller arasında doğdum, geniş yaylalarda sığırlar ve atlar arasında büyüdüm, kendimi sık sık sınır boylarında buldum”


Böyle bir hayat tarzını İskit hükümdarı İdanthyrsos’la Pers kralı Darius arasında elçiler arasında elçiler vasıtasıyla geçen konuşma da gösteriyordu. Darius İskit Hükümdarından savaşması için karşısına çıkmasını istediğinde İdanthyrsos şu cevabı vermiştir:


“Bizim ne kentimiz var ne de dikili bir ağacımız, ki elden gitmesin ya da yakılıp yıkılmasın diye korkup hemen savaşa girelim; ama siz ille de savaşmak istiyorsanız, bizim atalarımızın mezarları var; onları bulun, onlara el kaldırın, o zaman görürsünüz, mezarlarımız için dövüşüyor muyuz dövüşmüyor muyuz.” 


Gerçektende onların toprakta sabitleştirdikleri kurgan, yani korugan, koruyucu olarak gördükleri ve ölenlerini koruyan mezarlarının dışında sabit her hangi bir şeyleri yoktu. Hayat tarzları gereği İskitler bozkır insanıydılar.




İskit İmparatorluğu’nun Yıkılış Nedenleri
Prof.Dr.İlhami Durmuş , 2008



* * * 




Margus şehri piskoposu kutsal olan Hun mezarlarını açtırarak, içerisinde bulunan birçok kıymetli eşyayı çaldı. Attila gönderdiği elçi vasıtasıyla Bizans imparatorundan, Margus Barış şartlarına riayet etmesini ve piskoposun derhal teslim edilmesini istedi, fakat imparator bu istekleri yerine getirmeyince bir anlaşma sağlanamadı. 


Bunun üzerine Attila, büyük bîr Hun Ordusu ile Bizans'a karşı Birinci Balkan Seferi olarak bilinen harekâta başladı (441-442). Bizans ile vukû bulan savaş neticesinde Hunlar'ın önünde bir set teşkil eden Tuna limesi yıkıldı. Birçok sınır şehirleri ile Margus, Viminacium, Singidunum, Sirmiurn, Niş şehirleri Hunlar'ın eline geçtiği gibi askerî bakımdan mühim yollar da kontrol altına alındı. 


Attila'ya İstanbul yolunun açılması ile iyice çaresiz kalan Bizans, Aetius'un çabaları neticesinde Hunlar ile barış yapabildi. Bu barış anlaşmasına göre, Aetius'un oğlu Karpilion Attila nezdine rehin olarak gönderildi. Attila, Bizans'ın Hunlar'a karşı yakından alâkadar olduğu Akatir'ler üzerine ise, büyük oğlu İlek ile Onegesius'u göndererek, bölgenin idaresini İlek'in mesuliyetine verdi.



Fragment 10: 
Grek Seyyahı Priskos (V.Asır)'a Göre AVRUPA HUNLARI
Ali Ahmetbeyoğlu
* Priskos (Paniumlu Priscus); MS.5.yy Romalı diplomat ve tarihçi, Atilla'nın sarayında diplomatik görüşmelerde bulunmuştur.








İSKİT, MÖ. 4.yy'ın ikinci yarısı - 11 At gömütü ile
yüksekliği 14 mt - çevresi 320 mt
Keçi Kurganı olarak ta anılıyor.
KOZEL KURGANI- UKRAYNA











Kutsal Kurganlar
Türk Kültürü












8 Temmuz 2015 Çarşamba

Kızılbaş Türkler ve Kürtler





Türkiye'de Kızılbaş denilen Alevi insanlar var. Bu konuda kitap yazanlar nedense hep Kızılbaş teriminin savaşta giyilen kızıl renkli başlıktan ve börkten geldiği tezi üzerinde durular ve Kızılbaş teriminin Anadolu'da ortaya çıktığını, buraya özgü olduğunu söylerler.

Halbuki Kazaklarda Alban boyunda Kızılbörk yani Kızılbaş oymağından başka, Ortaçağ Başkurtlarının adı Kızılbaştı.

Yine Başkurtlarda Sart oymağına bağlı bir kolun adı Kızılbaştır. Kırgızlarda Kesek, Munduz ve Teyit boyu arasında Kızılbaş adında obalar var. Ayrıca Özbeklerin Kongrat boyuna bağlı bir oymağın adı Kızılbaştır ve Azerbaycan Türklerindeki İnallu kabilesinin bir oymağının adı da Kızılbaştır.

Kürdoloji Yalanları,syf.156
Ahsen Batur


Bütün tarih ve bilginlerimizin bildikleri gibi, buhün doğu illerimizin birçok kesimlerinde oturan, Kormanço ve Zaza dilleriyle konuşan, Alevi, Kızılbaş ve Bektaşi diye adlanan halk, tamamen Türktür. Bunlar Oğuz boylarından Selçuk ve Harzem Türklerinden ayrılan Türk ve Türkmen kabileleridir. Bu kabileler, miladın 9-10 ve 11 inci yüzyıllarında Türkistan, Horasan, Nişabur ve Harzem ovasından ve kısmen de daha sonra İç Anadolu'dan doğu illerimize gelip yerleşmişlerdir.

Doğu İlleri ve Varto Tarihi
M.Şerif Fırat



Ülgen’in altın tahtının sembolü olarak dünyanın merkezinin işareti diye kabul edilmiş olan sarı renk, bu sembol anlamını Türklerin çizmelerinin (edik) rengi olarak da uzun yıllar sürdürmüştür. Zira, bilindiği gibi Türkmenler (Oğuzlar) yüzyıllarca, sarı edik ile kızıl keçeden külâh giymişlerdir. Halkımız arasında bugün de çok yaygın olarak kullanılan “Sarı Çizmeli Mehmet Ağa” deyiminin de kaynağı işte bu tarih ve kültür geleneğimizdir.

Oğuz-Türkmen geleneğindeki bu kızıl börk-sarı edik (çizme) geleneği ile ilgili olarak bir başka Türk anlayışını da burada kaydetmekte yarar vardır. Merhum Bahaeddin Ögel, al bayrak anlayışı ile ilgili olarak şu dikkate değer tespiti nakletmektedir: “al bayrak” gök, güneş ve yerdeki toz ile uyuşturulmuş ve böylece görkemli ve muhteşem bir sahne canlandırılmıştır. Kaşgarlı Mahmud’un derlediği, “ağdı (yükseldi, yüceldi) kızıl bayrak; toğdu (yani tozup, yükseldi) kara toprak” sözü, bayrağın açılıp yükselmesi, yerdeki kara toprağın yükselmesiyle bir kompozisyon, bir birleşme oluşturuyordu. Bayrak gökleri tutuyor, toprak ise tozarak, yerleri tutuyordu”. 

Oğuz-Türkmenler gökleri tutan kızıl bayrağın sembolü olarak başlarına kızıl börk; dünyanın merkezinin ifadesi olarak da ayaklarına sarı edik giymişlerdir. Burada şu hususa da işaret edelim ki, kızıl börklü Oğuz-Türkmenler Safevî dergâhının propagandaları sonucunda Anadolu’dan İran’a göçmeye başladıklarında, Anadolu’da kalan Sünnî Oğuz-Türkmenler başlarındaki kızıl börkün üzerine “Osmanlı mücevvezesi” beyaz sarık sarmışlar ve İran’a gidenler ise kızıl börklerini muhafaza ettiklerinden dolayı onlara “kızılbaş” adını vermişlerdir. 

