büyücülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
büyücülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2022 Cuma

Büyücü Medea

 

Medea, Kolkisli Aietes'in (Ayetes) kaçırılan büyücü kızı.

Adının anlamını "kurnaz, danışman, plan, cihaz, gardiyan, hükmeden, yöneten, koruyan, ölçmek", olarak verirler. Hindistan'dan bir bitki cinsinin de adıdır. Salatalık kökü Medeoia'nın adının da Medea'dan (büyücü) geldiği varsayılır, çünkü "büyüsel" tıbbi değeri vardır.

Kolkisli Büyücü Medea'nın halası Büyücü Kirke Odyssey destanında yer alır. Hala Kirke aynı zamanda, Minotaur'un da annesi olan Grek olmayan Girit kralı Minos'un eşi Pasiphae ile de kardeştir. Büyücü Medea İason (Yason) ve Argonotlar tarafından kaçırılır. Atina kralı Aegeus'un eşi olur. Kral Aegeus'un "piç" oğlu Theseus'u zehirlemek istediği anlaşılınca kaçar. Theseus çapkınlığı ile ünlüdür. Minos ile Pasiphae'nin kızları Ariadne'yi, Minotaur'u öldürdükten sonra kaçırır. Ancak daha sonra Bacchus'a (Dionyssos) kaptırır. Hatta Turovalı Elene'yi çocukken kaçıran da Theseus'tur. Baba Aegeus Theseus'un Girit'te öldüğünü düşünür ve intihar eder. Böylece Aegeus'un adı Girit ile Atina arasındaki denize verilir. Ancak Aegeus Türkçedir (egemen) ve Ege adı da oradan kalmıştır.


Med Türkleri : Magus, Maglar > Kamlık/Büyücülük ile tanınırlar.

Medikal, Medicine (ilaç), Meditasyon, Magic ve Medya sözcükleri de Medea'dan türetilir.


SB

NOT:*Aegeus, kökeni belirsizdi, hatırlayınız.



İlgili:

Bruja



8 Ekim 2017 Pazar

BRUJA (BRUXA/CADI) = BÖGÜ - BÜGÜ - BÜYÜCÜ





Alttaki linke göre, Bruja İspanyolca; Hint-Avrupa dil kökenli değil Katalanca Bruixa kökenli. Portekizce de Bruxa-Cadı anlamında. 

* "Origin and Etymology of bruja = Spanish, of non-Indo-European origin; akin to the source of Portuguese bruxa witch, Catalan bruixa" (link)

Bruja kelimesi, Portekiz ile İspanya'nın Katalonya bölgesine göç eden Alan Türkleri'nden geçmiş olabilir. Çünkü Büyücü kelimesi Eski Türkçede Bügü olarak geçer ve Bilge olarak da kabul görür. 



Batılılar Kamları (Şamanları) Büyücü olarak görmüştür ki, Kamlar genellikle Kadın'dır, Ortaçağ Avrupası'nda da zaten daha çok kadınları "Cadı" olarak sınıflandırmışlardır.

SB


* * * 

"“bügü” sözcüğüne ilkin eski Uygur metinlerinde rastlamaktayız. Clauson, sözcük için şu açıklamaları vermektedir: bögü: (bögö) „sage, wizard‟; the word seems to connote both wisdom and mysterious spiritual power.

Aynı kaynak Moğolca bö‟e, böge (şaman) karşılıklarına da dikkat çekerek Uygurcadan başlamak üzere sözcüğün kullanımlarını örneklendirmekte ve günümüzdeki büyü sözcüğünü de „ magic, mystical ‟; bögüle: - , bögülen - sözcükleri için “sihir, büyü, hikmet vb.” anlamlar vermektedir.

Räsänen, sözcüğü “bögü” biçiminde almakta ve Uygurca anlamını “Weiser”; Çağatayca bügi biçimini „Zauberei‟; Osmanlıca böyü, büyü, büy sözcüklerini de „Hexenmeister, H exe, Zauberer‟; Osmanlıca buġu biçimini „Hexerei,; Codex Cumanicus‟ ta yer alan bügü biçimini ise „Weiser, Prophet‟ olarak anlamlandırmaktadır.

Özellikle Moğolcadaki „şaman‟ anlamı ile Codex‟ te geçen „peygamber‟ anlamları arasındaki ilişki, kavramın geçirdiği değişikliği göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu kullanımlar bügü sözcüğünün, „bilgili kimse‟ anlamının yanı sıra, mistik güce sahip kimse anlamını da içerdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak büyü ve büyücü sözcüklerinin bügüden kaynaklandığını kuşkuyla karşılamak gerekir. Çünkü tüm kullanımlarında sıfat olarak görülen bir sözcüğün büyüde gördüğümüz gibi sıfatlıktan tümüyle çıkıp yalnızca ad olarak kullanılır duruma gelmesi oldukça güçtür. 

Mahmud Kâşgârî‟de bügü sözcüğünü “âlim, akil”; bügü bilge için “akil”; bilge bügü içinse “ ulema, hükema” anlamları verilmektedir.

