7 Temmuz 2015 Salı

CELSUS KÜTÜPHANESİ - EFES



106-107 yıllarında Asia eyaletinin prokönsülü (bölge valisi) olan Tiberius Julius Celsus Polemaeanus (Proconsul Tiberius Iulius Celsius)  adına inşa edilmiştir. İnşa yazıtında, Celsus’un oğlu ve 110 yılının könsülü olan C. Julius Aquila’nın kütüphaneyi babası için (117 yılından önce) bir “Heroon-Mezar Anıtı” olarak inşa ettiği yazılıdır.

Büyük bir olasılıkla oğul Aquila, öncelikle babasının vasiyetini yerine getirmek amacıyla kütüphane yerine heroon (mezar anıtı) yaptırmak istediyse de kent merkezinde bir mezar anıtı yapımı için izin alamadığı için kütüphane yaptırmak zorunda kalmıştır. Önce yapının merkezine babasının lahti (mezarını) yerleştirilmiş sonra inşaat devam etmiştir. Yapının en ilgi çeken kısmı restore edilmiş olan iki katlı ve çok süslü cephesidir.

Kütüphanenin en önemli özelliklerinden biri mimarların inşaat sırasında aldatıcı bir perspektif yaratarak cepheyi olduğundan daha geniş gösterme becerisidir. Ön cephenin iki katlı görünümüne karşın yapının içi üç katlıydı. Ortada ana ekseni oluşturan yarım yuvarlak nişin hakim olduğu salon dikdörtgen bir plana sahiptir . Kitaplar (rulolar halindeki 12 bin el yazmaları) üst iki kattaki dolap nişlerinde saklanıyordu. Bu nişlere önündeki ahşap balkonlardan ulaşılabilirdi. Salonun duvarları ve tabanı çeşitli renklerdeki mermer levhalarla kaplıydı.

Celsus kütüphanesinin cephesinde kullanılan mermer bloklar büyük olasılıkla Efes çevresindeki mermer ocaklarından getirilmiştir. Ocaktan çıkarılıp ham blok veya yarı işlenmiş olarak yapı alanına ulaşan taşların yapı elemanına dönüştürülüp yerine yerleştirilmesi için son bir aşamadan geçmesi ve yanına konulacak diğer elemanlarla birleşecek yüzeylerin düzeltme ve perdahlama gibi işlemlerinin yapılması gerekir. Bundan sonra yerine yerleştirilen mermer bloklarda geri kalan yüzeyler murç ve tarakla düzeltilip profiller ince bezemeler için hazır hale getiriliyordu.

Bundan sonra blokların (mimari elemanların) görünecek yani açıkta kalacak yüzlerinin son işlemlerinin yapılması aşaması, yapının bitiş aşamasıdır. Bazı yapılarda bu işlem yarım kaldığı için aşamaları izlemek kolaylaşmıştır. Bitmiş bir yüzey pürüzsüz bir görüntü verirken bitirilmemiş bir yüzeyin çeşitli işlemlerden geçeceği bellidir. Yüzeylere uygulanacak bezemeler daha önceden taşın yüzeyine çizilip taslak oluşturulur. Bundan sonra bezemeleri yapacak ustaların iskeleler üzerinde çalışması başlar. Bu çalışma tamamen mali kaynaklarla ilişkilidir. Ustaların ücretleri düzenli verildiği takdirde çalışma en ince detayına kadar tamamlanır ve yapı teslim edilir.

Celcus kütüphanesinde bu işlerin iyi gittiği ve yapının eksiksiz tamamlandığı gözlenmektedir. Çünkü Celsus, ölümünden önce 25.000 denarius miras bırakmış ve bununla kütüphane yapılmasını ve kalan para ile kitap alınmasını vasiyet etmiştir.

Kütüphane, kent merkezinde bina cephelerden oluşan büyük meydan düşüncesinin bir parçasıdır. Ticaret Agorası’nın güney kapısına güneybatı taraftan birleşen kütüphane binası 262 yılının korkunç depreminde yanıp yıkılmış ve daha sonra hiçbir şekilde kullanılmamıştır. Bir süre daha sağlam kalabilen cephe, Geç Antik dönemde (4.yüzyıl) önüne yapılan büyük çeşmenin arka duvarı haline getirilmiştir. Burası da Orta Çağ’da tamamen yıkılmış ve 1905/6 yıllarındaki kazılarda öylece bulunmuştur. Kazılar sonunda yüzde 70 oranında bulunan cepheye ait mimari blokları 1970-1978 yıllarında Mimar Prof. Dr. F. Hueber ve Prof. Dr. V. M. Strocka yönetiminde gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sonunda tümüyle ayağa kaldırılmıştır.

Yrd. Doç. Dr. Mustafa BÜYÜKKOLANCI , 2010
Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi


Celsus’un erdemlerini sembolize eden heykellerin orjinalleri Viyana Efes Müzesi’ndedir.

Sophia; Bilgelik ve akıl

Arete; Erdem ve karakter 

Ennoia; Kader ve muhakeme

Episteme; İlim, Bilim

* * * 

EFES’TEKİ CELSUS KİTAPLIĞI ONARIM ÇALIŞMALARI *
Volker Michael Strocka ; Çev: Çoşkun Özgünel

1973 yılı sonbaharında Türkiye’de toplanan X.Uluslararası Klasik Arkeoloji Kongresi’nin İzmir oturumlarında Celsus tasarısının teknik konularını yükümlenen çalışma arkadaşım Yüksek Mimar Friedmund Hueber ile birlikte sizlere “Celsus Kitaplığının Anastylosis ve Tarihleme Problemlerini” kapsayan yeni buluşları anlatmıştık. (1) Klasik Arkeoloji Kongresinin tutanakları henüz yayınlanmadığından, çalışmalarımızın başına göz atmak yararlı olacaktır. (2)

Celsus kitaplığı onarım çalışmalarına 1970 yılı sonbaharında başlanılmıştır. Prof.Dr.Hermann Vetters’in başkanlığında  Avusturya Arkeoloji Enstitüsünden oluşan bir ekip ve bu satırların yazarı aşağıda izleyeceğiniz çalışmaları bugüne dek başarılı bir biçimde sürdürmektedir. (3)

Büyük onarım projesi için bu arada çeşitli Alman ve Avusturya firmalarından yardımlar alınmıştır. Şöyleki – Autokran diye adlandırdığımız hareketli vinçi hediye eden Firma Hochtief  “Batı Almanya Essen’e;” onarım çalışmaları süresince her türlü maddi ve manevi desteği veren, özellikle Celsus kitaplığının ön cephe onarımı parasal harcamalarını yükümlenen “Avusturya, Viyana” Kallinger inşaat firmasının sahibi Senatör Yük.Müh.Sayın Anton Karl Prskawetz’e – bu satırlarda teşekkür etmek bizim için bir onur olacaktır.

Bugüne dek sekiz çalışma döneminde toplam olarak 16 ay onarım işlemleri sürdürülmüştür. 1974 yılında bildiğiniz gibi, politik nedenlerden çalışmalara ara verilmiştir. 1975 yılında onarım tasarısı aralıksız olarak 5 ay devam etmiştir. Gelecek yıllarda da çalışmalar ekibimiz tarafından sürdürülecektir.

Kitaplık onarım işleri ile uğraşan takım olarak çok kalabalık değiliz, bundan ötürü belki çalışmalar yavaş olmaktadır. Ancak yine de bildiğiniz gibi; bir mimar, bir arkeolog, bir veya iki restoratör, bir fotoğrafçı ve Selçuk’tan gelen 15-20 işçiden oluşan ekip ile böylesine zor bir tasarıyı devam ettirmekteyiz. Son üç yıldaki çalışmaları ile aramızda her zaman övülen, Türk Mimar Ali Günöven’den söz etmeden esas konumuza geçemiyeceğim. Bu arada diğer Türk Mimar Umur Taluğ, önceki yıllarda bizimle birlikte çalışmış bulunmaktadır. 

Avusturyalı, Alman ve Türklerden oluşan ekibimiz, görkemli Celsus Kitaplığı onarım tasarısını, büyük bir anlayış ve uyum içinde üstesinden gelerek bugüne gelmişlerdir. Konumuzun içeriğine geçmeden önce şunları söylemeden onarımı açıklamayacağım. Celsus Kitaplığı onarımının yukarıda gördüğünüz toplumlar için bir arkadaşlık anıtı olarak kalması bizlerin en büyük dileğidir. Bu satırları okuyan herkes kanımca, Batı Anadolu kıyısında yeralan Efes şehrini tanıyor ve bilmektedir. Bundan ötürü, Celsus Kitaplığının güney-doğu köşesinde bulunan Agora’dan söz etmek gereksinimini duymuyorum.

Bildiğiniz gibi Kitaplık ve Agora çok uyumlu bir biçimde yapılmışlardır. Kitaplık 16 m. yükseklikteki ön cephesi ile, tiyatro ve mermer caddeden gelenlerin karşısına görkemli bir biçimde çıkar. Kitaplık uzaktan da olsa, özellikle yukarı şehirden aşağıya inenlerin her adımında değişen güzel görünümü ile izlenmektedir. Bundan başka, Kitaplığın kenarlarını çevreleyen yığma tepe, yüksek mermer cephe duvarını kapamamış, özellikle ona şiirsel bir uyum kazandırmıştır. Efes şehrinin yüce dağlarının arkada oluşturduğu görünüm içinde Celsus Kitaplığı, Skolastika Hamamı (Varius Hamamı) ve tiyatro ile birlikte güzel bir manzara oluşturmaktadır.

Celsus Kitaplığı yer olarak kendinden çok büyük olan Agora’nın güneyinde ve yanında çok küçük bir alan içinde bulunmaktadır. Agora ile bağlantısını ise, güzel Augustus kapısı ile kurar.