Dolayısıyla, bazı halk izahlarında değişik bazı anlamlandırma biçimleri doğru değildir ve kızılbaş deyiminin aslı, Türklerin millî renk saydıkları kızıl (al) renkli keçe börk giyen kimse anlamından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de eski Türk kaynaklarında kırmızı bayrağın daha çok kızıl bayrak diye adlandırıldığını, bunun sadece Türklere mahsus olduğunu, bunun bağımsızlık, şeref ve şehadetin (şehitliğin) sembolü olarak kullanıldığını biliyoruz.

TÜRK İNANIŞLARI İLE MİLLİ GELENEKLERİNDE RENKLER VE SARI KIRMIZI YEŞİL
Prof. Dr. Reşat GENÇ



Ayrıca kaynak:
Kızılbaş Türkler: Tarihi Oluşumu ve Gelişimi - Nihat Çetinkaya 


M. S. İvanov bu konuda şöyle diyor: “Özellikle ilk başlarda Safevi devletinde hakim olan kesim Türk boylarıydı. Onların arasından askeri yöneticiler ve valiler atanırdı. Gurçi olarak adlanan saray ordusu soylu Kızılbaş emirlerinin oğullarından oluşurdu.”

Safevi devletinin kuruluşunda Safevi sülalesinin haleflerinden ziyade Kızılbaş boylarının emirleri önemli rol oynamışlardır. Bu sebepledir ki, devletin diğer bir ismi de “Devlet-i Kızılbaş” [26] idi. 

Birçok araştırmacı “Kızılbaş” kelimesinin ortaya çıkışını “Haydari” başlıkla ilişkin olarak açıkmaktadır. Genel görüşe göre, Şeyh Haydar Safevi ordu birliklerini yeniden oluştururken, Safevi askerlerine 12 kırmızı çizgili sarıkla sarılmış olan başlık koyma emri verir. Bu dönemden itibaren kırmızı çizgili başlık koyan Safeviler aynı zamanda “Kızılbaş” adlanırlar. [27] 

Oysa, daha önce etnik menşeinden bahsettiğimiz Şah İsmail‟in ulu babalarından olan Firuzşah Zerrinkülah‟ın ismindeki “Zerrinkülah” ifadesi, Kızılbaş kelimesinin daha önce de kullanılmış olabileceğini gösterir. 

Zerrinkülah –  “Altın börk” ve ya diğer ifadesiyle de “Kızılbaş” demekti. Bu ifadenin Safevilerin ulu babalarının adıyla birlikte kullanılması ilginçtir, çünki “Zerrinkülah” ismi ise bize bu ismin, yani “Kızılbaş”ın, Şeyh Haydar‟dan önce kullanılmış olabileceğini gösterir. Safevi devletinin diğer bir ismi “Devlet-i Kızılbaş” olduğu gibi, “Kızılbaşça” ifadesi de o devrin dili için kullanılmıştır. 

Safevi döneminde halk arasında kullanılan Türkçeye “Kızılbaşça” dendiğini T. Genceyi şu ifadelerle belirtir: “Sadıki (Külliyat-ı Sadıki), ilk defa Kızılbaşça konuşanlar terimini bu iki (Türkçeye ve Farsçaya –Z.V.) dile eklemiştir. Kızılbaşça terimi Safevi devrinde yaygınlaştı, bu sülalenin çöküşünden sonra ise siyasi ve mezhebi niteliği sebebiyle aradan kalktı.”  Kızılbaş kelimesinin Türkçe olması ve bu ifadeyle Safeviler devletine Türklük damgasının vurulması kafa karıştırsa da, Safevilerin etnik bir kimliğe daraltılması doğru sayılamaz, çünki, Kızılbaşlık – etnik ve dini kimlik dışında, kültürel ve siyasal bir tanım olarak ortaya çıkmıştır.

Safevi döneminde Türkçeye önem verildiği bu devirde haırlanmaya çalışılan Türkçe sözlüklerden de anlaşılır. Safeviler zamanında sözlük çalışmalarına dikkat çeken T. Genceyi Abdülcemil (Abdülcelil) bin Muhammed Rıza Elnesiri Tusi‟nin sözlük faaliyetleri konusunda şu bilgileri aktarır: 

“1076 yılının Zilkaddetü‟l-haram ayında, Süleyman Şahın (II. Şah Sefi / Süleyman şah 1666-1694) cülusunun üçüncü senesinde, Münşi-i el-memalik görevi onun babasına devredildi. Rum ve Kılmak padişahlarından ve diğer Türk dilli sultanlardan saraya gelen mektupların, zor Türkçe kelimelerin anlaşılması için, pek çoğunun Farsçaya çevirilmesi gerekirdi. Onun babası 20 sene Türkçe kelimeleri topladı ve bölümler şeklinde bir kitap haline getirdi. 

Bu kitapta Rumca ve Kızılbaşça kelimeleri (bu diller arasında farklılık azdır) bir bölümde, Çağatayca kelimeleri diğer bir bölümde, Kılmakça kelimeleri de son bölümde yerleştirmiştir. Amacı  bu kitabı o padişahın adına tertip etmekti, fakat vefat etti ve kitap yarım kaldı. Abdülcemil babasının vefatından sonra kitabı değişikliklerle tamamladı. Bahsedilen kitap Türkçeyle ilgili önsözden ve dört sözlükten oluşmaktadır. Abdülcemil‟in yazdığı bu kitabın önsözündeki konular Süleymani kaynaklarından alınmıştır ve Türkçe bölümü Mehmet Rıza Meclisi‟nin imla ve yazısıyla yazılan “Deveran” kitabının aynısıdır. Kitap Safevi devri münşi ailesinden olan 3 kişi tarafından şimdiki duruma getirilmiştir.”

Büyük medeniyetler kendilerini tarihe dilleriyle yazdırırlar. Safevilerin kökeni ve dili üzerinde tartışmalar asıl siyasi menşeinden uzak kalamayacaktır. XV. yüzyıla gelindiğinde doğudaki (Timiri) ve batıdaki (Osmanlı) medeniyetlerin antitezi niteliğinde gelişen yeni bir medeniyet kendi devletini - Safevileri ve kendi dilini - Kızılbaşçayı oluşturmuştu. 

Safevi bürokrasisi, Safevi Türkçesi, hatta Safevi Farsçası tıpkı bu medeniyet gibi saf bir unsura dayanmıyordu. Burada saf etnik kök aramaktansa, bu medeniyetin ne kadar başarılı olduğu sorusu üzerinde durulması daha önemli olacaktır.

* Menşe araştırmalarında asıl amaç Safevilerin kökenleriymiş gibi gözükse de, elde edilmek istenen sonuç Safeviler devletinin medeniyetinin kimliğidir.

