celsus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
celsus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2017 Çarşamba

Romalılar ile Partlar



Primaporta'lı Augustus, MÖ 20
Zırhının solunda bir Roma'lı, sağında ise bir Part rehin aldıkları "kartal" tuğu teslim ederken....


Prof.Firudin Ağasıoğlu : "Partlar "Dış İskitler" yani "dışlanmış olanlar" olarak bilinir."
Prof.Fahrettin Kırzıoğlu: "Partlar Taş Oğuzlar'dr." 
Begmyrat Gerey: Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız. (M.Ö. 247-M.S. 224). 
Prof.George Rawlinson: "Partlar kesinlikle Turanidir."


Yaralı Part - Efes Parthian Frizi - MS 2.yy (diğer resimler)





Armenia in Period of Augustus: the Struggle of Domination in Rome-Parhia
Yrd.Doç.Dr.Kevser Taşdöner Özcan
Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Adıyaman, 



Parthlar, bugünkü İran’ın yer aldığı coğrafyada yaşıyorlardı. Parthia’dan Anadolu’ya açılan kapı konumunda olan Armenia Krallığı, İ.Ö. 2. Yüzyıl sonlarında Parthların saldırısına uğradı. Atlı süvarileriyle güçlü bir askeri kuvvete sahip olan Parthlar, Armenia kralı Artavasdes’in oğlu Tigranes’i bu saldırıda esir aldılar. İ.Ö. 94 yılında Armenia kralının ölmesiyle oluşan taht boşluğunu, yıllarca Parthlar tarafından esir olarak tutulan Tigranes yine Parthların isteği doğrultusunda doldurdu. Yeni Armenia kralı, Parthlara 70 vadi verdi. Tigranes söz konusu 70 vadiyi Parthlardan gelebilecek bir tehlikeyi önlemek amacıyla mı, yoksa bir şükran duygusuyla mı verdi? Bu sorunun yanıtı kesin olarak bilinmiyor. Ancak kesin olan, Tigranes’in krallığını korumada yeterli olamadığıdır. Çünkü Parthlardan bazı sülaleler, Armenia topraklarına yerleşmeye başlamışlar ve günden güne sayıları artarak güçlenmişlerdi. Armenia Krallığı içinde güçlenen bu Parthialı sülaleler zamanla Armenia Krallığı’nın yönetimini ele geçirmek istediler. Öte yandan Roma, Doğu sınırlarında önemli bir konumda bulunan Armenia Krallığı içinde yaşanan söz konusu siyasi duruma kayıtsız kalmadı. Böylelikle, Armenia Krallığı, Parthia ve Roma arasında ciddi bir mesele haline aldı (1).


Roma Cumhuriyeti’nin iki krallıkla ilk belirgin siyasi ilişkisi, Anadolu’daki krallıklar içinde günden güne büyüyerek güçlenen Pontos Krallığı’nın güçlü kralı VI. Mithridates’in kızı Kleopatra’nın Armenia kralı Tigranes ile evlenmesiyle gelişen hadiseler sonucunda oldu. VI. Mithridates, akrabalık ilişkisi kurduğu Tigranes ile beraber Kappadokia Krallığı’na saldırdı. Tahtından zorla indirilen Kappadokia Kralı Ariobarzanes, Roma Cumhuriyeti’ne sığınarak Pontos kralının zorbalığını Romalı senatörlere anlatarak şikayetçi oldu (2). Ariobarzanes’i dinleyen Romalılar, Kappadokia tahtının ona iade edilmesi gerektiğine karar verdiler ve bu kararın uygulaması için L. Cornelius Sulla’yı İ.Ö. 92 yılında Doğu’ya gönderdiler. L. Cornelius Sulla Tigranes’i yenilgiye uğrattı ve Ariobarzanes’i tekrar tahtına oturttu (3)


Bu arada Armenia Krallığını kendi kontrolünde tutmak isteyen Parthlar, Armenia Krallığı ile Pontos Krallığı arasındaki bu ittifaktan oldukça rahatsız olmuştu. Bu durum karşısında Roma Cumhuriyeti ile bir barış görüşmesi talebinde bulundular. Parthlar daha evvel Roma ile dost ve müttefik olmak için (4) görüşme talebinde bulunmuşlar, ancak bu talepleri bekletilmişti. Böylece Roma’nın kabul ettiği bu ittifak görüşmesi iki devlet arasındaki ilk siyasi anlaşma olmakla beraber, Roma-Parthia arasında yıllarca sürecek olan münasebetlerin zeminini oluşturulmuş oldu. Roma’yı L. Cornelius Sulla’nın temsil ettiği bu görüşmede Parth Krallığı’nı da kralın büyükelçisi Orobazos temsil ediyordu. Görüşmenin ayrıntılarını bilemiyoruz. Eski adı Melitine olan bugünkü Malatya’da yapıldığı tahmin edilen bu anlaşmadan net olarak bilinen, Euphrates’in (=Fırat) Romalılar ile Parthlar arasında sınır olarak kabul edilmesiydi (5).


Sulla ile Parthia kralı arasında yapılan anlaşmadan sonra, Romalı komutan Lucullus İ.Ö. 69 kışında Armenia’nın Tigranokerta (=Silvan) kentine bir sefer düzenledi. Kenti kuşatma altına alan Lucullus’a (6) karşı, Pontos Kralı Mithridates ve Armenia kralı Tigranes, Parthlarla ittifak yapmak istediler. Lucullus bunu öğrendiği zaman Parthia’ya karşı bir sefer yapmayı planladı. Ancak ordusundaki askerler sefere çıkmak istemeyip isyan çıkarınca, sefer planını uygulayamadı. Sonuçta Lucullus, Parth kralına elçiler göndererek yapılan anlaşmayı hatırlatmakla yetindi. Bu dönem içindeki Roma, Parhthia ve Armenia arasındaki ilişkiler, Sulla zamanında yapılan anlaşmayı değiştirmedi (7).


Roma Cumhuriyeti’nin Doğu sınırını çizmiş olan Sulla –Orobazos arasındaki bu anlaşma İ.Ö. 66 yılına kadar bir sorun olmadan iki ülke tarafından korundu. İ.Ö. 66 yılında ise Armenia kralı Tigranes’in aynı ismi taşıyan oğlu Tigranes, taht için babasına karşı isyan çıkardı. İsyanda istediği başarıyı elde edemeyen genç Tigranes, Parthlara sığınarak, Parth kralı Phraates’i Armenia’ya saldırmaları konusunda kışkırttı. Parthlar Armenia’nın belli bir bölümüne kadar istila etseler de zafer Armenia kralının oldu. Bu sonuç karşısında, genç Tigranes bu seferde Romalı komutan Gnaeus Pompeius’a sığındı (8). Ancak genç Tigranes’in bu tercihi, Romalılar ve Parthlar arasında zayıf olan siyasi ilişkilerin giderek bozulmasına sebep olacak başlangıcın temelini attı.


Gnaeus Pompeius, kendisine sığınan genç Tigranes’i yanına alarak yaşlı kral Tigranes’in üzerine yürüdü ve kralı etkisiz hale getirdi. Bu süre boyunca Gnaeus Pompieus, kendisine sorun çıkartmayan yaşlı Tigranes’e Armenia’yı, sefer boyunca ele geçirdiği bölgeleri de bağımlı krallarına bıraktı. Genç Tigranes’e de Gordyene (9) ve Sophene (10)’yi içine alan bir ülkenin kralı yaptı. Ancak bu toprak dağılımları yapılırken, Gnaeus Pompeius’un legatusu G. Gabinus, Euphrates’i (Fırat) geçerek Tigris’e (= Dicle) kadar ilerledi. Böylece, İ.Ö. 92 yılında Roma ve Parthia arasında yapılan sınır anlaşması ihlali ile iki taraf arasında ihtilaf meydana geldi. 


Oldukça açıktır ki, bu ihtilafın sebebi Armenia Krallığı idi. Gnaeus Pompeius’un komutasındaki bir askeri gücün Euphrates’i geçmesine karşılık, Parth kralı Phraates Armenia’ya saldırdı (11)Phraates, Gnaeus Pompeius’a elçiler göndererek Tigranes’in serbest bırakılmasını ve bir daha sınır ihlalinin olmamasını istedi. Ancak kralın bu isteklerinden sadece sınır ihlali ile ilgili olanı kabul edildi ve Roma’nın Parthlar üzerinde üstünlüğünün hissedildiği bir anlaşmaya varıldı. Roma’nın Tigranes konusunda istenileni yapmamış olması, Armenia Krallığı’na müdahale hakkını elinde tutmasını sağlıyordu (12)


İ.Ö. 63 yılında Gnaeus Pompeius, Doğu’da yaptığı düzenlemelerinde oldukça usta davranmıştı. Akdeniz’de zengin bir eyalet kurmuş (13) ve Parthların büyüyen gücüne karşı Güney ve Doğu’da tampon devletler olarak bağımlı krallıkları sıralamıştı (14)Bu sistem etkiliydi. Ancak her ne kadar Tigranes’in kraliyet tacı Romalı general Pompeius tarafından askerlerinin önünde giydirilerek Armenia Krallığı’nın Roma’ya bağımlı bir krallık haline getirilmiş olsa da Roma, söz dinleyen kralların kontrolünde bir Armenia’ya henüz sahip değildi. 


Parthlar ve Romalılar arasında bir sonraki münasebet, İ.Ö. 53 yılında Syria Eyaleti valiliğine atanan Crassus’un İ.Ö. 54 yılında Parthlara karşı düzenlediği sefer sebebiyle oldu. Bu tarihten önce parlak bir askeri başarısı olmayan Crassus, gayri resmi kurdukları I. Tirumvirlik koalisyonunda Gnaeus Pompeius ve Iulius Caesar’ın askeri başarıları karşısında üçlü yönetimin zayıf halkası durumunda kalmıştı. Bu nedenle Crassus, biraz maceracı bir hevesle ve zamansız bir vakitte Parthlara karşı sefere çıktı. İ.Ö. 54-53 yıllarında bugünkü Harran Ovası’nda (Karrhai) yapılan ve yapıldığı yerden dolayı tarihe Karrhai Savaşı olarak geçen bu savaşta, Romalı komutan Crassus hayatını kaybetti. Çok sayıda Roma askeri öldü, pek çok asker esir alındı (15). Dahası Roma ordusunun onuru, sancaklarının düşman eline geçmesiyle yıkıldı. 


Karrhai mağlubiyetinin Romalılara maliyeti, yalnızca savaşta yaşamını kaybeden çok sayıda Roma askeri değildi. Romalılar için utanç kaynağı olan Roma ordunun sancağı Parthların eline geçmiş, Doğu politikasında etkin olduğu Armenia Krallığı da Roma nüfuzundan çıkmıştı. Armenia kralı Artavasdes, Karrhai Savaşı’ndan sonrasında muzaffer Parthia Krallığı ile ittifak yaptı (16). Karrhai Savaşı mağlubiyetinin bir sonucu olan kayıplar ise Roma’nın Parthlar üzerinde intikam hırsının daha da artmasına neden oldu. Ancak Roma’nın öncelik vermesi gereken daha ciddi problemi vardı. Bu problem, Iulius Caesar ile Gnaeus Pompieus arasında patlak veren İç Savaş’tı (17)


İ.Ö. 48 yılında Iulius Caesar’ın zaferiyle sonuçlanan İç Savaş süresince (18) doğal olarak hiçbir Romalı komutan Parthlara karşı sefer düzenlemediği gibi, Armenia Krallığı’nın Parthların hâkimiyetinde olmasına da göz yumdu. Üstelik Gnaeus Pompeius, bu savaşta Cumhuriyetçilerden yana taraf olan Parthlar’dan askeri yardım almıştı. Gnaeus Pompeius tarafından Parthia’ya gönderilmiş olan Labienus da gerekli yardımı getirememiş ve orada kalmıştı. 


Iulius Caesar consullüğü döneminde Parthlar, Syria Eyaleti’ni istila edip bu eyaletin Roma valisini öldürmüşlerdi (19). Caesar bu nedenle Parthlara karşı bir sefer planı hazırlığına başladı. Ancak İ.Ö. 44 yılında bir grup senato üyesi tarafından öldürüldüğü (20) için Parth seferi planını hiçbir zaman uygulayamadı. Iulius Caesar’ın ölümünden sonra bu Parth seferini ilkin İ.Ö. 40 yılında L. Decidius Saxa, sonra da Marcus Antonius üstlendi.


İ.Ö. 41 yılında, Triumvir Marcus Antonius Mısır’dayken, Parth prensi (21) gibi hareket eden Romalı general Labienus’un (22) liderliğini yaptığı bir Parth ordusu Syria Eyaleti’ni istila etmeye başladı (23). Syria Eyaleti’nin tamamını ele geçiren (24) Labienus, Parth prensi Pacorus’u orada bıraktı (25) ve emri altındaki Parth ordusuyla (26) Batı Anadolu’yu ele geçirmek için yola koyuldu (27). Labienus’un etkisiz hale getirilmesi Ventidius adındaki Romalı komutan sayesinde oldu. Syria’daki Parth ordusu da yenilgiye uğratılarak Euphrates’in gerisine çekilmeye zorlandı. Ancak tüm bu sonuçlara rağmen Armenia Krallığı yine Parthların müttefiki olarak kaldı.