Augustus kapısı ve Kitaplık 1903 yılında Avusturyalı arkeologlar tarafından kazılmış ve Kitaplığın mermer ön cephesinden düşen parçalar ele geçmiş bulunmaktadır. Agora kazıları sırasında da Kitaplığın diğer parçaları gün ışığına çıkarılmıştır. Bulunan bu parçalar, uzun bir süre bir araya toplanmamış ve üzerinde çalışılmamış olarak 1970 yılına dek öylece kalmıştır. Onarım çalışmalarına başladığımız zaman, Kitaplığa özgü parçaları araştırmak amacı ile ören yerini temizledik ve boşalttık. Bu işlemlerden sonra ancak istediğimize uygun çalışmalara başladık.

Avusturyalı Mimar Wilberg’in 1908 yılında yayınlanan ilgi çekici haberleri (4), özellikle cephe rekonstrüksiyonu ile beni çok etkiledi. Wilberg bu çalışmasında en küçük noktalara kadar doğru bir yorumda bulunmuştu.

Kitaplık, giriş merdiveni aracılığıyla oluşturulmuş bir podyum üzerine inşaa edilmiş iki katlı 21 m. genişliğinde ve 16 m. yüksekliğindeki duvarlarla meydana getirilmişti. Ön cephe üç kapı ve kapılar üzerinde yer alan üç pencere ile görülür. Bu üç akse ve aralarındaki alanlar her katta sekiz plasterle sınırlandırılmıştır. Kapılar ve pencereler bu durumda üst yapı elemanlarını taşırlar.

Üst yapı elemanları birinci katta kapıların arasında ve yanlarında içeri ve dışarı giren dört köşe kıvrımlar yaparlar. Birinci kattaki üst yapıyı taşıyan sütunlar Tabernakl’ları meydana getirirler. Bundan dolayı kapılar arasında yer alan serbest alanlara içlerinde heykellerin bulunduğu nişler yerleştirilmiştir. Görüleceği gibi cepheye güzel bir görünüm sağlanmıştır.

Sütunlar küçük kare kaideler üzerinde yükselmekte ve kompozit başlıkları taşımaktadırlar. Üst katta yer alan sekiz sütun değişik bir biçimde bağlanmışlardır. Bunlardan yalnızca üç tanesi, Adikulalara bağlanmıştır. Kapılar üzerinde yer alan sütunlar ise merkezi aksı belirlerler. Üst yapıdaki birinci ve sekizinci sütunlar birer parça taşımaktadırlar.

Adı geçen düzenleme ile sütun sıraları bir ritim kazanmıştır. Orta geniş aks ve sivri üst alınlıkla genişleyen ön cephede bir merkezileşme sezilir. Üst katta Korinth düzeninin küçük ölçülere indirgenmesi ile, ön cephe daha net ve güzel bir görünüm kazanmıştır.

Wilberg’in rekonstrüksiyonundan sonra, böyle görkemli yapıdan kazılar sonucunda, yalnız en alt tabakadan birinci ve ikinci sıralar gün ışığına çıkarılmıştı. Bu tabakalar ve akslar aracılığı ile Wilberg akıla yatkın rekonstrüksiyonunu yapabilmiştir.

Kitaplığın üç giriş kapısı ve önündeki dar alan, süprizli bir biçimde okuma salonuna açılır. Salon duvarları içinde yer alan on niş, bu yargımızı doğrulamaktadır. Çünkü eskiden bu nişler içinde kitapların ve ruloların bulunduğu tahta raflar bulunmaktaydı.

Okuma salonunu çevreleyen bir podyumdan söz etmek olasılıklıdır. Okurlar, kitapları kitaplık memurlarından almaya mecburdular. Bu podyum üzerinde küçük sütunlar yer almakta idi. Sütunların taban izlerini bugün dahi görmek olanaklıdır.

Bu parmaklıklı katın üzerinde bir galeri bulunmaktadır. Podyum üst yarısından başlamak üzere ve merkezi aksdan geçen bir apsis görülür. Adı geçen apsis içinde belki büyük bir heykel durmaktaydı. Fakat bugün elimizde kitaplarda olduğu gibi, heykelden de hiçbir kalıntı yoktur. Kenarlardaki dış duvarlar, kitaplığın yanındaki komşu yapıya aittirler.

Komşu binanın yapılışı kitaplıktan öncedir. Kitaplık komşu yapı aracılığı ile sanki koruyucu bir alan içine alınmıştı. Bu açıklama çift duvar biçiminde de söylenebilir ve bu biçimde kitapların rutubetten korunması da sağlanmış bulunmaktadır. 

Karşıt olarak şu savları da ileri sürebiliriz: Adı geçen  açık ve dar aralıklar, kitaplık ve komşu yapı çatılarından inen yağmur sularının dışarıya atılmasını sağlayan bir kanal görevi görüyordu.

İç alana tekrar dönersek, bazı detaylar hakkında daha fazla bilgi sahibi olabiliriz. Şüphesiz ki burada 3 katlı kitap rafları Wilberg’in işaretlediği gibi değildi. Fakat yeni gözlemlerle 2 katlı rafların bulunması kanımızca olanaklıdır.

Çatıyı oluşturan geniş örtü, olasılıkla altın yapraklarla kaplanmış ağaç kasetler ile bezenmişti. Taban döşemesi ve duvarlar ise mermer levhalarla örtülmüştü. Taban döşemesi ve duvarlar ise mermer levhalarla örtülmüştü. Salonun ortasında ise, okuyuculara hizmet eden masa ve sandalyeler bulunuyordu. Doğal olarak biz bunların hepsini tekrar yeniden yapmak istemiyoruz. Çünkü adı geçen detaylardan elimizde hiçbir kanıt yoktur. Eskiden olduğu gibi de bazı ayrıntıları bilmiyoruz.

Farklı temel yüksekliğinden meydana gelen iç ve dış alanlardan başka, apsinin altında küçük kapalı bir oda ve içinde bir lahit bulunmaktadır. Bu lahit çok ince bir işçilikle yapılmış, bugüne dek bulunduğu oda içinde hiçbir zarar görmeden durmaktadır. (5)

Lahit kitaplığın yapıldığı sırada küçük odanın içine konmuştu ve lahit çok zengin bir biçimde bezenmiştir. Ortada Eros ve yanında girlandlar yer almaktadır. Bir mezarın bir kitaplık yapısı içinde bulunması önceleri bizlere ters geldi. Acaba bu mezar bir gizliliği mi saklıyordu?

Josef Keil tarafından cepheye ait birçok yazıtlar toplanmış ve okunmuştu. (6) Bu yazıtlar bize kitaplık yapısı ile ilgili bilgiler vermiştir.  Lahit Mezar içinde bugün kitaplığın kurucusu yatmaktadır. 

Kamuya açık bir yapı içinde bir mezarın bulunması, yalnızca kurucusunun zenginliğine bağlı değil, özellikle onun politik durumu da, bu işleme izin vermiştir. Çünkü  böyle hoş olmayan bir mezar anıtının yapılması, ancak bu biçimde gerçekleşmiş olabilir. Kitaplığın kurucusu, lahitin sahibi Tiberius Celsus Polemaenus idi, biz kısa olarak Celsus demek istiyoruz.

Celsus Sard’lı ve Efes’li bir aileden geliyordu, kendisi askerlik ve hukuk üzerinde eğitim görmüş, kariyer yapmıştı. Senatör olmuş ve İmparator Domitian zamanında MS.92’de Suffekt Konsül, daha sonraları Roma’da İmar İşleri Başkanlığı yapmış ve MS.105 veya 106’da Roma taşra Asya’sında Ön Konsül atanmış ; bu sıralarda Roma taşra Asya’sının başkenti Efes idi. Birkaç yıllık memurluktan sonra 60 yaşın üzerinde bulunduğu sırada tekrar politik hayata dönmüş, MS.114 yıllarından kısa bir süre önce ölmüştür.

Celsus’un oğlu Tiberius Aquila MS.110 yıllarında Konsül bulunuyordu. Babasının vasiyetnamesi üzerine eğilerek, isteği olan Efes kentine bir kitaplık yaptırmayı tasarladı. Adı geçen lahit, yapı yapılırken içine kondu. Bu gömü biçimi kent tarafından verilmiş bir onur simgesiydi, çünkü kent duvarları içinde yalnızca dini ve yüksek ailelerin gömülmesine izin veriliyordu. Yapı kent için bir kitaplık, ancak aile içinse bir mezar anıtı olarak yaptırmıştı. Bu amaçla ön cepheye çok önem verilmiş ve süslendirilmişti.

Giriş merdivenin kenarlarını sınırlayan küçük podyumlar ve üst yapı tabakası üzerinde beş taneden az olmayan heykeller bulunuyordu. Bunlardan birer tanesi Celsus ve oğlu Aquila’ya aittiler. Alt katta bulunan nişler içinde ise Celsus’un dört önemli kişiliğini simgeleyen kadın heykelleri yer alıyordu.

Bundan başka ön cephede rastladığımız kabartmalarda da Celsus’un anısını yaşatacak biçimlerde işlenen sembolik bezemeler görülür. Cephede yer alan yazıtlardan kitaplığın kurucusu hakkında bilgi edinmemiz olanaklıdır. 

Kitaplık aşağı-yukarı MS.114 yıllarında yapılmaya başlanmış ve üç veya dört yıl sonunda bitirilmişti. Kitaplık yalnızca 150 yıl amacına hizmet etmiş, MS.3.yüzyılın ortasında tahrip görmüştür.

Kitaplığın tahrip edilmesi, yaptığımız tabaka araştırmalarına göre , MS.262’deki Got yağmalarına denk gelmektedir. Got yağmaları sırasında bütün kitaplar yanmış ve bundan sonrada tekrar yapılması – onarılması için hiçbir çaba gösterilmemiştir. Görkemli ön cephe bu yıkımdan sonra uzun yıllar kalmıştır. Bu mağrur harabe durumu anladığımıza göre MS.5.yüzyıla kadar sürmüş, ondan sonra Efes kenti yöresel hükümeti tarafından alınan bir kararla belirli bir noktaya kadar tekrar onarılmıştır.

Kapılar duvarlarla örülmüş, okuma salonu normal yüksekliğinin üçte biri oranında temizlenmiş ve merdivenler üzerine ise, bir çeşme yalağı yerleştirilmiştir. Diğer yapılarda olduğu gibi ön cephe kireçle boyanmıştır. Bu arada mezar anıtı unutulmuş, kitaplığı bize tanıtan yazıtlarsa bir çeşmeye cephe duvarı olmuştur.

