Translate

24 Haziran 2014 Salı

HİNDİSTAN'DA TÜRK DEVLETİ 'BABÜRLÜLER'








Hint kıtasında tarihin en büyük devletlerinden bi­ri­ni kuran Babürlüler, bu topraklara devlet yönetiminden ordu sistemine, edebiyattan kültüre, sanattan mimariye kadar eşsiz eserler bıraktı. Ne yazık ki, Babürlülerden sonra bu coğrafyayı işgal eden İngilizler, yazdıkları tarih kitaplarında bu büyük Türk devletine Moğol İmparatorluğu ismini koydu ve bu isim dünyada kabul gördü. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda yer alan güneşin etrafındaki 16 yıldızdan birisi de Babür Devleti’ni temsil etmektedir.

Osmanlı Devleti tarihinin en parlak döneminde, Türk Ordularının batıda ve doğuda büyük fetihler yaptığı zamanlarda Hint diyarında yeni bir Türk devleti doğuyordu. Orta Asya’yı baştan sona hâkimiyeti altına alan Timur Oğulları Devleti parçalanmış, torunları ayrı ayrı devlet kurmuşlardı. Emir Timur’un torunlarından olan Türk Barlas Kabilesi’nden Ömer Şeyh Mirza, Fergana’da bağımsızlığını ilân etmişti. 

Ömer Şeyh’in oğlu Muhammed Babür, Fergana’nın Andican kasabasında 1483 yılında doğdu. Küçük yaşta babasının ölümünden sonra amcası ve dayısı ile yaptığı taht mücadelesini kaybetti ve emri altındaki beylerle birlikte 1504′te Kabil’e girerek devletin başkentini buraya taşıdı. Türkistan’da devam eden taht kavgaları sebebiyle Muhammed Babür yönünü doğuya, Hindistan’a çevirmişti. 

Türkler, tarih boyunca bu coğrafya ile her zaman münasebet içinde olmuşlardı. İslâm öncesi Saka ve Hun Türkleri; İslâm’ın kabulünden sonra ise Gazneliler ve Timuroğulları Hint kıtasını ele geçirmişlerdi. Son olarak Babür, Hindistan’ın kapısında karargâhını kurmuş bulunuyordu. Kabil’de kaldığı yıllarda Hindistan’ın zenginliği ve esrarı ilgisini çekmişti. Zaten bu özellikleriyle Hindistan’a çağlar boyunca akınlar olmuş, birçok kavim alt kıtada medeniyetler kurmuştu.

16. yüzyıl başlarında Hindistan kargaşa içinde bir ülkeydi. Babür bu kargaşayı fırsat bilerek güneye yöneldi. Hint kıtasını fethetmek için İndusu Irmağı’nı geçti. Hindistan’ın hâkimi Delhi Sultanı İbrahim Ludi 100 bin asker ve bin filden oluşan büyük ordusuyla Babür’ün üzerine yürüdü. Kanunî Sultan Süleyman, Hint diyarını fethetmeyi kafasına koymuş olan Babür’e Mustafa Rumî adında topçu subayı göndermişti. 13 bin kişilik süvari ve topçu birliği ile Mohaç Zaferi’nden birkaç ay önce Paniput Meydan Muharebesi’nde Hinduları yenerek Delhi’ye giren Babür, 1526′da Hint-Türk İmparatorluğu’nu kurdu. 

Bu zafer, çağın meşhur tarihçisi Şeyh Zeyn Hafi tarafından kaleme alındı. Zafernâme isimli bu eser, İslâm memleketlerinin hükümdarlarına gönderildi. Babür çarpışmalar içinde pişmiş, cesur, iradeli, ince zekâlı, edip ve şair bir komutandı. Babür Şah’ın Çağatayca seyahat ve hatıralarını anlattığı “Babürname” isimli kitabı, Türkçenin önde gelen şaheserleri arasındadır. Bu büyük devlet adamı, ölümünden sonra “Hazret-i Firdevs-Mekani” ve “Hazret- i Giti-Sitani” (Cihan Fatihi) diye anılmıştır. 

Onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu Hümayun, saltanatının ilk yıllarında tahtına göz dikenlerle ve babasının yendiği düşmanlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Hümayun Şah, İran Şahı Tahmasb’la işbirliği yaptı; ama Şiiliğe itibar etmedi ve Safevîleri kendi devletinin geleceğini tehdit eden bir tehlike olarak gördü. Onun için Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman’a “Padişah Baba” diye hitap eden mektupta doğunun kendisine bırakılması hâlinde Safevî tehlikesini birlikte yok edebileceklerini bildirdi. 

Babürlülerde Ekber Şah, Hindistan’ı tek bir merkezî idare altında toplamayı başaran ilk hükümdar olmuştur. Ekber Şah zamanında Babürlüler Hindistan’da en ihtişamlı dönemini yaşadı. Avrupalılar doğudaki bu devlete Büyük Moğol İmparatorluğu adını verdiler. Ekber Şah’ın en büyük hatası, çeşitli dinlerin kendince iyi ve doğru taraflarını alarak yeni bir din tesis etme düşüncesine girişmiş olmasıdır. 

Büyük İslâm müceddidi İmam-ı Rabbani, o yıllarda Hindistan’ın Serhend şehrinde yaşıyordu. İmam-ı Rabbani bu yanlış anlayışa karşı büyük fikir mücadelesi vermiş ve nihayet Ekber Şah’tan sonra tahtın varislerinden olan Şah Cihan ve Alemgir Şah’a fikirlerini kabul ettirmiştir. İmam-ı Rabbani’nin bu irşad ve ihyâ hareketiyle Hindistan’da İslâm yeniden aslî şekline uygun olarak yaşandı ve yayıldı. 

Ekber Şah’tan sonra tahta Selim Cihangir geçti. Yeni hükümdarın âdil olmasına rağmen zevk ve eğlenceye düşkünlük gibi zaafları vardı. İngilizler Cihangir Şah döneminde Hint kıtasına gelmeye başladılar. Liman ve tüccarların güvenliğini sağlamak gayesiyle bu coğrafyaya İngiliz askerleri ayakbastı. İngilizlerin ele geçirdiği limanlar, zamanla bütün ülkenin işgalini sağlayacak ilk adım oldu. Cihangir, tahttan indirileceği bir sırada öldü ve oğlu Hürrem Şah, “Şah Cihan” adı ile tahta çıktı. Babürlüler bu dönemde alt kıtada ulaşabilecekleri tabiî sınırlara ulaştı ve duraklama dönemine girdi. 

Şah Cihan, Hint kıtasına dünya medeniyet mirası kabul edilen çok sayıda şaheser kazandırdı. Babürlüler tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar Hindistan’ı imar etti ve zenginleştirdi. Şah Cihan, eşi Mümtaz Mahal için dünyanın en güzel kabul edilen türbelerinden birini yaptırdı. Taç Mahal’in yapımı için Osmanlılardan mimar istendi ve Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi, ekibiyle birlikte Hindistan’a gelerek 21 yılda bu şaheseri tamamladı. Ağra’da Türk mimarlar tarafından inşa edilen Taç Mahal kadar, dünyada meşhur çok az mimarî eser vardır. Osmanlı Devleti’yle ilk düzenli diplomatik münasebetler Şah Cihan tarafından başlatılmıştır.

Şah Cihan’dan sonra Babürlülerin son büyük hükümdarı kabul edilen Evrengzib, Alemgir Şah unvanıyla tahta geçti. Evrengzib iyi bir Müslüman, cesur bir komutan, ideal bir idareci ve devlet adamıydı. Alemgir Şah, Türk ve İslâm dünyasıyla iyi münasebetler kurdu, ülkede düzeni ve huzuru yeniden temin etti. Fakat maalesef devrinde Hindistan ticaretinin, İngiliz ve Hollandalıların eline geçmesine engel olamadı. 

Alemgir Şah 1707 yılında öldüğünde Türk devletlerinde kötü bir gelenek hâlini alan taht kavgaları yeniden başladı. Afgan ve İranlıların saldırılarıyla Babürlü hâkimiyeti zayıfladı ve ülkenin sınırları daraldı. Bu dönemde İngilizlerin askerî varlıkları günden güne güçlendi. Nihayet Alem Şah, ülkede gittikçe yayılan ve güç kazanan İngilizlerle savaşmak zorunda kaldı. 1764 yılında yapılan Balkar Savaşı’nda Babürlü ordusu yenilgiye uğradı. 