Safeviler sülalesinin Arap, Kürt, Fars kökenli olmasıyla ilgili çeşitli görüşler tarihçiler tarafından savunulmuş olsa da, son araştırmalar Safevilerin Türk olduğunu ve onların menşei ile ilgili daha önceki açıklamaların (Arap, Kürt, Fars) siyasal amaçlar çerçevesinde ele alındığını kanıtlamaktadır.

Unutmamak gerekir ki, Safevi devleti kurumlarıyla ve tebasıyla Akkoyunlunun devamı olduğu gibi Akkoyunlu da ondan önceki devletlerin kurumsal ve düşünsel devamydı. Hakim oldukları coğrafya, başkenti Tebriz kenti olan bugünkü adıyla İran coğrafyasıydı ve Tebriz şehri Ön Asya‟ya hakim olmak için elde edilmesi gereken önemli bir merkezdi. Tebriz‟i almak sadece Uzun Hasan‟ın değil,  burada hakim olmak isteyen her hükümdarın hayalini süslemiştir. Bu sebeple Uzun Hasan 1469‟da Tebriz‟i ele geçirerek, onu başkent yapmıştır. Tebriz Safeviler zamanında Memalik -i Mahruse dahilindeydi ve Azerbaycan‟ın merkeziydi. Tebriz başkent olduğu dönmelerde devlet daha ziyade Türklerin etkisindeydi.

Safevi devletinin yapısını konglomerat adlandıran M. S. İvanov da, Safevi devletinin kuruluş esnasındaki etnik yapısını şu sözlerle ifede eder: “Safevi tabiyetindeki ulusların her biri farklı dile, kültüre sahiplerdi ve ekonomik olarak birbirlerinden ayrı olsalar da devletin merkezi XVI. yy.a kadar İran değil, Azerbaycan –  Tebriz kenti olmuştur ve Safevi devleti başlangıçta kesin olarak bir Türk devletiydi.”

SAFEVİLERİN MENŞEİ VE KIZILBAŞÇA
Zülfiyye VELİYEVA - (Xəzər Universitəsi)
ayrıntılı:

[26]  F. Sümer‟e göre, Kızılbaş tabiri yalnız devletin askeri bakımdan dayandığı Türk unsuru-nu ifade etmiyordu (Tavaif-i-Kızılbaş, Padişah-i Kızılbaş, Ümera-yi Kızılbaş, Leşker -i Kızılbaş, Sipah-i Kızılbaş, Gaziyan-i Kızılbaş), onun kurduğu ve yaşattığı devlete «Devlet-i Kızılbaş» ve hâkim olduğu yere de «Ülke-i Kızılbaş» deniliyordu. Bkz: Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1999, s. 149 -50; 

Benzer bir ifadeyi İran tarihçisi Felsefi‟de kullanmakta: “Türk boyları tüm askeri ve sivil mevkileri, görevleri ele geçirerek, İran halkını tüm yetki ve ihtişamla yönettiler. Bundan dolayıdır ki, Safeviler devrinde şah, Şahenşah-ı İran adlandırılmasına rağmen, İran ülkesi Memleket-i Kızılbaş adlandırılmıştır.” Bkz: O. Əfəndiyev, a.g.e., s. 31.

[27]  C. İbrahimov, Azərbaycanın XV Əsr Tarixinə Dair Oçerklər, Bakı, 1958, s. 114; Bu taç sebebiyle “Safevi şahlarına tabi olanlara Sünniler tarafından “Kızılbaş” denilmiştir”. Bkz: Franz Babınger, “Safiyeddin”, İ. A., C. X., s. 64 -65; Remzi Kılıç, XVI. ve XVII. yy.larda Osmanlı –  İran Siyasi Antlaşmaları, İst. 2001, s. 12; 

F. Sümer Selçuklular devrinden beri Anadolu‟daki Türkmenlerin beyleri de dâhil olmak üzere, kızıl börk giydiklerini, Osmanlı devrinde ak börkü sadece padişahın kulları, yani devşirme zümresine mensup askerlerin giyebildiğini ve devlet hizmetinde bulunan Türk asıllı askerlerin ise, eskiden olduğu gibi kızıl  börk taşıdıklarını yazarak, Safevi tarikatına bağlı Anadolu müritlerinin de Türk oymaklarından ve köylülerinden oluşmaları sebebiyle giydikleri börkün kızıl renkte olmasının tabii olduğunu söyler. Bkz: F. Sümer, “Safevi Devletinde Türkçe Adlar”, s. 235.



Başkortostan ya da Başkurtistan
Türk boyu Başkurt Kızılbaş! (Kırmızı başlık/börkleri ile) 
Napolyon Savaşlarında 1813.

Not:
Başkurtlarda Kızılbaş boy/oymak varsa ...
Yavuz Sultan Selim batıdaki Alevi Türk boylarını doğuya sürdüyse...doğunun sarp dağlarına kaçıp sığınan Alevilere de Kızılbaş, Rafizi, Zındık ve Kürt diye çeşit adlar takılmışsa...
Kurt Baba, sonraki zamanlarda Kürt-Baba ya da Baba-kürdi diye değişmişse... 

Acaba Başkurt'tan mı türemiştir? Sonuçta devlet adları Başkortastan (Başkurtistan) dır. Güneydoğu Anadolumuzdaki dağlık sarp bölgeye takılan coğrafik ad gibi...

Böri (Kurt) ile Börk (Başlık) de kök kelimenin aynı olması gibi...

Kürt tarihini yazanlar genelde Mitannileri ataları olarak kabul görürler. Özbekler, Başkurtlar, Karakalpaklar ve Peçenekler arasındaki Miten, Muyten (Müytenler için bkz) Türk oymakları bu Mitannilerdir. 

Yani Kürtler karışık Türk boylarından oluşmuştur. (Ermenilerin çoğu da, Anadolu'da kalmak için Alevi Kürt olarak kendilerini devşirmiştir ve yukarıda anlatılan olayların onlarla hiçbir alakası yoktur)

Kızılbaş Başkurtları olduğuna göre ve de Alevilik Anadolu'ya Orta Asya'dan geldiğine göre...tarihsel süreçte de tüm Alevileri Kızılbaş olarak adlandırmaları...isim/sıfat benzerliği midir? Yoksa coğrafik olarak geldikleri tüm Orta Asya Alevi Türklerine verilen ortak bir sıfat mıdır? Resimde ki Kızılbaş Başkurtlar her şeyi açıklar mı onu da bilmiyorum...

SB





"BAŞKIRT DEMEYİN, ONLAR KENDİLERİNE BAŞHGURT DENİLMESİNİ İSTİYOR."
Ahmet Yeşiltepe Zaman Yolcusu




ilgili



SAFEVİ DEVLETİ TÜRK DEVLETİ'DİR, İRAN (FARS) DEĞİL!
ŞAH İSMAİL TÜRK'TÜR
Şah İsmail'in annesi Alemşah Halime Begim Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'nın kızıdır. Akkoyunlu Hanedanı Oğuz Kağan'ın oğlu Gök Han'ın soyundan geldikleri ve Bayundur boyuna mensup olduğu bilinir.

"Çaldıran Savaşı İki Türk Devletinin, Tarihin En Kanlı Kardeş Kavgasıydı"





NE KADAR İÇLİ DIŞLIYIZ...

