ermen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ermen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2017 Çarşamba

Romalılar ile Partlar


Primaporta'lı Augustus, MÖ 20
Zırhının solunda bir Roma'lı, sağında ise bir Part rehin aldıkları "kartal" tuğu teslim ederken....


Prof.Firudin Ağasıoğlu : "Partlar "Dış İskitler" yani "dışlanmış olanlar" olarak bilinir."
Prof.Fahrettin Kırzıoğlu: "Partlar Taş Oğuzlar'dr." 
Begmyrat Gerey: Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız. (M.Ö. 247-M.S. 224). 
Prof.George Rawlinson: "Partlar kesinlikle Turanidir."

Yaralı Part - Efes Parthian Frizi - MS 2.yy (diğer resimler)


Armenia in Period of Augustus: the Struggle of Domination in Rome-Parhia
Yrd.Doç.Dr.Kevser Taşdöner Özcan
Adıyaman Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Adıyaman, 


Parthlar, bugünkü İran’ın yer aldığı coğrafyada yaşıyorlardı. Parthia’dan Anadolu’ya açılan kapı konumunda olan Armenia Krallığı, İ.Ö. 2. Yüzyıl sonlarında Parthların saldırısına uğradı. Atlı süvarileriyle güçlü bir askeri kuvvete sahip olan Parthlar, Armenia kralı Artavasdes’in oğlu Tigranes’i bu saldırıda esir aldılar. İ.Ö. 94 yılında Armenia kralının ölmesiyle oluşan taht boşluğunu, yıllarca Parthlar tarafından esir olarak tutulan Tigranes yine Parthların isteği doğrultusunda doldurdu. Yeni Armenia kralı, Parthlara 70 vadi verdi. Tigranes söz konusu 70 vadiyi Parthlardan gelebilecek bir tehlikeyi önlemek amacıyla mı, yoksa bir şükran duygusuyla mı verdi? Bu sorunun yanıtı kesin olarak bilinmiyor. Ancak kesin olan, Tigranes’in krallığını korumada yeterli olamadığıdır. Çünkü Parthlardan bazı sülaleler, Armenia topraklarına yerleşmeye başlamışlar ve günden güne sayıları artarak güçlenmişlerdi. Armenia Krallığı içinde güçlenen bu Parthialı sülaleler zamanla Armenia Krallığı’nın yönetimini ele geçirmek istediler. Öte yandan Roma, Doğu sınırlarında önemli bir konumda bulunan Armenia Krallığı içinde yaşanan söz konusu siyasi duruma kayıtsız kalmadı. Böylelikle, Armenia Krallığı, Parthia ve Roma arasında ciddi bir mesele haline aldı (1).

Roma Cumhuriyeti’nin iki krallıkla ilk belirgin siyasi ilişkisi, Anadolu’daki krallıklar içinde günden güne büyüyerek güçlenen Pontos Krallığı’nın güçlü kralı VI. Mithridates’in kızı Kleopatra’nın Armenia kralı Tigranes ile evlenmesiyle gelişen hadiseler sonucunda oldu. VI. Mithridates, akrabalık ilişkisi kurduğu Tigranes ile beraber Kappadokia Krallığı’na saldırdı. Tahtından zorla indirilen Kappadokia Kralı Ariobarzanes, Roma Cumhuriyeti’ne sığınarak Pontos kralının zorbalığını Romalı senatörlere anlatarak şikayetçi oldu (2). Ariobarzanes’i dinleyen Romalılar, Kappadokia tahtının ona iade edilmesi gerektiğine karar verdiler ve bu kararın uygulaması için L. Cornelius Sulla’yı İ.Ö. 92 yılında Doğu’ya gönderdiler. L. Cornelius Sulla Tigranes’i yenilgiye uğrattı ve Ariobarzanes’i tekrar tahtına oturttu (3)

Bu arada Armenia Krallığını kendi kontrolünde tutmak isteyen Parthlar, Armenia Krallığı ile Pontos Krallığı arasındaki bu ittifaktan oldukça rahatsız olmuştu. Bu durum karşısında Roma Cumhuriyeti ile bir barış görüşmesi talebinde bulundular. Parthlar daha evvel Roma ile dost ve müttefik olmak için (4) görüşme talebinde bulunmuşlar, ancak bu talepleri bekletilmişti. Böylece Roma’nın kabul ettiği bu ittifak görüşmesi iki devlet arasındaki ilk siyasi anlaşma olmakla beraber, Roma-Parthia arasında yıllarca sürecek olan münasebetlerin zeminini oluşturulmuş oldu. Roma’yı L. Cornelius Sulla’nın temsil ettiği bu görüşmede Parth Krallığı’nı da kralın büyükelçisi Orobazos temsil ediyordu. Görüşmenin ayrıntılarını bilemiyoruz. Eski adı Melitine olan bugünkü Malatya’da yapıldığı tahmin edilen bu anlaşmadan net olarak bilinen, Euphrates’in (=Fırat) Romalılar ile Parthlar arasında sınır olarak kabul edilmesiydi (5).

Sulla ile Parthia kralı arasında yapılan anlaşmadan sonra, Romalı komutan Lucullus İ.Ö. 69 kışında Armenia’nın Tigranokerta (=Silvan) kentine bir sefer düzenledi. Kenti kuşatma altına alan Lucullus’a (6) karşı, Pontos Kralı Mithridates ve Armenia kralı Tigranes, Parthlarla ittifak yapmak istediler. Lucullus bunu öğrendiği zaman Parthia’ya karşı bir sefer yapmayı planladı. Ancak ordusundaki askerler sefere çıkmak istemeyip isyan çıkarınca, sefer planını uygulayamadı. Sonuçta Lucullus, Parth kralına elçiler göndererek yapılan anlaşmayı hatırlatmakla yetindi. Bu dönem içindeki Roma, Parhthia ve Armenia arasındaki ilişkiler, Sulla zamanında yapılan anlaşmayı değiştirmedi (7).

Roma Cumhuriyeti’nin Doğu sınırını çizmiş olan Sulla –Orobazos arasındaki bu anlaşma İ.Ö. 66 yılına kadar bir sorun olmadan iki ülke tarafından korundu. İ.Ö. 66 yılında ise Armenia kralı Tigranes’in aynı ismi taşıyan oğlu Tigranes, taht için babasına karşı isyan çıkardı. İsyanda istediği başarıyı elde edemeyen genç Tigranes, Parthlara sığınarak, Parth kralı Phraates’i Armenia’ya saldırmaları konusunda kışkırttı. Parthlar Armenia’nın belli bir bölümüne kadar istila etseler de zafer Armenia kralının oldu. Bu sonuç karşısında, genç Tigranes bu seferde Romalı komutan Gnaeus Pompeius’a sığındı (8). Ancak genç Tigranes’in bu tercihi, Romalılar ve Parthlar arasında zayıf olan siyasi ilişkilerin giderek bozulmasına sebep olacak başlangıcın temelini attı.

Gnaeus Pompeius, kendisine sığınan genç Tigranes’i yanına alarak yaşlı kral Tigranes’in üzerine yürüdü ve kralı etkisiz hale getirdi. Bu süre boyunca Gnaeus Pompieus, kendisine sorun çıkartmayan yaşlı Tigranes’e Armenia’yı, sefer boyunca ele geçirdiği bölgeleri de bağımlı krallarına bıraktı. Genç Tigranes’e de Gordyene (9) ve Sophene (10)’yi içine alan bir ülkenin kralı yaptı. Ancak bu toprak dağılımları yapılırken, Gnaeus Pompeius’un legatusu G. Gabinus, Euphrates’i (Fırat) geçerek Tigris’e (= Dicle) kadar ilerledi. Böylece, İ.Ö. 92 yılında Roma ve Parthia arasında yapılan sınır anlaşması ihlali ile iki taraf arasında ihtilaf meydana geldi. 

Oldukça açıktır ki, bu ihtilafın sebebi Armenia Krallığı idi. Gnaeus Pompeius’un komutasındaki bir askeri gücün Euphrates’i geçmesine karşılık, Parth kralı Phraates Armenia’ya saldırdı (11)Phraates, Gnaeus Pompeius’a elçiler göndererek Tigranes’in serbest bırakılmasını ve bir daha sınır ihlalinin olmamasını istedi. Ancak kralın bu isteklerinden sadece sınır ihlali ile ilgili olanı kabul edildi ve Roma’nın Parthlar üzerinde üstünlüğünün hissedildiği bir anlaşmaya varıldı. Roma’nın Tigranes konusunda istenileni yapmamış olması, Armenia Krallığı’na müdahale hakkını elinde tutmasını sağlıyordu (12)

İ.Ö. 63 yılında Gnaeus Pompeius, Doğu’da yaptığı düzenlemelerinde oldukça usta davranmıştı. Akdeniz’de zengin bir eyalet kurmuş (13) ve Parthların büyüyen gücüne karşı Güney ve Doğu’da tampon devletler olarak bağımlı krallıkları sıralamıştı (14)Bu sistem etkiliydi. Ancak her ne kadar Tigranes’in kraliyet tacı Romalı general Pompeius tarafından askerlerinin önünde giydirilerek Armenia Krallığı’nın Roma’ya bağımlı bir krallık haline getirilmiş olsa da Roma, söz dinleyen kralların kontrolünde bir Armenia’ya henüz sahip değildi. 

Parthlar ve Romalılar arasında bir sonraki münasebet, İ.Ö. 53 yılında Syria Eyaleti valiliğine atanan Crassus’un İ.Ö. 54 yılında Parthlara karşı düzenlediği sefer sebebiyle oldu. Bu tarihten önce parlak bir askeri başarısı olmayan Crassus, gayri resmi kurdukları I. Tirumvirlik koalisyonunda Gnaeus Pompeius ve Iulius Caesar’ın askeri başarıları karşısında üçlü yönetimin zayıf halkası durumunda kalmıştı. Bu nedenle Crassus, biraz maceracı bir hevesle ve zamansız bir vakitte Parthlara karşı sefere çıktı. İ.Ö. 54-53 yıllarında bugünkü Harran Ovası’nda (Karrhai) yapılan ve yapıldığı yerden dolayı tarihe Karrhai Savaşı olarak geçen bu savaşta, Romalı komutan Crassus hayatını kaybetti. Çok sayıda Roma askeri öldü, pek çok asker esir alındı (15). Dahası Roma ordusunun onuru, sancaklarının düşman eline geçmesiyle yıkıldı. 

Karrhai mağlubiyetinin Romalılara maliyeti, yalnızca savaşta yaşamını kaybeden çok sayıda Roma askeri değildi. Romalılar için utanç kaynağı olan Roma ordunun sancağı Parthların eline geçmiş, Doğu politikasında etkin olduğu Armenia Krallığı da Roma nüfuzundan çıkmıştı. Armenia kralı Artavasdes, Karrhai Savaşı’ndan sonrasında muzaffer Parthia Krallığı ile ittifak yaptı (16). Karrhai Savaşı mağlubiyetinin bir sonucu olan kayıplar ise Roma’nın Parthlar üzerinde intikam hırsının daha da artmasına neden oldu. Ancak Roma’nın öncelik vermesi gereken daha ciddi problemi vardı. Bu problem, Iulius Caesar ile Gnaeus Pompieus arasında patlak veren İç Savaş’tı (17)

İ.Ö. 48 yılında Iulius Caesar’ın zaferiyle sonuçlanan İç Savaş süresince (18) doğal olarak hiçbir Romalı komutan Parthlara karşı sefer düzenlemediği gibi, Armenia Krallığı’nın Parthların hâkimiyetinde olmasına da göz yumdu. Üstelik Gnaeus Pompeius, bu savaşta Cumhuriyetçilerden yana taraf olan Parthlar’dan askeri yardım almıştı. Gnaeus Pompeius tarafından Parthia’ya gönderilmiş olan Labienus da gerekli yardımı getirememiş ve orada kalmıştı. 

Iulius Caesar consullüğü döneminde Parthlar, Syria Eyaleti’ni istila edip bu eyaletin Roma valisini öldürmüşlerdi (19). Caesar bu nedenle Parthlara karşı bir sefer planı hazırlığına başladı. Ancak İ.Ö. 44 yılında bir grup senato üyesi tarafından öldürüldüğü (20) için Parth seferi planını hiçbir zaman uygulayamadı. Iulius Caesar’ın ölümünden sonra bu Parth seferini ilkin İ.Ö. 40 yılında L. Decidius Saxa, sonra da Marcus Antonius üstlendi.

İ.Ö. 41 yılında, Triumvir Marcus Antonius Mısır’dayken, Parth prensi (21) gibi hareket eden Romalı general Labienus’un (22) liderliğini yaptığı bir Parth ordusu Syria Eyaleti’ni istila etmeye başladı (23). Syria Eyaleti’nin tamamını ele geçiren (24) Labienus, Parth prensi Pacorus’u orada bıraktı (25) ve emri altındaki Parth ordusuyla (26) Batı Anadolu’yu ele geçirmek için yola koyuldu (27). Labienus’un etkisiz hale getirilmesi Ventidius adındaki Romalı komutan sayesinde oldu. Syria’daki Parth ordusu da yenilgiye uğratılarak Euphrates’in gerisine çekilmeye zorlandı. Ancak tüm bu sonuçlara rağmen Armenia Krallığı yine Parthların müttefiki olarak kaldı.

Marcus Antonius’un Armenia Krallığı’nı bağımlı krallık haline getirmek istemesiyle başlayan sürecin sonunda devreye yine Parthlar girdi. Özellikle Parthia’da yaşanan taht mücadelesi, bu konuda oldukça etkili oldu. İ.Ö. 37 yılında Parth Kralı olan IV. Phraates, önce babasını zehirleyerek öldürdü, sonra erkek kardeşlerini ve Parthia’nın önde gelen soylularını ortadan kaldırdı (28). Kralın bu katliamından kaçmayı başarabilen Parth soylusu Monaises, Roma’ya sığınarak yardım istedi (29). Monaises’in Parthia’daki durum ile ilgili anlattıklarından dolayı Marcus Antonius, Parth seferi için hazırlıklarına başladı. O aynı zamanda İ.Ö. 53’de Crassus’un Parthlarla yaptığı Karrhai Savaşı ve bu savaşta yenilmesi ve yaşamını kaybetmesi (30) sonucu esir düşen Romalı lejyonerleri ve Roma sancaklarıyla beraber Crassus’un intikamını da almak amacıyla planlarını hızlandırdı (31).

Fakat Marcus Antonius, yapacağı Parth seferi için strateji bir önemi olan Armenia Krallığı’nın desteğini almak zorundaydı. Bu nedenle Armenia Krallığı’nın mevcut kralı tanımak durumunda kaldı. İ.Ö. 36 yılının Nisan sonu ya da Mayıs başında Euphrates’e (=Fırat) doğru ilerleyen (32) Marcus Antonius, yaklaşık 100 bin askeriyle, bunların arasında Armenia kralı Artavasdes tarafından donatılan 7 bin yaya ve 6 bin atlı vardı (33), Armenia kralı Artavasdes’in önerdiği güzergâhı takip ederek Media Atropatane’den (Kuzeybatı Persia) Parthia’ya doğru ilerledi. Armenia kralı ile aynı ismi taşıyan Media Atropatane kralı Artavasdes, Roma ordusuna destek olarak askeri güç sağladı. Ancak bu kral korkuya kapılıp savaş yerini terk edince (34)nihai sonuç Marcus Antonius için felaket oldu. Antonius, büyük kayıp vererek Mısır’a geri döndü (35).

