bulgarian etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bulgarian etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2017 Cuma

Kravat Kelimesinin Türkçe Olması...



Hırvatların "icadı" olarak bilinen Fransızca "Kravat" kelimesinin Türkçe olabileceği aklınıza gelir miydi?



Osman Karatay'a göre, ilk Sırp kralı, Büyük Bulgar hanı Kubrat'ın (7.yy ortası) oğlu olan Kuber adlı bir Türk prensidir ve ilk Sırp kralları arasında Türk isimli çok kimse vardır.

"İlk adı "Hırvat Milliyetinin Oluşumuna Türk Etki ve Katkısı" olan bu çalışmada hareketli kavimlerin Asya içlerinden Avrupa ortalarına kadar etkileri çerçevesinde bir kesit ele alınmış ve bu süreçte genelde ve özelde Türk unsuruna dikkat çekilmiştir. Çalışmanın mekanı bozkır ve uzantıları, asıl uzantıları ise Türklerdir. " - Prof.İlhami Durmuş.

"Zannederim Talat Tekin'in kitabında gördüğüm Kubrat Han'ın isminin kimi Yunanca ve Latince kaynaklardaki şekli olan "Krobat" kelimesi bana günümüz Batı dillerindeki "Croat"ı çağrıştırmıştı ve bir soru işareti koyarak not almıştım. Rasonyi'de Hırvatları Dalmaçya'ya getiren yedi kardeşin isimlerinin Türkçe, üstelik birinin "Krobat-Kubrat" olduğunu okuyunca soru işareti koymakta haklı olduğumu anladım. ...

Hırvat Ulusunun Oluşumu yazıldığı veya ilhamlar geldiği zaman öyle bir kasıt olmamakla birlikte, özü itibariyle Türkiye'deki tarihçiliğe bir isyandır. Bize "nelerle uğraşıyor?" diye eleştiri getirenlerin kendileri "nelerle uğraşıyorlar?" Bütün dünyadan, bütün uluslardan birilerinin Türkler üzerinde çalışması gayet tabii, ama bir Türk'ün başka bir milletin tarihini çalışması murdar olarak gören anlayış aslında kendi zavallı seviyesini itiraf etmektedir."


Prof.Dr.Osman Karatay
Hırvat Ulusunun Oluşumu. Balkan Kimliğinde Türk Damgası, 
Gözden geçirilmiş 2. baskı, Ankara, 2016.






17.yy'da Fransa kralı 13.Louis'in Hırvatlardan oluşturduğu paralı askeri birliği boyunlarına ipekten eşarp bağlıyordu. Adı Croatlardan (Hırvatlardan) gelen bu boyun bağına Fransızlar La Cravate dedi. Türkçeye de Kravat olarak girdi. Osman Karatay'ın araştırmalarıyla, Croat kelimesinin Kubrat-Krobat'tan oluştuğunu öğrendik. Kubrat Han adıyla sanıyla bir Türk'tü, On-Oğuz (On-Ogur) boylarındandı... Yani,
Kravat; Ne Fransızcaydı ne de Hırvatça... 

Semra B.






21 Mart 2016 Pazartesi

KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİNİN ETNİK OLUŞUMUNDA BULGAR VE SABİR HUNLARININ ROLÜ




Kafkasya’da Elbruz dağının doğu ve batısındaki yüksek dağlık vadilerde yaşayan Karaçay- Malkar Türkleri, tarih boyunca bölgede hâkimiyet kuran Kimmer, Saka (İskit), Bulgar, Sabir Hun ve Kıpçak Türklerinin binlerce yıl süren etnik bütünleşmesinden süzülerek ortaya çıkmış bir Türk boyudur. Türkoloji bilimiyle uğraşan birçok bilim adamı Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda Bulgarların çok büyük bir pay sahibi olduğunu, hatta bazı bilim adamları da Karaçay-Malkarlıların doğrudan Bulgarların devamı olduğunu kabul etmektedir. Kuzey Kafkasya’da, Karaçay-Malkar Türklerinin en yakın komşuları olan Gürcü-Svanların eskiden Malkarlılara “Sabir” ve Karaçaylılara da “Savar” adını vermeleri, başka bir veriye gerek kalmaksızın, Karaçay-Malkar Türklerinin Sabirlerle olan etnik bağlantısını yeterince açıklamaktadır.










Kafkasya’da Elbruz Dağı'nın doğu ve batısındaki yüksek dağlık vadilerde yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri, tarih boyunca bölgede hâkimiyet kuran Kimmer, Saka (İskit), Bulgar, Sabir-Hun ve Kıpçak Türklerinin binlerce yıl süren etnik bütünleşmesinden süzülerek ortaya çıkmış bir Türk boyudur. Proto-Türk kavimleri daha MÖ 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla ilişki içerisindeydiler. Yani, Kafkasya’nın kaderi daha o zamandan beri Türk dünyasıyla ilişkilidir.


Araplar, VIII. yüzyılda Kafkasya’yı fethederek İtil Irmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri Kafkasya’ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya’yı ele geçirmişlerdir. Moğollar kendilerinden nüfus olarak daha fazla olan Türklere, onların askerî üstünlüklerinden dolayı bağımlı kalmışlar ve kendilerinden sonra ortaya çıkan devletler hep Türk asıllı olmuşlardır (Henze 85: 3).


Kabardey-Balkar Cumhuriyetinin başkenti Nalçik şehrinde 22-26 Haziran 1959 tarihinde yapılan “Karaçay-Malkar Halkının Etnik Oluşumu” konulu sempozyumda şöyle bir sonuca varılmıştır: “Karaçay-Malkarların etnik oluşumu, Bulgar, Alan, Kıpçak ve yerli Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından meydana gelmiştir” (Hacilayev 70: 6). Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla meşhur E. P. Alekseyeva, bu etnik oluşumun, Karaçay-Malkarların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda tamamlandığını söylemekte; yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve yerli Kafkas kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri eklemektedir (Mokayev 76: 87).


MÖ XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya’nın merkezî kısımlarında ilmî literatürde “Koban Kültürü” adı verilen bir medeniyet tesis edilmiştir. Bugünkü Kuzey Osetya Cumhuriyeti’nin “Koban” köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı bu kültüre, köyün adından dolayı, “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Bu arkeolojik malzemelerin, Koban kültürünün MÖ VII-VI. yüzyıl dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır (Alekseyeva 93: 5). Kafkasya’da Terek ırmağı civarındaki Pyatigorsk kurganları (MÖ 1200) ve Koban başındaki kalıntılar (saf bronz çağı MÖ 1200-1000) Kimmerlerden kalmıştır (Grousset 93: 22).


Burada bir hususa dikkat çekmemiz gerekmektedir; “Koban Kültürü” terimi bazı yazarlar tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Bu yazarlar “Koban Kültürü”nü, Kafkas kavimlerinin ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü Kafkas kültürüne izafe etmektedirler. Koban ırmağı ve onun kolları dolaylarını kapsayan sahadan “Kuban Bölgesi” şeklinde söz etmekte ve bu sahada oluşan kültürden, yani Kafkas kültüründen, “Kuban Kültürü” diye bahsetmektedirler. Gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını “Koban” köyünden almıştır. Asıl olan Kafkas kültürü değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı kültürdür. Bu kültür ise bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini yansıtan Kimmer-Saka kültürüdür.


Kimmerler ve Sakalar tarihin farklı ama birbirini takip eden erken dönemlerinde Kafkasya’ya gelerek bölgenin etnik ve kültür yapısını oldukça derinden etkilemişlerdir. M. Seyidov tarih sahnesindeki varlıklarını bin yıldan fazla bir süre devam ettiren Sakaların, Yakut, Kazak ve Kafkasya’da yaşayan Türk boylarının (Karaçay-Malkarların) etnik oluşumunda önemli rol oynadıklarını söylemektedir (Durmuş 93: 59).




Bulgarlar

Bulgar adına Latin kaynaklarında ilk olarak MS 334 yılında rastlamaktayız. Yazarı meçhul olan ve MS 354 yılında yazıldığı anlaşılan “Anonim Kronik”te Bulgar Türklerinden (Ziezi ex quo Vulgares) bahsedilmektedir (Momsen 50: 547). Bizans kaynakları ise MS 482 yılında, Avrupa Hun imparatoru Attila’nın küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikretmektedirler (Kurat 72: 108; Tekin 87: 1). Öte yandan, Süryani Mar-Abas Katina, Bulgar Türklerinin MÖ 149-127 yıllarında Kafkasların kuzeyinde yaşadıklarından bahsetmektedir. Bu kayıt, VII. yüzyıl Ermeni tarihçisi Horenli Musa (Moses Khorenaci) tarafından da nakledilmiştir. Horenli Musa, Bulgarlarla ilgili olarak şöyle demektedir: “Val Arşak oğlu I. Arşak zamanında (MÖ 149-127) Kafkas dağları arasındaki Bulgarlar ülkesinde  büyük karışıklıklar çıktı. Bunlardan kalabalık bir grup göçüp gelerek Gol’un altında çok verimli ve buğdayı bol ovalara yerleştiler” (Kurat 72: 109; Kırzıoğlu 72: 80; Kırzıoğlu 92: 36). Başta M. İ. Artamonov olmak üzere bazı eski Sovyet ve Avrupalı tarihçiler, Mar-Abas Katina ile Horenli Musa’nın Bulgarlar hakkında milat öncesi döneme ait verdiği bu haberleri anakronik sayarlar (Koşay 32: 2; Artamonov 62: 79).


Fakat V. F. Kahovskiy, K. Patkanov ve Z. V. Togan, Bulgarların gerçekten de milat öncesi dönemlerde Kafkasya’da yaşadıklarını ve bunların bir kısmının, Khorenli Musa’nın da işaret ettiği tarihlerde Ermenistan dolaylarına göç ettiklerini söylerler. V. F. Kahovskiy ve K. Patkanov, milat öncesi tarihlerde Kafkasya ve Ermenistan coğrafyasında Bulgarların yaşadıklarını ve bunun da tarihe uygun olduğu konusunda ısrarlıdırlar (Togan 39: XXVIII; Kahovskiy 65: 225; Togan 81: 168-169).


Z. V. Togan, Bulgarların, Makedonyalı İskender zamanında Horasan bölgesinde yaşadıklarını söylemektedir. Ona göre Bulgar ve Hazar Türkleri, İtil havzasına muhtemelen İskender’in fetihleri sırasında gelmişlerdir. Hatta Bulgar ve Hazarların  bir kısmı da, İskender’in Horasan taraflarına gelmesinden daha önce Sakalarla  birlikte İtil dolaylarına gelmiş olabilirler. Reşideddin Oğuznamesi’nde Bulgarlar İtil havzasında Oğuz Han’dan önce yaşayan yerli bir kavim olarak ve Bulgar tarihi için çok önemli olan “Ulu-Balagur” adıyla zikredilmektedirler (Togan 39: 147; Togan 81: 169). Bizans kaynaklarında Bulgar Türklerinin daha çok Hunlarla birlikte anılmasına rağmen, Bulgarların aslında Hunlardan çok daha önce Kafkasya’ya gelip yerleştikleri sanılmaktadır. Fakat resmî tarih, Bulgarları, Avrupa Hun İmparatorluğu’nun dağılmasından sonra Attila’nın en küçük oğlu İrnek’in kurmuş olduğu devletin en önemli kabilesi olarak saymaktadır.




Hunlar Kafkasya’da

Bizanslı Dionius de Charax, Hunların MS 330 yıllarda Kafkaslara geldiklerini  bildirmektedir (Kurat 72: 13). Fakat Alanları yerinden edecek kadar güçlü bir hareket olan kavimler göçünün başlamasından ve Hunların toplu olarak İtil, Azak ve Kafkasya dolaylarına gelip yerleşmesinden çok daha önce, Orta Asya’dan gelip buralara yerleşen Hun kabilelerinin olduğu bilinmektedir. Bu kabileler, Hunların toplu göçünden en az 150 yıl önce buralara gelip yerleşmişlerdir (Skryinskaya 60: 91; Nemeth 96: 7).


Orta Asya’dan Avrupa’ya doğru dalgalar hâlinde akan Balamir Han yönetimindeki Hunlar 355-360 yıllarında, İtil ırmağını aştıktan sonra, Don ırmağını da geçmişler, Terek ve Koban’daki Alanların ülkesini tamamen hâkimiyet altına almışlardı. Hunlar, Alanların ülkesini ele geçirdikten sonra hemen batıya yönelmediler. Kafkasya üzerinden 359 yılında İran’a ve 363-373 yılları arasında Ermenistan’a girdiler (Nemeth 96: 42). Hunlar kısa bir zamanda Hazar Denizi'nden Azak Denizi'ne kadar uzanan bütün Kafkasya coğrafyasını kontrol altına aldılar. Bütün bu tarihî olaylardan sonra, Kafkasya ve Azak Denizi civarı artık Hunların gerçek vatanı olarak sayılıyordu (Kurat 72: 13; Grousset 93: 88; Kafesoğlu 93: 69; Ahmetbeyoğlu 95: 7; Nemeth 96: 8; Gumilev 01: 169).


Balamir’in torunu Munçuk, Kafkasya kavimlerinin hükümdarlığını kardeşi Aybars’a vermişti. Aybars, ordularının başında Kafkasya’da tam bir hâkimiyet kurmak maksadıyla, İtil’den güneye doğru hareket etti. Bu dönemde, Azak ile Kafkasya arasındaki bozkırlarda yaşayan Alanlar ve Kasoglar (Çerkesler) ile karşılaştı ve onları yenilgiye uğratarak hâkimiyeti altına aldı. Hunlar ile Alan ve Kasog ittifakı arasında geçen bu tarihî hadiseler, Kabardey Çerkeslerinin destanlarına da geçmiştir. L. G. Lopatinskiy’nin Kabardeylerden derlemiş olduğu bir destanda Hunlar ile Çerkesler arasında cereyan eden savaş anlatılmaktadır (Kosok 60: 12-16):



Fırtına esnasında göklerde olduğu gibi 
Gürültüler işitiliyor 
Toz bulutları göğü ve güneşi kaplıyor  
Hunlar geliyor, Hunlar sayısızdır  
Bunlar insandır, fakat kurda benziyorlar 
Sarı yüzlü, çekik gözlü, kısa boylu 
Kendi boyları kadar atlara binmişler
Mızrak ve yay ormanları gözüküyor  
Arkalarında oklar ve bellerinde kılıç 
Bir çekirge sürüsü gibi geliyorlar 
Ve her şeyi mahvediyorlar 
Çekik gözlülerin avlayacağı gafillere yuh olsun 
Biz hazırız, bir günlük uzun yolda, dikenli demetler  
Demetler arkasında Azak’a kadar siperler saklıyor 
Çakallar gibi havlayarak, uluyarak, bastı sarı yüzlüler  
Demetlerin arkasından
Siperlerden onlara cevap veriyoruz 
Görünmeyen okçuların oklarından kuvvetli ıslıklar  
Kurnaz Hunlar atlarını çevirdiler, koşturuyorlar 
Orman arkasından süvarimizin çıkıp
Takibe koyulmasını bekliyorlar  
Düşmanın bu kurnazlığını biz çoktan biliyoruz  
Düşmanlarımıza zaferi temin eden takip olmayacaktır 
Göğüs göğüse kılıç savaşı
Ve mızrak bu defa her şeyi halledecektir  
Mızrakçılarımız ustadır, oklarımız da isabetlidir  
Kılıç vurmakta, bizimkilerle kimse yarışamaz  
Fakat çekik gözlülerin kuvveti büyüktür 
Sayıları hudutsuzdur 
Safları yıkıyorsun, yenileri evvelkinden daha çok  
Daha kuvvetlileri geliyor  
Bu suretle topraklarımız için
Günlerce, aylarca çarpışıyoruz 
Yılmadan çarpışıyoruz.