İngilizler ile yapılan Allahabad Anlaşması neticesinde alt kıtanın idaresi İngilizlerin eline geçti. Bundan sonra gelen Babürlü hükümdarları da ne yazık ki, İngilizlerin memuru olmaktan ileriye gidemedi. 1857′de çıkan Büyük Sipahi İsyanı’nı bastıran İngilizler, 1858′de bütün Hindistan’ı İngiliz İmparatorluğu topraklarına kattı. 1877′de ise İngiliz Kraliçesi Victoria, resmen Hindistan İmparatoriçesi ilân edildi. 

Türkler, Hindistan’da dünyanın en büyük ve güçlü medeniyetlerinden birini kurdu. Babürlülerde kültür, sanat, edebiyat ve mimarlık çok gelişmişti. Bu dönemde büyük şair, edip, tarihçi ve mimarlar yetişti. Hindistan’ın her tarafı imar ve iskân edildi. Saraylar, camiler, köprüler ve birçok hayır müessesesi inşa edildi. Hint kıtasının her tarafına yollar yapıldı. Benares, Ağra, Delhi ve Lahor gibi şehirler, dünyanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. 

Sünnî inanca sıkı sıkıya bağlı olan Babürlüler, yüzlerce din ve kavmin yaşadığı Hindistan’da din ve vicdan hürriyetine büyük saygı gösterdi. Bu topraklarda yaşayan halklara dinler ve dinî gruplar arasında ahengi, işbirliğini ve huzur içinde bir arada yaşama kültürünü, benimsettiler. Dinî hayatın çok canlı olduğu bu coğrafyada Müslümanlık yerliler arasında daha da yaygınlaştı. Orta Asya’dan gelen tasavvuf hareketleri Hindistan’ı da tesiri altına almış ve burada Nakşibendî, Kadirî, Sühreverdî, Şettarî tarikatları yaygın hâle gelmişti. 

Babürlü hükümdarları büyük bir nüfusun yaşadığı çok milletli bu ülkede, Türk nüfusu çoğaltma politikasını benimsemediler. Üç asır boyunca azınlıkta kalan Türkler, ordunun ve devlet işlerinin dışında görev almadı. Saray ve kalelerin dışına çıkıp yerli halkla kaynaşmak yerine kapalı bir hayat yaşadılar. Bunun neticesi olarak, Türk kültürü ve Türk dili Babürlü’den sonra yavaş yavaş terk edilmiş ve yerini Farsça, daha sonra da Urduca almıştır. 1526′da Muhammed Babür’ün kurduğu büyük Türk-Hint İmparatorluğu, 332 yıl yaşadı ve 1858′de tarih sahnesinden çekildi. Babürlü İmparatorluğu’nun sınırları içinde bugün Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan devletleri bulunmaktadır. 






"Bunları yazmaktaki amacım şikâyet değil, gerçekleri söylemektir; bu söylenenlerdeki amaç kendimi tarif değil, gerçekleşmiş olanları beyan etmektir. Burada böylece her sözün doğrusunu ve her işin olduğu gibi yazılması gerekli sayıldığı için şüphesiz ki, baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne duyulup görülmüşse onları söyledim, akraba ve yabancıdan da ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün, işitenler de kınamasın."




F E R G A NA

"Se-şenbe küni ramazân ayının bişide târih sikkiz yüz toqsan toqquzda Fergâna vilâyetide on ikki yaşta pâdşâh boldum.
Fergâna vilâyeti bişinçi iqlîmdindür. Ma'murenin kenâreside vâqi' boluptur. Şarqî Kaşgar, garbı Se-merqand, cenubî Bedehşânnın serhadi taglar, şimalide eğer çi burun şehrler bar ikendür, misli: Almalıq ve Al-matu ve Yanı kim kütüblerde Tarâzkent bitirler, Mogul ve Özbek cihetdin bu târihde buzuluptur, asla ma'mûre qalmapdur. Muhtasar vilâyettür, aşlıq ve mîvesi ferâvân. Girdâgirdi tag vâqi' boluptur. Garbî ta-rafıda kim Semerqand ve Hocend bolgay, tag yoqtur. 
Uşbu cânibtin özge hîç cânibtin qış yağıra kele almaş."