İ.Ö. 36 yılındaki yenilgisinin sebebi olarak Armenia kralını gören Marcus Antonius’un bu konuda planları bitmemişti. İ.Ö. 34 yılında ihtiyaç duyduğu askeri yardım için Armenia kralı ile ittifak yapmak istedi. Ancak Marcus Antonius, Armenia’ya vardığı zaman kraldan beklediği ilgiyi görmedi. Bunu bahane ederek Armenia’ya saldırdı ve kralı esir olarak aldı. Armenia kralı Artavasdes’in oğlu Artakses’i ülkeden sürdü. Yanında Mısır’a götürdüğü Artavasdes’i orada idam ettirdi ve Kleopatra’dan olan oğlu Aleksandros’u Armenia-Media ve Partia kralı ilan etti. Bu gelişmelerden sonra Armenia Krallığı, Romalılar ile Parthlar arasında ciddi bir sorun haline geldi. 

İ.Ö. 31 yılında yapılan Actium Savaşı’nda Marcus Antonius’u yenerek Roma’nın tek adamı olan Octavianus, Mısır’daki işlerini düzene koyduktan sonra Asia Eyaleti’ne geçti. İ.Ö. 30/29 yılının yazını orada geçirdi. İki yıl sonra Augustus adını adı. Geriye kalan yaşımı boyunca hep Augustus adını kullanacak olan Octavianus, artık Roma’nın Princeps’i, yani tek adamı ve imparatoruydu. Roma’nın Doğu’daki durumu ise şöyle idi: 

Actium Savaşından sonra Roma eyaleti yapılan Mısır, Augustus tarafından atanan ve Euquites (=Atlılar) sınıfına mensup bulunan Praefectus rütbeli bir vali tarafından yönetilmeye başlamıştı. Diğer Doğu eyaleti Syria, stratejik bir bölge olduğu için imparator eyaleti yapılmış ve eyaletin yönetimi Legatus Augusti Propraetore rütbeli valilere bırakılmıştı. Anadolu’da Marcus Antonius’un yapmış olduğu düzenlemeler, Augustus döneminde küçük detaylar dışında pek değiştirilmemişti (36). Fakat Augustus, İ.Ö. 25 yılında yaşamını yitiren kral Amyntas’ın ülkesi Galatia’yı Roma eyaleti yaptı. Yani Anadolu’da yeni bir Roma eyaleti kurdu. Böylece Galatia Eyaleti, Roma’nın Doğu’daki sınır eyaleti oldu. Eyalet, Augustus tarafından atanan Legatus Augusti Pro Praetore rütbeli valilerce yönetilmeye başladı. 

Galatia Eyaleti’nin doğu sınır komşusu olan Kappadokia ise Roma’ya bağımlı krallık olarak mevcudiyetini korumaktaydı. Augustus’un Doğu’daki diğer sorunlu meseleleriyle ilgili takip ettiği politikası da Cumhuriyet döneminin geleneksel politikasından farklıydı. Doğu Eyaletleri dâhilindeki pek çok bağımlı krallıklarla ilgili güncellenmesi gereken mevzularda sakin davrandı ve sorunların çözümünde silahsız bir siyaseti tercih etti. Hemen hemen on sekiz yıl boyunca devam eden iç savaşların Roma halkını yormuş olması, onun barışçı politikasını uygulayabilmesinde en önemli kolaylığıydı.

Augustus Dönemi’nde Roma’nın Doğu’da çözmesi gereken en önemli siyasi sorunu Parthlardı. Karrhai Savaşı’nda Parthlar tarafından esir olarak alınan Roma lejyonerleri ve Roma sancakları, hala geri alınabilmiş değildi. Dahası bu savaştan sonra da Roma orduları Parthlar karşısında başarılı olamamış, yenilmişlerdi. Actium Savaşı hazırlıkları esnasında Marcus Antonius Parthlarla yeterince ilgilenmediği gibi, oradaki mevcut Roma ordusunu ihtiyacı dolayısıyla geri çektiğinde, Roma kuvvetlerinin yokluğunu fırsat bilen Parthlar Artavades’in oğlu Artakses’in Armenia kralı olarak tahta çıkmasına yardım etmişler ve sonuçta ilk kez doğrudan Roma düşmanı olan bir kral, Armenia tahtına oturmuştu (37).

Octavianus’un (=Augustus) Mısır dönüş yolculuğu sırasında (İ.Ö. 30/29) Parth kralı Phraates, taht için tehdit olarak gördüğü oğlu Tiridates’i Parthia’dan sürmek için İskitlerle anlaşmış (38) ve İskitlerin yardımı sayesinde kaybettiği yerleri geri alabilmişti. İskitlerin yaklaşması üzerine ülkesi Armenia’dan kaçan Tiridates, o sırada Syria’da bulunan Augustus’un yanına gitmişti (39)Tiridates, Augustus tarafından iyi bir şekilde karşılanmış ve ona, Phraates’e karşı silahlı bir mücadeleye girmemesi şartıyla, Syria’da güvenliğinin sağlanacağı konusunda Augustus tarafından teminat verilmişti (40). Ancak Tiridates, Augustus’un şartına uzun süre bağlı kalamadı. Syria’da bulunduğu sırada Phraates’e karşı savaşmak için sessizce hazırlıklara başladı (41)

Tiridates’in hazırlık haberlerini alan Phraates, İ.Ö. 23 yılında Augustus’a elçiler gönderdi (42). Augustus ise Tiridates’i Phraates’e teslim ederse, karşılığında İ.Ö. 53 yılından beri Parthia’da esir olarak tutulan Roma lejyonerlerini ve Roma sancaklarını geri alabileceğini düşündü. Suetonius’un bu konudaki şu ifadeleri Parthların sorun çıkarmadan teslim olduklarını düşünmemizi imkân dâhiline sokmaktadır:

“Parthlar da hem Armenia’yı isteyen Augustus’a kolayca boyun eğdiler hem de M. Crassus ve M. Antonius’tan almış oldukları sancakları Augustus isteyince geri verdiler, üstelik rehine de sundular, sonra da krallık için birçok kişi yarışırken, Augustus’un onayladığı kişiden başkasını onaylamadılar” (43).


Ancak olup bitenlerin Romalı tarihçinin anlattığı kadar kolay olmadığı, Augustus ve ardıllarının yapmış oldukları seferlerden de anlaşılmaktadır. Her ne kadar büyük bir savaş yaşanmamış olsa da, Suetonius’un söz ettiği gibi kolay bir teslim oluş da söz konusu değildir. 

Mesela, Tiridates’i Phraates’e gönderen Augustus aynı inceliği Phraates’den görmedi. Phraates bir galibiyetin payeleri olarak gördüğü Romalı tutsakları ve sancakları Augustus’a vermek istemedi. Bu durumda Augustus, 21 yaşındaki üvey oğlu Tiberius Nero’ya Parthlara karşı savaşması için komuta yetkisi verdi (44).
Tiberius Nero İ.Ö. 21/20 yılında aldığı görevle Doğu’ya doğru yola çıktı ve onun yaklaştığını öğrenen Phraates endişelendi. Bu durum karşısında Romalı esirleri ve Roma sancaklarını Tiberius’a teslim etmeyi kabul etti ve genç Romalı komutan İ.Ö. 20 yılında, Roma için büyük bir onur meselesi haline gelen esirleri ve sancakları Parth kralından teslim aldı. Ancak esirlerden birkaçı geri dönmemişti. Cassius Dio eserinde, askerlerin ya aldıkları mağlubiyetten dolayı utandıkları ya da savaşta yeterli performans gösteremedikleri için Parth ülkesinde kalma pahasına utançtan kurtulmayı tercih ettikleri için dönmediklerini yazmıştır (45).

Romalı esirlerin ve sancakların geri alınması, Roma’da büyük bir coşku ile kutlandı. Her ne kadar büyük mağlubiyetlerle kaybetmiş olsalar da sonuçta Roma onları geri alabilmişti. Bu bir zaferdi. Augustus’un Res Gestae’yında aktardığı şu satırlarından da anlaşılacağı gibi, Augustus, bu olay için savaş sonrası kazanılan galibiyeti kutlar gibi zafer töreni düzenledi.

“Parthları üç Roma ordusundan aldıkları ganimetleri ve sancakları bana vermek için yakarmak zorunda bıraktım. Bu sancakları Mars Ultor Tapınağı’ndaki kutsal odaya yerleştirdim” (46).

Zafer törenini kutlamak için atıyla kente giren İmparator Augustus’a senato ve halk tarafından Forum Romanum’da bir zafer kemeri dikildi. Kemerin üzerinde Augustus, sadece savaş arabasıyla zafer kazanmış olarak değil, aynı zamanda sancakların kurtarıcısı olarak tasvir edildi (47). Bunlara ilaveten, “Geri kazanılan Sancaklar” lejandlı Roma sikkeleri basıldı (48).

Augustus daha sonra kral Phraates’e teşekkür amaçlı olarak Musa adında İtalyan köle bir kızı hediye olarak gönderdi. Gelişen olaylar değerlendirdiğimizde, Augustus’un köle kız hediyesi ileriki zaman içinde düşünülmüş bir planın parçası mıydı diye düşünmeyi olanaklı kılıyor. Fakat bunun böyle olduğuna dair bir kanıt yoktur. 

Zamanla Musa adındaki genç kız, kralın gözdelerinden biri ve üstelik kralın bebeğini taşıyan şanslı bir kadın oldu. Musa’nın Phraates’ten Phraataces yani “Küçük Phraates” adı konulan bir oğlu oldu. Soylu bir kadından olmayan bu bebek, annesini kraliçeliğe, kendisini de varisliğe taşıdı. Phraateces, yaklaşık olarak İ.Ö. 10 yılında taht için aday oldu. Fakat Phraataces’in tek sorunu yaşça küçük olması değildi. Kralın Vonones, Seraspadanes, Rhodaspes ve Phraates olmak üzere dört oğlu daha vardı. Musa bir şekilde krala bu çocuklarını Roma’ya göndermesi konusunda ikna etmeyi başardı ve böylece Phraataces’in taht için önünü açtı. Roma’ya giden prensler orada unvanlarına yakışır şekilde ilgi gördüler (49).

Roma ile Parthia arasında sakin giden ilişki, Armenia’da zuhur bulan bir kargaşa sebebiyle bozuldu. Artakses, Roma’nın engeline rağmen elde ettiği tahtında Roma karşıtı bir siyaset izliyordu ve ülkesi içindeki tüm Romalıları katletmeye başlamıştı. Kral kendi halkı tarafından istenmese de Parthlardan yeterince destek alıyordu. İ.Ö. 20 yılında Augustus, Tiberius Nero’yu tekrar askerleri ile birlikte bu durumu çözmek için görevlendirdi. Tiberius Nero, Armenia’ya henüz varmamıştı ki kral Artakses muhalifleri tarafından  hunharca katledilmişti. Buna rağmen Tiberius Nero, hazırlıklarına uygun ölçüde başarılı oldu. Sözde bir muzaffer gibi, kurbanlar verdikten sonra, yaptıklarını kutladı (50). Augustus, Armenia kralının ölümünü Res Gestae’da şu sözleri ile aktarmıştır:

“Armenia Maior’u, kralı Artakses öldürülünce, bir eyalet haline getirebileceğim halde, atalarımızın izinden gidip bu krallığı o zamanlarda üvey oğlum olan Tiberius Nero’nun refakatinde Kral Tigranes’in torunu ve Kral Artavasdes’in oğlu Tigranes’e bırakmayı tercih ettim.” (51)

Augustus’un bu sözleri ne kadar samimi duygularını içeriyor tartışılabilir. Çünkü Roma özellikle Marcus Antonius’tan itibaren Armenia’yı bağımlı bir krallık ya da kendi valisinin yer aldığı bir eyalet haline getirme gayesini taşıyordu. Ancak şunu çok iyi biliyoruz ki, Roma içişlerinde karışık olan bölgelerde daha temkinli ve aceleye getirmeden daha çok valisi için sıkıntısız bir yönetimin garantisi olduğu hallerde Roma eyaleti yapmayı tercih etti. Kanımızca, Augustus’un “atalarımın izinden” ifadesi, Roma’nın akıllı, temkinli siyasetçilerine daha çok uymaktadır. 

Nihayeti’nde Res Gestae’da ifade edildiği gibi Tiberius Nero’nun refakatinde ülkesine giden Armenia prensi Tigranes tahta çıktı (52). Artakses’in katledilmiş olması, Tiberius Nero’nun Tigranesi’i tahta oturtmasında işini kolaylaştırmıştı. Tigranes, Parthlar tarafından etkisiz hale getirilinceye kadar birkaç yıl tahtında oturmaya devam etti (53).

Parthlar İ.Ö. 5/6 yılında II. Tigranes’i tahtından indirerek III. Tigranes’i tahta çıkardılar. III. Tigranes, Armenia’yı kız kardeşi ve aynı zamanda eşi olan Erato ile beraber yönetti. Bu durumdan hoşnut olmayan Armenia halkı tekrar isyan başlattı. Augustus İ.Ö. 5 yılında tekrar Armenia’nın içişlerine müdahale etme gereksinimi duydu. Augustus, III. Tigranes ve eşi Erato’yu tahttan indirdi ve II. Artavasdes’i tahta çıkardı. Yaklaşık olarak İ.Ö. 2’de II. Artavades’in yönetimini istemeyen Armenialılar yeni bir isyan daha çıkardılar (54). Armenialılar, sadece krala karşı isyan başlatmış olmayıp aynı zamanda Roma’ya karşı da bir nevi isyan başlatmış gibiydiler. Çünkü çok açık bir şekilde Roma’nın kararlarına karşı geliyorlar ve Roma’yı umursamıyorlardı. Fakat Roma’ya karşı tek başına başkaldırmak için oldukça zayıftılar. Bu nedenle Armenialılar, kadim müttefikleri Parthlardan tekrardan yardım istediler. Bu arada, aynı yıl içinde, Parth kralı Phraates ölmüş ve oğlu Phraataces tahta çıkmıştı. 

Her ne kadar yeni kral Phraataces’in o dönemde Roma ile bir sıkıntısı olmasa da Armenialıların yardım isteğini ret edemedi. Armenia ile Parthia’nın bu cesur girişimlerinin izahı, onların bu tarihte Augustus’un yaşlı olduğunu bilmeleri ve bu nedenle kendilerine karşı koyabilecek güçten yoksun olduğunu düşünmüş olmalarıyla yapılabilir (55). Üstelik Augustus’un gelecekte evlatlık olarak halefi yapacağı üvey oğlu Tiberius Nero, Augustus ile arasını açmış, genç yaşına rağmen, Rodos adasında her şeyden elini ayağı çekmiş olarak inzivadaydı (56)Torunları Gaius ve Lucius ise yaşça küçük ve askeri görev bakımından da tecrübesizdiler. 

Phraataces, Armenia’dan gelen yardım isteğine olumlu yanıt verdi ve onun verdiği destek sayesinde güç kazanan Armenia’daki isyancılar, Artavasdes’in Romalı destekçilerinin mücadelesini kırmayı başardılar. Artavasdes’i tahtından indirerek daha önce Augustus’un müdahalesi ile ülkeden kovulan III. Tigranes ve eşi Erato tekrar tahta çıkartıldı (İ.Ö.1) (57)Böylece Augustus, sorun haline gelen Armenia meselesini sonuçlandırmak için bir kişiyi görevlendirmek zorunda kaldı. Torunlarından Lucius, beklenilmeyen bir anda öldüğü için bu kişi diğer torunu Gaius oldu. 