Hunlar, Kafkasya’nın tarihini, coğrafyasını, kültürünü çok derinden etkilemişler ve bu bölgede kalıcı izler bırakmışlardır. Mesela, Hun ordularının Kafkasya üzerinden Anadolu’ya yaptıkları akınların başında, Hunların hükümdar “Dulo” sülalesine mensup “Kursık” ve “Basık” adlı iki komutandan bahsedilmektedir (Kafesoğlu 93: 70, 264). Hun prensi “Kursık”ın adı, Karaçaylıların en eski köylerinden olan “Hurzuk”un adında hatırasını korumaktadır. Ayrıca “Hurzuk” adı sadece bir köyün adı değil, bu köyün de içinde bulunduğu büyük bir vadinin adıdır. Yine Koban Irmağı'nın kaynağını oluşturan ırmaklardan birinin adı da “Hurzuk”tur. 


İsmail Miziyev’e göre diğer Hun prensi “Basık”ın adı ise bugün Kabardey-Balkar Cumhuriyeti sınırları içerisinde bulunan Bashan (Baksan < Basık Han) vadisinde hatırasını devam ettirmektedir. Yine, Çegem Irmağı'nın kollarından biri olan “Doñat” deresinin adı, Hun komutanlarından “Donat”ın adından miras kalmıştır (Mızıulu 93: 91; Miziyev 94: 35)


Çerkes tarihçi Şora Bekmurza Noghumuka’ya göre, Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinin birinde “Dav oğlu Baksan” adında bir kahramandan bahsedilmektedir. Ona göre Baksan vadisi ile Baksan Irmağı'nın adı Dav oğlu Baksan’ın adından miras kalmıştır. Ş. B. Noghumuka’nın söylediğine göre Dav oğlu Baksan, Çerkeslerin ataları olan Antların hükümdarı “Bakso”nun kendisidir (Noghumuka 74: 63-68).


Fakat Antlar, Çerkeslerin ataları değildir. “Ant” kavim adı, Alanların bir kolu olan “Ant”ların adından gelmektedir. Antların birinci sınıf yöneticileri Türklerden, ikinci sınıf yöneticileri Alanlardan ve kalabalık halk tabakası da Slavlardan oluşmaktaydı. G. Vernadsky, Alan, As ve Antların aynı kavimler olduğu konusunda ısrar etmektedir. Ona göre, Çin kroniklerinde, Alanların ülkesi olarak gösterilen “Antsai~Yantsai” (şimdiki Kazakistan’ın güney bölgesi) adı da Antların adından gelmektedir. G. Vernadsky, Latinlerin Alanlara “Ant” adını, Yunanların ise “As” adını verdiklerini söylemektedir. Apsiş adlı bir komutanın önderliğindeki Avarlar 602 yılında Antları Dnester boylarında tamamen imha etmişlerdir. Bu tarihten sonra da tarihte bir daha Ant adına rastlanmaz. Theophanes, 583 yılında Trakya’ya saldıran Antların başında “Ardagast” ve “Mousoukios” adlı komutanlardan bahsetmektedir. G. Vernadsky, “Ardagast” adının İran kökenli olduğunu söylemekte, “Mousoukios” adını da “Busok” şeklinde düzelterek, Jordanes’in daha önceki yıllarda bahsettiği Antların “Boz” adlı komutanıyla bağdaştırmaktadır (Karatay 00:91, 117).


Ant komutanı “Busok”un adından, onun Türk kökenli olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, Hun komutanı “Basık” adıyla olan benzerliği de dikkat çekmektedir. Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinde geçen “Baksan” adlı kahramanın IV. yüzyılda yaşadığı belirtilmektedir ki bu Hun prensi Basık’ın yaşadığı dönemdir.


Karaçay’daki “Hun-Kala” (Hun-Kale) adındaki kale kalıntısı ile Malkar’daki “Hun-Tala” (Hun düzlüğü) toponimleri Hunların adından kalmıştır (Biciyev 93: 268). Dağıstan’da, Avarların meskun olduğu tarihî “Hunzakh” şehri Hunlardan kalmış olup,  bu şehrin adı, Avar dilinde “Hun yeri” demektir (Kaflı 42: 26). Ayrıca, Hunların meşhur hükümdar sülalesi “Dulo” (Dula~Doula) adı, Karaçaylıların eski sülalelerinden biri olan “Dola” sülalesinde adını korumaktadır. Bunların dışında, Macaristan’daki Hun çağı eserleriyle, Kafkasya’da Terek ve Digor bölgelerinde bulunan eserlerin  birbirleriyle çok yakınlık göstermesi, Hunların Kafkasya kültüründe ne kadar etkili olduğunu göstermektedir (Ögel 91: 101).




Büyük Bulgarya

Attila’nın 453 yılında ölümü üzerine, yerine büyük oğlu İlek geçmiş fakat kendisi imparatorluğun parçalanmasının önüne geçememiştir. Attila’nın ikinci oğlu Tengizik de Tuna civarı ve Romanya ovalarına yerleşmiştir. Attila’nın küçük oğlu İrnek ise 456 yıllarında kendisine bağlı Hun kabileleriyle birlikte Orta Avrupa’yı terk ederek Karadeniz kuzeyindeki bozkırlara gelmiştir. İrnek Han, burada karşılaştığı Bulgar kabileleriyle birleşerek bir Hun-Bulgar Devleti kurmuş ve gelecekte Kubrat Han’ın kuracağı “Magna Bulgaria”nın (Büyük Bulgarya) temellerini atmıştır (Gürün 81: 239; Kafesoğlu 93: 79, 185; Rasonyi 93: 89-90; Ahmetbeyoğlu 95: 16-18; Ostrogorsky 95: 53).


Bizanslı Priskos ve Suidas, 463 yılında Şaragur, Ogur ve Onogur kabilelerinin Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda, Tuna Irmağı'nın kolları ile Volga arasındaki  bozkırlarda yerleşmiş olduklarını ve daha sonra 482 yılında İrnek’in kurmuş olduğu  birliğin en önemli kabilesi olarak “Bulgar” adını zikrederler. Bulgarlar daha sonra Kutirgur ve Utirgur şeklinde iki kabile temelinde bir siyasi birlik oluşturmuşlardır. Bu ilk Bulgar birliğinin merkezi Koban Irmağı civarında bulunuyordu (Tekin 87: 1). İsmail Miziyev bu merkezin, yani Bulgar Devletinin başkentinin bugünkü İssi-Suv (Pyatigorkski) şehri civarında olduğunu söylemektedir (Mızıulu 94: 39). Avrupa’dan Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlara ve Kafkasya’ya dönüş yapan Hunlar ile buralarda çok eskiden beri yaşamakta olan Bulgar ve Sabir kabileleri arasında çatışma çıkacağı yerde, kısa sürede dostane temaslar neticesinde siyasi birlik oluşmuştu. Bulgar ve Sabirlerin bundan sonra kendileri için “Hun” adını kullanmaları bunun en güzel delilidir. IV. yüzyılda Bulgarların kendilerini Hunlardan sayması bir gurur vesilesi idi (Gumilev 01: 162).







M. İ. Artamonov, Kafkasya’nın V. yüzyıldaki etnik haritasını şöyle çizmektedir; Dağıstan’ın kuzeyinden Kuma Irmağı ve onun kollarının çevrelediği yerlerde Sabirler ile onların biraz yukarısında Şaragurlar yaşamaktadır. Onların kuzeyinde ve batısında yani bugünkü Adige Ö. C. ve Krasnodar ile Stavrapol çevresinden Azak Denizi'ne kadar olan yerlerde Onogurlar yaşamaktadır. Azak Denizi'nin kuzey kıyılarından doğu ve güneye doğru Şaragurlara kadar olan yerlerde Akatsirler [(Akaçir-AA.) Ağaçeri!?-SB] yaşamaktadır. Bugünkü Karaçay-Çerkes Ö. C. ile Kabardey-Balkar Ö. C. ve Digorya (Kuzey Osetya) bölgelerinin tamamında da Alanlar yaşamaktadır (Artamonov 62: 71).


Kök-Türklerin baskısıyla, 560 yıllarında batıya kaçan Avarlar, Kırım ve Kafkasya’daki Hun ve Bulgarları hâkimiyet altına aldılar. Bulgarların bir kısmı, Avarların baskısına dayanamayarak Kafkasya dağlarına sığındılar. Bunlar daha sonraları Bizans ve Rus vakayinamelerinde “Kara Bulgar” adıyla anılacak olan ve  bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olan Bulgarlardır. Kök-Türklerin batıya doğru daha da yayılmaya başlamasıyla, Avarlar da 567 yıllarında Balkanlara ve Avrupa içlerine doğru kaymaya başladılar. Avarlar gittikleri zaman beraberlerinde de Kutirgurların önemli bir kısmını götürdüler (Tekin 87: 2; Kurat 93: 782). Kafkasya’daki diğer Bulgar kabileleri ise “Ermi” adlı bir Türk kabilesine (veya sülaleye) mensup “Gostun” (veya Organ) adlı bir prensin idaresinde 603 yılında toparlanarak yeniden  birlik oluşturdular (Tekin 87: 3). Tuna Bulgar Hanları Listesinde “Gostun” şeklinde geçen bu şahsın adı (veya unvanı) Bizans kaynaklarında “Organ” şeklinde geçmektedir. “Gostun” veya “Organ” adıyla anılan bu şahıs yakın bir gelecekte “Magna Bulgaria”yı (Büyük Bulgarya) kuracak olan “Kubrat Han”ın da dayısı (veya amcası)dır (Tekin 87: 3). L. N. Gumilev ise, Organ ile Kök-Türklerin batıdaki valisi veya ikinci derecedeki hükümdarı “Mohodu-heu”nun aynı kişiler olduğunu söylemektedir. Ona göre, Mohodu-heu Kök-Türklerin meşhur Aşina soyundan olup aynı zamanda da Kubrat Han’ın dayısıdır (Artamonov 62: 162).


Kubrat, 605 yılında Bulgarların yönetimini, dayısı Organ’dan devralarak, Bulgarların “Elteber”i olmuştur. Fakat bu sırada Bulgarlar hâlen Avarların baskısı altındaydılar. Kubrat, hükümdar olduktan sonra, Bulgarların bağımsızlığı için Avarlara karşı mücadeleye başlamıştır. Kubrat’ın bu mücadelesini Bizanslılar da destekliyordu. Hatta Bizans İmparatoru Herakleios’la ittifak anlaşması yapan Kubrat kendisine “Patrikios” unvanı verilmesini de sağlamıştır. Kubrat, 630 yılında Avarlara karşı açıktan isyan başlatmış, beş yıl süren bir mücadeleden sonra, 635 yılında temelde Onogur ve Utirgur (Onogur+Sabir) kabileleri olmak üzere “Magna Bulgaria” (Büyük Bulgarya) devletini kurmuştur. Kubrat bundan sonra “Han Kubrat” olmuş ve ölünceye kadar da Han olarak kalmıştır (Tekin 87: 2-4; Kafesoğlu 93: 191-192; Ostrogorksky 95: 97).


Kubrat Han’ın 665 yılında ölümünden sonra yerine büyük oğlu “Bat-Bayan” geçer. Fakat VII. yüzyıl ortalarında, batıya doğru ilerlemekte olan Hazarların baskısı sonucu Büyük Bulgarya Devleti dağılır. Bulgarların bir kısmı Hazarların idaresine girerken, bir kısmı da Kafkasya’yı terk eder. Kubrat Han’ın oğullarından “Kotrag” kendisine bağlı kabilelerle Don Irmağı'nın karşısına yerleşirken, “Asparuk” ise yine kendine bağlı kabilelerle birlikte Tuna Irmağı boylarına doğru gider. Bat-Bayan ise Onogur, Utirgur, As-Alan ve Macarların hükümdarı olarak ata yurdu Azak-Kafkasya sahasında kalır. Fakat kısa bir süre sonra da Hazarların hâkimiyetini kabul eder (Feher 84: 31; Kafesoğlu 85: 15-16; Kafesoğlu 93: 191; Ostrogorsky 95: 117).


Bizanslı tarihçi Theophanes (760-818), “Kronik” adlı eserinde Bulgarlar hakkında değerli bilgiler vermektedir. Bu eserde verilen bilgileri, arkeoloji ve kısmen de filoloji önemli derecede doğrulamaktadır. Theophanes’in, Kubrat Han ve oğullarıyla ilgili naklettiği hikâye şöyledir: “Gölden (Azak Denizi) ve Kuphis (Koban) adıyla anılan ırmağa kadar olan yerler Bulgarların ülkesidir. Bunun için buraya Büyük Bulgarya denilir. Bulgarlar ve onlarla birlik hâlindeki Kotraglar (Kutirgurlar?) burada yaşarlar. İmparator Konstantin döneminde (558-641) Bulgar ve Kotragların Krovat (Kubrat) adlı kralları öldü. Bu kralın beş oğlu vardı. Kral (Kubrat) ölmeden önce beş oğluna da,  başka bir milletin kölesi olmak istemiyorlarsa birlik hâlinde olmalarını öğütlemişti. Fakat onun ölümünden kısa bir süre sonra beş oğlu da babalarının öğüdünü tutmayıp kendilerine bağlı kabilelerle birlikte birbirlerinden ayrıldılar. Yalnız, Krovat’ın (Kubrat) Batbayan adlı büyük oğlu, babasının öğüdünü tutarak atalarının yurdunda kaldı. İkinci oğul Kotrag, Tanais (Don) Irmağı'nı geçip ağabeyinin karşısındaki topraklara yerleşti. İster (Tuna) Irmağı'nı geçen dördüncü oğlu (Kuber) Pannonia’daki Avar Hakanı’nın tabisi oldu. Beşinci oğlu (Alçek) ise Pentapolis’e kadar giderek Ravenna’daki Hıristiyan imparatorunun tabisi oldu. Asparuk adlı üçüncü oğul ise, Dnepr ve Dnestr ırmaklarını geçerek, Tuna’nın kuzeyindeki Onglos (Bucak) Irmağı civarına geldi ve güvenli bir yer olduğuna karar vererek buraya yerleşti. Böylelikle onlar beşe bölündüler ve zayıfladılar.