- Osman Bey'in babası Ak-Koyunlu aşiret reisi Kutlu Bey, annesi ise Trabzon-Rum İmparatorunun kızı Despina   Hatundur (AK-KOYUNLU DEVLETİNİN KURUCUSU KARA-YÜLÜK OSMAN BEYİN HAYATI VE FAALİYETLERİ (?—1435) Ar. Gör. İlhan ERDEM: link)

- KARA YÜLÜK OSMAN BEY AKKOYUNLULAR HANEDANI KURUCUSU, TORUNLARI
HATİCE HATUN UZUN HASAN İLE KARDEŞ
- ŞEYH CÜNEYD'IN ATASI FİRUZ ŞAH ya da ZERRİN KÜLAH-KIRMIZI KÜLAH LAKAPLI TANINAN BİR ŞAHIŞ,   LAKİN İRAN VE YA KÜRT KÖKENLİ DEMELERİNE RAĞMEN KIRMIZI ŞAPKALI/KÜLAHLI ONUN BAŞKURT  TÜRKLERİNDEN OLMA İHTİMALİNİ GETİRİR. HZ.ALİ SOYUNDAN GELDİĞİ SÖYLENİR. ALEVİLERE  SONUÇTA KIZILBAŞ DENİLİRDİ.

- ŞEYH CÜNEYD İLE AKKOYUNLU HATİCE HATUN, OĞLU ŞEYH HAYDAR

- DESPİNA BABA TARAFINDAN V.BAGRAT'A (GÜRCÜ KRALI IX DAVİD'IN OĞLU) DAYANIR. BAGRAT NE GÜRCÜ NE DE ERMENİDİR.! DESPİNA ANNE TARAFINDAN TRABZONLU I.ALEKSİOS KOMNENOS'A DAYANIR.
- I.ALEKSİOS KOMNENOS İSE I.ANDRONİKOS KOMNENOS'UN TORUNUDUR.
I.ANDRONİKOS KOMNENOS İSE IRENE DUKAİNA'NIN TORUNUDUR, ISAAKIOS KOMNENOS'UN OĞLUDUR
- ISAAKIOS KOMNENOS ISE ALEXIAD'I YAZAN ANNA KOMNENE'NIN DE BABASIDIR. TRAK ASILLIDIRLAR.
- IRENE DUKAINA 'IN BABASI İSE  IV.ROMANOS DIOGENES'IN GENERALİ ANDRONİKOS DOUKAS'TIR. ANDRONİKOS DOUKAS İSE 1071 DE MALAZGİRT MEYDAN MUHAREBESİNDE KOMUTANLIK YAPMIŞTIR.   DÜKAS HANEDANLIĞI
- ALEKSİOS KOMNENOS'UN ATASI VIII MİHAİL PALEOLOGOS İSE ANADOLU SELÇUKLU HÜKÜMDARI   II.İZZEDDİN KEYKAVUS'A SIĞINMIŞTIR.

- ROUSSEL DE BAİLLEUL DÜKAS HANEDANINI İMPARATORLUĞA GETİREN, BİZANS'A İHANET EDEN  KİŞİDİR. NORMAN SOYLUDUR. MS.912 YILINDAN İTİBAREN NORMANDİYAYA YERLEŞEN FRANK VE  İSKANDİNAV KARIŞIMI HALKTIRLAR. 11.YÜZYILDA İNGİLTERE'Yİ FETHETTİLER.

- AKKOYUNLU UZUN HASAN İLE DESPİNA HATUN, KIZI ALEMŞAH BEYİM SULTAN

- ŞEYH HAYDAR, İLE ALEMŞAH BEYİM SULTAN, OĞLU
- I.İSMAİL, İLE KARAKOYUNLU MUSULLU ya da ŞAMLU TAÇLI BEGÜM, OĞLU
- I.TAHMASB, İLE TÜRKMEN KÖKENLİ MUSULLU SULTAN BEGÜM, OĞLU MUHAMMED HÜDABENDE, OĞLU
- I.ABBAS ya da BÜYÜK ABBAS (1571-1629)

PİETRO DELLA VALLE'NİN 1918 DE YAZDIĞI KİTAPTAKİ SAH'H ABBA'S'IN DA TA KENDİSİDİR.






DİYARBAKIR SURLARI VE HURRİLER




Diyarbakır'ın ilk surları, MÖ.3.000 - 2.000 yıllarında bir Türk kavmi olan Hurriler tarafından yapılmıştır. 
Diyarbakır bir Hurri kentiydi....







SURLAR:


Kentin Roma dönemi öncesi hakkında , MÖ.2000'li yıllarda bölgede Hurrilerin yaşadığı, Hurri kentinin surla çevrili olduğu, MÖ.9.yüzyılda Bit Zamani kabilesinin başkenti olduğu dönemde ise eski surun onarıldığı dışında bir bilgi bulunmamaktadır.

Kent tarihine yönelik kapsamlı bilgiler, Roma dönemiyle gün ışığına çıkmaya başlar. Romalı asker Ammianus Marcellinus'un anlatımından, 359 yılı öncesinde "Amida" adıyla anılan bu kentin çok küçük olduğu, Konstantinus'un henüz sezarken güçlü duvar ve kulelerle çevrelediği kente kendi adını verdiği ve komşularının sığınabilmesi için kent dışında duvarlarla çevreli Antoninupolis adında bir başka kent daha inşa ettirdiği anlaşılmaktadır.


Kaynaklarda Hurri kentinin surla çevrilmesinin ilk kez, 330 yılı civarında (Gabriel,1940) , 338 (Salname-i Vilayet-i Diyarbekir,1302) ya da 349 (Honigman,1970) yıllarında gerçekleştiği yolunda üç ayrı bilgi bulunmaktadır.


Gabriel, Ammianus Marcellinus'un metnine ve sur duvarlarında gerçekleştirdiği kapsamlı araştırmalara dayandırdığı kent restitüsyonunda, surla çevrili olduğu bilinen Hurri kentinin, ilkin 330 yılı civarında büyütüldüğünü , 363 yılından sonra ise daha büyük bir alanı kaplayacak biçimde içerisine alındığını ileri sürer.


Akkoyunlu, Artuklu, Büyük Selçuklu, Abbasi, Eyyubi ve Osmanlı dönemlerindeki ekleriyle bugünkü halini almıştır.



Diyarbakır Surları ve Kent Tarihi
Canan Parla , 2005
pdf










HURRİLER:


Ş.Günaltay : " Anadolu'nun eski halkını Hint-Avrupalı yapmak hastalığına tutulan Avrupalılardan Winckler ve Weidner, Hurrilerin de Hint-Avrupalı olduklarını iddiasını ileri sürmüş ve buna güya delil olarak Khurri adının Kharri suretinde olduğunu ve bunun Darios kitabesinde Aryaların ismini ifade eden Harrija'nın aynı olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

Halbuki gerek Boğazköy arşivinden ve gerek Tel-Amarna mektuplarından, hatta Asur tabletlerinden bu kavmin adının Khurri olduğu ve Ari sözüyle bir münasebeti bulunmadığı kesin olarak anlaşılmıştır. Esasen bu kavmin dili ile Hint-Avrupa lehçeleri arasında hiçbir yakınlık olmadığı gibi, Hurri dilinin asyanik, yani Orta Asya kavimleri dilllerine bağlı bir lehçe olduğu son zamanlarda şüphe götürmez bir surette meydana konulmuş olduğuna göre, bu iddianın ilmi bir kıymeti kalmamıştır."