Marcus Antonius’un Armenia Krallığı’nı bağımlı krallık haline getirmek istemesiyle başlayan sürecin sonunda devreye yine Parthlar girdi. Özellikle Parthia’da yaşanan taht mücadelesi, bu konuda oldukça etkili oldu. İ.Ö. 37 yılında Parth Kralı olan IV. Phraates, önce babasını zehirleyerek öldürdü, sonra erkek kardeşlerini ve Parthia’nın önde gelen soylularını ortadan kaldırdı (28). Kralın bu katliamından kaçmayı başarabilen Parth soylusu Monaises, Roma’ya sığınarak yardım istedi (29). Monaises’in Parthia’daki durum ile ilgili anlattıklarından dolayı Marcus Antonius, Parth seferi için hazırlıklarına başladı. O aynı zamanda İ.Ö. 53’de Crassus’un Parthlarla yaptığı Karrhai Savaşı ve bu savaşta yenilmesi ve yaşamını kaybetmesi (30) sonucu esir düşen Romalı lejyonerleri ve Roma sancaklarıyla beraber Crassus’un intikamını da almak amacıyla planlarını hızlandırdı (31).


Fakat Marcus Antonius, yapacağı Parth seferi için strateji bir önemi olan Armenia Krallığı’nın desteğini almak zorundaydı. Bu nedenle Armenia Krallığı’nın mevcut kralı tanımak durumunda kaldı. İ.Ö. 36 yılının Nisan sonu ya da Mayıs başında Euphrates’e (=Fırat) doğru ilerleyen (32) Marcus Antonius, yaklaşık 100 bin askeriyle, bunların arasında Armenia kralı Artavasdes tarafından donatılan 7 bin yaya ve 6 bin atlı vardı (33), Armenia kralı Artavasdes’in önerdiği güzergâhı takip ederek Media Atropatane’den (Kuzeybatı Persia) Parthia’ya doğru ilerledi. Armenia kralı ile aynı ismi taşıyan Media Atropatane kralı Artavasdes, Roma ordusuna destek olarak askeri güç sağladı. Ancak bu kral korkuya kapılıp savaş yerini terk edince (34)nihai sonuç Marcus Antonius için felaket oldu. Antonius, büyük kayıp vererek Mısır’a geri döndü (35).


İ.Ö. 36 yılındaki yenilgisinin sebebi olarak Armenia kralını gören Marcus Antonius’un bu konuda planları bitmemişti. İ.Ö. 34 yılında ihtiyaç duyduğu askeri yardım için Armenia kralı ile ittifak yapmak istedi. Ancak Marcus Antonius, Armenia’ya vardığı zaman kraldan beklediği ilgiyi görmedi. Bunu bahane ederek Armenia’ya saldırdı ve kralı esir olarak aldı. Armenia kralı Artavasdes’in oğlu Artakses’i ülkeden sürdü. Yanında Mısır’a götürdüğü Artavasdes’i orada idam ettirdi ve Kleopatra’dan olan oğlu Aleksandros’u Armenia-Media ve Partia kralı ilan etti. Bu gelişmelerden sonra Armenia Krallığı, Romalılar ile Parthlar arasında ciddi bir sorun haline geldi. 


İ.Ö. 31 yılında yapılan Actium Savaşı’nda Marcus Antonius’u yenerek Roma’nın tek adamı olan Octavianus, Mısır’daki işlerini düzene koyduktan sonra Asia Eyaleti’ne geçti. İ.Ö. 30/29 yılının yazını orada geçirdi. İki yıl sonra Augustus adını adı. Geriye kalan yaşımı boyunca hep Augustus adını kullanacak olan Octavianus, artık Roma’nın Princeps’i, yani tek adamı ve imparatoruydu. Roma’nın Doğu’daki durumu ise şöyle idi: 


Actium Savaşından sonra Roma eyaleti yapılan Mısır, Augustus tarafından atanan ve Euquites (=Atlılar) sınıfına mensup bulunan Praefectus rütbeli bir vali tarafından yönetilmeye başlamıştı. Diğer Doğu eyaleti Syria, stratejik bir bölge olduğu için imparator eyaleti yapılmış ve eyaletin yönetimi Legatus Augusti Propraetore rütbeli valilere bırakılmıştı. Anadolu’da Marcus Antonius’un yapmış olduğu düzenlemeler, Augustus döneminde küçük detaylar dışında pek değiştirilmemişti (36). Fakat Augustus, İ.Ö. 25 yılında yaşamını yitiren kral Amyntas’ın ülkesi Galatia’yı Roma eyaleti yaptı. Yani Anadolu’da yeni bir Roma eyaleti kurdu. Böylece Galatia Eyaleti, Roma’nın Doğu’daki sınır eyaleti oldu. Eyalet, Augustus tarafından atanan Legatus Augusti Pro Praetore rütbeli valilerce yönetilmeye başladı. 


Galatia Eyaleti’nin doğu sınır komşusu olan Kappadokia ise Roma’ya bağımlı krallık olarak mevcudiyetini korumaktaydı. Augustus’un Doğu’daki diğer sorunlu meseleleriyle ilgili takip ettiği politikası da Cumhuriyet döneminin geleneksel politikasından farklıydı. Doğu Eyaletleri dâhilindeki pek çok bağımlı krallıklarla ilgili güncellenmesi gereken mevzularda sakin davrandı ve sorunların çözümünde silahsız bir siyaseti tercih etti. Hemen hemen on sekiz yıl boyunca devam eden iç savaşların Roma halkını yormuş olması, onun barışçı politikasını uygulayabilmesinde en önemli kolaylığıydı.


Augustus Dönemi’nde Roma’nın Doğu’da çözmesi gereken en önemli siyasi sorunu Parthlardı. Karrhai Savaşı’nda Parthlar tarafından esir olarak alınan Roma lejyonerleri ve Roma sancakları, hala geri alınabilmiş değildi. Dahası bu savaştan sonra da Roma orduları Parthlar karşısında başarılı olamamış, yenilmişlerdi. Actium Savaşı hazırlıkları esnasında Marcus Antonius Parthlarla yeterince ilgilenmediği gibi, oradaki mevcut Roma ordusunu ihtiyacı dolayısıyla geri çektiğinde, Roma kuvvetlerinin yokluğunu fırsat bilen Parthlar Artavades’in oğlu Artakses’in Armenia kralı olarak tahta çıkmasına yardım etmişler ve sonuçta ilk kez doğrudan Roma düşmanı olan bir kral, Armenia tahtına oturmuştu (37).


Octavianus’un (=Augustus) Mısır dönüş yolculuğu sırasında (İ.Ö. 30/29) Parth kralı Phraates, taht için tehdit olarak gördüğü oğlu Tiridates’i Parthia’dan sürmek için İskitlerle anlaşmış (38) ve İskitlerin yardımı sayesinde kaybettiği yerleri geri alabilmişti. İskitlerin yaklaşması üzerine ülkesi Armenia’dan kaçan Tiridates, o sırada Syria’da bulunan Augustus’un yanına gitmişti (39)Tiridates, Augustus tarafından iyi bir şekilde karşılanmış ve ona, Phraates’e karşı silahlı bir mücadeleye girmemesi şartıyla, Syria’da güvenliğinin sağlanacağı konusunda Augustus tarafından teminat verilmişti (40). Ancak Tiridates, Augustus’un şartına uzun süre bağlı kalamadı. Syria’da bulunduğu sırada Phraates’e karşı savaşmak için sessizce hazırlıklara başladı (41)


Tiridates’in hazırlık haberlerini alan Phraates, İ.Ö. 23 yılında Augustus’a elçiler gönderdi (42). Augustus ise Tiridates’i Phraates’e teslim ederse, karşılığında İ.Ö. 53 yılından beri Parthia’da esir olarak tutulan Roma lejyonerlerini ve Roma sancaklarını geri alabileceğini düşündü. Suetonius’un bu konudaki şu ifadeleri Parthların sorun çıkarmadan teslim olduklarını düşünmemizi imkân dâhiline sokmaktadır:


“Parthlar da hem Armenia’yı isteyen Augustus’a kolayca boyun eğdiler hem de M. Crassus ve M. Antonius’tan almış oldukları sancakları Augustus isteyince geri verdiler, üstelik rehine de sundular, sonra da krallık için birçok kişi yarışırken, Augustus’un onayladığı kişiden başkasını onaylamadılar” (43).





Ancak olup bitenlerin Romalı tarihçinin anlattığı kadar kolay olmadığı, Augustus ve ardıllarının yapmış oldukları seferlerden de anlaşılmaktadır. Her ne kadar büyük bir savaş yaşanmamış olsa da, Suetonius’un söz ettiği gibi kolay bir teslim oluş da söz konusu değildir. 


Mesela, Tiridates’i Phraates’e gönderen Augustus aynı inceliği Phraates’den görmedi. Phraates bir galibiyetin payeleri olarak gördüğü Romalı tutsakları ve sancakları Augustus’a vermek istemedi. Bu durumda Augustus, 21 yaşındaki üvey oğlu Tiberius Nero’ya Parthlara karşı savaşması için komuta yetkisi verdi (44).
Tiberius Nero İ.Ö. 21/20 yılında aldığı görevle Doğu’ya doğru yola çıktı ve onun yaklaştığını öğrenen Phraates endişelendi. Bu durum karşısında Romalı esirleri ve Roma sancaklarını Tiberius’a teslim etmeyi kabul etti ve genç Romalı komutan İ.Ö. 20 yılında, Roma için büyük bir onur meselesi haline gelen esirleri ve sancakları Parth kralından teslim aldı. Ancak esirlerden birkaçı geri dönmemişti. Cassius Dio eserinde, askerlerin ya aldıkları mağlubiyetten dolayı utandıkları ya da savaşta yeterli performans gösteremedikleri için Parth ülkesinde kalma pahasına utançtan kurtulmayı tercih ettikleri için dönmediklerini yazmıştır (45).


Romalı esirlerin ve sancakların geri alınması, Roma’da büyük bir coşku ile kutlandı. Her ne kadar büyük mağlubiyetlerle kaybetmiş olsalar da sonuçta Roma onları geri alabilmişti. Bu bir zaferdi. Augustus’un Res Gestae’yında aktardığı şu satırlarından da anlaşılacağı gibi, Augustus, bu olay için savaş sonrası kazanılan galibiyeti kutlar gibi zafer töreni düzenledi.


“Parthları üç Roma ordusundan aldıkları ganimetleri ve sancakları bana vermek için yakarmak zorunda bıraktım. Bu sancakları Mars Ultor Tapınağı’ndaki kutsal odaya yerleştirdim” (46).


Zafer törenini kutlamak için atıyla kente giren İmparator Augustus’a senato ve halk tarafından Forum Romanum’da bir zafer kemeri dikildi. Kemerin üzerinde Augustus, sadece savaş arabasıyla zafer kazanmış olarak değil, aynı zamanda sancakların kurtarıcısı olarak tasvir edildi (47). Bunlara ilaveten, “Geri kazanılan Sancaklar” lejandlı Roma sikkeleri basıldı (48).


Augustus daha sonra kral Phraates’e teşekkür amaçlı olarak Musa adında İtalyan köle bir kızı hediye olarak gönderdi. Gelişen olaylar değerlendirdiğimizde, Augustus’un köle kız hediyesi ileriki zaman içinde düşünülmüş bir planın parçası mıydı diye düşünmeyi olanaklı kılıyor. Fakat bunun böyle olduğuna dair bir kanıt yoktur. 


Zamanla Musa adındaki genç kız, kralın gözdelerinden biri ve üstelik kralın bebeğini taşıyan şanslı bir kadın oldu. Musa’nın Phraates’ten Phraataces yani “Küçük Phraates” adı konulan bir oğlu oldu. Soylu bir kadından olmayan bu bebek, annesini kraliçeliğe, kendisini de varisliğe taşıdı. Phraateces, yaklaşık olarak İ.Ö. 10 yılında taht için aday oldu. Fakat Phraataces’in tek sorunu yaşça küçük olması değildi. Kralın Vonones, Seraspadanes, Rhodaspes ve Phraates olmak üzere dört oğlu daha vardı. Musa bir şekilde krala bu çocuklarını Roma’ya göndermesi konusunda ikna etmeyi başardı ve böylece Phraataces’in taht için önünü açtı. Roma’ya giden prensler orada unvanlarına yakışır şekilde ilgi gördüler (49).