Doç.Dr. Zafer ÖNLER
TÜRKÇEDE “bügü-bilge, ârif -âlim, bilge-bilgin” KAVRAMLARI,1999/detaylı



* * *

Prof.Dr.Osman Karatay
Bey ile Büyücü; Avrasya'da Tanrı Hükümdar Devlet ve İktisat,2006


Çeşitli başlıklar altında verilen konu, genel manada Medlerin Mag boyu veya zümresinin adının açıklanması temelinde, zaman içinde öbür dillere geçmesi ve Türkçe'de nasıl bulunduğu üzerine kurulmuştur. Mag kelimesi, hem Hind-Avrupa hem de Ural-Altay dil gruplarına geçerek sadece harf değişiklikleri ile aynı anlamlarda kullanılmıştır. Kelime Büyü ve Büyücülük ile başlayan ilk anlamını yeni değerler kazanarak süre gelmiştir. Yazarın verdiği örneklere göre, Türkçedeki m harfi b'ye dönüşerek 'bögü' (büyü), 'bükü/puku' (bilgin), 'beg' (bey), 'bek' (koruma), 'büke' (ejderha), 'böke' (güreşçe), 'bağıcı' (büyücü), 'bög' (böğ böceği), 'böcek,pek' (güç), 'bay' (zengin) ile 'büyük, puhu kuşu, başbuğ' kelimelerinde de bulunmaktadır. Mecusilik (ateşe tapma) kelimesinde de Mag kelimesi bulunmaktadır.

Yecüc ve Mecüc kavminden bahsedilirken bunların Tevrat'ta Gog Magog olarak geçen bu kavmin de Maglarla ilgili olduğu belirtilmiştir. Bunların yeri hususunda İslam coğrafyacılarının verdiği bilgilere göre, Yecüc Mecüc taifesi Asya'nın kuzeyinde yaşamaktadır. Yazar bundan sonra Moğol kavminin adının da Mag kelimesine dayandığını, Moğol kelimesinin Mog oğlu anlamına geldiğini söylemektedir. Aynı kelimeyi Macar (Mageri) kelimesinde de olduğunu ileri sürer.

Yukarıda Türkçe örneklerini verdiğimiz kelimeleri ilerleyen bölümlerde açıklayan yazar kitabın başlığında vurgulanan kelimelerin kökenlerini ortaya koymuştur.

Süleyman Özkan
Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt XXII, Sayı 1, Temmuz-2007


* * *

"Ammianus Marcellinus'a göre: Alanlar uzun boylu, güzel görünümlü ve hafif sarı saçlıdır. Silahlarının hafifliği nedeniyle oldukça hareketlidirler. Daha sade ve daha kültürlü hayat tarzıyla Hunlarla tamamıyla benzemektedirler. Onlar barbar geleneklerine göre kılıçlarını yere saplıyorlar ve Mars'a olduğu gibi kılıca tapıyorlar.

Alanları ve diğer Türk halklarını çok iyi bilen doğulu yazarlari onları Türk olarak adlandırmaktadırlar. Rus vakanüvisler, defalarca bahsettikleri Asları (Yasları), yani Alanları çok iyi tanımaktadırlar. Çok sayıda Rus prensi, Yas kızıyla evlenmiştir. 

Josephus Flavius'un “Jüdea Savaşları” adlı eserinin ilk eski Rusça çeviri ve şerhini yapan kişi, Yasların dili konusunda "dilleri sanki Peçeneklerin dili gibidir" demektedir. 

Portekiz'de Alenquer'de (kelimenin Alan tapınağı anlamına gelen Alan Kerk'ten geldiği düşünülür) Alanlara ait tapınak kalıntıları bulunmuştur.

MS.50'lilerde Romalılar için süvarilik yapan Alanlar; 5500'ü Büyük Britanya adasına gönderilerek Hadrian Duvarı'nın korumalığını yapmıştır."


Kazi T.Laypanov - İsmail M.Miziyev / ALANLAR


Buradaki verilerle, Arthur ile Excalibur Kılıcı'nın Britanyalıların "destanları"na Türkler vasıtasıyla geçtiğini görebiliriz.

EK : KATALANLARIN Batı Anadolu'da TÜRK KIYIMLARI "TÜRKLERİN ANADOLU’NUN BATI KIYILARINI FETHİ VE KATALAN KUMPANYASI, Keith HOPWOOD - Çeviren: Serdar ÇAVUŞDERE" . Ve yaşananları yazan komutan RAMON MUNTANER 'in soyadının TÜRKÇE olması ve Kuşadası.


ilgili:



9 Şubat 2015 Pazartesi

KADININ ÖTEKİLEŞTİRİLMESİ, LİLİTH






Lilith MÖ.2000 gibi Mezopotomia da doğmuş. Kadınların, anaların, gebelerin ve çocukların koruyucusudur. Uzun saçı ve çıplak sureti ile her yerde görülür. Güçlü kanatları ve pençeleri vardır. İki aslan arasında baykuşlarla görülür. Arkasında hep dağ zirvesi vardır, ilahe olduğunu gösterir. Boğa boynuzları gibi çıkan huni şeklinde başlığı vardır. Ay ve ilkel dişi ile ilişkilendirilir.

Ama, MÖ.1600 lerde gelen Sami halklar, kadının yeri olmadığı için, ve davetkar gibi gözüktüğü için onu hor görür. O artık ölüm getirendir. Ayetler yazılar, destanlar uydurulur. Özellikle gebelere ve yeni doğanlara musallat olur. Koruyucu iken öldüren sınıfına sokulmuştur. 