Prof.Umar da Hurri dilinin Hint-Avrupa dilleri ailesinden olmadığı gibi Semitik diller arasında yer almadığını; bu dilin daha sonra MÖ.Birinci binyılda ortaya çıkan Urartu halkının diline benzediğini belirtmektedir.


Günaltay, Hurriler Urfa-Mardin-Kerkük hattı üzerinde güçlü bir beylik kurdukları anlaşılıyor ve hatta Mısır'ı iki asırdan fazla bir süre hakimiyet altında tutan "çoban krallar" sülalesi Heksosların da bu Hurrilerin bir kolu ileri sürülmektedir. Hurri adı altında yaşayan boyların daha sonra kendi aralarında bölünerek biri Hurri, diğeri Mitanni adında iki konfederasyon oluşturdukları, MÖ.16.yüzyılda Mısırlıların Heksos boyunduruğundan kurtulmasında, Hurrilerin Mitanniler arasındaki rekabetin önemli rol oynadığını düşününmektedir.


Hurriler, Mitanni devleti içinde altın çağlarını yaşamışlar, ama sonunda Mitanni devleti yıkılınca, onların topraklarında Subarular tarih sahnesine çıkmıştır.


Hurrilerin zaman içinde kendi aralarında bölünüp Hurri ve Mitanni federasyonunu oluşturmaları, aradan yaklaşık 2500 yıl sonra Türgişlerin, Kara ve Sarı Türgişler diye bölünmelerini hatırlatmaktadır. Kara Türgişlerin ağırlıklı kesimini Mukriler (sonradan Kürdleşmişlerdir), Sarı Türgişlerin bel kemiğini de Kıpçaklar oluşturuyordu.


Burada da ihtimal ki, Mitanni adını alan beyliğin bel kemiğini Mitan veya Muyten boyu oluşturuyordu. Tuhaftır ama Mitan, Mit, Miten ve Muyten adını taşıyan oymaklar günümüzde Özbekler, Başkurtlar, Karakalpaklar, Mangıtlar arasında hala var ve ayrıca ortaçağda Peçeneklerin bir kolunun adı Mitan/Muyten idi. 


MÖ.1700 yıl önce Mitanni devletinin sınırları dahilinde bugünkü Urfa, Mardin, Diyarbakır ve Siirt illeri bulunmaktaydı.



Kürdoloji Yalanları
Ahsen Batur









"Euphrates was populated by Subar-Mitan, Hurri-Mitan sinse III till I millennium BC; later belonged to Urartu (X-VIII centuries BC): in VII century up to BC Saka-Kimmerian (Saga-Gamer) tribes settled here. The Turkic population was dominant (Saka-Kimmerian [Saga-Gamer], Subar, Armi-Mitan), Hurris made a prepotent element as well."

Prof.Dr.Firudin Celilov Ağasıoğlu







" Sümerler'den sonra (IV. binde) Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Subaru, Elam ve Hurriler'in de, Sümerler gibi esas itibariyle Türk kavimleri oldukları ilim alemince büyük ölçüde kabul görmektedir. Medler içinde de Turani kavimlerin önemli bir yer teşkil ettiği ve Urartulular (yukarı ülkeliler)'ın da Hurriler'in bir devamı olup, Turani menşeden geldikleri anlaşılmıştır. "


" M.Ö.III. binde Asyalı bu Hurriler'e, mağara anlamına gelen Hurri adının verilmesinde, Türk mitolojisindeki mağara anlayışıyla bir ilişkisi olduğunu düşünmek doğru olur. Türk efsanelerinde, Türkler'in bir mağarada "Böri"=Bozkurt'tan türemiş oldukları ve Barthold'un bu Furi sözünün kurt anlamında olan "Böri" olduğunu söylemesi de bir vesika mahiyetindedir. "


"Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde (Geçmiş Huri/Guri sahası) yaşayan Kürtler'in adı olan "Kürt" sözünün aslının "Gur" dan geldiği de ileri sürülmektedir. Gur adının eski türkçede çogul takısı olan "t" yi alarak, Gur (t)=Kürt olduğu, Kürtler'e verilen diğer bir ad olan Kurmanç sözünün de Türkçe'deki büyültme eki "man" ilavesiyle, Türkman, koca-man, şiş-man, uz-man sözlerinde olduğu gibi, "Gur-man=Gurman/-Kurman (ç)" olduğu ileri sürülmektedir ki, kurala uygundur.


Anılan zamanlarda Huri sözünün mağara anlamına geldiği meselesi ise, eski türkçede Gur/Gor sözünün mezar ve yeraltı manasına geldiği ile açık şekilde anlaşılmaktadır. Bugün Türk Dünyası'nın birçok yerinde "Gor" sözü halen mezar anlamında kullanılmaktadır. Gor, Iğdır yöresinde de aynı anlamda (Babanın, Atanın gor'u (mezarı) kullanılmaktadır. "



IĞDIR TARİHİ, Nihat ÇETİNKAYA,1996








Yaşar Kalafat “Türk Kültüründe Kürtler” kitabında, Saka Türkleri arasında Gur adlı bir boy olduğunu ve dağlık bölgelerde yaşadığını, zamanla ağızlarda “Gur” kelimesine “t” eklendiğini ve “Gurt” adını aldığını, bu görüşü benimseyen araştırmacılar olduğundan bahseder. 

Aynı görüş kendisi de bir Zaza olan M.Şerif Fırat’ın “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” kitabında da vardır, Zazaların ve Gurmançların (Kurmanç) bu boydan olduğunu tastikler ve Türk boylarından oluştuğunu söyler.








"Tarihçilere göre Urartuların dili yaşadıkları topraklarda olan Hurri halkının diliyle söz varlığı ve 
dil bilgisi bakımından yakınlığı vardı. "


Hurriler: "Tukris" :

ÇİVİ YAZILI KAYNAKLARA GÖRE TÜRKÇE-ETİCE-HURRİCE ARASINDAKİ BAĞLAR 
ÜZERİNDE YENİ ARAŞTIRMALAR


Tarhun : Kökeni Hurrilere dayanır , göksel ve fırtınalar tanrısıdır.
Etrüsk yazıtlarında “Tarhun” veya “Tarhan” olarak gösterilmiştir.
Hititler de Hurri ve Hattilerden etkilenmiştir.




Yesemek Heykel yapım Atölyesi;

ilk kez Hitit döneminde I.Şuppilluma zamanında (MÖ1375-1335) işletmeye açılmış ve 
yöredeki yerli halk Huriler burada çalıştırılmıştır...link


Türk Taşbaba/Balbal
National Historical and Archaeological Stone Graves Park. Zaporijya bölgesi - Ukrayna







2015 Yılı İtibariyle Türkiye’den UNESCO Dünya Kültür Mirası Kalıcı Listesinde













23 Aralık eklemesi



1564 YILINDA DİYARBAKIR’DA (AMED) KİMLER YAŞIYORDU?


Diyarbakır tarihin hiçbir döneminde bir Kürt şehri olarak anılmamıştır
Diyarbakır tarihte hiçbir zaman Kürt Şehri olmadı.

