Babür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Babür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2014 Çarşamba

TİMUR - CENGİZHAN - ULUĞ BEY - BABÜR ŞAH






"Timur Türkçe konuşurdu... Timur Türkleşmiş Moğoldu... Diğer görüş ise, Timur tamamen Türktür, Barlas aşiretindendir....
Uluğ Bey torunudur... Cengiz Han soyundan gelmiyor, özellikle kendisini ona bağlıyor, Türkler de Emir , Moğollarda Han denir.  Saygı görebilmek hükümdar olabilmek için soy önemli bu yüzden Timur soyunu Cengiz Han'a bağlıyor... Moğollar ile Türkler arasında ayrım yok...  13.yüzyıla kadar Türkçe Moğolca ayrımı yapamıyorlar,  orada yaşayanlar için aynı dil gibi görünüyordu. Çin kaynaklarında Moğollar Türkler gibidirler diye geçer. Moğollar daha doğuda yaşıyordu, Türkler terkedince  o bölgeye geliyorlar. Cengiz Han Moğoldur, devlet geleneği Türk yapısıdır... Ordusunun büyük bir kesimi Türklerden oluşuyor... Zaman içinde Cengiz Han Türkleşiyor ve Türk olarak kabul edilir. Yalnız Cengizhan'ın mensup olduğu Börteçine (kurt prensliği) sülalesinin Türk olma ihtimali vardır. "Türkler bin boydur, bu bin boyun biri de Moğoldur." Moğollara farklı dillerde mongol denilmesi haksızlıktır. Cengizhan'ın oğlu Çağatay, biz dilciler arasında Çağatay Türkçesi deriz. Çağatay Türkçesi ile yazılmış bir sürü yazıtlar çıkıyor.  Alfabe olarak arapça kullanılmış. Hindistan'daki Babür imparatorluğu'nun soyu hem Cengiz Han  (oğlu Çağatay Han yoluyla) hem de Timur'a dayanır. 

Prof.Dr.Ahmet Taşağıl


***


Babür ve evlatları, son Timurlulardır. Onların Şeybarıller karşısında tutunamıyarak, Türkistan'ı terkedip, şanslarını Hindistan'da denemeleri, Türk tarihinde ender rastlanan bir olay değildir. Ama oniki bin kişilik orduyla yaklaşık yüzbin kişilik bir orduyu yenip, 300 yıl ayakta kalan büyük bir imparatorluk kurma"ıarı, çeşitli Türk kabilelerinin değişik ülkelerde devlet kurma denemesinden çok farklıdır. Eyrıca Oğuzların Türkiye'de kurdukları devletten sonra, Türkistan sınırları ötesinde kurulan en uzun ömürlü imparatorluktur. Gerek Batı literatüründe ve gerekse Türkiye'de Batıyı taklit eden bazı kişilerin yanlışlıkla "Moğol" veya "Büyük Moğollar" dedikleri Babürlüler'in doğru adı, "Büyük Mugallar"dır. Yine işin uzmanı olmayan bazı kişiler Moğol, Moğul ve Mugal'ı birbirine karıştırmaktadırlar. Moğollar'ın kim oldukları bilinmektedir. Moğul veya Moğıllar, Türkistan'da Şeybanllerden koparak Kazak halkının şekillenme arefesinde Yedisu ve civarında yaşayan Türkler'dir. Mugallar ise, Hindistan'a geçerek orada bir Türk devleti kuran Timurlulardır. ...

Babür, Türk hükümdarlar arasında divanı olan tek şair sultan değildir. Ama hatıralarını kaleme alan tek Türk hükümdardır. Onun bir diğer ve daha önemli özelliği ise, kitapta da okuyacağınız gibi, Türk halkının kendine özgü bir alfabesi olması gerektiğini düşünen, bu amaçla Sığnak runik alfabesini modernize ederek yeni bir alfabe geliştiren tek Türk hükümdan olmasıdır. Onun dışında tarih boyunca, bu milletin de kendine ait bir alfabesi olması gerektiği görüşünü savunan bir padişah çıkmamıştır.

D. Ahsen Batur
Son Timurlu-Pirim Kadirov (2004) kitabının önsözünden




***


Uluğ Bey Gözlemevi 1428-1429.... 
İlkler dahil bütün gözlemevleri Mezopotamya ve Doğu'dadır
"Avrupa'ya ilk kez Uraniborg adasında Danimarka 
Kralı II.Frederick tarafından 1576 da kurulmuştur" 
der Britannica Ansiklopedisi, 
lakin 
Avrupa'nın ilk gözlemevi 1467-71 yıllarında 
Oradea Romanya'da kurulmuştur. 
Türklerin yoğun olarak gittiği yerlerdir; 
İskitler-Hunlar-Avarlar-Kıpçaklar- Osmanlılar





***





Uzay ve zamanda bir yolculuk...

İnsanoğlu önce, yaptığı işlere değer verdi, sonra bunlar için süre oluşturdu. Mevsimlerin değişimini, Güneş ve Ay’ın evrelerini, yıldızların hareketlerini takip etti. Bunlara bakarak, zamanı saatlere, günlere, aylara, yıllara böldü; ve bir takvim yaptı..!


Semerkant’ta Uluğ Bey’in başlattığı yolculuk 3 asır sonra Londra’da, Greenwich’te sona erdi. Uluğ Bey’in hazırladığı “Zic”, modern zamanların en kapsamlı gökyüzü atlasıydı. Onun sayesinde takvimler yapıldı, müneccimler geleceği okudu. Zic, dünyayı değiştirdi.

Eski çağlardan Osmanlı’ya, güneş saatlerinden günümüze uzanan bir yolculuk...

Uluğ Bey'in 1420'de Semerkant'ta kurduğu rasathane dönemin saygın gökbilim merkeziydi. Buradaki gözlem sonuçlarına göre hazırlanan Zic, 1800'lere kadar, zaman ölçümünün temel kaynaklarından biri oldu. Semerkant rasathanesi yıkılırken Uluğ Bey'in değerli mirasını Ali Kuşçu İstanbul'a taşıyacak, ardından Takiyüddin'in kurduğu rasathane bu mirasın rehberliğinde gökbilim çalışmalarına devam edecekti. O dönemlerde İstanbul kabul edilen “Sıfır Meridyeni” 400 yıl sonra Greenwich'e taşınırken, Uluğ Bey'in ölümsüz eseri önemini hiçbir zaman yitirmedi.