Yüksek görkemli ön cephesinin ne zaman yıkıldığını bilmiyoruz. Fakat ortaçağda doğudan gelen bir zelzelenin olduğu bilinmektedir, çünkü 1903 yıllarında yapılan kazılarda yapının en üstünden küçük alana devrilen bloklar, en alt tabakada bulunmuştur.

Orta ve Yeni çağ sırasında bu muazzam taş yığını Ayasuluk yolu yapımında ve kireç elde etmekte kullanılmış, ancak buna karşın bizler 700 parçadan fazla, yani ön cephe özgün elemanlarından % 80’ini ele geçirmiş bulunuyoruz.

Blokların çoğunluğu Efes Agorası içine gömülmüş ve her tarafına yayılmıştı. Ben kendi başıma kitaplığa ait birkaç parçayı İzmir’de buldum. Toplama işleminden sonraki görevimiz, bu parçaları adlandırmak, yapıdaki bulundukları yerleri saptamak ve kırık parçalardan uyanları bulup birleştirmekti. Bu çalışmaları gerçekleştirmek için büyük bir alana gereksinme vardı. Kitaplığın kuzeyinde yer alan büyük Agora bu amacımız için en uygun yerdi. Şansımız bize yardım etmişti.

Önce Agora’yı temizlemek ve çalışma alanını düzeltmemiz gerekiyordu. Çünkü elimizdeki malzemeyi sergilemek için bu işlemleri yapmaya mecburduk. Fakat bundan sonra çok ağır ve büyük olan blokları taşıma problemleri çıkacaktı. Modası geçmiş eski Steyr marka bir traktör ve bir mimarın yaptığı ağaç kızaklarla ağır taşları uzak yerlerden çekerek – kaydırarak çalışıyorduk.

Daha sonra Bay Hueber yürüyen bir üçayak geliştirdi. Üçayakla, özellikle birbirine bağlanmış kırık blokları hızlı ve heyecanlı biçimde yerlerine ulaştırıyorduk. Hareket halindeki taşları üçayağa bağlarken yalnızca kalın urgan ve tahta parçalarını kullandık. Çünkü çelik halat ve demir levhalarla bağlayıp değerli mermer parçalarımızı tahrip edebilirdik.

Bu arada saptama sırasında taşları yuvarlak ağaçlar üzerine oturttuk. Hareket eden ağaçların yardımı  çok oluyordu. Son olarak düzenlediğimiz bu parçaların yerleştirdiğimiz çalışma alanında temizledik ve fotoğraflarını çektik. Daha sonra taşıdığımız parçaları hazırladığımız alanda ilk kullanılma sıralarına göre düzenledik. Traktör ve üçayağın her noktaya kolayca yanaşması içinde bloklar arasında küçük serbest yollar bıraktık. Bu sistemle güzel çalışma şartlarını hazırlamış olduk. Bundan sonra restorasyon için gerekli parçaların saptanması, birbirlerine bağlanması kolayca gerçekleşiyordu.

Yavaş yavaş parçaları sıraladığımız alan, üzerinde kitaplığın ön cephesini duymaya başladı. Teker, teker blokların çarpıcı güzelliklerini sizlere anlatmayacağım, yalnız birkaç örnek vermek isterim.

Alt kata ait bir arşitrav parçasını Aquila olarak adlandırabiliriz. Volütlü bir alınlık parçası ise, alt katta yeralan dört nişin üzerini taçlandırmaktadır. Üst katta yer alan sivri alınlık parçasında ise, ortada Medusa yer almakta, yukarıdan aşağıya bakıyor biçimde betimlenmiştir. 

Parçalardaki taş işçiliğinde görülen özen, daha önce Efes’te rastladığımız ölçülerin çok üstündedir. Sert plastik biçimde yapılan bu kabartmalarda, özellikle bezeklerin temiz işçiliğine dikkat etmemiz gerekir. Daha önce İzmir’de Arkeoloji Kongresi’nde verdiğim bildiride belirttiğim gibi; doğrudan doğruya Roma’daki büyük imparatorluk yapılarının etkileri kitaplıkta görülmektedir. (7)

Kitaplık İmparator Trajan zamanında yapılmıştı, zaman olarak MS.112 ve 113’dür, büyük yapılardan Trajan Formu ve Sezar Tapınağı bitmiş bulunuyordu. Bu yapıları yapmak için Roma’ya gitmiş olan sanatkarlar  tekrar Efes’e geri dönmüş olmaları gerekir. Efesli sanatkarlar Celsus’un Roma’da bulunduğu sırada oraya girmişlerdi. Celsus’un oğlu Aquila olasılıkla Efes’te yetişmiş en iyi heykeltraşlardandı ve korunmuştu. Roma’dan geri çağrılan sanatkarlarla birlikte başkent yeni bir stilde imar edilmeğe başlanır.

Tekrar restorasyon çalışmalarımıza dönelim. Onarıma birkaç taşla başladık, restoratörler üçayak altında çok kere büyük taşları dikkatli biçimde temizledikten sonra birleştirdiler. Ondan sonra polyster ve Epoxid ile yüzeyleri birbirlerine yapıştırdılar. İşimiz yapıştırma ile bitmiyordu. Çünkü taşları kendi ağırlığı ile bu durumda bırakamazdık. Bunun içinde taşları çelik bağlaçlarla birbirlerine kenetliyorduk. Kullandığımız çelik bağlaçları daha sonra taşı yerine koyarken önemsiz yerlere sokarak bağlanmayı da kuvvetlendiriyorduk.

Çelik bağlaçları yerleştirmek için taşın her iki yüzünün de delinmesi gerekiyordu. Bunun içinde büyük makkaplardan faydalandık. Açılan oyukların içine bağlaç görevini yüklenecek çelik çubukları sokuyorduk. Oyukların içinden dikey olarak taşlar arasına giren çelik bağlaçların yatay kısımları freze edilir ve taşların birleşim yüzeyleri ise keski ile yontularak bir tür yatak meydan getirilir.

Çelik bağlar taşın alt yüzüne 1-2 cm sokulur. Bu işleme örnek olarak; alt kata ait beşe parçadan oluşturulmuş bir korniş parçası gösterilebilinir. Yapıya yerleştirdiğimiz parçaları tekrar çelik bağlaçlarla kenetliyor, tabiat ve dış etkenlere karşında bağlaçların, polyster veya epoxid ile doldurulması gerekiyordu.

Onarım süresince yukarıda açıkladığım gibi, birçok taşları kolay olarak tamamlama, onarıma olanaklı değildi. Çünkü elde olan taşların kimi parçaları çok tahrip olmuş ve iyi korunamamıştı. Bundan ötürü, önce onların onarılması gerekti. Bu işlemi ilk önce cepheyi ayağa kaldırırken uyguladık. Bu arada şunu da belirtmek isterim, birkaç blok önceki durumlarından çok iyi biçimde onarılmıştır. Örnek olarak bir korniş blokundan söz edilebilinir. Korniş bloğunun üst yüzü yerine konduktan sonra hiçbir eleman taşımayacaktı. Bundan ötürü kayıp parçalar çelik-beton karışımı hamurla tamamlandı. Üst yüzü ise kendimizin yaptığı mermer benzeri levhalarla kapladık.

Çalışmalarımız sırasında yazıtları da bulundukları yüzeylere koymayı başardık. Örnek olarak Celsus’un vasiyetnamesi bulunan eski taş blokları, Keil’in daha önce yaptığı tamamlamalara sadık kalarak eski yerlerine yerleştirdik. Ele geçmeyen eksik bölümleri ise heykeltıraşlara doldurttuk.  Şunuda belirtmek isterim; kayıp olan birkaç parçayı da kendimiz döktük. Örnek olarak ise; alt kata ait üç tane başlığı, sütun podyumlarından bir tanesini söyleyebilirim. Bu arada bazı parçaların ise, özgünlerinden kalıplarını yapıp kopyalarını çıkarttık.

Çalışmalarımız süresince en çok güçlük çektiğimiz onarım, çok sayıdaki sütun parçalarının bir araya getirilmesiydi. Symnada mermerinden yapılmış 16 tane yekpare sütunun büyük bir bölümü elimizde idi, ancak çoğunluğu parçalar halinde bulunuyordu. Doğal olarak birbirine uyan parçaları ayırtetmek güçtü. Onarım çalışmalarında zorlukları hiçbir zaman tükenmez. Birbirlerine uyan sütun parçalarının delinmesi- bağlanması çok uzun zaman gereksindiriyordu. Çünkü parçaların çok sağlam onarılması gerekirdi. Daha ileride bu sütun, üst yapı elemanlarını taşıyacaklardı.

Birleştirme sırasında çok dikkatli olmak gerekir. Özellikle sütunların akslarının birbirleri ile tam uyuşması lazımdır. Doğal olarak bu durum, onarıcı için gerçekten bir sınavdır. Sınavın olumlu verilmesi için yeni tekniklerin geliştirilmesi gerekir. Araştırma ve deneyimlerimizin sonucu, Mimar Bay Hueber  parçaların dikkatli ve uyumlu monte edilmesi için yeni bir teknik düzen geliştirdi.

Raylar üzerinde hareket eden bir sütun yolu yapmıştı Bay Hueber. Sütunlar, raylar üzerinde hareket eden tabla üzerine oturtuluyor, parçalardan bir tanesi hareketsiz kalabiliyordu. Diğer parça ise doğal olarak birleşim için hareket ediyordu. Açıklamaya çalıştığım düzenle sütunların birbirlerine uyumları çok kolay oldu.

Çelik bağlaçları sütun birleştirmelerinde de kullandık. Bağlaç yataklarının oyulmasında yukarıda açıkladığım gibi tekrar kaya makkaplarından faydalanıldı. Eski eserlerin onarımında problemler hiçbir zaman tükenmez. Sütun onarımında kayıp parçaların özgün ölçülerde tamamlanması gerekir. Bu işlem için de polyster ve fiberglastan sütunların kendi ölçülerinde kalıplarını yaptık. Eldeki parçaları kalıplar içine yerleştirdikten sonra çimentonun içine kattığımız boya ile (eski ile yeninin ayırt edilmesi için) betonu döktük. Temiz kalıp elde etmek için bunların çelik örgülerle bağlanması gerekir. Bizlerde aynı işlemi uyguladık.