Gaius, proconsul yetkisi ile İ.Ö. 1 yılında Armenia’ya gönderildi (58). O tarihlerde Phraataces annesi Musa ile bir evlilik yaparak tahtını garanti altına almıştı. Parthia tahtının yeni kralı Phraataces, babasının Roma ile yaptığı barış anlaşmasını devam ettirmek istiyordu. Bu nedenle Augustus’a elçiler göndererek, söz konusu barışın devam etmesini, aynı zamanda dört kardeşinden bir tanesinin kendisine gönderilmesini istedi. Tahmin edileceği üzere, Armenia konusundan hiç söz etmedi. Augustus için önem arz eden konu ise elbette, kralın hiç söz etmediği Armenia konusuydu. Onun bu taleplerine karşı cevabı ağır oldu. Phaataces’in soylu olmayan bir kadından doğmuş olmasını ima eder bir şekilde, cevabında “kral” olarak hitap etmedi. Öyle ki Phraataces tahtı çok da yasal yollarla elde etmemişti. Augustus, Phraataces’ten krallığından bertaraf etmesini ve Armenia’daki kuvvetlerini geri çekmesini istedi. Üstelik kralın başlıca talebi olan kardeşlerinden birinin gönderilmesi konusunda oldukça isteksiz bir tavır gösterdi (59). 

Phraataces olayın ciddiyetini anlamış olmalı ki, işi fazla yokuşa sürmeden durumu sonuçlandırmaya karar verdi. Zaten Roma’ya karşı savaşın yakın olması Parthia’da kargaşaya sebep olmuştu (60). Augustus’a yazdığı mektupta ona “kral” olarak hitap etti. Diğer taraftan Gaius’un geliş haberini alınca telaşlanan kral onunla Euphrates (Fırat) üzerindeki tarafsız bir adada görüşme yapmak istedi. Görüşme, İ.S. 2 yılının Eylül ayının sonu ya da Ekim’in başında yapıldı. Euphrates’in doğu kıyısında Parthlar, batı kıyısında Romalılar askeri kamplarını kurmuşlardı. Her iki tarafın ordusu her açıdan donanımlı bir biçimde, eşit koşullar altında gün boyu görüştüler. Görüşmenin devam ettiği gün sayısı ne kadar bilinmiyor. Ancak alınan kararlardan sonra resmi yemekler ve şölenler için iki gün ayrılmıştı. Her iki taraf birer gece birine yemek ikram etti. Euphrates boyunca daha evvel belirlenen sınırın değişmediği anlaşmada, Phraataces, Armenia’nın içişleri ile ilgili konularda müdahil taraf olmayacağına dair söz verdi. Roma da Phraataces’in muhalif kardeşlerini deniz ötesinde muhafaza edecekti.

Gaius, Parthlarla ilişkileri bir anlaşmaya bağladıktan sonra Syria’ya geri döndü. Fakat Armenia’da hala kargaşa devam ediyordu. Gaius, Med kralı Artabazos’un oğlu Ariobarzanes’i Armenia kralı olarak tahta çıkardı. Ancak Roma’ya karşı son yıllarda direniş gösteren Armenialılar, Gaius’un bu isteğine karşı çıktılar. Armenia’da, milliyetçiler ve Roma’ya yakın olanlar, yani Roma adaylarına sıcak bakanlar olarak halk ikiye bölünmüş durumdaydı. Milliyetçilerin liderliğini Addon adlı bir kişi yapıyordu. İlk etapta Parthlardan destek alamayan isyancılar durdurulabilmişti. Ancak Addon’nun eylemlerine devam etmesi, Gaius’un yeni bir sefer kararı almasına neden oldu. Üstelik Parthlarla yapılmış olan en son anlaşmaya göre, Roma, Armenia üzerinde hareket yetkisini kazanmıştı. Gaius için gerekli olan tek şey, kışın çok sert geçtiği Armenia’da baharın gelmesiydi.

İlkbaharda ve İ.S. 3 yılının yazında isyancılarla bazı küçük sözleşmeler yapıldı. Ancak Addon’nun karargâh merkezi olan Artagira kenti düşünceye kadar Roma galibiyeti kesinleştirememişti. Addon, Gaius ile özel olarak bir görüşme talebinde bulundu. Romalılar tarafından bu görüşme, Addon’nun teslim olması olarak düşünülmüştü ancak sonuç itibariyle öyle olmadı. Gaius, Addon’nun görüşme talebini kabul etti ve isyancı liderinin kalesi konumundaki Artagira kentinde buluştular. İki tarafın görüşmesinde, Romalılar için önemli olan Euphrates Nehri’nin (Fırat) güvenliği hiç görüşülmedi. Muhtemelen bu ihmal Gaius’un tecrübesizliğinden ve düşmanına çabuk güvenmesinden kaynaklanıyordu. Gaius’un toyluğunu sadece bu konuda değil aynı zamanda Addon’la görüşmeye giderken hiçbir önlem almamış olmasında da görüyoruz. Muhtemelen Addon tarafından göz atması için Gaius’a bir belge verildi. Tahminen bu belge sözde anlaşma  metni idi. Gaius belgeyi incelerken temkinsiz haldeydi ve bu yüzden beklenmedik gelen bir kılıç saldırına engel olamadı ve kılıç darbesiyle yaralandı. Saldırı doğrudan Addon tarafından mı yoksa Addon’nun bir taraftarından mı yapıldığı kesin olarak bilinmiyor. Bazı Antik tarihçiler, saldırının Addon’nun bizzat kendisi tarafından yapıldığını düşünmelerine rağmen, kesin olan bir kayıt yoktur. 

Addon bu olay sonrasında hızla kaçmış, ancak karargâhı durumundaki Artagira kentinin düşmesiyle yakalanıp öldürülmüştür. Gaius’un ise aldığı yara ilk müdahaleler sonrasında biraz olsun iyileşme gösterdi, ancak sonradan yarası enfeksiyon kaptı ve İ.S. 4 yılında yaşamı sona erdi. Augustus, Ariobarzanes’in Armenia kralı olarak kalmasını istedi (61). Gaius ile Phraataces arasındaki görüşme, gelecek altmış yıl boyunca yaşanan olaylar için başlıca örnek oldu (62).

Parthia’da ise tekrardan taht kavgaları başladı. Phraataces’in yönetimini kabul etmeyen Parth soyluları birkaç yıl sonra ona karşı ayaklandılar ve kısa bir süre sonra kralı tahttan indirerek, öldürdüler. Phraataces’in yerine, Orodes adında birini kral olarak ilan ettiler. Ancak kralın değişmesi çözüm olmamıştı. Çünkü yeni kral eskilerini aratmayacak ölçüde zalimdi. Soylular tekrar isyan ettiler ve Orodes de Phraataces ile aynı akıbete uğradı ve yaklaşık İ.S. 6 yılında bir festival ya da av sırasında öldürüldü (63)

Son olarak Roma’da bulunan dört Parth prensinden en büyüğü olan Vonones’in gönderilmesini istediler. Augustus bu isteği kabul etti ve prensi gönderdi (64)Vonones küçük yaşta gittiği Roma’da batı kültürü ile büyümüştü. Ülkesine döndüğünde üstelik kral olarak kabul edildiğinde dahi Parth kültürüne uyum sağlayamadı. Artık isyan ederek tahtan kralı indirmeyi bir alışkanlık haline getiren Armenialılar yeni krallarının uyumsuzluğundan dolayı onu da tahtından indirdiler. Yerine Artabanus adında bir kişiyi geçirdiler. Bu durumda Vonones Armenia’ya kaçarak canını kurtardı. Gariptir ki talihi ona tekrar krallık unvanı sundu. Çünkü o tarihte Armenia tahtında kral boşluğu vardı ve Armenialılar Vonones’i kral olarak tahta çıkarmaya karar verdiler. Bu durumdan oldukça rahatsız olan Artabanus (65) Tiberius Nero’ya elçiler göndererek, Vonones’in krallığını tanımamasını aksi takdirde savaş açacağını söyledi. Vonones (66) ise gittikçe gerginleşen ortamdan dolayı Armenia’dan Syria’ya sığındı. Parthia ve Armenia’da yaşanan bu taht krizleri sürüp giderken, Roma’da taht değişikliği söz konusuydu. Çünkü Roma’nın ilk imparatoru olan Augustus İ.S. 14 yılında hastalıktan dolayı yaşamını kaybetmişti (67).


Sonuç
Roma-Parthia-Armenia ilişkilerinin bir anlaşma ile sonuçlandığı İ.Ö. 92 yılından itibaren yaşanan gelişmeler, Roma ve Parthia arasında güç düellosu şeklinde zuhur buldu. Bu süreçte Armenia Krallığı, bulunduğu coğrafya bakımından Roma ve Parthia tarafından sürekli hâkimiyet mücadelesine maruz kalmıştı. Yaşanan gelişmelerin başlangıç tarihi, Armenia kralı Tigranes’in aynı ismi taşıyan oğlu Tigranes’in taht için babasına karşı gelerek Parthlara sığınması ve Parth kralı Phraates’i Armenia’ya saldırması konusunda ikna ettiği İ.Ö. 66 yılıdır. Ancak istediği sonucu elde edemeyen genç prens, Romalı komutan Gnaeus Pompeius’a sığındı. Romalılar ve Parthlar arasında zayıf olan siyasi ilişkilerin giderek bozulmasına sebep olan bu olay, bundan böyle Roma’nın da dâhil olduğu taht mücadelelerinin başlangıcı oldu. 

Gnaeus Pompieus, Armenia’ya doğru düzenlediği seferinde sorun yaşamadı ancak sefer devam ederken Gnaeus Pompeius’un legatusu G. Gabinus, Euphrates’i geçerek Tigris’e (= Dicle) kadar ilerledi. Pompeius, ordusunun önünde Tigranes’e krallık tacı giydirerek, bu kralı Roma’ya bağımlı kral olarak tayin etti. Böylece, İ.Ö. 92 yılında Roma ve Parthia arasında yapılan sınır anlaşması ihlal edilmiş, iki taraf arasında çıkacak olan geleceğin sorunlarının temeli atılmış oldu. Nitekim Pompeius Roma’ya döndükten sonra Parth kralı Phraates, Armenia’ya saldırdı. Roma ve Parthia arasındaki başlayan gerginlik, bu tarihten itibaren Roma Cumhuriyet döneminin liderlerinin gündeminde yer aldı. İ.Ö. 53 yılında Crassus ve İ.Ö.36 yılında Marcus Antonius’un Parthlara karşı düzenledikleri seferlerde aldıkları malubiyetler Roma’yı oldukça yıpratmış, ancak seferlerle Parthlara karşı alınamayan sonuç, Augustus döneminde diplomasiyle çözüm bulmuştur. 

Parthların elinde bulunan Roma sancakları ve Romalı esirleri geri almayı başaran Augustus ve oğlu Tiberius Nero, Roma adına önemli bir zafer elde etmiş oldular. Ancak Doğu’da sorunlar Augutus’un bu başarısıyla çözümlenmiş değildi. Romalı komutanların sadakatini kazanmak istedikleri Armenia Krallığı içinde taht mücadeleleri yaşanmasının yanı sıra Parthia da sürekli olarak Armenia Krallığı üzerinde etkin oluyordu. Augustus, Armenia Krallığı üzerindeki Parth etkisini kırmak ve Roma’ya bağlı kalacak bir kral atamak için, Armenia’nın iç meselelerine dâhil oldu. Öyle ki Armenia Krallığı’nın sadakati Roma için Doğu topraklarının güvenliği anlamındaydı. Armenia Krallığında çıkan yeni taht mücadelelerinde bu nedenle taraf oldu, torunu Gaius’u Armenia sorunu çözmesi için görevlendirdi. Gaius’un ölümü ile son bulan bu sefer Augustus için büyük bir yıkım oldu. Fakat yine de Augustus, savaşı sürdürmeyi değil barışı tercih etti. Böylece Partlar ile Romalılar arasında bir sorun teşkil eden Armenia konusu, Augustus Dönemi’nde Romalılar ve Parthlar arasında bir büyük savaşa neden olmadan Roma’nın istediği yönde çözüldü. 

Zaman zaman sıkıntılar yaşanmasına rağmen, Armenia, Augustus Dönemi’nde Roma’ya bağımlı bir krallık olarak kaldı. Fakat İ.S. 14 yılında Augustus öldüğü zaman henüz ne Parthia’da ne de Armenia Krallığı’nda yaşanan iç kargaşalar son bulmuştu. Elbette Roma, Doğu’da kaybettiği prestijini tekrar kazandı. Fakat en kayda değer sonuç, Augustus’un Roma’yı yeniden yapılandırmak adına başlattığı reformlarına yönelik idealize ettiği Romalılaştırma politikasında, Roma halkının manevi değerlerine sahip çıkan bir başarı elde etmiş olduğudur.  


Augustus of Primaporta, c. 20 BC
On the left of his breastplate a Roman, and on the right a Parthian delivered standards of the Roman legions back.
Parthians are Saka/Scythian Turkish tribe.
Parthians are the ancestors of Turks (especially Turkmensitan Turks)