“Zamanın Efendileri” isimli belgesel Uluğ Bey’in çizdiği “Yıldızlar Kataloğu”nun izlerini takip ediyor. Gökyüzüne ilk defa “bilimsel merakla” bakan gözlerin olağanüstü öykülerini anlatıyor. “Zaman”, “uzay”ve “yaşam” arasındaki kesişme noktalarını keşfediyor. Takvimlerin ve müneccimlerin gizemli dünyasına giriyor. 



Orhan İktu’nun hazırladığı, Ahmet Yeşiltepe’nin sunduğu “Zamanın Efendileri” belgeselinin birinci bölümünde Uluğ Bey;
İkinci bölümünde Ali Kuşçu ve Fatih dönemi İstanbul ; Üçüncü bölümünde Greenwich....




(in this book they called him as an Arabian! more lies..!  He is Turkish.
Bu kitapta onu Arap diye tanıtıyorlar ama Uluğ Bey'in ölçümlerini veriyor)




To create Greenwich, they used ULUGH BEG "ZIC"



"Greenwich tasarısında Uluğ Bey'in "ZİC" ölçütleri  ve 
Ahmet Rüstem Bey ya da Alfred Bilinski (1862 - 1935), diplomat, siyaset adamı, gazeteci, yazar, Türklerin soykırım yaptığını reddeden Osmanı Devleti’nin ilk Washington Büyükelçisi, TBMM 1.Dönem milletvekili)


"Uluslararası Meridyen Konferansı"na , ABD Başkanı Chester A. Arthur’un davetlisi olarak dünyanın büyük bölümünü oluşturan 25 ülkeden 41 delege katılmıştır ve bu resmi toplantının kayıtlarında ‘Turkey’ olarak yazılan Osmanlı İmparatorluğu’nu, Ahmet Rüstem Efendi temsil etmiştir.


Kendini hep ‘cihan’ devleti kabul eden Osmanlı Devleti Washington Konferansı’nda da yerini ilk alanlardan biridir. Osmanlı Devleti, genel olarak uluslararası saate ve bir başlangıç meridyenine itiraz etmedi. Ancak bazı şerhleri vardı. 21 Ekim 1884 günü Rüstem Efendi, toplantı notlarını okuyacak herkesin hayran kalacağı diplomatik ve zarif üslubuyla Osmanlı’nın şerhini kayıtlara özetle şöyle geçirmişti:


"Sayın Başkan, herkesin faydasına olacak bu kadar önemli bir konu olan evrensel saat uygulaması ile ilgili değerli tartışmaları dinledim. Hükümetimin görüşlerini net olarak kaydetmek için bazı hususlara vurgu yapma ihtiyacı duyuyorum. Mevzuyu bilimsel cihetiyle tartışmayacağımı da hususan vurgulamak isterim.’’


Rüstem Efendi büyük ülkeler için evrensel saat uygulamasının gerekli küçük ülkeler için uluslararası ticaret hariç çok da gerekli olmadığını vurguladıktan sonra  şöyle devam etti; 


"Bizim ülkemizde biz iki zaman konsepti kullanırız. Biri, günün gece yarısından gece yarısına sürdüğü Frenk saati (heure à lafranque), diğeri ise günün günbatımından(mağrib) günbatımına sürdüğü Türk saati (heure à la turque). Öğle saati güneşe göre mevsime göre değişir. İstanbul’da saatler, bir günde en fazla 3 dakika olmak üzere mevsimine göre farklılıklar sergiler. Milli ve dini karakterimiz, bu saat anlayışımızı tamamen terk etmemize müsaade etmez. Ahalimizin büyük bölümü tarımla iştigal eder ve zamanlarını günbatımına göre ayarlamayı tercih eder. Kaldı ki Müslüman ibadetleri de günü günbatımına göre tanzim eder. Donanmamız her ne kadar Frenk saatine tabi olsa da ülke olarak dahili yaşantımızda kadim saat anlayışımızı terk etmemiz mümkün değildir. Bu minvalde reyimi, ‘uluslararası ilişkilerle sınırlı olmak kaydıyla’ evrensel saatin kabulünden yana kullanacağımı ilan ederim. Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.’’ 


Başlangıç meridyeni olarak Greenwich’in seçilmesinin bilimsel hiçbir sebebi yoktur. Bu seçim tamamen politik ve daha çok da ekonomik nedenlerle yapılmıştır. Zira, 1884 yılı itibarı ile dünya deniz ticaretinin % 72’si, dünyanın o anki süper gücü olan İngiltere’nin Kraliyet Gözlemevini saat olarak baz almaktadır. Birleşik Krallık heyetinde yer alan Fleming, Greenwich’ in dünya saatinin ayarlanacağı nokta olması için bastırınca başlangıçta delegelerden epey direniş görmüştü. Fransa ve Almanya delegeleri bu konunun konferans gündemine alınmasını bile istemiyorlardı. Rüstem Efendi de ‘Greenwich’ merkezli küresel saatin, İngiltere, ABD, Kanada, Rusya gibi endüstriyel ve emperyal güçlere yarayacağını, küçük ülkelerin kendi kültürel ritimlerini ve yaşamlarını düzenleme güçlerini eriteceği tezini birkaç kez kayda geçirmiştir.


Sonunda, Greenwich’in ‘başlangıç meridyeni’ olması, Osmanlı’nın istediği şekilde -bilimsel çalışmalarda kullanılmakla sınırlı olması kaydıyla- 1’e karşı 22 oyla kabul edildi. 25 ülkeden sadece San Domingo red oyu kullanmış, Fransa ve Brezilya çekimser kalmıştı.


Greenwich’in temel saat olmasının, günlük hayata adapte olması on yılları buldu. James Joyce’un o yıllarda yazdığı ‘’Ulysses’’ romanındaki Leopold Bloom’un sürekli saatle sorun yaşaması bundandır.


