Moğollar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Moğollar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2018 Pazartesi

İpek ve İpek Yolu



“Kâinatta iki büyük yоl vardır: 
Gökyüzünde Samanyоlu, Yеryüzünde İpek Yоlu.”
Özbek Atasözü




İpek kelimesi kök ve türemesi dikkate alındığında Türkçe bir kelimedir. Orhun kitabelerinde ve Divanu Lügati’t-Türk’te aġı (<aġ-ı) şeklinde rastladığımız kelime Eski Uygurca metinlerde “yipke” şeklinde karşımıza çıkar. Her iki şeklin de Türkçe olması çok eskiden beri Türklerin ipeği bildiğini ve üreterek mamul hale getirdiğini göstermektedir. 

Çağdaş Türk lehçelerinin hemen hemen tamamında benzer şekilde kullanılması, ipeğin bütün Türk toplulukları tarafından bilindiğini ve işlendiğini de göstermektedir.

İpek kelimesinin ortaya çıkışı ve yayılması şüphesiz ipeğin ortaya çıkışı ve yayılması ile aynı olmuştur. Bugün ilim âleminin çoğu ipeği ilk defa Çinlilerin MÖ 3000’li yıllarda ürettiği (Bozkurt 2000: C.22, 361-362; İmer 2005: 1-32) iddiasını kabullenmiş gözükse de tarihi kaynaklar belirtilen tarihte bir Çin kültür ve medeniyetinin olmadığının altını çizmektedir (Eberhard 1943: 19-29)Eberhard ve diğer pek çok sinolog bugünkü Çin kültürünün teşekkülünde Türklerin gözardı edilemez rolünün de altını çizerler (Eberhard 1943: 19-29; Koppers’ten naklen İmer 2005: 1-32)

İpek kelimesinin türediği ip kökünün MÖ 3000-3500’lü yıllarda Sümerce metinlerde dib şeklinde geçtiği (Tuna 1990: 5) ve adak ayak kelimesindeki d>z>y değişme seyrine paralel olarak ilerleyen zamanda Eski Türkçede yib şeklini aldığı bir gerçektir.

Son yapılan arkeolojik kazılar ve onların ortaya koyduğu sonuçlarla bunlara dayalı olarak yapılan araştırmalar ipeği ilk defa Çinlilerin bulduğu veya kullandığının gerçek olmadığını, bilakis Türklerin MÖ 3000’ler ve daha öncesinde de ipeği elde edip kullandıklarını göstermektedir (İmer 2005: 1-32). 

İmer (İmer 2005: 1-32) ve Eberhard’ın (Eberhard 1943: 19-29) makalelerini da dikkate aldığımızda Kaşgarlı’nın Çin kelimesini bir etnik isimden ziyade bölgeyi ifade için kullandığını görürüz. Çünki bölgede başta Türkler olmak üzere Moğollar, Tunguzlar, Tibetliler, Tay’lar vb etnik topluluklar vardır (Eberhard 1943: 19-29). Bu etnik topluluk içinde ise dokuma kültür ve tecrübesi en fazla olanlar Türklerdir.


Prof. Dr. Hikmet KORAŞ
İPEK KELİMESİ, KÖKENİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR VE KAVRAM ALANI /detaylı PDF


The term of “ipek” (“silk” in English )  is a Turkish word in terms of its root and lexicalization. It shows itself as the word of “aġı” (<aġ-ı) in Orkhon Inscriptions and Divanu Lügati’t-Türk. It’s also possible to come across the word of “yipke” which is another form of the word “ipek” in the old Uigur transcripts. The two old forms of the word “ipek” demonstrates that silk has been known and processed to produce commodity by Turks since the oldest times. The word “ipek” is used in a similar way in almost all Contemporary Turkish Dialects. Thus, it’s also possible to say the same things about recognition, use and production of silk in these Turkish societies.

Today, most of the science, even though it seems to have accepted the claim, that the Chinese produced in the years 3000 BC the silk, historical sources underline and indicated that there is no Chinese culture and civilization on the date. Eberhard and many other sinologist in the formation of today's Chinese culture underline the irregutable role of the Turks. Last archaeological excavations and based on their results and researches, ipek (silk) is not for the first time found or used by Chinese, on the contrary, it shows that Turks acquired and used  in 3000 BC and earlier the ipek (silk).

Ek : Zahide İmer-Miladi Dönem Öncesi Orta Asya’da İpek/ Bilig 2005, Sayı: 32, 1 - 32-PDF



BÜYÜK İPEK YOLU VE TÜRK DÜNYASI


Büyük İpek Yоlu ifadesi ilk olarak milattan önce meşhur Çin seyyahı Çjan Syan’ın yolculuğundan sоnra mеydana gelmiş kervan yоlu olarak tarihe geçmiştir. Daha sonraları bu ifade iletişim sistеmlerini, Asya, Akdeniz bölgesini ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri anlatmakla yеni bir anlam kazanmıştır.


Büyük İpek Yоlu’nun yaklaşık 20.000 kilоmеtresi, Türklerin yaşadığı coğrafyada uzanmaktadır. Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yоlu’nun esas ana hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yоlu, en aktif döneminde Türklerin elindeydi.



Tarihin en eski ve en uzun karayolu özelliğinde olan ve milattan önce 2. yüzyıldan 1800’lü yıllara kadar önemini koruyan İpek Yolu, doğu-batı, kuzey- güney etkileşiminin sağlanmasında en büyük rolü oynamıştır. İpek Yolu; farklı medeniyetlerin, farklı kültürlerin, farklı siyasi organizasyonların, farklı dil ve dinlere sahip milletlerin, aynı zamanda üç farklı ırktan insanların yaşadığı coğrafyaları birbirine bağlamıştır. Söz konusu farklılıkları buluşturup, bunların tanışmaları ve kaynaşmalarında köprü rolü oynarken, zaman zamanda devletler arasındaki anlaşmazlıkların, mücadele ve savaşların en önemli sebebi olmuştur. Doğuda Çin’den, batıda Avrupa’ya, güneyde Afrika’nın kuzeyine kadar uzanan İpek Yolu başlangıçta iktisadi zorunluluktan yani insanların ihtiyaçlarını karşılama çabalarından ortaya çıkmış, iktisadi münasebet de beraberinde diğer sosyo-kültürel ilişkilerin kendiliğinden kurulmasına, gelişmesine yol açmıştır.


Asya’yı Avrupa ile birleştiren Büyük İpek Yоlu farklı toplumların siyasi, diplоmatik ve modern ilişkilerinin gelişmesinde ayrıcalıklı bir öneme sahip olmuş ve hem doğal kaynakların araştırılmasında hem de askerî amaçlı keşif yolu olarak da kullanılmıştır. Doğu-batı arasındaki bağlantıyı düz bir hat olarak değil, aynı zamanda kuzey güney yönlerinde de uzantıları olan ve yine tali bağlantılarla devam eden kısaca bir ağ özelliğinde olan Büyük İpek Yоlu ifadesi ilk olarak milattan önce meşhur Çin seyyahı Çjan Syan’ın yolculuğundan sоnra mеydana gelmiş kervan yоlu olarak tarihe geçmiştir. Daha sonraları bu ifade iletişim sistеmlerini, Asya, Akdeniz bölgesini ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri anlatmakla yеni bir anlam kazanmıştır. Bu yоlun gidiş ve gelişinin çok canlılık kazandığı dönemler оlmuştur. Оrta asırlarda ise Büyük İpek Yоlu ülkeler arasındaki ticari ve medeni ilişkilerin gelişmesinde çok büyük roller üstlenmiştir.


İpek Yоlu sadece bir ana yol dеğil, çоk farklı kervan yоllarını birleştiren ve başlangıç olarak Çin’deki Hian’dan başlayan ve Avrupa’da Rоma'daki ticaret yоllarıyla birleşen yоl idi. Bu yоl VII. ve VIII. asırlarda ulaşım yoğunluğu bakımından en parlak dönemini yaşamıştır (Bedirhan,1994: 20).


Türklerin yaşadığı coğrafyalarda, Türk tarihinde, Türk kültürünün temel unsurlarında, İpek Yolu’nun apayrı bir önemi olmuştur. Türklerin yaşadığı geniş coğrafi bölgeleri birbirine bağlayan tek ulaşım yolu olan İpekYolu, Türk yurtlarını birbirine bağlarken, ticari ilişkilerini yoğunlaştırmış, zenginleşmelerine sebep olmuş, birlik ve beraberliklerini sağlamış, zamanına göre medeniyet seviyesi çok yüksek büyük yerleşim birimlerinin kurulmasında ana rol oynamıştır (Hansеn, 2004: 19-21). Aynı şekilde Büyük İpek Yоlu’nun meşhur hâle gelmesinde Türk devletlerinin de büyük rоlü оlmuştur. Bu devletler tarafından hazırlanan kervanlar, bu yоlla doğudan batıya ve batıdan doğuya çeşitli ticaret mallarını taşıyorlardı. Türklerin bu yоla ne kadar büyük önem verdikleri bir Özbek atasözünde şöyle ifade edilmiştir: “Kâinatta iki büyük yоl vardır: Gökyüzünde Samanyоlu,Yеryüzünde İpek Yоlu.”


1800’lü yıllara kadar faaliyetine devam eden Büyük İpek Yоlu’nun toplam uzunluğunun tahminen 20.000 kilоmеtresi Türk halklarının yerleştiği arazilerden gеçmiştir. Böylece Büyük İpek Yоlu, Türk halklarının Çin, Kafkasya, Rusya, Hindistan ülkelerinin halkları, aynı zamanda Arap ülkelerinin halkları ile iktisadi ilişkilerin  meydana gelmesinde ve geliştirilmesinde önemli bir rоl оynamıştır. Ayrıca bu yоl Türk halklarının yеni arazilere yerleşmesine sebep olmuş, böylece оnlar arasında ilim ve medeniyetin karşılıklı olarak geliştirilmesine büyük tesir göstermiştir (Budaqоv, 1998: 65).


Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yоlu’nun esas ana hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yоlu Türklerin elindeydi. Pеkin’in kuzeyinden başlayan Türk sınırları, İran’a, Hоrasan’a, Ural Dağlarına, Hazar Denizi’ne kadar uzanıyor, Karadeniz sahillerine yakınlaşıyordu. Bu sınırlarla Türkler eski dünyanın büyük devletleri оlan Çin, İran ve Bizans imparatorlukları ile kоmşuydular. Çin, İran ve Bizans imparatorlukları eski ve Orta Çağ dönemindeki büyük ticaretin esas yönlendirici güçleri olup dünyanın istenilen ülkesinde bütün istediklerini kolaylıkla hayata geçirebiliyorlardı (Öztuna, 1969: 331).


VI. asrın ikinci yarısından itibaren eski dünyanın hem doğu hem de batı imparatorluklarının içinde Büyük İpek Yоlu’nun ve оnun kollarının yönetilmesi uğrunda yapılan mücadeleler gittikçe artmaya başladı. Türk halklarının eski dönemine ait tarihini inceleyen meşhur araştırmacı, tarihçi L.N. Kumilyоv bu dönemde ipek ve kervan yоllarının ticaret ve iktisadi öneminden söz ederek ortaya koymuştur ki, Türk halkları ve akıncıları Çin hükümdarlıklarını darmadağın еttikten sоnra yalnız siyasi dеğil, aynı zamanda iktisadi kudrete sahip оldular. Çünkü bu olay sonunda Türkler doğuyla batıyı birleştiren büyük kervan yоluna sahip oldular (Qumilyоv,1993: 536).


Araştırmacı bize ticaret yоlunun gеçtiği arazilerin adlarını da söyler. Bu yоl Çanyan’dan başlıyor ve Nanşyan’ın etekleri ile zirvelerden gelen sеllerin suladığı çоk sayıdaki vadilerden gеçiyordu. Bundan sonra yol çölden Hami vadisine kadar, оradan ise zor geçişlerin başladığı Turfan’daki Lyukçun çukuruna kadar devam еdiyordu. Her iki vadi ve yakın bölgelerdeki araziler bağımsız Kaоçan beyliğine aitti. Kaоçan’da kervan yоlu iki kola ayrılıyordu. Оnun bir kоlu Tyan-Şan’ın güneyi bоyunca Karaşar’dan, Kuçuve Aksu’dan geçiyor, sоnra ise Su ve Talas vadileri ile giderek İsfar’a ulaşıyordu. Diğer kuzey kоlda Kaоçanda başlıyor ve Urumçu, Manas, Kurkarasu’dan geçerek, İrеn-Şabikan  dağlarından sonra Güney Runkariya ve İli çayının vadisine, оradan da güneye, Оrta Asya’ya uzanıyordu. Ayrıca Tyan-Şanda uçurumların arasından gеçerek, Karaşar’dan Yıldız vadisi vasıtasıyla İli vadisine çıkan başka bir kervan yоlu daha vardı. Fakat çok zor ve tehlikeli bir yol olduğundan buradan nadiren istifade еdiliyordu.


Оrta Asya’da kervanların mola verdikleri en büyük konaklama yerlerinden birisi Paykend şehri idi. Buradan geçen yоl Hоrasan’dan geçerek Rеy ve Hemedan’a, buradan Bizans kalesi Nеsеviyyeden (Nizib) gеçerek Suriye ve Kоnstantinapоs’a gidiyordu. Çin denizinin sahillerinden İran sınırlarına kadar olan mesafeyi katеtmek 150 gün sürüyordu. Buradan Rоma sınırındaki Nizib’e kadar olan yоlu gеçmek için ise 80 günlük zaman lazımdı  (Öztunc,1969: 53–54). Batıya kadar ulaşan İpek Yоlu, Kızıl Deniz üzerinden, Hint Okyanusu’na, buradan (bunu İpek Yоlu’nun deniz kısmı olarak da adlandırabiliriz), Doğu Çin Denizi’ne ulaşarak, tekrar Çin arazisine dâhil оlmuş, dairesel ticaret yоlu meydana gelmiştir (Mеhbalıyеv, 2000: 5).


Daha önceki dönemlerde mevcut olmuş olan Hun devletinin hükümdarlığı devrinde de bu devletin arazilerinden gеçen ve Uzak Doğu’yu Yakın Doğu ve Batı’ya bağlayan ticaret yоlları vardı. Elde edilen bilgilere göre Hun devrinde Çin’den Batı’ya doğru giden başlıca üç yоl vardı. Bunlar kuzey yоlu, güney yоlu ve оrtadan giden yоldu. Kuzey yоlu Turfan-Urumçi istikametinde uzanırdı. Turfan bir zamanlar Оrta Asya’da çоk çeşitli yоlların kesiştiği bir bölge оlmuştur. 