Roma ile Parthia arasında sakin giden ilişki, Armenia’da zuhur bulan bir kargaşa sebebiyle bozuldu. Artakses, Roma’nın engeline rağmen elde ettiği tahtında Roma karşıtı bir siyaset izliyordu ve ülkesi içindeki tüm Romalıları katletmeye başlamıştı. Kral kendi halkı tarafından istenmese de Parthlardan yeterince destek alıyordu. İ.Ö. 20 yılında Augustus, Tiberius Nero’yu tekrar askerleri ile birlikte bu durumu çözmek için görevlendirdi. Tiberius Nero, Armenia’ya henüz varmamıştı ki kral Artakses muhalifleri tarafından  hunharca katledilmişti. Buna rağmen Tiberius Nero, hazırlıklarına uygun ölçüde başarılı oldu. Sözde bir muzaffer gibi, kurbanlar verdikten sonra, yaptıklarını kutladı (50). Augustus, Armenia kralının ölümünü Res Gestae’da şu sözleri ile aktarmıştır:


“Armenia Maior’u, kralı Artakses öldürülünce, bir eyalet haline getirebileceğim halde, atalarımızın izinden gidip bu krallığı o zamanlarda üvey oğlum olan Tiberius Nero’nun refakatinde Kral Tigranes’in torunu ve Kral Artavasdes’in oğlu Tigranes’e bırakmayı tercih ettim.” (51)


Augustus’un bu sözleri ne kadar samimi duygularını içeriyor tartışılabilir. Çünkü Roma özellikle Marcus Antonius’tan itibaren Armenia’yı bağımlı bir krallık ya da kendi valisinin yer aldığı bir eyalet haline getirme gayesini taşıyordu. Ancak şunu çok iyi biliyoruz ki, Roma içişlerinde karışık olan bölgelerde daha temkinli ve aceleye getirmeden daha çok valisi için sıkıntısız bir yönetimin garantisi olduğu hallerde Roma eyaleti yapmayı tercih etti. Kanımızca, Augustus’un “atalarımın izinden” ifadesi, Roma’nın akıllı, temkinli siyasetçilerine daha çok uymaktadır. 


Nihayeti’nde Res Gestae’da ifade edildiği gibi Tiberius Nero’nun refakatinde ülkesine giden Armenia prensi Tigranes tahta çıktı (52). Artakses’in katledilmiş olması, Tiberius Nero’nun Tigranesi’i tahta oturtmasında işini kolaylaştırmıştı. Tigranes, Parthlar tarafından etkisiz hale getirilinceye kadar birkaç yıl tahtında oturmaya devam etti (53).


Parthlar İ.Ö. 5/6 yılında II. Tigranes’i tahtından indirerek III. Tigranes’i tahta çıkardılar. III. Tigranes, Armenia’yı kız kardeşi ve aynı zamanda eşi olan Erato ile beraber yönetti. Bu durumdan hoşnut olmayan Armenia halkı tekrar isyan başlattı. Augustus İ.Ö. 5 yılında tekrar Armenia’nın içişlerine müdahale etme gereksinimi duydu. Augustus, III. Tigranes ve eşi Erato’yu tahttan indirdi ve II. Artavasdes’i tahta çıkardı. Yaklaşık olarak İ.Ö. 2’de II. Artavades’in yönetimini istemeyen Armenialılar yeni bir isyan daha çıkardılar (54). Armenialılar, sadece krala karşı isyan başlatmış olmayıp aynı zamanda Roma’ya karşı da bir nevi isyan başlatmış gibiydiler. Çünkü çok açık bir şekilde Roma’nın kararlarına karşı geliyorlar ve Roma’yı umursamıyorlardı. Fakat Roma’ya karşı tek başına başkaldırmak için oldukça zayıftılar. Bu nedenle Armenialılar, kadim müttefikleri Parthlardan tekrardan yardım istediler. Bu arada, aynı yıl içinde, Parth kralı Phraates ölmüş ve oğlu Phraataces tahta çıkmıştı. 


Her ne kadar yeni kral Phraataces’in o dönemde Roma ile bir sıkıntısı olmasa da Armenialıların yardım isteğini ret edemedi. Armenia ile Parthia’nın bu cesur girişimlerinin izahı, onların bu tarihte Augustus’un yaşlı olduğunu bilmeleri ve bu nedenle kendilerine karşı koyabilecek güçten yoksun olduğunu düşünmüş olmalarıyla yapılabilir (55). Üstelik Augustus’un gelecekte evlatlık olarak halefi yapacağı üvey oğlu Tiberius Nero, Augustus ile arasını açmış, genç yaşına rağmen, Rodos adasında her şeyden elini ayağı çekmiş olarak inzivadaydı (56)Torunları Gaius ve Lucius ise yaşça küçük ve askeri görev bakımından da tecrübesizdiler. 


Phraataces, Armenia’dan gelen yardım isteğine olumlu yanıt verdi ve onun verdiği destek sayesinde güç kazanan Armenia’daki isyancılar, Artavasdes’in Romalı destekçilerinin mücadelesini kırmayı başardılar. Artavasdes’i tahtından indirerek daha önce Augustus’un müdahalesi ile ülkeden kovulan III. Tigranes ve eşi Erato tekrar tahta çıkartıldı (İ.Ö.1) (57)Böylece Augustus, sorun haline gelen Armenia meselesini sonuçlandırmak için bir kişiyi görevlendirmek zorunda kaldı. Torunlarından Lucius, beklenilmeyen bir anda öldüğü için bu kişi diğer torunu Gaius oldu. 


Gaius, proconsul yetkisi ile İ.Ö. 1 yılında Armenia’ya gönderildi (58). O tarihlerde Phraataces annesi Musa ile bir evlilik yaparak tahtını garanti altına almıştı. Parthia tahtının yeni kralı Phraataces, babasının Roma ile yaptığı barış anlaşmasını devam ettirmek istiyordu. Bu nedenle Augustus’a elçiler göndererek, söz konusu barışın devam etmesini, aynı zamanda dört kardeşinden bir tanesinin kendisine gönderilmesini istedi. Tahmin edileceği üzere, Armenia konusundan hiç söz etmedi. Augustus için önem arz eden konu ise elbette, kralın hiç söz etmediği Armenia konusuydu. Onun bu taleplerine karşı cevabı ağır oldu. Phaataces’in soylu olmayan bir kadından doğmuş olmasını ima eder bir şekilde, cevabında “kral” olarak hitap etmedi. Öyle ki Phraataces tahtı çok da yasal yollarla elde etmemişti. Augustus, Phraataces’ten krallığından bertaraf etmesini ve Armenia’daki kuvvetlerini geri çekmesini istedi. Üstelik kralın başlıca talebi olan kardeşlerinden birinin gönderilmesi konusunda oldukça isteksiz bir tavır gösterdi (59). 


Phraataces olayın ciddiyetini anlamış olmalı ki, işi fazla yokuşa sürmeden durumu sonuçlandırmaya karar verdi. Zaten Roma’ya karşı savaşın yakın olması Parthia’da kargaşaya sebep olmuştu (60). Augustus’a yazdığı mektupta ona “kral” olarak hitap etti. Diğer taraftan Gaius’un geliş haberini alınca telaşlanan kral onunla Euphrates (Fırat) üzerindeki tarafsız bir adada görüşme yapmak istedi. Görüşme, İ.S. 2 yılının Eylül ayının sonu ya da Ekim’in başında yapıldı. Euphrates’in doğu kıyısında Parthlar, batı kıyısında Romalılar askeri kamplarını kurmuşlardı. Her iki tarafın ordusu her açıdan donanımlı bir biçimde, eşit koşullar altında gün boyu görüştüler. Görüşmenin devam ettiği gün sayısı ne kadar bilinmiyor. Ancak alınan kararlardan sonra resmi yemekler ve şölenler için iki gün ayrılmıştı. Her iki taraf birer gece birine yemek ikram etti. Euphrates boyunca daha evvel belirlenen sınırın değişmediği anlaşmada, Phraataces, Armenia’nın içişleri ile ilgili konularda müdahil taraf olmayacağına dair söz verdi. Roma da Phraataces’in muhalif kardeşlerini deniz ötesinde muhafaza edecekti.


Gaius, Parthlarla ilişkileri bir anlaşmaya bağladıktan sonra Syria’ya geri döndü. Fakat Armenia’da hala kargaşa devam ediyordu. Gaius, Med kralı Artabazos’un oğlu Ariobarzanes’i Armenia kralı olarak tahta çıkardı. Ancak Roma’ya karşı son yıllarda direniş gösteren Armenialılar, Gaius’un bu isteğine karşı çıktılar. Armenia’da, milliyetçiler ve Roma’ya yakın olanlar, yani Roma adaylarına sıcak bakanlar olarak halk ikiye bölünmüş durumdaydı. Milliyetçilerin liderliğini Addon adlı bir kişi yapıyordu. İlk etapta Parthlardan destek alamayan isyancılar durdurulabilmişti. Ancak Addon’nun eylemlerine devam etmesi, Gaius’un yeni bir sefer kararı almasına neden oldu. Üstelik Parthlarla yapılmış olan en son anlaşmaya göre, Roma, Armenia üzerinde hareket yetkisini kazanmıştı. Gaius için gerekli olan tek şey, kışın çok sert geçtiği Armenia’da baharın gelmesiydi.


İlkbaharda ve İ.S. 3 yılının yazında isyancılarla bazı küçük sözleşmeler yapıldı. Ancak Addon’nun karargâh merkezi olan Artagira kenti düşünceye kadar Roma galibiyeti kesinleştirememişti. Addon, Gaius ile özel olarak bir görüşme talebinde bulundu. Romalılar tarafından bu görüşme, Addon’nun teslim olması olarak düşünülmüştü ancak sonuç itibariyle öyle olmadı. Gaius, Addon’nun görüşme talebini kabul etti ve isyancı liderinin kalesi konumundaki Artagira kentinde buluştular. İki tarafın görüşmesinde, Romalılar için önemli olan Euphrates Nehri’nin (Fırat) güvenliği hiç görüşülmedi. Muhtemelen bu ihmal Gaius’un tecrübesizliğinden ve düşmanına çabuk güvenmesinden kaynaklanıyordu. Gaius’un toyluğunu sadece bu konuda değil aynı zamanda Addon’la görüşmeye giderken hiçbir önlem almamış olmasında da görüyoruz. Muhtemelen Addon tarafından göz atması için Gaius’a bir belge verildi. Tahminen bu belge sözde anlaşma  metni idi. Gaius belgeyi incelerken temkinsiz haldeydi ve bu yüzden beklenmedik gelen bir kılıç saldırına engel olamadı ve kılıç darbesiyle yaralandı. Saldırı doğrudan Addon tarafından mı yoksa Addon’nun bir taraftarından mı yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Bazı Antik tarihçiler, saldırının Addon’nun bizzat kendisi tarafından yapıldığını düşünmelerine rağmen, kesin olan bir kayıt yoktur. 


Addon bu olay sonrasında hızla kaçmış, ancak karargâhı durumundaki Artagira kentinin düşmesiyle yakalanıp öldürülmüştür. Gaius’un ise aldığı yara ilk müdahaleler sonrasında biraz olsun iyileşme gösterdi, ancak sonradan yarası enfeksiyon kaptı ve İ.S. 4 yılında yaşamı sona erdi. Augustus, Ariobarzanes’in Armenia kralı olarak kalmasını istedi (61). Gaius ile Phraataces arasındaki görüşme, gelecek altmış yıl boyunca yaşanan olaylar için başlıca örnek oldu (62).


Parthia’da ise tekrardan taht kavgaları başladı. Phraataces’in yönetimini kabul etmeyen Parth soyluları birkaç yıl sonra ona karşı ayaklandılar ve kısa bir süre sonra kralı tahttan indirerek, öldürdüler. Phraataces’in yerine, Orodes adında birini kral olarak ilan ettiler. Ancak kralın değişmesi çözüm olmamıştı. Çünkü yeni kral eskilerini aratmayacak ölçüde zalimdi. Soylular tekrar isyan ettiler ve Orodes de Phraataces ile aynı akıbete uğradı ve yaklaşık İ.S. 6 yılında bir festival ya da av sırasında öldürüldü (63)


Son olarak Roma’da bulunan dört Parth prensinden en büyüğü olan Vonones’in gönderilmesini istediler. Augustus bu isteği kabul etti ve prensi gönderdi (64)Vonones küçük yaşta gittiği Roma’da batı kültürü ile büyümüştü. Ülkesine döndüğünde üstelik kral olarak kabul edildiğinde dahi Parth kültürüne uyum sağlayamadı. Artık isyan ederek tahtan kralı indirmeyi bir alışkanlık haline getiren Armenialılar yeni krallarının uyumsuzluğundan dolayı onu da tahtından indirdiler. Yerine Artabanus adında bir kişiyi geçirdiler. Bu durumda Vonones Armenia’ya kaçarak canını kurtardı. Gariptir ki talihi ona tekrar krallık unvanı sundu. Çünkü o tarihte Armenia tahtında kral boşluğu vardı ve Armenialılar Vonones’i kral olarak tahta çıkarmaya karar verdiler. Bu durumdan oldukça rahatsız olan Artabanus (65) Tiberius Nero’ya elçiler
göndererek, Vonones’in krallığını tanımamasını aksi takdirde savaş açacağını söyledi. Vonones (66) ise gittikçe gerginleşen ortamdan dolayı Armenia’dan Syria’ya sığındı. Parthia ve Armenia’da yaşanan bu taht krizleri sürüp giderken, Roma’da taht değişikliği söz konusuydu. Çünkü Roma’nın ilk imparatoru olan Augustus İ.S. 14 yılında hastalıktan dolayı yaşamını kaybetmişti (67).