Bundan sonra, Berzilia’nın içinden, eski Sarmatya topraklarında büyük Hazar kavmi çıktı ve Pont Denizi'ne (Karadeniz) kadar olan yerlerde hâkimiyet kurdu. Bulgar kralının ilk oğlu Batbayan da Hazarların tabisi oldu. Bundan sonra, Batbayan onlara (Hazarlara) vergi ödedi” (Koşay 56: 40; Miller 62: 4; Bayçorov 89: 33-34). Kubrat Han’ın ölümünden sonra, çok geçmeden oğulları arasında ülkede hâkim olma savaşları başladı. Asparuk, amcası Şambat’ın da desteğiyle Batbayan’ı sıkıştırmaya  başladı. Bu karışıklık ve iç savaşlardan faydalanan Hazarlar Bulgarlara saldırarak iç savaş hâlindeki Büyük Bulgarya’ya son verdiler. Asparuk önceleri Hazarlara karşı koymaya çalıştıysa yenilerek geri çekildi (Nurettinov 91: XI). Batbayan ise kendi idaresindeki Bulgarlarla birlikte, Elteber (vali, ikinci derece hükümdar) konumunda Hazarların hâkimiyetine girdi. Daha sonraları, Batbayan’ın idaresindeki Azak ve Kafkasya Bulgarları, Bizans ve Rus vakanüvisleri tarafından “Kara Bulgarlar” adıyla anılmışlardır. Kara Bulgarlar ile Hazarlar arasındaki münasebetler oldukça iyi bir şekilde cereyan etmiştir (Miller 62: 5).




Kara-Bulgarlar ve Karaçay-Malkarlar

Birçok bilim adamı, tarihte “Kara Bulgarlar” veya “Koban Bulgarları” adıyla geçen Kafkasya Bulgarlarının, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda birinci derecede etkili oldukları konusunda birleşmekte ve Karaçay-Malkarları doğrudan Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak kabul etmektedirler.


V. F. Miller, Karaçay-Malkar Türklerini, eskiden Koban Irmağı dolaylarında yaşamış olan eski Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak saymaktadır. V. Minorsky ve J. Marqwart da aynı görüşte olup V. F. Miller’in bu görüşünü desteklemektedirler (Miller 87: 60).


Meşhur eski Sovyet tarihçilerinden M. İ. Artamonov da, Karaçay-Malkarları, Bulgar Türklerinin devamı olarak kabul etmektedir. Ona göre, tarihte “Kara-Bulgar” adıyla bilinen ve Hazarların hâkimiyetine giren Batbayan önderliğindeki “Koban Bulgarları” bugünkü Karaçay-Malkarların atalarıdır (Artamonov 62: 172).


M. F. Kırzıoğlu yazmış olduğu birçok kitap ve makalelerinin hemen hepsinde; Bulgar Türklerinin, Karaçay-Malkarların ataları olduğunu söyler. M. F. Kırzıoğlu’na göre, XII. yüzyılda Genceli Nizami’nin şiirlerinde bile bahsettiği “Kafkasya Bulgarları” bugünkü Karaçay-Malkar Türkleridir (Kırzıoğlu 80: 286).


F. A. Nurettinov, Karaçay-Malkarların, Avar ve Hazarların baskısıyla Azak-Kafkasya sahasını terk etmek zorunda kalan eski Bulgarların Kafkasya’da kalan  bakiyeleri olduğunu söylemektedir (Nurettinov 91: XIV).


Z. V. Togan da Karaçay-Malkarların Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak görmekte ve Karaçay-Malkarların önceleri bugünkü Çuvaşlar gibi Lir Türkçesini konuştuklarını, fakat XV. yüzyıldan önce tespit edilemeyen bir dönemde Şaz Türkçesine geçiş yaptıklarını söylemektedir (Togan 39: 202). Fakat, Z. V. Togan, Karaçay-Malkarların önceleri Lir Türkçesini konuştukları ve sonradan dillerinin Şaz Türkçesine dönüştüğüyle ilgili ileri sürdüğü bu görüşünü ispatlayacak herhangi bir delil sunmamıştır.


Bulgar tarihçi B. Simeonov da, Çuvaş ve Karaçay-Malkarların dillerini, eski Bulgar Türk dilinin varisleri sayarak şöyle bir açıklama getirir; “Çuvaş ve Karaçay-Malkar dilleri, eski Bulgar Türkçesinin devamıdır. Fakat artık bugün Çuvaş dili daha çok Fin-Ugur dillerinin etkisinde kalarak eski Bulgar Türkçesinden uzaklaşmıştır. Karaçay-Malkar dili ise diğer Türk dillerinin etkisinde kalarak Bulgar Türkçesinin esaslarını kaybetmiştir” (Mızıulu 93: 87).


E. P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının, VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav (Pyatigorski), Narsana, Arhız, Koban, Malkarya ve Digorya (Kuzey Osetya) bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlarla karışarak bugünkü Karaçay-Malkarların temelini oluşturduklarını söylemektedir (Laypanlanı 92: 2). Bulgarların Koban boylarında yaşadıkları sırada Kafkasya’daki Alanlarla sıkı temaslarda bulundukları ve bunların  bazı kültür tesirlerine maruz kalmış olmaları mümkündür (Kurat 72: 110). 


A. Miller, 1930’lu yılların başlarında, Digorya’daki (Kuzey Osetya) arkeoloji araştırmaları sırasında Bulgar Türklerine ait kulplu asma kazan parçalarını bulmuştur. A. Miller daha o zamanda; “Burada (Digorya’da) bulunan Bulgar kazanları, Azak Kara Bulgarlarının atalarının Kuzey Kafkasya’da bugünkü Malkar Türkleri olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Miller’e göre, Azak’taki Kara Bulgarlarının ataları önceden Kafkasya’da, bugünkü Digorya ve Malkarya topraklarında yaşıyorlardı. Daha sonra bunların bir kısmı Azak civarına göç etmiş,  bir kısmı da Kafkasya’da kalmıştır. Kuzey Kafkasya’da kalanlar da bugünkü Malkar Türkleridir.


A. Miller, ileride bu konuyla ilgili özel olarak ilgilenmek ve bu kültürün kalıntılarını  bulmak düşüncesiyle arkeoloji literatüründe bu hususta herhangi bir açıklamada  bulunmaktan çekinmişti. A. Miller, Azak Bulgarlarının, bugünkü Bulgaristan’a göç yollarının tespitini ve bugünkü Malkar Türkleri ile Azak Kara Bulgarlarının bir kökten olduklarını ispat etmeyi ve bundan sonra elde ettiği sonuçları bilim dünyasına açıklamayı düşünüyordu. Bütün çalışmaları bu yöndeydi. Fakat 1933 yılının sonlarına doğru A. Miller, Sovyet hükûmeti tarafından tutuklanarak Sibirya’ya sürgün edilmiş ve çok geçmeden de orada ölmüştür. Onunla birlikte konuyla ilgili çalışmaları ve toplamış olduğu malzemeler de ortadan yok olmuştur (Miller 62: 13).


M. Miller ise, A. Miller’in Karaçay-Malkar Türklerinin Kara-Bulgarların devamı olduğu şeklindeki teorisini tamamen kabul etmektedir. Fakat ona göre, Azak’taki Kara Bulgarlar, Azak civarına Kafkasya’dan göç etmemiş, tam tersine, Azak’taki Kara Bulgarların bir kısmı göç ederek Kafkasya’ya gelmiş ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturmuşlardır. M. Miller, Azak’taki Kara Bulgarların Kafkasya’ya göçlerinin Kiyev-Rus prensi Svyatoslav’ın 964-966 yıllarında Hazar Türklerine yaptığı seferler sırasında gerçekleştiğini ileri sürmektedir.


Ona göre; “Svyatoslav, Hazarların Şarkel şehrini ele geçirdikten sonra Hazarların  bütün kuzeybatı kısmını hâkimiyet altına almış ve Kiyev-Rus Prensliği'yle  birleştirmişti. Rusların, Dnyeper’den güneydoğuya doğru yaptıkları akınların baskısı altına kalan Bulgarlar, Don ve Azak’tan Kafkasya’ya doğru göç etmişlerdir. Bugüne kadar elde edilen arkeolojik malzemeye dayanılarak denilebilir ki, Kafkasya’daki Karaçay-Malkar Türklerinin, Rusların baskısıyla Azak civarından Kafkasya’ya göç edip gelen Bulgarların devamı oldukları şüphe götürmez bir gerçektir” (Miller 62: 14).


Karaçay-Malkarların etnik bakımdan Kafkasya Bulgarlarının devamı olduğunu arkeolojik bulgular da desteklemektedir. Mesela Karaçay’da İndiş ırmağı yakınlarındaki Bulgar yerleşimi kalıntıları, Malkarya’da Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinde bulunan Bulgarlara ait arkeolojik eserler, Yukarı Çegem, Lıgıt ve Kaşha-Tav yakınlarında ortaya çıkarılan Bulgar Türklerinden kalma mezarlar, Karaçay-Malkarlar ile Bulgarlar arasındaki etnik bağlantıyı ortaya koymaktadır (Mızıulu 94: 39). 


İ. M. Miziyev, Kutirgur adının, Malkarya’nın Çegem vadisinde eski bir Malkar köyü olan “Gudurgu” adında, Bittogur adının da, Çegem Irmağı'nın yukarı kısmında “Biturgu” şeklinde korunduğunu söylemekte; ayrıca “Çılmas”, “Bulungu”, “Uçkulan” ve “Bıllım” adlı Karaçay-Malkar köylerinin adlarının da Bulgar Türklerinden kaldığını ileri sürmektedir (Mızıulu 93: 91-92; Miziyev 94: 58).




Balkar ve Bulgar Sözleri Arasındaki Benzerlik

Birçok bilim adamı, Balkar ve Bulgar sözleri arasındaki benzerliğe dikkat çekmiş ve bundan dolayı da Bulgarlar ile Balkar Türkleri arasında etnik bağlantı kurmaya çalışmıştır. Fakat eski Sovyetler Birliği’nde, Avrupa’da ve Türkiye’deki Türkoloji literatüründe “Balkar” şeklinde geçmesine karşın, Balkar Türkleri kendilerini “Malkar” şeklinde adlandırırlar. Karaçaylılar da aynı şekilde Balkarları “Malkar” şeklinde adlandırırlar. “Bulgar” sözü ile “Balkar” sözü arasındaki benzerlikten hareketle, Bulgarların Malkar Türkleriyle etnik ilişkisini ortaya koymaya çalışan  bilim adamları, “Balkar” sözünün, Türk dilinde görülen b>m ses değişimiyle ortaya çıktığını söylemektedirler. Balkar sözünün b>m değişikliğiyle Malkar şekline dönüştüğü kabul edilebilir olmakla birlikte burada Türk dili kurallarına aykırı olan g>k ses değişimi gözden kaçmaktadır.


Türkçe’nin k>g ses değişimi kuralına göre; “Malkar” sözü eğer kaynağını “Bulgar” sözünden alıyor ise, Bulgar sözündeki gibi “g” sesiyle “Balgar” şeklinde devam etmesi gerekirdi. Fakat bu kural tam tersine “g>k” şeklinde işlemiş ve “Malkar” sözü ortaya çıkmıştır. Şayet, Türk dilinin “k>g” ses değişimi kuralının buna benzer bir istisnası yok ise ya da bu kural “değişmez” bir kural ise; o zaman “Bulgar” sözünün önceki ve asıl şekli “Bulkar” olmalıdır. Bulgar adı, eski Bizans kaynaklarında “Bulgar~Bolgar” şeklinde anılmakla birlikte, İbn Rusteh’in kayıtlarında “B.lkar” şeklinde ve eski Ermeni kaynaklarında da “B.lkar~Bolkar~Bulkar” şeklinde geçmektedir (Patkanov 83: 21-32; Kurat 93: 785). Yani, Bulgar adının aslının “Bulkar~Bolkar” şeklinde olması uzak bir ihtimal değildir.


Balkar veya Malkar adı, Malkarların eski halk rivayetlerine göre, ne zaman ve nereden geldiği belli olmayan “Balkar” veya “Malkar” adlı bir prensin adından kalmıştır (Miller-Kovalevskiy 84: 553-555; Şamanlanı 87: 42; Kudaşev 91: 156-157; Abayev 92: 7; Mızıulu 98: 28).


Malkar Türklerine izafe edilmek üzere “Balkar” sözü tarihte yazılı olarak ilk kez Rus kaynaklarında, 1629 yılında, Terek bölgesi Rus Garnizonu Komutanı İ. A. Daşkov’un Moskova’ya gönderdiği “Balkarların yaşadığı dağlarda gümüş madeni arama çalışmalarının” bahsedildiği bir mektubunda geçmektedir (Miziyev 98: 19). 1807-1808 yıllarında Kafkasya’da bulunan J. Klaproth notlarında Malkarlar hakkında şöyle demektedir; “Basiyat adı onların meşhur soy atalarının adıdır. Onlar önce Kuma Irmağı civarında yaşamışlar. Başşehirleri Macar şehri imiş. Daha sonra şimdiki Malk (Balk) Irmağı civarına gelip yerleşmişler ve bunlardan bir kısmı Malk (Balk) Irmağı'nın adından “Malkar” veya “Balkar” adını almışlar” (Şamanlanı 87: 42).




Sabir Hunları

Eski tarih kaynaklarında “Sabar~Savar~Suvar~Saber~Sabir” şeklinde geçen Sabir Türkleri miladın ilk yıllarında İrtiş havzasında yaşıyorlardı. Bu saha, Sabirlerin  burada uzun süre yaşamaları nedeniyle göç etmelerinden sonra da Sabir yurdu (Saberia~Sibirya) olarak anılmıştır. MS II. yüzyılda bu sahada cereyan eden kavimler göçü nedeniyle Sabirler yurtlarından çıkarak Volga Irmağı'nın orta kısımları ile Ural ve Kama Irmağı havzasında gelmişlerdir. 460’lı yıllarda Avarların saldırısı üzerine Sabirler Volga-Kama-Ural havzasını terk ederek Kafkasya’ya doğru kaymışlardır. Sabirler bir müddet bölgedeki diğer Hun ve Ogur kabileleriyle birlik hâlinde yaşamışlar fakat 506-558 yılları arası bir dönemde Kafkasya’yı hâkimiyet altına almışlardır (Feher 84: 10-11; Czegledy 98: 22).