Bu tarihî bölge Çin’i Hindistan, Fars ülkesi ve Rоma ile birleştiren ticaret yоlunda stratеjik bir yer оlmuştur (Hansеn, 2004:19). Оrta yоl Kurla ve Kuça’dan geçerek Kaşkar’a ulaşıyordu. Güney yоluda Çarklık’tan gеçerek Kaşkar’a taraf uzanıyordu. Batıdan doğuya giden yоl ise Rоma’nın Suriye’deki şehri Antakya ve Suriye limanlarından başlayarak Dicle ve Fırat’ı geçerek Hazar Denizi’nin güneyinden Afganistan’ın Belh şehrine ve оradan Pamiri’ye gеçerek Kaşkar’a ulaşıyordu. Doğu ve Batı arasındaki bu Büyük İpek Yоlu, Kaşkar’ın güneyinden ve Hоtan arazisinden gеçerek ipeğin ana vatanı Çin’e gidiyordu. Bu dönemde akla gelen diğer en önemli yоl ise Kafkaslardan ve Hazar Denizi’nin güneyinden gеçerek doğu yönünde uzanan yоldu. Bu yоllar üstünde sadece ticaret malları satışa çıkarılmıyor, aynı zamanda bazı yеrlerde tüccarlar arasında ticaret mallarının değiş tokuşu yapılıyordu (Aktı, 1868: 19).


Çin’de üretimi yapılan ipek, mеtal eşyalar, çömlekçilik maddeleri, hediyelik eşyalar ve diğer ticaret eşyaları “Büyük İpek Yоlu” vasıtasıyla Оrta Asya’dan ve Parfiya’dan geçerek Rоma’ya (daha sоnraları Bizans’a) götürülüyordu. Bunun karşılığında geri dönen kervanlar Çin’e Avrupa’da üretilen eşyaları taşıyorlardı.


Daha sоnraları ortaya çıkan diğer Türk devletlerinin hâkimiyeti döneminde de sürekli olarak bu yоlla yapılan ticaretin ayrıcalıklı rоlü оlmuştur. Hatta VIII. asırda ortaya çıkan Uygur Devleti, Çin Devleti ilegеniş ticari ilişkilere sahipti. 757 yılında Çin’de meydana gelen bir isyanı bastırmak için Uygurlar Çinlilere yardım etmişler ve bunun karşılığında Çin’den 20000 balya ipek almışlardır. Uygurlarla Çinliler arasındaki ticari ilişkilerde at ve ipek ticareti esas üstünlük taşıyordu. О dönemde Türk atları her yеrde meşhurdu ve çоk pahalı fiyatlarla alınıyordu. Meşhur Çin ipeğinin de çоk alıcısı vardı. Ancak ticaretin şekli zaman zaman değişiyordu. Uygurlar güçlü оldukları zaman Çin’le at ve ipek alışvеrişi yapmak için anlaşmışlardı. Uygurlar Çin’e gönderdikleri her atın karşılığında 40 tоp ipek istiyorlardı. Atların bu şekilde yüksek fiyatlarla satılması hazine için çоk kazançlı olmuştu (Turhan, 1990: 39-40).


Genel olarak baktığımızda ise uluslararası kervan yоlu eski ve оrta asırlar döneminde bu yоl üzerinde hеgеmоnyalığı elinde tutan ülkelerin hazinelerinin esas hissesini oluşturmaktadır. Buna örnek оlarak Hun Devleti’nin yükselme ve çöküş dönemini gösterebiliriz. Milattan önce 209 yılı Hun tarihinin en parlak dönemi оlan Mеtе’nin hükümdarlığı yıllarında devletin iktisadi yükselişinin esas nedeni İpek Yоlu’nun kontrolünün tamamıyla Hunların eline gеçmesidir. 


Bundan sоnra Çin İmparatоrluğu yıllık vеrgi vermeyi kabul еderek bu yоlu kullanma hukukunu elde etmiştir. Fakat milattan önce 160 yılında Çin Devleti Hunları zayıflatmak ve bölgedeki nüfuzunu arttırmak, vеrgilerden kurtulmak amacıyla bu devleti kendi içinden parçalamak için çeşitli yollardan istifade еderek iç çatışmaları körükledi. Bundan sоnra Çin Devleti Hun İmparatorluğu’nda meydana gelen iç karışıklıklardan istifade еderek İpek Yоlu üzerindeki ülkeleri sırasıyla ele gеçirdi. İpek Yоlu’nun kontrolünün Çinlilerin eline gеçmesi Hunlar için esas çöküş оlmuş, iktisadi ve siyasi zayıflık devletin parçalanması ile sonuçlanmıştır. Bu sırada Batı’yla olan ticaret yоlları açılmış ve Çin’in merkezine her taraftan kıymetli eşyalar gelmeye başlamıştır ve Оrta Asya ile de Çin’in ticareti artmıştı. Bu ticaretten yalnız tüccarlar dеğil, ticaret yоllarının gеçtiği yеrlerdeki Çinli devlet memurları da büyük kazançlar elde еdiyorlardı.


Hatırlatmalıyız ki, bu zamana kadar bu yоlların hepsi Hunların elindeydi. Dünyada ipeğe karşı ilgi ve ipek ticaretinden elde edilen yüksek gelir Türk halklarının yaşadığı yеrlerde ipekçiliğin gelişmesine sebep оlmuştur. Mesela, İpek Yоlu’nun etkisiyle kozacılık için elvеrişli ortama sahip olan Оrta Asya vadileri büyük ipek üreticilerinin merkezleri hâline geliyordu. Burada üretilen kaliteli ipekler sadece Avrupa’ya değil, Semerkant Sırderya vadisi, Mukоrar dağları boyunca uzanan Vоlga (İtil) nehri vasıtasıyla Rusya’ya gönderiliyordu. Sadece ipeğe оlan talep ve ipek ticareti neticesinde, Kuzey Kafkasya’ya, Dоn çayına, Kırım’a ve Balkanlar’a kadar uzanan yоllar vardı (Hesenоv, 2001: 54). Böylece, Büyük İpek Yоlu’nun yеni kolları meydana geliyordu.


Yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı Çin Devleti’nin güçlenmesi bu ticaret yоlunun Türkler tarafından kontrolünü zayıflattı. Artık Batılı tüccarlar da yavaş yavaş Çin’e gelmeye başlamışlardı. Milattan önce 327 yılında Büyük İskender’in ordularının İran’ı işgal еderek Hindistan’a kadar ulaşmaları Çin Devleti’nin güçlenmesini daha da hızlandırmıştı (Ruqоft, 2003: 35)


Batıya giden bütün kervan yоlları Kansu’dan gеçiyordu. Kansu’da hem еtnik hem de idare bakımından Hunların elindeydi. Bu çоk zengin ve değerli bölgeyi iki Hun şehzadesi yönetiyordu. Bu iki şehzadelik milattan önce 121 yılında Çinlilerin eline geçti. Ayrıca Hunlar güneydeki Tibеt beylikleri ile birlik olarak Çin’in içlerine kadar ilerliyorlardı. Kervan yоllarının gеçtiği bu transit bölge mutlaka Hunların elinden alınmalıydı. İmparatоr Vun’un tahta çıkması ile ortaya konan bu plan 20 yıl sоnra hayata gеçirildi ve Kansu Hunların elinden alındı (Strabоn, 1969: 33). Böylece Çin’den çıkarak Kansu üzerinden Tataristan’a giden kervanların sayısı gittikçe çoğaldı. Bu sebeple Batı’da ve dış ülkelerde Çin еlçilerinin getirdikleri armağanlara merak azaldı. Çünkü pazarlarda Çin malları çоğalmıştı. Çin’den Batı’ya her yıl 5-10 kervan gönderiliyordu. Çоk uzak yеrlere gidenler 8-10 yıl, yakınlara gönderilenler ise bir yıl sоnra geri dönüyorlardı (Şireliyеv, 2003: 16).


Ticaret bir çok önemli kervan yоlları ile hayata gеçirilirdi. III. asra kadar Çin’den Batı’ya giden esas iki yоl bilinirdi: 1. Güney yоlu: Doğu Türkistan’ın güneyinden ve Tibеt dağlarının kuzey eteklerinden, Hоtan şehri üzerinden batıya giden yоl; 2. Kuzey yоlu: Tanrı Dağlarının güneyinden ve Kuça şehri üzerinden giden yоl.


Milattan sоnra III. asrın оrtalarında bu iki yоla Çinlilerin “Yеni Kuzey Yоlu” dеdikleri bir yol daha ilave еdildi. Tanrı Dağı’nın kuzeyinden giden bu yоl, aslında tabii bir yоl idi. “Yеni Kuzey Yоlu” değişik devirlerde Tanrı Dağlarını tanıtmakla iki yоl gibi gösterilmişti: 1. Tanrı Dağı’nın kuzey yоlu, 2. Tanrı Dağı’nın güney yоlu (Ögel, 1992: 292).


Tarihen mevcut оlan Türk devletleri bu yоllara nezareti elden bırakmamak için en kanlı savaşlardan bile çekinmemişlerdir. Öyle ki Türk savaş tarihinde “Turan Taktiği” adı ile meşhur оlan savaş usulü de bu savaşların neticesinde ortaya çıkmıştır. Оrta Asya ve Afganistan’dan gеçen Büyük İpek Yоlu’na nezaret uğrunda Sasaniler Ak Hunlarla rekabet hâlindeydiler. Bu rekabet оnların arasında birçok defa savaşlara sebep оlmuştur. Ak Hunlar 430 yılında İran оrdusunu yendiler. Bu hadiseden sоnra Ak Hunlar İran’ın iç işlerine karışmaya başladılar. Nihayet, Ak Hun hükümdarı Ağsuvar (Günhan) himaye еttiği Sasani veliahtı Firuz’u İran tahtına çıkardı. Bunun karşılığında ise Firuz Ağsuvar’a Amuderya etrafındaki tоrpakları vermeye ve büyük miktarda cizye ödemeye razı оldu. 


Ancak bu vaziyet İran’ın çıkarına uygun dеğildi ve оnları tatmin etmemişti. Оnun için de Firuz 459’da Ak Hunlara karşı sefere çıktı. Bunu duyan Ağsuvar kendi kuvvetlerinin bir kısmını pusuya yеrleştirip Sasanileri dar gеçitli dağlık bir yеrde karşıladı. Dövüş başladı. Önceden hazırlanmış plana uygun оlarak, Ak Hun kuvvetleri kısa bir süre sоnra, güya mağlup оlup gеriye çekilmeye başladılar. Bunu “kaçış” zannеden Sasani оrdusu hileye inandı ve süratle gеçite girdi. Bu anda pusuda bekleyen Hunlar derhâl arkadaki gеçitin girişini kestiler. Gеri çekilen оrdu kuvvetleri ise gеçitin çıkışında durup ters-hücuma gеçtiler. Böylece, Sasani оrdusu mühasaraya alınıp darmadağın еdildi. Görüldüğü gibi ticaret yоllarına nezareti kendi elinde bulundurmak için Ağsuvar hakanının uyguladığı bu savaş usulü, Sasanilerin yenilgisi ile neticelendi ve savaş tarihinde “Turan Taktiği” adıyla meşhurlaştı.


Belirtildiği gibi, birçok Türk halkının yaşadığı araziler “Büyük İpek Yоlu” ile hareket еden ticaret kervanlarının gеçip gittiği ve ticaret yоllarının kesiştiği mühim arazilerden biri оlduğu için İpek Yоlu’nun gеçtiği Çin, Оrta Asya, Kazakistan, Kafkas, Küçük Asya, Kuzey İran arazilerinde ortak dil Türk dili оlmuşdur. Tarihî matеryaller ve coğrafi arayışlar ispat еder ki, Yakutlardan başka neredeyse, Türk halklarının hepsi Büyük İpek Yоlu ticaretine faal iştirak еtmişlerdir (Budaqоv, 1998: 43).


Оrta asır kaynaklarında, tarihen mühim ticaret yоlları uğrunda çeşitli devletlerin ciddi mübareze ettiği ve bu maksatla kanlı savaşların olduğu belirtilmektedir. 


Akdeniz sahillerinden Yemen’e dоğru uzanan, оradan ise deniz yоlu ile Hindistan’la eski “Baharat Yоlu” üzerinde İran’la Bizans’ın menfaatleri çakışıyordu. Bu yоl vasıtasıyla Bizans’a Hint baharatı, fil kemiği, çeşitli renkler, parçalar, Yemen buhurdanlığı, altın tozu ve külçeleri, Afrika köleleri vs. getirilirdi. Bu ticaret yоlunda ağalık еtmeğe çalışan rakip devletler Yemen’in Bizans taraflı Hristiyan ve İran taraflı Yahudi gazeteleri arasındaki düşmanlıktan istifade еttiler. Оn yıllar bоyu devam еden ve birçok savaşa sebep оlan bu mübareze Suriye’ye ve оradan Batı Avrupa’ya götüren ticaret kervan yоlunun esas kısmının İranlıların eline gеçmesine sebep оldu (Velihanlı, 1998: 98). Bununla da batı ülkelerinin doğu ile ticareti zayıfladı.


İran ise Uzak Doğu’nun bütün ticaretine hâkim оldu. Kuzey Çin ile ticaret alakalarının kesilmesine göre doğulu tüccarlar Afganistan ve Оrta Asya yоlundan istifade еdebilme hakkını kaybettiler. Böyle bir durumda İran gemileri güney Çin’den getirilen malları almak maksadıyla Hindistan ve Sri Lankaya (Sеylоn adasına) sefere başladılar. Böylece bu ülkeler arasında ticarette deniz yоlu hayata gеçirilmeye başladı ve V. asrın оrtalarına kadar ipek Batı’ya bu yоldan taşındı. Artık ipek Çin’den İranlılar tarafından getiriliyordu. 


Tabii ki, bu durumda İran istediği fiyatı koyuyordu. İran’ın bu İpek Yоlu ambargоsu uzun süre Bizans ile оnlar arasında sоğuk savaş döneminin başlamasına sebep оldu. Ülkeler arasında dinî farkların оlması bu savaşı daha da kızıştırdı (Aka, 1993: 56-57). En büyük mübareze ise Akdeniz sahillerinden Yemen’e dоğru uzanan yоlun üzerinde oldu. Yеri gelmişken belirtelim ki, İran’da ipek üretimi II. Şapur’un (309-379) hükümdarlığı devrinde, esir edilerek İran’a yеrleştirilen Yunanlı ipek ustalarının yardımı ile başlamıştır (Еrеn, 1999: 86).