Sonuç
Roma-Parthia-Armenia ilişkilerinin bir anlaşma ile sonuçlandığı İ.Ö. 92 yılından itibaren yaşanan gelişmeler, Roma ve Parthia arasında güç düellosu şeklinde zuhur buldu. Bu süreçte Armenia Krallığı, bulunduğu coğrafya bakımından Roma ve Parthia tarafından sürekli hâkimiyet mücadelesine maruz kalmıştı. Yaşanan gelişmelerin başlangıç tarihi, Armenia kralı Tigranes’in aynı ismi taşıyan oğlu Tigranes’in taht için babasına karşı gelerek Parthlara sığınması ve Parth kralı Phraates’i Armenia’ya saldırması konusunda ikna ettiği İ.Ö. 66 yılıdır. Ancak istediği sonucu elde edemeyen genç prens, Romalı komutan Gnaeus Pompeius’a sığındı. Romalılar ve Parthlar arasında zayıf olan siyasi ilişkilerin giderek bozulmasına sebep olan bu olay, bundan böyle Roma’nın da dâhil olduğu taht mücadelelerinin başlangıcı oldu. 


Gnaeus Pompieus, Armenia’ya doğru düzenlediği seferinde sorun yaşamadı ancak sefer devam ederken Gnaeus Pompeius’un legatusu G. Gabinus, Euphrates’i geçerek Tigris’e (= Dicle) kadar ilerledi. Pompeius, ordusunun önünde Tigranes’e krallık tacı giydirerek, bu kralı Roma’ya bağımlı kral olarak tayin etti. Böylece, İ.Ö. 92 yılında Roma ve Parthia arasında yapılan sınır anlaşması ihlal edilmiş, iki taraf arasında çıkacak olan geleceğin sorunlarının temeli atılmış oldu. Nitekim Pompeius Roma’ya döndükten sonra Parth kralı Phraates, Armenia’ya saldırdı. Roma ve Parthia arasındaki başlayan gerginlik, bu tarihten itibaren Roma Cumhuriyet döneminin liderlerinin gündeminde yer aldı. İ.Ö. 53 yılında Crassus ve İ.Ö.36 yılında Marcus Antonius’un Parthlara karşı düzenledikleri seferlerde aldıkları malubiyetler Roma’yı oldukça yıpratmış, ancak seferlerle Parthlara karşı alınamayan sonuç, Augustus döneminde diplomasiyle çözüm bulmuştur. 


Parthların elinde bulunan Roma sancakları ve Romalı esirleri geri almayı başaran Augustus ve oğlu Tiberius Nero, Roma adına önemli bir zafer elde etmiş oldular. Ancak Doğu’da sorunlar Augutus’un bu başarısıyla çözümlenmiş değildi. Romalı komutanların sadakatini kazanmak istedikleri Armenia Krallığı içinde taht mücadeleleri yaşanmasının yanı sıra Parthia da sürekli olarak Armenia Krallığı üzerinde etkin oluyordu. Augustus, Armenia Krallığı üzerindeki Parth etkisini kırmak ve Roma’ya bağlı kalacak bir kral atamak için, Armenia’nın iç meselelerine dâhil oldu. Öyle ki Armenia Krallığı’nın sadakati Roma için Doğu topraklarının güvenliği anlamındaydı. Armenia Krallığında çıkan yeni taht mücadelelerinde bu nedenle taraf oldu, torunu Gaius’u Armenia sorunu çözmesi için görevlendirdi. Gaius’un ölümü ile son bulan bu sefer Augustus için büyük bir yıkım oldu. Fakat yine de Augustus, savaşı sürdürmeyi değil barışı tercih etti. Böylece Partlar ile Romalılar arasında bir sorun teşkil eden Armenia konusu, Augustus Dönemi’nde Romalılar ve Parthlar arasında bir büyük savaşa neden olmadan Roma’nın istediği yönde çözüldü. 


Zaman zaman sıkıntılar yaşanmasına rağmen, Armenia, Augustus Dönemi’nde Roma’ya bağımlı bir krallık olarak kaldı. Fakat İ.S. 14 yılında Augustus öldüğü zaman henüz ne Parthia’da ne de Armenia Krallığı’nda yaşanan iç kargaşalar son bulmuştu. Elbette Roma, Doğu’da kaybettiği prestijini tekrar kazandı. Fakat en kayda değer sonuç, Augustus’un Roma’yı yeniden yapılandırmak adına başlattığı reformlarına yönelik idealize ettiği Romalılaştırma politikasında, Roma halkının manevi değerlerine sahip çıkan bir başarı elde etmiş olduğudur.  




Augustus of Primaporta, c. 20 BC
On the left of his breastplate a Roman, and on the right a Parthian delivered standards of the Roman legions back.
Parthians are Saka/Scythian Turkish tribe.
Parthians are the ancestors of Turks (especially Turkmensitan Turks)



dipnotlar:
1 M.A. Kaya, “Romalılar, Parthlar ve Armenia Krallığı (İ.Ö. 92-İ.S.4). Tarih İncelemeleri Dergisi. XIX/1. 2004, 73-74.
2 A. N. Sherwin- White, “ Ariobarzanes, Mithridates, and Sulla”. The Classical Association.27/1. 1977, 173-183. 
3 A. Keaveney, “ Roman Treaties with Parthia circa 95-circa 64 B.C. ”The American Journal of Philology. 102/2. 1981, 195. Sherwin- White 1977, 73 vd.
4 Strabon, XVI. 1.28.
5 Plutarkhos, Sulla. V. 1. 4-6. Keaveney 1981, 196. Kaya 2004, 74. R.J. Ferguson, “Rome and Parthia: Power politics and diplomacy across cultural frontiers”. Centre for East-Weat Cultural and Economic Studies. Bond University. 12. 2005, 7.
6 Plutarkhos, Lucullus XXVI. vd.
7 Keaveney 1981, 199. Kaya 2004, 75. 
8 Plutarkhos,Pompeius XXXII vd.
9 Tigris ( Dicle Irmağı) kenarındaki antik kent.
10 Yukarı Fırat’ın (=Euphrates) doğusunda kalan antik kent.
11 Dio, Rhomaika. XXXVII. 5. Kaya 2004, 76.
12 Plutarkhos, Pompeius 36,39.
13 Pompeius tarafından kurulan Kilikia Eyaleti, coğrafi konumu nedeniyle Parth tehdidi altında olduğundan Roma için önemi daha da artmıştı. Bu sebeple İ.Ö. 52 yılında Gnaeus Pompeius’un çıkardığı “Eyalet Yasası”na (= lex de provinciis) göre Cicero, Kilikia’ya proconsul olarak görevlendirilmişti. Cicero’nun Atticus’a yazdığı mektuplarından hala devam eden bir Parth tehdidinin varlığı açıkça bellidir. Cicero, ad Atticum. V.9; 11; 14. M. Kurt, “M.Ö. I. Yüzyıl Roma-Parth İlişkilerinin Kilikya Eyaleti’ndeki Yansımaları”, Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi, 2/2 ( 2011), 3.
14 M.A. Kaya, “Anadolu’da Roma Egemenliği ve Pompeius’un Siyasal Düzenlemeleri” Tarih İncelemeleri Dergisi. XIII. 1998, 163-173. 
15 Bu savaşta 20.000 Romalı ölmüş, 10.000 Romalı asker esir alınmıştı.
16 S. P. Mattern- Parkes, “The Defeat of Crassus and the Just War”, Classical Association of the Atlantic States (JSTOR), Vol.96, No.4, 2003, 387-396.
17 Roma Cumhuriyeti’nin diktatörlüğe doğru gittiği endişesi yaşayan bazı senatörlerinin Gnaeus Pompeius’u Iulius Caesar’a karşı savaşması için ikna etmeleriyle başlayan muhalif hareket, buna karşı, İ.Ö. 48 yılında Iulius Caesar’ın Rubicon Nehri’ni geçmesiyle yaptığı provincia ihlali ile İç Savaş’ın patlak vermesine sebep oldu.
18 Iulius Caesar, Bellum Civile.
19 C.B. Rose, “The Parthians in Augustan Rome”. American Journal of Archaeology. 109/1 (2005), 22. 
20 Suetonius, Iulius Caesar. I. 44.
21 “Parthicus” ismini alan Labienus Roma kültürüne karşı bir yaşam sürüyordu. Dio, Rhomaika. XLVIII. 27.
22 Strabon, XIV. 2.24.
23 Suların durgunlaşmadığı Roma’da, İ.Ö. 44 yılında bir grup senato üyesi tarafından Iulius Caesar suikasta uğradı ve hayatını kaybetti. Roma, Iulius Caesar’ın intikamını almak isteyen taraftarları ve onun katledenler arasında yeni bir İç Savaş patlak verdi. Bu savaştan galip çıkan Iulius Caesar taraftarları olan Iulius Caesar’ın yeğeni ve evlatlığı Augustus (Octavianus) ile Romalı komutan Marcus Antonius’un aralarına aldıkları Aemilius Lepidus ile kurdukları II. Triumvirlik yönetiminde, Triumvirler arasında paylaşılan eyaletlerde, Roma’nın Doğu Eyaletleri Marcus Antonius’un payına düşen olmuştu. Ayrıntılı bilgi için bk. K. Taşdöner, “Romalı Triumvir Marcus Antonius’un Anadolu’da Siyasi Düzenlemeleri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 31/51. (2012), 209-236.
24 Livius, Periocae, 127.
25 D. Magie, Roman Rule in Asia Minor to the End of Third Century after Chirist, Princeton. 1950,430.
26 Kaya 2004, 78. Bu ordu Brutus ve Cassius’un ordularının bakiyeleriyle güçlendirilmişti. Magie1950, 430.
27 Labienus, Çanakkale Boğazı’nın güneyinde kalan tüm Batı Anadolu bölgesini, İ.Ö. 40-37 yılları arasında kontrolü altında tutmayı başardı.
28 Iustinius, XLII, 5.
29 Plutarkhos, Antonius, 37. N.C. Debevoise, A Political History of Parthia. Greenwood-New York. 1968, 121-122. M.A.G. Ravlinson, Altıncı Büyük Doğu Hakanlığı-Parth İlhanlığı. (çev. S. Ülker). İstanbul, 1988, 138 vd. Kaya 2004, 79.
30 Plutarkhos, Crassus 29 vd.
31 Plutarkhos, Antonius, 37. Velleius Paterculus, II, 82. Debevoise 1968, 122, 123 vd.
32 Plutarkhos, Antonius. 37.
33 Debevoise 1968, 124.
34 Strabon, XVI. 1. 28.
35 Güzergâh olarak az bir farkla Iulius Caesar’ın saldırı planını takip edildi. Çünkü ihtiyaç duyduğu atlı birliği kuzeydeki müttefiki tarafından sağlanabilirdi. Debevoice 1968, 123 vd. Plutarkhos, Antonius, 37-52. Florus, IV. 10. Kaya 2004, 79-80. Debevoise 1968, 124-135. Magie 1950, 437. 
36 Ferguson 2005, 9-10.
37 Kaya 2004, 80.
38 Debevoise 1968, 136.
39 Augustus, Res Gestae. XVII. 32. 
40 Ravlinson 1988, 144.
41 Debevoise 1968, 136.
42 Ravlinson 1988, 144.
43 Suetonius, Augustus. II. 21.
44 Suetonius, Tiberius, III. 9. Dio, Rhomaika. LIII. 33. Ravlinson, 1988, 144. Kaya 2004, 81.
45 Suetonius, Tiberius, III. 9. Dio, Rhomaika. LIV. 8. 
46 Augustus Res Gestae. XVI. 29. Dio, Rhomaika. LIV. 8. “Mars Ultor=İntikamcı Mars” tapınağı, İ.Ö. 20 yılında İmparator Augustus’un emri üzerine yapılmıştır. Bk. Augustus, Res Gestae. IX. 21. Sancakların bu tapınağa konmasıyla, Augustus, Crassus ve Marcus Antonius’un yenilgilerinin intikamını almış oluyordu.
47 Dio, Rhomaika. LIV. 8. W. Eck, Age of Augustus. Blackwell. Oxford. 2007, 126.
48 Ferguson 2005, 10.
49 Debevoice 1968, 143-144. Ravlinson 1988, 145. 
50 Dio, Rhomaika. LIV. 9.
51 Augustus, Res Gestae. XV. 27.
52 Suetonius, Tiberius. III. 9.
53 Tacitus, Annales. II. 3.2. Ravlinson 1988, 146. Debevoise 1968, 141.
54 Ravlinson 1988, 146. 
55 Dio, Rhomaika. LV. 9.4, 10,18. Tacitus, Annals. II. 4. 2.
56 Tiberius Nero inzivaya çekildiği vakit, önce Ostia’ya oradan da Campania kıyılarında ilerledi ve daha sonra komutasını yaptığı Armenia seferinden dönerken görüp etkilendiği Rhodos Adasına çekilip mütevazı bir yaşam sürdü. O Rhodos Adasına yerleşmeden önce Augustus’un hastalanmış haberini almış buna rağmen Roma’ya hemen dönmemişti. Suetonius, Tiberius. III. 10,11.
57 Dio, Rhomaika. LV. 9.4, 10,18. Tacitus, Annales. II. 4. 2.
58 Dio, Rhomaika. LV. 10. Gaius bu görevinden önce Doğu’da Arabica görevini henüz yeni tamamlamıştı ve o tarihte Syria’da bulunuyordu. F. E. Romer, “Gaius Caesar's Military Diplomacy in the East”, The Johns Hopkins University Pres, 109, 1979, 208.
59 Ravlinson 1988, 146, 151. 
60 Romer 1979, 208-210. 
61 Tacitus, Annales. I.3.3. Romer 1979, 210-212. Ravlinson 1988, 152.
62 Ferguson 2005, 10.
63 Debevoise 1968, 150-151.
64 Augustus, Res Gestae. XVII.33. Tacitus, Annales. II. 2.2.
65 Parth Kralı Artabanus, Tiberius Nero’ya yazdığı bir mektupta, onu çok sert eleştirmiş, işlediği suçları, cinayetleri, alçaklığını, ahlaksızlığını yüzüne vurarak olabildiğince çabuk kendisini öldürerek yurttaşlarının duyduğu son derece haklı nefret duygusunu yatıştırmasını öneriyordu. Suetonius, Tiberius III. 66.
66 Suetonius’a göre, Tiberius Nero, Parth kralı Vonones’in varına yoğuna haince el koyduktan sonra öldürmüştür. Kral Vonones, halkı tarafından ülkesinden kovulunca, çok büyük bir hazineyle Roma halkının koruyuculuğuna güvenerek Antiokhia’ya sığınmıştı. Suetonius, Tiberius, III. 49.
67 Ravlinson 1988, 153-154. 





ek:

Partlar bilhassa Yahudilere karşı hoşgörülü davranıyorlardı. Selefkiler ve Romalıların baskılarından sonra Yahudiler, Akamenler devrinde olduğu gibi, onları yabancı boyunduruğundan kurtaracak yegane gücün Partlar olduğuna inanıyorlardı. MS.2.yy'daki büyük Yahudi İsyanı'nda Partlardan yardım görmeleri ile şu sözler meşhur oldu:

- Filistin'de bir mezar taşına bağlanmış Partlara ait bir cenk atını görürseniz, Mesih'in gelme saati yaklaşmıştır."