dipnotlar:
1 M.A. Kaya, “Romalılar, Parthlar ve Armenia Krallığı (İ.Ö. 92-İ.S.4). Tarih İncelemeleri Dergisi. XIX/1. 2004, 73-74.
2 A. N. Sherwin- White, “ Ariobarzanes, Mithridates, and Sulla”. The Classical Association.27/1. 1977, 173-183. 
3 A. Keaveney, “ Roman Treaties with Parthia circa 95-circa 64 B.C. ”The American Journal of Philology. 102/2. 1981, 195. Sherwin- White 1977, 73 vd.
4 Strabon, XVI. 1.28.
5 Plutarkhos, Sulla. V. 1. 4-6. Keaveney 1981, 196. Kaya 2004, 74. R.J. Ferguson, “Rome and Parthia: Power politics and diplomacy across cultural frontiers”. Centre for East-Weat Cultural and Economic Studies. Bond University. 12. 2005, 7.
6 Plutarkhos, Lucullus XXVI. vd.
7 Keaveney 1981, 199. Kaya 2004, 75. 
8 Plutarkhos,Pompeius XXXII vd.
9 Tigris ( Dicle Irmağı) kenarındaki antik kent.
10 Yukarı Fırat’ın (=Euphrates) doğusunda kalan antik kent.
11 Dio, Rhomaika. XXXVII. 5. Kaya 2004, 76.
12 Plutarkhos, Pompeius 36,39.
13 Pompeius tarafından kurulan Kilikia Eyaleti, coğrafi konumu nedeniyle Parth tehdidi altında olduğundan Roma için önemi daha da artmıştı. Bu sebeple İ.Ö. 52 yılında Gnaeus Pompeius’un çıkardığı “Eyalet Yasası”na (= lex de provinciis) göre Cicero, Kilikia’ya proconsul olarak görevlendirilmişti. Cicero’nun Atticus’a yazdığı mektuplarından hala devam eden bir Parth tehdidinin varlığı açıkça bellidir. Cicero, ad Atticum. V.9; 11; 14. M. Kurt, “M.Ö. I. Yüzyıl Roma-Parth İlişkilerinin Kilikya Eyaleti’ndeki Yansımaları”, Uluslararası Avrasya Sosyal Bilimler Dergisi, 2/2 ( 2011), 3.
14 M.A. Kaya, “Anadolu’da Roma Egemenliği ve Pompeius’un Siyasal Düzenlemeleri” Tarih İncelemeleri Dergisi. XIII. 1998, 163-173. 
15 Bu savaşta 20.000 Romalı ölmüş, 10.000 Romalı asker esir alınmıştı.
16 S. P. Mattern- Parkes, “The Defeat of Crassus and the Just War”, Classical Association of the Atlantic States (JSTOR), Vol.96, No.4, 2003, 387-396.
17 Roma Cumhuriyeti’nin diktatörlüğe doğru gittiği endişesi yaşayan bazı senatörlerinin Gnaeus Pompeius’u Iulius Caesar’a karşı savaşması için ikna etmeleriyle başlayan muhalif hareket, buna karşı, İ.Ö. 48 yılında Iulius Caesar’ın Rubicon Nehri’ni geçmesiyle yaptığı provincia ihlali ile İç Savaş’ın patlak vermesine sebep oldu.
18 Iulius Caesar, Bellum Civile.
19 C.B. Rose, “The Parthians in Augustan Rome”. American Journal of Archaeology. 109/1 (2005), 22. 
20 Suetonius, Iulius Caesar. I. 44.
21 “Parthicus” ismini alan Labienus Roma kültürüne karşı bir yaşam sürüyordu. Dio, Rhomaika. XLVIII. 27.
22 Strabon, XIV. 2.24.
23 Suların durgunlaşmadığı Roma’da, İ.Ö. 44 yılında bir grup senato üyesi tarafından Iulius Caesar suikasta uğradı ve hayatını kaybetti. Roma, Iulius Caesar’ın intikamını almak isteyen taraftarları ve onun katledenler arasında yeni bir İç Savaş patlak verdi. Bu savaştan galip çıkan Iulius Caesar taraftarları olan Iulius Caesar’ın yeğeni ve evlatlığı Augustus (Octavianus) ile Romalı komutan Marcus Antonius’un aralarına aldıkları Aemilius Lepidus ile kurdukları II. Triumvirlik yönetiminde, Triumvirler arasında paylaşılan eyaletlerde, Roma’nın Doğu Eyaletleri Marcus Antonius’un payına düşen olmuştu. Ayrıntılı bilgi için bk. K. Taşdöner, “Romalı Triumvir Marcus Antonius’un Anadolu’da Siyasi Düzenlemeleri”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 31/51. (2012), 209-236.
24 Livius, Periocae, 127.
25 D. Magie, Roman Rule in Asia Minor to the End of Third Century after Chirist, Princeton. 1950,430.
26 Kaya 2004, 78. Bu ordu Brutus ve Cassius’un ordularının bakiyeleriyle güçlendirilmişti. Magie1950, 430.
27 Labienus, Çanakkale Boğazı’nın güneyinde kalan tüm Batı Anadolu bölgesini, İ.Ö. 40-37 yılları arasında kontrolü altında tutmayı başardı.
28 Iustinius, XLII, 5.
29 Plutarkhos, Antonius, 37. N.C. Debevoise, A Political History of Parthia. Greenwood-New York. 1968, 121-122. M.A.G. Ravlinson, Altıncı Büyük Doğu Hakanlığı-Parth İlhanlığı. (çev. S. Ülker). İstanbul, 1988, 138 vd. Kaya 2004, 79.
30 Plutarkhos, Crassus 29 vd.
31 Plutarkhos, Antonius, 37. Velleius Paterculus, II, 82. Debevoise 1968, 122, 123 vd.
32 Plutarkhos, Antonius. 37.
33 Debevoise 1968, 124.
34 Strabon, XVI. 1. 28.
35 Güzergâh olarak az bir farkla Iulius Caesar’ın saldırı planını takip edildi. Çünkü ihtiyaç duyduğu atlı birliği kuzeydeki müttefiki tarafından sağlanabilirdi. Debevoice 1968, 123 vd. Plutarkhos, Antonius, 37-52. Florus, IV. 10. Kaya 2004, 79-80. Debevoise 1968, 124-135. Magie 1950, 437. 
36 Ferguson 2005, 9-10.
37 Kaya 2004, 80.
38 Debevoise 1968, 136.
39 Augustus, Res Gestae. XVII. 32. 
40 Ravlinson 1988, 144.
41 Debevoise 1968, 136.
42 Ravlinson 1988, 144.
43 Suetonius, Augustus. II. 21.
44 Suetonius, Tiberius, III. 9. Dio, Rhomaika. LIII. 33. Ravlinson, 1988, 144. Kaya 2004, 81.
45 Suetonius, Tiberius, III. 9. Dio, Rhomaika. LIV. 8. 
46 Augustus Res Gestae. XVI. 29. Dio, Rhomaika. LIV. 8. “Mars Ultor=İntikamcı Mars” tapınağı, İ.Ö. 20 yılında İmparator Augustus’un emri üzerine yapılmıştır. Bk. Augustus, Res Gestae. IX. 21. Sancakların bu tapınağa konmasıyla, Augustus, Crassus ve Marcus Antonius’un yenilgilerinin intikamını almış oluyordu.
47 Dio, Rhomaika. LIV. 8. W. Eck, Age of Augustus. Blackwell. Oxford. 2007, 126.
48 Ferguson 2005, 10.
49 Debevoice 1968, 143-144. Ravlinson 1988, 145. 
50 Dio, Rhomaika. LIV. 9.
51 Augustus, Res Gestae. XV. 27.
52 Suetonius, Tiberius. III. 9.
53 Tacitus, Annales. II. 3.2. Ravlinson 1988, 146. Debevoise 1968, 141.
54 Ravlinson 1988, 146. 
55 Dio, Rhomaika. LV. 9.4, 10,18. Tacitus, Annals. II. 4. 2.
56 Tiberius Nero inzivaya çekildiği vakit, önce Ostia’ya oradan da Campania kıyılarında ilerledi ve daha sonra komutasını yaptığı Armenia seferinden dönerken görüp etkilendiği Rhodos Adasına çekilip mütevazı bir yaşam sürdü. O Rhodos Adasına yerleşmeden önce Augustus’un hastalanmış haberini almış buna rağmen Roma’ya hemen dönmemişti. Suetonius, Tiberius. III. 10,11.
57 Dio, Rhomaika. LV. 9.4, 10,18. Tacitus, Annales. II. 4. 2.
58 Dio, Rhomaika. LV. 10. Gaius bu görevinden önce Doğu’da Arabica görevini henüz yeni tamamlamıştı ve o tarihte Syria’da bulunuyordu. F. E. Romer, “Gaius Caesar's Military Diplomacy in the East”, The Johns Hopkins University Pres, 109, 1979, 208.
59 Ravlinson 1988, 146, 151. 
60 Romer 1979, 208-210. 
61 Tacitus, Annales. I.3.3. Romer 1979, 210-212. Ravlinson 1988, 152.
62 Ferguson 2005, 10.
63 Debevoise 1968, 150-151.
64 Augustus, Res Gestae. XVII.33. Tacitus, Annales. II. 2.2.
65 Parth Kralı Artabanus, Tiberius Nero’ya yazdığı bir mektupta, onu çok sert eleştirmiş, işlediği suçları, cinayetleri, alçaklığını, ahlaksızlığını yüzüne vurarak olabildiğince çabuk kendisini öldürerek yurttaşlarının duyduğu son derece haklı nefret duygusunu yatıştırmasını öneriyordu. Suetonius, Tiberius III. 66.
66 Suetonius’a göre, Tiberius Nero, Parth kralı Vonones’in varına yoğuna haince el koyduktan sonra öldürmüştür. Kral Vonones, halkı tarafından ülkesinden kovulunca, çok büyük bir hazineyle Roma halkının koruyuculuğuna güvenerek Antiokhia’ya sığınmıştı. Suetonius, Tiberius, III. 49.
67 Ravlinson 1988, 153-154. 



ek:

Partlar bilhassa Yahudilere karşı hoşgörülü davranıyorlardı. Selefkiler ve Romalıların baskılarından sonra Yahudiler, Akamenler devrinde olduğu gibi, onları yabancı boyunduruğundan kurtaracak yegane gücün Partlar olduğuna inanıyorlardı. MS.2.yy'daki büyük Yahudi İsyanı'nda Partlardan yardım görmeleri ile şu sözler meşhur oldu:

- Filistin'de bir mezar taşına bağlanmış Partlara ait bir cenk atını görürseniz, Mesih'in gelme saati yaklaşmıştır."

Selahi Diker - Türk Dili'nin Beş bin Yılı



ilgili:


21 Kasım 2014 Cuma

ERMENİ KIPÇAKLARI MI , GREGORYEN KIPÇAKLAR MI?




The Armenian Qypchaqs or Gregorian Qypchaqs?
Dr. Gülnisa AYNAKULOVA


XVI-XVII. yüzyıllarda başta Lvov, Kamenets-Podolsk, Lutsk olmak üzere Ukrayna, Lehistan, Romanya, Moldavya, Kırım’daki vs. Gregoryen Kıpçak toplumu tarafından oluşturulmuş zengin yazılı miras 1521-1669 yıllarında Ermeni alfabesiyle fakat Kıpçak dilinde düzenlenmiştir. İlmi edebiyatta Ermeni alfabesiyle yazılmış bu Kıpçakça metinler bilerek ya bilmeyerek Ermeni-Kıpçak, Kıpçakça Ermeni Eserleri, Ermeni Kıpçakçasıyla yazılmış eserler olarak adlandırılmakta, söz konusu eserleri vücuda getirmiş olan ahaliye de Ermeni Kıpçakları, Kıpçak dilli Ermeniler, Türk dilli Ermeniler denmektedir. Makalede Türk tarihi, Türk edebiyat tarihi ve yazılarından çeşitli örnekler verilerek Ermeni harfleriyle yazılmış metinleri oluşturan topluluğun Türkçe konuşan Ermeniler mi, yoksa Hıristiyanlığın Gregoryen mezhebine intisap etmiş Türkler mi? sorusuna cevap aranmaktadır.

The rich written heritage created by the Gregorian Qypchaq community dwelling in Ukraine, Poland, Romania, Moldovia, Crimea, etc., especially in the cities of Lvov, Kamenets-Podolsk, and Lutsk in XVI-XVIIth Centuries was written between 1521 and 1669 in the Armenian alphabet but the Qypchaq language. These Qypchaq texts written in the Armenian alphabet are called, deliberately or indeliberately, Armenian-Qypchaq, Armenian-Qypchaq Monuments, or Written Monuments of Armenian-Qypchaq Languages in the scientific literature, and the community that created these works are called Armenian Qypchaqs, Qypchaq speaking Armenians, or Turkish speaking Armenians. In the article, various examples will be given from the Turkish history, Turkish literature history and written works, thus an answer will be sought to the question whether the community that created those texts written in the Armenian alphabet were Turkish speaking Armenians or Qypchaqs/Turks that joined the Gregorian sect of Christianity?



Günümüz tarih ve Türkoloji bilimi, Kıpçak dil tarihinin eski dönemi hakkında yeterli bilgiye sahip değildir. Kıpçak dilinin yadigârları olan gerek Rus vakayinamelerinin verdiği bilgiler, gerek Mısır’da Türk hakimiyetinin gelişmiş olduğu dönemlerde yazılmış sözlükler, gramer kitapları veya “Ermeni Kıpçakları” olarak adlandırılan Podolya, Lvov vs. Gregoryen Kıpçaklarının (G. A.) dilinde yazılmış hukuk belgeleri vs. Erken Ortaçağ ve Geç Ortaçağ dönemlerine aittir (XVIII. yüzyıla kadar). 

Kıpçak terimi genel olarak Ortaçağ döneminde Çin’den Doğu Avrupa ülkelerine, Kuzey Kazakistan steplerinden Bizans ve Mısır’a kadar uzanan geniş alanda yaşamış Türk boylarının büyük birliğinin genel adını ifade etmektedir. 

Kelimenin kıpçak, kıfçak, kıvçak, kıpşak, hıpçah, hıpçah, hıbçah, hpçah, hbçah) olmak üzere birkaç fonetik varyantı mevcuttur. Türkoloji ilmi söz konusu Kıpçak boylarının dilinde yazılmış bütün eserlerin dili için Eski Kıpçak Dili (Eski Kıpçakça) terimini kullanmaktadır (Balakayev, Tomanov 1971, 3: 130)

A. K. Kurışcanov, günümüzde bilinen ve eski Kıpçakça ile ilişkisi olan bütün yazılı eserleri; 

1. Erken Ortaçağ, Ortaçağ ve Geç Ortaçağ olmak üzere çeşitli devirlerde Kıpçakların konuşma dilinde yazılmış eserler ve 
2.Kıpçakça ve aynı zamanda Kıpçakça-Oğuzca orijinal edebi dilde yazılmış eserler olarak iki büyük gruba ayırmaktadır (1970, 6: 54).

Bununla birlikte birinci gruptaki eserleri de sırasıyla dört alt gruba bölmektedir. Bunlar:

a) Kuman Kıpçakçasıyla yazılmış eserler (XIII. yüzyılın sonunda Güney Rusya bozkırlarında meydana gelmiş “Codex Cumanicus” bu gruba aittir).

b) Polovets Kıpçakçasıyla yazılmış eserler (Bu dil XI-XIII. yüzyıllara ait Rus vakayinameleri, Doğu Avrupa kronikleri, Polovets-Rusça sözlüklerinde yansımıştır).

c) XIII-XV. yüzyıllarda Mısır ve Suriye’de yaşamış Memlûk Kıpçaklarının dilinde yazılmış eserler.

d) XVI-XVII. yüzyıllarda Kamenets-Podolsk’te yaşamış Ermeni Kıpçaklarının (yani Gregoryen Kıpçakların G. A.) dilinde yazılmış eserlerdir. (Kurışcanov,3-60; Kıpçak dil yadigarları hakkında daha geniş bilgiler almak için bakınız: Garkavets A. N., Kıpçakskoye Pismennoye Naslediye I. Katalog i Tekstı Pamyatnikov Armyanskim Pismom, Almatı, Deşt-i-Kıpçak, 2002,1084 sayfa; Garkavets A.N., Kıpçakskoye Pismennoye Naslediye II. Pamyatniki Duhovnoy Kulturı Karaimov, Kumanov-Polovtsev i Armyano-Kıpçakov, Almatı, Kasean / Baur, 2007, 912 sayfa; Grunin T. İ., Dokumentı na Polovetskom Yazıke XVI v. Sudebnıye Aktı Kamenets-Podolskoy Armyanskoy Obşinı. (Transkriptsiya, perevod, predisloviye, vvedeniye, grammatiçeskiy kommentariy i glossariy T. İ. Grunina), Moskva, 1967 vs; Türkiye’de yayınlanmış bazı eserler için bakınız: Chirli N., Algış Bitiği, Ermeni Kıpçakça Dualar Kitabı, 2005; Kasapoğlu Çengel H., Ermeni Harfli Kıpçak Türkçesiyle Yazılmış TÖRE BİTİĞİ ve Eserdeki Töre, Yargı, Bitik Terimleri Üzerine, Gazi TÜRKİYAT Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Güz, 2007, No:1; Altınkaynak E.,Gregoryan Kıpçak Dil Yadigarları, 2006 vs.).

Makalemizin ana konusunu teşkil eden “Ermeni Kıpçakları” veya “Ermeni-Kıpçak” meselesi ve onların bıraktıkları Ermeni harfleriyle yazılmış binlerce sayfalık dil yadigarlarına gelince; Ermeni harfleriyle yazılmış Kıpçakça metinleri, başlıca olarak Ermeni-Kıpçak Kanunlar Mecmuası (Töre Bitiği) ve Mahkeme Usulü Kanunu’nun zabıtları oluşturmaktadır (Garkavets 2003: 758; Garkavets 2002: 6)

Fakat bununla birlikte belediye meclis evrakları, mali senetler, vakayinameler (kronikler), sözlükler, dinî, edebî eserler ve muhtıralar olmak üzere çeşitli türlere de rastlanmaktadır. XVI -XVII. yüzyıllarda başta Lvov, Kamenets-Podolsk, Lutsk olmak üzere Ukrayna, Lehistan, Romanya, Moldavya, Kırım’daki vs. “Ermeni” olarak adlandırılan ahali tarafından oluşturulmuş bu zengin yazılı miras 1521-1669 yıllarında Ermeni alfabesiyle fakat Kıpçak dilinde düzenlenmiştir. Günümüze kadar ulaşmış olan 112 yazılı eser yaklaşık 25-30 bin sayfaya ulaşmaktadır (Garkavets, Khurshudian 2001: XIX). Bu “Ermeni” kolonilerinin ahalisi / göçmenler tarafından başka dillerde yazılmış (Ermenice, Latince, Lehçe, Ukraynaca vs.) yazılı miras 1519’dan 1786’ya kadarki bir tarihî dönemi kapsamaktadır.