Yukarıda sizlere açıkladığım onarım kolaylıklarını doğal olarak bir sezon içinde bulamadık. Bu yeni uygulamalar, buluşlar her yeni çalışma döneminde gelişti, sonunda ise en yararlı boyutlara erişti.

Onarım süresince diğer araştırmaların da başarı ile sürdürülmesi gerekir. Çünkü zaman kaybına sabrımız yoktu. İlk olarak tüm ören yerini önceki buluntularına dek fotoğraf ve fotometri ile saptadık. Daha sonra okuma salonunda yapmak istediğimiz açma için yapının kenarlarını ve suyun dışarı atıldığı kanalları düzenledik. Çünkü merak ediyorduk, acaba Kitaplık yapısından önce burada ne tür bir yapı vardı? Bu amaçla yaptığımız kazılar sonucu şunları gördük:

Kitaplık yapısının inşaatında kullanılan kireç tanelerine, Hellenistik duvar kalıntılarına ve en alt tabakada arkaik kutsal cadde üzerinde bir parçaya, hemen yanında ise arkaik bir yapının bloklarına rastladık. 

Açtığımız araştırma açmalarını Kitaplık onarımından önce kapattık. Çünkü bu alana çalışmalarımız süresince gerek vardı. Aynı zamanda ön cephede de böyle bir alana gereksinme duyduk. 

Ön cephenin önünde yer alan yüzeyi kumla örttük, sonrada betonla kapladık. Giriş merdiveninin önünü bir duvarla koruduk. Bu önlemlerle çalışma süresi boyunca hem tahribatı önledik ve kendimiz içinde güzel bir çalışma alanına kavuştuk. 

1972 yılında hareketli vinçimiz Almanya’dan geldi. İki akıllı işçimiz hemen makinanın kullanmasını öğrendiler. Vinçimiz geldikten sonra çalışmalarımızın verimi artmağa başladı. Bu demektir ki, onarım başlamıştı. Hemen ön cephenin ayakta duran bazı kısımlarını onardık. Bildiğiniz gibi ön cephe çoğunlukla yıkılmış ve sağlam değildi. Bunun dışında temelin böylesine görkemli yapıyı çekip çekemeyeceğini araştırdık. Roma çağından kalan temelden nelerin bizleri beklediğini bilmiyorduk. Kararı mühendislerimiz alıp, sorumluluğu da yüklendiler.

Vinçimiz çalışmaya başlayıp teker teker dört köşe taşları kaldırdı. Fakat büyük taşları kaldırmak için kalın urganlarla bağlama olanaksızdı, aynı zamanda çelik tel veya demir çubuklarla bu işlemi yapmak istemiyorduk. Taşları tekrar tahrip edebilirdik.

Bay Hueber tekrar bir araç buldu, prensip olarak antik çağda da kullanılmıştı. Taşın önemsiz yüzüne iki eğri oyuk açtık. Oyukların içine çelik çubuklar soktuk, onları kaymayacak biçimde tespit ettik. Hazırladığımız alet, hepimizin bildiği “Kurt Kıskacı” idi, taşlarımızı ısırıyordu. Vinçin ucundan inen çengele kurt kıskacını bağlayıp taşları istediğimiz yere ve yüksekliğe kaldırmak çok kolay oldu.

Ön cephe alt tabanında yer alan bloklara özgün biçimde rastladık. Tabanda iki sıra dört köşe taşlar bulunuyordu. Bu köşeli taşlar altlarında birbirlerine demir bağlaçlarla kenetlenmişlerdi. Köşeli taşların hepsinin ortasında oldukça büyük oyuklar vardı. Bunlar antik çağdaki mimarın taşları kaldırmak ve yerlerine koymak için açtığı oyuklardır. Bundan başka görülen küçük kare oyuklar ise, içine sokulan bağlaçlar aracılığı ile taşları kenetliyordu. Oyukları ve kanalı kapatan kurşun dökümlerini de izlemek olanaklı idi.

Açıkladığım bütün belgelerin tümünü topladık. Fotoğrafçımız her durumda siyah-beyaz fotoğraflar çekti, bu arada taşın tüm yüzlerini de resimle tespit ettik. Fotoğraf çekimi yanında ek olarak da çalışmalarımızın bütün bölümlerini içeren bir de film çekti. Yaptığımız filimle, işin başından beri geçen gelişmeleri göstermek arzusundayız.

1972 yılında ön cephe tasarladığımız biçimde sıfır (0) noktasına erişmiş ve ayağa kalkmıştı. Temel tesviye edilmiş kendisini belli etmeğe başlamıştı. Temelde daha önceden olan şişkinlik ve çökmeler vardı. Orta kısım, kenarlardan yüksek duruyordu. Söz konusu olan bükülmelerin üst yapıya dek devam ettiğini daha sonra Bay Hueber saptadı. Bu ayrıntıları burada kesmemiz gerekir. Buna rağmen şunu açıklamak isterdim; ilk defa bir Roma yapısında açıkladığım değerli ayrıntılara rastladık ve hepsini saptadık. Adı geçen ayrıntıları şimdiye kadar klasik yunan tapınaklarından öğreniyorduk.

Onarım çalışmalarından önce, Mimar Statik Mühendisi ile bir taslak geliştirdi. Taslak aracılığı ile ön cephenin eski olmasına rağmen, koyacağımız taşların durması mümkün oldu. Fakat bu işlemler yapılırken ek olarak yapacağımız ne bir desteğe ne de fazla kalınlığa izin yoktu. Zelzele içinde önlem almamız gerekiyordu. Bizim tarafımızdan seçilen beton-mermer karışımı ile sağlamlaştırılmış konstrüksiyon 9 ile 12 derece arasında şiddeti değişen bir zelzeleye dayanabilirdi. Bu ölçümü Mercalli-Sieberg’e göre yaptık. Bu amaçla ön cephe ve sütunların içine kurşun mafsallar yerleştirdik. Böylece yatay yer sarsıntılarına karşı önlemler aldık.

Ön cephenin arkası eskiden parlak ve pürüzsüzdü. Buna karşın zengin bezeklerle bezenmiş ön cepheye oranla daha fazla işlenmiş taşa gereksinme vardı. Hatta birkaç arka yüz blokları yangın ve rutubetten kullanılmaz duruma gelmişlerdi. Kayıp arka blokları yerine beton kütleler koyduk. Beton kütleleri ileride mermere benzer yapacağız plaklarla kaplayacağız.

Yavaş yavaş ön cephemiz büyümeğe başladı. Ağır çalışmaya mecburduk, çünkü Romalıların daha önce yaptıkları gibi yapıyı inşa etmek istiyorduk. Hiçbir taşı gelişi güzel olarak ve emin olmadan yerine koymuyorduk. Nazik mermer yüzeyleri ve bezemeleri beton bulamacı ve polyesterden ayrı tutmak için, yüzeylerini yeşil renkli toprak balçıklarla sıvadık. Doğal olarak biz bu işlemleri yaparken, uzaktan çalışmaları izleyen turistler her şeyi betondan yaptığımızı sanıyorlar ve bize içten içten kızıyorlardı. Düşüncelerine hak vermek gerekirdi.

Alt katta tam pilaster yüksekliğine erişmiştik. Onarımı yaparken çalınmış bir küme taşların yerine, beton kütleler doldurduk. Ön cephede beton kütleleri göstermemek gerekir. Daha sonra beton kütleleri mermer taklidi taşlarla kaplayacağız, bunun içinde kendi koyduğumuz yeni kütlelerin 1-2 cm içeriye konması gerekti.

Yapılan işlemle pilasterin tüm saklanmış profilini kolayca ortaya çıkarmak olanaklıdır. Diğer taraftan ele geçiremediğimiz Ranken bezemelerinin taklidini yapmak istemedik. Çünkü kesin olarak biçimlerinin nasıl olduklarını bilmiyorduk. Eğer bilseydik, yapacağımız tamamlamada seyredenleri şaşırtmamak için, eski ile yeniyi belirleyecek bir biçimde restore etmemiz gerekirdi.

Örnek olarak bir nişin arşitrav parçasını söyleyebiliriz. Arşitrav parçası kayıptı, fakat üzerinde bulunan inci sıralarını ve palmetlerin hepsini taklit etmedik, onun yerine düz parlak bir profil verdik, böylece bütün detayları tekrarladık. Tüm görünüş, hakiki ölçü, doğru ışık ve gölge dağılımı için böyle saklanması doğru olacaktır.

1973 yılı sonbaharına dek, diğer bir deyişle Klasik Arkeoloji Kongresine kadar, üç kapı ve aralarındaki nişler özgün yüksekliklerini kazanmışlardı. Biz buna karşın gecikmiştik. Çünkü bütün kapılar ve pencere yatakları henüz bitmemiş ve beton kısımlar yerlerine konmamıştı. Gecikmemizin nedeni için teknik konstrüksiyona tekrar göz atalım : Belirli bir yükseklikte ön cephenin sağında ve solunda koruma kirişleri vardı. Biz bunları betondan yaptık. Fakat beton kirişleri Kitaplığın kenar duvarları içine sokarak tuğla ile kaplayıp duvarın içine gizledik. Bu yükseklikteki yan kirişleri kurşun bağlaçlarla tespit ettik, çünkü amacımız duvarı yersarsıntılarına karşın elastiki yapmaktı.

1974 yılında verdiğimiz büyük aradan sonra 1975 için görevlerimiz çoğalmıştı. Hemen şunu da belirtmek gerekir; Vakfımızın büyük yardımları ile kesintisiz olarak ilk kez aralıksız olarak beş ay çalıştık. Ben diğer bağlı bulunduğum işlerim nedeniyle, çalışma boyunca iki kez birer ay arkadaşlarımla birlikte olabiliyordum ve doğal olarak Yük.Mimar Hueber’in fazla çalışması gerekiyordu.