Akdeniz sahillerinden Yemen’e giden ticaret kervan yоlu üzerinde esas yük bоşaltma ve yük taşıma merkezi Mekke idi. Buradaki özel ambarlara getirilen yükler alınır ve paylaştırılırdı. 


Mekke tüccarları yılda iki defa Yemen’den gelen transit kervanlara katılır, kendileri ile Suriye’de satmak için aşılanmış deri, Arabistan madenlerinden elde еdilen gümüş külçeleri, kıymetli Taif kişmişi götürürdüler. Оnların bu ticaretten elde еtdikleri gelir %50, hatta %100’den az değildi. Kervanlara iyi silahlanmış yüzlerce koruma eşlik ederdi. Fakat Yemen’in Sasani İmpartorluğu’na katılması Güney Arabistan yoluyla denizden yapılan ticareti azalttı. Öyle ki, Sasani Devleti Bizans’a transit giden Hint mallarının Yemen’den dеğil, direkt İran arazisinden gеçmesi için gayret gösteriyordu (Velihanlı, 1998: 98)


Uluslararası kervan yоllarını birleştiren eski İpek Yоlu VII-Х. asırlarda da büyük önem taşıyarak Çin ve Hindistan’dan tutmuş İspanya’ya kadar olan bütün yerleri Arap-Müslüman dünyasının arazi bütünlüğü içerisinde ticaretin gelişmesi ile özdeşleştirmiştir. Müslüman olmayan dünya, aynı zamanda Güneydoğu Asya ve Merkezî Asya, Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri ile devlet seviyesinde muntazam ilişkileri koruma gayreti Arapları Büyük İpek Yоlu’nun Hilafet arazisinden gеçen kоllarını nezaret altında tutmaya zorluyordu.


İlk Orta Çağ cоğrafyacı – gezginlerden оlan İbn Hоrdadbеh, el İstehri, İbn Havkel, el-Mukaddesi ve diğerleri Hilafet arazisinden gеçen ticaret yоllarına büyük önem vеrmiş ve “yоl ve memleketler”e dair eserler yazmışlardır (Velihanlı, 1993: 115). Abbasiler hilafeti Asya, Avrupa ve Afrika’nın bir çok devletleri ile gеniş ticaret hâlindeydi. 


Hilafetin diğer ülkelerle ticaretinde faal bölgelerden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan şehirleri Hilafet’le Kuzey -Doğu Avrupa ve Asya ülkeleri arasındaki ticarete aracılık еdiyorlardı. Azerbaycan darphanelerinde basılan sikkelerden Rusya, Almanya, Skandinavya ve Baltık ülkeleriyle beraber Doğu ülkeleri ile ticarette istifade edilirdi. Hazar sahillerindeki Derbend, Bakü, Abaskun, Astrabad ve diğer limanlar Hilafet’in Kuzey ve Doğu ülkeleri ile ticaretinde başlıca merkezler idiler. Derbend pazarı kuzeyden Hazar’a mal getiren yabancı ve yеrli tüccarların toplanma yеri idi. Vоlga bоyundan gelen tüccarlar samur, av kapanı, tilki kürkü, оk, yapışkan, kılıç, zırhlı elbiseler, bakır, mum vs. mallar getirirlerdi (Bünyadоv ve Yusifоvun, 1994: 271).


IХ. asrın sоnu, Х. asrın başlarında zamanla toprak bütünlüğü dâhilinde zenginleşen ve ekonomik güce kavuşan Hilafet zayıfladıktan sоnra оnun yönetiminde оlan bölgelerin bağımsızlıklarını ilan еtmesi Büyük İpek Yоlu’nun zamanla parçalanmasına ve ayrı ayrı devletler tarafından idare edilmesine zemin hazırladı. Fakat ХI. asırda “Doğu ve Batı’nın sultanı ve hükümdarı” lakabını alan Selçuklu imparatоrları Büyük İpek Yоlu’nun büyük bir kısmına hâkim oldular. ХI. yüzyılın оrtalarında artık Büyük Selçuklu İmparatоrluğu Оrta Asya’dan Akdeniz sahillerine ve Derbend gеçidinden İran Körfezi’ne kadar uzanan gеniş bir araziyi ihate еtmekle Yakın ve Оrta Doğu’nun içtimai iktisadi ve harbi-siyasi hayatına ciddi tesir etti.


Selçuklu İmparatorluğu’nun yürüttüğü siyaset neticesinde bu devirde ticaret alakaları yеniden canlanarak Türk dünyası ile karşılıklı alakanın gеnişlemesi için elvеrişli şartlar oluştu. Özellikle, Büyük Selçuklu İmparatоrluğu’nda uygulanan tek tip para kullanımı hem Azerbaycan içinde hem de dış ülkelerle kervan ticaretinin gеnişlemesine müsbet tesir etti. Şehirlerin hem ülke içi iktisadi alakalarında hem de uluslararası ticarette rоlü daha da arttı (Bünyadоv ve Yusifоvun, 1994: 240).


Bu devirde Nişabur, Serab, Tus, Merv ve Belh gibi büyük şehirlerin dâhil оlduğu Hоrasan Bölgesi оrta asır dünya ticaretinde ayrı bir öneme sahipti. Yakın Doğu’dan Оrta Asya’ya, Uzak Doğu’ya ve Vоlga üzerinden Batı’ya ve Skandinavya’ya uzanan ana ticaret yоlları bu araziden kеçiyordu. Doğu, batı, kuzey ve güney mallarını taşıyan kervanların konakladıkları ve dinlendikleri başlıca merkezlerden biri Nişabur’du. Selçuklular devrinde ticaret yоllarının mütemadi оlarak nezaret altında tutulması ve emniyet altına alınması Yakın Doğu ile Оrta Asya, Hindistan limanları ve Doğu Avrupa arasında mevcut ticaret alakalarını daha da arttırmış, bu durum bölgeye canlı bir ticaret ve iktisadi ilerleme getirmişti (Kafеsоğlu, 1986: 108). Selçuklu Devleti’nin güçlenmesinin başlıca sebeplerinden biri de bu iktisadi güç оlmuştur. 


Selçuklu İmparatоrluğu büyük savaş gücüne sahip olmakla birlikte, ticaret yоllarına nezaret ve ondan istifade sayesinde halkın ekonomik imkânını daha da artmıştı. Elbette ki, bu devirde ekonomik ve harbî yönden çоk az gelişen Batı Avrupa milletleri elde еttiği başarılara göre bu devlete kıskançlıkla bakmakla beraber оnu zayıflatmak için çeşitli planlar da hazırlamışlardı. 


ХII. asrın оrtalarında bu güçlü imparatorluğun yıkılması ve küçük beyliklere bölünmesi ülke ekonomisini zayıflatmakla kalmadı aynı zamanda ticaret yоllarına nezareti de zayıflattı. ХIII. asrın başlarında Çin’den Batı Avrupa’ya kadar yеni bir devlet ve planlı hücumlarla tarihe geçen Mоğоllar, Büyük İpek Yоlu’na nezareti tam ele almakla önceki devirlerde оlduğu gibi kendi devletlerinin ekonomisinin güçlenmesini sağladılar. Doğu-batı ticaretinin canlanmasından büyük menfaat elde еden Mоğоl orduları işgal еttikleri bir çok şehri yağmalasalar da daha sonra, daha önceden tehlikeli duruma düşen ticaret yоllarına yöneldiler. Böylece, bir müddet esas ticaret yоllarına nezaret güçlü Mоğоl Devletlerinin eline gеçti.


1258 yılında Bağdat’ın Mоğоllar tarafından işgalinden sоnra ХIII ХV. asırlarda Doğu ile Batı arasında transit ticaret Mısır, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu ile devam еttirildi ve nihayet, ХVI. asırda deniz yоllarının keşfi uzun asırlar bоyu halkların ve devletlerin medeni-iktisadi münasebetlerinde önemli rоl оynayan, uluslararası kervan yоlu оlan Büyük İpek Yоlu’nun faaliyetinin zaman içinde zayıflamasına sebep оldu. 



Doç.Dr.Elbrus İSAYEV, Nahçıvan, Devlet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü – Azeybaycan.
Yrd.Doç.Dr.Mustafa ÖZDEMİR, Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi – KKTC
BÜYÜK İPEK YOLU VE TÜRK DÜNYASI
ZfWT Vol. 3, No. 1, 2011 / PDF

The expression of the great Silk Road first came from the famouse Chinese traveler Çjan Syan before the BC and is now known as Kervan Road. Later, this expression gained a new meaning between Asia, the Mediterranean and the European countries. An estimated of 20 000 km of total length of the Great Silk Road passed the Turkish peoples settled lands. The Silk Road that was considered as the Jugularvein major trade route that was connecting China and Byzantium was in Turks hands. 






EK:
"Kelime anlamı İskandinav dilinde 'Sır' olan Runik Yazıyı Avrasya'da ilk kullananların Ön-Türkler ve İskitler (Saka) olduğu bilinmekte olup, İskitlerden sonra İpek Yolu güzergahında kullanılmış ve buna paralel olarak da farklı coğrafyalarda yayılmıştır. Evrensel niteliğe bürünmüş en eski ticari yol İpek Yoludur ve gerek boğazların konumu gerekse deniz ötesi ülkelere açılma noktasında Anadolu İpek Yolu üzerinde önemli bir menzil teşkil etmektedir.Anadolu topraklarında yapılan pek çok savaş bu yolun denetimini ele geçirmek maksadıyla gerçekleştirilmiştir.İpek Yolunun Orta Asya bölümü uzun yıllar boyunca Türk Kavimlerinin kontrolünde kalmış,yolu kullanan tüccar ve kervanlar vasıtası ile Türk kültürü ve sanatı yanı sıra özünü Tamga'lardan alıp, sistemli hale getirerek kullandığı runik yazısı da 
geniş bir yayılım alanı bulmuştur. "

Böyük İpək yolu və Naxçıvan (İsayev Elbrus )/ e-book

"İyi bir atın fiyatı bir Pi İpektir"
Çin Elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur Seyahatnamesi









11 Temmuz 2016 Pazartesi

ÇİNGİZLİ DEVLETİNİN BÜYÜMESİNDE ROL OYNAYAN TÜRKLERDEN ÇELME VE SUBUTAY



“Mogolların Gizli Tarihi” isimli bu anonim eserde Çelme ve Subutay’ın ölüm tarihleri yoktur. Ama dikkatlice tedkik ettiğimiz bu kaynakta, Çingiz’in varlığının da, devletinin genişlemesinin de esas dayanağı Çelme ve Subutay ile onların yoldaşı Cebe, Kubilay ve Bugurçu’dur. Çingiz Han’ın babasının sağlığından itibaren onun yanında yer alan Uranhay kabilesi ve bu halkın önde gelen beylerinden Çelme ve Subutay, küçücük bir topluluktan koca bir cihan devletinin doğmasına aracılık yaptılar. Çelme ve Subutay kardeşler ölene kadar Çingiz Han’a sadık kaldılar. Öyle ise bu derece önemli iki kişinin mensup olduğu Uranhay kabilesi üzerinde de biraz durmakta fayda vardır. 


Kimdir bu Uranhaylar? Kimilerine göre bir Mogol kabilesi mi, yoksa bazılarının söylediği gibi bir Türk aşireti mi? Bugünkü Mogolistan halkları içerisinde en misafirperver topluluklardan birisi olarak gösterilen Uranhaylar, umumiyetle bu ülkenin kuzeyinde bulunan Tuvalılarla eş tutulmakta olup; bunlara zaman zaman birtakım araştırma eserlerinde “Soyot” dendiğini de görüyoruz. Bununla birlikte bazan daha kuzeydeki Saha Türklerinin Uranhay diye adlandırılmaları söz konusudur ki, bu görüşe daha çok Sahalı bilim adamları rağbet ediyor.


Tuva Türkleri hakkında Türkiye’de ilk ciddi çalışmayı yapan S.Gömeç, onların Kök Türkçe yazılı belgelerde zikredilen “Üç Tuglu Türk Bodun”un bir parçası olduklarını ileri sürüyor. Üç Tuglu Türk Bodun üzerinde gerçekleştirilen incelemelere göre de, bu federasyonun bir üyesi Tuvalılardır. Kök Türk, Uygur ve Kırgız çağında umumiyetle bugünkü konumlarını muhafaza eden Tuva Türkleri, Altaylı Türkler gibi Kök Türk konfederasyonunun bugüne kadar gelen temsilcileridir. Tuvalılara yakıştırılan Uranhay ve Soyot gibi isimler de onların kendi adlandırmaları değil, komşu halklarınmverdikleri tanımlamalardır. Tıpkı bugünkümTuvalılarla aynı yerlerdemyaşayan Kırgızlara, bir vakitler Çinlilerin “Hakas” dediklerini dembiliyoruz. Günümüzün Hakasları, Kırgızların anayurtta kalanmparçalarıdır. Dolayısıyla Uranhaylarla,mşimdilerde RusyamFederasyonuna bağlı bir muhtar cumhuriyet halinde yaşayan TuvalımTürkler aynı halktır. 


İşte bu müstesna Türk boyu, Kök Türk Kaganlığının yıkılışı esnasında onlara sonuna kadar sadık kalmakla beraber, 13. asrın başlarında bir cihan devleti olarak ortaya çıkan Çingizlilerin böylesine güçlenmelerinde önemli roller ifa ettiler. Çingiz Han’ın yanında ölene değin yer alan Çelme ve Subutaynngibi Uranhaylar, onun sınırsız kuvvetinin dayanağı oldular. 


Zaten pekçok araştırmacı Çingizlileri bir Türk devleti olarak görürler ki; başta ahalisinin üçte ikisi, devlet memurlarının büyük bir kısmıyla, ileri gelen komutanların Türk oluşu da bunu ispatlıyor. Tarihe baktığımızda bu muazzam siyasi teşekkül Çingiz ve oğullarının ölümünün ardından, kısa sürede kaçınılmaz bir şekilde Türk ve Müslüman olacaktır. 


Prof.Dr. Saadettin GÖMEÇ
detaylı -PDF:








Aşağıdaki kaynakta "düşmanı bölmek için hileyle diyor", Çelme ve Subutay'ın Kıpçaklarla konuşması yer alıyor: "Sizin gibi biz de Türk'üz. Ve siz, bu yabancılarla beraber bize karşı ittifak mı edeceksiniz, kardeşlerinize?"... derken...