Sabir Türklerinin VI. yüzyıl ortalarına kadar devam eden Kafkasya hâkimiyeti, İran kralı I. Husrev’in 545 yılında yaptığı Kafkasya seferiyle birlikte zayıflamıştır. Bu tarihten sonra dağılma sürecine giren Sabirlerin bazı kabileleri 545-555 yılları arasında Alan, Abhaz ve Zikhlerle komşu hâline, merkezî idareden mahrum bir şekilde ve birçok kabile reisleri idaresinde Koban, Terek, Kura ve Rion ırmakları dolaylarında yaşamaya başlamışlardır. Bu dönemde Ermeni kaynakları bunlara Hun adını verirken, Bizans kaynakları ise Sabir demektedir (Baştav 41: 60-63).


Arran Patriği Karduşt’un faaliyetleri sonucu Kafkasya’da yaşayan Hunların bir kısmı 507-508 yıllarında Hristiyanlığı kabul etmiştir. Hatta Bizanslılar da Karduşt’un  bu faaliyetlerine destek vermişler 537 yılında Kafkasya’da bir Piskoposluk bile kurmuşlardır. Piskoposluğun başına geçen Karduşt adlı rahip Hunların dilini öğrenmiş ve yedi yıl süren bir çalışmadan sonra 544 tarihinde İncil’i Hun diline çevirmiştir. Süryani rahibi Zacharias Rhetor’un 555 yılına ait kayıtlarında bahsedilen bu Hristiyan Hun kavmi Sabir Hunlarıdır (Togan 77:403; Tekin 87:2).


Bizanslı tarihçi Prokopius 508 yılında Daryal geçidine hâkim bir müstahkem mevkide Ambazuk adlı bir beyin idaresinde yaşayan Sabir Hunlarından  bahsetmektedir. Prokopius’a göre Kuzey Kafkasya bölgesi 465-556 yılları arasında bu Sabir Hunlarının hâkimiyeti altında olmuştur. Prokopius’un anlattıklarına göre Kafkasya’da Alan, Abhaz, Zikh adlı kavimlerin dışında bir de Sabir namında Hun kabileleri yaşamaktadır. Sabirlerin yurdu ise daha çok Koban Irmağı havzası ile biraz kuzeye kadar olan sahayı kapsamaktadır. Yine Prokopius’un kayıtlarında Kafkasya dağlarından Hazar geçitlerine kadar uzanan sahanın Alanların hâkimiyetinde olduğu fakat aynı zamanda bu civarda Sabir adı verilen Hun kabilelerinin de yaşadığı söylenmektedir. Ayrıca Prokopius bu Sabir Hunlarından savaş kültürleri ve savaş aletleri çok gelişmiş bir kavim şeklinde bahsetmektedir.


Bütün bunlardan Sabirlerin 500-560 yılları arasında Koban Irmağı havzasında yaşadıkları anlaşılmaktadır. VI. yüzyıl sonlarında ise Sabir kabileleri ile Onogurlar  birleşerek Utirgur kabile birliğini kurmuşlardır. Bundan sonra Kafkasya’da Sabir ve Onogur adlarının yerine Utirgur adı anılmaya başlanmış ve Hazar Kağanlığı'na tabi oluncaya kadar da Büyük Bulgarya devletinin temelini bunlar oluşturmuşlardır (Baştav 41: 68-72; Rasonyi 93: 77-78; Gumilev 99: 60-61).


Kök-Türklerin baskısıyla 552 yılında İtil-Don-Kafkasya sahasına gelen Avarlardan 558 yılında büyük bir darbe yiyen Sabirlerin adı bundan sonra tarih sahnesinden silinmiştir. Daha sonra bunların büyük bir kısmı Hazar hâkimiyetine girerken, bir kısmı da Macarlarla karışmıştır (Kurat 72: 24; Rasonyi 93: 77-78). Hazar Kağanlığı'nın kalabalık bir kütlesini teşkil ettikleri ve hatta Balancar ve Semender adlı iki büyük Hazar kabilesinin aslında Sabirler olduğu anlaşılmıştır (Kafesoğlu 93: 150). Bundan dolayı bazı tarih araştırmalarında Sabirler ile Hazarların aynı kavim olduğu öne sürülmüş ise de bu doğru olmasa gerektir. Çünkü Kafkasya’daki Bulgar birliğine dâhil iken daha sonra Hazar Kağanlığı'nın hâkimiyetine giren Sabir Türklerinin Bulgar ve Hazarlar gibi Lir Türkçesi konuşmadığı, Kâşgarlı Mahmud’un “Suvarın” şeklinde adlandırdığı Sabir dilinden aktardığı birtakım kelime ve cümleler onların Şaz Türkçesi konuşan bir Türk kavmi olduğu ve Hazarlardan ziyade bir Hun kabilesi oldukları görüşü ağırlık kazanmıştır (Togan 81: 171). Bizans kaynaklarında, Kafkasya’da Koban Irmağı'ndan Dağıstan’ın kuzeyine kadar olan bölgelerde uzun yıllar hâkimiyet kurmuş olan Sabir (Hun) Türklerinin 520 yılında ölen “Balak” adlı  bir hükümdarından bahsedilmektedir (Baştav 41: 62).


Ş. B. Noghumuka, Kabardey Çerkeslerinin efsanelerinde “Malk” adında bir kah-ramanın olduğunu kaydetmiş fakat bu kahramanla ilgili en küçük bir malumat verme-miştir. Ş. B. Noghumuka bununla ilgili olarak sadece: “Eski rivayet ve mitolojilerde adları içimizde saklı bulunan bazı büyük kahramanlar gerçekten geçmiş çağlarda ge-niş bir dünya şöhreti aldılar” diyor ve yirmi bir tane kahraman adı sayarak on doku-zuncu sırada da “Malkh” adını vermektedir (Noghumuka 74: 60).


Kabardey Çerkes efsanelerindeki “Malk” adlı kahraman bence Sabir (Hun) Türklerinin V-VI. yüzyılda yaşamış meşhur “Balak” (ölümü 520) adlı kralının (Baştav 41: 62) hatırasını yaşatmaktadır. İran kralı I. Hüsev’in 545 yılında saldırısından sonra Sabirlerin tamamen dağılarak 545-555 yılları arasında bir kısmının merkezî idareden mahrum şekilde, bugün Karaçay-Malkarların yaşadığı, Koban ve Terek ırmakları dolaylarına gelerek her birinin başında bir prens olmak üzere küçük kabileler hâlinde yaşamaya devam ettikleri bilinmektedir (Baştav 41: 63). İşte, Çerkes efsanelerindeki “Malk” adlı kahramanın adı da, Sabir kralı Balak’la bağlantılı olarak; XV. yüzyılda Koban ve Terek bölgesine gelip yerleşen Çerkeslerin arasında eriyip giden bu Sabir kabilelerinden kalmış olmalıdır.


Yine, Malkarların yoğun olarak yaşadığı Balk Irmağı kıyılarında çok eski zamanlardan kalma “Balk” adında bir şehir kalıntısı vardır. Bu şehrin ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği konusunda kimse bir şey bilmemektedir (Noghumuka 74: 27). Balk Irmağı kıyısındaki bu eski şehir kalıntısının adının da yine Sabir kralı “Balak”ın adından kaldığı açıktır ve bu şehrin kurucuları da büyük bir ihtimalle Sabirlerdir.







Karaçay Kelimesinin Kökeni

Karaçay Türklerine izafe edilmek üzere “Karaçay” sözü yazılı olarak tarihte ilk defa Rus kaynaklarında 1639 tarihinde geçmektedir. Bu tarihte, Pavel Zaharev, Fedot Elçin ve Fedor Bajenov adlı Rus elçileri, Gürcistan’a giderlerken, Karaçay topraklarında (Bashan vadisindeki El-Curt köyünde) on beş gün kadar kalmışlar ve Karaçaylılar hakkında bazı notlar tutmuşlardır. Rus elçilerinin notlarında Karaçaylılardan “Karaçay” ve “Karaçayevo Kabarda” şeklinde bahsedilmektedir (Lavrov 78: 22; Alekseyeva 93: 46; Şamanlanı 87: 14-19; Mızıulu 94: 29).


“Karaçay” kelimesinin kökeni ve Karaçaylıların bu kavim adını nasıl aldıkları hakkında birçok görüş vardır. Bunlardan birkaçını sıralayalım. Karaçay kelimesinin kökeniyle ilgili ilk olarak bunun “kara” (kara, siyah) ve “çay” (su, ırmak) sözlerinin  birleşmesinden oluştuğu ve “Karaçay” sözünün de “kara ırmak” anlamına geldiği ileri sürülmüştür. A. Mokayev ise buna benzer bir etimolojiyle “Kara-çay” sözünden “sulu yer, sulak yer” anlamı çıkarılması gerektiğini söylemektedir. Fakat bu görüş, Karaçay-Malkar ve genel olarak diğer Kıpçak lehçelerinde “çay” (su, ırmak) şeklinde bir sözün  bulunmaması, Karaçay-Malkar Türkçesinde ırmak ve nehir anlamında “suw”, “çerek” ve “koban” sözlerinin kullanılması, Karaçaylıların kendilerine özellikle de kavim adı olarak “kara ırmak” adını vermeleri pek mümkün görünmemektedir (Hacilayev 70: 17- 18; Mokayev 76: 91; Aliyev 91: 48-49).


Karaçay kelimesinin kökeni hakkında en ciddi ve genel olarak kabul edilen görüş; Karaçay kelimesinin, Karaçaylıların efsanevi lideri “Karça”nın adından hatıra kaldığı görüşüdür. Buna göre; Karaçaylıların efsanevi kurucu atası “Karça”nın adı başlangıçta “Karaca” veya “Karaça” şeklindeydi. Karaçaylıların komşuları olan Kabardey Çerkesleri, “Karaça’nın halkını ve yurdunu” ifade etmek için “Karaça” sözüne, Kabardey dilindeki “-ey” nisbet ve izafet edatını ekleyerek “Karaşa-ey” sözünü kullandılar. Daha sonra da, Karaçaylılar kendileri için Kabardeylerin kullandıkları “Karaşey” şeklindeki kavim adını “Karaçay” şekline çevirmişlerdir (Aslanbek 52: 7; Bala 93: 218; Nevruz 94: 47).


Yukarıdaki bütün bu görüşlerden farklı olarak ben “Karça” adının aslının “Karçıga” şeklinde olduğunu düşünmekteyim. Kıpçak Türkçesine ait bir kelime olan “Karçıga” sözü, kartalgillerden bir tür yırtıcı kuş olan “aladoğan, atmaca, laçin” anlamına gelmekte ve “Codex Cumanicus”ta “Karçıga” ve “Karçaga” şeklinde geçmektedir (Grönbech 92: 90). Yine bu kelime Tatar ve Kırgız Türkçesinde “Karçıga”, Kazak Türkçesinde “Karşıga”, Başkurt Türkçesinde “Karsıga” ve nihayet Karaçay-Malkar Türkçesinde “Kartçıga” şeklinde geçmekte ve “aladoğan, atmaca, laçin” anlamına gelmektedir. Bilindiği gibi “şahin, kartal, doğan” gibi yırtıcı kuşların adları, Türklerde erkek adı olarak çokça kullanılmaktadır. “Karçıga” kuşunun adı da Kıpçak Türklerinde oldukça sık kullanılan erkek adlarından biridir. Sözgelimi, bugün de Kazak Türklerinde “Karşıga” adı çok sık kullanılan bir erkek adıdır. Bana göre, Karaçaylıların efsanevi kurucu atası “Karça”nın adı da, başlangıçta “Karçıga” şeklindeydi. XIX. yüzyıl  başlarında, Kafkasya’da bulunan J. Klaproth, Kabardey Çerkeslerinin, Karaçaylılara “Karçaga Kuşha” adını verdiklerini söylemektedir. Yani, Kabardeylerin “Karçaga Kuşha” dedikleri söz, “Karçaga’nın Dağlıları” anlamına gelmektedir ki, bana göre  buradaki “Karçaga” sözüyle “Karça” kastedilmektedir.


Kıpçak kökenli “Karça” adlı beyin Karaçaylıların tarihinde ayrı bir önemi vardır. Bilhassa Moğolların 1222 ve Timur’un 1395 yıllarındaki Kafkasya’yı istilaları sebebiyle Karaçaylılar büyük kayıplar vermişlerdir. Halkın büyük bir kısmı dağlara kaçmış, bir kısmı da komşu Kafkas kabilelerine sığınmışlardır. Uzun zaman bu şekilde yaşayan Karaçaylılar, XVI. yüzyıl sonlarında Kıpçak kökenli Karça’nın Kafkasya’ya gelmesiyle birlikte yeniden toparlanmaya başlamışlar ve Karça’nın çevresinde yeniden birleşmişlerdir. Bu dönemde Karça bir “çekim kuvveti” olmuştur. Karça’nın  bilhassa da Kabardey prenslerine karşı verdiği başarılı mücadeleleri dolayısıyla  bütün Kafkasya’da nam salması, dağınık ve küçük birlikler hâlinde yaşayan Türk kabilelerinin kendi çevresinde birleşmesini sağlamıştır. Karça da üstün teşkilatçılık yeteneğiyle bu kabileleri birleştirmiş ve onların Kıpçak karakterini almalarında en  büyük rolü oynamış, Karaçaylıların etnik oluşum sürecinde son noktayı koymuştur.