Sözünü ettiğimiz eserler Viyana Milli Kütüphanesi, Matenadaran Eski Elyazmalar Enstitüsü, Lehistan-Varşova Arşivi vs. gibi Avusturya, Hollanda, İtalya, Romanya, Rusya, Ukrayna, Ermenistan vs. olmak üzere dünyanın pek çok ülke ve kütüphanelerinde muhafaza edilmektedir.

Bu aşamada akla gelebilecek sorulardan biri neden bu Kıpçak Türklerine “Ermeni Kıpçakları” denmiş olmasıdır. Genel olarak, konuyla ilgili araştırma yapmış olan başta T. İ. Grunin (1967), Y.R. Daşkeviç (1962), V. R. Grigoryan (1961; 1980) vs. olmak üzere gerek Rus, Ukraynalı, Ermeni araştırmacıları olsun, gerek diğer Avrupalı bilim adamları olsun araştırmalarında “Ermeni Kıpçakları”, “Kıpçak dilli Ermeniler”, “Türk dilli Ermeniler” ya da sadece “Ermeniler” ifadelerini kullanarak vaktiyle Gregoryen Kıpçaklar ile birlikte Doğu Avrupa’ya gelmiş ve burada Gregoryen Kıpçaklarla birlikte Lvov, Kamenets-Podolsk vs. kolonilerini meydana getirmiş olan Ermeni kökenli Gregoryen ahalisinin söz konusu bölge ve şehirlerdeki kültürel üstünlüğünü, Ermeni kimliğini ön plâna çıkararak Ermenilerin önemini abartmaya çalıştıklarını görmek mümkündür. Ermenilerin burada medenî unsur rolünü oynadıklarını göstermektedirler. 

Halbuki yukarıda sözünü ettiğimiz Gregoryen Kıpçakların ortaya koydukları zengin literatür Ermenilerden sadece Ermeni harflerini muhafaza etmiş, dil olarak da Eski Kıpçakça’yı yaşatmıştır. Bu konu üzerinde çalışan özellikle Ermeni asıllı araştırmacı ve bilim adamlarının eserlerinde, söz konusu “Ermeniler”in menşeindeki Türk etnik unsurunu tamamıyla yok sayarak olaya tek taraflı açıdan yaklaştıklarını ve tek taraflı değerlendirmeler yaptıklarını gözlemek mümkündür.

Söz konusu çalışmalarda, XVI-XVII. yüzyıllarda anılan topluluk tarafından ortaya konmuş kültürel değerler, Ermeni harfleriyle ama Türkçe yazılmış eserler olmasına rağmen tamamıyla Ermenilere münhasıran bir tarihsel olay olarak, Ermeni tarihi ve kültürünün bir uzantısı, Ermeni kültürü ve edebiyatının mahsulü olarak gösterilmektedir (Grigoryan 1980: 236; Grigoryan, 1964)

Esasen, Doğu Avrupa’nın Podolya, Galiçya, Moldavya, Vlahya vs. gibi çeşitli bölgelerinde yaşamış ve faaliyet göstermiş Gregoryen cemaati ve kolonilerin ekonomik, kültürel ve dini hayatı üzerine atfedilmiş çok sayıda literatür bulunmaktadır. Ama bu zengin literatürün büyük kısmı yukarıda belirtildiği gibi sadece Ermeniler açısından yani peşin fikirli olarak ele alınıp yorumlanmıştır

Türk halklarının köken ve dil gibi ortak noktalara ilaveten, büyük ölçüde ortak tarihi ve bundan esinlenen büyük bir kültürü vardır. Türk halklarının ekseriyeti büyük Avrasya göçebe devletlerinin birer parçası olmuşlardır. Bu devletlerde gelişen kurum ve gelenekler, müteakip Türk devletlerinin siyasi kültürünün şekillenmesinde çok önemli rol oynamıştır. 

Bu yüzden, Avrasya kıtasının pek çok bölgesinde bütün Türkleri birbirine bağlayan ortak siyasi ve kültürel bağlar mevcuttur. Söz konusu Gregoryen Kıpçaklar meselesinde de, Türkleri bir araya getiren başlıca ve mühim bağlardan biri olan dil faktörünün ön plâna çıktığı görülmektedir. 

Bu Hıristiyan Kıpçaklar kendi ana yurtları, dil ve kan kardeşlerinden çok uzaklarda olmalarına rağmen kendi dillerini muhafaza etmişler, Avrupa’nın göbeğinde kendi ana dillerinde muazzam bir literatür ortaya koymuşlardır. Ama bu dili ve edebiyatı kaydetmek için Orta Asya Türk tarihinin diğer örneklerinde de gördüğümüz, bildiğimiz gibi (Ergin: 1992; User: 2006; Ercilasun: 2005) bazı dini, siyasi, ekonomik ve sosyolojik nedenlerden dolayı başta Ermenice, sonra Lehçe, Latince, Ukraynaca vs. alfabe sistemlerini kullanmışlardır.

Bilindiği gibi, insanoğlu kendisini dil vasıtasıyla ifade eder, dil vasıtasıyla iletişim kurar ve başkalarını da yine dil vasıtasıyla algılar. Dil kültürün hem koruyucusu hem de geliştiricisidir. Sözlü ve yazılı kültür dille oluşturulur ve dille yaşatılır. Alfabe ise dil bilimi açısından baktığımızda sadece bir işaret sistemidir. Dolayısıyla olayı dil ve alfabe bağlamında değerlendirecek olursak belirleyici güç kesinlikle dildir. 

Asya, Avrupa ve Afrika’nın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türkler, çeşitli zaman ve mekanlarda birbirinden çok farklı din ve inanç sistemlerinin etkisi altında kalmışlar ve bunları benimsemişledir. 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Podolya, Galiçya, Moldavya, Vlahya vs. gibi çeşitli bölgelerde yaşamış Gregoryen Kıpçakların kullandıkları alfabe sistemlerinin benimsenmesinde de başta inanç sistemleri olmak üzere bazı siyasi, ekonomik ve sosyal olayların etkisi büyük olmuştur. 

Bu sebeple, bize göre de Kıpçak Türkleri ile Ermeniler arasındaki bu çok yönlü ilişkide baskın kültürün Kıpçak-Türk kültürü olduğu açıkça meydandadır. Fakat öte yandan, bu Gregoryen Kıpçakların dil faktörünün yanı sıra, toplum hayatında en az dil kadar önem taşıyan, maddi ve manevi kültürün teşekkülünde temel taşı oluşturan din olgusu (şu halde Gregoryenlik) da aynı şekilde ön safhada yer almaktadır. 

Zira, milliyeti meydana getiren unsurlar arasında dinin ehemmiyeti de çok büyüktür. İnanç toplum içinde birliğin sağlanması hususunda ortak dil ve kültür ile birlikte en önde gelen amillerden biridir. 

Bilindiği gibi zor tarihsel koşullar altında Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde kendileri için yeni bir yurt edinmiş olan bu Gregoryen Kıpçaklar zamanla Hıristiyan dininin mezheplerinden biri olan Gregoryenlik ve birliğinden hareketle oluşturdukları kolonilerde müşterek yaşadıkları diğer Ermeni asıllı Gregoryen gruplarıyla kaynaşarak Ermenileşmişler veya daha doğrusu Ermeni olarak algılanmışlardır.

“Ermeni olarak algılanmışlardır” diyoruz çünkü Gregoryenlik mezhebi zamanla Ermeniliğin milli mezhebi haline getirildiği için söz konusu mezhebe intisap etmiş herkes aynı zamanda Ermeni olarak telakki edilmiştir. Çünkü Gregoryen Ermeni Kilisesi millidir. Başka bir deyimle Ermenilerde kilise ve millet bir ve aynı şeydir. Yani bu kavramlar iç içe girmiş durumdadır (Tümer, Küçük 1997: 309)

Ermeniler Gregoryen mezhebini tamamen ve sadece kendilerine mahsusmuşçasına sahiplendikleri nispette bu inanca mensup olan insanları, halkları mensup oldukları ırk veya millete bakmaksızın Ermeni saymışlardır. 

Dolayısıyla Ermenilik bir köken değil bir dini şemsiye kimliğinin adıdır. Ermenilerin menşei konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüş (Ermenilerin menşei üzerine ileri sürülen görüşler için bakınız; Canard M., Arminıya / Encyclopedia of İslam, I. Cilt, New Edition, Leiden-London, 1960, s. 634; Uras E., Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul, 1987, s. 98-100; Grousset R., Başlangıcından 1071’e Ermenilerin Tarihi, Çeviren S. Dolanoğlu, İstanbul, Aras Yayınları, 2005, s. 66-68. ) fakat henüz bir fikir birliğine varılamamıştır. 

Aslında bugün Ermeni olarak adlandırdığımız bu millet ta eski çağlardan beri kendisine “Hay / Hayk”, yaşadığı bölgeye de Hayastan demiştir. 

Konu uzmanlarının fikrine göre “Armenia” tabirine M.Ö. 521 yılına ait Darius kitabesinde rastlanmış (Grous set, 73; Uras: 99-101) ve bu tabir “Yukarı İller /Yukarı Memleket” anlamında kullanılmıştır (Baykara 1988: 24-25; Koçaş 1967: 16)

Yani Armenia / Ermenistan bir coğrafi ad olup, kavim ve halk ile ilgili bir anlamı yoktur. Buna göre “Ermeniler” denilince “Yukarı Memlekette yaşayanlar” anlaşılmakta ve başlı başına bir ırk ifade edilmemektedir. (bakınız Firudin Ağasıoğlu "Ermen Türk Boyları"-SB) 

Mesela aynı müelliflerin bilgilerine göre, Türkiye Selçukluları devrinde de söz konusu yöre Ermen diyarı olarak anılmaktaydı. Bu coğrafî bölgede hüküm süren Türkler kendilerini Ermen-şah diye de adlandırabilmişlerdi (Baykara, 25)

Yüzyıllarca sadece tarihi, coğrafi bir isim olarak hatırlanan “Armenia” adı XIX. yüzyıllın milliyetçi politikaları döneminde tekrar güncel anlam kazanmış ve Ermenilik konusu siyasi boyuta taşınmıştır.

Gregoryenlik yoluyla Ermeni toplumuna intisap etmiş olan Kamenets-Podolsk, Lvov vs. kolonilerinin Gregoryen Kıpçakları kendi dillerine “Kıpçak Tili”, “Bizim Til” veya “Tatarca” demişlerdir (Garkavets 2002: 11)

Fakat ilmi edebiyatta Ermeni alfabesiyle yazılmış bu Kıpçakça metinler bilerek ya bilmeyerek Ermeni-Kıpçak, Kıpçakça Ermeni Eserleri olarak adlandırılmakta, söz konusu eserleri vücuda getirmiş olan ahaliye de Ermeni Kıpçakları, Kıpçak dilli Ermeniler, Türk dilli Ermeniler denmektedir.

Bu yanlış ifade veya terimlerin ilmi edebiyatta ilk olarak nasıl kullanılmaya başladığı üzerine Azeri araştırmacı Lale Ağamirzekızı Әliyeva’nın çok önemli tespitleri bulunmaktadır. Araştırmacı, Kıpçaklar ve Azerbaycan üzerine hazırladığı eserinde konuyla ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunmaktadır:

“Bu yazılı eserlerin ilk numunesi 1912’de Avusturya’da Von Kraelitz-Greifenhorst tarafından neşredilmiştir. Bu numune Ermeni alfabesiyle yazılmış 50. Zeburun Kıpçakça metnidir. Gerçek soyadı Daşyan olan Fiedrich von Kraelitz-Greifenhorst metnin yazıldığı dilden daha çok onun tertip edildiği alfabeye büyük önem vererek bu tür yazı numunelerini Ermeni-Kıpçak veya Kıpçakça Ermeni metinleri olarak adlandırmıştır. Bununla birlikte bilim terminolojisine yanlış bir ifade dahil edilmiştir. Sonraları diğer müellifler de aynı fikri geliştirmişlerdir.

Onlar metinlerin Ermeni alfabesiyle yazılmış olduğu hususu, metinlerde bir sıra Ermeni menşeli sözlerin mevcudiyetini ve metinlerden bazılarının sırf Ermenice olmasını esas olarak göstermişlerdir” (2006: 92-93)

Türk tarihinde rastladığımız buna benzer olaylarda Hıristiyan, Budist veya Maniheist Uygurlar’ın sırf dini mensubiyetinden hareket ederek onların etnik menşei hakkında veya tertip ettikleri metinlerin Türklüğe ait olup olmadıkları üzerine tartışmalar yapılmamaktadır.

Konu uzmanları, tarih boyunca Türkler kadar sık alfabe değiştirmiş başka bir milletin olmadığı konusunda hemfikirdirler (User, 7-9). Eski Türk tarihinden bilindiği üzere Türkler Mani, Soğut, Brahmi, Tibet, Süryani-Estrangelo, İbrani ve Grek alfabelerini de kullanmışlardır. 

Orta Asya’da Türk kavimleri arasında yayılmış dinlerle alfabeler arasında belli bir bağlantının olduğu ve bunlardan çeşitli dinlere intisap edenlerin farklı alfabeler kullandıkları pek çok araştırmacı tarafından tespit edilmiş (Caferoğlu 1984: 162-169, 187; Köprülü 1984: 37-39), metinler üzerinde çeşitli incelemeler yapılmıştır (Pimenov 1992: 427-549). Genel olarak metinlerde, mensup oldukları dine olan bağlılığın bir simgesi olarak yazı sisteminin de değiştiği açıkça ortadadır (Katanov 1894: 6-7)

Soğut harflerinin dışında Mani dinine mensup olanlar Mani, Hıristiyan dinine mensup olanlar Süryani alfabelerini kullanmışlar, hatta çok daha eskiden Budizm dinine dair Hint harfleriyle yazılı Türkçe metinlerin mevcut olduğu bilinmektedir (Caferoğlu, 163). Buna göre “Manihey harfleriyle, Mani dinine ait Türk edebiyatı”, “Süryani alfabesiyle Türkçe edebiyat” vs. diyebilmekteyiz (Pimenov, 533)

Sırası gelmişken Kırım, Litvanya ve Polonya’da yaşayan Karaim Türklerinin Yahudi dinine mensup olduklarını ve İbranice yazdıklarını da hatırlatırsak yerinde olacaktır (Zajaczkowski 1961: 37-44; Dunlop 1954: 222, 261).  

(ilgili yazılar: KUDÜS-FİLİSTİN-OSMANLI-TURAN ve  HİTLER AVRUPASI VE YAHUDİ SOYKIRIMI SB) 

Bütün bu anlatılanlara istinaden her hangi bir eserin dini mensubiyeti, metinleri vücuda getiren her hangi bir ırkın etnik mensubiyetinin tespitinde belirleyici bir faktör olamayacağı kanaatine varmaktayız.