Greenwich, kısa zamanda ‘küresel sistemin’ sembollerinden birine dönüşünce, 20. yüzyılın başındaki anarşist hareketlerin de hedeflerinden biri oldu. Washington Konferansından 10 yıl sonra 1894 senesine Fransız anarşist Martial Bourdin, Greenwich Gözlemevine bombayla saldırıp kendini havaya uçurdu. Roman yazarı Joseph Conrad’ ın 1907 tarihli ‘The Secret Agent’ romanı bu bombalı saldırıdan ilham aldı. Romanda, bir gizli ajanın, İngiliz orta sınıfını aptal hayat-mesai düzenlerinden uyandırmak için Başlangıç Meridyenine bombalı saldırısı anlatılmaktadır.


Zaman içinde Washington Konferansında katılan 25 ülkeden 24’ü, konferansta her ne kadar ‘bilimsel çalışmalarla sınırlı olmak üzere’ kaydı olsa da GMT’yi evrensel saat düzeni olarak kendi ülkelerinde de kabul ettiler. Son ülke yani Türkiye ise Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra 1926 yılında, Greenwich’i saat düzeni olarak kabul edip, Greenwich’e göre 30’ncu derecede bulunan meridyeni de Türkiye’nin ulusal dahili saati olarak kabul etti. Gün batımını ‘gece 12’ yani günün son saati kabul eden kadim saat tarih oldu. Greenwich, dünyanın doğasına ait değil ya da bilimsel bir kabule dayanmıyor. İngiltere’nin sözünün geçtiği bir dünyanın ürünüdür.


ayrıntılar için:







Osmanlı biliminin öncülerinden olan Takîyüddîn (1521-1585) matematik, astronomi, fizik, optik, mekanik ve tıp konularında pek çok yapıt kaleme almış çok yönlü bir bilim insanıdır. Bilim tarihinde dikkat çeken diğer bir başarısı ise İstanbul Gözlemevi’ni kurmasıdır. 


Türk bilim tarihinin dönüm noktalarından biri olan bu girişim ne yazık ki basit siyasi çekişmelere alet edilerek kısa süre içerisinde başarısızlığa uğradı. Özellikle de gerektiğinde siyasilerin beceriksizliklerine dinsel gerekçeler hazırlamakta tereddüt etmeyen Şeyhülislâm Kadızâde’nin “gözlemevleri, bulundukları ülkeleri felakete sürükler” şeklinde fetva vermesi Türk bilim tarihinin gelişimi açısından tam bir şanssızlık olmuş, bugünkü Kandilli Gözlemevi’nden önce Osmanlı Devleti’nin tarihindeki tek gözlemevi olan İstanbul Gözlemevi 1583’te yıkılmıştır. Böylece yaklaşık bir yüzyıl öncesinden başlayarak gittikçe yükselen entelektüel kültür hareketi hız kesmeye başlamış, Osmanlı topraklarındaki bilim ve felsefe rüzgârı dinmiştir.


Prof.Hüseyin Gazi Topdemir, PDF
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi 





"Chief Astronomer Taqi al-Din was born in 1526 to a family of Turkish descent in Damascus. " 


Died in İstanbul-1585
source:Hoffmann, Dieter; İhsanoğlu, Ekmeleddin; Djebbar, Ahmed; Günergun, Feza. Science, technology, and industry in the Ottoman world in Volume 6 of Proceedings of the XXth International Congress of History of Science s. 19. Publisher Brepols, 2000. ISBN 2-503-51095-7








Taqī al‐Dīn was the founder and the director of the Istanbul Observatory and worked in the fields of mathematics, astronomy, optics, and mechanics. He made various astronomical instruments and was the first astronomer to use an automatic–mechanical clock for his astronomical observations. He advanced the arithmetic of decimal fractions and used them in the calculation of astronomical tables.

Taqī al‐Dīn Abū Bakr Muḥammad ibn Zayn al‐Dīn Maʿrūf al‐Dimashqī al‐Ḥanafī
İhsan Fazlıoğlu - PDF





 " Bu tip olaylar bir ulusun medeniyet ölçüsüdür."

Türk Tarihi konuşulmadan Dünya tarihi anlaşılmaz.
Dünya tarihinden Türk çıkarılırsa da Tarih kalmaz !

SB.





24 Haziran 2014 Salı

TAJ MAHAL and ARCHITECT SINAN or MİMAR SİNAN




The students of Mimar Sinan, Mehmet İsa Efendi and Mehmet İsmail Efendi , built the Taj Mahal between 1632-1652,
in order of (Şah Cihan/Babür İmparatorluğu) - Shah Jahan/Mughal emperor, a Turkish Şah and second Turkish Imperium after
Delhi Turkish Sultanat in India.


UNESCO World Heritage sinds 1983.


MIMAR SINAN (1490 -1588) - ARCHITECT SINAN
Koca Mimar Sinan - Architect Sinan, Mimar Sinan, (pronounced as me-maːɾ see-nan) was the Chief Royal Architect of Ottoman Turkish Empire and civil engineer for Sultan Suleiman the Magnificent, Sultan Selim II, and Sultan Murad III... 

He was responsible for the construction of more than three hundred and seventy four major structures and other more modest projects, such as his Islamic Primary Schools (Sibyan Mektebleri) in Ottoman Turkish Empire. 

His apprentices would later design the Sultan Ahmed Mosque (also known as the Blıe Mosque) in Istanbul, Stari Most in Mostar in Bosnia and to help design the Taj Mahal in the Mughal Empire in India...

Sinan was not a Greek, but a Christian Turk... Sadly they use always another nationality for non muslim citizens. The Turks did accept all the religions in time...like the Khazar Turks- Jewish , the Kipchak Turks- Christians and the Turks who accept the Budisme.



docu.in English.  Mimar Sinan


TÜRK KÜLTÜRÜNÜN HİNDİSTAN UYGARLIĞINA ETKİSİ



A Comparative Grammar of the Dravidian 
Or South-Indian Family 
of Languages by Robert Caldwell

....My own theory is that the Dravidian languages occupy a position of their own between the languages of the Indo-European family and those of the Turanian or Scythian group- not quite a midway position, but one considerably nearer the latter than the former....page vii

.... In some particulars- as-might be expected from the contact into which the Sanskrit-speaking race was brought with the aborginal races of India-Sanskrit appears to differ less widely than the other Indo-European tongues from the languages of the Scythian group. 