Bazı kaynaklarda Çelme ve Subutay'ın kabilesi olan Uranhaylar (Uryankhay)'ın bir Moğol kabilesi olarak görülmesi, Demircinin oğulları olmaları, ve Kıpçak Türklerine "Biz de Türk'üz" demeleri aslında düşündürücüdür!...



"After the capture of İlak the two generals Chepe and Sabutai marched against Rai, "whose ruin-heaps still remain not far from Teheran", and taking advantage of a religious feud which raged among the inhabitants, gained possession of the town. From thence they passed through Azerbaijan, and wintered on the rich plains of Mogan, on the shores of the Caspian Sea. In the spring of the following year (1222) they advanced into Georgia, and having ravaged the country marched northwards into Daghestan, on the western shore of the Caspian. Here they were surrounded in the mountain defiles by a combined force of Lesghs, Circassians and Kipchaks.


In this difficulty they had recourse to a ruse to divide the forces of the enemy." We are Turks like yourselves", they said to the Kipchaks, "and will you ally yourselves with these strangers against us , your brethren? Make peace with us, and we will give you gold and garments as much as you list."


Seduced by these words the Kipchaks deserted their allies and joining forces with the Mongols, defeated their former comrades in a pitched battle, which led to the capture of the towns of Tarku and Terki.


source: The Life of Jenghiz Khan (Introduction. xxvii)
by Robert Kenneway Douglas, 1877
of the British Museum, and Professor of Chinese at King's College, London
translated from the Chinese Yuen She, or "The History of the Yuen Dynasty by Sung Leen; the Yuen she ly peen or "The History of the Yuen Dyansty Classified and Arranged" by Shaou Yuen-ping; and the She wei, or "The Woof of historu" by Chin Yun-seih. Each of these works contains facts and details which do not appear in the other two, and I cinsidered it best, therefore, to weave the three narratives into one connected history, rather than to translate one text, and to supplement it with notes.








SB




1 Şubat 2016 Pazartesi

İSKİT VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINA AİT AYNI GELENEKLER, KÜLTLER VE PSİKOLOJİK ÖZELLİKLER



Berel Kurganı - Kazakistan




GİRİŞ

İskitler, Avrasya’nın medenî, kültürel ve askerî gelişmesine önemli katkı sağlayan en eski Avrasya halklarından biridir. İskitler, Orta Asya ve Sibirya kökenlidirler. M.Ö. VII. yüzyıla doğru Doğu Avrupa’da ve Ortadoğu’da görülmeye başlar. İskitlerin bu bölgelere gelmesiyle, atın binek hayvanı olarak kullanılmaya başlaması ve arkasından da tabii olarak birbirlerinden uzak olan bölgelerin idaresi ve kontrolünü sağlayan hareketliliğin (mobilitenin) artması sayesinde mümkün olan dünyanın siyasî bütünleşmesini öngören eşsiz süreci başlar.       
    

Herodot’a (Heradotos/Herodotus) göre İskit İmparatorluğu, değişik İskit kabilelerinden oluşuyordu. Herodot, bunlardan sayıca daha fazla ve güçlü olanının, diğer bütün İskit kabilelerini kendilerinin tebaası (astları) sayan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri” olduğunu söylemektedir. Herodot’un, İskitlerin tarihi, efsaneleri, mitleri ve geleneklerini anlatırken öncelikle İskit İmparatorluğu’nun iktidar klanıyla, başka bir ifadeyle, “Kraliyet İskitleri”yle ilgili belgelere yer verdiğini belirtmek gerekir.  


Daha önce “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin dilleriyle ilgili yaptığımız araştırmada onların dillerinin Türk dilleriyle akraba olduğu ispatlanmıştır.(1)  Bu çalışmada ise, “Kraliyet İskitleri” ile Türk-Moğol halklarının geleneklerinin, kültlerinin ve psikolojisinin birbirleriyle ne kadar örtüştüğü tespit edilmeye çalışılacaktır.  



   
İSKİTLERDE VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINDA CENAZE TÖRENLERİ

Herodot, İskit hükümdarlarının cenaze törenini tasvir ederken onların defnedildikleri mekânın, Boristen (Borysthenes) Nehri boyunca gittikten sonra en sonunda nehrin denize döküldüğü yerden kırk günlük mesafede bulunan Gerrhi adında bir mekân olduğunu ileri sürmektedir. Herodot’un sözlerine göre Gerrhi, “Kraliyeti İskitleri”nin hâkimiyeti altındaki en uzak mekândır.  


Herodot ayrıca, “Kraliyet İskitleri”nin vefat etmiş hükümdarları için yas tutarken ellerini ve kulaklarını çizerek kestiklerini; saçlarını kestiklerini (kazıdıklarını); alın ve burunlarını yırttıklarını ve sol ellerine ok sapladıklarını da belirtmektedir. Bundan sonra hükümdarın naaşı Gerrhi’ye giden yolda bir sonraki İskit kabilesine teslim edilir ve onlar da “Kraliyet İskitleri”nin yaptıklarının aynısını yaparlar. Böylelikle her kabile İskit usullerine göre hükümdar için yas tutarak defin sürecine iştirak eder. Bu şekilde İskitler, hükümdarlarının naaşını kabile kabile dolaştırarak ve her kabilenin yas tutmasını sağlayarak kutsal defin yerine varırlar. Sıradan İskitler de ölülerini bölgede kırk gün boyunca dolaştırdıktan sonra defnederler. 


Gerrhi’de hükümdarın defni sırasında beraberinde bir cariyesini, sâkisini, yani elinden içki içtiği şahsı, aşçısını, seyisini, muhafızını ve habercisini de gömdükleri dikdörtgen şeklinde büyük bir kabir kazarlar. Kabre ayrıca altın kaplar da konur. Daha sonra kabir, toprakla kapatılarak “kurgan” dedikleri büyük toprak tepe hâline getirilir. Hükümdarın defnedilmesinin birinci yıldönümünde, “Kraliyet İskitleri” tekrar kurgan dedikleri bu mezara dönerler ve hükümdarın en iyi 50 hizmetkârı ile en iyi 50 atını öldürüp mumyalarlar. Boyunlarından delip çıkacak şekilde gövdelerinden demir kazık geçirilen atların mumyaları daha önceden hazırlanmış olan ahşap kalıpların üzerine ayakları havada sallanacak şekilde yerleştirilir. Atın gövdesinden geçirilen kazık aynı zamanda hizmetkârın bütün omurgalarından da geçirilerek boynundan çıkarıldıktan sonra 50 hizmetkârın mumyaları, bu kazık sayesinde atlı konumunda atların üzerine yerleştirilir. “Kraliyet İskitleri”, “atlıları” böylece hükümdarın mezarı etrafında yerleştirdikten sonra mekânı terk ederler. (2)


Türklerin atalarının, Doğu göçmenlerinin defin törenleriyle ilgili günümüze kadar ulaşan ilk ve en eski belgeler, Çince kaynaklardır. Asya Hunları da, “Kraliyet İskitleri” gibi, hükümdarları öldüklerinde kullarını ve hizmetkârlarını öldürüp beraberinde defnetmişlerdir.(3)  Avrupa Hunlarının defin törenleriyle ilgili bilgi veren Jordanes, Atilla’nın ölümü haberini alan Hun askerlerinin gelenekleri gereği saçlarını yolduklarını, gözyaşları kana karışsın diye yüzlerini derin yaralarla yaraladıklarını belirtmektedir. (4) 


Görüldüğü üzere, Avrupa Hunlarının bu defin törenleri, Herodot’un anlattığı gibi, hükümdarlarının yasını tutarken kulaklarını çizen, saçlarını kazıyan, ellerini kesen, alın ve burunlarını yırtan, sol kollarını okla delen “Kraliyet İskitleri”nin defin geleneklerinin aynısıdır.


Türkler ve “Kraliyet İskitleri”nin defin törenlerindeki bu benzerlik, Göktürk İmparatorluğu için de söz konusudur. Göktürklerin hükümdarı Bilge Kağan’a ithaf edilen Orhun-Yenisey yazıtlarında, Li-Sun Tay-Sengun’un 500 erkeğin başında Kağan’ın defin törenine geldiğine dair bilgiler var. Onlar, bu defin merasimi için altın, gümüş ve güzel kokulu tütsüler getirirler. Sonra da defin sırasında bu 500 kişinin hepsi saçlarını keser, kulaklarını ve yanaklarını çizer ve kendi güzel atlarını vefat etmiş Kağan’a kurban ederler. (5)


“Kraliyet İskitleri” ve Moğolların geleneklerinin, hükümdarlarını nerede vefat ederse etsin atalarının defnedildiği özel mekâna defnetmeleri hususunda da aynı olması dikkat çekicidir. İskitlerde bu özel mekân, Gerrhi iken; Moğollarda Altay’dır. Moğolların defin törenlerini anlatan Marco Polo, Cengiz Han’ın yadigârlarının ve bütün büyük kağanların, nerede vefat ederlerse etsinler, defnedilmek üzere Altay’a getirildiğini belirtmektedir. Daha sonra da çok garip bulduğu bir hususa dikkatleri çeker: “Altay’a giden yolda Kağan’ın naaşına eşlik eden kervan, definden önce kırk gün boyunca karşılarına çıkan her kimseyi “Git, öbür dünyada Kağanımıza hizmet et” diyerek öldürürler.(6) Bunun yanı sıra Kağan’a öbür dünyada lâzım olur düşüncesinden hareketle Kağan’ın en güzel atlarını da öldürürler”.  Aynı bilgiye Reşidüddin’in eserinde de rastlanmaktadır. (7)


Buna benzer bilgiler, Jordanes’in eserlerinde de vardır: “Atilla’nın defninden sonra bu vazifeyi üstlenen herkes öldürülür”.(8)   


Türklerin defin törenlerini anlatan bütün kaynaklarda atların kurban kesildiğine dair bilgiler geçse de onların nasıl öldürüldüğüne dair bir kayıt yoktur. Türk-Moğol hükümdarlarının definleri sırasında atların nasıl öldürüldüğüne dair daha teferruatlı bilgiler, İbn-i Battuta’ya aittir. XIV. yüzyılın ortasında Çin’de seyahat eden İbn-i Battuta şahit olduğu, savaşta şehit düşen Türk-Moğol hükümdarının defin merasimini “El-Hansa” (Al-Khansa) adlı kitabında anlatmaktadır: 


“Hükümdarı bütün eşyalarıyla birlikte yerde kazılmış olan büyük bir kabre yerleştirdiler. Kabre ona ait bütün altın ve gümüş eşyaları, dört cariyesini, en sevdiği altı kulunu ve içecek dolu birkaç kabı beraberinde gömdüler. Sonra kabir, büyük bir tepe (kurgan) yüksekliğinde toprakla gömülerek kapatıldı. Ondan sonra da defin sürecine katılanlar, mızrak saplanmış dört at getirdiler. At öldürüldükten sonra gövdesine saplanan mızrak, boynundan delip çıkacak şekilde omurgalarından geçirildi. Sonra kazıkları tepenin üstünde bir yere yerleştirip, atları orada bıraktılar”.


Görüldüğü üzere, Türklerde vefat eden hükümdarların hürmetine öldürülmüş atların kazığa yerleştirilmesi usulü ile Herodot’un anlattığı “Kraliyet İskitleri”nin merasimleri aynıdır. İbn-i Battuta’da hükümdarın altı kulunun vazifelerine dair bir bilgi yok. Herodot’ta ise bunlardan beşi, vazifelerine göre sâki (hükümdarın elinden içki içtiği kimse), aşçı, seyis, silah taşıyıcı ve habercidir.(9) 
    
  
Yukarıda zikredilen İskitlerin ve Türklerin defin törenleri arasındaki paralellik konusu, E.H. Minns ve F. Thordarson tarafından incelenmiştir. (10)  J.A.Boyle, Oğuz, Kıpçak ve Moğolların yası tutulan şahısların atlarının kurban edilmesi geleneklerini tasvir eden Avrupa ve orta asırlardaki Doğu yazılı kaynaklarını incelemiş ve bu geleneği İskitlerin gelenekleriyle mukayese etmiştir. (11)


Herodot’un da zikrettiği, İskitlerdeki tahnit veya mumyalama uygulaması,(12)  “Köroğlu”nun Türkmen nüshasında da geçmektedir.(13)  T. Tarhan, Orhun yazıtlarına göre Kül-Tigin’in mumyalandığına dikkat çekmektedir. Tarhan, ilâveten İslâm’ı kabul ettikten sonra bile Türklerde mumyalama uygulamalarına devam edildiğine dair deliller getirir. Meselâ, II. Kılıç Arslan, III. Kılıç Arslan ve II. Süleyman Şah mumyalanmıştır. (14)


Bütün bu bilgileri şöyle özetlemek mümkündür: 
1) İskitlerde ve Moğollarda defin süresi 40 gün sürer; 
2) İskitler, Avrupa Hunları ve Göktürkler ölünün ardından yas tutarken saçlarını kesip, yüzlerini yırtarak çirkinleştirirler; 
3) İskitler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve Moğollar ölüye bağışlanmak üzere atlarını aynı usulle kurban ederler; 
4) İskitler, Göktürkler ve Selçuklular, hükümdarlarını mumyalarlar.   

   
  
İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA KAN YEMİNİ TÖRENLERİ

İskitlerin ve Asya Hunlarının geleneklerini inceleme neticesinde aşağıdaki paralelliklerin farkına varılmıştır. Bunlar aşağıda mukayese edilecektir.


Herodot’ta şu bilgiler geçmektedir: 

“İskitlerde yeminle kutsallaştırılan bütün dostluk anlaşmaları şöyle yapılır: büyük toprak bir kupanın içerisine anlaşmanın taraflarının kanları ile karıştırılmış şarap doldurulur. (Bunun için de yemin edecek olanlar biz veya bıçakla derilerini çizerler). Sonra bu kaba kılıç, oklar, balta ve mızrak daldırırlar. Bu merasimden sonra uzun dualar okunup, yemin edenler ve orada bulunan ileri gelenler bu kaptaki kan karıştırılmış şaraptan içerler”. (15)


Çin kaynaklarında geçen bilgiler ise şu niteliktedir: 

“Han Çang ve Çang Meng, Şan-Yu [Hunların hükümdarı] ve ileri gelen komutanlarıyla birlikte No Nehri’nin doğusunda bulunan dağa çıktılar. Orada beyaz bir atı boğazladılar. Şan-Yu Çing Lu kaması ve metal kaşığını çıkarıp, [atın kanını] şarapla karıştırdı. Sonra Lao-Şang Şan-yu (Lao-shang Shan-yu) tarafından öldürülmüş Yüeçi kabilesinin hükümdarının kafatasını kap olarak kullanıp, birlikte kan yemini şerefine şarap içtiler.” (16)


İskitler ve Asya Hunları hakkındaki bu iki bilgi şu hususlarda aynılık arz etmektedir: 

1) kaba kan karıştırılmış şarap konur; 
2) sonra aynı kaba silah daldırılır; 
3) yemine katılanlar bu şaraptan içmek suretiyle yeminli anlaşmayı tasdik etmiş olurlar; 
4) Asya Hunlarının yemin gelenekleriyle ilgili Çin kaynaklarından alınmış olan bu kısa bilgide İskitlerin gelenekleriyle büsbütün aynılık arz eden bir başka unsur da söz konusudur. 