Osmanlı devletine bilimsel araştırma ve gözlemler yapmak üzere gelmiş Avrupalı seyyahların notlarında da aynı durumu gözetmek mümkündür. Yabancılar Türkiye’de yaşayan Rum ve Ermenilerin kendi aralarında hemen her zaman Türkçe konuştuklarını, arkadaşlarıyla mektuplaştıkları zaman bile Türkçe yazdıklarını ancak alfabe olarak Ermeni ve Yunan alfabelerini kullandıklarını kaydetmektedirler 

(Burnaby 1999: 145-146; Ermeni Harfleriyle Türkçe Eserler için bakınız; Pamukçiyan K., Ermeni Harfli Türkçe Metinler, Aras Yayını, İstanbul, 2002; Pamukçiyan K., Ermeni Harfli Türkçe Elyazması Bir Destan / Halk Kültürü, 1984/3, İstanbul, 1984, s. 97-102; Pamukçiyan K., İkinci Sultan Mahmud’a Dair Ermeni Harfli Türkçe Dört Manzum Methiye / Belleten, C., LIV, Sayı 209-211, s. 1053-1071, Ankara, TTK, 1991 vs.; Kut A. T., Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Halk Kitapları, Halk Kültürü, 1984/ 1, İstanbul, 1984, s . 69-79; Kut A. T., Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Destanlar I, Halk Kültürü, 1984/ 3, İstanbul, 1984, s. 65- 73, vs.)

Bu satırlardan anlaşılan, kendi anadillerini unutarak Türk dili ve Türk kültürünü benimsemiş ve Türk dilinde eserler meydana getirmiş olmalarına rağmen sözünü ettiğimiz Ermenilerin, Ermeni yazı sistemini kendi ırkı ve dini cemaatinin bir sembolü olarak muhafaza ettikleri anlaşılmaktadır. Aynı şeyi bir anlamda Kamenets-Podolsk, Lvov vs. gibi kolonilerde yaşayan Gregoryen cemaatlerinde de müşahede etmekteyiz.

Onlar için de Ermeni harfleri Gregoryenliğin sembolü, “Gregoryen mezhebinin mensubu” anlamını içermektedir. Yalnız burada başka bir durum göze çarpmaktadır.

Birincisi, bu Gregoryenler Osmanlı topraklarından gitmiş bir topluluk değildi, yoksa bunlar Osmanlı devletinde “asimile olmuş” “Türkleşmiş Ermeniler” olarak Osmanlı Türkçesinde konuşmaları gerekiyordu. 

İkincisi, bulundukları coğrafyada kendilerinin haricinde onları asimle edecek veya Kıpçaklaştıracak bir Kıpçak devleti veya Kıpçak muhiti de bulunmamaktadır. 

Bu Gregoryen cemaatlerinin bulundukları topraklarda hakim diller Lehçe, Ukraynaca, Romence vs. dir. İçinde bulundukları coğrafya ve çevrenin tesiri altında bu toplumun tıpkı Osmanlı toplumunda görüldüğü gibi ya Lehleşmesi, yada Ukraynalılaşması gerekiyordu.

Fakat Ukrayna’daki bu Gregoryen/Ermeni kolonilerinin sakinleri başlıca olarak “Kıpçakça konuşuyorlar, Kıpçakça yazıyorlar, Kıpçak dilinde dua ediyorlar; kendilerini “Ermeni” olarak adlandırmalarına rağmen Ermenice bilmiyorlardı” (Garkavets, Khurshudian, XVII) ve yukarıda zikredildiği gibi kendi dillerine “Kıpçak Tili”, “Bizim Til”, “Tatarca” diyorlardı. 

Fiedrich von Kraelitz-Greifenhorst’un dediği gibi (1996:14-15) gittikleri ülkenin dilini konuşma dili yada yazı dili olarak kabul etmemişlerdir. 

Tersine, bizim bakış açımıza göre, “Ermeni” denilen bu Gregoryen Kıpçaklar, söz konusu bölgelere gelerek burasını yurt edindikten sonra da, dinin, toplum hayatının her yönünü etkileyen ortaçağ fikir ve hayat anlayışının çok önem taşıdığı bu zamanlarda Ermeni/Gregoryen Kilisesine bağlı olmalarına rağmen, Kıpçak Türkçe’sine daha sıkı sarılarak bilinç altında kendi Kıpçak etnik kimliklerini yaşatmışlardır. 

İlginç olanı, bu Gregoryen topluluğu kendi dillerine “Bizim Til”, Kıpçak dili, Tatarca demekte ama konuştukları lisan için asla Türkçe / Türk dili kelimelerini kullanmamaktadır.

Ermeni harfli Kıpçakça metinlerden anlaşılan bu Hıristiyan Kıpçaklar için Türk kelimesi aynı zamanda “İslam”, “Müslüman” çağrışımını vermekte, türk boldu = Türk oldu, Müslüman oldu, sünnet oldu, türk etti =sünnet etti, Türkleştirdi, Müslümanlaştırdı anlamına da gelmektedir. 

Mesela, Kamenets Kroniği’nde Osmanlı ve Kırım Tatar askerleriyle olan mücadelelerden söz edilirken Türkler için gavur anlamında hep “dinsizler”, “dinsiz Türk”, “dinsiz Tatar” olarak söz edilmesi dikkat çekmektedir (Garkavets 2002, I: 535-567)

Örneğin;
A kšonže Koreckiyni tiri tuttular, alayže Aleksandr Olaχ biyin χardašï bilä da anasï bilä, da kšonže Koreckiyniŋ χatunun da. Da bu türlü zvïčenstvo etti dinsiz, da χayttï Aska, da anda χoydu biyliχkä Radulnu, Multan biyin. A ol oγrašta bizim čörüvdä bar edi olaχ boyarlarï– nečik Byčko, alay Nikorica da özgäläri, evet oγraš zamanda čïχïp obozdan da χačtïlar da zradit ettilär. Soŋra Skender Paša yeberdi Stïmbolga nečik Koreckiyni, alayže hospodarnï Aleksadrnï χardašï bilä da domna anasï bilä, χaysï ki domnani Stimbolda tas etmä kliyir edilär, evet türk boldu nečik kendi, alay 2 oγlu. A Koreckiyni vežaga saldïlar. A bu domna bunuŋ soŋra tez öldü. Da 1 oγlu türk etkändä öldü, da birisi, χaysï ki hospodar edi, tedï türk padšahi pokoyovïy etti kendin yanïna (Garkavets,
540)

Türkiye Türkçesiyle:
…Ama Knez Koretskiy’i, Vlah Beyi Aleksandr’ı ve onun annesi, kardeşi ve Koretskiy’in eşini canlı ele geçirdiler. Böyle bir zafer elde ettikten sonra dinsizler Yassı’ya döndüler ve orada Vlahya’nın beyi Radul’u biylike (hakimiyete) getirdiler. Ve bu savaşta bizim orduda Bıçko, Nikoritsa v.s. gibi Vlah boyarları da vardı; ama savaş zamanında ihanet ettiler ve ordugahtan kaçtılar. Sonra İskender Paşa hem Koretskiy’i, hem Aleksandr Beyi kardeşi ve annesiyle birlikte İstanbul’a gönderdi, ki onu (annesini G.A.) İstanbul’da idam etmek istediler. Fakat o ve iki oğlu da “türkleştiler” (yani sünnet olmayı kabul ettiler, Müslüman oldular G.A.). Koretskiy’i ise kuleye hapsettiler. Ama annesi bundan sonra çok yaşamadı. Onun bir oğlu “türkleştirirken” öldü (A. N. Garkavets’in yorumuna göre, bunlar ikisi sünnet olmayı kabul etmişler ama görüldüğü gibi ameliyat başarılı geçmemiş, “türkleştirilirken” yani sünnet olurken birisi iltihap kapmış ve ölmüştür); efendi olan diğer oğlunu Türk Padişahı oda hizmetçisi olarak yanında bıraktı.

Ol že künnü kičaynakün Türk χondikârï sultan Ahmätniŋ oγlu sultan Osman keldi kendi čörüvü bilä 250 kerät 1000 adam bilä da 250 top bilä da turdu nemič obozuna χaršï ašïra yuvuχ, ančaχ čerek mil yerdä, alay ki bir oboz birsi sin igi körüy idi… Da skoro kelip turdu obozu bilä dinsiz türk, na zaraz ol že künnü kečägä yuvuχ oχvotniki čïχtï placka toplar bilä da kelip nemič obozuna uruy edilär (Garkavets, 552) v.s. 

Türkiye Türkçesiyle:
Aynı gün, Perşembe’de Türk [hükümdarı] Sultanı Ahmed’in oğlu Sultan Osman kendi ordusu -250 kere 1000’er kişi ve 250 top- ile geldi ve Leh ordusunun karşısında çok yakın bir mesafede, ancak çeyrek millik bir yerde kendi karargahını kurdu; öyle ki bir karargah diğerini iyi görüyordu… Dinsiz Türkler gelip karargahını kurar kurmaz, aynı gün akşama doğru toplarıyla gönüllüler ortaya çıktı ve Leh ordugahı üzerine ateş ettiler.

Nögärikün dinsiz türk χazaχ üsnä šturmovat etiy edi, da özgäläri kelip, nečik yayovlu, alay atlïsï, da zdradem aš zamanïna šturmovat etti nemič p’eχotasï üsnä (Garkavets, 553 vs…)

Türkiye Türkçesiyle: 
Salı günü dinsiz Türkler Kazaklara hücum ettiler. Hem yaya, hem süvari olmak üzere diğer askeri kuvvetler de geldi ve öğle yemeği zamanında haince Leh piyadelerine hücum ettiler vs.… (Bunun gibi pek çok örnek vermek mümkündür).

Yani, iki tarafın ortak etnik mensubiyetlerine rağmen farklı mezheplerden olmaları durumu, o zamanlarda Osmanlı devleti ile Lehistan, Ukrayna, Vlahya vs. ülkeleri arasında geçen savaşlar, bir yandan söz konusu bölgede Hıristiyan birliği şuurunun oluşmasına, halkların birbirine yakınlaşması ve birleşmesine hizmet ettiği gibi, öte yandan Osmanlı devleti ile bölge arasındaki manevi bağların kopmasında da belirli bir rol oynamıştır.

Aslında bu Gregoryen topluluğu Gregoryenlik mezhebinden olmaları hasebiyle bütün komşularından farklı bir camia teşkil ediyordu. Yalnız bu ahalinin aynı dinde ve aynı coğrafi ve tarihi şartlar içinde bulunmaları Hıristiyanlık his ve şuurunun teşekkülüne, kuvvetlenmesine imkan vermiştir. Bu ülke ve halkların içinde bulundukları siyasi durum ve sosyal olaylar, aynı coğrafyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan ve çok farklı din ve inanç sistemlerine mensup olan Türklerin, din birliği anlayışlarından hareket ederek kardeş ülke, müttefik ülke, düşman ülke vs. kavramlarının şekillenmesinde ve bu kavramları farklı bir şekilde algılamalarında etkili rol oynadığı gibi aynı zamanda muhataplarının tercihinde de belirleyici faktör olmuştur.

Dikkat çeken diğer bir husus da sözünü ettiğimiz Gregoryen Kıpçakların dillerin ‘Tatarca’ olarak adlandırmalarıdır;

Bašlanïyïrlar töräläri ermenilärniŋ ermeni tilindän… Tilindän ermeniniŋ latingä čïχargandïr, latindän polskiygä, a polskiydän bizim tilgä… Ne türlü ki bu bitiktä yazïlïptïr eki türlü til bilä – nemiččä da tatarčä (Garkavets 2003: 765)

Türkiye Türkçesiyle:
Başlangıçta Ermeni töreleri Ermeni dilinde düzenlenmiştir Ermeni dilinden Latince’ye çevrilmiş, Latince’den Lehçe’ye, Lehçe’den de bizim tile... Bu kitapta yazıldığı gibi Lehçe ve Tatarca olmak üzere iki farklı dilde yazılmıştır. 

A. N. Garkavets bütün bunların haricinde sadece bir iki yerde türkčä (Türkçe) ve türkmän (Türkmen) tabirlerine rastlandığını ama her iki kelime de açık bir şekilde hakir ve tahkiramiz karakter içerdiğini belirtmektedir. Nasıl ki, vaktiyle Mısır Kıpçakları kendi dillerini Türkçe olarak adlandırıyorlar ama Türkiye’dekilerin diline Türkmence diyerek Türkmence’yi kaba ve aşağı buluyorlardıysa (Ercilasun 2007, I: 3), bu Gregoryen Kıpçaklar da kendi dillerine Kıpçakça, Tatarca demişler fakat Türk / Türkçe sözcüklerini farklı algıladıkları için asla Türkçe olarak adlandırmamışlardır.

Yalnız buradaki Tatarca tabiri herhalde daha sonraki dönemlerde Kırım Tatarcasından ve Tatarca ile Kıpçakça arasındaki benzerliklerden haberdar olan tercümanlar sayesinde yayılmış ve yerleşmiş olsa gerektir. Burada bizi ilgilendiren konu, bu Kıpçakların Gregoryenliğe ne zaman intisap ettikleri, nereden geldikleri ve bu kolonilerin ne zaman teşkil edildiği meselesidir.

Kıpçakların Hıristiyanlığın Gregoryenlik mezhebine intisabı, bu mezhebin ana taşıyıcıları olan Ermeni ahalisiyle bir araya gelmeleri ile birlikte başlamış olması gerektir. Araştırmacılara göre Kıpçakların ilk olarak Güney Kafkasya’da boy göstermeleri daha VIII.yüzyılda başlamıştır.

Altay topraklarını terk etmiş olan Kıpçakların bir kolu VII -VIII.yüzyıllarda Batıya doğru hareket etmişler ve VIII.yüzyılda Hazar hanlığı ile ittifaka girerek Güney Kafkasya’ya birkaç kez sefer düzenlemişlerdir (Şaniyazov 1974:45)

722-723 yıllarında Kıpçakların Arran / Azerbaycan ve Ermenistan topraklarında iken Hazarlar ile birlikte Araplara karşı savaştıkları, 765 yılında da diğer Türk boyları ve yerli ahali ile birlikte Gürcistan’da Araplara karşı savaştıkları bilinmektedir (Buniyatov 1965:109, 115)

XI.yüzyılda başkenti Ani şehri olan Bagrati Ermeni Beyliği’nin Selçukluların eline geçmesi ile Ermenilerin Kuzey Kafkasya ve Batıya doğru göçleri başlamıştır. Diğer kaynaklardan da pek iyi bildiğimiz gibi, söz konusu dönemlerde Kıpçak konfederasyonu; 
1. Orta Asya bölüğü, 
2. Volga-Yayık bölüğü, 
3. Doneç-Don bölüğü, 
4. Aşağı Dinyeper bölüğü, 
5. Tuna bölüğü olmak üzere beş bölükten ibaret olarak varlığını sürdürmekte (Rasonyı 1939: 409; 1993: 140), dolayısıyla Tuna ile İdil arasında bulunan bütün Kuzey Karadeniz stepleri Kıpçakların elinde bulunmaktaydı (Kudryaşov 1959:14)

Şu halde, Kuzey Karadeniz sahilleri, Kuzey Kafkasya ve Hazar denizinin kuzey sahilleri Kıpçakların hakimiyetinde bulunması sebebiyle buraya göç eden Ermeniler de doğrudan Kıpçakların hakimiyeti altına girmiş bulunuyorlardı.

Bize göre, Kıpçakların Ermeniler ve onların inançları ile yakından tanışmaları işte bu dönemlerde başlamış olmalıdır. Öte yandan Kuman-Kıpçaklar birinci sınıf atlı asker olmaları sebebiyle, komşu devletler tarafından ücretli asker olarak sık sık davet edilmişlerdir.