Geçen yılkı çalışmalarımız süresince, alt kat duvarı ile sekiz sütundan altısını yerlerine koymayı başardık. Sütunların üzerine üst yapıyı koymak vardı, doğal olarak aks durumu ile üst yapının çok sıhhatli uyuşması gerekirdi. Şansımız iyi gitmişti, uymuştu. Çünkü milimetrelik hata kabul etmiyorduk, yapacağımız küçük bir yanlışlık her bakımdan tehlikeli olacaktı.

Üst yapının sütunlar üzerine oturan ön taşları dik açılı değildi, özellikle optik yönden bir yamuk biçimindedir. Bu şu demektir; üst yapı öne doğru inceliyordu. Bunun dışında şuna karar verdik, birinci ve dördüncü ön arşitrav dışarı doğru kolayca şevli bir biçimde kesiliyordu. Böylece çok güzel hesaplanmış tüm başarıyı, birkaç taş üzerine tespit etmek veya bırakmak olanaklı değildi. Böyle ağır bir üst yapının sağlam bağlanmasına dek, büyük bir iskele ile korunması gerekiyordu. Söz konusu olan biçimde yapıyı koruduk.

Diğer bir deney ise, kaset levhaların Tabernakel ile kaplanması ve yerlerine yerleştirilmesinde görülebilir, bu ise arşitrav kare düzenine tam uydurulmasıdır. Doğal olarak bizler, sekiz kasetten her birini eski yerlerine bağlı kalarak yerleştirdik. Arka duvara ise bağlantıyı sağlamak için bir çelik sepet yaptık. Çelik sepeti kasetlerin üzerinden friz ve kornişlerin arasındaki oyuğa yerleştirdik. Böylece arka duvar ile olan bağlantıyı sağladık. Bu sistemle üst yapıyı bu beton üzerine bağlamak mümkün oldu. Bu arada kurşun mafsallarla sağlamlaştırılan sütunlar da yersarsıntılarına karşın korundu.

Son çalışma döneminde (1975 yılı) iki Tabernakel tüm olarak bitmişti. Diğer ikisi yapılmaktadır. Şimdiki biçimi ile yapıya bakıldığı zaman, yapının bir anlam kazandığı görülür. Arşitrav ölçüleri ve düzenlenmesi anlaşılır bir düzeye gelmiştir. Parlak sütunlar, pilaster, görkemli yükseklikleri ile, üst yapının süslerini sergilemeye başladılar. Şimdi sıra, beton kütleler ile doldurulan boş yerleri, oyukları tamamlamaya geldi, çünkü yapılacak işlemle gözler rahatsız olmayacak ve eski ile yeni yaptıklarımız kolayca belirlenecektir.

Kasetlere tekrar göz atacak olursak, onların ne denli zengin olduğunu ve bezeme dağılışındaki akıllılığın büyük bir sanat eseri olduğunu görürüz. Bugünkü mimarlar bu sanatın tüm yok olduğunda birleşir.

Giriş merdiveni, bitişiğindeki Agora kapısı ile Kitaplığın önünde güzel – görkemli bir alan oluştururlar. Biz yalnız tekrardan ayağa kaldırdığımız kitaplığın ön cephesi ile değil, değer biçilemez harabeyi korumak, yahut tek bir anıtı onarmak istemiyoruz. Arzumuz antik yaşamdan kalan bir parçayı kazanmak ve onun ne ölçülerde ve ne ilişkilerde bize vereceği duygu, zevk ve anıları duymak istiyoruz. Ancak bildiğiniz gibi ne kadarı bize kalmış?

İki veya üç yıl içinde Kitaplık onarımını bitireceğimizi ümit ediyorum. (8) Kitaplık yapısı bittikten sonra, Efes şehri için gerçekten büyük bir hatırlama aracı olacaktır. Doğal olarak büyük konsül Celsus ve bugünkü maddi olanakları sağlayan kişiler de anılacaktır. Ama bunların hepsinden önce şunu söylememiz gerekir. Bu çalışma ve eser, Avusturyalıların, Almanların ve Türklerin arasında her zaman anımsanacak, daima kalacak olan bir arkadaşlık anıtı ve övüncü olacaktır.

*Efes’teki Celsus kitaplığı Onarım Çalışmaları adlı araştırmamız, 12 Nisan 1976 tarihinde Türk Tarih Kurumunda konferans olarak verilen metnin özetini içermektedir. Adı geçen konuşmanın sağlanmasında yardımlarını esirgemeyen Türk Tarih Kurumu başkanlığına, özellikle Kurum üyesi Ord.Prof.Dr.Ekrem Akurgal’a şükranlarımı sunarım. Bu arada DAI (Alman Arkeoloji Enstitüsü) burslusu olarak Berlin’de bulunduğu sırada Türkçe çeviriyi yapan arkadaşım Dr.Çoşkun Özgünel’e de teşekkürlerimi bu satırlarda tekrarlamak isterim.

1) Hueber – Strocka, Probleme der Anastylose und Datierung der Celsusbibliothek in Ephesos in Akten des 10.Internat.Kongresses für Klassische Archalogie Ankara – İzmir / Türkei 1973, 893 f.,lev.281-288 (Kongre tutanakları 1979 yılında yayınlanmıştır).
2) Friemund Hueber – Volker Michael Strocka, Antieke Welt, 1975 Heft 4,3 “Eine Prachfassade in Ephesos und das Problem ihrer Wiederaufrichtung”.
3) Söz konusu onarım Eylül 1978 tarihinde başarılı bir biçimde bitirilmiştir.
4) W.Wilberg ve diğerleri, Forschungen in Ephesos V1, 1944-1, 1953-2.
5) Dipnot 2 ,bk.s.9,Abb.11
6) Rudolf Heberdey – Josef Keil, Forschungen in Ephesos V1,1944-1 , 1953-2
7) Dipnot 1
8) Kitaplık onarımı 1978 Eylül ayında bitirilmiş, İlim ve Turizm dünyasına açılmıştır.

* Bir not düşmeden edemeyeceğim…. “İki akıllı işçimiz hemen makinanın kullanmasını öğrendiler.”  Biz aptal mıydık? Yakışmıyor beyler yakışmıyor…..SB




Celsus Kitaplığının alınlığı-Viyana'da



Bellerophontes ve Pegasus / Celsus Kütüphanesi (detay)
Bellerophontes'in kızı Laodameia Truva müttefiki Lukkialı (Likya) Sarpedon'un annesidir.
Sarp Türkçedir, diğer dillerde anlamı yoktur.



Ekler:

"After the fall of Persia, the Parthian Empire rules over Mesopotamia, Armenia and Iran. The Turanian Parthians, custodians of the ancient Sumerian civilization, resist the Eastern expansion of the Roman Empire. In 226 A.D., the Persian Sassanids overthrow the Parthian Empire which experiences a revival between 272 and 326 A.D.... the Parthians were a Scythian people, is accepted by everybody today...From all these identifications it follows together with our proof presented here in EDH-5 that there is a genetical linguistic relationships of Sumerians, Huns, Avars, Scythians, Medes, Parthians and probably more people and a geographical continuity of Sumerians, Huns, Scythians and Avars in the Carpathian basin. "

Prof.Dr.Alfred Toth


AN INSCRIPTION FROM THE THE TEMPLE OF ARTEMIS
EPHESUS 5th c BC.

"These cannot at present be recognised as forming part of any Greek or Semitic word ; but, guided by the character of the sculpture, Mr.Newton is of opinion that all these fragments belonged to the Temple to which Croesus contributed some of the columns, and that therefore the date of the inscription may be as early as B.C. 560"
J.T.WOOD - EXCAVATION IN EPHESUS

The Scythians lived in Anatolia, from the 7th c BC. and worked also for the Lydians as a stonemaster. Maybe it is Scythian Turkish inscription, who knows. 
(it is difficult to read with so short inscription!)




TURANIAN CHARACTER OF THE PARTHIAN PEOPLE
GEORGE RAWLINSON 
LATE CAMDEN PROF.OF ANCIENT HISTORY IN THE UNİ.OF OXFORD

"The Scythian character of the Parthians , vouched for on all hands, and their derivation from Upper Asia, or the regions beyond the Oxus, furnish a strong presumption of their belonging to the Turanian family of nations. This presumption is strengthened by the little that we know of their language. Their names, when not distinctly Persian, which they would often naturally be from conscious and intentional imitation, are decidedly non-Arian and have certain Turanian characteristics. "



Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (M.Ö. 247-M.S. 224)
Our Ancestors Who Build the Great Parthia Turkish State (247 BC-224 AD)-


"The Avars many different names like Obors, Vars, Pars, in Roman times as Partians. 
Their ethnic group united with similar Scythian elements. ... 
All Turkish peoples, Uighurs, Kök-Turks, Ottoman Turks, belong to that central group of Eurasian humanity 
which we are calling Scythian."
Dr.IDA BOBULA (1900-1980)

Androklos - Hadrian Tapınağı Frizlerinden


Hyde Clarke:
"Aeolian and Doric invaders never peopled more of the country than the coast, leaving the aborigines in the interior, and though these aquired the use of the Greek language,they did not thereby become Greeks.

The probability is that the present so callde Greeks of Asia minor are the descendants of the Iberians, as the Basques of Spain are, and that the Greeks on our coasts became ectinct, as they did in Greece itself, where they have been replaced by Albanians, where as if our Asiatic Greeks are the descendants of İberians, this will account for many of the contrasts of appearance among the various classes of so callde Greeks in this city. It will account too, for resemblances between the present and the ancient populations, for as the Greece of that day was not homogenously Hellenic, but included Thracian, Macedonian,Epirot,Albanian and Asiatic İberian mixed up with Hellenics so does the present population include part of those elements.

In earlier mytic epochs Ephesus was the reputed refuge of Latona, the birthplace of Apollo and diana, the place of the metamorphosis of Syrinx into a reed, the lurking place of Pan, a chief seat of the Amazons, so ancient that Bacchus contended with them and Herculus too defeated them, but both acknowledged the worship of Diana, whose birthplace was marked by the original olive tree even in the Christian era, and consecrated by a heaven born image.