Bazı Talmud kaynaklarında ise asıl eş odur. Ama Lilith özgür ruhludur ve boyunduruğu kabul etmez, Adem'in sözlerine kulak asmaz ve Tanrı'nın adını telaffuz ettiği için de cennetten kovulur. Adem tanrıya yakarır, peşinden üç melek gönderilir, Kızıldeniz tarafında bulunur. Melekler ona cennete dönmezse hergün 100 çocuğun öleceğini söyler, fakat o yinede red eder. Lilith Adem soyundan gelecek çocuklardan öç almak için yemin eder. Gelen üç meleğin isminin yazılı olduğu muskaları taşıyanları ellemeyeceğini belirtir. Sonradan Adem'e eş olarak 'kaburga kemiğinden' Havva yaratılır. 

Pers kaynaklarında şeytan ile eş tutulmuştur. Batı da ise şeytanın hanımıdır. İki Lilith vardır ; biri çocukları, gebeleri, anaları kollayan, özgür ruhlu - diğeri çocukları öldüren, şeytani bir varlık. 

Bu tabii hangi milletten olduğuna da bağlıdır, çünkü Kazak bebeklerin koruyucusu Lilith Anadır, Beşiklerin başına Baykuş tüyü konur. Dişi şeytanı kovan ve iyilik ruhunu çağırandır.


D.Kimball- Amazonlar'dan alıntıdır.
dipnot: Kimball Türk'ten sakınan, Hint-Avrupacıdır.!



Kadın Kam'ları da cadılaştırmışlardır. 

İNANNA = İŞTAR = AFRODİT = ATHENA = ARTEMİS = HERA = UMAY = APİ = LİLİTH


* * * 


HAVVA ile ADEM


Kaburgadan yaratılma sadece Tevrat'ta geçer....

Enki’nin hasta olan sekiz organından bir tanesi kaburgadır. Kaburga, Sumer de "Tİ" kelimesiyle bilinir ve her organ için bir tanrı yaratılmıştır. 

Kaburga hastalığı içinse bir tanrıça yaratılmış ve ismi de "NİN-Tİ" dir; "Kaburgadan yaratılan Kadın". 

Lakin Sumer de "Tİ", aynı zamanda "Hayat Veren" anlamına da gelir. 

Yani "NİN-Tİ", "Kaburgadan yaratılan Kadın" dışında bir de "Hayat veren Kadın" anlamındadır. 

(S.N.Kramer)


Havva , "Hayat veren Kadın" iken, erkek egemen toplumlarda bu kullanılmamış ve "Kaburga'dan yaratılan Kadın" olarak kitaplara girmiştir ve "Kaburga kemiğinden yaratılış" Tevrat'ta geçer, Kur'an'da değil.

Kur'an 'da da nefs diye geçer. Arapçada kelimelerin Erkek ve Dişili vardır ve NEFS DİŞİLDİR , Üretme Gücü olan. 

""Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini var edip ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten..." denir. (Nisa Suresi :1)

İLK olanın DİŞİL olduğu gayet açıktır.
Ve Tevrat'taki anlayış İslamiyette yoktur ama varmış gibi öğretilir.



* * *

YASAK MEYVE ELMA DEĞİLDİR. BİLGELİK AĞACININ MEYVESİDİR

EZOTERİK BİLGİ KAYNAĞINDA YASAK MEYVE 
Prof.Dr.Fuzuli BAYAT

Yasak meyve konusunun eski mitolojilerde, semavi dinlerde ve Türk mitolojik metinlerinde benzer şekilde varyantlaşması ilk ezoterik kaynağın mevcutluğu fikrini 
oluşturur. 

Nitekim bu konu birbirinden çok uzakta yerleşen kavimlerde benzeri şekilde ifade edilir. Yasak meyvenin yenilmesinde bir dönüşme semantiği söz konusudur. 

Ölümsüz hayattan → ölümlü hayata veya cennetten → dünyaya, kamillikten → 
nefse uymağa, yaratılmaktan → üremeye vs. Bu dönüşümün ölümle – hayat, kozmosla – kaos sınırı yasak meyvedir.

Sonuç olarak kozmik hafızada yasak meyve ilk bilgi, gerçeğe götüren bilim olarak değerlendirilir. Ancak zamanla kozmik bilginin unutulması sonucunda yasak meyve bilgi kaynağından asilik sembolüne dönüşmüş, yasak meyvenin insana sunulması dinlere göre Şeytana mal edilmiştir. Aslında başlangıçta yasak meyve Tanrının, insanın yemesi için gönderdiği ve insanlığın batını gözünü açmağa yönelik olmuştur. 

Bu bağlamda yasak meyve, bir kader sembolüdür ve yenilmesi zaruriydi. Nitekim yasak meyvenin yenilmesiyle yaratılmaktan → üremeye, statiklik simgesi olan ölümsüzlükten → yenilenmenin, değişmenin simgesi olan ölümlü hayata geçiş söz konusudur. 


Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic ,Volume 3/5 Fall 2008 / PDF



St. Michael's Kilisesi, Hildesheim Almanya, 1192 


* * *

The forbidden fruit is not apple, but the "fruit of everlasting life or  knowledge tree". 
And Eve is not made from Adam's rip like in old testament, and it is not in the Kuran. 