Onlar bu sıfatla Lehistan, Macaristan ve hatta Çek (Bohemya) memleketinde de savaşmışlardır. Bu suretle Kıpçakların savaşçı hareket sahaları Orta Asya’da Harezm sınırlarından başlayarak Kafkaslarda Anadolu sınırları, Doğu Avrupa’da İdil Bulgarları, Rus Knezlikleri, Balkanlar’da Bizans, Orta Avrupa’da Lehistan ve Macaristan’a kadar çok geniş bir sahada cereyan etmiştir (Kurat 1992: 74-75)

Kıpçaklardan bir zümre, 1109 yıllarında Ruslarla yapılan mücadele esnasında yenilgiye uğrayarak eski kudretlerini kaybedince 1118’de başbuğları Atrak’ın kumandasında O’nun damadı olan Gürcü Kıralı II. David’in daveti üzerine Gürcistan’a gelmiş ve kralın hizmetine girmiştir. Gürcü tarihçileri bu olayı şu şekilde anlatmaktadırlar:

“David’in tarihçisinin anlattığına göre kralın yanında metanetle savaşabilecek çok az müfreze bulunmakta, askerlerin çoğunun maneviyatı bozulmuş, orduda Selçuklu ordusunun yenilmezliği üzerine bir efsane yayılmış durumdaydı. Ülke insan gücüne ihtiyaç duymakta, fakat Gürcistan ahalisi devletin ihtiyaç duyduğu asker sayısını vermeye muktedir değildi. Ama kral bu karmaşık sorunu Kuzey Kafkasya’dan Gürcistan’a 40 000 aileden oluşan bir Kıpçak ordusunu davet ederek çok ihtiyatlı ve etkili bir şekilde çözmeyi başarmıştır” 

(Lordkipanidze 1974: 96-97; Murguliya 1971: 44, 47; Söz konusu dönem ve olaylar hakkında daha geniş bilgi almak için bakınız: Marie Félicité Brosset, Gürcistan Tarihi (Eski Çağlardan 1212 Yılına Kadar), çeviren H. D. Andreasyan, yayına hazırlayan E. Merçil, Ankara, TTK, 2003; Ayrıca, Gürcü kaynaklarına göre XI-XIV.yüzyıllarda Kuzey Kafkasya’daki Kıpçaklar hakkında daha geniş bilgiler edinmek için bakınız: Ançabadze Z. V., Kipçaki Severnogo Kavkaza po Dannım Gruzinskih Letopisey XI-XIV vv. / Materialı Sessiyi po Probleme Proishojdeniya Balkarskogo i Karaçayevskogo Narodov, Nalçik, 1960).

Atrak’ın maiyetinde aileleriyle birlikte 300 bini aşan kalabalık bir Kıpçak kitlesi bulunmaktaydı (Kurat 1992: 83-84). Gürcü Kıralı yukarıda belirtildiği gibi bunlardan 40 000 kişilik mükemmel bir (daimi) atlı ordu teşkil ederek Kür nehri kuzeyinde ve Şirvan’da yerleşen Türkmenlere hücum etmiştir (Toğan 1993: 102)

Gürcülerin bu Kıpçak kuvvetlerine dayanarak Anadolu Selçuklularının hücumlarına karşı koydukları da bilinmektedir (Turan 1965: 174). Kral, Kıpçakların yardımı ile bütün ülkelerin hükümdarları üzerinde korku yaratmış, onlara büyük darbeler indirmiştir. Lordkipanidze, Kıpçakların Gürcistan’ın çeşitli bölgelerinde yerleştirildiğini, onların bir kısmının İç Kartli’de, bir kısmının da hudut bölgesini oluşturan Kuzey Ermenistan ve Ereti’de yerleştirildiğini, onların görevinin devlet sınırlarını korumak ve takviye etmek olduğunu belirttikten sonra şöyle devam etmektedir: 

“Kıpçaklar Gürcistan’da çabuk asimile olmuştur. Onlar Hıristiyan dinini kabul etmişler, Gürcü dilini benimseyerek yerleşik hayata geçmişler ve bu şekilde yerli ahaliyle karışmışlardır” (1974: 98)

Kıpçakların askeri gücünden yararlanma geleneği müteakip Gürcü Krallarının zamanında da devam etmiştir. F. Kırzıoğlu’nun bilgilerine göre, daha sonra gelen ve “Yeni Kıpçaklar” olarak bilinen Kıpçakların çoğu, Gürcü-Ortodoks kilisesine bağlı olmakla birlikte bir takımı da, 1200’de fethettikleri Ani-Şeddadlı Emirliği ülkesindeki Gregoryen-Ermeni mezhebine girmişlerdir. 

Gümrü’nün güneyinde ve Elegez (Arakaz) dağının kuzeybatı eteğindeki Ertik kasabası yanında, büyük “Kıpçağ” adlı bir Ermeni yerli köyünün bulunması ve burada asıl adı “Kıpçaka Vank” (Kıpçak Manastırı) olup, “Harıc-a Vank” da denilen XIII. yüzyıldan kalma çok güzel bir tapınak ile, Elegez güneyinde, yine XIII. yüzyıldan kalma “Aştarak/Eşterek” kasabası kilisesinin (Başgırt boyu “Eşterek / Heşterek / İşterek kolunun Kıpçaklar ile buraya gelen topluluğundan kalma) ve ayrıca Iğdır’da bir “Kuçakh” (Kıwçakh) köyünün varlığı, Kıpçakların Elegez dağı çevresinde ve Aras’ın sağ tarafında da yayıldıklarını göstermektedir. 

Kıpçakların bir kısmı sonraları değişik sebeplerden ötürü Gürcistan’dan ayrılmış ve Kuzey Kafkasya’daki soydaşlarının yanına gitmişlerdir. 

Görüldüğü üzere, XII-XIII. yüzyıllardan itibaren Kür, Aras, Çoruk boylarına yayılarak bir kısmı Gürcü-Ortodoks kilisesine, diğer bir kısmı da Ermeni-Gregoryen Kilisesine bağlandıkları için Türkçe konuştukları halde sırf “haçperest” olmaları sebebiyle bu Kıpçaklara, Osmanlılara, Rum / Rumiyân denilmesi gibi “Gürcü” veya “Ermeni” denilmesi adet olmuştur (1992: 136-140).

Әliyeva’ya göre, Moğol istilası zamanında Ermenilerin bir kısmı Moğollardan kaçan kalabalık Kıpçak grupları ile birlikte Podolya, Galiçya bölgelerine doğru hareket etmişler, diğer bir kısmı da Moğol ordularının baskısıyla Pereskop’tan geçerek Kırım’a gelmişlerdir (2006: 90). 

Ermeniler özellikle Kefe, Solhat ve Sudak bölgelerinde yoğunlaşmışlar ve bu sefer de Kırım’da yaşayan Kıpçaklar ve Kıpçak kültürü ile karşılaşmışlardır. Garkavets’in çok doğru olarak tespit ettiği gibi, Ermenistan’ı terk etmek zorunda kalan pek çok Ermeni işte bu Kırım’da, Besarabya’da vs. uzun zaman Kıpçaklar ile komşu olarak yaşamışlar ve bunun sonucunda Kıpçak dilini öğrenmişlerdir. 

Ermeniler Kıpçak Türkçesini önce kilise dili, ardından da resmi dil olarak benimsemişlerdir. Öte yandan, bu karşılıklı etkileşimin sonucu olarak Gregoryenliğe intisap etmiş ve kendilerini “Ermeni” olarak adlandırmalarına rağmen Ermenice bilmeyen ve Kıpçak diliyle dua eden Kıpçak asıllı bir Gregoryen grubunun da bulunduğunu dikkatimizden kaçırmayalım. Araştırmalardan, başta Lvov, Kamenets-Podolsk, Lutsk olmak üzere Ukrayna, Lehistan, Romanya, Moldavya’daki vs. Gregoryen cemaatleri tarafından oluşturulan kolonilerin XIV. yüzyılın ilk yarısında, Altın Orda döneminde meydana geldiği bilinmektedir.

Daha sonraları, XV. yüzyılın sonunda Osmanlı Türklerinin Kefe şehrini ele geçirmeleri ile birlikte (1475) buraya koloni akınları da eklenmiştir. Kefe’li “Ermeniler” kütle halinde Kırım, Kefe şehrini terk etmişler ve Ukrayna’nın Podolya ve Galiçya bölgelerinde yaşayan dindaşlarının yanına göç etmişlerdir (Garkavets 2003: 758).

Tercüme, transkripsiyon ve yorumunu İ. A. Abdullin’in yaptığı, 1620’da Agop der Krikor oğlı1 tarafından Ermeni harfleriyle Kıpçakça yazılmış bir muhtırada “Ermenilerin” Kamenets-Podolsk’a göç ettikleri ve yerleştikleri zaman ve tarih hakkında çok muayyen bilgiler bulunmaktadır.

Agop yazısında “Ermenilerin”, muhtıranın yazıldığı 1620 yılından hemen 300 sene önce yani yaklaşık 1320 yılında Kamenest şehrinde yerleştiklerinden söz etmektedir (Abdullin 1971, 3: 118 -121). Agop’un verdiği bu bilgiler Kamenets Gregoryen kolonisinin kuruluşunun XIV. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştiği hakkındaki bilgileri bir kez daha doğruladığı gibi, araştırmacı bu bilgilerin sonucunda Kamenets’teki “Ermeni” kolonisinin, Kıpçak dilini Kefe’de öğrenmiş Kefe’li Ermeniler tarafından değil, doğrudan doğruya Kıpçak dilli Ermeniler (yani Gregoryen Kıpçaklar G.A.) olan Ak Saray ahalisi tarafından kurulduğunu ortaya koymuştur (1971, 3: 119).

Zaten metinlerin sadece cüzi bir kısmının sırf Ermeni dilinde yazılmış olması durumu da Kıpçaklar ile birlikte batıya göç eden Ermeni asıllı Gregoryenlerin sayısına işaret etmektedir. Ermenilerin bir kısmı daha kalabalık olan Kıpçakların arasında erimiştir. Fakat XV-XVI. yüzyılın belli dönemlerinde Lvov mahkeme zabıtlarının (Kapral 2003: 741-754), XVI.yüzyılın ikinci yarısında da Kamenets- Podolsk mahkeme zabıtlarının bir kısmının Ermenice düzenlendiği olgusunu dikkate alırsak Ermenilerin diğer bir kısmının da kendi etnik özelliğini muhafaza ettiği anlaşılmaktadır.


Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki;
Avrupa’nın göbeğinde kendi kolonilerini meydana getirmiş olan ve “Ermeniler” olarak adlandırılan bu topluluk etnik bakımdan saf bir ırk veya milletten ibaret değildi. Töre Bitigi gibi bazı metinler, metinlerde rastladığımız bir takım kültürel veriler, Gregoryenlik’ten önceki bazı milli inanç ve tefekkürlerin muhafazası (Aynakulova 2007: 21-28), bu Kıpçak asıllı Ermenilerin=Gregoryen Kıpçakların, intisap ettikleri Ermeni kültürünün içinde Türk kültürünün en güzel örneklerini de yaşattıklarını göstermektedir. 

Bundan dolayı Podolya, Galiçya, Moldavya, Vlahya vs. gibi Doğu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde yaşamış ve faaliyet göstermiş Gregoryen toplumunun önemli kısmını Hıristiyan fakat Türk asıllı Gregoryen Kıpçakların oluşturduğu kanaatindeyiz.

Bu Gregoryen Kıpçaklar diğer Ermeni grupları ve mensup oldukları Ermeni kültürüyle kaynaşarak bildiğimiz Ermeni harfleriyle yazılmış Türkçe metinlerin meydana getirilmesinde önemli katkıda bulunmuşlardır.



NOTLAR
Agop der Krikor oğlı, Kamenets Kroniği’nin yazarlarından biridir.