One of these particulars- the appearance in Sanskrit of consanants of the cerebral series- will be discussed fruther on in connection with the Dravidian system of sounds. Mr.Edkins in his "China's Place in Philology" has opened up a new line of inquiry in regard to the existence of Turanian influences in the grammatical structure of Sanskrit. He regards the inflexion of nouns by means of case endings alone without prepositions in addition, as the adoption by Sanskrit of a Turanian rule.

He thinks alsı the position of the words in a Sanskrit prose sentence is Turanian rather than Aryan.

It is an invariable law of the distinctively Turanian tongues that related sentences precede those to which they are related. It is another invariable law that the finite verb is placed at the end of the sentence. In both these particulars Mr.Edkins thinks that Sanskrit has yielded to Turanian influences.

This certainly seems to be the case with regard to the vernaculars which have been developed out of the old colloquial Sanskrit; but in so far as the Sanskrit of literature is concerned, the Turanian rule is far from being universally followed. Mr.Edkins himself gives an illustration from a Sanskrit prose story (p315) which shows that a relative clause sometimes succeeds, instead of preceding, the indicative clause , and that the position of the finite verb is not always at the end of the sentence. Perhaps all that can be said with certainty is that in Sanskrit prose and in prosaic verse related sentences generally precede, and the finite verb generally comes last. Up to this point, therefore, it may perhaps fairly be held tahat Turanian influences have made themselves felt even in Sanskrit.

We are safer, however , in dealing with facts than with causes; for on this theory it might be necessary to hold that LATIN syntax is more TURANIAN than GREEK, and GERMAN more TURANIAN than ENGLISH.... page: 56

...I described the conclusion I arrived at as similar to Rask's, not the same, because I did not think it safe to place the Dravidian idioms unconditionally in the Scythian group, but preffered considering them more closely allied to the Scythian than to the Indo-European. 

In using the word "Scythian", I use it in the wide, general sense in which it was used by Rask, who first employed in to designate that group of tongues which comprises the Finnish, the Turkish, the Mongolian, and the Tungusian families. 

All these languages are formed on one and the same grammatical system and in accordance with the same general laws. They all express grammatical relation by the simple agglutination of auxiliary words or practicles ; whilst in the Semitic languages grammatical relation is expressed by variations in the internal vowels of the roots, and in the Chinese and other isolative, monosyllabic languages, by the position of words in the sentence alone.

The Indo-European languages appear to have been equally with the Scythian agglutinative in origin; but they have come to require to be formed into a class by themselves, through their allowing their agglutinated acuwiliary words to sink into the position of mere signs of inflexion.

The Scythian languages have been termed by some the Tatar family of tongues, by others the Finnish, the Altaic, the Mongolian, or the Turanian; but as these terms have often been appropriated to designate one or two families, to the exculision of the rest, they seem too narrow to be safely employed as common desgnations of the entire group.

The term Scythian having already been used by the classical writers in a vague, undefined sense, to denote generally the barbarous tribes of unknown origin that inhabited the northern parts of Asia and Europe, it seemed to me to be the most appropriate and convenient word which was available.

Professor Raski who was the first to suggest that the Dravidian languages were probably Scythian, did little more than suggest this relationship. The evidence of it was left both by him and by the majority of succeeding writers in a very defective state. General statements of the Scythian relationship of the Drabidian languages, with a few grammitaical illustrations, occupy a place in Prichard's "Researches" and have been repeated in several more recent works.

Prichard himself wished to see the problem, not merely stated, but solved; but I believe it can never be definitely solved without previously ascertaining by a careful, intercomparison of dialects, what were the most ancient grammatical forms and the most essential characterstics of the Dravidian languages and of the various families of languages included in the Scythian group respectively.

It was not till after I had commenced to carry the first edition of this work through the press that I became acquainted with Prof.Max Müller's treatise : éOn the present state of our knowledge of the Turanian Languaes" included in Bunsen's "Outlines of the Philosophy of Universal History". Notwithstanding the great excellence of that treatise, I did not find my own work forestalled by the Proffesor's. His was a general survey of the whole field....page 65

...An excellent beginning has been made in Boller's treatises: "Die Finnischen Sprachen" and "Die Conjugatşon in den Finnischen Sprachen" , Schott's treatise: "Über das Finnish-Tatarische Sprachengeschlecht" and Castren's "De Affixis Personalibus Linguarum Altaicarum" ; in addition to which we have now Professor Hunfalvy's paper "On the Study of the Turanian Languages" in which he carefully compares the Hungarian, Vogul, Ostiak and Finnish and proves that the vocabularies of those four languages are of a common origin, and that their grammars are closely related....page 66

...It is also to be remembered that the Turkish, Finnish, Hungarian and Japanese languages though in many particulars distinctively Turanian, have become still more inflexional than the Dravidian....page 68

Professor Oppert holds that the people by whom this language was spoken were Medians, but agrees with Mr.Norris in considering the language Scythian- that is Turanian....page 69



A Comparative Grammar of the Dravidian 
Or South-Indian Family of Languages , 
by Robert Caldwell 




SCYTHIANS AND SAKA'S ARE THE TURKS

......


Türk Devleti’nde Akıl: Kutadgu Bilig ve Babürnâme




"Has Hâcib’in naklettiği üzere insanın hayatta öğrenerek elde edemeyeceği tek şey olan akıl, insanın hamurunda olan şeydi. Çünkü Allah, onu insanın hamuruna katmıştı. Dolayısıyla Babür Şah’ın hamurunda da akıl, ziyadesiyle yer almaktaydı."

"Babür Şah, Şiban Han’a karşı dayısına şu tespitte bulunmuştur.“Bunun zararı Türk’e ve Moğul’a eşit orandadır. Henüz halkın üzerinde tamamen zorbalık kurmadan ve çok büyümeden onun icabına bakmak gerekir.”

“Elinden gelirse ateşi bugün söndür, 
Çünkü ateş büyürse dünyayı yakar, 
Bir ok ile düşmanı mıhlamak mümkünken, 
Onu yayını germeye bırakma.”