On the migration of the Greeks to Asia Minor, Ephesus was occupied by an Ionian colony, the events connected with which are abscured by fable...."


EPHESUS being a Lecture by Hyde CLARKE (1815-1895)
was: Member of the American Oriental Society, German Oriental Society, Philoligical Society of Constantınople,President of the Academy of Anatolia




İonians are not a Greek tribe! They are of Pelasgians.

"The Hellenic character of the Ionians doesn’t be based on the historical documents; instead it bases on the myths fabricated with the nationalist view in Athens, seven hundred years after the immigrations, in the 5th century."


Scenes from “Parthian war” of the Parthian frieze (2nd c AD)
Celsus Library-Ephesos /Friezes are in Vienna-Austria
Celsus was a commander of the IV SCYTHİCA Legion, which was in Zeugma/Gaziantep.
Scythian Turks were the soldiers of the Legio, which was used as border guard: War between Romans-Parthian Turks





6 Temmuz 2015 Pazartesi

ANAU



Türkmenlerin Atalarıyla Sümerler ve Eski Türkmenistan ile Mezopotamya ilişkileri

Önce de değindiğimiz gibi, Anau medeniyetinin hemen ardından Mezopotamya'da insanlık tarihinin çok zengin uygarlığı Sümerler tarafından meydana getirilmiştir. Tarih biliminin gelişmesi sonucunda Sümer ve Anu medeniyetleri arasında bulunan ilişkiler ve Sümerler ile Türklerin atalarının arasındaki akrabalık aydınlanmaktadır. Biz bu konudaki kendi düşüncemizi aşağıdaki bölümler esnasında izah etmeye çalışacağız.

Tarihi Gerçekler:

Türk Ansiklopedisi adlı eserde Sümerler hakkında şu satırlar vardır: "Güney Mezopotamya'da Sümer ilinde yapılan arkeolojik araştırmalar, hususiyle Uruk harabesinde tespit edilen kültür katları ile, başka başka kazı merkezlerinde bunlara tekabül eden katlarda elde edilen ve asıl bu yerlerle temsil edilip onlara göre adlandırılan buluntuların mukayesesi Sümerlerin Aşağı Mezopotamya'nın yerli halkı olmadığını göstermektedir... Sümerlerin Güney Mezopotamya Uruk katı sonlarına doğru göç ettiklerinin delilleri olduğu söylenebilir...

Öte yandan Benno Landsberg'in tahlil ve teşhislerine göre, aslında tek heceli bir karakter arz eden Sümerceye, Sümerlerin Mezopotamya'ya göç edip yerleşmelerinden sonra birtakım iki veya daha fazla heceli ve Sümercenin bünyesinden farklı yer adları ile meslek adları ve diğer kültür kelimeleri girmiştir. Bu arkeolojik ve filolojik deliller, başta Frankfort olmak üzere, bazılarının Sümerlerin El-Ubeyd çağından beri Güney Mezopotamya'da mevcut oldukları görüşünü kabullenmeye imkan bırakmamaktadır. Sümerlerin umumiyetle Mezopotamya'ya doğudan geldikleri kabul edilmiştir. Tabii bu görüşte arkeolojik ve filolojik bakımlardan birtakım münasebet ve benzerliklerin tesiri bulunmaktadır... "

Tanınmış Sümerolog Karmer de Sümerlerin Mezopotamya'ya dördüncü binin ikinci yarısında gelmiş ola-caklarını ve ana yurtlarının bilinmediğini belirtmektedir. Onun kanaatince, Enmerkar ve Aratta üzerinde dönen, destan! menkıbeler silsilesinden hükmedileceğine göre, ilk Sümer hükümdarları, belki Hazar Denizi çevresinde kurulmuş olan bir şehir devleti ile çok sıkı bir münasebete girmiş bulunuyorlardı. Bir ölçüde Ural-Altay dillerini hatırlatan Sümer dili de yapısı bakımından bir bitişken dildir ve bu dil vakıası da Aratta gibi aynı geniş sahaya işaret etmektedir."

Kramer tarafından Sümerlerin sıkı ilişkide olduğu ve onun fikrine göre Hazar çevresinde yer alan Aratta şehrinin Eski Türkmenistan'da olduğu konusunda Türkmenistan'ın ve bütün eski Sovyet Cumhuriyetlerinin ünlü bilim adamları tarafından yazılmış olan Sovyet Türkmenistanı adlı eserin birinci cildinde aşağıdaki bilgileri buluyoruz: "Margiyanalıların yerleştiği yurtlarının tümü konusunda, yerleştiği pek çok bölgenin susuzluktan çöl olmuşsa da, onların birkaç kentlerinin mevcut olduğu konusunda açıklamalar ve bilgiler vardır.

Part Margianası kentlerinin gerçek sayısı, birbirlerine göre coğrafi konumları bakımından doğru belirlenmiş olmasa da, M.Ö. 2. yüzyılın birinci yarısında yaşayan Klaudi Ptolomey tarafından yazılmıştır. O kentleri 102° ve 106° doğu boylamlarında gösterip, güneyden kuzeye doğru sayarak aşağıdaki dokuz kentin adını yazıyor: Nigeya (Niseya), Kamaguryana, Reya, Antihoya, Margiyana, Nasoi, Argadina (Aradena), Sena (Sina), ARATA ve Ariyaka". Yukarıda adı geçen ARATTA destanının metnini kitabın yer-yurt adları bölümünde tanıtacağız.

İranlı tarihçi Hasan Pirniya bu konuda şöyle yazıyor:

Ancak Akkadların ve Sümerlerin nereden geldikleri konusunda Aşkabat'ın yakınındaki Anu, Astarabad'ın yakınındaki Türendepe, (bazılarına göre Turantepe B.G.) ve Daraygez'de (Güney Türkmenistan çevresi, BG.) bulunan seramik eşyalar, kap kaçaklar ve buna benzer şeylerin imalat ediliş şekilleri Elam tarzı ile aynı olup altın vazoların yüzünde ise Sümerlerin resimlerinin işlenmiş olmasını göz önüne alarak, bazı bilim adamları Elam Uygarlığı ile Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiriyle ilişkisinin olması gerektiği kanaatine, belki de Sümerler de kuzey taraftan Basra Körfezine ve Babil düzlüğüne gelmiştir diyen düşünceye varmışlardır."17 Hasan Pirniya kendi kitabının girişinde dünyadaki mevcut dilleri ve eski dilleri üç gruba bölerek Elam ve Sümer dillerini Ural-Altay ve diğer bükünlü (iltisa-ki) dil grubuna koyuyor.

Türk tarihçisi Kamuran Gürün de Anu Medeniyeti ve onun tarihi dönemi (M.Ö. 8000-3900 araları) konusunda uzmanların ortaya koyduğu çeşitli fikirleri izah etmesinin yanı sıra Sümer medeniyetinin ve Sümerlerin menşeinin neresi olduğu hususundaki çeşitli fikirleri de (Türkmenistan, Hindistan, belki de üçüncü bir yer) analiz ediyor. Gürün burada Anu'dan elde edilen buluntuların bu konuların açığa kavuşmasındaki önemini vurguluyor.

Tarihçi Nissen Sümerlerin başka yerden gelmesini şöyle açıklıyor. "Mezopotamya'da M. Ö. 3200 yıllarında çok sınırlı bir dönem süresinde beklenilmedik bir durumda medeniyetin çeşitli yönleri kesin olarak değişmiştir. Bu değişmenin sadece eski kavmin yerini daha gelişmiş bir ülkeden gelen yeni bir kavimin alması ile gerçekleşmesi mümkündür." Bundan başka da nüfus sayısında yedi kat bir artışın olduğunu zikrederek bu olayı Sümerlerin Mezopotamya'ya gelip yerleşmesi ile ilişkilendiriyor.

Gene bir iranlı tarihçi Meşkur da bu konuda şöyle yazıyor: "Babil'in ilk yerli kavimlerinin Sümerler ya da Samiler olduğu konusunda çeşitli görüşler var. Günümüzde alimlerin çoğunluğu Sümerlerin Babil'de yerleşmiş olduğunu savunuyorlar. Sümer yurdu Tevrat'ta Şenar adıyla geçiyor. Onların kendileri kendi yurtlarına Şumer demişlerdir. Sümer'de bulunan pirinç eşyalardan anlaşıldığına göre onlar Fırat etrafına birden bire beklenilmedik durumda gelip, medeniyetlerini ise Hazar Denizi'nin güney doğusundan kendileriyle getirmişlerdir. Ancak bazı bilim adamları ise bunların deniz tarafından geldiklerini öne sürmektedirler."

Alman bilim adamı Oberhuber Die Kultur des Altesorientes adlı kitabında dünya uygarlığında yazının bulunması konusunda şöyle bir fikir öne sürüyor: "Sümerlere ait bulunmuş yazıların ve yazının sonraki olgunlaşma süreci ile ilgili belgelerdeki metinlerin çoğunluğu ticaret ve yönetim işlerine ait olduğu için bilim adamları yazının meydana gelmesinde ticari ilişkilerin temel rolünün olduğunu vurguluyorlar. 

Bu düşüncenin savunucusu Heishelheim'in fikrine göre şehir medeniyeti sadece coğrafi şartların ya da kent uygarlığının ortaya çıkması sonunda teşekkül etmeyip belki ticari ilişkilerin ekonomide temel rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Bu teorinin doğruluğunu ispat eden en inandırıcı delil ise Yakın-Doğu ve Orta Asya'nın ticari ilişkilerinin kesişim merkezinde yerleşen Hazar ötesindeki (Türkmenistan'da) doğunun en eski kenti Anu'dur."

XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmut dünya çapında tanınmış eseri Divan-ı Lügati t Türk'te ve bunun gibi XIII. yüzyılda yaşayan ünlü tarihçi Hamedanlı Hoca Reşideddin Fazlul-lah'ın Camiu't Tevarih adlı eserinde Türklerin şeceresini Hz. Nuh'dan başlatıyorlar. Nuh ise bilim adamlarının açıklamasına göre Ziusudra adıyla Sümerler arasında yaşamış bilgin, belki de marangoz olmuştur. Nuh Tufanı Destanı ise tarihçilerin fikrine göre herhalde dünyayı su basanda (bazılarına göre Sümerlerin yurdunu) kendi yaptığı gemi ile bir grup insanı ölümden kurtarışını konu alan bir folklorik destandır. Bu destan zamanla dini bir nitelik kazanarak Tevrat ve sonraki kutsal kitaplara girmiştir diye düşünülebilir.

Belki yukarıda belirtilen ünlü tarihçilerin Türklerin aslını Nuh'tan getirmeleri ile ilgili görüşleri bir hayale dayalı olmayıp çok eski kaynaklara ve halk arasında uzun zamandan beri yaşaya gelen yaygın rivayetlere dayanmaktadır.

Nuh sözüne gelince, bu sözcük Sümer dilindeki NU sözü ile bir olup sonraki Sami Kavimler tarafından NUH şeklinde yazılmış olabilir. NU sözcüğünün Sümer dilindeki anlamları; insan, türetmek ve tohum demektir. Bu söze anlam bakımından denk, yansıma bakımından da çok yakın kelimeler Altay dillerinde de vardır. Örneğin: Gold dilinde NAi, Kore dilinde NEI, Mongol dilinde ise NİALMA, hepsi insan anlamındadır.

Türkmenlerde de bir kimseyi övmek istediklerinde NAY BAŞI ibaresi kullanılmaktadır. Bu sözün de anlamı insanların en seçkini olsa gerek. Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki tarihi ilişki konusunda Türkmen bilim adamlarının yazdığı son makaleler daha açık bilgiler vermektedir. 

Ödek Ödekof şöyle yazıyor: "... Yazarın Türkmen Boyu "Teke" ve "Göktürk" sözcüklerini açıklamaya sistematik yaklaşması, Türkmenlerin etnogenetik kökünü M.Ö. 3000. yıla götürmeye imkan verdi. Bunu çeşitli uzmanlar, tarihçiler, arkeologlar, dil bilimciler ve yazarlar teyit etmişlerdir. Bunun gibi yaklaşmanın esasında Şumerler (Sümerler) adının ve uygarlığının temel unsurunu izah etmeye Sümer yurdunda ve Altıntepe'de (Güney Türkmenistan) yaşayan halkların birbirleriyle akraba olduklarını ispat etmeye imkan buluyoruz. Böylece, Sümer yurdunda yaşayan SAKGiK halkı Altıntepe uygarlığını türeten halkların doğrudan nesilleridir diyen tarihi sonuca varmak mümkündür." 

Gulla da "Türkmenlerin ataları sayılan ve Mezopotamya'ya göç eden Sümerler sonra Akkatlar, Elamlılar konusundaki bilimsel kaynaklar oraya göçmeyi M.Ö. 4000 yılına tarihlendirmektedir. Ancak bu dönem Anu medeniyetinin gelişmiş bir dönemine rastlamaktadır. Bu nedenle onların kendi vatanlarını ekonomik düzey ve uygarlık seviyesinin yüksek olduğu bir dö-nemde terk etmelerini anlamak zordur. Ancak M.Ö. 4000 yıllarının sonları ve 3000 yıllarının başlarında o döneme göre ekonomi ve uygarlık bakımından gelişmiş GÖKSÜYRÜ'nün (Türkmenistan'da) dokuz obasının hepsi boşalmıştır. Bu göçün sebebi ise o dönemde OKS diye adlandırılan şimdiki Tecen ırmağının suyunun bu günkü İran toprağından kasıtlı olarak azaltılmasıdır. Bu, rutubetin azalması nedeniyle, Karakum (şimdi Türkmenistan'ın % 80'i teşkil eden bir saha) alanının çölleşmesine neden olmuştur. Bu sürecin başlaması ile M.Ö. 4000 yıllarının sonunda Göksurililerin, sonra Sümerler adını alan büyük bir kesimi, bol su arayarak Mezopotomya'ya giden kavim olması mümkündür."

Sümerologların birkaçı Sümer dilinin Hindistan'da Aryanlardan önce yaşayan ve dilleri Ural-Altay dil karakterine sahip olan DRAViDA'ların diline benzerliğini de göz önünde tutarak belki de Sümerler şimdiki iran'ın güneyinden geçerek Mezopotamya'ya ulaşmışlardır demektedir. Ancak o dönem doğal şartlarının şimdiki iran'ın doğusunda çok büyük ve sıcak çölleri meydana getirdiğini dikkate alarak bunun mümkün olacağına inanmanın çok zor olacağı sonucuna varıyorlar.

Bu ihtimali öne sürenlerin biri ise Soden'dir. O sözünün devamında der: "Bu eklemeli karakterli bir dile sahip olan Dravidalar Hindistan'daki zengin uygarlığın yaratıcısı sayılırlar. Hindistan'a en son nüfuz eden (arileşen) Aryanlar ise onları Doğu Hindistan'a sürüyorlar. Ancak, Dravidaları batıya göçmeye neyin mecbur ettiğini anlamak ve onların M.Ö. 4000 yılının hangi kesiminde göç ettiğini tespit etmek çok zordur. "

Dravidalar konusunda Sümerolog Hommel de şu açıklamalarda bulunmaktadır: "Kollar (Kolhlar) Hindistan'ın yerli nüfusunun son kalıntılarıdır. Sonra Turanlı (Türkistanlı) Dravidalar Hindistan'a geliyorlar, en sonunda da Aryanlar gelip Dravidala-rı Doğu Hindistan'a sürmüşlerdir.

Dravidi dilinde konuşan nüfusun günümüzdeki sayısı yaklaşık 200 milyon olup Hindistan yarımadasının 1/4'ünü oluştururlar. Bu dil, özellikle onun Tamilce lehçesi güçlü edebiyatı, eski metinleri ve M.Ö. 300 yıllarına kadar giden geçmişi ile kendi karakterini korumaktadır. Bu dil Tamil, Andrapradaş ve Mi-sur gibi birkaç yurtta resmi devlet dilidir."

Sümerlerin Orta Asya'dan gelmeleri konusunda bilimsel gerçekler daha çoktur. Ancak biz metnin bu bölümünü bu konuda yazılan en son eserlerin birine müracaat ederek noktalıyoruz: 

"Sümerlerin (M.Ö. 3300) Orta Asya'dan gelme ihtimali aşağıdaki şu faktörlerle açıklanıyor. Onların dillerinin Altay-Türk dillerine benzerliği, tapınaklarının mimari şekilleri ve süslemelerinin dağ tapınaklarına benzemesi ve genellikle yazıda kullanılan ideogramlarının (belgilerinin) dağ yurtlarıyla benzerlik göstermesidir. 

Sümerlerin dini inançlarının kökünün de Orta Asya ya da Bakterya'dan olduğunu kanıtlayacak anlamlı şeyler vardır.Dağ tapınakları, dağ öküzüne secde etmek ve ek olarak Orta Asya'da olduğu gibi kralın muhafızlarının o öldüğü zaman, kendilerini zehirleyerek intihar etmeleri..."


5000 YILLIK SÜMER TÜRKMEN BAĞLARI (s.29) / BEGMYRAT GEREY

Kendi Sayfası
Begmyrat Gerey'in diğer kitabı
Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (M.Ö. 247-M.S. 224) 



Anau Medeniyeti ve Devamı Olarak Sümerler
Tengri/Dingir ‘Sema’ Oğulları


Amerikan jeologu Prof. Raphael Pumpelly (08.09.1837 – 08.10.1923), yakından tanışmak amacıyla Washington Karegi Üniversitesi’nin malî yardımını kullanarak Türkmenistan’a ilk defa 1903 yılında geldi. 1904 yılında Aşkabat yakınlarında yerleşen Anau’da (Anev) ve Marı’da (Merv) yapmış olduğu kazılarının sonuçlarından oluşan ve 1908’de Washington’da yayımlanan ‘Exploration in Türkestan Expedition of 1904’ (Türkistan’daki Araştırmalar 1904 Yılı Heyeti) adlı kitabı ve bazı diğer eserleriyle bilim dünyasında çok zeki bir arkeolog ve tarihçi olarak da kendisini tanıtmayı başardı. 

Prof. Pumpelly’nin Anau’da elde ettiği buğday taneleri ve koyun kemikleri gibi buluntular, kıymetli numuneler halinde günümüze kadar Philadelphiya’daki Tabiat Müzesi’nde korunmaktadırlar. Philadelphiya müzesindeki numuneler, Türkmenistan’ın Ahal vilayetinde son yıllarda kurulan Ak Buğday Müzesi’nde tekrar sergilenmektedirler.

Prof. Pumpelly, 1904 yılında Anau tepelerinde yaptığı kazılar sonucunda 5 ayrı medeniyet tespit etti ve toprak tabakalarına dayanarak bu medeniyetlerin:


Anau I (M.Ö. 9000 – 6000),
Anau II (M.Ö. 6000 – 5200),
Anau III (M.Ö. 5200 – 2200),
Anau IV (M.Ö. 2200 – M.S. 150),
Anau V (M.S. 370 – 1850) senelerinde yaşamış oldukları neticesine vardı.


Prof. Pumpelly; 1904 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarındaki Anau harabelerinde, buradaki insanların tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini buldu. O eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri bugünkü Aşkabat’a kadar uzanmaktaydı.

Kendisinin elde ettiği bazı sonuçlar üzerinde durmaya değer ehemmiyettedir.

Anau medeniyetinin başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yerlerdeki yamaçlardır. Avcılık hayatından yavaş yavaş tarım ve çobanlık hayatına geçen kabilelerdeki en eski sulama şekilleri her halde bu gibi tabiî şartlar içinde meydana gelmiştir. 

Anau’da önce tarım başlamış olup,hayvanların evcilleştirilmesi daha sonra ortaya çıkmıştır. Anau II’de, Anau I’deki büyükbaş hayvanlardan ziyade, koyun ve keçi beslendiği ortaya çıktığı görülmektedir.