Kafkasya’da Bulgarların İzleri

Bulgar Türklerinin Kafkasya’daki komşu kavimlere dil bakımından da büyük tesirler yaptığı anlaşılmaktadır. Z. Gombocz ve M. Poppe’nin Macar dili araştırmalarından, Kafkasya’da Koban Irmağı civarında yaşayan Macarların kendileriyle komşu olarak aynı bölgede yaşayan Bulgar Türklerinden birçok kelime aldıkları tespit edilmiştir. Bu kelimeler son derece gelişmiş hayvan ıslahı, ziraat kültürü, devlet ve sosyal teşkilatıyla ilgilidir. Bu kelimelerden anlaşıldığına göre Bulgar Türkleri çok eski çağlardan  beri hayvancılık, ziraat, sanat ve ticaretle uğraşıyorlardı (Kurat 93: 782; Feher 84: 2-3; Feher 86: 10). Bulgar Türklerinden Macar diline geçen bu kelimelerin birçoğu Karaçay-Malkar Türkçesinde hâlen yaşamaktadır (Hacilayev 70: 150-151; Rona-Tas 81: 121-126). Fakat Kafkasya Bulgar Türklerinin dil mirasını yalnız Macar, Çuvaş ve Karaçay-Malkar dillerinde aramamak lazımdır. Bulgar Türkleri aynı zamanda  bugünkü Çerkes (Adige) ve Oset gibi Kafkasyalı kavimlerin etnik yapısını (bilhassa üst tabakayı) oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Oset bilim adamı V.İ. Abayev, Oset dilinde eski Türkçe kökenli sözlerin oldukça fazla olduğunu söylemektedir (Biciyev 93: 259).


Çerkes dilindeki bazı kelimelerin de Bulgar Türkçesine aitliği ortaya çıkmıştır. Söz gelimi, Hazarların tarihî Sarkel şehrinde bulunan bir yazıtta “dag” (yağ) sözü geçmektedir. Bulgar Türkçesine ait olduğu anlaşılan “dag” (yağ) kelimesi, Kabardey Çerkes diline “dage” (yağ) şeklinde devam etmektedir. Yine, Çerkes (Adige) dilindeki “kamıl” (kamış, kaval) sözü ise (kamıl>kamış) Lir Türkçesi özelliği göstermekte olup yine Bulgar Türkçesinden geçmiştir (Bayçorov 89: 58).


Bulgar Türklerinin dini doğal olarak akraba Türk kavimlerin dinine çok yakın idi. “Tañra” (Teñri~Tanrı) dedikleri semavi bir varlığa inanıyorlardı. Ayrıca birtakım kaya ve taşların kutsal olduğuna ve onlardan şifa bulduklarına inanıyorlardı. Bulgarların tesirinde kalan Macarlar da birtakım kutsal saydıkları taşları takdis ederlerdi (Beşevliyev 45: 218; Feher 84: 80; Feher 86: 20-21). Bulgarlarda ağaçlar da kutsal sayılırdı. Bilhassa meşe ağaçları kutsal idi. Bulgarların “Şan Kızı Destanı”nda bu kutsal ağaç motifi karşımıza “Boy Terek” şeklinde çıkmaktadır (Nurettinov 91: XXXIII). “Tañra” (Tanrı), Karaçay-Malkar Türklerinin eski inançlarında en ulu tanrı olarak “Teyri” şeklinde geçmektedir. Ayrıca, “Teyri” sözü, aynen Kök-Türklerde olduğu gibi, “gök” anlamına da gelmektedir. Karaçay-Malkar Türkleri de Bulgarlar gibi; “Bayrım-taş”, “Totur-taş”, “Caññız Terek” ve “Ravbazı” vs. adını verdikleri birtakım taş ve ağaçları kutsal sayarlar ve bunlarla ilgili törenler yaparlardı (Malkonduyev 90: 15-16). Bulgar Türklerinin muhtelif zaman ve yerlerde, özellikle de Kafkasya’daki komşu kavimlerin kültürüne büyük tesirleri olmuştur. On yedi yıl boyunca, Bulgar Türklerinin dil, kültür ve arkeolojisi üzerine çalışan Macar Türkolog G. Feher, Bulgar Türklerinin elbise kültürünün Kafkas millî kıyafetlerinin temelini oluşturduğu ifade etmektedir:


“Bulgar Türkleri, dış elbise olarak dizden aşağı kadar uzanan bir kaftan giyiyorlardı. Kaftanın yukarı kısmı ve yenleri vücuda yapışık, alt kısmı ise geniş ve iki parçadan ibaretti. Kaftanın ön tarafı kordonlarla düğmelenirdi. Altına kısa ceket (gömlek), pantolon ve çizme giyiyorlardı.  Ayrıca abaları (yamçı) da vardı. Kötü havalarda silahları örter ve yayın ıslanmasına mâni olurdu. Bulgar Türkleri iki tür başlık kullanıyorlardı.  Birincisi tepesi sivri ve deriden yapılmış başlıktır. İkincisi, soyluların  giydiği, yuvarlak ve kenarı körüklü kalpak idi. Bulgar Türklerinin kadınlarının elbiseleri de erkeklerinkine benziyordu. Evli kadınların  saçı bir baş örtüsü ile kapalı idi. Bunun üstünde süslü bir kalpak taşırlar veya aynı örtüyü bir kalpak şekline sokarlardı” (Feher 84: 84-85; Feher 86: 41)


Bulgar Türkleri mimaride, eski dönem Roma ve Bizans kaynaklı inşaat malzemesi olan tuğla ve moloz çakıl yerine, ağır ve kocaman blok taşlar kullanıyorlardı. G. Feher’e göre, Bulgarların bu mimari yapı stili Sasani-İran etkisini taşımaktadır. Bununla birlikte, Bulgar Türkleri taş yontuculuğunda ve taş duvar inşa etmedeki ustalıklarıyla çok meşhur idiler (Kafesoğlu 85: 52-53; Feher 86: 34). Karaçay’daki Humara şehrinin inşasına bakılarak Bulgar Türklerinin taş yapı mimarlığının ustaları olduğu anlaşılmaktadır. Onların bu taş yapı inşaatı ustalıkları, özellikle Çerek vadisinde yaşayan Malkarlarda devam etmiştir. Çerek vadisinde yaşayan Malkarlar için söylenen “Hunaçı Malkarlıla” (Duvarcı/Taşduvar ustası Malkarlılar) şeklindeki yakıştırma Bulgar Türklerinden miras kalmış olmalıdır (Miziyev 94: 59-60).


Bulgarlar “ağul” (avul) adını verdikleri müstahkem şehirlerde otururlardı. Kafkasya’daki Bulgarlar da müstahkem şehirlerde yaşıyorlardı. Bunun en güzel örneği de, Karaçay’daki eski “Humara” müstahkem şehridir. Bulgar Türklerinden kalmış olan eski Humara şehri 20 hektardan fazla bir alanı kapsamaktadır. Humara şehri eskiden çevresi blok taş duvarlarla çevrili ve dokuz kulesi olan bir müstahkem şehir idi (Bayçorov 89: 166-167).


S. Y. Bayçora, W. Barthold’dan naklen, X. yüzyılda Gardizî’nin notlarında “Hazarların ülkesinde halkın kutsal bir ağaca tapındığı ‘Humara’ adlı bir şehir vardır” şeklinde ifadelerin olduğunu söylemektedir. Fakat ben, Gardizî’nin Türk ülkeleriyle ilgili notlarında böyle bir kayda rastlayamadım. Ancak, Mesudî’nin notlarında, Hazar Denizi yakınlarında ve İtil Irmağı'na bir saat uzaklıkta “Hum” adlı bir şehir adı geçmektedir (Şeşen 85: 51). Fakat bunun Karaçay’daki Bulgarlardan kalma eski Humara şehri olması mümkün değildir.


Eldeki arkeolojik verilerden, eski Humara şehrinin, Kafkasya Bulgarlarının ve Hazar Hakanlığı'nın askerî, siyasi, kültür ve iktisadi merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Humara müstahkem şehrinin inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Konuyla ilgili arkeologlar da kesin bir tarih söyleyememekte, sadece Humara şehri kalıntılarının VIII-X. yüzyıldan daha geç bir döneme ait olamayacağını ifade etmektedirler.


Hâlbuki, bazı arkeolojik buluntulardan, Humara şehrinin VIII-X. yüzyıldan önceki dönemlerde inşa edildiğine dair birtakım izlere rastlanmaktadır. Sözgelimi, Humara’da yapılan kazılarda, değişik konut türleri bulunmuştur. Bunların bir kısmı taştan inşa edilen evler, bir kısmı göçebe çadırları, bir kısmı da yer altı evlerdir. Yine, çok farklı mezar türleri de bulunmuştur. Fakat bu mezarların tümünün tabanına keçe serilmiş olduğu saptanmıştır. Bilindiği gibi, bu tür defin geleneği göçebe kavimlerin kültürüne aittir (Miziyev 94: 58-59).

Bundan başka, Bulgar Türkleri, iklim şartlarının icabı olarak, kalın ağaç kütüklerini üst üste koymak suretiyle evler inşa ederlerdi. Bulgar Türklerinin köy veya şehirleri ekseriyetle orman ve nehir kenarında idi (Kurat 92: 185). Bulgar Türklerinin bu tip evleri de Karaçaylıların kültüründe korunmuştur. Karaçaylıların en eski ev tipi “töññertge” adı verilen, kalın ağaç kütüklerini üst üste koymak suretiyle inşa edilen evlerdir. Bu tip evler Kuzey Kafkasya’da yalnız Karaçaylılarda vardır.







1960-1962 yıllarında, Karaçay’daki eski Humara şehri kazı çalışmaları sırasında runik karakterde yazılı taşlar bulunmuştur. İlk olarak 1962 yılında A. M. Şçerbak bu yazıtların, Don ve Talas kitabeleriyle olan benzerliğini açıklayarak, Humara yazıtlarının Batı Türklerine ait özel bir runik alfabeyle yazılmış olduğunu ileri sürmüştür. 1963 yılında V. A. Kuznetsov ise Humara yazıtlarının, Kuzey Kafkasya’da geniş  bir alana yayılmış olan eski Yunan kitabelerinden çok farklı bir dil ve yazı sistemiyle yazılmış olduğunu ve bu yazıtların Orhon-Yenisey yazıtlarıyla büyük benzerlik gösterdiğini söylemiş, Humara kitabelerinin şüphe bırakmayacak şekilde eski Türk runik yazısı olduğunu ileri sürmüştür. Böylece bu iki bilim adamının çabalarıyla, Humara yazıtlarının varlığı dünya  bilim âlemine duyurulmuştur. Daha sonra Humara yazıtlarına ilgi artmış, çok sayıda  bilim adamı bu yazıtları çözme çalışmalarına başlamışlardır.


G. F. Turçaninov, Humara yazıtlarının Çerkes veya Osetlerin atalarından kalmış olabileceğini ileri sürmüş, fakat onun bu yazıtları Çerkes ve Oset dilleriyle çözme çalışmalarının tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. M. A. Habiç ise bu yazıtlardan  birkaçını başarılı bir şekilde çözmüş ve bunların Türk dilli Alanlara ait olduğunu ileri sürmüştür. 


Nihayet S. Y. Bayçora, yıllarca sürdürdüğü çalışmalarıyla, Karaçay-Malkar topraklarında bulunan; Humara, Arhız, Sutul, Ahmat-Kaya, İnal, Gınakızı, Temirtüz, Sarıtüz, Tokmak-Kaya, Ishavat, Ullu-Dorbunla, Kalej, Teşikle, Bitikle, Ak-Kaya  bölgeleri ile yine Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları arasında geniş bir alanda yayılmış olan yazıtlardan 74 tanesini çözerek bütün bu yazıtların Bulgar Türklerine ait olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur. Arkeolog H. H. Bici de bu yazıtların Bulgar Türklerine aitliğini kabul etmiştir (Bayçorov 89: 8-9, 20-24, 32-33, 310). S. Y. Bayçora’nın vardığı sonuca göre, Humara ve Kuzey Kafkasya’nın birçok bölgesinde  bulunan yazılı taşlarda kullanılan dilden, Kafkasya Bulgarlarının “d, c, dz, ara/ortak” olmak üzere dört şivede konuştukları anlaşılmaktadır. Hasavut bölgesindeki bazı yazıtlar ise iki ayrı Türk lehçesi ve iki ayrı alfabeyle kazınmıştır. Bunların birincisi Kafkasya Bulgar Türklerine, ikincisi ise eski Uygur Türklerine aittir (Bayçorov 89: 28, 277, 281).


S. Y. Bayçora, Kafkasya Bulgar yazıtları alfabesi ile Tuna Bulgar, İtil-Don, Sekel, Orhon-Yenisey yazıtlarında kullanılan alfabelerin karşılaştırmalı çizelgesini hazırlamıştır (Bayçorov 89: 90-91). Bu çizelgede, Kafkasya Bulgar yazıtlarında kul-lanılan alfabenin diğerlerine çok benzediği, hatta harflerin çoğunluğunun birbirlerinin aynısı olduğu görülmektedir.




Sonuç

Çalışmamızda tefferruatlı bir şekilde açıklandığı üzere, Bulgarların, Makedonyalı İskender’in Horasan taraflarını işgalinden önce Horasan’da yaşadıkları anlaşılmaktadır. Bulgarların Horasan bölgesinden Kafkasya gelmeleri, Sakaların MÖ VII. yüzyılda Hazar denizinin kuzeyinden ve güneyinden olmak üzere iki koldan gerçekleştirdiği göçler kanalıyla olmuştur. Bulgarlar, Saka birliğine dâhil olarak kuzey yönünden İtil Irmağı dolaylarında, güney yönünden de İran-Azerbaycan yoluyla Dağıstan’da gelmişlerdir. 


Hazar Denizi'nin kuzey ve güneyinden gelen Bulgarların birleşme noktası ise Azak Denizi ile Koban Irmağı arasında kalan Kuzeybatı Kafkasya  bölgesidir. Buradan da Bulgarların, Hunlardan çok daha önce Kafkasya’ya gelerek yerleştikleri anlaşılmaktadır. Türkoloji bilimiyle uğraşan birçok bilim adamı Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda Bulgarların çok büyük bir pay sahibi olduğunu, hatta bazı bilim adamları da Karaçay-Malkarlıların doğrudan Bulgarların devamı olduğunu kabul etmektedir.


Kuzey Kafkasya’da, Karaçay-Malkar Türklerinin en yakın komşuları olan Gürcü-Svanların eskiden Malkarlılara “Sabir” ve Karaçaylılara da “Savar” adını vermeleri,  başka bir veriye gerek kalmaksızın, Karaçay-Malkar Türklerinin Sabirlerle olan etnik  bağlantısını yeterince açıklamaktadır (Lavrov 78: 21; Miziyev 91: 135). Biz de bütün  bu görüşlerle aynı istikamette, bu çalışmamızda Bulgarlar ile onların kardeşleri Sabir Hunlarının Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumundaki izlerini tespit etmeye çalıştık. Eldeki verilerden de Karaçay-Malkarlıların Kafkasya’daki geçmişinin  binlerce yıl geriye uzandığı anlaşılmaktadır


Adilhan Adiloğlu













Karachay-Malkar Turks that live in the highland canyons on the east and west of the mountain Elbruz are a nation that originated from the ethnic coalesce of Kimmerians, Sakas (Scythians), Bulgarians, Sabir-Huns and Kipchak Turks which had had sovereinty over the territory. Many scientists concerned with Turkology accept that in the formation of Karachay-Malkar Turks Bulgarians have a big contribution and some even accept that they are the continuation of them. The fact that the closest neighbor of Karachay-Malkar Turks in north Caucasia who are the Georgian-Svans calling Malkars “Sabir” and Karachays “Savar” in the past, makes any other data needless to clarify the relation of Karachay-Malkar Turks with Sabirs.