“Bu dünyada amaç, insanın yaptığı işlerinin kalmasıysa, aklı olan bir adam, kendisinden sonra kötü diyecekleri hareketi niçin yapsın; şuuru olan bir adam, yaptıktan sonra iyi diyecekleri bir işe niçin özen göstermesin.”


“Bu kadar fesat ve bozgunluk yapan ve bize taalluku olan bu kadar mü’min ve Müslümanı tutup soyan bunlardı. Kendi beylerine ne vefa ettiler ki, bize sadakat göstersinler. Bunları tevkif ettirerek, mallarını zapt ettirirsek, ne olur. Bunların bizim gözümüzün önünde, bizim atımıza binip, bizim giyeceğimizi giyip ve bizim ekmeğimizi yiyip durmalarına kim tahammül edebilir. 

Eğer kendilerine merhamet edip, onları tevkif etmeden ve mallarını zapt ettirmeden, yalnız kazaklıklarda ve mihnetlerde bizimle beraber bulunanların mallarını geri almalarına müsaade edilirse, bu kadarla kurtulabildiklerine şükretmeleri lazımdır. Filvaki bu makul görüldü ve bunların kendilerine ait eşyalarını almaları emredildi. 

Gerçi bu karar makul ve doğru idiyse de, biraz acele verilmişti. Cihangir Mirza gibi bir düşman yakınımızda bulunduğu bir sırada, bunları bu şekilde ürkütmenin hiçbir manası yoktu. Memleketler alma ve idarede gerçi bazı işler zahirde makul ve doğru görünür; fakat karar üzerine yüz bin mülahaza lazımdır. İyice düşünmeden verdiğimiz bu karardan ne kadar karışıklık ve fitneler çıktı. Nihayet Endican’dan ikinci defa çıkmamıza, bu, düşünmeden verdiğimiz karar sebep oldu.”

"İşte tarihî metne yansıyan bu vakıa, kaydedilenine bakan yönüyle makul ve doğru idiyse de kaydedenine ve bizzat şahit olanına bakan yönüyle oldukça yanlıştı. Kaldı ki Babür Şah da bu durumu teferruatıyla izah ederek zihin dünyasında bıraktığı akis üzerinde durmaktadır. 

Babür Şah, maiyetinden herhangi bir beyin gösterdiği merhametin niteliğini tahlil edecek kadar bilgi endeksli idarî akla sahip bir hükümdar olmuştur. İbretlik olsun diye tatbik edeceği cezalandırmayı yersiz bir şekilde merhamet göstererek ortadan kaldıran Kasım Bey’in tutumuna karşı Babür Şah, “çorak toprak sümbül yetiştirmez; işini ve tohumunu bu toprakta ziyan etme. Fena insanlara iyilik etmek, iyilik edenlere karşı fenalık etmek gibidir” diyecektir. Bu itibarla akıl dünyasındaki farkındalığı da ortaya koymaktadır. Bu ifadeler onun sindirdiği bilginin ve tecrübenin de bir tezahürüdür. 


Türk Devleti’nde Akıl: Kutadgu Bilig ve Babürnâme 
Turkish State Mind: Kutadgu Bilig and Baburnamah 
Bilal KOÇ
Arş. Gör., Gazi Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü





Bazılarında olmayan şey !
Ve evet, icabına bakmak gerekir!
Saygılar 
SB.




ilgili

“BULUNMAZ HİNT KUMAŞI” VE 
İNGİLİZ EMPERYALİZMİNİN VAHŞETİ

“Bulunmaz Hint Kumaşı” deyimi dilimizde paha biçilmez değerde olup bulunması çok güç olan varlıkları anlatmakta kullanılır, “Kendini bulunmaz hint kumaşı sanıyor” demek, kendisini Hint kumaşı kertesinde değerli görüyor demektir. Bunca değerli Hint kumaşının “bulunmaz” olması 1700’lerde gerçekleşmiştir.

Friedrich Engels, “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabının ‘İngilizce Baskıya Önsöz’ bölümünde; “Hindistan’daki milyonlarca elle çalışan dokuma tezgahı ; İngiltere’de Lancahire’da enerjiyle çalışan dokuma tezgahları tarafından sonunda çökertildi,”der.

Engels’e göre İngiliz kumaşı makineyle üretildiği için ucuzdur, Hindistan kumaşı ise elle üretildiği için pahalıdır; eh, herkes ucuz olan İngiliz fabrika kumaşını almaya yönelince, pahalı olan Hindistan el dokuması kumaşlar müşteri bulamamış ve böylece Hint kumaşı üretimi de yok olmuştur.

Gelgelelim Engels’in bu saptamaları gerçeğe uymamaktaır. Hindistan’da dokumacılık, hiç de öyle Engels’in anlattığı gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu nedeniyle kendiliğinden batmamıştır. Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler, orada bulunan yerli el dokumacılığını yok etmedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına Pazar açamayacaklarını anlayınca, Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek üzere Hindistanlı dokumacıların başparmaklarını keserek onları Hint kumaşı üretemez duruma düşürmüş ve böylelikle hem dünya pazarlarında Hindistan kumaşını yok edip, İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş, hem de Hindistan’ı İngiliz kumaşlarının tüketicisi, müşterisi durumuna düşürmüştür.

Hint dokumacılığını yok eden, Engels’in dediği gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu değil, İngiliz emperyalizminin vahşetidir.

Cengiz Özakıncı ...



_________



Türk Dili Ve Kültürü Açısından Baburname’de Avcılık





Bu makalede, Türk edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan Baburname’de (Vekayî) bahsi geçen avcılıkla ilgili unsurlar ve bu unsurların Türk kültürü açısından önemi belirtilerek Babur’un hâtıratına kaydettiği avcılığa dair her bilgi, orijinal metin parçalarının transkripsiyonları da verilmek suretiyle gösterilmiş; ayrıca Babur’un eserinde kullandığı avcılık terminolojisi ile eserde detaylı bir şekilde tasvir edilen avlar ve av usûlleri hakkında açıklamalar yapılarak Baburname’nin Türk kültür tarihinin aydınlatılması yolunda ne kadar araştırılmaya muhtaç bir kültür hazinesi olduğu vurgulanmıştır.