Prof. Raphael Pumpelly, Anau’da topladığı arkeoloji malzeme ve materyallerinde insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili olarak “Oasis (Vâhâ Tatlıgöl) Teorisi” adlı bir teoriyi ortaya attı ve taş devri insanlarının son Buzul çağının sonlarında meydana gelen kurak bir iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşi hayvanlar ve bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olduklarını öne sürdü. Bir araya gelerek toplanmış olan bu insanlar buralarda büyükce köyler kurmuşlardır. 

Topluluğun besin ihtiyacını daha kolay karşılayabilmek için çok önemli bir kültürel evrim gerçekleştirerek bazı bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmişlerdir.

Buğday ve arpa evcilleştirilmiş ilk tahıl ürünleri; koyun ve keçi ise evcilleştirilmiş ilk hayvan türleri olmalıdırlar. Tahıl çiftçiliği ve hayvancılık ilk defa Orta Asya’da (Türkmenistan’da) gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden Avrupa’ya geçmiştir.

İlk defa Prof. Pumpelly tarafından ortaya atılan “Oasis Teorisi” daha sonra bazı bilim adamları (mesela İngiliz arkeologu Gordon Childe) tarafından geliştirildi.

Onlara göre tarımdaki bu gelişmeler, insanoğlunun parazitlikten kurtulup tabiatla ortaklık kurarak üretken hale gelişinin ilk evrimidir. Bu üreticilik uzun zaman boyunca devam ederek tarihte ilk primitif sanat ve edebiyat eserlerini ve sonuçta bugünkü Türkmenlerin çok eski atalarında, ilk sözle folklorda sonra boyala kayada resimleri çekilen, kendine ve Tanrıya (Tanrılara) dini inancını doğurmuştur.

Amerikan bilim adamı Prof. Raphael Pumpelly, aydınlattığı Anau (Anev) medeniyetiyle, Türkmenlerin Eski Çag’dan da daha önceki dönemlere ait kültürel geçmişini tespit ederek, günümüz tüm tarih kitaplarında ve bilimsel ansiklopedilerinde yer almasını sağladı.

Ama ne yazık ki aynı tarih kitaplarda yer alan Sümerler konusunun Anau medeniyetiyle ilgisinden bu ana kadar söz edilmez. Aslında o eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral gölü sahilleri bugünkü durumundan daha da geniş idi ve Türkmenlerin Anau medeniyetini meydana getiren eski atalarının bir kısmı çok sayıdaki gemileriyle Hazar-Aral gölünde yüzerek Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya gelmiş ve Sümerlerin de ataları olmuştular. 

Çünkü aynı ilahilere tapan Sümerlerin ve Eski Türkmenlerin (Oğuzların, Hunların) kendilerini Tengri/Dingir ‘Sema‘ oğulları hesaplamaları boş yere değildi. Toplumu (daha sonra devleti) yönetmenin iki kanatlı sistemi her ikisi için de aynı idi.

Sümerliler eklemeli bir dil kullanıyordu. Sümerce tarihte bilinen ilk yazılı dildir. Güney Mezopotamya’ da M.Ö. 4000 yılında konuşulan ve M.Ö. 2000′li yılların başlarında yerini konuşma dili olarak Akatça’ya bırakan Sümer dili Türkmen dilinde (genellikle Altay ailesine ait dillerde) olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor.

Sümer dilinde Türkmen dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkmencede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.

Türkiyeli bilgin Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş olursa Almanyalı Türkmen Begmurat Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkmence – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir.

Bunu da bilmemiz gerekiyor ki bugün Sümerliler denilen medeniyete Almanlardan İngilizlere, Farslardan Araplara kadar bir çok millet sahiplenmekte ve atalarının Sümerliler olduğunu ileri sürmektedirler. Bunun nedeni şüphesiz medeniyetin, tarihin, hukukun, bilimin, edebiyatın, tarım ve ekonominin Sümerlerle başlamasıdır.

Tarihsel gerçek ise sonuç olarak böyledir: 

İnsanlık Tarihinin insanlığın inanç edinmesiyle geçmişi M.Ö 13000 yıllarda sona eren buz çağı ve Altay inançları ile başlar. Daha sonra M.Ö 9000 yıllarında Altay dağlarından inen Eski Türkmenler (Altaylılar) güneye daha sıcak coğrafyaya yerleşmişlerdir.

Türkmenistan’ın şimdiki başkenti Aşkabat’ın yakınlarında Anau kentini kurmuşlardır. İlk olarak insanlığın hayvanları evcilleştirdiği ve tarım yaptığı yer burasıdır. M.Ö 4500 yıllarda Anau kentini bırakıp Mezopotaya’nın verimli topraklarına göçmüştür.

Dile ait konumuzu toparlayacak olursak: 

Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türkmen dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim adamları da Türkmen dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilini Çok Eski Türkmen dili veya o dilin bir dalı olarak vasıflandırabiliriz.

Prof. Dr. Muratgeldi Söyegov
Raphael Pumpelly, Explorations in Turkestan Vol I - Vol II 




ANADOLU'DA ANAU

Herodot Tarihi: 7.kitap 30....
"Phrygia kenti Anaua'nın ve tuz çıkarılan bir gölün yanından geçti, büyük Phrygia kenti Kolossai'ye geldi; Lykos ırmağının bir yarıktan akıp kaybolduğu yer burasıdır; aşağı yukarı beş stad ötede gen yeryüzüne çıkar ve Maiandros'a karışır...."


Anau / Acıgöl (Çardak Gölü), Afyonkarahisar ve Denizli il sınırları içerisinde bulunan tektonik göldür, ayrıca hıristiyanlığın ilk yıllarında havarilerin geçiş güzergahı üzerindedir....

"COLOSSAE , a city of Phrygia, first mentioned by Herodotus (7.30) as a large city of Phrygia, on the Lycus, a branch of the Maeander. Xerxes, on his march to Sardes, B.C. 481, reached Colossae after leaving Anaua. [ANAUA] The younger Cyrus, on his march from Sardes towards the Euphrates, B.C. 401, passed through Colossae. He crossed the Maeander, and after a march through Phrygia of 8 parasangs from the river, he came to Colossae, a large and prosperous city..."


dipnotlar:

“Kürt Tarihi” adı altında yazılan birçok kitapta Sakaların Medlerin soyundan geldiklerini belirtirler. Halbuki milattan önceki devirlerde yaşamış olan Sakalar/İskitler  bugün için tartışması bitmiş ve Türk dilli, Türk milleti olarak açıklanmıştır. Bunun yanında Orta Doğu’da yaşamış Medleri ataları ilan ederler ki, son araştırmalarda bunlarında Türk dilli oldukları anlaşılmıştır.  Ahsen Batur “Kürdoloji Yalanları” ve  M.Şerif Fırat “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” Zazaların Sakaların soyundan geldiklerini söyler ki bunu Türkmenistan’dan Gerey de destekler. 

Hatta “Aşkabad Üniversitesinde 25 yιl tarih hocasι olan Rosliyakf´un açιklamasιna göre Türkmen ulusunun üstelik %70´ni oluşturan Teke ve Yomut boy birlikleri Saka-İskitlerin torunlarιdιr” der Begmyrat  Gerey ve devam eder 

“ Biz Rosliyakof´un bu düşüncesinin doğru olduğunu, Herodot ve diğer Yunan tarihçilerin yazιlarιnda adι geçen: Parn, Part (Partlar), Dah (Daz), Dahe (Teke), Barkas (Burkaz), Grehi (Gerey), Sakaw, Sakar (Sak är) gibi boylarιn bugün de eski adlarι ile eski yurtlarιnda yaşamakta olduklarιnι görmekdeyiz.  Ägşar (Avşar), Bayat, Begdilli, Bayιndιr, Iğdir, Yemreli, Eymir, Yzιr gibi Oğuz-Kıpçak boylarιnι ise biz türkmenlerin kalan bölümü olan Kökleñ, Sarιk ve Salιr boy birliklerinde görürüz. “


Görüldüğü gibi İskit, Saka, Part ve daha birçok farklı isim altındaki eski uygarlıklar bugünkü Türklerin atası olan Oğuzları oluşturmuşlardır ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleşenler, yerleştirilenler işte bu “Dağlı Türkler”dir....


Prof.Firudin Ağasıoğlu (Celilov)'da " Partlar dışlanmış İskitlerdir" der.



 "Ölümünden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu  tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da bana şöyle yazmıştı:

“Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”.

Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. " 


"TÜRKÇE KONUŞUYORLARSA BİLİN Kİ TÜRKTÜR. GENÇLERİMİZ TÜRKLÜĞÜMÜZE AİT NE VARSA ÖĞRENMEYE ÇALIŞSINLAR. GENÇLERİMİZ AYRICA BİZİM ESKİ ALFABEMİZİ OKUSUNLAR, ÖĞRENSİNLER, BU ÇOK ÖNEMLİ. YARIN ÖBÜR GÜN BENİM KANIM BÜTÜN YAZILARIN BİZİM YAZILARIMIZDAN ÇIKTIĞINI İSPAT EDEBİLİRLER VE DİLİMİZİN DE BÜTÜN DİLLERİN ANASI OLDUĞUNU DÜNYAYA DUYURABİLECEKLERDİR. 

BÜTÜN DİLLERİN ANASI TÜRKÇE VE BÜTÜN YAZILARIN BAŞLANGICI DA TÜRKÇEDİR. TÜRK DİLİ ÇOK ZENGİN BİR DİL VE MATEMATİKSELDİR. DİLİMİZİ MUHAFAZA ETMEYE ÇALIŞALIM VE KENDİ KÜLTÜRÜMÜZÜ ÖĞRENELİM. BATILILARIN BİZİ KÜÇÜMSEMESİ VE BARBAR OLARAK ADLANDIRMASININ HİÇBİR DAYANAĞI YOKTUR.  BEN IRKÇILIK YAPMIYORUM, BİZ MEDENİYETE SAHİP BİR TOPLULUĞUZ VE BÜTÜN MEDENİYETLER DE ORTA ASYA'DAN GELİYOR. "


M. İLMİYE ÇIĞ / 2011-video

___________