They translated Sumerian word Ti wrong, Ti have two meanings "Rib" and "Woman who gives life". The meaning of Adam in Turkish is "Human, Man (Adem)", in other languages the meaning is also "earth". 

In Kuran. " ...O humans, he/she created you from a single soul (nefs) and his/her mate and producing many men and women..." ...  (there is no gender of god or mate, but when they translate it they use always male gender for god and for mate female..! And they don't take attention on the word Nefs ) with this Nefs, the creator, a female.... Nefs is feminine word in arabic ....



ilgili




SİZİN YÜZÜNÜZDEN BU HALLERE DÜŞTÜK 
;P



16 Eylül 2014 Salı

KOCAKARI, OTACI, CADI, BÜYÜCÜ





 ya da
ATAERKİLİN ANAERKİLE BASKISI...



Sümerlerde Ninhursag hayat tanrıçasıydı.
Asurlularda İştar hem ana tanrıça, hem de sağlık tanrıçasıydı.
Mısırlıların ulu tanrıçası İsis aynı zamanda hekimdi.
Hititlerin Kubaba (veya Kubebe)'sı, 
Friglerin Kibele'si, 
Efeslilerin Artemis'i, 
Yunanlıların Demeter'i hayat, bereket ve ölüm tanrıçalarıydı.
Minoslular, Mikeneliler, Giritliler de iyileşmek için 
sağlık ve hayat tanrıçalarından medet umarlardı.
Ölüm tanrıçası, aynı zamanda yeniden doğuş tanrıçasıydı.
Asurluların ölüm tanrıçası Gula "ulu hekim" olarak da bilinirdi.
İsis de ölüm sembolleri taşırdı.
Varoluş çizgisinde hayat ve ölüm birbirinden ayrılmaz gerçeklerdi.



Antik kültürlerde iyi ilahlar sağlık bilgileriyle mücehhez ve sağlığı korumakla görevliyken, habis şeytanlar hastalık ve sağlıksız yaşamdan sorumluydular. Tarihte ilk olarak Sümerler hastalık şeytanlarını tanımlamışlardı. Bu tanımlama daha sonra Mezopotamya, Mısır, Yunan, Roma ve Kuzey kavimleri tarafından da benimsendi. Şeytanların gücünün hastalık yaptığı inancı hristiyan eksorsizm ayinlerinin de temelini teşkil eder.

Sümer, Asur, Mısır ve eski Yunan'da M.Ö. 3000 yıllarına kadar tedavi uygulamaları hemen hemen tamamiyle rahibelerin elindeydi. O dönemlerde rahibelik yani tanrıçaların hizmetkarlığı kadınlara mahsustu. Tıbbi reçetelerde kullanılan bitkisel, hayvansal ve madensel maddeler hakkında da geniş bilgi sahibi olmaları gerekirdi.

Sümer'de ülkenin ekonomik, politik, kültürel ve sosyal hayatı üzerinde etkisi olan çok çeşitli rahibeler mevcuttu. İşler tapınaklarda görülürdü. Dini liderlerle politik liderler arasındaki ilişki de güçlüydü. Ur'da tanrı Nanner'in hemen hemen bütün yüksek rahibeleri kraliyet ailesinin üyeleriydi. Asur ve Mısır'da da rahibeler kraliyet ailesinden veya asillerden geliyordu. Yüksek rahibeler ve hükümdar arasındaki ilişki öylesine yakındı ki eski kültürlerde kraliçelerin çoğu aynı zamanda tapınak hekimleriydi. 

Ur'da M.Ö.3000 yılında yaşamış kraliçe Şubad'ın mezarı açıldığında sadece gıda maddeleri değil, aynı zamanda ağrı kesici reçetelerle, bronz ve çakmak taşından yapılmış tıbbi aletler de bulunmuştu.

M.Ö.2300 yılında yaşamış Mentuhetep, M.Ö.1500 yılında yaşamış Hatşepsut ve M.Ö.100 yılında yaşamış Kleopatra gibi Mısır kraliçeleri'nin çoğu ünlü hekimlerdi. Mısırdaki mabet ve mezarların duvarlarındaki resimler sık sık kadınları rahibe/hekim rolünde gösterir. Ayrıca, Diodurus, Öripides, Pliny ve Herodot'un kitapları bu rolleri teyid eder. Zamanla, antik kültürlerde kadın şifacılar arasında bazı rol dağılımları meydana gelmeye başladı.

Ebelik tamamen kadınlara ait bir fonksiyondu ancak bir rahibe tarafından uygulanması gerekmezdi. Rahibelerin sayısı azdı ve mevkileri yüksekti. Sayıları ancak tapınağa gelen hastaları tedavi etmeye yetiyordu. Ayrıca, doğum günlük, mekanik bir hadise, ebelik ise pratikle kolayca kazanılabilecek bir yetenekti. Bu sebeplerden ebelik tapınak dışına çıkarıldı. Bununla beraber, Sümerlerde ve Mısırlılarda ebeler eğitiliyorlardı. 

Ebeler pratik bilgiler edinmek yanında dua ve büyü de bilmek zorundaydılar. Zira, herşeye rağmen dini inkar edemezlerdi. Bu şekilde ebelik ile bir sağlık sorununun çözümü ilk defa rahibelerden başkasına geçmiş oldu. Zamanla ebe ve rahibe arasındaki rol ayrımı çok zayıflayacak ama ebeler rahibelere açıkça hasım olmayacaklardı. Bu rol ayrımı gelecek için önemli olacak bir başlangıçtı.