TÜRK DİLİ VE KÜLTÜRÜ AÇISINDAN BABURNAME’DE AVCILIK 
The Hunting in Baburnama From the Point of Turkish Language and Culture 
Mehmet Turgut BERBERCAN , 2010


____________





HİNDİSTAN'DA TÜRK DEVLETİ 'BABÜRLÜLER'





Hint kıtasında tarihin en büyük devletlerinden bi­ri­ni kuran Babürlüler, bu topraklara devlet yönetiminden ordu sistemine, edebiyattan kültüre, sanattan mimariye kadar eşsiz eserler bıraktı. Ne yazık ki, Babürlülerden sonra bu coğrafyayı işgal eden İngilizler, yazdıkları tarih kitaplarında bu büyük Türk devletine Moğol İmparatorluğu ismini koydu ve bu isim dünyada kabul gördü. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda yer alan güneşin etrafındaki 16 yıldızdan birisi de Babür Devleti’ni temsil etmektedir.

Osmanlı Devleti tarihinin en parlak döneminde, Türk Ordularının batıda ve doğuda büyük fetihler yaptığı zamanlarda Hint diyarında yeni bir Türk devleti doğuyordu. Orta Asya’yı baştan sona hâkimiyeti altına alan Timur Oğulları Devleti parçalanmış, torunları ayrı ayrı devlet kurmuşlardı. Emir Timur’un torunlarından olan Türk Barlas Kabilesi’nden Ömer Şeyh Mirza, Fergana’da bağımsızlığını ilân etmişti. 

Ömer Şeyh’in oğlu Muhammed Babür, Fergana’nın Andican kasabasında 1483 yılında doğdu. Küçük yaşta babasının ölümünden sonra amcası ve dayısı ile yaptığı taht mücadelesini kaybetti ve emri altındaki beylerle birlikte 1504′te Kabil’e girerek devletin başkentini buraya taşıdı. Türkistan’da devam eden taht kavgaları sebebiyle Muhammed Babür yönünü doğuya, Hindistan’a çevirmişti. 

Türkler, tarih boyunca bu coğrafya ile her zaman münasebet içinde olmuşlardı. İslâm öncesi Saka ve Hun Türkleri; İslâm’ın kabulünden sonra ise Gazneliler ve Timuroğulları Hint kıtasını ele geçirmişlerdi. Son olarak Babür, Hindistan’ın kapısında karargâhını kurmuş bulunuyordu. Kabil’de kaldığı yıllarda Hindistan’ın zenginliği ve esrarı ilgisini çekmişti. Zaten bu özellikleriyle Hindistan’a çağlar boyunca akınlar olmuş, birçok kavim alt kıtada medeniyetler kurmuştu.

16. yüzyıl başlarında Hindistan kargaşa içinde bir ülkeydi. Babür bu kargaşayı fırsat bilerek güneye yöneldi. Hint kıtasını fethetmek için İndusu Irmağı’nı geçti. Hindistan’ın hâkimi Delhi Sultanı İbrahim Ludi 100 bin asker ve bin filden oluşan büyük ordusuyla Babür’ün üzerine yürüdü. Kanunî Sultan Süleyman, Hint diyarını fethetmeyi kafasına koymuş olan Babür’e Mustafa Rumî adında topçu subayı göndermişti. 13 bin kişilik süvari ve topçu birliği ile Mohaç Zaferi’nden birkaç ay önce Paniput Meydan Muharebesi’nde Hinduları yenerek Delhi’ye giren Babür, 1526′da Hint-Türk İmparatorluğu’nu kurdu. 

Bu zafer, çağın meşhur tarihçisi Şeyh Zeyn Hafi tarafından kaleme alındı. Zafernâme isimli bu eser, İslâm memleketlerinin hükümdarlarına gönderildi. Babür çarpışmalar içinde pişmiş, cesur, iradeli, ince zekâlı, edip ve şair bir komutandı. Babür Şah’ın Çağatayca seyahat ve hatıralarını anlattığı “Babürname” isimli kitabı, Türkçenin önde gelen şaheserleri arasındadır. Bu büyük devlet adamı, ölümünden sonra “Hazret-i Firdevs-Mekani” ve “Hazret- i Giti-Sitani” (Cihan Fatihi) diye anılmıştır. 

Onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu Hümayun, saltanatının ilk yıllarında tahtına göz dikenlerle ve babasının yendiği düşmanlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Hümayun Şah, İran Şahı Tahmasb’la işbirliği yaptı; ama Şiiliğe itibar etmedi ve Safevîleri kendi devletinin geleceğini tehdit eden bir tehlike olarak gördü. Onun için Osmanlı Padişahı Kanunî Sultan Süleyman’a “Padişah Baba” diye hitap eden mektupta doğunun kendisine bırakılması hâlinde Safevî tehlikesini birlikte yok edebileceklerini bildirdi. 

Babürlülerde Ekber Şah, Hindistan’ı tek bir merkezî idare altında toplamayı başaran ilk hükümdar olmuştur. Ekber Şah zamanında Babürlüler Hindistan’da en ihtişamlı dönemini yaşadı. Avrupalılar doğudaki bu devlete Büyük Moğol İmparatorluğu adını verdiler. Ekber Şah’ın en büyük hatası, çeşitli dinlerin kendince iyi ve doğru taraflarını alarak yeni bir din tesis etme düşüncesine girişmiş olmasıdır. 

Büyük İslâm müceddidi İmam-ı Rabbani, o yıllarda Hindistan’ın Serhend şehrinde yaşıyordu. İmam-ı Rabbani bu yanlış anlayışa karşı büyük fikir mücadelesi vermiş ve nihayet Ekber Şah’tan sonra tahtın varislerinden olan Şah Cihan ve Alemgir Şah’a fikirlerini kabul ettirmiştir. İmam-ı Rabbani’nin bu irşad ve ihyâ hareketiyle Hindistan’da İslâm yeniden aslî şekline uygun olarak yaşandı ve yayıldı. 