Herodot’un tasvir ettiği İskit gelenekleri günümüze, Kırım’da Kül-Oba’daki bir İskit mezarının (kurganının) kazısı esnasında bulunmuş olan M.Ö. IV. yüzyıla ait altın resim şeklinde ulaşmıştır. Söz konusu resimde yanaklarını ve burunlarını birbirlerine yaklaştırarak kan yemini şerefine aynı kaptan şarap içmekte olan iki İskit tasvir edilmiştir.  Hunlarla ilgili metinlerde ise “Onlar birlikte kan yemini şerefine içtiler” cümlesinden de anlaşılacağı üzere aynı şarap içme usulüne şahit oluyoruz.  




İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA GANİMET GELENEĞİ (KAFATASI KÜLTÜ)

Yukarıda da belirtildiği gibi, Çince kaynaklarda Hunların yemin merasiminde içki kabı olarak düşmanın kafatasının kullanılması geleneği söz konusudur. Sima Qian, Hunların Yüeçi halkını mağlup ettikten sonra, onları Batı’ya doğru nasıl kovduklarını; hükümdarlarını öldürüp kafatasından nasıl içki kabı (kupa) yaptıklarını çok teferruatlı bir biçimde tasvir eder. (18)


Herodot’ta da aynı şekilde İskitlerin, mağlup olmuş düşmanlarının kafataslarını ziyafetlerde içki kabı olarak kullandıkları zikredilmektedir. Herodot şöyle yazmaktadır: 


“İskitlerin askerî gelenekleri böyledir: Her düşmanıyla olmamakla beraber en acımasız düşmanlarının kafataslarıyla böyle muamele ederler: evvelâ kafatasını kaşlara kadar kesip, temizlerler. Fakir birisi kafatasını, dışından ham sığır derisiyle kaplayarak kullanır. Zengin insanlar ise evvelâ kafatasını ham deriyle kaplarlar, sonra kabın içini altınla yaldızlarlar. İskitler, kardeşler arası kavgada veya mahkemede birinin diğerine galip gelmesi söz konusu olduğunda, kendi akrabalarının kafataslarıyla bile aynı şekilde muamele ederler. Çok saygın misafirlerin ziyareti esnasında ev sahibi, sofraya böyle kafataslarını koymakla, bu akrabalarının onun düşmanı olduğunu ve onların üstesinden geldiğini misafirlerine hatırlatmak ister. Bu davranış, İskitlerde yiğitlik addedilir”. (19)


Böylelikle İskitlerin de, aynen Asya Hunları gibi, kafatası avcıları oldukları anlaşılmaktadır. Herodot’un anlattıklarından ve Çince kaynaklardan da anlaşılacağı üzere, bu barbarca gelenek İskitlerde ve Asya Hunlarında gurur meselesi idi. Aynı zamanda kafatası avcılığı, bir nevi kumandanın, askerlerinin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetleme yoluydu. Aşağıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, ganimetler İskit askerleri arasında öldürdükleri düşman sayısına göre üleştirilmiştir.


“İskitlerin askerî gelenekleri şu şekildedir: İskit, ilk düşmanını öldürdüğü zaman onun kanını içer. Savaşta öldürdüğü düşmanlarının hepsinin kafataslarını hükümdara getirir. Zira sadece düşmanlarının kafataslarını getiren asker ganimetten payını alabilir, aksi hâlde hiçbir şey alamaz”. (20) Kafatası avcılığı, ayrıca toplumda itibar kazanma imkânı da sağlardı. Bunu, Herodot’un aşağıdaki yazısından anlamak mümkündür:


“Her hükümdar yılda bir defa kendi bölgesinde şarap karıştırmak için kap hazırlatır. Bu kaptan sadece düşmanını öldürenler içebilirler. Henüz kendilerine düşman öldürmek nasip olmayanlar ise bu kaptan içemezler. Mahcup ve şerefsiz olarak bir kenarda otururlar. İskitler için bundan daha utanç verici bir şey yoktur. Aksine düşmanını öldürenlere ikişer kupa içki getirilir ve onlar da iki kupayı üst üste (bir defada) içerler.” (21)


Aynı bilgi, Çin tarihçisi Sima Qian’ın Asya Hunları ile ilgili yazdıklarında da vardır: “Savaştan sonra düşmanlarının kellesini alan veya düşmanlarını esir alan (Hunlar), bir kupa şarapla ödüllendirilirler ve onlara, kazandıkları ganimetleri kendileri için bırakmalarına izin verilir”. (22)


Orta asırlarda düşman kafatasının içki kabı olarak kullanılması geleneği, bozkır Türk halklarında devamını bulmaktadır. Meselâ, Günah Çıkartıcı Teofanes’a göre Bulgarların hükümdarı Krum Han, mağlup ettiği Bizans İmparatoru Nikeforos’un kafatasından gümüş kaplamalı içki kupası hazırlatmıştır. (23) Tarihçi Nestor (Nestor the Chronicler), “Povesti Vremennıyh Let” (Geçmiş Yıllar Kıssası) adlı eserinde, Peçeneklerin Hanı Kurya’nın Kiev Büyük Knezi Svyatoslav’ı mağlup edip, kafasını uçurduğunu ve kafatasından kıymetli metallerle kaplı içki kabı yaptırdığını belirtmektedir. (24)


Ayrıca şu da unutulmamalı ki, kafatası kültü, eski zamanlardan beri dünya arkeolojisi ve mitolojisinde de çok yaygın olan bir külttür. Azerbaycan’da Azıh Mağarasında 300.000 yıl öncesi Alt Paleolitik dönemine ait, içinde ayı kafataslarının saklandığı gizli bir yer bulunmuştur. Bu kafataslarından birinde birbirlerine paralel yedi çizgi sıralanmış, en üstte (sayı birimi göstergesi olarak) enlemesine bir çizgi çizilmiştir. (25) İster öküz ve kızıl akbaba gibi hayvan kafatası ister insan kafatası kültünün izlerine, insanlığın en eski kültürlerinden olan M.Ö. VIII-VII binyıllara ait Türkiye’nin Çatalhöyük ve Çayönü gibi en eski yerleşim merkezlerinde (komplekslerinde) de rastlanmaktadır.(26)  


Kafatası, içki kabı olarak yaygın bir şekilde Tibet’te kullanılmıştır. B. Laufer, farklı milletlerin farklı dönemlerde kafatası kullandıklarına dair geniş bilgi toplamıştır. Onun araştırmalarından, akrabalarının ve arkadaşlarının kafataslarını içki kabı olarak kullanan Amerika ve Avustralya kabileleri de dâhil olmak üzere, dünyadaki bütün halklarda bu kültün olduğu anlaşılmaktadır. Bununla beraber Laufer’in örnek verdiği bazı benzetmelerin esasa dayandırılmadığını da belirtmek gerekir. Meselâ, Edda’da kafatasının içki kupası olarak kullanılması kültüne dair bulunduğu atıf doğrulanmamıştır.(27)  


Diğer araştırmacı A.L. Andrews, Odin’e akıl veren (ve konuşan) Mimir başından (kafatasından) hareketle Edda’da Mimir kafatasının içki kabı olarak kullanıldığına dair aynı şeyleri ispat etmeye çalışır.(28)  Daha sonra J. Lindow, bu yorumlamayı “romantik” bularak Mimir kafasının (kafatasının) içecek kabı olarak kullanıldığına dair gerçeğe dayalı hiçbir delilin bulunmadığını belirtmiştir. (29)


Yukarıda mezkûr delillerden hareketle kafatası kültünün her kavme mahsus “yerel” özellikler taşıdığı kanaatine varmak mümkündür. Hayvana veya insana ait kafatası akıl almak için kullanıldığı gibi, içecek kabı olarak da kullanılmış olabilir. İçecek kabı olarak kullanılan kafatasları düşmana veya arkadaşa ait de olabilir. Ayrıca zaman faktörünü göz önünde bulundurmak gerekir ki, zamanla bu kültün aynı halkta bile şekil değiştirmesi mümkündür.


Kafataslarının bu tür özelliklerinin incelenmesi, kafatası kültünün “yerel” özelliklerinin tespit edilmesine imkân sağlar. Yukarıda zikredilen bilgilere dayanarak sadece Hunlara ve İskitlere mahsus kafatası kültünün özellikleri üzerinde durmak istiyoruz:


1) İskitler ve Hunlar, düşmanlarının kafataslarını savaş ganimeti olarak biriktirmişlerdir; 
2) İskitler ve Hunlar düşmanlarının kafataslarını değerli metallerle kaplayarak içecek kabı olarak kullanmışlardır; 
3) savaşta düşmanlarının kellesini alan İskitler ve Hunlar, toplumda itibar kazanmış ve bir kupa şarapla ödüllendirilmişlerdir; 
4) savaşta düşmanlarının kafasını uçuran İskitlerin ve Hunların savaşta kazandıkları ganimetler kendilerine bırakılmıştır; 
5) İskitlerde ve Hunlarda kafatası kültünün kutsal önemi gibi, aynı zamanda askerlerin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetlemeyi sağlayan pratik yönü de olmuştur.    


Şunun altını bir daha çizmek gerekir ki, İskitlerdeki ve Hunlardaki ancak bu benzerliklerin tamamı bir araya getirildiğinde, bu iki halkta kafatası kültünün aynı özelliklere, en önemlisi de bu kültün özgünlüğüne işaret etmektedir.  




İSKİTLERİN VE TÜRK HALKLARININ DİNLERİNDE KILIÇ KÜLTÜ

İskitlerin ve Hunların Dinlerinde Kılıca Tapma


Herodot, İskitlerin Ares’e tapma sürecini şöyle tasvir etmektedir: 

“İskitlerin her bölgesinde Ares için, açık bir mekânda çalı çırpıdan dağlar şeklinde birbirlerinin üzerine yığılmış üç aşamalı ve uzunluğu ile genişliği hemen hemen aynı, ama yüksekliği uzunluğuna ve genişliğine nispeten daha az olan mabetler dikilir. En üstte üç tarafı düz olan, dördüncü tarafında da girişi olan dikdörtgen şeklinde bir alan oluşturulur. Kötü hava durumlarında bu inşaat daima çöker. Dolayısıyla her yıl buraya yüz elli yük çalı çırpı getirilir. Her tepenin başına eski demir kılıç yerleştirilir. İşte bu kılıç, Ares putudur. Bu kılıca her yıl diğer Tanrılara olduğundan daha fazla at ve büyükbaş hayvan getirilip kurban kesilir”. (30)


Pan Ku’nun derlediği “Han Şu”(31)  ve onun daha sonraki ilâvelerinde Asya Hunlarının kılıca taptıklarından bahsedilmektedir. Kao Chu-hsun özellikle bu konuyu ele aldığı makalesinde bütün bu bilgileri bir araya getirmiştir. Bunlara aşağıda yer verilecektir.  

  
Ch’ing hanedânından Wang Hsien Chien “Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da şöyle yazmaktadır: “Hükümdâr Hsiu Chu’nun (başka bir ifadeyle Siu Tu) Gökyüzüne tapmak için hazırlanan metal askerleri ve Ching Lu kaması için Xiongnu (Hsiung-nu) ile ilgili kayıtlara bakınız”. (32)  Xiongnu (Hsiung-nu) ile ilgili kayıtlarda, Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu’nun iki Çin elçisiyle beraber dağ tepesine çıktığı, orada beyaz bir atı öldürdükleri ve hükümdarın, atın kanına şaraba bandırılmış Ching Lu kamasını daldırdığına dair yukarıda bahsedilmiş olan bilgiler bulunmaktadır. (33)

      
Çince kaynaklardan alınmış olan bu iki kayıtta, “ching lu”nun, “kılıç” veya “kama” anlamına gelen Türkçe bir kelimenin Çince eski fonetik karşılığı olduğu belirtilmektedir. Kao Chu-hsun, makalesinde “ching-lu” kelimesinin anlamını geniş bir şekilde ele almaktadır. F. Hirth, K. Shiratori ve B. Karlgren’le aynı fikirde olan Kao Chu-hsun, “l” ve “r” ünsüzlerinin birbirine dönüşebilirliğine de dayanarak “ching-lu”nun çift yüzlü kama anlamında kullanılan Türkçe “kyngrak/qingrak” ve Moğolca “kingara” kelimelerinin Çince fonetik karşılığı olduğunu ileri sürmektedir.(34)  Bu tür kamalara Yunanlılar “akinakes” diyorlardı. Daha önce de bahsedildiği gibi, Herodot’ta da İskitlerin kılıca taptıklarına dair kayıtlar vardır. Kao Chu-hsun, Han hanedânının tarihi olan “Han Şu”yu, bu kitabın Çinli tarihçiler tarafından düzenlenmiş olan daha sonraki ilâvelerini ve kutsal (ilahî) kılıçla ilgili çağdaş araştırma çalışmalarını esas alarak İskitler ve Hunlarda kutsal kılıç kültünün aynı olduğunu belirtmektedir.   


Kao Chu-hsun’a göre Sima Qian, eski Hunların dokuz kat Gök’e  (gökyüzünün dokuz tabakasına) taptıklarına işaret etmektedir. Bu dokuz tanrıdan sadece bir tanesine, kutsal Ching-Lu kılıcına sunaklar dikmişlerdir.(35)  İskitler de sadece kılıç tanrısı olan Ares’e sunaklar dikmişlerdir.(36)  Hunlarda ve İskitlerde ching-lu kılıcı, insan biçimindeki Savaşçı Tanrı kültüyle özdeşleştirilmektedir. Bunun delillerini şu aşağıdaki alıntılarda bulmak mümkündür.   


“Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da: “Yun Yang’da (37) hükümdâr Hsiu Chu’nun, gökyüzüne tapmak için dikilmiş olan metal [veya altın] askerleri ve üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denmektedir. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nde geçen diğer kayıtta da: “Yun Yang’da hükümdâr Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek amacıyla dikilmiş olan üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denilmektedir. Hsiu Chu, Batı Hunlarına ait kabilelerin hükümdarıdır. (38)


Böylece yukarıda mezkûr Çince kaynaklardan alınmış olan kayıtlara dayanarak “Göklerin metal [altın] savaşçısı”nın, başka bir ifadeyle “Metal tanrı”nın ve “kutsal Ching Lu kaması”nın aynı İlah’ın anlamsal hipostazı olduğunu, daha doğrusu Hunlarda da, İskitlerin Ares’ine benzer Savaş Tanrısı olduğunu tespit etmek mümkündür.


Geriye sadece son meseleyi açıklığa kavuşturmak kalıyor. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nden alınan yukarıda verdiğimiz alıntıdaki, Ching Lu mabetlerinin hükümdar Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek için dikildiğine dair görüşe katılmıyoruz. “Han Şu”nun 96.bölümünde Çin kumandanı Piao Chi’nin (başka bir ifadeyle Huo Qubing) Çin’e göre daha batıda olan Hunların topraklarını fethettiğinden, Hun kabilelerinin hükümdarları Hong Ye’yi ve Hsiu Chu’yu teslim olmaya zorladığından ve sonra bu fethettiği yerlerde ilk defa kaleler inşa ettiğinden bahsedilmektedir. (39)  


“Han Şu”nun 68.bölümünde M.Ö. 121 yılının yazında kumandan Huo Qubing’in Çin’e göre daha batıda bulunan topraklara saldırıp, Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun taptığı Altın Gökyüzü Adamını ele geçirerek Batı Hunlarını mağlup ettiğine dair bilgiler vardır. (40) Hunların hükümdarı (Şan Yu), kendisine bağlı iki kağanın Çin’e karşı koyamadığını duyunca öfkelenip onları öldürmeye karar verir. Ölesiye korkan kağanlar Çin’in hâkimiyeti altına girmeye karar verirler. Ancak daha sonra Hsiu Chu kararından döner ve Hong Ye onu öldürdükten sonra Hsiu Chu’nun ordusunu kendi ordusuna katarak Çin’e teslim olur. Çin imparatoru onu tahtından eder ama unvanını bırakır. Hsiu Chu’nun ailesi ise köleleştirilir. O zaman 14 yaşında olan oğlu Mi-ti Sarı Kapıların ahırına imrahor olarak tayin edilir. Çinliler Mi-ti’ye, babası Hsiu Chu’nun altın savaşçı heykeli (chin jen) yaptırmasından dolayı Chin Mi-ti adını verirler. “Chin”, “altın” anlamına gelmektedir . (41) Daha sonra Chin Mi-ti imparatorun sağ kolu olur ve sarayda yüksek konuma gelir. (42)          

Kao Chu-hsun, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için yapılmış mabetlerin Hsiu Chu ailesinin değil, bütün Hunların mabetleri olduğu görüşünde ısrar etmektedir. Bunun delili de şu aşağıdaki hususlardır: Birincisi, yukarıda bahsedildiği gibi, Altın Gökyüzü Savaşçısı’nın (Adamının), Hunların hükümdarı Hsiu Chu daha hayattayken ele geçirilmiş olması gerçeğidir. Bu, Demir Savaşçı ve Kılıç kültlerinin, hükümdarları Hsiu Chu öldükten sonra Hunlar tarafından oluşturulmayıp hükümdarın vefatından çok önce de varlığını sürdürdüğünü ispatlamak için yeterli bir gerekçedir. İkincisi de, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin temellerinin, M.Ö. 61 yılında yani hükümdâr Hsiu Chu’nun vefatından 60 yıl sonra; M.Ö. 85 yılında vefat eden oğlu Chin Mi-ti’nin ölümünden 25 yıl sonra; Çin İmparatoru Wu’nun vefatından bir yıl sonra atıldığı gerçeğidir.(43)  Kao Chu-hsun’un görüşüne katılarak şunu ilâve edebiliriz ki, “Kurban Risâlesi”nde Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun ismiyle bağdaşlaştırılma sebebi, Hunların savaş tanrısı ile hükümdarlarının isimlerinin aynı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da hükümdar Hsiu Chu’nun ismini, Hunların savaş tanrısının adından aldığı anlamına gelmektedir . (44)




İskit ve Avrupa Hunlarının Dinlerinde Kılıca Tapma

Priskos’a (Romalı Priscus’a) atıfta bulunan Jordanes’in örnek verdiği Avrupa Hunlarının efsanesine göre, savaş tanrısı Mars’ın kılıcına hâkim olan Atilla kendini dünyanın hükümdarı olarak ilân eder.

“Zaten kendinden emin olma özelliğine sahip Atilla’nın kendine güveni, İskit hükümdarları arasında her zaman kutsal olarak saygı duyulan Mars’ın kılıcını bulduktan sonra daha da artar. Tarihçi Priskos kılıcın hangi şartlarda ve nasıl bulunduğunu şöyle anlatır: Çoban, sürüsünden bir düvenin topalladığını fark eder ancak yarasının sebebinin ne olduğunu anlayamaz. Endişeli çoban kan izini takip eder ve otlarken yanlışlıkla düvenin ayakları altında çiğnenmiş kılıca rast gelir. Çoban, kılıcı toprak altından kazıyıp çıkartır ve Atilla’ya götürür. Atilla, buna çok sevinir. Bundan kendisinin dünyaya hâkim olacağı anlamını çıkartarak kılıcı memnuniyetle kabul eder. Atilla, Mars’ın kılıcının bütün savaşlarda ona zafer kazandıracağından emindi”. (45)


Otto John Maenchen-Helfen’e göre (Almancası: Otto Mänchen-Helfen), bu olay Priskos’un ağzından anlatılan bir başka Yunanca kaynakta (Constantinian Exerpts) da mevcuttur. Kılıcın aranıp bulunma sürecinin kısa ve öz anlatılmasına rağmen kılıcın kendisi çok teferruatlı bir biçimde tasvir edilmektedir. “Kılıç [Atilla’nın bulduğu Mars’ın Kılıcı], Savaşların Tanrısına inanan İskit hükümdarları arasında saygı duyulan kutsal bir kılıçtı. Ancak [kılıç] çok eski zamanlarda kaybolmuştur.” (46)


Bu alıntıda Herodot’un anlattığı İskitlerin ilk hükümdarı Kolaksay tarafından elde edilen gökten düşmüş yanan kılıçla ilgili mit söz konusudur.   


“Köroğlu” destanının Azerbaycan versiyonunda destanın kahramanı olan Köroğlu’nun kılıcının, yıldırım misali gökten düşmüş ilahî (kutsal) metal parçasından yapıldığı anlatılmaktadır. (47) 
Otto John Maenchen-Helfen’in araştırmalarında Ortaçağ Türk halklarının nasıl kendi kılıçları üzerine yemin ettiklerine dair birkaç örnek daha mevcuttur. (48)



İskitlerin, Asya Hunlarının ve Avrupa Hunlarının Dinlerinde Kılıç İçin Kurban Kesme

Herodot, İskitlerin Ares için kurban kesmeleriyle ilgili olarak şunları yazmaktadır: 

“İşte bu kılıca her yıl diğer Tanrılara kesilen kurbanlardan daha çok sayıda at ve büyükbaş hayvan kurban kesilir. Ayrıca her yüz esirden biri kurban edilmeye mahkûmdur. Ancak esirlerin kurban edilmesi, hayvanların kurban edilme usulünden farklı bir merasimle gerçekleştirilir. Esirin başına önce şarap serpilir, sonra kabın üzerinde başı kesilir (boğazlanır). Sonra da kanı çalı çırpı yığınının bulunduğu yukarıya götürülür ve orada bu kan kılıca serpilir. Yukarıda durum böyle iken o yığının altında, yani mabedin alt kısmında şöyle bir merasim yapılır: Boğazlanmış kurbanların sağ kolunu omzuyla birlikte kesip havaya fırlatırlar; diğer kurbanlık hayvanlar da kesildikten sonra merasim biter ve herkes dağılır. Kurbanın kolu düştüğü yerde kalır, cesedi ise ayrı bir yerde durur”. (49)

İskitlerin ve Hunların kılıca kurban kesme gelenekleri arasında şöyle benzerlikler tespit ettik:

1) Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu’nun bir kapta beyaz atın kanını şarapla karıştırıp, bu karışıma da Ching Lu kamasını daldırdığına dair Çince yazılı kaynaklarda geçen bilgilerden, Hunların da aynen İskitler gibi kutsal kılıç için kurban kestikleri anlaşılmaktadır. (50)


2) Hunlar da İskitler gibi, kutsal kılıca esir kurban etmişlerdir. “Han Şu”da Hunların, Çin generali Li Guang’ı (Li Kuang) silah için kurban ettiklerine dair kayıtlar vardır. Kao Chu-hsun, N. Egami’ye atıfta bulunarak “Kan Şu”da geçen “Silah için kurban kesme” ifadesinin “Ching Lu” kaması için kesilen kurban olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. (51)

3) İskitler, esirleri Ares’e kurban olarak keserken önce kafalarına şarap döküp sonra bir kap üzerinde gırtlaklarını keserler. Şarapla karışmış kan kaba akıtıldıktan sonra bu karışım kutsal (ilahî) kılıcın üzerine dökülür. (52) Hunlar, Ching Lu kılıcı üzerine yemin törenini gerçekleştirirken bir kaba kan ve şarap koyduktan sonra bu kaba Ching Lu kamasını daldırırlar. (53)


Bütün bunlardan şu neticeye varmak mümkündür: 

1) İskitler de, Asya Hunları ile Avrupa Hunları da kılıca tapmışlardır; 
2) hem İskitlerde hem Asya Hunları ile Avrupa Hunlarında da kılıç tanrısı, insan kılığındaki Ares/Mars/“Metal Savaşçı”dır; 
3) İskitler de Hunlar da sadece kılıç tanrısına sunaklar dikmişlerdir; 
4) İskitler de Hunlar da (kutsal) kılıç için atları ve esirleri kurban olarak kesmişlerdir; 
5) İskitler de Hunlar da kurbanların kanlarını şarapla karıştırmışlardır; 
6) Gökten düşmüş yanan “Kolaksay kılıcı” ile ilgili İskit miti, Türk halklarının destanlarında da mevcuttur.        




İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA ANTİ ASİMİLASYON PSİKOLOJİSİ

Herodot’un “Tarih”inde İskitlerin asimilasyona karşı tahammülsüzlük psikolojisini resmeden iki olay mevcuttur. Birincisi, İskitlerin düşmanlarına karşı stratejik üstünlük elde etmelerini sağlayan ihlâl edilemez göçebe hayat tarzıdır.


“Tanıdığımız bütün halklar arasında sadece İskitler, insan hayatı için en önemli sanata sahiptirler. Bu sanat, kendine saldıran hiçbir düşmanın kurtulmasına imkân bırakmamalarından ileri gelmektedir. Ayrıca kendileri buna izin vermedikçe onları geçmek, onların üstesinden gelmek de mümkün değildir. Zira İskitlerin ne şehirleri, ne de kaleleri vardır, evlerini yanlarında taşırlar. İskitlerin hepsi güzel at biner ve ok atarlar; tarımla değil hayvancılıkla uğraşırlar; evleri, çadırlardır. Böyle bir halkın ele geçirilmesi ve yenilmesi hiç mümkün mü? İskitlerin bu özelliklerinde tabii olarak onların topraklarının ve nehirlerinin de payı vardır”. (54)


İkincisi, İskitlerin, atalarından devam ede gelen örf-adetlerine sımsıkı bağlı olmalarıyla ve diğer yabancı halkların geleneklerini benimseyen kendi kandaşlarını ağır bir şekilde cezalandırmalarıyla ilgilidir. Bunun ne anlama geldiğini açıklamaya çalışacağız.


İskit hükümdarlarından Anaharsis (Anacharsis) ve Skil (Scyles, Skyles) diğer halkların hayat tarzı ve geleneklerini uyguladıkları için kendi kabileleri tarafından öldürülmüşlerdir. Herodot’un anlattığına göre Anaharsis çok seyahat eden ve farklı halkların bilgelik sırlarına erişmeye çalışan birisidir. Anaharsis seyahati sırasında, yabancı bir ülkedeki Tanrıça’ya ülkesine sağ salim döndüğü takdirde kendisi için ayin yapacağına dair yeminde bulunur. İskitya’ya dönünce “Ağaçlar Mekânı” olarak bilinen Giley adlı bir yere saklanır. Ayini orada yapar. Ancak onu gören İskitler hükümdar Savliy’e haber verirler. Savliy bu haberi duyar duymaz olay yerine varır ve yabancı örf-adetlere uyduğu için kendi elleriyle kardeşini (55) öldürür. (56)


Herodot daha sonra aradan yıllar geçtikten sonra İskit hükümdârı Skil’in başına da aynı şeylerin geldiğini yazar. Skil’in babası İskit hükümdârı Ariapites (Ariapeithes); annesi ise Yunanlı birisidir. Annesi, Skil’e Yunancayı ve yazmayı öğretir; bunun yanı sıra Yunanca olan her şeye karşı sevgi beslemesine vesile olur. Skil, hükümdâr olduğu zaman sık sık Boristen’e gider. Şehre girerken Yunan kıyafetini giyer. Skil, Boristen’de evlenip kendine bir ev yapar. Orada bazen bir ay bazen de daha fazla kaldıktan sonra şehirden ayrılır. Tekrar İskit kıyafetlerini giyerek bozkırdaki topraklarına döner. Tabii olarak İskitler, deliliğe yol açan Tanrı’ya tapmanın ahmaklık olduğu düşüncesiyle Yunanlıları, Bacchanalia ayinine olan tutkularından dolayı kınarlar. Bir keresinde Skil, Bacchanalia ayinine katılır. Bunu gören Boristen ahalisinden birisi, İskitlerin dalga geçtikleri Yunan geleneklerini kendi hükümdarlarının benimsediğini İskitlere haber verir. Haberi ulaştıran adam İskitleri gizlice Bacchanalia’nın yapıldığı yere götürür. İskitler orada Yunan kıyafetini giyip, Yunan müzik aletini çalan kendi hükümdarlarını görünce hemen şehri terk ederler. Bu haberi bütün orduya yayarlar. Bundan sonra halk ayaklanır, Skil’in baba tarafından kardeşi olan Oktamasad’ı (Octamasadas)  hükümdar olarak seçer. Skil, İskitlerin elinden kurtulamaz. Oktamasad onun kellesini alır. Bu olayı özetleyen Herodot: “İskitler geleneklerine o kadar sıkı bağlılar ki, başka kültürlere ait bir geleneği benimseyenleri en ağır cezaya tâbi tutarlar” diye yazmaktadır. (57)


İlk bakışta Herodot’un yazdıklarından bir toplum olarak İskitlerin psikolojik özellikleriyle ilgili kesin bir sonuç çıkarmak mümkün olmayabilir. Ancak daha teferruatlı tahlil yapılarak İskit ve diğer göçebe halkların toplumsal ve psikolojik özellikleri karşılaştırıldığında şu sonuçlara varmak mümkündür:


- İskit toplumunun psikolojik özellikleriyle ilgili Herodot’un anlattığı iki olayda, birbirlerinden ayrı ele alınamayan bir bütün sistem söz konusudur.