Rahibelerin tıp üzerindeki tekeli zamanla ortadan kalktı ve kadınlar tıbbın yetkili uygulayıcıları olmaktan çıkarılıp, tıbbı saptıran ve bilimsel olmayan uygulamalar yapan kişiler olarak tanınmaya başlandılar.

Kadınların statüsünün kısıtlanmasındaki ilk adım dini fonksiyonlarının ellerinden alınması olmuştur. Sonuçta dini fonksiyonları ile birlikte tıbbi fonksiyonları da elden gitmiştir. 

Bu değişimin ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini tam olarak bilmek mümkün olmamakla birlikte M.Ö.2000 ila 3000 yıllarında yakın ve orta doğuya Hint-Avrupa kavimlerinden gelen istilalar sonucu olduğu söylenebilir. Hint-Avrupa kavimlerinin dinlerindeki güçlü erkek tanrı hakimiyeti, istila edilen orta doğu kavimlerindeki dişi tanrı'nın yerini almaya başladı.

Asurlular ve Mısırlılarda yaradılış efsaneleri yeniden kaleme alındı ve erkek ilahlar dişilerle eşit pozisyonlara kavuşturuldu. Önceleri doğurmak için bir erkeğe ihtiyaç duymayan bakire ana tanrıçalar tanrılarla evlendirilmeye başlandı. 

Ana tanrıça Kibele'nin kocası Attis (diğer isimleri: Temmuz, Adon, Adonay, Adonis) Sakarya ırmağının kızı Nana'nın (ki bu Kibele'nin başka bir sıfatıydı) ak bir badem içini bağrına basmasıyla doğmuştu, kışın ölür, ilkbaharda yeniden doğardı. 


(Not: Suriye'de her yıl kışa doğru Adon'u bir yaban domuzu öldürüyordu. Bundan dolayı Samilerde domuz eti'nin lanetlenip, yasaklandığı söylenir).(İncil'de "köpekler tarafından kanı yalanır" derken , Eski Ahit Yunancaya çevrilirken "...domuzlarında yaladığı..." eklenir ve Yahudilerin domuzu murdar olarak benimsedikleri yayılır....Jezebel hikayesinde)



Yani, zayıf bir kocalık rolü verilmişti. Matriyarkal toplumun Anadolu büyük tanrıçası Kibele'ye patriyarkal toplumun tanrılar tanrısı Zeus'u (veya Jupiter) Girit'te doğurmak şerefi verildi. 

Böylece Kibele tanrının anası oldu. Efsanelerin incelenmesinden anlaşılacağı gibi bu değişim büyük mücadelelere yol açtı.

(Not: Hıristiyanlığın yayıldığı dönemlerde "fotoğrafta" bir kadın figürü yoktu. İznik 325'te toplanan 1.Konsil'den sonra Hıristiyanlık resmi din ilan edildi, lakin anatanrıça tapkısı o kadar güçlüydü ki, halk anatanrıçayı bir kenara atamadı.  Her ne kadar 431 Efes'te toplanan 3.Konsil İsa'nın hangi sıfata sahip olduğunu tartışmış olsa da , aslında "fotoğrafın" içine bir kadın sokuluyordu. Çünkü toplantı sonucunda Meryem Ana "Tanrının Anası- Theotokos" olarak ilan edilmişti, Aynı Kybele/Zeus gibi.....)


Yunan mitolojisinde, Miken devirlerinden beri tapınılan, doğumun ve ebeliğin koruyucusu, tanrıça Hera ile sonraları evlendirildiği (kardeşi) tanrı Zeus arasındaki mücadele, tanrıçanın gücünün azalıp yok olması ile sonuçlanır. Buna istilaların mı yoksa toplumlarda zaten var olan değişimlerin mi sebep olduğunu bilemiyoruz ancak, sonuç, yaradılış sürecinde ve toplumsal dünya görüşünde kadınlara verilen öncelikli rolün erkekler lehine sona ermesi olmuştur.

Mabetlerden çıkarılmakla kadınlar tıptan da çıkarılmış oldular. M.Ö.2900'lerde Mısır'da İmhotep adlı bir adam saray doktoru olarak atandı. Bu kişi saray doktoru olarak atanmış olduğu bilinen ilk erkektir. İmhotep bilimsel yöntemlere hakimiyeti ve bilgisi dolayısıyla kısa sürede ün kazandı, doktorların hamisi haline geldi ve tanrı Ptah'ın yanında ilah seviyesine yükseltildi.

Sonraları Yunanlılar onu kendi şifa tanrıları Eskülap yaptılar. Adonis'in oğlu Bergama'lı Eskülap'ın iki kızı Hygea (Hijya) ve Panacea'nın isimleri bugün tıpta önemli anlamları haizdir. Hijyen, koruyucu hekimlik; panacea ise her derde deva anlamındadır. M.Ö.7. yüzyıldan itibaren Hygea, resimlerde, Eskülap'a hastaları sunan, onun tavsiyesiyle tedavi yapan, elinde nadiren bir yılanla ya da daha çok şifalı bitki dolu bir sepetle tasvir edilen masum ve güzel bir kadın olarak görünmeye başladı. Yani, kadın, hekimlikten hekim yardımcılığına ya da hemşireliğe geriledi.