Ekber Şah’tan sonra tahta Selim Cihangir geçti. Yeni hükümdarın âdil olmasına rağmen zevk ve eğlenceye düşkünlük gibi zaafları vardı. İngilizler Cihangir Şah döneminde Hint kıtasına gelmeye başladılar. Liman ve tüccarların güvenliğini sağlamak gayesiyle bu coğrafyaya İngiliz askerleri ayakbastı. İngilizlerin ele geçirdiği limanlar, zamanla bütün ülkenin işgalini sağlayacak ilk adım oldu. Cihangir, tahttan indirileceği bir sırada öldü ve oğlu Hürrem Şah, “Şah Cihan” adı ile tahta çıktı. Babürlüler bu dönemde alt kıtada ulaşabilecekleri tabiî sınırlara ulaştı ve duraklama dönemine girdi. 

Şah Cihan, Hint kıtasına dünya medeniyet mirası kabul edilen çok sayıda şaheser kazandırdı. Babürlüler tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar Hindistan’ı imar etti ve zenginleştirdi. Şah Cihan, eşi Mümtaz Mahal için dünyanın en güzel kabul edilen türbelerinden birini yaptırdı. Taç Mahal’in yapımı için Osmanlılardan mimar istendi ve Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi, ekibiyle birlikte Hindistan’a gelerek 21 yılda bu şaheseri tamamladı. Ağra’da Türk mimarlar tarafından inşa edilen Taç Mahal kadar, dünyada meşhur çok az mimarî eser vardır. Osmanlı Devleti’yle ilk düzenli diplomatik münasebetler Şah Cihan tarafından başlatılmıştır.

Şah Cihan’dan sonra Babürlülerin son büyük hükümdarı kabul edilen Evrengzib, Alemgir Şah unvanıyla tahta geçti. Evrengzib iyi bir Müslüman, cesur bir komutan, ideal bir idareci ve devlet adamıydı. Alemgir Şah, Türk ve İslâm dünyasıyla iyi münasebetler kurdu, ülkede düzeni ve huzuru yeniden temin etti. Fakat maalesef devrinde Hindistan ticaretinin, İngiliz ve Hollandalıların eline geçmesine engel olamadı. 

Alemgir Şah 1707 yılında öldüğünde Türk devletlerinde kötü bir gelenek hâlini alan taht kavgaları yeniden başladı. Afgan ve İranlıların saldırılarıyla Babürlü hâkimiyeti zayıfladı ve ülkenin sınırları daraldı. Bu dönemde İngilizlerin askerî varlıkları günden güne güçlendi. Nihayet Alem Şah, ülkede gittikçe yayılan ve güç kazanan İngilizlerle savaşmak zorunda kaldı. 1764 yılında yapılan Balkar Savaşı’nda Babürlü ordusu yenilgiye uğradı. 

İngilizler ile yapılan Allahabad Anlaşması neticesinde alt kıtanın idaresi İngilizlerin eline geçti. Bundan sonra gelen Babürlü hükümdarları da ne yazık ki, İngilizlerin memuru olmaktan ileriye gidemedi. 1857′de çıkan Büyük Sipahi İsyanı’nı bastıran İngilizler, 1858′de bütün Hindistan’ı İngiliz İmparatorluğu topraklarına kattı. 1877′de ise İngiliz Kraliçesi Victoria, resmen Hindistan İmparatoriçesi ilân edildi. 

Türkler, Hindistan’da dünyanın en büyük ve güçlü medeniyetlerinden birini kurdu. Babürlülerde kültür, sanat, edebiyat ve mimarlık çok gelişmişti. Bu dönemde büyük şair, edip, tarihçi ve mimarlar yetişti. Hindistan’ın her tarafı imar ve iskân edildi. Saraylar, camiler, köprüler ve birçok hayır müessesesi inşa edildi. Hint kıtasının her tarafına yollar yapıldı. Benares, Ağra, Delhi ve Lahor gibi şehirler, dünyanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. 

Sünnî inanca sıkı sıkıya bağlı olan Babürlüler, yüzlerce din ve kavmin yaşadığı Hindistan’da din ve vicdan hürriyetine büyük saygı gösterdi. Bu topraklarda yaşayan halklara dinler ve dinî gruplar arasında ahengi, işbirliğini ve huzur içinde bir arada yaşama kültürünü, benimsettiler. Dinî hayatın çok canlı olduğu bu coğrafyada Müslümanlık yerliler arasında daha da yaygınlaştı. Orta Asya’dan gelen tasavvuf hareketleri Hindistan’ı da tesiri altına almış ve burada Nakşibendî, Kadirî, Sühreverdî, Şettarî tarikatları yaygın hâle gelmişti. 

Babürlü hükümdarları büyük bir nüfusun yaşadığı çok milletli bu ülkede, Türk nüfusu çoğaltma politikasını benimsemediler. Üç asır boyunca azınlıkta kalan Türkler, ordunun ve devlet işlerinin dışında görev almadı. Saray ve kalelerin dışına çıkıp yerli halkla kaynaşmak yerine kapalı bir hayat yaşadılar. Bunun neticesi olarak, Türk kültürü ve Türk dili Babürlü’den sonra yavaş yavaş terk edilmiş ve yerini Farsça, daha sonra da Urduca almıştır. 1526′da Muhammed Babür’ün kurduğu büyük Türk-Hint İmparatorluğu, 332 yıl yaşadı ve 1858′de tarih sahnesinden çekildi. Babürlü İmparatorluğu’nun sınırları içinde bugün Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan devletleri bulunmaktadır. 



"Bunları yazmaktaki amacım şikâyet değil, gerçekleri söylemektir; bu söylenenlerdeki amaç kendimi tarif değil, gerçekleşmiş olanları beyan etmektir. Burada böylece her sözün doğrusunu ve her işin olduğu gibi yazılması gerekli sayıldığı için şüphesiz ki, baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne duyulup görülmüşse onları söyledim, akraba ve yabancıdan da ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün, işitenler de kınamasın."