10 Şubat 2015 Salı

İSKİTLERİN MİRASÇISI HUNLAR




AT KOŞUM SÜSLEMESİ - TEKBOYNUZ (Unicorn)
HUN/TÜRK DÖNEMİ
NOİN ULA KURGANI - MOĞOLİSTAN







M.Ö. II. yüzyılda, tarih sahnesine İskitlerin mirasçıları, Hun-Bulgarlar ve Sarmatlar çıkmaktadır. İskit yıkılması ile Karaçay Malkarlıların etnik oluşumlarının ikinci safhası da tamamlanmış oluyor.

V. Bölüm

Karaçay Malkarlıların Etnik Oluşumunda


HUN-BULGARLAR


Hun-Bulgarlar, İskitlerin tarih ve kültür mirasçıları olarak sayılmaktadır. Temel etnik belirti olarak da, İskitler ile Hunların defin törenlerinin aynı olmasıdır. Bunlar aynı kurgan tiplerine sahiptirler. Mezarlıkları aynı şekilde kalın ağaç kütüklerinden yassı ağaçlar imal ederek yapmışlardır. Aynı zamanda kurban olarak "at" seçmişlerdir. Hunların, Karadeniz kıyılarında, Tuna bölgesinde, Kafkasya ve diğer bölgelerdeki eski İskit topraklarındaki anıt mezarları iyi bilinmektedir. Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes topraklarında çeşitli biçimlerde Hun anıtları bulunmuştur. Arkeologlar, Baksan nehri vadisinde ve Karaçay ülkesinde Baytal-Çaphan bölgesinde ilgi çekici arkeolojik eserler tespit etmişlerdir.


Kuzey Kafkasya Hunları


Ortaçağ yazarlarının bildirdiğine göre Kuzey Kafkasya'da, özellikle Dağıstan sahilleri bölgesinde, Hunlar tarafından yönetilen ve Türk kavimlerinden oluşturduğu güçlü bir devlet yaşamakta idi. Hunların devlet oluş dönemleri, Kafkasya ve Kafkasya Ötesi ile yakın doğunun tarihi ve askeri-siyasi gelişmesinde büyük etken olmuştur.


Tarihi Çin kaynaklarında Hunların, M.Ö. III. yüzyılda "Syunnu" adı taşıyan bir Asya kabilesi olduğu belirtilmektedir. Ama Orta Asya bozkırlarında M.Ö. II. bin'de ve M.Ö. III. bin'de Hunların etno-kültür yapılaşmasını sağlayan kaynak mevcut değildir. Oysa, M.Ö. III. bin'de Hunlar, bir kral tarafından yönetilen, askeri yapıda bir devlet olarak kısa zamanda ortaya çıkmıştır. Eğer böyle bir kaynak bulunamıyor ise Hunların kökenlerini ve millet olarak oluşmalarını Orta Asya bozkırlarında aramak doğru olmaz.


Hunların kökeninin Volga-Ural nehirleri arasındaki bölgeden, Orta Asya bölgelerine sızan en eski üç Kurgancı-Afanasevo kabilelerinden geldiğini söylemek daha doğrudur. İşte bunun için daha sonraki dönemlerde Hunlar askeri seferlerini bu bölgelere, yani eski yurtlarına yönlendirmişlerdir.   


Hunların, M.Ö. III. yüzyılda, birçok farklı milletin yaşadığı Avrasya bölgesinden yıldırım hızıyla çıkmalarını, öte yandan M.Ö. I. yüzyılda, Hunların bütün Hazar havzasına hükmetmelerini ve Dionius Perieget'in bildirdiğine göre Hazar denizinin Dağıstan kıyılarında güçlü ve büyük devlet oluşturmalarını ve bu devletin Attila'nın hükmettiği dönemde Roma İmparatorluğunu bozguna uğrattığını açıklamak zordur.


Tarihte "Kafkasya Hunları" şeklinde bir kavramın geçmesi, Karaçay Malkar halkının tarihinin ortaya çıkarılması bakımından çok önemlidir. III. yüzyılın 60'lı yıllarında Kafkasya Hunları, İran ordusunda yer almışlardır. 90'lı yıllarda ise, Ermeni kaynaklarına göre Hunlar, Ön Kafkasya'da bulunuyorlardı. Bir de 293 yılına ait bir Sasani yazılarının birinde Kafkasya'daki Türk Hakanlarından birinin ismi bulunmaktadır. 363 yılında Ermeni, Roma ve İran yazarları Kafkasya geçitlerini, özellikle Derbent geçidinin korunması ve sağlamlaştırılması gerektiğini yazmışlardır. Çünkü Hun orduları sürekli olarak Ermenileri, İranlıları ve yakın doğu halklarını akın ve seferler düzenleyerek rahatsız ediyorlardı. Bu durum, Sasani-İran devletinin derbent geçidini korumaya sevk etmiştir. Bu istihkamın adı Türklerde "Temir Kapı" yani "Demir Kapı" [Derbent] olarak anılmaktadır.

Hunların, Avrupa'da ortaya çıkmalarından önce Kafkasya'da savaşçı bir millet olarak ortaya çıkmış ve bu bölgeye yerleşerek kendi devletlerini kurmuşlardır. Arap ve Fars yazarları bu devletin başkentinin, Dağıstan'daki Sulak nehri vadisindeki Verhniy Çir-yurt köyünün yanında Varaçaya'daki "Belencer" şehri olduğunu söylüyorlar. Sonraki dönemlerin yazarları bu şehri ya da "Balancar" devletinin Hazarların yurdu olduğunu yazmışlardır. Gerçekten Hun kabileleri arasında Hazarların ataları da yer almıştır. Onlara o zaman "Basil" denilmiştir [Bas/baş/önder-il/el/halk, yani asil halk, soylu halk ].


Kaynaklar Hunların "atlarına yapışık süvariler" olduklarını yazmışlardır. Eski tarihçilere göre "Onlar her tarafa düzensiz koşuyorlar ve beklenmedik bir anda geri dönüp akın yapıyorlardı, sivri kemik uçlu mızraklarla savaşıyorlar, göğüs göğüse geldikleri zaman cesurca kamalarla savaşıyorlardı. Saldırılardan sıyrılarak düşmanlarını kementlerle bağlıyorlardı." Yazılı kaynaklarda Hunlar, İskit ve Kimmerlerle, özellikle de "yönetici/kral İskitler"le özleştirilmişlerdir. İskitlerin "As-kişi" etnonimi yada onun özü "as" eski kaynaklarda, özellikle eski Gürcü belgelerinde özellikle V. Yüzyılda Gürcüstan'da, Vahtang çarının yönetim döneminde gerçekleşen Hun akınında Hunlara "Ovs" ve "Os" denilmiştir. Böylece biraz önce yazdığımız özleştirme pekiştirilmiş oluyor. Gürcü kaynaklarındaki "Ovs" sözü Türklerin "As" kabilesinin adının biraz değiştirilmiş halidir.


Hunlar Avrupa'da, Attila'nın Devleti


Hunların güney Rusya bozkırlarına ve Avrupa açıklarına saldırmaları, bu bölgelerde yaşayan kavimleri sarsmıştır. Bu olay tarihte "büyük kavimler göçü" adıyla anılmaktadır. Hunların akını, bütün dünyada hakimiyeti sürdüren büyük Roma İmparatorluğunun [kitapta bu sayfada harita var]  çöküşüne neden olmuştur. Bilim adamlarının, M.S. IV. yüzyılda, 375 yılında gerçekleşen Hun akınları sırasında, Hunları "vahşi barbarlar" olarak adlandırmaları, dönemin Romalı küçük burjuvası görüşünden kaynaklanmaktadır. Bu dönemde, eski Roma İmparatorluğunda şiddetli iç çekişmelerin sürdüğünü de unutmamalıyız.


XVII-XIX yüzyıl tarihçilerinin dikkatini çekmekle birlikte, Hunların Avrupa öncesi tarihleri iyi araştırılmamıştır. Bununla birlikte, Hunların Avrupa'ya doğudan, Don nehri ve Azak denizi ötesinden gelmiş oldukları ve Türkçe konuştukları şüphesizdir.


Tuna bozkırlarındaki, vaktiyle "Küçük İskitya"nın kurulduğu topraklarda Hunlar, adı efsanelerle anılan "Attila" adlı önderlerinin yönetimi altında, yeni bir devlet kurdular. Attila ismini bilim adamları Türkçe "ata" sözünden kaynaklandığını düşünüyorlar. V. Yüzyıl boyunca Attila, Avrupa'da etkin bir siyaset sürdürmüştür. Avrupa'da bir kavim ve devleti hakimiyeti altına almıştır. Bu dönemde, hiçbir kavim veya devlet, Attila'nın siyasetine ters veya karşı bir yol izleyememiştir. Yaşlandığı sıralarda Attila kendisinden oldukça genç ve güzel bir kızla evlenmiş ve gerdek gecesi ölmüştür. Oğulları onun kurduğu düzeni devam ettiremediler ve her biri kendi yönetimi altındaki halklar ile hükümdarlık makamına hak iddia etmeye başlamışlardır. Sonuçta bu da iç savaşlara neden olmuştur. Bu durum, babalarının kurduğu ve bütün Avrupa'nın önünde titrediği devletin çökmesine yol açmıştır.


Hunların Kuzey Kafkasya'daki Torunları


Bizans'ın en itibarlı tarihçilerinden olan Prokopius Kesarskiy [V. yy] yazılarında "Azak denizi ve Don nehri kıyılarında eskiden Kimmerler yaşıyorlardı. Şimdi ise buralarda Utigurlar adında kabileler topluluğu yaşıyorlar" diye yazmıştır. Bu adı geçen kabile hakkında şunları söyleyebiliriz. Hun krallarından birinin, Utigur ve Kutigur adlı iki oğlu olmuştur. Babalarının ölümünden sonra bunların her biri kendilerine tabi olan kabilelerle "Utigur" ve "Kutigur" kavimlerini kurmuşlardır. Bunlar sonradan eski Bulgarların etnik parçalarını oluşturmuşlardır.  Birçok bilim adamı bu fikri destekliyor ve Bulgarların Hunların bir kolu oldukları görüşündedirler. Attila'nın devletinin çöküşünden sonra, bazı kabileler Atilla'nın küçük oğlu İrnek'in yönetimi altında Tuna ve Dnester nehirleri arasında Küçük İskitya'da toplanıp birleşirler. IX. asıra ait "Tuna Bulgar Hanları Listesinde" İrnek'in ismi geçmektedir.


Bulgarlar sadece Karadeniz kuzeyi bozkırlarda değil, Kafkasya ve Volga boylarında da kendilerini tanıtmışlardır. Kafkasya Bulgarları hakkında en eski bilgiler eski Ermeni kaynaklarında geçiyor. Bu kaynaklarda, Ermeni kralı Vaharşak [M.Ö.149-127], Kafkasya dağının kuzey yamaçlarında, güney dağından büyük ovanın ağzına kadar uzanan vadi ve derin boğazlarda yaşayan kabileleri toplamış ve onlara insanları tutsak etmeyi, hayvan hırsızlığını, kısacası eşkıyalık yapmayı bırakmaları onlara direktifler vermiştir.


Bu kaynaklara göre, Vaharşak'ın oğlu I. Arşak'ın yönetim döneminde [M.Ö.127-114 yıllar arasında], "Kafkasya dağları arasındaki Bulgar topraklarında, büyük kargaşalık ortaya çıkmış, burada oturanların birçoğu yerlerinden ayrılarak bizim topraklarımıza gelmişler ve Kahun'un güneyine, verimli topraklara uzun süre kalacak şekilde yerleşmişlerdir." Bulgarların yeni yerleştikleri bölgede akan bir ırmağa bugün bile "Bolgar çayı" denilir.


Ermeni topraklarının çevresini, etnik-siyasi ve coğrafi durumunu iyi bilen Ermeni kaynakları, Kafkasya Bulgarlarının, M.Ö. II. yüzyılda dağ ve dağ etekleri ile boğazlarda yaşadıkları ve Kafkasya dağlarına "Bulgar dağları" denildiğini iddia ediyorlar.


Yukarıda anlatıldığı gibi, Hunların Kuzey Kafkasya'da III. yüzyılda güçlü bir devlet oluşturdukları, V. asırda ise, Prokopius'un ifadelerine göre, Hunlar Bazuk'un [Bazık: iri, güçlü] ve Ambazuk'un [Embazık: en iri, en güçlü] yönetimi altında Kafkasya ötesini ve Daryal geçidini kontrol ettikleri bilgileri pekiştirilmiş oluyor. VI. asırda yaşayan Suriyeli Zakharios Rhetor'un tanıklığına göre eski Hun devletinin yerinde, Derbent'in kuzey tarafında Hunların torunları olan Bulgarlar oturuyorlardı.


Kubrat Han'ın "Büyük Bulgarya" Devleti


Kuzey Kafkasya'da M.Ö. II. asırdan itibaren Bulgar kabileleri oturmuşlardır. Bu durum yazılı kaynaklarda anlatılanlara göre yorumlanmaktadır. Fakat bu kabileler, Kafkasya'ya yerleştikleri zaman değil, daha sonra belirli tarihi olayların cereyan etmesi sonucunda yazılı kaynaklarda yer almaya başlamışlardır. Buna göre, Bulgarların Kafkasya'da daha erken dönemlerde geldikleri düşünülmelidir.


III-IV. yüzyılları arasında Kafkasya'nın kuzey doğusunda, Dağıstan'ın sahil bölgesinde Hun devleti kurulmuştur. Daha sonra bu devletin içinden, Kafkasya ve güney Rusya bozkırlarında kurulan Hazar Kağanlığı doğmuştur. V-VI. yüzyıllarda Kafkasya'nın kuzey batısında, özellikle Kuban bölgesinde, eski Bulgar devleti kurulmuş olup buna Bizans kaynaklarında "Büyük Bulgarya" [Magna Bulgaria] denilmiştir. Anlaşılacağı üzere, III-VI. yüzyıllarda Kafkasya iki ayrı Türk devletinin, kuzey doğuda Hunların ve kuzey batıda Bulgarların kontrolü altında olmuştur.