KAYNAKÇA:
1. Abdullin İ. A., “Pamyatnaya Zapiska” Agopa na Armyano-Kıpçakskom Yazıke (1620) / Sovetskaya Tyurkologiya, No: 3, 1971.
2. Altınkaynak E., Gregoryan Kıpçak Dil Yadigarları,IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2006.
3. Ançabadze Z. V., Kipçaki Severnogo Kavkaza po Dannım Gruzinskih Letopisey XI-XIV vv. / Materialı Sessiyi po Probleme Proishojdeniya Balkarskogo i Karaçayevskogo Narodov, Nalçik, 1960.
4. Aynakulova G. İ., Gregoryen Kıpçaklar ve Oniki Hayvanlı Türk Takvimi Üzerine / Millî Folklor, Uluslararası Kültür Araştırmaları Dergisi, Yaz,No 74, 2007.
5. Balakayev M., Tomanov M., A. K. Kurışcanov. İssledovaniye po Leksike Starokıpçakskogo Pismennogo Pamyatnika XIII v.-“Tyurksko-Arabskogo Slovarya”//Sovetskaya Tyurkologiya,1971, No 3.
6. Baykara T., Anadolu’nun Tarihi Coğrafyasına Giriş I. Anadolu’nun İdari Taksimatı, Ankara, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1988.
7. Brosset M. F., Gürcistan Tarihi (Eski Çağlardan 1212 Yılına Kadar), Çeviren H. D. Andreasyan; Notlar ve yayına hazırlayan E. Merçil, Ankara, TTK, 2003.
8. Buniyatov Z., Azerbaycan v VII-IX vv., Baku, 1965.
9. Burnaby F., At Sırtında Anadolu, Çeviren F. Taşkent, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999.
10. Caferoğlu A., Türk Dili Tarihi, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1984.
11. Canard M., Arminıya / Encyclopedia of İslam (Eİ), I. Cilt, New Edition, Leiden-London, 1960.
12. Chirli N., Algış Bitiği, Ermeni Kıpçakça Dualar Kitabı (An Armeno Kipchak Prayer Book), Haarlem-Netherlands: SOTA Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi, 2005.
13. Daşkeviç Y. R., Armyanskiye Kolonii na Ukraine v İstoçnikah i Literature XV-XIX Vekov (İstoriografiçeskiy Oçerk), Erevan, İzdatelstvo AN Armyanskoy SSR, 1962.
14. Dunlop D. M., The History of the Khazars, 1954.
15. Garkavets A. N., “Kamenetskaya Hronika” Bratyev Svyaşennika Agopa i Aksenta, 1610-1652 / Kıpçakskoye Pismennoye Naslediye I. Katalog i Tekstı Pamyatnikov Armyanskim Pismom, Almatı, “Deşt-i-Kıpçak”, 2002.
16……….………...., Kıpçakoyazıçnıye Armyane i Kıpçakskoye Armyanopismennoye Naslediye XVI-XVII Vekov / Garkavets A.N., Sapargaliyev G.; Töre Bitiği. Kıpçaksko-Polskaya Versiya Armyanskogo Sudebnika i Armyano-Kıpçakskiy Protsessualnıy Kodeks. Lvov, Kamenets-Podolskiy, 1519-1594. Almatı, “Deşt-i Kıpçak”, “Baur”, 2003.
17…….……….…..., Kıpçakskoye Pismennoye Naslediye I. Katalog i Tekstı Pamyatnikov Armyanskim Pismom, Almatı, “Deşt-i-Kıpçak, 2002 (1084 sayfa).
18 ………………..., Kıpçakskoye Pismennoye Naslediye II. Pamyatniki Duhovnoy Kulturı Karaimov, Kumanov-Polovtsev i Armyano-Kıpçakov, Almatı, Kasean / Baur, 2007.
19……….……..…., Zagadoçnıye Ukrainskiye Armyane, Kotorıye Govorili, Pisali i Molilis po Kıpçakski i 400 Let Nazad Napeçatali Pervuyu v Mire Kıpçakskuyu Knigu / Garkavets A.N., Kıpçakskoye Pismennoye Naslediye I. Katalog i Tekstı Pamyatnikov Armyanskim Pismom, Almatı, “Deşt-i Kıpçak”, 2002.
20. Garkavets A. N., Khurshudian E., Armenian-Qypchaq Psalter Written by Deacon Lussig from Lvıv 1575-1580,Ed. by Alexander Garkavets,Eduard Khurshudian,Almatı,“Desht-i Qypchaq”,2001.
21. Garkavets A.N., Sapargaliyev G. Töre Bitiği. Kıpçaksko-Polskaya Versiya Armyanskogo Sudebnika İ Armyano-Kıpçakskiy Protsessualnıy Kodeks, Lvov, Kamenets-Podolskiy, 1519-1594, Almatı, “Deşt-i Kıpçak”, “Baur”, 2003.
22. Grigoryan V. R., Aktovıye Knigi Armyanskogo Suda Goroda Kamenets-Podolska / İstoriçeskiye Svyazi i Drujba Ukrainskogo i Armyanskogo Narodov, Erevan, İzdatelstvo AN Armyanskoy SSR, 1961.
23….….……….…..., İstoriya Armyanskih Koloniy Ukrainı i Polşi (Armyane v Podoliyi), Erevan, İzdatelstvo AN Armyanskoy SSR, 1980.
24..….……..………., Ob Aktovıh Knigah Armyanskogo Suda Goroda Kamenets-Podolska (XVIXVII vv.) / Vostoçnıye İstoçniki po İstorii Narodov Yugo-Vostoçnoyi Tsentralnoy Yevropı I, (Pod Red. A. S. Tveritinovoy), Moskva, İzdatelstvo Nauka, 1964.
25. Grousset R., Başlangıcından 1071’e Ermenilerin Tarihi, Çeviren S. Dolanoğlu, İstanbul, Aras Yayınları, 2005.
26. Grunin T. İ., Dokumentı na Polovetskom Yazıke XVI v. Sudebnıye Aktı Kamenets-Podolskoy Armyanskoy Obşinı. (Transkriptsiya, perevod, predisloviye, vvedeniye, grammatiçeskiy kommentariy i glossariy T. İ. Grunina), Moskva, “Nauka”, 1967.
27. Ercilasun A. B., Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri, Ankara, Akçağ AŞ., 2005.
28. Ercilasun A. B., Türk Dünyasının Entegrasyonunda Dilin Rolü / Gazi TÜRKİYAT, Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Güz, 2007, I.
29. Ergin M., Türklerde Yazı ve Alfabeler, Ankara, TDEK, 2. cilt, 2. baskı, 1992.
30. Әliyeva L. A., Qıpçaqlar vә Azәrbaycan (Etnogenez Kontekstindә), Bakı, Bakı Universiteti Nәşriyyatı, 2006.
31. Faulmann C., Yazı kitabı Tüm Yerkürenin Tüm Zamanların Yazı Göstergesi ve Alfabeleri, Çeviren I. Arda, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayını, 2001.
32. Katanov N. Ö., Etnografiçeskiy Obzor Turetsko-Tatarskih Plemen, Kazan, 1894.
33. Kapral M., Pravovoye Ustroystvo Armyanskoy Obşinı Lvova v XIV-XVIII vv. Obzor Dokumentov/ Garkavets A.N., Sapargaliyev G., Töre Bitiği. Kıpçaksko-Polskaya Versiya Armyanskogo Sudebnika i Armyano-Kıpçakskiy Protsessualnıy Kodeks, Lvov, Kamenets-Podolskiy, 1519-1594, Almatı, “Deşt-i Kıpçak”, “Baur”, 2003.
34. Kasapoğlu Çengel H., Ermeni Harfli Kıpçak Türkçesiyle Yazılmış TÖRE BİTİĞİ ve Eserdeki TÖRE, YARGI, BİTİK Terimleri Üzerine, Gazi TÜRKİYAT Türklük Bilimi Araştırmaları Dergisi, Güz, 2007, No: 1, s. 77-95.
35. Kırzıoğlu M. F., Yukarı-Kür ve Çoruk Boyları’nda Kıpçaklar. İlk Kıpçaklar (M.Ö. VIII - M.S. VI.ve Son Kıpçaklar (118, 1195) İle Ortodoks - Kıpçak Atabekler Hükümeti (1267-1578) (Ahıska / Çıldır Eyaleti Tarihi’nden, Ankara, TTK, 1992.
36. Koçaş S. M., Tarihte Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri, Ankara, Altınok Matbaası, 1967.
37. Köprülü M. F., Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, Ötüken Yayınları, 1984.
38. Kraelitz-Greifenhorst F., Ermeni Harfleriyle Türkçe Hakkında Araştırmalar, Çeviren H. T. Karateke, Kebikeç, No 4, 1996.
39. Kudryaşov K. V., Borba Rusi s Koçevnikami Priçernomorskih Stepey / Kudryaşov K. V., Pro İgorya Severskogo, Pro Zemlyu Russkuyu, Moskva, 1959.
40. Kurat A.N., IV.-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, Ankara, Murat Kitabevi, 1992.
41. Kurışcanov, K İstorii İzuçeniya Razgovornoy Reçi Kıpçakov XIII-XIV vv. // İzvestiya AN KazSSR, Seriya Obşestvennıh Nauk, 1970, No 6.
42. Kut A. T., Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Destanlar I, Halk Kültürü,1984 /3,İstanbul, 1984.
43. Kut A.T., Ermeni Harfleriyle Basılmış Türkçe Halk Kitapları,Halk Kültürü, 1984/1,İstanbul,1984.
44. Lordkipanidze M. D., İstoriya Gruzii XInaçale XIII v.v., Tbilisi, Metsniereba, 1974.
45. Murguliya N. P., K Voprosu Pereseleniya Polovetskoy Ordı v Gruziyu // İz İstoriyi Ukrainsko-Gruzinskih Svyazeyi, AN Ukrainskoy SSR, Kiyev, İnstitut İstoriyi, 1971.
46. Pamukçiyan K., Ermeni Harfli Türkçe Elyazması Bir Destan/Halk Kültürü,1984/3,İstanbul, 1984.
47. Pamukçiyan K., Ermeni Harfli Türkçe Metinler, Aras Yayını, İstanbul, 2002.
48. Pamukçiyan K., İkinci Sultan Mahmud’a Dair Ermeni Harfli Türkçe Dört Manzum Methiye / Belleten, C., LIV, Sayı 209-211, s. 1053-1071, Ankara, TTK, 1991.
49. Pritsak O., Kıpçakça / Tarihi Türk Şiveleri, Derleyen Mehmet Akalın, Ankara, Atatürk Üniversitesi Yayınları, No 551, 1979.
50. Rasonyı L., Tarihte Türklük, Ankara, TTK, 1993.
51 Rasonyı L.Tuna Havzasında Kumanlar/Belleten, III.Cilt,Sayı 11/12, s.401-422,Ankara,TTK,1939.
52. Şaniyazov K. Ş., K Etniçeskoy İstoriyi Uzbekskogo Naroda, (İstoriko-Etnografiçeskoye İssledovaniye na Materialah Kıpçakskogo Komponenta), Taşkent, “Fan”, 1974.
53. Toğan A. Z. V., Azerbaycan / İslam Ansiklopedisi (İA), C. II., İstanbul, 1993.
54. Turan O., Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Ankara, 1965.
55. Tümer G., Küçük A., Dinler Tarihi, Ankara, Ocak Yayınları, 1997.
56. Uras E., Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul, 1987.
57. User H. Ş., Başlangıcından Günümüze Türk Yazı Sistemleri, Ankara, Akçağ, AŞ., 2006.
58. Vostoçnıy Turkestan v Drevnosti i Rannem Srednevekovye: Etnos, Yazıki, Religii, Redaktor A.A. Pimenov, Moskva, Nauka, Glavnaya Redaktsiya Vostoçnoy Literaturı, 1992.
59. Zajaczkowskı A., Karaims in Poland. History, Language, Folklore, Science, Panstwowe Wydawnictwo Naukowe, Warszawa Mouton & Co, La Haye-Paris, 1961.
60. Garkavets A. N., http://www.qypchaq. unesco.kz
61 ……………….., http://www.qypchaq.unesco. kz/Qypchaq_Languages_Rus.htm
62. ……………….., http://www.qypchaq.unesco. kz/Garkavets-En.htm vs...
pdf:




___________________


*WRITTEN MONUMENTS OF TURKIC LANGUAGES:
1-Alexander Garkavets. Qypchaq Written Heritage. Volume I. Catalogue and Texts of Monuments Written in Armenian Script. Russian Version.– Almaty: Desht-i Qypchaq, 2002.– 1084 p.
2-Alexander Garkavets. Qypchaq Written Heritage. Volume II. Monuments of Spiritual Culture. Russian Version.–Almaty: KASEAN; BAUR, 2007. - 912 p.
3-Alexander Garkavets. Qypchaq Written Heritage. Volume III. Qypchaq Dictionary.–Almaty: Baur, KASEAN, 2010. – 1802 pages
4-Alexander Garkavets. Qypchaq Dictionary. A Separate Edition. – Almaty: Almatykitap Baspasy, 2011. – 1802 pages.
5-Alexander Garkavets. Codex Cumanicus: Qypchaq-Cuman-Polovets texts XIII-XIV centuries. -
Almaty: Desht-i Qypchaq, Baur, 2004. - 60 pp.
6- Alexander Garkavets. Armeno-Qypchaq manuscripts in Ukraine, Armenia, Russia: Catalogue. 
Second, revised edition. - Almaty: Desht-i Qypchaq, 2002.
7-Qypchaq-Polish version of the Armenian Code of Laws and Armeno-Qypchaq Code of Practice, 1519-1594 / Ed. by Alexander Garkavets and Ghairat Sapargaliev.- Almaty: Desht-i Qypchaq, 2003.– 792 pp.
8-Armenian-Qypchaq Psalter written by deacon Lussig from Lviv, 1575/1580.
9-Urum play about Ashykh Garib. Urum texts from Mariupol’. Urum Gospel from Greek village Karakuba in Crimea. Fragments
10-Turkic Runic and Greek inscriptions on vessels of so-called «Attila treasure» from Nagy-Szent-Miklos, Romania


..............



*"Ancaq erməni etnonimi ilk dönəmlərdə bugünkü haylara de­yil, tamamilə başqa dilə və mədəniyətə mənsub subar türklərinin er­men adlı boylarına aid olmuşdur."

Haylar necə erməni oldu? Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov


*Turkic tribal divisions were also called Arman/Erman/Ermen
How Hays Became Armenian Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov


* THE ARMENIANS IN HISTORY AND 
THE ARMENIAN QUESTION by ESAT URAS - PDF:


.......


* Gregoryen Ermeniler , Kıpçak Türk'ü mü?: / link

* Armeno-Kıpchak: / link

* Algiş Bitig : / link

* KIPCHAKS / link

* Armeno-Kipchak Texts in the Alchemical Treatise by Andrzej Torosowicz (17th Century) / link

* Kypchak-Armenian Language of Armenian Community from Southern and Western Ukraine/ link




........



* Bazı kaynaklarda ise bundan farklı olarak Ermenilerin kökeninin Urartulara dayandığı tezi iddia edilmektedir. Fakat günümüzde artık bu tezin geçerliliği kalmamıştır çünkü Ankara Üniversitesi Antropoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erksin Güleç ile Doktora Öğrencisi Araş. Gör. Ayşen Açıkkol’un yaptığı çalışma ‘Urartularla akraba oldukları’ yönündeki Ermeni tezlerini bilimsel açıdan çürütmüştür.

Ermeniler, 8–7. yüzyıllar arasında Doğu Anadolu ve Kafkaslarda güçlü bir uygarlık kuran Urartularla tarihsel köken açısından akraba olduklarını, Van başta olmak üzere Urartu hegemonyası altında bulunan toprakların kendi yurtları olduğunu iddia etmekteydi. Bu tez, arkeolojik ve dilbilimsel açıdan geçmişte çürütülmüştü. Şimdi de iddianın gerçeği yansıtmadığı antropolojik açıdan ispat edildi. Bunun öncesinde ise ilk defa dil farklılığından hareketle Ermeniler’in Urartuların devamı olamayacağı kanıtlanmıştır.

Gregoryen mezhebinin kurucusu olan Aziz Gregor, Hay kavmine mensup değildir, Partlı’dır (Partlar Dış-İskitler'dir, yani Türk'tür-SB). Yine Arsasid hanedanı ve Tiridat da Fars kökenlidir. Bu konuda tarihçilerin büyük çoğunluğu hemfikirdir. Bunun yanı sıra Aziz Gregor’un Türk olduğunu hattâ Dede Korkut’la aynı kişi olduğunu iddia edenler de vardır. Dahası Haylar’ın yazı dilleri olmadığından, Aziz Gregor Hıristiyanlık’ı yaymak için Grekçe ve Süryanice’yi kullanmıştır. Ayrıca yine bu dönemde Türkçe’nin Gregoryen dinî eğitiminde oynadığı role de dikkat çekmek gerekir.

Hicri 1031 yılında Osmanlı padişahının Ankara ve Kayseri sancakbeylerine hitaben yazdığı bir fermanda, Anadolu’daki Gregoryen Türk ailelerinin çocuklarının, Gregoryen kilisesindeki Ermeni papazlarca ayartılıp eğitim bahanesiyle manastırlara götürüldüğü ve buralarda asimile edilerek Ermenileştirildiği ve ahalinin bu durumdan kaynaklanan şikayetlerinin giderilmesi belirtilmektedir.

Bir diğer örnek ise kişi adlarının değişiminde gözlemlenmektedir. Önceleri ana dillerini olduğu gibi kişi adlarını da, hatta kilise görevlisi olan Türkler dahil olmak üzere, korumayı başaran Gregoryen Türk toplulukları, daha sonra zamanla Hay (Ermeni) adları almaya başlamışlardır.

Sonuç olarak denebilir ki, Gregoryen Kilisesi’nin Ermenilerin milli kilisesi olduğu tezi, mono milliyetçi Ermeni milli yapılanmasını güçlendirmek için ortaya atılmıştır. Bugün Gregoryen inançlı Ermeni milleti içinde Hay kavmi dışındaki Türk, Pers, Grek, Süryani ve Partlı gibi diğer etnik grupları görmüyor isek bu, Ermenilerin mono milliyetçilik ve buna bağlı asimilasyon ve etnik temizlik politikaları sebebiyledir. 

Özetlemek gerekirse; Ermeniler, Gregoryen cemaatinin ürettiği her türlü kültür değerini Ermenilik adına sahiplenmiş ve Hay etnik kimliği dışındaki toplumları ya zorla asimile etmiş ya da bölgeden sürmüştür. Bu tarihî gelişim seyri içerisinde, Bulgar Türkleri’nin Slavlaşmasına benzer bir şekilde Gregoryen inançlı Türklerin ‘Hay’laşması süreci yaşanmıştır.


Bir Başka Açıdan Ermenilerde Din - Yıldız DEVECİ BOZKUŞ
ERMENİ ARAŞTIRMALARI, Sayı 14-15, Yaz - Sonbahar 2004

........

‘Ermeno-Kıpçak’ dedikleri mavi gözlü Ermenilerin ataları 
Kıpçak Türkü'dür.

Kıpçakların Türklüğü gözardı edilemeyen bir gerçektir, 
lakin Türk'ü silip ona bile sahip çıkıyorlar....

Saygılar,
SB.




KIPCHAK TURKS.
YOU CAN'T WRITE ABOUT HISTORY WITHOUT TURKS.




____________________________________
____________________________________