Diyarbakır, 16 kültür katmanına sahip kadîm bir şehir. İpekyolu’nun önemli bir durağı. Bu yüzden şehrin etrafı dev surlarla çevrilmişti.

Şimdi tarihi surlarla çevrili kadim Diyarbekir şehrine bu surlardan dolayı Sur İlçesi veya kısaca Sur deniliyor.

Sur adı verilen tarihi Diyarbekir şehri aylardan beri tarihi surlarıyla, tarihi eserleriyle değil sokaklarına kazılan hendeklerle, kanla, terörle anılıyor.
Kendilerini Kürtlerin temsilcisi olarak gören bir grup terörist şimdi sokaklarda “öz yönetim” adı altında polise ve askere karşı silahlı direniş peşindedir.

Dağlarda barınamayan PKK’lı teröristler de şehre inmiş ve hendeklerde devlet güvenlik görevlilerine kurşun sıkıyor, tuzak kuruyor.

Devlete kafa tutan çoğu gençlerden ve hatta çocuk sayılabilecek kimselerden oluşan bu grup ne istiyor?

“Diyarbakır Kürt’tür ve Kürtlerce yönetilmelidir”.
Diyarbakır gerçekten Kürt müdür?
Ne zamandan beri Kürt’tür?

Kürtlerin tamamı PKK gibi gerçekten Türkiye Cumhuriyetinden kopmak ve “özyönetim” adı altında bağımsız mı olmak istiyorlar?

Öncelikle iddianın tarihsel zemini yoktur. Diyarbakır şehir merkezindeki demografik tablo 1915’lerde zorunlu göç ile oluşmuş ve 1985 sonrasındaki göçlerle şekillenmiştir. Ayrıca Kürtler üzerindeki maddi – manevi baskı ve tehditler sebebiyle Kürt halkının ne istediğini tam olarak belirlemek de çok zordur.

Diyarbakır tarihin hiçbir döneminde bir Kürt şehri olarak anılmamıştır. Artuklu olmuştur, Akkoyunlu olmuştur, Karakoyunlu olmuştur, Osmanlı olmuştur, ama hiçbir zaman Kürt olmamıştır.

İşte Diyarbakır’ın tapusu gibi sapa sağlam önümüzde duran 1564 tarihli Diyarbekir Mufassal Tahrir Defteri.

155 numaralı bu Diyarbekir Mufassal Tahrir Defteri, Ankara’da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunuyor.

Defter Kanunî döneminde vergi toplamak ve erkek vergi nüfusunu belirlemek için düzenlenmiştir.

Bu sebeple Müslim/ Gayrimüslim bütün halk tek tek, baba isimleri ile birlikte, oturdukları mahallelere göre yazılmışlardır.

Öncelikle şunu belirtelim ki 1564 yılında eyaletin adı Diyarbekir; şehrin ve kazanın adı Amid (Amed) idi. Surları çevreleyen kara taşlardan dolayı şehre Kara Amid de denilmekteydi. Amid şehir merkezinde ilk mahalle 93 vergi nüfusuna sahip olan Cami-i Kebir yani Ulu Cami Mahallesi idi. Sonra 36 vergi nüfusu olan Şeyh Cafer ( = Yiğit Ahmed) Mahallesi kayıtlı idi. Geçtiğimiz günlerde acımasızca yakılan Kurşunlu Cami diye bilinen Fatih Paşa Camii ise aynı adı taşıyan mahallede bulunmaktaydı.

Toplam 80 mahalle ve mahzende 6.572 vergi mükellefi yetişkin erkek nüfus yaşamaktaydı. Söz konusu 6.572 kişinin 4.268’i ise ( % 65) (Ermeni, Süryani, Rum, Yahudi olmak üzere) Gayrimüslimlerden oluşmaktaydı.

Müslüman nüfus ise 2.284 kişi olarak tespit olunmaktadır (% 35). İşte 1564 yılında Amed’in gerçeği budur.

Şimdi bizim tartışmamız gereken konu şudur: Amid halkından bu 2.284 Müslüman’ın ne kadarı Türk, ne kadarı Arap, ne kadarı Kürt, ne kadarı Karaçi’den gelmiş Karaçiyân idi?

Osmanlı millet sistemi içerisinde Müslüman topluluğu etnik bir tasnife tabi tutulmadığı için kişilerin veya aşiretlerin etnik durumları çoğu zaman yazılmıyordu.

“Ekrâd” ve “Türkmen” deyimleri ise çoğu zaman “konar-göçer” anlamında kullanılmaktaydı. Bazı aşiretler için “Türkmen Efrâdından” şeklindeki arşiv kayıtları bunun en açık kanıtıdır.

2.284 kişinin taşıdıkları kişi adlarına bakarak Türk, Arap, Kürt, Karaçiyân olduğunu söylemek de oldukça zordur. 1564 yılında Diyarbekir Eyaleti’nde yaşamakta olan 26.284 Müslüman nüfusun kişi adlarına baktığımızda en çok kullanılan isimler Mehmed, Ali, Hüseyin, Hasan, Ahmed, Yusuf, Maksud gibi Arapça kökenli İslamî adlardır.

Dolayısıyla bu isimlere bakarak şehirde ve kırsal bölgelerde yaşamak olan Müslüman halkın etnik durumunu ortaya çıkaramayız. Abdo, Cello, Haso, Memo gibi Kürt kimliği yansıtan isimler görülse de çoğunluk Mehmed, Mahmud, Ahmed şeklinde kayıtlıdır.

Güvendik, Sevindik, Ürkmez, Korkmaz, Karagöz, Alagöz gibi Türkçe kökenli adlar ise diğer eyaletlere kıyasla daha yüksek oranda kullanılmıştır. Bunun açıklaması ise Akkoyunlu Türkmenlerin 1564 yılında hala Diyarbakır çevresinde bulundukları şeklinde yapılmaktadır.

Bir şehirde bir etnik grubun çoğunluk sağlamış olması, demokratik rejim içerisinde bu gruba özel bir hak vermeyecektir.

Tarihsel sahiplik iddiaları ise yukarda görüldüğü gibi Kürtlerin değil Ermenilerin ve Süryanilerin işine yarayacak bir iddia olur. İşin garibi ise Kürtlük tezini savunanlar Ermeni tezine de destek vermek gibi bir tezat yaşamaktadırlar.


Prof. Dr. Yılmaz Kurt - 23 Aralık 2015 / sonsöz
1949'da Osmaniye'de doğdu. Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanlığı, Tarih Bölümü Başkanlığı, OTAM Müdürlüğü görevlerinde bulundu.