V-VI. yüzyıllarda Avrasya kıtasının bozkırları bu bölgede yer alan iki büyük Türk kabileler birliği arasında süren savaşlarla sarsılmıştır. Bu kabileler birliği, Doğu Kağanlığı [Orta Asya'da], Batı Kağanlığı [Sır-derya ve Ural dağlarından Tuna ve Kafkasya'ya kadar uzanan bölgelerde] yer alıyordu.


Fakat bu Kağanlıkların içinde, soylu ailelerin iktidarı elde etme uğraşlarından ötürü, sürekli kargaşalık mevcuttu. Batı Türk Kağanlığında bu üst tabaka aileleri "Aşına" ve "Dulo" sülaleleriydi. 630-631 yıllarında bunların arasında çıkan bir savaş bu devletin gücünü sarsmıştır. Bu durum, bazı boyların Kağanlıktan ayrılarak bağımsızlıklarını elde etme imkanını vermiştir. Bu fırsatı kaçırmayan ilk Türk kavmi de Bulgarlar olmuştur. Bulgarlar, bunu müteakip, 582-584 yıllarından itibaren bağımsız bir devlet gibi hareket etmeye başlamışlardır.


Bulgarların başına, ileri görüşlü olan soylu önder Kubrat geçmiştir. Kubrat Bizans'ta vaftiz edilmiş ve uzun yıllar eğitim görmüştür. Konstantinopolis [kitapta bu sayfada harita var] sarayı ile çok yakın bağlantı halinde olmuş ve Bulgar hükümdarı olarak kendi siyasetini yürütmüştür. Yürüttüğü bu siyaset onu yükselen Hazar gücünden korumuştur. Bizans için ise doğu sınırlarında Hazarlara karşı güvenli bir tampon bölge olmalıydı.


635 yılında Kurbat, Azak ve Kafkasya bölgelerindeki Bulgar kabilelerini "Büyük Bulgarya" adı altında birleştirmiştir. Kubrat'ın hükümdarlığı 584-642 yılları arasında olmuştur. Bizans yazılı kaynaklarına göre, Kubrat her zaman Bizans'ta güler yüzle karşılanmış ve Kubrat yaklaşık altmış yıl hükümdarlık yapmıştır.


VII. yüzyılın başında güçlü Hazar devleti, Bulgarları da egemenliği altına almıştır. Kubrat'ın ölümünden sonra oğulları Batbay, Kotrag ve Asparuk kendilerine bağlı olan kabilelerle farklı bölgelere gitmişlerdir. Asparuk Tuna'da, Küçük İskitya'nın ve sonradan Attila'nın devletinin yer aldığı bölgeye gitmiştir. Kotrag, Don nehri takip ederek kuzeye doğru gitmiş ve buradan da Volga bölgesine geçmiştir. Kubrat'ın büyük oğlu Batbay [Batian/Basian?] ise babasının yurdunda kalmış ve kısa bir süre sonra Hazarların egemenliğini kabul etmiştir.


Hazar tarihi uzmanlarının, eski Bizans ve doğulu yazarlarının ifadelerine göre Hazarlar ve Bulgarlar aşağı yukarı aynı dili konuşuyor ve soydan idiler. Orta çağa ait yazılı kaynaklar, Kafkasya'da Kuban bölgesindeki Bulgarları dört kabileye ayırırlar; Kupi-Bulgar, Duçi-Bulgar, Oghondar-Bulgar ve Çdar-Bulgar. Eski Türk kabilelerinin genellikle kendilerine nehir adı vermiş oldukları görüşünden hareketle, burada da geleneğin devam ettiği görülmektedir. Bunu müteakip Kupi-Bolgarların Kuban Bulgarları olduğu sanılmaktadır. Ama diğerlerinin açıklaması şimdiye kadar yapılamamıştır. Bize göre, Orhondar Bulgarlar, Orhon nehri kıyılarında yaşamış olan ve sonradan Bulgarlara katılan bir Türk kabilesidir. Bazı yazarlar, Duçi-Bulgarların adını Kuçi-Bulgarlar olarak okumaktadırlar. O zaman Kuçi-Bolgarlar adı altında Ku ve Çu nehirleri kıyılarında yaşamış olan ve daha sonra Bulgarlara katılan Türk kabileleri kastedilmektedir. Bu kabileler muhtemelen Ku-kişi ve Çu-kişi, yani Ku ve Çu nehirlerinden dolayı bu adlarla anılıyorlardı.


Bazı yazarlar, Bulgarların "Utigur" kabilesinin adı ile "Digor" adı arasında bağlantı kuruyorlar. Digorlar [Döğerler], Reşidüddin ve Mahmud Kaşgarlı'nın anlattıklarına göre, Oğuz Türkleri'nin bir kolunu oluşturuyorlardı. Karaçay Malkarlıların ve Digorların dilinde "çdar" sözü "tsdar" [star/stur] olarak söylenirse, bu söz "büyük" anlamına geliyor. Sözgelimi Digorca, "Stur-Digora" [Büyük Digorya]. O zaman Çdar/Tsdar-Bulgar "Büyük Bulgar" anlamına gelmektedir. Bu söz "Ulu Malkar" yani Büyük Malkar sözüyle ile eş anlamdadır.


Hun-Bulgar ve Hazarların Etnik ve Toponimik Mirası


Hunlar'ın bir kısmı Bulgarların bir kolu olan Kuturgur boyu adı, Malkarlıların Çegem vadisindeki çok eski olan köylerinden biri olan "Güdürgü" köyünün adında hatırası devam etmektedir. Hun-Massagetlerin adı ise Malkarların efsanevi kurucularından ve prens sülalelerinden "Misak" adında saklıdır.


Hazarların adı, Malkarlıların Bıllım köyü yakınında bulunan ortaçağdan kalma "Hazar-kala" köyü kalıntısı devam ettiriyor. Bu yerleşim biriminin araştırılması 1930'lu yıllarda yapılmış.


Hazar Hakanı Yusuf, IX. yüzyılda Hazar devletinin güneyinde, Gürcistan ülkesine komşu dağlarda "Basi" veya "Bas" adı taşıyan Hazar kabilelerinin yaşadığını yazmıştır. Bu isimden Malkarlıların bir kurucusunun olan, "Basiyat"ın adı çıkıyor. Basiyat, Malkarlıların prens sülalelerinin soy atası sayılmaktadır. Muhtemelen, Gürcülerin Malkarlılara verdiği "Basian" adı, kökenini eskiden burada yaşayan Hazar kabilesi "Bas"lardan almıştır. Bulgarların adı ise bugünkü Malkarlıların kendilerine verdikleri addır. "Balkar" adını diğer komşu halklar da biliyorlardı ve onların aracılığı ile XVII. yüzyıl başlarında "Balkar" adı Rus belgelerine geçmiştir. "Malkar" adı [Balkar sözü ile eş anlamdadır] sadece Çerek vadisinde yaşayanlara, diğer vadilerde yaşayanlar [Holam, Bızıngı, Çegem, Bashan] tarafından verilen bir addır. Bunun dışında bazı dilbilimciler Çerek boğazında yaşayan Malkarlıların dillerinde olduğu gibi Bulgarların dillerinde de [ç sesi yerine] "ts" sesinin kullanıldığını ileri sürmektedirler.


Bulgarların bazı kabilelerinin ve soylarının adları, bugün Karaçay Malkar köylerinde hatırasını devam ettirmektedir. Sözgelimi; Güdürgü, Çılmas, Bulungu, Hurzuk, Uçkulan, Bitturgu, Bıllım vs.


Bulgar hanı Asparuk'un adı Karaçay Malkar dilinde "gururlu" ve "haşmetli" anlamlarına gelir. Karaçay Malkar Türkçesinde "ospar" sözü, "gururlu" ve "kibirli" anlamlarına gelir iken, "osparlık" sözü de "kendine aşırı güvenme, kurum, çalım" anlamlarına gelir. Tuna Bulgar Devletinde ise şöyle bir hidronim vardır; Kam-çay/Kamçiya [Kam nehri anlamına geliyor]. Adı buna benzeyen bir nehir de Yukarı Çegem köyünde de vardır. Bulgaristan'da "Karnovat" adlı köy vardır. Bu köyün adaşı, Çerek nehrinin doğduğu yerde eskiden yer alan Malkarlı "Kurnayat" köyüdür. Karaçay'daki "Mara" adlı köyün, Bulgaristan'da ise "Mara" adlı bölge ile benzerliği dikkat çekmektedir. Yine, Bulgaristan'da bir bölgenin adı "Karaçala obası"dır. Bu Karaçay dilinde "Karaçaylıların mezarlığı" anlamına gelmektedir.


Bulgarların Karaçay Malkar Topraklarındaki Arkeolojik Mirası


Güney Rusya ve Kafkasya bozkırlarını birleştiren Hazar Kağanlığının asıl nüfusu Türkçe konuşan Bulgar ve Alanlardan oluşuyordu. Hazarlar, VIII. yüzyılın 30'lu yıllarında başkentlerini Dağıstan'ın sahil kıyısından İtil tarafına taşımışlardır. Belki bunun nedeni Hazarlar ile Araplar arasındaki savaş idi. Fakat bunun dışında bir de, İtil-Ural nehirleri arasında yer alan eski ata yurtlarına onları kanları çekiyordu kim bilir.


Kafkasya'da Hazar Kağanlığının en büyük arkeolojik anıtı, Kuban nehrinin sağ tarafında yer alan yeni Humara köyünün yanındaki, Bulgarlardan kalma eski "Humara" şehridir. Bu müstahkem mevki [çevresi kale surlarıyla çevrili şehir] büyük taş duvarlarla çevrilidir. Bu duvarların uzunluğu 3,5 metreden 6 metreye kadar çıkabilmektedir. Bu şehirde aktif hayat, VIII-X. yüzyılları arasında geçmiştir. Fakat incelemelerden anlaşıldığına göre bu şehirde daha eski dönemlere ait hayatın izleri de izlenebiliyor.


Humara'da yapılan kazılarda arkeologlar çeşitli konut türlerini bulmuşlardır. Bunlar taş konutlardan başlayarak göçebe çadırları ve yeraltı evlerine kadar değişmektedir. Burada farklı mezar türleri de bulunmuştur.


Taş döşeli mezarlar, kaya içine yapılan mezarlar, toprak mezarlar vs. Bulunan birçok mezarların tümümün tabanına keçe serilmiş olduğu müşahede edilmiştir. Bu gelenek M.Ö. III. asırda Kafkasya'da yaşayan göçebe kavimlerin defin tarzını andırmaktadır.


Eski Humara şehrinin çevresinde eski Türk yazıtları bulunmuştur. Bu yazıtlardaki dilin fonetiği bugünkü Karaçay Malkar dilinin fonetiğine benzemektedir.


Bütün bu arkeolojik verilerden ve yazılı kaynaklardan anlaşıldığına göre, eski Humara şehrinin, Kafkasya Bulgarlarının ve Hazar Kağanlığının askeri, siyasi, kültür ve iktisadi merkezi olduğunu göstermektedir.


Humara şehrinin etrafında Bulgarlardan kalma birçok arkeolojik eser bulunmuştur. Bunların arasında; Kislovodsk şehrinin yanında 10'dan fazla Bulgar yerleşim yeri, İndiş nehrinin yukarı kısmındaki Tamgaçık bölgesinde, İndiş Başı ve Caşırın Kala civarında, Karaçay'da Kuban ırmağının doğduğu yer olan Ullu Kam ırmağının yanındaki Bulgarlardan kalma eski eserleri sayabiliriz.


Malkar ülkesinde de buna benzer çok sayıda Bulgar anıtları mevcuttur. Sözgelimi, Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinin yanındaki yerleşim yerlerinin kalıntıları, Kaşhatav köyünün yanındaki mezarlık, Yukarı Çegem köyünün yanındaki yerleşim yeri kalıntıları ve mezarlıklar vs. Buna benzer anıt ve kalıntılar Kuzey Osetya'daki Argudan köyünün yanında yer alan "Elkhot Kapıları" adlı yerin çevresinde, Kabardey ülkesinde Maiskiy şehrinin yanında bulunmuştur.


Bulgarların Karaçay Malkar Kültüründeki Mirası


Humara şehri ve diğer arkeolojik örenlerde bakılarak eski Bulgarların taş yapı mimarlığının mükemmel ustaları olduğu kanaatine varılmaktadır. Onlar taşları çok güzel yontmuşlardır. Büyük taş bloklar hazırlamışlar ve binanın temeline onları sıkı bir şekilde birbirine birleştirmişlerdir. Malkar ülkesi ve çevresindeki bölgelerde bulunan örenlerde görülen eski Bulgarların bu inşaat ustalıkları günümüzde özellikle Çerek vadisinde yaşayan Malkarlılarda büyük ölçüde devam etmektedir. Belki de bu yüzden, diğer Malkar vadilerinde yaşayanlar, Çerek vadisinde yaşayan Malkarlılara  [kitapta bu sayfada harita var]  "Hunaçı Malkarlıla" yani "Duvarcı Malkarlılar" derler.


Bulgarların maddi kültürlerinin Karaçay Malkarlılara bıraktığı bir başka özgün mirası ise, kalın ağaç tomruklardan yaptıkları evleridir. Bu orijinal Bulgar evleri tamamen Karaçaylıların kültüründe korunmuştur ve bu tür evler [töngerte üy: tomruktan yapılan ev] Kafkasya etnografyasında sadece Karaçaylılar'da görülmektedir. Bunun dışında buna benzer Bulgar evlerine Baksan ve Çegem vadilerinde de rastlanmaktadır. Kafkasya'nın doğu bölgelerinde bu tür evlere rastlanmamaktadır.


Asparuk'a bağlı Bulgarlar, Tuna'da yerleştikleri ilk yere "Eski Curt" [Eski Yurt] adını vermişlerdi. Arhız nehrinin yukarı kısmında, Karaçaylıların efsanevi kurucusu Karça'nın ilk kurduğu yerleşim yerinin adı da "Eski Curt" idi. Bulgarlar ve Karaçaylılar arasında bu benzerlik çok önemlidir.


Karaçay Malkarlıların kültürü ile Bulgar Türklerinin kültürü arasında birçok benzerlik mevcuttur. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse; keçe ürünleri, kıyafet öğeleri, kaftanın kenarına kürk yerleştirme, kaftanın geniş etekleri, gömlekler, "cavluk" adı verilen şal biçimindeki baş örtüsü, çeşitli bayan süsleri, soru işareti şeklindeki çengel küpeler vs. sayılabilir. Geleneksel yemeklerde de birçok benzerlikler vardır. Sözgelimi ekşi süt ve yoğurt gibi...