Selahi Diker - Türk Dili'nin Beş bin Yılı




ilgili:






7 Temmuz 2015 Salı

CELSUS KÜTÜPHANESİ - EFES





106-107 yıllarında Asia eyaletinin prokönsülü (bölge valisi) olan Tiberius Julius Celsus Polemaeanus (Proconsul Tiberius Iulius Celsius)  adına inşa edilmiştir. İnşa yazıtında, Celsus’un oğlu ve 110 yılının könsülü olan C. Julius Aquila’nın kütüphaneyi babası için (117 yılından önce) bir “Heroon-Mezar Anıtı” olarak inşa ettiği yazılıdır.


Büyük bir olasılıkla oğul Aquila, öncelikle babasının vasiyetini yerine getirmek amacıyla kütüphane yerine heroon (mezar anıtı) yaptırmak istediyse de kent merkezinde bir mezar anıtı yapımı için izin alamadığı için kütüphane yaptırmak zorunda kalmıştır. Önce yapının merkezine babasının lahti (mezarını) yerleştirilmiş sonra inşaat devam etmiştir. Yapının en ilgi çeken kısmı restore edilmiş olan iki katlı ve çok süslü cephesidir.


Kütüphanenin en önemli özelliklerinden biri mimarların inşaat sırasında aldatıcı bir perspektif yaratarak cepheyi olduğundan daha geniş gösterme becerisidir. Ön cephenin iki katlı görünümüne karşın yapının içi üç katlıydı. Ortada ana ekseni oluşturan yarım yuvarlak nişin hakim olduğu salon dikdörtgen bir plana sahiptir . Kitaplar (rulolar halindeki 12 bin el yazmaları) üst iki kattaki dolap nişlerinde saklanıyordu. Bu nişlere önündeki ahşap balkonlardan ulaşılabilirdi. Salonun duvarları ve tabanı çeşitli renklerdeki mermer levhalarla kaplıydı.


Celsus kütüphanesinin cephesinde kullanılan mermer bloklar büyük olasılıkla Efes çevresindeki mermer ocaklarından getirilmiştir. Ocaktan çıkarılıp ham blok veya yarı işlenmiş olarak yapı alanına ulaşan taşların yapı elemanına dönüştürülüp yerine yerleştirilmesi için son bir aşamadan geçmesi ve yanına konulacak diğer elemanlarla birleşecek yüzeylerin düzeltme ve perdahlama gibi işlemlerinin yapılması gerekir. Bundan sonra yerine yerleştirilen mermer bloklarda geri kalan yüzeyler murç ve tarakla düzeltilip profiller ince bezemeler için hazır hale getiriliyordu.


Bundan sonra blokların (mimari elemanların) görünecek yani açıkta kalacak yüzlerinin son işlemlerinin yapılması aşaması, yapının bitiş aşamasıdır. Bazı yapılarda bu işlem yarım kaldığı için aşamaları izlemek kolaylaşmıştır. Bitmiş bir yüzey pürüzsüz bir görüntü verirken bitirilmemiş bir yüzeyin çeşitli işlemlerden geçeceği bellidir. Yüzeylere uygulanacak bezemeler daha önceden taşın yüzeyine çizilip taslak oluşturulur. Bundan sonra bezemeleri yapacak ustaların iskeleler üzerinde çalışması başlar. Bu çalışma tamamen mali kaynaklarla ilişkilidir. Ustaların ücretleri düzenli verildiği takdirde çalışma en ince detayına kadar tamamlanır ve yapı teslim edilir.


Celcus kütüphanesinde bu işlerin iyi gittiği ve yapının eksiksiz tamamlandığı gözlenmektedir. Çünkü Celsus, ölümünden önce 25.000 denarius miras bırakmış ve bununla kütüphane yapılmasını ve kalan para ile kitap alınmasını vasiyet etmiştir.


Kütüphane, kent merkezinde bina cephelerden oluşan büyük meydan düşüncesinin bir parçasıdır. Ticaret Agorası’nın güney kapısına güneybatı taraftan birleşen kütüphane binası 262 yılının korkunç depreminde yanıp yıkılmış ve daha sonra hiçbir şekilde kullanılmamıştır. Bir süre daha sağlam kalabilen cephe, Geç Antik dönemde (4.yüzyıl) önüne yapılan büyük çeşmenin arka duvarı haline getirilmiştir. Burası da Orta Çağ’da tamamen yıkılmış ve 1905/6 yıllarındaki kazılarda öylece bulunmuştur. Kazılar sonunda yüzde 70 oranında bulunan cepheye ait mimari blokları 1970-1978 yıllarında Mimar Prof. Dr. F. Hueber ve Prof. Dr. V. M. Strocka yönetiminde gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları sonunda tümüyle ayağa kaldırılmıştır.




Yrd. Doç. Dr. Mustafa BÜYÜKKOLANCI , 2010
Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi










Celsus’un erdemlerini sembolize eden heykellerin orjinalleri Viyana Efes Müzesi’ndedir.


Sophia; Bilgelik ve akıl


Arete; Erdem ve karakter 


Ennoia; Kader ve muhakeme

Episteme; İlim, Bilim



* * * 



EFES’TEKİ CELSUS KİTAPLIĞI ONARIM ÇALIŞMALARI *
Volker Michael Strocka ; Çev: Çoşkun Özgünel


1973 yılı sonbaharında Türkiye’de toplanan X.Uluslararası Klasik Arkeoloji Kongresi’nin İzmir oturumlarında Celsus tasarısının teknik konularını yükümlenen çalışma arkadaşım Yüksek Mimar Friedmund Hueber ile birlikte sizlere “Celsus Kitaplığının Anastylosis ve Tarihleme Problemlerini” kapsayan yeni buluşları anlatmıştık. (1) Klasik Arkeoloji Kongresinin tutanakları henüz yayınlanmadığından, çalışmalarımızın başına göz atmak yararlı olacaktır. (2)

Celsus kitaplığı onarım çalışmalarına 1970 yılı sonbaharında başlanılmıştır. Prof.Dr.Hermann Vetters’in başkanlığında  Avusturya Arkeoloji Enstitüsünden oluşan bir ekip ve bu satırların yazarı aşağıda izleyeceğiniz çalışmaları bugüne dek başarılı bir biçimde sürdürmektedir. (3)

Büyük onarım projesi için bu arada çeşitli Alman ve Avusturya firmalarından yardımlar alınmıştır. Şöyleki – Autokran diye adlandırdığımız hareketli vinçi hediye eden Firma Hochtief  “Batı Almanya Essen’e;” onarım çalışmaları süresince her türlü maddi ve manevi desteği veren, özellikle Celsus kitaplığının ön cephe onarımı parasal harcamalarını yükümlenen “Avusturya, Viyana” Kallinger inşaat firmasının sahibi Senatör Yük.Müh.Sayın Anton Karl Prskawetz’e – bu satırlarda teşekkür etmek bizim için bir onur olacaktır.

Bugüne dek sekiz çalışma döneminde toplam olarak 16 ay onarım işlemleri sürdürülmüştür. 1974 yılında bildiğiniz gibi, politik nedenlerden çalışmalara ara verilmiştir. 1975 yılında onarım tasarısı aralıksız olarak 5 ay devam etmiştir. Gelecek yıllarda da çalışmalar ekibimiz tarafından sürdürülecektir.

Kitaplık onarım işleri ile uğraşan takım olarak çok kalabalık değiliz, bundan ötürü belki çalışmalar yavaş olmaktadır. Ancak yine de bildiğiniz gibi; bir mimar, bir arkeolog, bir veya iki restoratör, bir fotoğrafçı ve Selçuk’tan gelen 15-20 işçiden oluşan ekip ile böylesine zor bir tasarıyı devam ettirmekteyiz.

Son üç yıldaki çalışmaları ile aramızda her zaman övülen, Türk Mimar Ali Günöven’den söz etmeden esas konumuza geçemiyeceğim. Bu arada diğer Türk Mimar Umur Taluğ, önceki yıllarda bizimle birlikte çalışmış bulunmaktadır. 

Avusturyalı, Alman ve Türklerden oluşan ekibimiz, görkemli Celsus Kitaplığı onarım tasarısını, büyük bir anlayış ve uyum içinde üstesinden gelerek bugüne gelmişlerdir. Konumuzun içeriğine geçmeden önce şunları söylemeden onarımı açıklamayacağım. Celsus Kitaplığı onarımının yukarıda gördüğünüz toplumlar için bir arkadaşlık anıtı olarak kalması bizlerin en büyük dileğidir.

Bu satırları okuyan herkes kanımca, Batı Anadolu kıyısında yeralan Efes şehrini tanıyor ve bilmektedir. Bundan ötürü, Celsus Kitaplığının güney-doğu köşesinde bulunan Agora’dan söz etmek gereksinimini duymuyorum.

Bildiğiniz gibi Kitaplık ve Agora çok uyumlu bir biçimde yapılmışlardır. Kitaplık 16 m. yükseklikteki ön cephesi ile, tiyatro ve mermer caddeden gelenlerin karşısına görkemli bir biçimde çıkar. Kitaplık uzaktan da olsa, özellikle yukarı şehirden aşağıya inenlerin her adımında değişen güzel görünümü ile izlenmektedir. Bundan başka, Kitaplığın kenarlarını çevreleyen yığma tepe, yüksek mermer cephe duvarını kapamamış, özellikle ona şiirsel bir uyum kazandırmıştır. Efes şehrinin yüce dağlarının arkada oluşturduğu görünüm içinde Celsus Kitaplığı, Skolastika Hamamı (Varius Hamamı) ve tiyatro ile birlikte güzel bir manzara oluşturmaktadır.

Celsus Kitaplığı yer olarak kendinden çok büyük olan Agora’nın güneyinde ve yanında çok küçük bir alan içinde bulunmaktadır. Agora ile bağlantısını ise, güzel Augustus kapısı ile kurar.

Augustus kapısı ve Kitaplık 1903 yılında Avusturyalı arkeologlar tarafından kazılmış ve Kitaplığın mermer ön cephesinden düşen parçalar ele geçmiş bulunmaktadır. Agora kazıları sırasında da Kitaplığın diğer parçaları gün ışığına çıkarılmıştır. Bulunan bu parçalar, uzun bir süre biraraya toplanmamış ve üzerinde çalışılmamış olarak 1970 yılına dek öylece kalmıştır. Onarım çalışmalarına başladığımız zaman, Kitaplığa özgü parçaları araştırmak amacı ile ören yerini temizledik ve boşalttık. Bu işlemlerden sonra ancak istediğimize uygun çalışmalara başladık.

Avusturyalı Mimar Wilberg’in 1908 yılında yayınlanan ilgi çekici haberleri (4), özellikle cephe rekonstrüksiyonu ile beni çok etkiledi. Wilberg bu çalışmasında en küçük noktalara kadar doğru bir yorumda bulunmuştu.

Kitaplık, giriş merdiveni aracılığıyla oluşturulmuş bir podyum üzerine inşaa edilmiş iki katlı 21 m. genişliğinde ve 16 m. yüksekliğindeki duvarlarla meydana getirilmişti. Ön cephe üç kapı ve kapılar üzerinde yeralan üç pencere ile görülür. Bu üç akse ve aralarındaki alanlar her katta sekiz plasterle sınırlandırılmıştır. Kapılar ve pencereler bu durumda üst yapı elemanlarını taşırlar.