Erkeklerin tıbba girişi ile Mısır tıbbında önemli değişiklikler meydana geldi. Tıp dinden bağımsız olarak gelişmeye başladı. Mistik özelliğini kaybetme sürecine girdi. Daha önemlisi rahibelerin iyileştirici ilahileri ve merhemlerinin yerini cerrahın bıçağı almaya başladı. Mısır tıbbında erkek hakimiyeti ile birlikte mumyalama sanatı da gelişip M.Ö.2300 yıllarında mükemmelleşti. Mısır mumyacıları daima erkekti ve bu uygulama onlara derin anatomi ve cerrahlık bilgisi kazandırdı. Gözlem ve bulgular hem mumyacılar hem de cerrahlar tarafından kaydedildi ve kullanıldı. Hastalık sebepleri ilahi güçlerde değil insan vücudunda aranmaya başlandı.


"Erkek tıbbı" bilgi ve yeni buluşlar, 
"kadın tıbbı" ise hurafe anlamı kazanmaya başladı.


Yunan toplumunda hipokratik düşüncenin gelişip yerleşmesiyle yeni tıpçılar tarafından kadın şifacılar'a karşı tepkiler yaygınlaşmaya başladı. Atina'lı ebe Agnodice M.Ö.4.yüzyılda erkek elbiseleri giyip hekimlik icra ettiği için halk mahkemesine çıkarılıp yargılandı, ancak kadınların baskısıyla ceza verilmedi. Bu kadın çok başarılı sezaryen ameliyatlar yapmakla ünlüydü.

Romalılarda da Yunanlılardaki gibi hipokratik okulların etkisiyle kadınlar tıptaki rollerini kaybetmeye başladılar. Ancak toplumun fakir kesimlerinde varlıklarını sürdürdüler. 

Roma'da ebeler Medica, Obstetrica veya Saga olarak anılıyordu. Pliny, saga olarak Elephantis, Salpe ve Sotira'dan bahseder. Bunlar sadece ebe değil aynı zamanda pek çok hastalığın tedavisinde geleneksel reçetelerle başarı sağlayan şifacılardı. 

M.S.1. yüzyılda yaşamış Africana adlı şifacı kadın sara ve kısırlığı tedavi etmesiyle ünlüydü.

Augustus'un kızkardeşi ve Mark Antuan'ın karısı Octavia ile Messalina ev tababeti konusunda oldukça becerikliydiler. 

Halk arasında ne kadar ünlü olurlarsa olsunlar, kadın şifacılar devrin hipokratik hekimleri tarafından küçümseniyorlardı. Cato (M.S.150-230) onları düşükçüler diye sıfatlandırıyor, Tertullian (M.S.150-230) yöntemleriyle alay ediyor, Galen (M.S.129-201) ise geleneksel tıbbı kocakarı masalları ve Mısırlı şarlatanlığı diye nitelendiriyordu. 

Başka pekçok yazar onları ampirikçi, zehirci veya fahişe olarak isimlendiriyordu. Büyücü sıfatının da verilmesinden sonra sagalar idam edilmeye başlandılar. İlk hristiyanlar da büyücülükle itham edilip idam edildiler.

İlk hristiyan şehitlerinden Theodosia, Nicerata ve Thekla kadın şifacılardı.

İngiltere'de 13. yüzyılda açılışından itibaren Oxford ve Cambridge Üniversiteleri kadınları öğrenci olarak kabul etmedi. Buna rağmen, kadınlar sadece şifacı olarak değil cerrah olarak da tıp uygulamalarına devam ettiler. Cerrahların, tıpçı sayılmadıkları için, dahil olduğu Berberler Loncası'na kabul edildiler. 1389 yılında kurulan Cerrahlar Loncası da kadınları üyeliğe kabul etti. 

1421'de Üniversiteler Parlamentoya başvurarak Tıp okulunda okumamış olanların doktorluk yapmasının ve kadınların tıp uygulamalarında bulunmalarının yasaklanmasını talep ettiler. Bu dilekleri 100 yıl sonra gerçekleşti. 1518'de Tıp Kolejine verilen imtiyaz beratında "Büyücülük, sihir ve biraz da ilaç kullanarak cüretkarca tedavi yapmaya çalışan ve Tanrı'nın hoşnutsuzluğuna sebep olmaktan başka bir şey yapmayan cahil kadınların" yetkisiz olduklarından bahsediliyordu. 1563 yılında çıkarılan bir yasa ile büyücülüğe ölüm cezası getirildi.

Eski Türk kavimlerinde inanılan din Şamanizm idi. İptidai şamanizmin temsilcileri kuzey ormanlarında yaşayan kavimlerden Uryankıt'lardı. Bu kavim Göktürk yazıtlarındaki Kurıkan'ların torunları ve bugünkü Urenha ve Yakut Türklerinin ataları sayılmaktadır. Cengiz Han'ın sol kol beylerinden biri olan Odaçı, Uryankıtlardandı. Odaçı adı Uygurca ve başka Türk lehçelerinde eczacı anlamına gelen otacı ile aynı anlamdaydı. İptidai şamanizmde hekim veya eczacı ile şaman aynı şahıstı.