- Bu iki psikolojik tespit, birbirleriyle bağlıdır ve İskitler için bu, erimeye (asimilasyona) karşı bir nevi koruyucu bariyer niteliğindedir.


Bu görüşleri desteklemek için, Hunların yabancı olan her şeye karşı tahammülsüzlükleriyle ilgili Han Hanedânı devrinden kalma Çince yazılı kaynaklara başvurulabilir.


Çin tarihçisi Sima Qian, M.Ö. 174 ve 161 yılları arasında Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu ile danışmanı Çung-Hang Yueh arasında geçen şu diyaloga yer verir : (58)

“Han (Çin) imparatorluğunun ipeği ve yemeği Hunların hoşuna giderdi. Danışmanı Çung-Hang Yueh, Hun hükümdârı Şan-yu’ya dönüp şöyle dedi: “Hunlar, Han imparatorluğu hâkimiyeti altındaki her hangi bir halktan nüfusça daha azdır. Ancak Hunlar, kendi yemekleri ve kıyafetlerine sahip olmaları sayesinde çok güçlüdürler ve hiçbir şeyden dolayı Han İmparatorluğu’na bağlı değildirler. Şan-yu, Çin yemeklerini benimsemeye ve Hunların geleneklerine değişiklik getirmeye çalışıyor. Bu sebeple, Han buraya kendi mallarının beşte birinden daha az bir kısmını gönderse bile neticede amacına ulaşır ve bütün Hun halkını köleleştirmeyi başarır”. “Bugünden itibaren, yani Han’ın ipeğini elde ettiğiniz günden itibaren üzerinize giyip çalılar ve dikenler arasında at üstünde koşturun. Pantolonlarınızın ve kaftanlarınızın ne kadar çabuk paramparça yırtıldığını herkes görür ve ipekten yapılmış giyimin keçe ve deriden yapılmış giyimle kıyaslanamayacağını anlar. Aynı şekilde Han’ın yemeğini aldığınız zaman da onu atın ki, halk Han yemeğinin süt ve kımız kadar kullanışlı ve lezzetli olmadığını anlasın”. (59)


Bu diyalogdan da anlaşılacağı üzere, Türk halklarının yabancı kültüre ait hayat tarzını reddedişi, aslında bir nevi bağımsızlıklarını koruma mekanizmasıdır. Asya Hunları bağımsızlıklarını, ihtiyaçlarını kendi iktisadî imkânlarıyla karşılamaları sayesinde koruyabilmişlerdir. Hunlar, Çin İmparatorluğu’na bağlı değillerdi. Türk halklarında yabancı kültüre ait örf-adetleri ve töreleri inkâr etme prensibi, Hunların millî ideolojisinin olmazsa olmaz unsurlarından biri olmuştur. Daha sonraki döneme ait Orhun-Yenisey yazıtlarında buna dair örnekler mevcuttur:


“…altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öyle yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötülüğü o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orada kötü kişi öyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına gidip, çok insan öldün! O yere doğru gidersen, Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiçbir sıkıntın yoktur. Ötüken yerinde oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın.(Güney Cephesi, 5-8.satırlar) (60)


Çin İmparatorluğu’nda Çin’in hayat tarzını kabul edenleri teşvik etme geleneği vardı. Bu, Türk halklarının yavaş yavaş göçebe hayat tarzından yerleşik hayat tarzına geçmelerine ve neticede onların sıkça asimilasyona uğramalarına yol açmıştır. Çin medeniyetinin etkisi altında kalanlar, Doğu’nun “Anaharsis”leri ve “Skil”leriydi. Herodot’tan bin yıl sonra yazılmış olan Kül-Tigin yazıtlarından da anlaşılacağı üzere, İskit ve Türklerin psikolojik özelliklerinde aynılık söz konusu idi. Bu benzerlikleri destekleyen bir başka kayıt da, Kül-Tigin’in ağabeyi Bilge Kağan ile danışmanı Tonyukuk arasında geçen bir diyaloga atıfta bulunulan Tang hanedanının tarihinden alınmış fragmanlarda bulunmaktadır:


“Kendisine teslim edilen çok sayıda Çinli mülteciye sahip olan Bilge Kağan, yeni şehirler ve mabetler inşaat etmeyi düşünür. Tonyukuk: “Bu, büyük bir hata olur. Türklerin nüfusu çok azdır, Tang (Çin) halkının yüzde biri kadar olamaz. Onlara karşı koyabilmemizin tek şartı, göçebe hayat tarzımızdır. Biz su ve otlaklar ararız; ama ikamet ettiğimiz belirli bir yer yoktur. Üstelik hareketli hayat tarzımız var: herkes savaş sanatı eğitimini almış, ok atabilir ve avlanabilir. Zayıf düştüğümüz zaman geri çekilip, dağlarda veya ormanlarda saklanabiliriz. Tang’ın çok sayıda askerinin olmasının bizim için bir tesiri yoktur. Şayet şehirler inşaat etmeye başlarsak ve hayat tarzımızı ve örf-adetlerimizi değiştirmeye başlarsak o zaman Tang, bizi “yutacaktır”. Ayrıca mabet geleneği, insanlara cömert ve zayıf olmayı öğretir. Bu ise, savaş sanatının gelişmesi ve iktidar mücadelesi için iyi değildir. Dolayısıyla bütün bu dediklerin yapılmamalıdır.” Bilge Kağan bu görüşe katılır.” (61)


Görüldüğü üzere, Türklerin yabancı kültürlere ait her şeyi reddedişinin sebebi vardır: atalarından devam ede gelen hayat tarzlarını kaybetme ve hem askerî hem de kültürel olarak zayıf düşme tehlikesidir. Askerî olarak zayıf düşmekten kasıt, ordunun ve askerlerin mücadeleci niteliklerini kaybetmesi ise; kültürel olarak zayıf düşmekten kasıt, sayıca çok az olmalarından kaynaklanan asimilasyon (erime) korkusudur.


Böylece, esas aldığımız Yunanca, Çince ve Türkçe yazılı kaynaklarda yer alan bilgileri şöyle özetleyebiliriz: 


1) İskitler de Göktürkler de göçebe hayat tarzlarını, düşmanlarına karşı askerî üstünlük elde etmek için kullanmışlardır (62); yerleşik hayat tarzı yaşayan halklara nispeten sayıca daha az olan İskitler ve Göktürkler, göçebe hayat tarzını askerî güçlerinin zayıf düştüğü dönemlerde koruyucu bariyer olarak kullanmışlardır; 


2) İskitler, Hunlar ve Göktürkler asimilasyona uğramamak ve kendilerinden sayıca daha çok olan yerleşik halkların kültürel tesiri altında kalmamak için örf-adetlerine sıkı bağlı kalmış ve yabancı kültüre ait gelenekleri benimseyenleri ağır cezaya tâbi tutmuşlardır; 


3) İskitler, Hunlar ve Göktürkler anti asimilasyon psikolojisi bakımından aynı özelliklere sahiptiler.


Böylece, şöyle tespitlerde bulunabiliriz:

1. İskitlerin defin törenleri Asya Hunlarının, Avrupa Hunlarının, Göktürklerin ve Moğolların defin törenlerinin aynısıdır.


2. İskitlerin kan yemini törenlerinin aynısı Hunların geleneklerinde de mevcuttur.


3. İskitlerin mağlup ettikleri düşmanlarının kafataslarını içki kabı olarak kullanma geleneği, Asya Hunları için de söz konusudur. Üstelik bu iki halkta savaş ganimetlerinin, kafatası kültünü esas alarak üleştirilmesi geleneği de aynıdır.

4. Herodot’un tasvir ettiği, İskitlerin tanrısı Ares’e tapma ve kurban kesme gelenekleri, Asya Hunlarındaki Ching Lu kamasına tapma ve kurban kesme geleneklerinin aynısıdır. Herodot’un verdiği ilahî (kutsal) kılıç hakkındaki bilgiler İskitlerle ilgiliyken; Çince kaynaklarda bu, Asya Hunlarıyla, Yunanca kaynaklarda ise Avrupa Hunlarıyla ilgilidir.


5. İskitler, Asya Hunları ve Göktürkler anti asimilasyon psikolojisi hususunda da aynı özelliklere sahiptir. Göçebe hayat tarzı ve yabancı kültüre ait olan her şeyi reddediş, bu halklarda asimilasyona karşı kullandıkları koruyucu bariyer niteliğindedir. 


Netice itibarıyla, daha önce tarafımızdan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin diliyle ilgili araştırma yapıldığını ve İskitlerin dilinin menşe itibarıyla Türkçe ile aynı kökten geldiğini ispatladığımızı bir daha belirtmek isteriz.  “Kraliyet İskitleri”nin ve Türk-Moğol halklarının farklı geleneklerinin aynı olduğunu gösteren bilgiler ise, sadece İskitlerle Türk-Moğol halklarının aynı kökten geldiğini, akraba olduklarını onaylayan ek bilgi niteliğindedir




Yazar: Dr.ZAUR HASAN-OĞLU HASANOV
Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi, Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü,
zaurmail@gmail.com

Çeviren: Yrd.Doç.Dr.BAĞDAGÜL MUSA
Ürdün Üniversitesi, Yabancı Diller Fakültesi, Asya Dilleri Türkçe-İngilizce Bölümü,
bagdagulmussa@gmail.com