Üst yapı elemanları birinci katta kapıların arasında ve yanlarında içeri ve dışarı giren dörtköşe kıvrımlar yaparlar. Birinci kattaki üst yapıyı taşıyan sütunlar Tabernakl’ları meydana getirirler. Bundan dolayı kapılar arasında yeralan serbest alanlara içlerinde heykellerin bulunduğu nişler yerleştirilmiştir. Görüleceği gibi cepheye güzel bir görünüm sağlanmıştır.


Sütunlar küçük kare kaideler üzerinde yükselmekte ve kompozit başlıkları taşımaktadırlar. Üst katta yeralan sekiz sütun değişik bir biçimde bağlanmışlardır. Bunlardan yalnızca üç tanesi, Adikulalara bağlanmıştır. Kapılar üzerinde yeralan sütunlar ise merkezi aksı belirlerler. Üst yapıdaki birinci ve sekizinci sütunlar birer parça taşımaktadırlar.

Adı geçen düzenleme ile sütun sıraları bir ritim kazanmıştır. Orta geniş aks ve sivri üst alınlıkla genişleyen ön cephede bir merkezileşme sezilir. Üst katta Korinth düzeninin küçük ölçülere indirgenmesi ile, ön cephe daha net ve güzel bir görünüm kazanmıştır.

Wilberg’in rekonstrüksiyonundan sonra, böyle görkemli yapıdan kazılar sonucunda, yalnız en alt tabakadan birinci ve ikinci sıralar gün ışığına çıkarılmıştı. Bu tabakalar ve akslar aracılığı ile Wilberg akıla yatkın rekonstrüksiyonunu yapabilmiştir.

Kitaplığın üç giriş kapısı ve önündeki dar alan, süprizli bir biçimde okuma salonuna açılır. Salon duvarları içinde yer alan on niş, bu yargımızı doğrulamaktadır. Çünkü eskiden bu nişler içinde kitapların ve ruloların bulunduğu tahta raflar bulunmaktaydı.

Okuma salonunu çevreleyen bir podyumdan söz etmek olasılıklıdır. Okurlar, kitapları kitaplık memurlarından almaya mecburdular. Bu podyum üzerinde küçük sütunlar yeralmakta idi. Sütunların taban izlerini bugün dahi görmek olanaklıdır.

Bu parmaklıklı katın üzerinde bir galeri bulunmaktadır. Podyum üst yarısından başlamak üzere ve merkezi aksdan geçen bir apsis görülür. Adı geçen apsis içinde belki büyük bir heykel durmaktaydı. Fakat bugün elimizde kitaplarda olduğu gibi, heykelden de hiçbir kalıntı yoktur. Kenarlardaki dış duvarlar, kitaplığın yanındaki komşu yapıya aittirler.

Komşu binanın yapılışı kitaplıktan öncedir. Kitaplık komşu yapı aracılığı ile sanki koruyucu bir alan içine alınmıştı. Bu açıklama çift duvar biçiminde de söylenebilir ve bu biçimde kitapların rutubetten korunması da sağlanmış bulunmaktadır. 

Karşıt olarak şu savları da ileri sürebiliriz: Adı geçen  açık ve dar aralıklar, kitaplık ve komşu yapı çatılarından inen yağmur sularının dışarıya atılmasını sağlayan bir kanal görevi görüyordu.

İç alana tekrar dönersek, bazı detaylar hakkında daha fazla bilgi sahibi olabiliriz. Şüphesiz ki burada 3 katlı kitap rafları Wilberg’in işaretlediği gibi değildi. Fakat yeni gözlemlerle 2 katlı rafların bulunması kanımızca olanaklıdır.

Çatıyı oluşturan geniş örtü, olasılıkla altın yapraklarla kaplanmış ağaç kasetler ile bezenmişti. Taban döşemesi ve duvarlar ise mermer levhalarla örtülmüştü. Taban döşemesi ve duvarlar ise mermer levhalarla örtülmüştü. Salonun ortasında ise, okuyuculara hizmet eden masa ve sandalyeler bulunuyordu. Doğal olarak biz bunların hepsini tekrar yeniden yapmak istemiyoruz. Çünkü adı geçen detaylardan elimizde hiçbir kanıt yoktur. Eskiden olduğu gibi de bazı ayrıntıları bilmiyoruz.

Farklı temel yüksekliğinden meydana gelen iç ve dış alanlardan başka, apsinin altında küçük kapalı bir oda ve içinde bir lahit bulunmaktadır. Bu lahit çok ince bir işçilikle yapılmış, bugüne dek bulunduğu oda içinde hiçbir zarar görmeden durmaktadır. (5)

Lahit kitaplığın yapıldığı sırada küçük odanın içine konmuştu ve lahit çok zengin bir biçimde bezenmiştir. Ortada Eros ve yanında girlandlar yeralmaktadır. Bir mezarın bir kitaplık yapısı içinde bulunması önceleri bizlere ters geldi. Acaba bu mezar bir gizliliği mi saklıyordu?

Josef Keil tarafından cepheye ait birçok yazıtlar toplanmış ve okunmuştu. (6) Bu yazıtlar bize kitaplık yapısı ile ilgili bilgiler vermiştir.  Lahit Mezar içinde bugün kitaplığın kurucusu yatmaktadır. 

Kamuya açık bir yapı içinde bir mezarın bulunması, yalnızca kurucusunun zenginliğine bağlı değil, özellikle onun politik durumu da, bu işleme izin vermiştir. Çünkü  böyle hoş olmayan bir mezar anıtının yapılması, ancak bu biçimde gerçekleşmiş olabilir. Kitaplığın kurucusu, lahitin sahibi Tiberius Celsus Polemaenus idi, biz kısa olarak Celsus demek istiyoruz.

Celsus Sard’lı ve Efes’li bir aileden geliyordu, kendisi askerlik ve hukuk üzerinde eğitim görmüş, kariyer yapmıştı. Senatör olmuş ve İmparator Domitian zamanında MS.92’de Suffekt Konsül, daha sonraları Roma’da İmar İşleri Başkanlığı yapmış ve MS.105 veya 106’da Roma taşra Asya’sında Ön Konsül atanmış ; bu sıralarda Roma taşra Asya’sının başkenti Efes idi. Birkaç yıllık memurluktan sonra 60 yaşın üzerinde bulunduğu sırada tekrar politik hayata dönmüş, MS.114 yıllarından kısa bir süre önce ölmüştür.

Celsus’un oğlu Tiberius Aquila MS.110 yıllarında Konsül bulunuyordu. Babasının vasiyetnamesi üzerine eğilerek, isteği olan Efes kentine bir kitaplık yaptırmayı tasarladı. Adı geçen lahit, yapı yapılırken içine kondu. Bu gömü biçimi kent tarafından verilmiş bir onur simgesiydi, çünkü kent duvarları içinde yalnızca dini ve yüksek ailelerin gömülmesine izin veriliyordu. Yapı kent için bir kitaplık, ancak aile içinse bir mezar anıtı olarak yaptırmıştı. Bu amaçla ön cepheye çok önem verilmiş ve süslendirilmişti.

Giriş merdivenin kenarlarını sınırlayan küçük podyumlar ve üst yapı tabakası üzerinde beş taneden az olmayan heykeller bulunuyordu. Bunlardan birer tanesi Celsus ve oğlu Aquila’ya aittiler. Alt katta bulunan nişler içinde ise Celsus’un dört öenmli kişiliğini simgeleyen kadın heykelleri yer alıyordu.

Bundan başka ön cephede rastladığımız kabartmalarda da Celsus’un anısını yaşatacak biçimlerde işlenen sembolik bezemeler görülür. Cephede yeralan yazıtlardan kitaplığın kurucusu hakkında bilgi edinmemiz olanaklıdır. 

Kitaplık aşağı-yukarı MS.114 yıllarında yapılmaya başlanmış ve üç veya dört yıl sonunda bitirilmişti. Kitaplık yalnızca 150 yıl amacına hizmet etmiş, MS.3.yüzyılın ortasında tahrip görmüştür.

Kitaplığın tahrip edilmesi, yaptığımız tabaka araştırmalarına göre , MS.262’deki Got yağmalarına denk gelmektedir. Got yağmaları sırasında bütün kitaplar yanmış ve bundan sonrada tekrar yapılması – onarılması için hiçbir çaba gösterilmemiştir. Görkemli ön cephe bu yıkımdan sonra uzun yıllar kalmıştır. Bu mağrur harabe durumu anladığımıza göre MS.5.yüzyıla kadar sürmüş, ondan sonra Efes kenti yöresel hükümeti tarafından alınan bir kararla belirli bir noktaya kadar tekrar onarılmıştır.

Kapılar duvarlarla örülmüş, okuma salonu normal yüksekliğinin üçte biri oranında temizlenmiş ve merdivenler üzerine ise, bir çeşme yalağı yerleştirilmiştir. Diğer yapılarda olduğu gibi ön cephe kireçle boyanmıştır. Bu arada mezar anıtı unutulmuş, kitaplığı bize tanıtan yazıtlarsa bir çeşmeye cephe duvarı olmuştur.

Yüksek görkemli ön cephesinin ne zaman yıkıldığını bilmiyoruz. Fakat ortaçağda doğudan gelen bir zelzelenin olduğu bilinmektedir, çünkü 1903 yıllarında yapılan kazılarda yapının en üstünden küçük alana devrilen bloklar, en alt tabakada bulunmuştur.

Orta ve Yeni çağ sırasında bu muazzam taş yığını Ayasoluk yolu yapımında ve kireç elde etmekte kullanılmış, ancak buna karşın bizler 700 parçadan fazla, yani ön cephe özgün elemanlarından % 80’ini ele geçirmiş bulunuyoruz.

Blokların çoğunluğu Efes Agorası içine gömülmüş ve her tarafına yayılmıştı. Ben kendi başıma kitaplığa ait birkaç parçayı İzmir’de buldum. Toplama işleminden sonraki görevimiz, bu parçaları adlandırmak, yapıdaki bulundukları yerleri saptamak ve kırık parçalardan uyanları bulup birleştirmekti. Bu çalışmaları gerçekleştirmek için büyük bir alana gereksinme vardı. Kitaplığın kuzeyinde yeralan büyük Agora bu amacımız için en uygun yerdi. Şansımız bize yardım etmişti.

Önce Agora’yı temizlemek ve çalışma alanını düzeltmemiz gerekiyordu. Çünkü elimizdeki malzemeyi sergilemek için bu işlemleri yapmaya mecburduk. Fakat bundan sonra çok ağır ve büyük olan blokları taşıma problemleri çıkacaktı. Modası geçmiş eski Steyr marka bir traktör ve bir mimarın yaptığı ağaç kızaklarla ağır taşları uzak yerlerden çekerek – kaydırarak çalışıyorduk.

Daha sonra Bay Hueber yürüyen bir üçayak geliştirdi. Üçayakla, özellikle birbirine bağlanmış kırık blokları hızlı ve heyecanlı biçimde yerlerine ulaştırıyorduk. Hareket halindeki taşları üçayağa bağlarken yalnızca kalın urgan ve tahta parçalarını kullandık. Çünkü çelik halat ve demir levhalarla bağlayıp değerli mermer parçalarımızı tahrip edebilirdik.

Bu arada saptama sırasında taşları yuvarlak ağaçlar üzerine oturttuk. Hareket eden ağaçların yardımı  çok oluyordu. Son olarak düzenlediğimiz bu parçaların yerleştirdiğimiz çalışma alanında temizledik ve fotoğraflarını çektik. Daha sonra taşıdığımız parçaları hazırladığımız alanda ilk kullanılma sıralarına göre düzenledik. Traktör ve üçayağın her noktaya kolayca yanaşması içinde bloklar arasında küçük serbest yollar bıraktık. Bu sistemle güzel çalışma şartlarını hazırlamış olduk. Bundan sonra restorasyon için gerekli parçaların saptanması, birbirlerine bağlanması kolayca gerçekleşiyordu.

Yavaş yavaş parçaları sıraladığımız alan, üzerinde kitaplığın ön cephesini duymaya başladı. Teker, teker blokların çarpıcı güzelliklerini sizlere anlatmayacağım, yalnız birkaç örnek vermek isterim.

Alt kata ait bir arşitrav parçasını Aquila olarak adlandırabiliriz. Volütlü bir alınlık parçası ise, alt katta yeralan dört nişin üzerini taçlandırmaktadır. Üst katta yeralan sivri alınlık parçasında ise, ortada Medusa yeralmakta, yukarıdan aşağıya bakıyor biçimde betimlenmiştir. 

Parçalardaki taş işçiliğinde görülen özen, daha önce Efes’te rastladığımız ölçülerin çok üstündedir. Sert plastik biçimde yapılan bu kabartmalarda, özellikle bezeklerin temiz işçiliğine dikkat etmemiz gerekir. Daha önce İzmir’de Arkeoloji Kongresi’nde verdiğim bildiride belirttiğim gibi; doğrudan doğruya Roma’daki büyük imparatorluk yapılarının etkileri kitaplıkta görülmektedir. (7)

Kitaplık İmparator Trajan zamanında yapılmıştı, zaman olarak MS.112 ve 113’dür, büyük yapılardan Trajan Formu ve Sezar Tapınağı bitmiş bulunuyordu. Bu yapıları yapmak için Roma’ya gitmiş olan sanatkarlar  tekrar Efes’e geri dönmüş olmaları gerekir. Efesli sanatkarlar Celsus’un Roma’da bulunduğu sırada oraya girmişlerdi. Celsus’un oğlu Aquila olasılıkla Efes’te yetişmiş en iyi heykeltraşlardandı ve korunmuştu. Roma’dan geri çağrılan sanatkarlarla birlikte başkent yeni bir stilde imar edilmeğe başlanır.