F E R G A NA

"Se-şenbe küni ramazân ayının bişide târih sikkiz yüz toqsan toqquzda Fergâna vilâyetide on ikki yaşta pâdşâh boldum.
Fergâna vilâyeti bişinçi iqlîmdindür. Ma'murenin kenâreside vâqi' boluptur. Şarqî Kaşgar, garbı Se-merqand, cenubî Bedehşânnın serhadi taglar, şimalide eğer çi burun şehrler bar ikendür, misli: Almalıq ve Al-matu ve Yanı kim kütüblerde Tarâzkent bitirler, Mogul ve Özbek cihetdin bu târihde buzuluptur, asla ma'mûre qalmapdur. Muhtasar vilâyettür, aşlıq ve mîvesi ferâvân. Girdâgirdi tag vâqi' boluptur. Garbî ta-rafıda kim Semerqand ve Hocend bolgay, tag yoqtur. 
Uşbu cânibtin özge hîç cânibtin qış yağıra kele almaş."

"Salı günü, beş ramazan 899 (10 haziran 1494) da, Fergana vilâyetinde, on iki yaşında padişah oldum. 
F e r g a n a vilâyeti beşinci iklimdendir ve mâmurenin kenarındadır. Şarkı — Kâşgar, garbı — Semer-' kand ve cenubu — Bedahşan'ın hududu olan dağlardır. Evvelce şimalinde, Almalık, Almatu ve Yangı — kitaplarda Otrar yazarlar— gibi, şehirler varmış; fakat bugün moğul ve Özbekler tarafından tahrip edilmiş ve hiç bir mâmure kalmamıştır. Küçük bir vilâyettir. Hububat ve meyvası boldur. Etrafı dağlıktır, yalnız Semerkand ve Hocend'in bulunduğu garp tarafında dağ yoktur. 
Kışın, bu cihetten başka, hiç bir yerden düşman gelemez.... "


"Babür, 'babr' kökünden türemiş bir kelime olup,  'arslan' manasındadır."
Prof. Dr. Mustafa Canpolat 




"Babür ve evlatları, son Timurlulardır. Onların Şeybarıller karşısında tutunamıyarak, Türkistan'ı terkedip, şanslarını Hindistan'da denemeleri, Türk tarihinde ender rastlanan bir olay değildir. Ama oniki bin kişilik orduyla yaklaşık yüzbin kişilik bir orduyu yenip, 300 yıl ayakta kalan büyük bir imparatorluk kurma"ıarı, çeşitli Türk kabilelerinin değişik ülkelerde devlet kurma denemesinden çok farklıdır. Eyrıca Oğuzların Türkiye'de kurdukları devletten sonra, Türkistan sınırları ötesinde kurulan en uzun ömürlü imparatorluktur. Gerek Batı literatüründe ve gerekse Türkiye'de Batıyı taklit eden bazı kişilerin yanlışlıkla "Moğol" veya "Büyük Moğollar" dedikleri Babürlüler'in doğru adı, "Büyük Mugallar"dır. Yine işin uzmanı olmayan bazı kişiler Moğol, Moğul ve Mugal'ı birbirine karıştırmaktadırlar. Moğollar'ın kim oldukları bilinmektedir. Moğul veya Moğıllar, Türkistan'da Şeybanllerden koparak Kazak halkının şekillenme arefesinde Yedisu ve civarında yaşayan Türkler'dir. Mugallar ise, Hindistan'a geçerek orada bir Türk devleti kuran Timurlulardır. ...

Babür, Türk hükümdarlar arasında divanı olan tek şair sultan değildir. Ama hatıralarını kaleme alan tek Türk hükümdardır. Onun bir diğer ve daha önemli özelliği ise, kitapta da okuyacağınız gibi, Türk halkının kendine özgü bir alfabesi olması gerektiğini düşünen, bu amaçla Sığnak runik alfabesini modernize ederek yeni bir alfabe geliştiren tek Türk hükümdan olmasıdır. Onun dışında tarih boyunca, bu milletin de kendine ait bir alfabesi olması gerektiği görüşünü savunan bir padişah çıkmamıştır."

D. Ahsen Batur
Son Timurlu-Pirim Kadirov (2004) kitabının önsözünden





EK:
Peki, Hindistan nasıl binlerce kilometre öteden gelen Batılıların sömürgesi olmuştu?

"Dört yüz yıl önceydi! Portekizlilerin güçlü bir donanması vardı. Hindistan kıyılarına ilk onlar ayak basmıştı. Sonra İngiliz ve Fransız tüccarları gelmiş, onları Hıristiyan misyonerler takip etmişti. Türklerle sıkı bağları olan Hint hükümdarları, yabancı varlığının tehlikesini görüp Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım talep etmişti. 1538'de Mısır valisi 76 gemiyi Hindistan'a göndermişti. Bu sefer Hint halkının hafızasından silinmeyecekti. 
Ama işte o kadar... Osmanlı çok geçmeden kendi derdine düşecekti!"
Banu Avar - Avrasyalı Olmak (syf 327)












BABÜRNAME


BABURNAMAH AND THE TURKS IN INDIA

One of the world's great autobiographical memoirs, the Baburnamah is the story of Zahir al-Din Muhammad Babur
 (866 AH/AD 1483-937 AH/AD 1530), 
who conquered northern India and established the Mughal Empire (or Timurid-Mughal empire). 

Born in Fergana (Central Asia), Babur was a patrilineal Timurid and matrilineal Chingizid. Babur wrote his memoir in 
Chaghatay Turkish, which he referred to as Turkic, 
and it was later translated into Persian
 and repeatedly copied and illustrated 
under his Mughal successors. 

The present copy in Persian, written in Nasta'liq script, is a fragment of a dispersed manuscript that was executed in the late 10th century AH/AD 16th. The ordering of the folios as found here does not follow the narrative of the text. 

The Walters' fragment contains 30 mostly full-page paintings that are representative of the Mughal court style under the Mughal Emperor Akbar (reigned 963 AH/AD 1556-1014 AH/AD 1605). 

Another major fragment of this work containing 57 folios is in the State Museum of Eastern Cultures, Moscow. The dark green leather binding, which is not original to the manuscript, dates to the late 13th century AH/AD 19th or early 14th century AH/AD 20th.



SAY THE MAGIC WORD.....TURKISH EMPIRE


Babür İmparatorluğu - Mughal Emperor, 
second Turkish Imperium 
after Delhi Turkish Sultanat in India.