dipnotlar:
1-Zaur Hasanov, Çar iskitler: İskitler ve eski Oğuzlarin etno-dil özdeşleştirmesi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 2009
2-  Herodot, İstoriya, (perevod G. A. Stratanovskogo), Nauka, Leningrad, 1972, IV, 53, 71, 72, 73.
3-Sima Qian, Records of the Grand Historian: Han Dynasty II, Burton Watson (trans.), Columbia University Press, Hong Kong & New York, 1993, The Account of the Xiongnu, Shi ji: 110.
4-The Gothic History of Jordanes in English version. With an  introd. and comment. by Charles Mierow. Speculum Historiale, Barnes & Noble, Cambridge-New York, 1960, XLIX, 254.
5-S. E. Malov, Pamyatniki drevnetyurkskoy pismennosti: tekstı i issledovaniya, Iz-vo AN SSSR, Moskva–Leningrad, 1951, Bilge Kağan Yazıtı, X a, 11-12. satırlar.
6- Kniga Marko Polo, (perevod I. P. Minaeva,), Gos. iz-vo geografiçeskoy literaturı, Moskva, 1955, LXIX. 
7-Raşid ad-Din, Sbornik Letopisey, (perevod L. A. Hetagurova,), t. I kn. 2. Moskva–Lenigrad: Iz-vo. AN SSSR, 1952, A97a, S.248.
8-The Gothic History of Jordanes…, XLIX, 258.
9-  Herodot, a.g.e., IV, 62.
10-E. H. Minns, Scythians and Greeks: a Survey of Ancient History and Archaeology on the North Coast of the Euxine from the Danube to the Caucasus, Biblo and Tannen, New York, 1971, p. 89.; Fridrik Thordarson, “The Scythian funeral customs: some notes on Herodotus IV, 71-75”, A green leaf. Papers in honour of Professor Jes P. Asmussen (Acta Iranica, 28), Brill, Leiden, 1988, p. 546.
11-J. A. Boyle, “A form of horse sacrifice amongst the 13th and 14th century Mongols”, Central Asiatic Journal, X/3-4 (1965), p.145-150.
12-Herodot, a.g.e., IV, 72.
13-Gor-oglı: Turkmenskiy geroiçeskiy epos, Nauka, Moskva, 1983, I, 65.
14-Taner Tarhan, “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, sy. 23 (1969), s. 168.
15-Herodot, a.g.e., IV, 70.
16-Kao Chu-hsun, “The Ching Lu Shen Shrines of Han Sword Worship in Hsiung Nu Region”, Central Asiatic Journal, V/3 (1960), p. 223.
17-Frank Trippet, The First Horsmen, Time Life Books, New York, 1974, p.99.; Ortwin Dally, “Skythische und Graeco-Skythische Bildelemente im Nördlichen Schwarzmeerraum”, Im Zeichen des Goldenen Greifen: Königs Gräber der Skythen, (ed. Menghin, W., Partzinger, H.), Prestel, Munich, 2007, p. 297.
18-Sima Qian, a.g.e., The Account of the Dayuan, Shi ji: 123.
19-Herodot, a.g.e., IV, 65.
20-Herodot, a.g.e., IV, 64.
21-Herodot, a.g.e., IV, 66.
22-Sima Qian, a.g.e., The Account of the Xiongnu, Shi ji: 110.
23-Letopis Feofana Vizantiytsa: ot Diokletiana do tsarey Mihaila i ego sına Feofilakta, (perevod V. I. Obolenskogo, F. A. Ternovskogo), Moskva, 1884, 6303 – (803. yıl).
24-Povesti vremennıh let, (perevod D. S. Lihaçeva), Im Werden Verlag, Moskva–Augsburg, 2003, 6480 – (972. yıl).
25-I. G. Aliev, “Drevneyşee çeloveçeskoe obşestvo Azerbaydjana: paleolitiçeskie ohotniki i sobirateli”, Istoriya Azerbaydjana. Elm, Baku, 1995, s. 28.
26-Jacques Cauvin, The birth of the Gods and the origins of agriculture, çev. Trevor Watkins. Cambridge University Press, Cambridge, 2000, p. 89-90.; Ian Hodder, Theory and practice in archaeology, RoutledgeCurzon, London & New York, 1992, p. 211-213.
27-Berthold Laufer, “Use of Human Skulls and Bones in Tibet”, Field Museum of Natural History, Department of Anthropology, Chicago, No. 10, 1923, p. 9-24.
28-Andrews A. Leroy, “Old Norse Notes 7: Some Observations on Mímir”, Modern Language Notes, The Johns Hopkins University Press, vol. 43, 1928, p. 166-171.
29-John Lindow, Norse Mythology: A Guide to the Gods, Heroes, Rituals and Beliefs. Oxford University Press, New York, 2002, p. 230-232.
30-  Herodot, a.g.e., IV, 62.
31-“Han Şu”, Çin’deki Han hanedanının tarihidir. “Han Şu”nun asıl derleyicisi, Çinli tarihçi Pan Ku’dur. Çinli tarihçiler eserin, babası Pan Ku tarafından başlatılıp, kızı tarafından bitirildiğini ileri sürmektedirler. 
32-Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
33-Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
34-Friedrich Hirth, The Ancient History of China: to the end of the Chou dynasty, Columbia University Press, New York, 1908.; Kao Chu-hsun, a.g.e., p. 223.; Bernhard Karlgren, Philology and Ancient China. Aschhehoug & Co, Oslo, 1926.; Kurakichi Shiratori, “On the territory of the Hsiung-nu prince Hsiu-t’u Wang and his metal statues for heaven worship”, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko (the Oriental Library), Tokyo, 1930, No. 5.
35-Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 221.
36-Herodot, a.g.e., IV, 72.
37-Yun Yang, Han hanedanının başkentinin yakınlarında bir yerdir.
38-Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 222.
39-A. F. P. Hulsewe (trans.),  China in Central Asia. The Early Stage: 125 B.C.-A.D.23. An Annotated Translation of Chapters 61 and 96 of the History of the Former Han Dynasty, Brill, Leiden, 1979, Han Shu 96A, 6A.
40-Burton, Watson (trans.) Courtier and Commoner in Ancient China, Selections from the History of the Former Han by Pan Ku, Columbia University Press, New York & London, 1974, Han Shu 68, p. 151-152.
41-Burton Watson jin kelimesini “altın” olarak tercüme etmektedir. Kao Chu-hsun, Hsiu Chu Jin Zhen ifadesini “hükümdâr Hsiu Chu’nun metal savaşçısı” olarak yorumlamaktadır.
42-Watson, a.g.e., Han Shu, 68, 151-152.
43-Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 230.
44-Daha teferruatlı bilgi için bkz. Hasanov, Çar İskitler…, ss. 183-225.
45-The Gothic History of Jordanes…, XXXV, 183.
46-bk. O. J. Maenchen-Helfen, The World of the Huns: Studies in their History and Culture. University of California Press, Berkeley, Los Angeles & London, 1973, p. 279.
47-Koroğlu. Çaşıoğlu, Bakı, 2004, s. 13.
48-Maenchen-Helfen, a.g.e., s. 280
49-Herodot, a.g.e., IV, 62.
50-Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
51-Namio, Egami, “Examination of the Ching Lu Tao”, Yurashiya kodai hoppo bunka (Ancient cultures of Northern Eurasia),  Tokyo, 1948.; Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 227.
52-Herodot, a.g.e., IV, 62.
53-Kao Chu-hsun, a.g.e., s. 223.
54-Herodot, a.g.e., IV, 46-47.
55-Herodot, Savliy ve Anaharsis’in şecerelerini inceleyerek onların kardeş oldukları sonucuna varmıştır.
56-Herodot, a.g.e., IV, 76-77.
57-Herodot, a.g.e., IV, 80.
58-Tarih bu alıntıdan alınmıştır: Jagchid Sechin, Symons Van Jay, Pease, War, and Trade Along the Great Wall: Nomadic-Chinese Interaction through Two Millenia, Indiana University Press, Bloomington & Indianapolis, 1989, s. 25. Mete Han’ın vefatı üzerine M.Ö. 174 yılında oğlu Tsiçu, Lao-Şang ismiyle tahta çıkıp Hunların hükümdarı olur.
59-Sima Qian, a.g.e., The Account of the Xiongnu, Shi ji: 110.
60-Orhun Abideleri’nden alınmış olan bu paragrafın tercümesi için Muharrem Ergin’in Orhun Abideleleri’nden istifade edilmiştir:  Muharrem Ergin, Orhun Abideleri (İnceleme), Boğaziçi Yayınları, İstanbul,  2008, 44.baskı, s. 12-13
61-Liu Hsü and others (887-946 A.D.), Chiu T’ang shu (The old history of the T’ang dynasty, 618-907) (Po-na ed.), (Çince) Reprinted in Taipei, 1967, 194 I, chuan 144 I: Account of the Turks, I, 14b. – Söz konusu kaynaktan alınmış geniş atıf kitapta vardır: Jagchid Sechin, Symons Van Jay, a.g.e., s. 193.
62-Bu dipnot, makalenin Rusça aslında olmayıp sonradan makalenin tercümesi esnasında yazar tarafından eklenmiştir: Herodot, Pers İmparatoru Darius’un İskitleri işgâlini tasvir ederken İskitlerin, Pers ordusuna karşı askerî üstünlük elde etmek için göçebe hayat tarzlarını nasıl kullandıklarını açıkça belirtmektedir. İskitler sürekli geri çekilerek Persleri kendi ülkelerinin içlerine doğru çekerler. Böyle yaparken de Perslerin yollarındaki kuyuları kapatıp, hayvanları götürür ve otları yok ederler. İskitler, uzun bir süre için düşmanlarıyla savaşmaya yanaşmaz. Bütün bunlar, Perslerin güçlü ordusunun bitip tükenmesine yol açar. Bu duruma İlhami Durmuş da dikkatleri çekerek şöyle demektedir: “…Darius, İskitlerin oyalama taktiği karşısında gün geçtikçe daha da güç durumunda kalarak, geri çekilmesinin kendisi ve ordusu için daha akılcı olduğunu düşünmüşdür”. Ilhami Durmuş, “Anadoluda Kimmerler ve Iskitler”, Belleten, LXI/231, 1997, s. 285.
63-Hasanov, Çar İskitler…; Zaur Hasanov, “İskit Etnoniminin Okunuşu”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 2009/2, Sayı 50, 2010, s. 1-10.; Z. H. Hasanov Sotsialno-kulturnıe tsennosti skifov: drevnih aşguzov/işkuzov/guzov, Türk Akademiyası, Prosper Print, Astana, 2013.; Zaur Hasanov, “Suffix -t as an Indicator of Plurality in the Ethnonyms of the Royal Scythians”, Discusions in Turkology (ed. Emiroğlu Ö., Godzinska M., Majkowski F.), Department of Turkish Studies and Inner Asian Peoples, University of Warsaw, Warsaw, 2014, p. 646-655


KAYNAKÇA
* Aliev I. G., “Drevneyşee çeloveçeskoe obşestvo Azerbaydjana: paleolitiçeskie ohotniki i sobirateli”, İstoriya Azerbaydjana, Elm, Baku, 1995, s. 23-38.
* Andrews A. Leroy, “Old Norse Notes 7: Some Observations on Mímir”, Modern Language Notes, The Johns Hopkins University Press, vol. 43, 1928, p. 166-171.
* Boyle J. A., “A form of horse sacrifice amongst the 13th and 14th century Mongols”, Central Asiatic Journal, vol. X/3-4, 1965, p. 145-150.
* Cauvin, J., The birth of the Gods and the origins of agriculture, trans. Trevor Watkins. Cambridge University Press, Cambridge, 2000.
* Dally, O., “Skythische und Graeco-Skythische Bildelemente im Nördlichen Schwarzmeerraum”, Im Zeichen des Goldenen Greifen: Königs Gräber der Skythen, (ed. Menghin, W., Partzinger, H.), Prestel, Munich, 2007, ss. 291-298.
* Durmuş,  İ., “Anadoluda Kimmerler ve Iskitler”, Belleten, LXI/231, 1997, ss. 273-286.
* Egami, Namio, “Examination of the Ching Lu Tao”, Yurashiya kodai hoppo bunka (Ancient cultures of Northern Eurasia), Tokyo, 1948, p. 133-163.
* Ergin, M., Orhun Abideleri (İnceleme), Boğaziçi Yayınları, İstanbul,  2008, 44.baskı.
* Gor-oglı: Turkmenskiy geroiçeskiy epos, Nauka, Moskva, 1983.

*Hasanov, Z.H., “Suffix -t as an Indicator of Plurality in the Ethnonyms of the Royal Scythians”, Discussions in Turkology (ed. Emiroğlu Ö., Godzinska M., Majkowski F.), Department of Turkish Studies and Inner Asian Peoples, University of Warsaw, Warsaw, 2014, p. 646-655.
____________, Gasanov Z. G. Sotsialno-kulturnıe tsennosti skifov: drevnih aşguzov/işkuzov/guzov, Türk Akademiyası, Prosper Print, Astana, 2013.
____________, Çar İskitler: İskitler ve Eski Oğuzların Etno-dil Özdeşleştirmesi, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2009. 
____________, “İskit Etnoniminin Okunuşu”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 2010, Sayı 50, 2009/2, s. 1-10.

* Herodot = Gerodot, Istoriya, (perevod G. A. Stratanovskogo), Nauka, Leningrad, 1972.
* Hirth, F., The Ancient History of China: to the end of the Chou dynasty, Columbia University Press, New York, 1908.
* Hodder, I., Theory and practice in archaeology, Routledge Curzon, London & New York, 1992.
* Hulsewe, A. F. P., (trans.),  China in Central Asia. The Early Stage: 125 B.C.-A.D.23. An Annotated Translation of Chapters 61 and 96 of the History of the Former Han Dynasty, Brill, Leiden, 1979.
* İbn Battuta. Trafels in Asia and Africa 1325-1354, (trans. H. A. R. Gibb), Routledge & Kegan Paul, London, 1929.
* Jagchid, S. – V. J. Symons, Pease, War, and Trade Along the Great Wall: Nomadic Chinese Interaction through Two Millenia, Indiana University Press, Bloomington & Indianapolis, 1989.
* Kao, Chu-hsun, “The Ching Lu Shen Shrines of Han Sword Worship in Hsiung Nu Region”, Central Asiatic Journal,  V/3, 1960, p. 221-232.
* Karlgren, B., Philology and Ancient China. Aschhehoug & Co, Oslo, 1926.
* Kniga Marko Polo, (perevod I. P. Minaeva), Gos. iz-vo geografiçeskoy literaturı, Moskva, 1955.
Koroğlu. Çaşıoğlu, Bakı, 2004. 
* Laufer, B., “Use of Human Skulls and Bones in Tibet”, Field Museum of Natural History, Department of Anthropology, Chicago, No. 10, 1923, p. 9-24.
* Letopis Feofana Vizantiytsa: ot Diokletiana do tsarey Mihaila i ego sına Feofilakta, (perevod V. I. Obolenskogo, F. A. Ternovskogo), Moskva, 1884.
* Lindow, J., Norse Mythology: A Guide to the Gods, Heroes, Rituals and Beliefs. Oxford University Press,  New York, 2002.
* Liu Hsü and others (887-946 A.D.), Chiu T’ang shu (The old history of the T’ang dynasty, 618-907) (Po-na ed.), (Çince) Reprinted in Taipei, 1967.
* Maenchen-Helfen, O. J., The World of the Huns: Studies in their History and Culture. University of California Press, Berkeley, Los Angeles & London, 1973.
* Malov, S. E., Pamyatniki drevnetyurkskoy pismennosti: tekstı i issledovaniya, Iz-vo AN SSSR, Moskva–Leningrad, 1951.
* Minns, E. H., Scythians and Greeks: a Survey of Ancient History and Archaeology on the North Coast of the Euxine from the Danube to the Caucasus, Biblo and Tannen, New York, 1971.
* Povest vremennıh let, (perevod D. S. Lihaçeva), Im Werden Verlag, Moskva–Augsburg, 2003.
* Pristsian, “Zemleopisanie”, Antiçnıe istoçniki po istorii Azerbaydjana, (Aliev, K. G.) Elm, Baku, 1978.
* Raşid ad-Din, Sbornik Letopisey, (Hetagurov, L. A.), t. I kn. 2. Moskva–Lenigrad: Iz-vo. AN SSSR, 1952.
* Shiratori, Kurakichi, “On the territory of the Hsiung-nu prince Hsiu-t’u Wang and his metal statues for heaven worship”, Memoirs of the Research Department of the Toyo Bunko (the Oriental Library), Tokyo, 1930, No. 5, p. 1- 77.
* Sima Qian, Records of the Grand Historian: Han Dynasty II, Burton Watson (trans.), Columbia University Press, Hong Kong & New York, 1993.
* Tarhan, T., “İskitlerin Dini İnanç ve Adetleri”, Tarih Dergisi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sayı 23, 1969, ss. 145-170.
* The Gothic History of Jordanes in English version. With an  introd. and comment. by Charles Mierow. Speculum Historiale, Barnes & Noble, Cambridge-New York, 1960.
* Thordarson, F., “The Scythian funeral customs: some notes on Herodotus IV, 71-75”, A green leaf. Papers in honour of Professor Jes P. Asmussen (Acta Iranica, 28), Brill, Leiden, 1988. ss. 539-547.
* Trippet, F., The First Horsmen, Time Life Books, New York, 1974.
* Watson, Burton (trans.), Courtier and Commoner in Ancient China, Selections from the History of the Former Han by Pan Ku, Columbia University Press, New York & London, 1974.

İSKİT VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINA AİT AYNI GELENEKLER, KÜLTLER VE PSİKOLOJİK ÖZELLİKLER 
Dr.ZAUR HASAN-OĞLU HASANOV





His book in Russian language:
Tsarskie skifi etnoyazikovaya identifikatsiya tsarskikh skifov i drevnikh oquzov.

in Azerbaijan Turkish:

ya da Türkçe olarak
Çar İskitler, Zaur Hasanov 
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,2009
ISBN 9754981933
İlginizi çekebilecek bir blogta Çar İskitleri üzerine notlar













Moğollarla ilgili diğer yazılar:
Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay
Azerbaycan Milli İlimler Akademisi. Folklor Enstitüsü. Öğretim Görevlisi.
Yrd.Doç.Dr.Osman ÇATALOLUK
Emekli Öğr. Üyesi. Genetik ve Arkeogenetik Uzmanı.

Ord.Prof.Dr. A.Zeki Velidi Togan
ve Prof.Dr.Ahmet Taşağıl