Tekrar restorasyon çalışmalarımıza dönelim. Onarıma birkaç taşla başladık, restoratörler üçayak altında çok kere büyük taşları dikkatli biçimde temizledikten sonra birleştirdiler. Ondan sonra polyster ve Epoxid ile yüzeyleri birbirlerine yapıştırdılar. İşimiz yapıştırma ile bitmiyordu. Çünkü taşları kendi ağırlığı ile bu durumda bırakamazdık. Bunun içinde taşları çelik bağlaçlarla birbirlerine kenetliyorduk. Kullandığımız çelik bağlaçları daha sonra taşı yerine koyarken önemsiz yerlere sokarak bağlanmayı da kuvvetlendiriyorduk.

Çelik bağlaçları yerleştirmek için taşın her iki yüzünün de delinmesi gerekiyordu. Bunun içinde büyük makkaplardan faydalandık. Açılan oyukların içine bağlaç görevini yüklenecek çelik çubukları sokuyorduk. Oyukların içinden dikey olarak taşlar arasına giren çelik bağlaçların yatay kısımları freze edilir ve taşların birleşim yüzeyleri ise keski ile yontularak bir tür yatak meydan getirilir.

Çelik bağlar taşın alt yüzüne 1-2 cm sokulur. Bu işleme örnek olarak; alt kata ait beşe parçadan oluşturulmuş bir korniş parçası gösterilebilinir. Yapıya yerleştirdiğimiz parçaları tekrar çelik bağlaçlarla kenetliyor, tabiat ve dış etkenlere karşında bağlaçların, polyster veya epoxid ile doldurulması gerekiyordu.

Onarım süresince yukarıda açıkladığım gibi, birçok taşları kolay olarak tamamlama, onarıma olanaklı değildi. Çünkü elde olan taşların kimi parçaları çok tahrip olmuş ve iyi korunamamıştı. Bundan ötürü, önce onların onarılması gerekti. Bu işlemi ilk önce cepheyi ayağa kaldırırken uyguladık. Bu arada şunu da belirtmek isterim, birkaç blok önceki durumlarından çok iyi biçimde onarılmıştır. Örnek olarak bir korniş blokundan sözedilebilinir. Korniş bloğunun üst yüzü yerine konduktan sonra hiçbir eleman taşımıyacaktı. Bundan ötürü kayıp parçalar çelik-beton karışımı hamurla tamamlandı. Üst yüzü ise kendimizin yaptığı mermer benzeri levhalarla kapladık.

Çalışmalarımız sırasında yazıtları da bulundukları yüzeylere koymayı başardık. Örnek olarak Celsus’un vasiyetnamesi bulunan eski taş blokları, Keil’in daha önce yaptığı tamamlamalara sadık kalarak eski yerlerine yerleştirdik. Ele geçmeyen eksik bölümleri ise heykeltıraşlara doldurttuk.  Şunuda belirtmek isterim; kayıp olan birkaç parçayı da kendimiz döktük. Örnek olarak ise; alt kata ait üç tane başlığı, sütun podyumlarından bir tanesini söyleyebilirim. Bu arada bazı parçaların ise, özgünlerinden kalıplarını yapıp kopyalarını çıkarttık.

Çalışmalarımız süresince en çok güçlük çektiğimiz onarım, çok sayıdaki sütun parçalarının biraraya getirilmesiydi. Symnada mermerinden yapılmış 16 tane yekpare sütunun büyük bir bölümü elimizde idi, ancak çoğunluğu parçalar halinde bulunuyordu. Doğal olarak birbirine uyan parçaları ayırdetmek güçtü. Onarım çalışmalarında zorlukları hiçbir zaman tükenmez. Birbirlerine uyan sütun parçalarının delinmesi- bağlanması çok uzun zaman gereksindiriyordu. Çünkü parçaların çok sağlam onarılması gerekirdi. Daha ileride bu sütun, üst yapı elemanlarını taşıyacaklardı.

Birleştirme sırasında çok dikkatli olmak gerekir. Özellikle sütunların akslarının birbirleri ile tam uyuşması lazımdır. Doğal olarak bu durum, onarıcı için gerçekten bir sınavdır. Sınavın olumlu verilmesi için yeni tekniklerin geliştirilmesi gerekir. Araştırma ve deneyimlerimizin sonucu, Mimar Bay Hueber  parçaların dikkatli ve uyumlu monte edilmesi için yeni bir teknik düzen geliştirdi.

Raylar üzerinde hareket eden bir sütun yolu yapmıştı Bay Hueber. Sütunlar, raylar üzerinde hareket eden tabla üzerine oturtuluyor, parçalardan bir tanesi hareketsiz kalabiliyordu. Diğer parça ise doğal olarak birleşim için hareket ediyordu. Açıklamaya çalıştığım düzenle sütunların birbirlerine uyumları çok kolay oldu.

Çelik bağlaçları sütun birleştirmelerinde de kullandık. Bağlaç yataklarının oyulmasında yukarıda açıkladığım gibi tekrar kaya makkaplarından faydalanıldı. Eski eserlerin onarımında problemler hiçbir zaman tükenmez. Sütun onarımında kayıp parçaların özgün ölçülerde tamamlanması gerekir. Bu işlem için de polyster ve fiberglassdan sütunların kendi ölçülerinde kalıplarını yaptık. Eldeki parçaları kalıplar içine yerleştirdikten sonra çimentonun içine kattığımız boya ile (eski ile yeninin ayırt edilmesi için) betonu döktük. Temiz kalıp elde etmek için bunların çelik örgülerle bağlanması gerekir. Bizlerde aynı işlemi uyguladık.

Yukarıda sizlere açıkladığım onarım kolaylıklarını doğal olarak bir sezon içinde bulamadık. Bu yeni uygulamalar, buluşlar her yeni çalışma döneminde gelişti, sonunda ise en yararlı boyutlara erişti.

Onarım süresince diğer araştırmaların da başarı ile sürdürülmesi gerekir. Çünkü zaman kaybına sabrımız yoktu. İlk olarak tüm örenyerini önceki buluntularına dek fotoğraf ve fotometri ile saptadık. Daha sonra okuma salonunda yapmak istediğimiz açma için yapının kenarlarını ve suyun dışarı atıldığı kanalları düzenledik. Çünkü merak ediyorduk, acaba Kitaplık yapısından önce burada ne tür bir yapı vardı? Bu amaçla yaptığımız kazılar sonucu şunları gördük:

Kitaplık yapısının inşaatında kullanılan kireç tanelerine, hellenistik duvar kalıntılarına ve en alt tabakada arkaik kutsal cadde üzerinde bir parçaya, hemen yanında ise arkaik bir yapının bloklarına rastladık. 

Açtığımız araştırma açmalarını Kitaplık onarımından önce kapattık. Çünkü bu alana çalışmalarımız süresince gerek vardı. Aynı zamanda ön cephede de böyle bir alana gereksinme duyduk. 

Ön cephenin önünde yeralan yüzeyi kumla örttük, sonrada betonla kapladık. Giriş merdiveninin önünü bir duvarla koruduk. Bu önlemlerle çalışma süresi boyunca hem tahribatı önledik ve kendimiz içinde güzel bir çalışma alanına kavuştuk. 

1972 yılında hareketli vinçimiz Almanya’dan geldi. İki akıllı işçimiz hemen makinanın kullanmasını öğrendiler. Vinçimiz geldikten sonra çalışmalarımızın verimi artmağa başladı. Bu demektir ki, onarım başlamıştı. Hemen ön cephenin ayakta duran bazı kısımlarını onardık. Bildiğiniz gibi ön cephe çoğunlukla yıkılmış ve sağlam değildi. Bunun dışında temelin böylesine görkemli yapıyı çekip çekemeyeceğini araştırdık. Roma çağından kalan temelden nelerin bizleri beklediğini bilmiyorduk. Kararı mühendislerimiz alıp, sorumluluğu da yüklendiler.

Vinçimiz çalışmaya başlayıp teker teker dörtköşe taşları kaldırdı. Fakat büyük taşları kaldırmak için kalın urganlarla bağlama olanaksızdı, aynı zamanda çelik tel veya demir çubuklarla bu işlemi yapmak istemiyorduk. Taşları tekrar tahrip edebilirdik.

Bay Hueber tekrar bir araç buldu, prensip olarak antik çağda da kullanılmıştı. Taşın önemsiz yüzüne iki eğri oyuk açtık. Oyukların içine çelik çubuklar soktuk, onları kaymayacak biçimde tesbit ettik. Hazırladığımız alet, hepimizin bildiği “Kurt Kıskacı” idi, taşlarımızı ısırıyordu. Vinçin ucundan inen çengele kurt kıskacını bağlayıp taşları istediğimiz yere ve yüksekliğe kaldırmak çok kolay oldu.

Ön cephe alt tabanında yeralan bloklara özgün biçimde rastladık. Tabanda iki sıra dörtköşe taşlar bulunuyordu. Bu köşeli taşlar altlarında birbirlerine demir bağlaçlarla kenetlenmişlerdi. Köşeli taşların hepsinin ortasında oldukça büyük oyuklar vardı. Bunlar antik çağdaki mimarın taşları kaldırmak ve yerlerine koymak için açtığı oyuklardır. Bundan başka görülen küçük kare oyuklar ise, içine sokulan bağlaçlar aracılığı ile taşları kenetliyordu. Oyukları ve kanalı kapatan kurşun dökümlerini de izlemek olanaklı idi.

Açıkladığım bütün belgelerin tümünü topladık. Fotoğrafçımız her durumda siyah-beyaz fotoğraflar çekti, bu arada taşın tüm yüzlerini de resimle tesbit ettik. Fotoğraf çekimi yanında ek olarak da çalışmalarımızın bütün bölümlerini içeren bir de film çekti. Yaptığımız filimle, işin başından beri geçen gelişmeleri göstermek arzusundayız.

1972 yılında ön cephe tasarladığımız biçimde sıfır (0) noktasına erişmiş ve ayağa kalkmıştı. Temel tesviye edilmiş kendisini belli etmeğe başlamıştı. Temelde daha önceden olan şişkinlik ve çökmeler vardı. Orta kısım, kenarlardan yüksek duruyordu. Söz konusu olan bükülmelerin üst yapıya dek devam ettiğini daha sonra Bay Hueber saptadı. Bu ayrıntıları burada kesmemiz gerekir. Buna rağmen şunu açıklamak isterdim; ilk defa bir Roma yapısında açıkladığım değerli ayrıntılara rastladık ve hepsini saptadık. Adı geçen ayrıntıları şimdiye kadar klasik yunan tapınaklarından öğreniyorduk.

Onarım çalışmalarından önce, Mimar Statik Mühendisi ile bir taslak geliştirdi. Taslak aracılığı ile ön cephenin eski olmasına rağmen, koyacağımız taşların durması mümkün oldu. Fakat bu işlemler yapılırken ek olarak yapacağımız ne bir desteğe ne de fazla kalınlığa izin yoktu. Zelzele içinde önlem almamız gerekiyordu. Bizim tarafımızdan seçilen beton-mermer karışımı ile sağlamlaştırılmış konstrüksiyon 9 ile 12 derece arasında şiddeti değişen bir zelzeleye dayanabilirdi. Bu ölçümü Mercalli-Sieberg’e göre yaptık. Bu amaçla ön cephe ve sütunların içine kurşun mafsallar yerleştirdik. Böylece yatay yer sarsıntılarına karşı önlemler aldık.

Ön cephenin arkası eskiden parlak ve pürüzsüzdü. Buna karşın zengin bezeklerle bezenmiş ön cepheye oranla daha fazla işlenmiş taşa gereksinme vardı. Hatta birkaç arka yüz blokları yangın ve rutubetten kullanılmaz duruma gelmişlerdi. Kayıp arka blokları yerine beton kütleler koyduk. Beton kütleleri ileride mermere benzer yapacağız plaklarla kaplayacağız.

Yavaş yavaş ön cephemiz büyümeğe başladı. Ağır çalışmaya mecburduk, çünkü romalıların daha önce yaptıkları gibi yapıyı inşaa etmek istiyorduk. Hiçbir taşı gelişi güzel olarak ve emin olmadan yerine koymuyorduk. Nazik mermer yüzeyleri ve bezemeleri beton bulamacı ve polyesterden ayrı tutmak için, yüzeylerini yeşil renkli toprak balçıklarla sıvadık. Doğal olarak biz bu işlemleri yaparken, uzaktan çalışmaları izyleyen turistler herşeyi betondan yaptığımızı sanıyorlar ve bize içten içten kızıyorlardı. Düşüncelerine hak vermek gerekirdi.

Alt katta tam pilaster yüksekliğine erişmiştik. Onarımı yaparken çalınmış bir küme taşların yerine, beton kütleler doldurduk. Ön cephede beton kütleleri göstermemek gerekir. Daha sonra beton kütleleri mermer taklidi taşlarla kaplayacağız, bunun içinde kendi koyduğumuz yeni kütlelerin 1-2 cm içeriye konması gerekti.