Altay şamanistlerine göre en büyük tanrı Ülgen'dir. Ülgenin 7 oğlu ve 9 kızı vardı. Kızları özel ad taşımaz, hepsine Akkızlar veya Kıyanlar denir. Bunlar şamanların ilham perileridir. Şamanist panteonunda Ülgen'in akkızlarından başka birkaç iyi dişi ruh vardır. Altaylarda Umay, Ana Maygıl, Ak Ene; Yakutlarda ise Ayısıtlar bunların belli başlılarıdır.

Bazı şamanistlere göre en kuvvetli şamanlar kadın şamanlardır. Eski devirlerde şamanlığın kadınlara mahsus bir sanat olduğunu gösteren emareler mevcuttur. Yakutlarda erkek şamanlar özel cübbeleri olmadığı zaman kadın entarisi ile ayin yaparlar. Özel şaman cübbesinin göğsünde kadın memelerini temsil eden yuvarlak madeni şeyler bulunur.


Büyücülükten yargılananların %85'i kadındı ve çoğu ilaçla değil büyü ile tedavi yapmakla suçlanıyordu.

Binlerce kadının büyücülükle itham edilip öldürülmesine rağmen kocakarılar ve temsil ettikleri tıp sistemi orta çağları aşıp 18. yüzyılın ortalarına kadar gelebildi.



Prof.Dr.K.Hüsnü Can Başer
(A.Ü.Farmakognozi Anabilimdalı Başkanlığı Eczacılık Fakültesi Dekanlığı yapmıştır.)



***



YANİ TARİHTE CADILIK ANATANRIÇA 
İLE BAŞLAMIŞ OLDU.


Taş çağı devrinde erkekler avlanmaya giderken, kadınlar bitkiler toplardı. Bitkilerin hangisi zehirli hangisi kullanışlı, hangisi şifalı,vs... bu bilgilerin hepsi anneden kızlarına aktarılırdı. 

Kadınların bitkilerle transa geçtiği bu yüzden de toplumun OTACISI, EBESİ, BÜYÜCÜSÜ, MEDYUMCUSU ve tabii ki CADISIYDI....

( Apollo tapınaklarındaki rahibe/rahiplerin defne yaprakları çiğneyip transa geçtikleri gibi (bu arada Apollo orijin olarak ne Yunan Tanrısı ne de Yunanca bir kelimedir !))

Ay Tanrısı Sümerlilerde NANNA dır , Asurlarda SIN . Ay tanrı/tanrıçaları Cadılık sembolü olarak kullanılmıştır. Cadılar ay ışığında ayinlerini yapar ,kurban verir ve dans ederlerdi. Bu gelenek Eleusis gizemlerinden geçmiştir. Kybele-Demeter-Hekate-İsis- İştar ,İnanna cadılık konsepti içindedir. Anaerkil bir çağdan Babaerkil bir çağa geçişte ve erkeklerin kadınlar üzerindeki mutlak hakimiyetini korumaktan geçer , Cadılık ile suçlamalarda....

Cadıların kullandığı/cadılara karşı kullanılan tuz , kötü ruhları kovmak için Roma döneminde cenaze töreni sonrasında evlerde kullanılırdı. Bugün bile bazı yerlerde ,kötü olaylar takip etmesin diye omuz üzerinden tuz serpiştirilerek kovulduğu düşünülür.

Halkı sindirmeye çalışan bağnaz krallıklar,toprak sahipleri ve çıkarcı kişiler , toprağını, bilimi ve adaleti savunan insanları suçlayıp korkutmak için Cadılık suçlamalarını kullanmışlardır. Dini etkiden de yararlanılmış ve aykırıların toplumdan ayıklanması ,mal varlıklarına el konulması ile "düşman" elimine edilmiştir.

Avrupa'da binlerce insan cadılık ve benzeri suçlardan işkence görmüş ve diri diri yakılmıştır .


Ortaçağ'dan önemli birkaç dava :

İskoçya - Kuzey Berwick Cadı mahkemesi 1590 = 2000 kadar dava 1560-1707 yıllarında 3000-4000 arası cadılık suçlaması ile ölüm...

İsveç - Torsaker Cadı mahkemesi 1675 = 6 erkek 65 kadın başaşağı yakılarak 71 kişi. 1975 de Özür Anıtı dikildi.

Amerika- Salem Cadı mahkemesi 1692-1693 arası , 19 kişi asıldı, biri preslenerek öldü, 50 kişi suçunu itiraf etti ve ölümden kurtuldu. 150 kişi hapse atıldı, 200 kişi suçlandı... Elizabeth Proctor çocuğunu hapishanede doğurdu,ölüme mahkum edilmişken serbest bırakıldı. Malını mülkünü kaybetti, çünkü o var olmayan kişiydi. Tekrar evlendi ve daha sonraki mahkemelerle çeyizini geri almayı başardı. Ölümlerinden 250 yıl sonra itibarları iade edildi, fakat Salem "cadıları" hala intikamlarını alıyor gibi....

Trier Cadı mahkemesi 1581-1593 = 1000 kişi olduğu söylentileri var , ama açıklanan rakam 368 kişi.

Fulda Cadı mahkemesi 1603-1606 = 250 kişi öldürüldü.

Würzburg Cadı mahkemesi 1626-1631 = Tüm bölgede 900 , şehrin farklı yerlerinde 219 , Würzburg'ta 157 kadın,erkek ve çocuk (9-10-12 yaşlarında) kazıkta yakıldı.