"Salı günü, beş ramazan 899 (10 haziran 1494) da, Fergana vilâyetinde, on iki yaşında padişah oldum. 
F e r g a n a vilâyeti beşinci iklimdendir ve mâmurenin kenarındadır. Şarkı — Kâşgar, garbı — Semer-' kand ve cenubu — Bedahşan'ın hududu olan dağlardır. Evvelce şimalinde, Almalık, Almatu ve Yangı — kitaplarda Otrar yazarlar— gibi, şehirler varmış; fakat bugün moğul ve Özbekler tarafından tahrip edilmiş ve hiç bir mâmure kalmamıştır. Küçük bir vilâyettir. Hububat ve meyvası boldur. Etrafı dağlıktır, yalnız Semerkand ve Hocend'in bulunduğu garp tarafında dağ yoktur. 
Kışın, bu cihetten başka, hiç bir yerden düşman gelemez.... "


"Babür, 'babr' kökünden türemiş bir kelime olup,  'arslan' manasındadır."
Prof. Dr. Mustafa Canpolat 




"Babür ve evlatları, son Timurlulardır. Onların Şeybarıller karşısında tutunamıyarak, Türkistan'ı terkedip, şanslarını Hindistan'da denemeleri, Türk tarihinde ender rastlanan bir olay değildir. Ama oniki bin kişilik orduyla yaklaşık yüzbin kişilik bir orduyu yenip, 300 yıl ayakta kalan büyük bir imparatorluk kurma"ıarı, çeşitli Türk kabilelerinin değişik ülkelerde devlet kurma denemesinden çok farklıdır. Eyrıca Oğuzların Türkiye'de kurdukları devletten sonra, Türkistan sınırları ötesinde kurulan en uzun ömürlü imparatorluktur. Gerek Batı literatüründe ve gerekse Türkiye'de Batıyı taklit eden bazı kişilerin yanlışlıkla "Moğol" veya "Büyük Moğollar" dedikleri Babürlüler'in doğru adı, "Büyük Mugallar"dır. Yine işin uzmanı olmayan bazı kişiler Moğol, Moğul ve Mugal'ı birbirine karıştırmaktadırlar. Moğollar'ın kim oldukları bilinmektedir. Moğul veya Moğıllar, Türkistan'da Şeybanllerden koparak Kazak halkının şekillenme arefesinde Yedisu ve civarında yaşayan Türkler'dir. Mugallar ise, Hindistan'a geçerek orada bir Türk devleti kuran Timurlulardır. ...

Babür, Türk hükümdarlar arasında divanı olan tek şair sultan değildir. Ama hatıralarını kaleme alan tek Türk hükümdardır. Onun bir diğer ve daha önemli özelliği ise, kitapta da okuyacağınız gibi, Türk halkının kendine özgü bir alfabesi olması gerektiğini düşünen, bu amaçla Sığnak runik alfabesini modernize ederek yeni bir alfabe geliştiren tek Türk hükümdan olmasıdır. Onun dışında tarih boyunca, bu milletin de kendine ait bir alfabesi olması gerektiği görüşünü savunan bir padişah çıkmamıştır."

D. Ahsen Batur
Son Timurlu-Pirim Kadirov (2004) kitabının önsözünden





EK:
Peki, Hindistan nasıl binlerce kilometre öteden gelen Batılıların sömürgesi olmuştu?

"Dört yüz yıl önceydi! Portekizlilerin güçlü bir donanması vardı. Hindistan kıyılarına ilk onlar ayak basmıştı. Sonra İngiliz ve Fransız tüccarları gelmiş, onları Hıristiyan misyonerler takip etmişti. Türklerle sıkı bağları olan Hint hükümdarları, yabancı varlığının tehlikesini görüp Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım talep etmişti. 1538'de Mısır valisi 76 gemiyi Hindistan'a göndermişti. Bu sefer Hint halkının hafızasından silinmeyecekti. 
Ama işte o kadar... Osmanlı çok geçmeden kendi derdine düşecekti!"
Banu Avar - Avrasyalı Olmak (syf 327)