Yapılan işlemle pilasterin tüm saklanmış profilini kolayca ortaya çıkarmak olanaklıdır. Diğer taraftan ele geçiremediğimiz Ranken bezemelerinin taklidini yapmak istemedik. Çünkü kesin olarak biçimlerinin nasıl olduklarını bilmiyorduk. Eğer bilseydik, yapacağımız tamamlamada syeredenleri şaşırtmamak için, eski ile yeniyi belirleyecek bir biçimde restore etmemiz gerekirdi.

Örnek olarak bir nişin arşitrav parçasını söyleyebiliriz. Arşitrav parçası kayıptı, fakat üzerinde bulunan inci sıralarını ve palmetlerin hepsini taklid etmedik, onun yerine düz parlak bir profil verdik, böylece bütün detayları tekrarladık. Tüm görünüş, hakiki ölçü, doğru ışık ve gölge dağılımı için böyle saklanması doğru olacaktır.

1973 yılı sonbaharına dek, diğer bir deyişle Klasik Arkeoloji Kongresine kadar, üç kapı ve aralarındaki nişler özgün yüksekliklerini kazanmışlardı. Biz buna karşın gecikmiştik. Çünkü bütün kapılar ve pencere yatakları henüz bitmemiş ve beton kısımlar yerlerine konmamıştı. Gecikmemizin nedeni için teknik konstrüksiyona tekrar göz atalım : Belirli bir yükseklikte ön cephenin sağında ve solunda koruma kirişleri vardı. Biz bunları betondan yaptık. Fakat beton kirişleri Kitaplığın kenar duvarları içine sokarak tuğla ile kaplayıp duvarın içine gizledik. Bu yükseklikteki yan kirişleri kurşun bağlaçlarla tesbit ettik, çünkü amacımız duvarı yersarsıntılarına karşın elastiki yapmaktı.

1974 yılında verdiğimiz büyük aradan sonra 1975 için görevlerimiz çoğalmıştı. Hemen şunu da belirtmek gerekir; Vakfımızın büyük yardımları ile kesintisiz olarak ilk kez aralıksız olarak beş ay çalıştık. Ben diğer bağlı bulunduğum işlerim nedeniyle, çalışma boyunca iki kez birer ay arkadaşlarımla birlikte olabiliyordum ve doğal olarak Yük.Mimar Hueber’in fazla çalışması gerekiyordu.

Geçen yılkı çalışmalarımız süresince, alt kat duvarı ile sekiz sütundan altısını yerlerine koymayı başardık. Sütunların üzerine üst yapıyı koymak vardı, doğal olarak aks durumu ile üst yapının çok sıhhatli uyuşması gerekirdi. Şansımız iyi gitmişti, uymuştu. Çünkü milimetrelik hata kabul etmiyorduk, yapacağımız küçük bir yanlışlık her bakımdan tehlikeli olacaktı.

Üst yapının sütunlar üzerine oturan ön taşları dik açılı değildi, özellikle optik yönden bir yamuk biçimindedir. Bu şu demektir; üst yapı öne doğru inceliyordu. Bunun dışında şuna karar verdik, birinci ve dördüncü ön arşitrav dışarı doğru kolayca şevli bir biçimde kesiliyordu. Böylece çok güzel hesaplanmış tüm başarıyı, birkaç taş üzerine tesbit etmek veya bırakmak olanaklı değildi. Böyle ağır bir üst yapının sağlam bağlanmasına dek, büyük bir iskele ile korunması gerekiyordu. Söz konusu olan biçimde yapıyı koruduk.

Diğer bir deney ise, kaset levhaların Tabernakel ile kaplanması ve yerlerine yerleştirilmesinde görülebilir, bu ise arşitrav kare düzenine tam uydurulmasıdır. Doğal olarak bizler, sekiz kasetten herbirini eski yerlerine bağlı kalarak yerleştirdik. Arka duvara ise bağlantıyı sağlamak için bir çelik sepet yaptık. Çelik sepeti kasetlerin üzerinden friz ve kornişlerin arasındaki oyuğa yerleştirdik. Böylece arka duvar ile olan bağlantıyı sağladık. Bu sistemle üst yapıyı bu beton üzerine bağlamak mümkün oldu. Bu arada kurşun mafsallarla sağlamştırılan sütunlar da yersarsıntılarına karşın korundu.

Son çalışma döneminde (1975 yılı) iki Tabernakel tüm olarak bitmişti. Diğer ikisi yapılmaktadır. Şimdiki biçimi ile yapıya bakıldığı zaman, yapının bir anlam kazandığı görülür. Arşitrav ölçüleri ve düzenlenmesi anlaşılır bir düzeye gelmiştir. Parlak sütunlar, pilaster, görkemli yükseklikleri ile, üst yapının süslerini sergilemeye başladılar. Şimdi sıra, beton kütleler ile doldurulan boş yerleri, oyukları tamamlamaya geldi, çünkü yapılacak işlemle gözler rahatsız olmayacak ve eski ile yeni yaptıklarımız kolayca belirlenecektir.

Kasetlere tekrar göz atacak olursak, onların ne denli zengin olduğunu ve bezeme dağılışındaki akıllılığın büyük bir sanat eseri olduğunu görürüz. Bugünkü mimarlar bu sanatın tüm yok olduğunda birleşir.

Giriş merdiveni, bitişiğindeki Agora kapısı ile Kitaplığın önünde güzel – görkemli bir alan oluştururlar. Biz yalnız tekrardan ayağa kaldırdığımız kitaplığın ön cephesi ile değil, değer biçilemez harabeyi korumak, yahut tek bir anıtı onarmak istemiyoruz. Arzumuz antik yaşamdan kalan bir parçayı kazanmak ve onun ne ölçülerde ve ne ilişkilerde bize vereceği duygu, zevk ve anıları duymak istiyoruz. Ancak bildiğiniz gibi ne kadarı bize kalmış?

İki veya üç yıl içinde Kitaplık onarımını bitireceğimizi ümid ediyorum. (8) Kitaplık yapısı bittikten sonra, Efes şehri için gerçekten büyük bir hatırlama aracı olacaktır. Doğal olarak büyük konsül Celsus ve bugünkü maddi olanakları sağlayan kişiler de anılacaktır. Ama bunların hepsinden önce şunu söylememiz gerekir. Bu çalışma ve eser, Avusturyalıların, Almanların ve Türklerin arasında her zaman anımsanacak, daima kalacak olan bir arkadaşlık anıtı ve övüncü olacaktır.


*Efes’teki Celsus kitaplığı Onarım Çalışmaları adlı araştırmamız, 12 Nisan 1976 tarihinde Türk Tarih Kurumunda konferans olarak verilen metnin özetini içermektedir. Adı geçen konuşmanın sağlanmasında yardımlarını esirgemeyen Türk Tarih Kurumu başkanlığına, özellikle Kurum üyesi Ord.Prof.Dr.Ekrem Akurgal’a şükranlarımı sunarım. Bu arada DAI (Alman Arkeoloji Enstitüsü) burslusu olarak Berlin’de bulunduğu sırada Türkçe çeviriyi yapan arkadaşım Dr.Çoşkun Özgünel’e de teşekkürlerimi bu satırlarda tekrarlamak isterim.

1) Hueber – Strocka, Probleme der Anastylose und Datierung der Celsusbibliothek in Ephesos in Akten des 10.Internat.Kongresses für Klassische Archalogie Ankara – İzmir / Türkei 1973, 893 f.,lev.281-288 (Kongre tutanakları 1979 yılında yayınlanmıştır).
2) Friemund Hueber – Volker Michael Strocka, Antieke Welt, 1975 Heft 4,3 “Eine Prachfassade in Ephesos und das Problem ihrer Wiederaufrichtung”.
3) Söz konusu onarım Eylül 1978 tarihinde başarılı bir biçimde bitirilmiştir.
4) W.Wilberg ve diğerleri, Forschungen in Ephesos V1, 1944-1, 1953-2.
5) Dipnot 2 ,bk.s.9,Abb.11
6) Rudolf Heberdey – Josef Keil, Forschungen in Ephesos V1,1944-1 , 1953-2
7) Dipnot 1
8) Kitaplık onarımı 1978 Eylül ayında bitirilmiş, İlim ve Turizm dünyasına açılmıştır.
Bir not düşmeden edemiyeceğim…. “İki akıllı işçimiz hemen makinanın kullanmasını öğrendiler.”  Biz aptal mıydık? Yakışmıyor beyler yakışmıyor…..SB








Celsus Kitaplığının alınlığı-Viyana'da





Bellerophontes ve Pegasus / Celsus Kütüphanesi (detay)
Bellerophontes'in kızı Laodameia Truva müttefiki Lukkialı (Likya) Sarpedon'un annesidir.
Sarp Türkçedir, diğer dillerde anlamı yoktur.





Ekler:

"After the fall of Persia, the Parthian Empire rules over Mesopotamia, Armenia and Iran. The Turanian Parthians, custodians of the ancient Sumerian civilization, resist the Eastern expansion of the Roman Empire. In 226 A.D., the Persian Sassanids overthrow the Parthian Empire which experiences a revival between 272 and 326 A.D.... the Parthians were a Scythian people, is accepted by everybody today...From all these identifications it follows together with our proof presented here in EDH-5 that there is a genetical linguistic relationships of Sumerians, Huns, Avars, Scythians, Medes, Parthians and probably more people and a geographical continuity of Sumerians, Huns, Scythians and Avars in the Carpathian basin. "

Prof.Dr.Alfred Toth




AN INSCRIPTION FROM THE THE TEMPLE OF ARTEMIS
EPHESUS 5th c BC.

"These cannot at present be recognised as forming part of any Greek or Semitic word ; but, guided by the character of the sculpture, Mr.Newton is of opinion that all these fragments belonged to the Temple to which Croesus contributed some of the columns, and that therefore the date of the inscription may be as early as B.C. 560"
J.T.WOOD - EXCAVATION IN EPHESUS

The Scythians lived in Anatolia, from the 7th c BC. and worked also for the Lydians as a stonemaster. Maybe it is Scythian Turkish inscription, who knows. 
(it is difficult to read with so short inscription!)




TURANIAN CHARACTER OF THE PARTHIAN PEOPLE
GEORGE RAWLINSON 
LATE CAMDEN PROF.OF ANCIENT HISTORY IN THE UNİ.OF OXFORD

"The Scythian character of the Parthians , vouched for on all hands, and their derivation from Upper Asia, or the regions beyond the Oxus, furnish a strong presumption of their belonging to the Turanian family of nations. This presumption is strengthened by the little that we know of their language. Their names, when not distinctly Persian, which they would often naturally be from conscious and intentional imitation, are decidedly non-Arian and have certain Turanian characteristics. "



Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (M.Ö. 247-M.S. 224)
Our Ancestors Who Build the Great Parthia Turkish State (247 BC-224 AD)-


"The Avars many different names like Obors, Vars, Pars, in Roman times as Partians. 
Their ethnic group united with similar Scythian elements. ... 
All Turkish peoples, Uighurs, Kök-Turks, Ottoman Turks, belong to that central group of Eurasian humanity 
which we are calling Scythian."
Dr.IDA BOBULA (1900-1980)



Androklos - Hadrian Tapınağı Frizlerinden



Hyde Clarke:
"Aeolian and Doric invaders never peopled more of the country than the coast, leaving the aborigines in the interior, and though these aquired the use of the Greek language,they did not thereby become Greeks.

The probability is that the present so callde Greeks of Asia minor are the descendants of the Iberians, as the Basques of Spain are, and that the Greeks on our coasts became ectinct, as they did in Greece itself, where they have been replaced by Albanians, where as if our Asiatic Greeks are the descendants of İberians, this will account for many of the contrasts of appearance among the various classes of so callde Greeks in this city. It will account too, for resemblances between the present and the ancient populations, for as the Greece of that day was not homogenously Hellenic, but included Thracian, Macedonian,Epirot,Albanian and Asiatic İberian mixed up with Hellenics so does the present population include part of those elements.

In earlier mytic epochs Ephesus was the reputed refuge of Latona, the birthplace of Apollo and diana, the place of the metamorphosis of Syrinx into a reed, the lurking place of Pan, a chief seat of the Amazons, so ancient that Bacchus contended with them and Herculus too defeated them, but both acknowledged the worship of Diana, whose birthplace was marked by the original olive tree even in the Christian era, and consecrated by a heaven born image.

On the migration of the Greeks to Asia Minor, Ephesus was occupied by an Ionian colony, the events connected with which are abscured by fable...."


EPHESUS being a Lecture by Hyde CLARKE (1815-1895)
was: Member of the American Oriental Society, German Oriental Society, Philoligical Society of Constantınople,President of the Academy of Anatolia






İonians are not a Greek tribe! They are of Pelasgians.



"The Hellenic character of the Ionians doesn’t be based on the historical documents; instead it bases on the myths fabricated with the nationalist view in Athens, seven hundred years after the immigrations, in the 5th century."





Scenes from “Parthian war” of the Parthian frieze (2nd c AD)
Celsus Library-Ephesos /Friezes are in Vienna-Austria
Celsus was a commander of the IV SCYTHİCA Legion, which was in Zeugma/Gaziantep.
Scythian Turks were the soldiers of the Legio, which was used as border guard: War between Romans-Parthian Turks