7 Temmuz 2015 Salı

Ayasuluk Kalesi ve St.Jean Bazilikası







AYASULUK (SELÇUK) KALESİ


Ayasuluk Tepesi’nin en yüksek yerine inşa edilmiş olan iç kale Selçuk İlçesi’nin başına konulmuş bir taç gibidir. Görülen kale duvarları Bizans, Aydınoğulları ve Osmanlı dönemlerine aittir. Dış surlarda olduğu gibi moloz taş ve devşirme malzeme ile inşa edilen iç kale sur duvarları, 15 kuleyle güçlendirilmiştir. İç kalenin biri batıda diğeri doğuda olmak üzere iki girişi vardır. Batı kapısı dıştaki duvarlarla korunmuştur. Kale içinde kapıların yakınında tonoz örtüleri sağlam kalabilmiş ancak üçünün kazıları yapılmış beş adet sarnıç yer alır. Merkezi kısmın güneyinde tek kubbeli ve minaresi kısmen sağlam kalabilmiş cami (Kale Camii) vardır. Üstte, batıda Türk Çağı’na ait kale hamamı son yıllarda kazılmıştır. En üstte beşik tonozla örtülü bir başka sarnıç da, eski bir bazilika yapısının ayakta kalabilmiş bölümdür.


Son yapılan kazı ve araştırmalarda Türk Dönemi’nde sarnıç haline getirilen tonozlu yapının aslında Bizans Dönemi’ ne ait bir bazilikanın doğu (apsis) bölümü olduğu kesinlik kazanmıştır. Sarnıç haline getirilirken üstü tonozla kapatılmış ve orta kısmı bir sütun ve iki kemerle desteklenmiştir. Yağmur sularıyla beslenen sarnıç yanındaki hamamın su gereksinimini karşılıyordu. Nef bölümü tamamen yıkık olan bazilikanın apsisin duvarları 1.10 m. kalınlıktadır. Düzgün tuğla hatıllı taş duvarlar, yapı sarnıç haline getirilirken içten desteklenmiş ve güçlü bir kırmızı harçla ile sıvanmıştır. Yapının inşa edildiği kayalık, platform tepenin en yüksek noktasıdır. İnanışı göre, St. Jean doksanlık bir ihtiyar iken Ayasuluk Tepesi’nin en yüksek noktası olan burada İncil’ ini yazmış ve dua etmiştir. Belki buradaki bazilika da onun anısına (St. Jean için) inşa edilmiş olabilir.


Kaledeki ilk kazı ve onarım çalışmaları 1960 yılında Efes Müzesi Müdürlüğü tarafından yapılmıştır. 1990 yılından başlayan ikinci dönem müze çalışmaları 2003 yılına kadar devam etmiştir. 2007 yılından itibaren TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izinleriyle Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Büyükkolancı başkanlığındaki bir ekip buradaki bilimsel kazı ve onarım çalışmaları yapmışlardır.


2007-2008 yıllarında Kale Camii güneyindeki evler ve yollar kazılıp ortaya çıkarılmış ve bunların Bizans ve Aydınoğulları dönemlerinde kuşatma sırasında halkın kısa süre barındığı konutlar ve daha çok kaledeki askerlerin konutları olduğu ortaya çıkmıştır. 2009 yılında Kale Hamamı güneyinde Selçuk’taki İsabey Camii’ni yaptıran Aydınoğlu Beyi İsa Bey’in Kale içinde kendisi için yaptırdığı Köşk ortaya çıkarılmıştır. Böylece Aydınoğulları’nın kaleye verdiği önem ve Kale içinde de şimdiye kadar örneği az bulunan Köşk yapısı ortaya çıkarılmıştır.


Daha İ.S. 2. yy.’ da ortaya çıkan bir Hıristiyanlık geleneğine göre Efesli Yohanna (St.Jean Thelogos) aynı zamanda İsa’nın havarisi, İncil’in ve Apokalypse’nin de yazarı idi. 100 yıllarında Ayasuluk Tepesi’nde öldü. Tepenin güney yamacındaki basit mezarı üzerine 5. yy.’ da Erken dönem bazilikası inşa edildi. 


Yazılı kaynaklarda, içinde St. Jean’ın mezarının bulunduğu ahşap çatılı bazilikanın 6.yüzyıl’da artık kullanılmayacak durumda olduğu aktarılmaktadır. Bu bazilikanın yerine İmparator Büyük Justinianus (527-565) ve İmparatoriçe Thedora bugün kalıntıları görülen altı kubbeli kiliseyi inşa ettirmişlerdir. Haç planlı ve 130x65 m boyutlarındaki bu kilise Efes’te Artemis Tapınağı’ndan sonra inşa edilmiş en büyük dini yapıdır.


Kuzeyindeki Hazine Dairesi ve Vaftizhane yapılarıyla birlikte Atriumu özel bir plana sahiptir. St Jean kilisesi Orta Çağ’da Hıristiyan hacıların uğrak yeri “Haç Kilisesi” haline gelmiştir. Yazılı belgelere göre 12. yy. da onarıma muhtaç durumdadır. 1304 yılında Türklerin eline geçince kilisenin bir bölümü cami olarak kullanılmaya başlanmış ve yapı 1365-1370 yıllarında şiddetli bir depremle yıkılmıştır.


Kilise içindeki kazılara 1921- 22 yıllarından G.A. Sotriou tarafından başlanmıştır. 1927-30 yıllarında Avusturya Arkeoloji Enstitüsü iç kısımdaki kazıları tamamlamıştır. 1960-2006 yılları arasında Kültür Bakanlığı çevredeki kazı yapıp, yapıları ve surları restore etmiştir.



İç Kale güney yamaç evler ve kale cami















St.Jean Bazilikası



Daha İ.S. 2. yy.’ da ortaya çıkan bir Hıristiyanlık geleneğine göre Efesli Yohanna (St.Jean Thelogos) aynı zamanda İsa’nın havarisi, İncil’in ve Apokalypse’nin de yazarı idi. 100 yıllarında Ayasuluk Tepesi’nde öldü. Tepenin güney yamacındaki basit mezarı üzerine 5. yy.’ da Erken dönem bazilikası inşa edildi. 


Yazılı kaynaklarda, içinde St. Jean’ın mezarının bulunduğu ahşap çatılı bazilikanın 6.yüzyıl’da artık kullanılmayacak durumda olduğu aktarılmaktadır. Bu bazilikanın yerine İmparator Büyük Justinianus (527-565) ve İmparatoriçe Thedora bugün kalıntıları görülen altı kubbeli kiliseyi inşa ettirmişlerdir. Haç planlı ve 130x65 m boyutlarındaki bu kilise Efes’te Artemis Tapınağı’ndan sonra inşa edilmiş en büyük dini yapıdır.


Kuzeyindeki Hazine Dairesi ve Vaftizhane yapılarıyla birlikte Atriumu özel bir plana sahiptir. St Jean kilisesi Orta Çağ’da Hıristiyan hacıların uğrak yeri “Haç Kilisesi” haline gelmiştir. Yazılı belgelere göre 12. yy. da onarıma muhtaç durumdadır. 1304 yılında Türklerin eline geçince kilisenin bir bölümü cami olarak kullanılmaya başlanmış ve yapı 1365-1370 yıllarında şiddetli bir depremle yıkılmıştır.