Karaçay Malkarlıların Oluşum Efsanelerinde Hun-Bulgar ve Hazarlar


Malkarlıların kökeni hakkında anlatılan bir efsaneye göre; "Malkar" adında bir avcı bir gün geyik avına çıkmış. Geyiğin izini araya araya güzel bir dağ vadisinde "Tavlu" [Dağlıların] yaşadığı bir köye gelmiş. Malkar adlı avcı, bu Dağlıların yaşadığı yerde kalmaya ve burada yaşamaya karar vermiş. Çok geçmeden bunların yanına Dağıstan taraflarından "Misak" adlı birisi gelir. Bu "Misak" adı ile Hunların "Massaget boyu arasındaki benzerliği görülmektedir. Misak, birtakım entrikalar çeviriyor ve Malkar'ın kız kardeşlerini elde ediyor ve kendi kabilesini oraya getiriyor. Kısa zaman sonra Kafkasya'nın kuzey bozkırlarından "Basiyat" ve "Badinat" adlı iki kardeş  Dağlıların yaşadığı yere gelirler. Basiyat adlı kardeş Malkarlıların yurdunda kalır ve Malkarlı prenslerin soy atası olur. Öteki kardeş Badinat ise komşu Digor ülkesine giderek oraya yerleşir ve Digor prenslerinin soy atası olur.


Bu efsanede aslında, Bulgar, Hun ve Hazar bakiyelerinin karışarak Malkarlıların etnik oluşum süreci anlatılmaktadır. Hazarların adı ise, efsanevi kurucu "Basiyat"ın adında hatırasını korumaktadır. Hazarların "Basi" adlı boyunun yanına "at" çoğul ekinin gelmesi ile "Basiyat" sözü oluşmuştur.


Badinat, Digor ülkesine gidiyor. Karaçaylı prens Kırımşavhal soyundan bir prensesle evleniyor. Bu evlilikten yedi oğlu oluyor; Kubadiy, Tuvgan, Abisal, Koban, Çegem, Karadzav ve Betuy. Bunlar daha sonra Digorların yedi prens sülalesi olurlar. Böylece, Karaçay, Malkar ve Digor prens sülaleleri akraba olmuş oluyorlar.


Bu bölümde anlatılanlar, Karaçay Malkar halkının etnik oluşumunda Hun-Bulgar ve Hazar kavimlerinin şüphesiz büyük rol oynadıklarını göstermektedir.


VI. Bölüm

Karaçay Malkarlıların Ataları


ALAN VE ASLAR


Hun-Bulgar kabileleri gibi Alan-Aslar da İskit ve Sarmatların torunlarıdır. Alanların adı bazı kaynaklarda As olarak geçer. M.Ö. I. yüzyıldan bu yana Kuzey Kafkasya'da yaşadıkları bilinmektedir. Fakat onların Kafkasya gerçek anlamda yurt tutmaları IV. yüzyılda olmuştur. IV-VII. Yüzyıllarda, Kafkasya'da Hun-Bulgar ve Hazarların hakimiyeti sebebiyle Alanların siyasi güçleri yoktu.


Hazar Kağanlığının çöküşünden sonra, IX. yüzyılın ortalarında Alanların önü açılmıştır. Alanlar, bu fırsatı kaçırmamış, tarih sahnesine, Kuzey Kafkasya'nın önde gelen siyasi güçlerin biri olarak çıkmışlardır. Alanlar, Bizans- Kafkasya-Güney Rusya arasındaki cereyan eden ilişkilerde etkin rol oynamışlardır.



İsmail Miziyev. "KARAÇAY-MALKAR HALKININ TARİHİ "

detaylı okumak için link:



XIONGNU ARE THE HUNS = THE TURKS

DOCU. ABOUT THE XIONGNU TREASURE:







HUNLARDA ATLARININ KUYRUKLARINI BAĞLARDI - ÇİN'DE MÜZEDE






"1972 yılında şimdiki İç Moğolistan'ın Ordos yaylasındaki Arust bölgesinde, içinde çok değerli altın ve gümüş uygarlı miraslarının bulunduğu Hunlara ait mezarlar ortaya çıkarıldı. Bu altın eşyalar arasında üst tarafına yine tamamıyla altın bir şahin suretinin kondurulduğu altın bir taç vardı. Şahin, aynı tacın yan tarafında iki kurdun iki kuzuyu ısırmalarını seyrederek uçmaya hazır vaziyette nakşedilmişti. Çinli arkeologlara göre bu taç MÖ.7.yüzyıla aitti. Bu taç üzerindeki tasvirler, Hunların kurdu çok sevdiklerinden başka, milattan bin yıl önce madencilikle uğraştıklarını da göstermektedir."

UYGURLAR
Turgun Almas
Selenge Yayınları, 2013
Bu eser yayınlandıktan sonra Çin hükümeti tarafından tüm eserleri yasaklandı ve ağır siyasi baskılara maruz bırakıldı.



DEMEKKİ TUĞRUL KUŞU BURADAN BATIYA GEÇTİ....

Bunlar son derece nadir altın ve gümüş, toplam 200 adet olduğunu 2000 yıl önce emanetler Hun Kralı, altın kartları, kaplan ısırması öküz, kaplan koyun sahne yemek ana türlü gibi bir kuş, vahşi hayvandır. Özellikle atlar, sığır, koyun, kuşlar desen Reflect, ama aynı zamanda böylece kaplanlar, kurtlar ve vardır. Hunların bu arkeolojik geçmişi çok nadirdir. 

Kartal bu Hunlar en iyi temsil eden sanat hazineleri emanetler ile süslenmiş altın taç. İki bölümden üst Golden Delicious ve Golden Delicious kartal oluşur. Taç yüksekliği 7.3 cm bant uzunluğu 30 cm, çevresi 60 cm ağırlığında, 1394 gram. 

Golden Delicious taç ayrılır ve taçlandırılmıştır. Crest, desen yarımkürede ısırma hangi kabartma dört kurt ve koyun, dört tekerlekli açı kompozisyonu üzerinde. Sanatsal bir kartal standı üstüne yarımkürede taç , şekil bakan yok. Fırtınalı ısırma resim bakan tüm kartal tepe oluşturmaktadır.
Hem yukarı ve grubun ön aşağı, altından yapılmış bir döküm Lezzetli. grup sol ve sağ kulak yakın bölümünün, her iki ucu Tiger, tekerlek açı koyun ve kabartma desen, dekoratif halat hatları diğer ana bölümünü yalan atlar Crouching yapılmıştır. 

Bu sadece bulundu kadar bizim Golden Delicious süsler tarafından " Hu tacı " . Orta Ovaları, kırmızı sülün uzun kuyruk taç üzerinde kartal içine Savaşan Devletler ZhaoWuLingWang Hu Fu sürme ve çekim Hu taç beri. Bu kret hizmet askeri ataşe olduğunu. Attila Tarawa generaller kartal şeklindeki süsler Attila Golden Delicious veya şefleri kret olmalıdır görülmektedir. ..(google çeviridir)
LİNK











POSTLU OLANIN KURTTAN ZİYADE  EJDERKURT OLMA İHTİMALİ YÜKSEKTİR.link





ÇİN'DEKİ BİR TÜRK/HUN KURGANI'NDAN 
ÇIKAN KEMER TOKASI

TURKISH GRAVES/KURGANS in
NORTH-WESTERN PROVİNCES OF CHINA
ARCHAEOLOGİCAL RESEARCHES İN SİNKİANG
BY FOLKE BERGMAN , STOCKHOLM, 1939 - E-BOOK







MÖ.1900-1700 Doğu Türkistan'da Kurganlar.




Uygurlar, cok eski zamanlardan beri Tanrı Dağları ile Karakum Dağları arasında kalan Tarım havzasında ve yine Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasındaki Cungar havzası, İli Vadisi, Irtış nehri ile Baykal Gölü arasındaki topraklarda: Güney Sibirya'da şimdiki Moğolistan sınırları içindeki Selenge, Orhon, Tola ve Korulun (Kerulun) nehirleri civarında, Gansu'da (Kansu) ve bugünkü Shan-si ve Shen-si eyaletlerinin kuzey bölgelerinde yaşamışlardır.

Orta Asya, en eski zamanlardan beri Uygurların ana yurdu olmakla beraber, aynı zamanda dünya medeniyetinin de altın beşiklerinden biridir. Bu yüzden tarihçi Morgan "Dünya medeniyetinin anahtarı Tarım Havzasına gömülmüştür, bu anahtar bulunduğu zaman dünya medeniyetinin sırrı açılacaktır." demiştir.

Toplam 1.600.000 km2 yüzölçümüne sahip Doğu Türkistan, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle dünyada çok nadir bulunan uranyum, radyum gibi kıymetli tabii zenginlikler, petrol ve kömür yatağıdır. Tarım Havzası ve Cungar Havzasının çok eski zamanlarda büyük iç deniz olduğunu, dağların ve eteklerinin gür ormanlarla kaplı bulunduğunu araştırmalar sonucunda öğrendik.

Vaktiyle Tarım vahası civarında yaşayan atalarımızın bir kısmı Altay dağlarına muhaceret ederek bugünkü Moğolistan ve Baykal gölü çevresine yerleşmişlerdir. 840 yılında Moğolistan'dan Doğu Türkistan bölgesine göç Doğu Uygurların aslında bundan 8000 yıl önce Tarım havzasından Moğolistan ve Baykal Gölü taraflarına göç eden ecdatlarımınızın torunlarıdır.

Sekiz bin yıl önceki büyük göçte, Tarım havzasından yola çıkarak Ladak yoluyla kuzey Hindistan'a göç eden ecdatlarımız, Hindistan'ın asıl yerli halkı sayılan Dravidlerle birlikte Hindistan medeniyetinin şekillenmesine büyük ölçüde katkı sağlamışlardır.

Arkeologlar 20.yüzyılın 20.yıllarında, İndus nehri vadisindeki Harappa (bugünkü Pencap eyaletinde), Muhenjo-daro (Sind eyaletinde) gibi eski şehir harabelerinde yaptıkları araştırmalarda , Orta Asya Türk tipine ait, saçları iple bağlı bir heykel buldular. Bu heykel sekiz bin yıl önce Tarım havzasından Kuzey Hindistan'a göç eden ecdatlarımızın, Aryanilerin Hindistan'a göç etmesinden binlerce yıl önce bölgenin yerli halkı Dravidlerle birlikte yaşadıkları döneme aittir.

Sincan (Xinjiang) Sosyal Araştırmalar Akademisi araştırma merkezi, 1971 yılında Könçi nehrinin civarındaki eski bir mezardan bir kadın cesediyle bir çocuk cesedi bulmuştur. Nankin Üniversitesi Coğrafya Fakültesi, karbonlama usulüyle bu cesetlerin bundan 6412 yıl önce defnedildiğini tespit etmiştir. Bu haber Halk Gazetesi'nde yayınlandıktan sonra, Sincan (Xinjiang) Gazetesi'nin 24 Şubat 1981 tarihindeki Uygurca sayısında da neşredilmiş ve şu yorum yapılmıştır.

"Bu cesetler, toprak seviyesinden biraz yüksekte bulunan kum tepeleri kazılarak çıkarılmıştır. Mezarın iki başına birer ağaç yerleştirilmiş ve ağaçların uçları toprağın üstüne çıkmıştır. Mezar dik olarak kazılmış, cesetler sağ tarafa doğru yatırılmış, üzerine ağaç latalar konulmuş, lata üzerine koyun derisi ve kamış hasır örtülmüştür. Cesetler kaba yün kumaşlara sarılmış olup, kadın cesedinin başına yün kalpak giydirilmiştir. Uzun sarı saçları omzuna kadar uzanan kadın iri gözlü, uzun kirpikli ve dik burunludur.... Cesetle birlikte gömülen eşyalar içinde, çok güzel örülmüş kamış bir sepet vardır ve sepetin içinde bitki tohumları konulmuş, fakat bu uruklar zamanla toz olmuştur. Çocuğun cesedinin yanındaki kamış sepette ise buğday taneleri bulundu."

Bulunan bu iki ceset, 8000 yıl önce yaşanan büyük göç sırasında, bulundukları toprakları terk etmeden önce Tarım havzasında hayatlarını devam ettiren atalarımızın etnik özelliklerinin ve uygarlığının araştırılmasında oldukça önemlidir.

Tarım havzasının eski yerli halkının sarı ırka veya Aryanilere (MÖ.1700 yılları civarında İran'dan gelerek Hindistan'a göç eden halk) mensup olmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü burada yaşayan yerli halk Uygurların atalarıydı.

Yakın zamanlarda Tarım havzasındaki bazı yerlerde (Könçi nehri, Çerçen ve Çarkılık civarları) bulunan mezarlarda defnedilen kişilerin (erkek veya kadın) tamamı başları doğuya, ayakları batıya gelecek şekilde konulmuştu. Bu ne anlama gelebilir?

Ecdatlarımız, en eski dönemlerde şamani inanca sahiptiler. Şamanlar genelde güneşe, aya, göğe, yer ve su ilahlarına inanırlardı. Şamanların bu tür inançları gereğince ecdatlarımız çadır kapılarını güneşin doğduğu yöne koyuyorlardı. Türk ve Doğu Uygur kağanları (Orhon Uygur Hakanlığı) , bazı törenlerde yüzünü güneşe çevirip oturuyor ve dokuz defa eğilip selam veriyorlardı. Hatta kağanların adları da bu tür gelenekleri yansıtmaktadır. 

Örneğin Orhon Uygur kağanlarından Çundi-han'ın lakabı ;
Kün Tengride Uluk Bolmış Alp Küçlük Bilge Kağan'dı.

Uygurlar
Turgun Almas (1924-2001) Kaşgar
Selenge Yayınları, 2013

***

"Telelerin en büyük grubunu oluşturan Uygurlarla..."
"Dokuz Tele ailesinin (Toguz-guzlar yani Uygurlar)..."
"Telelerin ataları Hunların torunlarıydı, ve gerçekten de Telelerin dilleri Hunların diline oldukça yakındı."....

Kıpçaklar
Sercan M.Ahincanov
Selenge Yayınları,2009




The Adunqiaolu Relic Site and Tombs in Wenquan county of the Xinjiang (Sincan)  Uygur- East Turkestan (last photo)

Tombs in EAST TURKESTAN (West China's Xinjiang Uygur autonomous region) date back to 1900 to 1700 BC and belong to the Bronze Age. Three connected houses and nine slab-stone tombs.


Uygurs are Turkish Tribe. Their ancestors are the grandchildren of the Hun Turks.