Kilise içindeki kazılara 1921- 22 yıllarından G.A. Sotriou tarafından başlanmıştır. 1927-30 yıllarında Avusturya Arkeoloji Enstitüsü iç kısımdaki kazıları tamamlamıştır. 1960-2006 yılları arasında Kültür Bakanlığı çevredeki kazı yapıp, yapıları ve surları restore etmiştir.



St. Jean Kilisesi şapel apsisindeki freskler.




 "...Apsisindeki üstü yarım kubbeli pek derin olmayan üç nişten ortadakinde, 
hemen hemen normal insan boyunda ve ayakta durur şekilde, cepheden İsa görülmektedir..." 
Kaynak : Bizans Döneminde Ephesos, Falko Daim ve Sabine Ladstatter (ed.), 
Ege Yayınları, İstanbul-2011, s.146-148,arkadaşım Armağan'a foto ve bilgi için teşekkür ederim]




 "...Yanlardaki neflerde ise, ona dönük azizler yer alır. Sağdaki gri sakallı İoannes, 
soldaki ise kim olduğu bilinmeyen aziz mertebesinde bir piskopos olmalıdır..." 
Kaynak : Bizans Döneminde Ephesos, Falko Daim ve Sabine Ladstatter (ed.), 
Ege Yayınları, İstanbul-2011, s.147.










James T.Wood ve Selçuklu kazı ekibi (işçileri !)





Efes Yamaç Evler






Efes Antik Kenti beraberinde Meryem Ana evi, Ayasuluk Kalesi, Çukuriçihöyük ile listede yerini aldı....haber linki

























EFESLİ SORANOS




Kadın Doğumcu, Jinekolog ve Çocuk Hekimi 


MS. 98-138 arasında Trajan-Hadrianus döneminde Efes’te yaşamış antik dünyanın en ünlü en büyük jinekoloğu.

Menander ve Phoebe nin oğlu olan Sorano eğitimini tamamladıktan sonra Alexandria , Roma ve Efes’te çalışmıştır. “Methodic School” un en ünlü temsilcisi idi. O dönemlerde yaygın olan bir cilt hastalığı yüzünden öldüğü sanılmaktadır. Hayatı ile ilgili fazla bir şey bilmesekte , yazdığı 4 ciltlik kitaplarından birçoğu günümüze kadar gelmiştir. 

“Ebelik ve Kadın Hastalıkları” kitabında doğum kontrolü ve doğum teknikleri ; ters doğum; MS 2 yy.da yazıldığı halde ,15 yy da daha yeni yeni uygulanmaya başlanmıştı. Raşitizm hastalığının belirtilerini anlatmış , sinir bozukları ile ilgili önerilerde bulunmuştur. Bu öneriler günümüzde psikoterapide kullanılıyor.

1838 de ve 1882 de ,(6.yy.Latince çevirisi –kazandıran Caelius Aurelianus) basılan “Kırıklar,belirtileri ve Bandajlar” ; Akut ve Kronik Hastalıklar” birkaç önemli Yunanca yazılmış eserleridir.

Doğum kontrol ve Kürtaj ilk kez Mısır da görülüyor. En eski yazıt Eber yazıtlarıdır (MÖ.1550-1500). Kadınlara özel reçeteler ile hamileliğini bitirmek isteyen (düşük) yada hamile kalmak istemeyenlere bitkisel reçeteler hazırlanırdı.Önerilen doğum kontrolleri işe yaramadığı zamanda da , kadın kendi bedeni üzerinde hakimiyet sahibi ise kürtaj/düşük kaçınılmazdı.

Pers imparatorluğunda kürtaj biliniyordu, fakat canice yapılan kürtajlarda kişi cezalandırılıyordu. Kürtaj Yunan ve Roma imparatorluklarında denendi ve yasak değildi. Bir çok yazıtlarda “…vicdan azabı duyulmamıştır,başarı ile sonuçlanmıştır..” cümlelerine rastlanır. Lakin Yunan ve Roma “doğmamışın” bile korunması görüşü içindeydi. Bazı yerlerde uygulanması gereken bir prosedür ise ,babanın kutsallığı bozulacağından, görüşü alınırdı.

Soranos önce annenin hayatını, sağlığını düşünürdü, gerekli görürse kürtajı önerirdi. Doğum kontrol için, ağızdan alınan şifalı otlardan yapılmış ilaçlar, eski zeytinyağı, bal ve ağaç reçinesinden yapılan diaframlar kullanılırdı. İstenmeyen gebelik ortaya çıktığında kürtaj yapılır ( Spekulum, uterus sondası, sefalotribe, embryo çengeli... gibi aletleri tarif etmiştir ) yada düşüğe sebep olacak bitkisel ilaçlar verilirdi.

Doğum ilgi çekiciydi, bir çok komplikasyonlar yaşanıyordu, hem anne hemde bebek tehlikeye girebiliyordu. Bütün bunların cevabını arayan Soranos aslında kürtaja karşıydı. Efes’te kürtaj yasal bile olsa, sadece annenin hayatı tehlikede ise kürtaja yanaşıyordu.

Soranos aynı zamanda Tıbbın Babası Hipokrates ‘in (MÖ. 460-370) bilinen ilk biyografisini yazmıştır.

Yunanistan’da ‘Soranos Dostluk Ödülü’ 1. yüzyılda yaşamış ünlü hekim Efesli Soranos adına iki yılda bir veriliyor. Türkiye’den bu ödülü almış kişiler;
1995- İhsan Doğramacı
1999- Erdal İnönü
2002- Doç.Dr. C.Narter (Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı-Deneysel fetal cerrahi sunumu.İst.)
2005- Zülfü Livanelli

***

EFESLİ SORANOS

HEKİM SORANOS DERLER BANA ,EFESLİYİM
EĞİTİM HAYATIMI BÜYÜK ŞEHİRLERDE GEÇİRMİŞİM.
ÇOK ZORDU İŞİMİZ , ESKİ ZAMANDA
İLAÇ YOK , MİKROSKOP YOK, KALDIK BİR BAŞIMIZA
İNSANLAR ÖLÜR EN BASİT HASTALIKLARLA.
CANLA BAŞLA ÇALIŞTIM YENİLİKLER GETİRDİM,
KIRIKLARA VE RAŞİTİZME ÇARELER BULDUM.
ANNE VE BEBEK SAĞLIĞINA ÖNEM VERDİM.
SİNİRSEL HASTALIKLARA ÖNERİLER SUNDUM.
ZENGİN FAKİR, SİYAH BEYAZ AYRIMI YAPMAYACAĞIZ
SÖZLÜ BİLGİLERİ GELECEK KUŞAKLARA AKTARACAĞIZ.
SÖZÜMÜZDÜR BU HERKESE EŞİT DAVRANACAĞIZ.
TUTMAYAN OLURSA DA ARAMIZDAN DIŞLAYACAĞIZ.
DOKTORLARIN HOCASI HİPPOKRATIN BİYOGRAFİSİNİ YAZDIM
BÖYLECE TÜM CİHANDA ÜN SALDIM.


Semra Bayraktar
Ekim, 2010
Derleme ve şiir bana aittir.


Soranos ile ilgili yazım ilk kez KURED'in (Kuşadası Rehberler Derneği)
"GuideWise-Rehberce Dergisi" Eylül 2010, Sayı 2'de çıkmıştı.