Bamber Cadı mahkemesi 1626-1631 = 300 ila 600 kişi

Engizisyon mahkemelerinden sonra hiç kadın kalmamıştı bu da nüfus için tehlikeli bir durumdu.

En meşhur "cadı" 8.Henry'nin ( evlenebilmek için Anglikan kilisesini kurduğu ) karısı Anne Boleyn'dir. Kanuni ile 3.Murad'ın çağdaşı ve "Altınçağ" filminde " "Türk Sultanı’yla mı evleneyim" sözünü edip küçümseyen I.Elizabeth'in de annesidir .

İngiltere'de 1735 Cadılık Yasası uyarınca , Cadılık ile suçlanıp 1944 yılında mahkum olan en son kişi Helen Duncan'dır. 1945 te bir daha cadılık faaliyetleri yapmamak üzere serbest bırakıldı, lakin 1956 da tekrar yakalandı ve kalp krizinden evinde öldü. 

Cadılık Yasası 1951 de Churchill tarafından kaldırıldı. Bu yasaya göre Cadılık, büyücülük ve medyumculuk yapmak yasaktı.







.................



dipnot:

Birinci Efes Konsülü 431 yılında Efes Meryem Ana kilisesinde, İstanbul Patriği Nestorius'un tartışmalı öğretileri yüzünden toplanmıştır. İskenderiye Patriği Cyril, Nestorius'u sapkınla suçlayarak Papa I. Celestine'e başvurmuştur. Papa da aynı fikirde olup, Cyril'e Nestorius'un fikrini değiştirmesi için çalışmasını yoksa aforoz edileceğini bildirmesi için yetki vermiştir. Çağrı gelmeden önce, Nestorius İmparator II. Theodosius'u kendisinin karşı görüşlerini tartışabileceği genel bir konsil toplaması için ikna etmiştir. Konsil'de yaklaşık 250 piskopos bulunmuştur. Konferans, karşılıklı meydan okuma ve birbirini suçlama atmosferinde geçmiştir. Doğu ve Batı Ortodoksları, Roma Katolikleri ile bir çok diğer batı hristiyanlarının 3. ekümenik konsülü olarak kabul edilir. Diğer taraftan, Efes, Doğu Kilisesi (İngilizce: Church of the Orient) tarafından red edilmiştir.

Nestorius, İsa'ya 30 yaşındayken Kelam'ın indiğini, ancak o zamandan sonra İnsan ve Tanrı karakterlerini taşıdığını, Meryem'in, Tanrı olan İsa'nın değil, insan olan İsa'nın annesi olduğunu söylemiş ve dolayısıyla da, Meryem'e "Tanrı'nın annesi" (Theotokos) denmesine karşı çıkmış ve Tanrı'nın doğrulamayacağını, doğurulmadığını belirtmiştir. Nestorius'a göre İsa'nın insani kimliği ile tanrısal kimliği birbirinden ayrıdır; bu nedenle Nestorius öğretisi bazı kaynaklarda diofizit ("iki tabiatçı") olarak adlandırılır. Bu görüşe göre çarmıha gerilirken tanrısal tabiat İsa'dan ayrılmış, sadece insan olan İsa acı çekmiş, çektiği acılar Tanrı olan İsa'ya dokunmamıştır.





19 Nisan 2014 Cumartesi

ŞAMAN / KAM



KAM/ŞAMAN

Şamanlık din değildir, şamanlık hayat deneyimidir. Genel olarak kullanılan şamanizm tabiri aslen yanlış bir tanımdır çünkü burada şamana veya herhangi bir başka güce tapınma gibi bir durum yoktur.

Dünyanın çeşitli yerlerinde şamanlık uygulamaları görülebilir. Farklı bölgelerdeki şamanlık uygulamalarının ortak noktaları ise şamanların bazı halusinatif bitkileri ve ritim duygusunu da kullanarak bir tür trans haline geçmeleridir. Böylece ruhlar alemi ile iletişim kurabilirler.

Şamanlık öğretisine göre dünya iyi ve kötü ruhların etkisi altındadır. Şaman ise bu ruhlarla ilişki kurabilen kişidir. Şamanlar iyi ruhların etkisini devamlı kılmaya, kötü ruhları ise uzaklaştırmaya ve yarattığı kötü etkileri yok etmeye çalışırlar. Bu amaçla şamanlar çeşitli ayinler yaparlar. Şamanlar ayinleri sırasında çeşitli enstrumanlar kullanırlar. Özellikle ritim verici davul tipi enstrumanlar daha yaygındır. 

Mesela Sibirya’da halen bu davullar kullanılmaktadır. Asya Şamanları bu davulları yalnız dini törenler esnasında kullanır. Davulun kullanım amacına bakarsak, ruhlar boyutuna giderken kullanılan bir araç olarak görülebilir veya kötü ruhları kaçırmak için kullanıldığına dair düşünceler de vardır. Asyanın bazı bölgelerinde, davul yerine yay veya ziller takılı asa kullanan şamanlar da vardır. Sonuçta her türlü şaman ayini esnasında bir ritimler dizisi vardır. Bunlar rastgele olabildiği gibi belli şekillerde de olabilirler. Esasında bu ritimler şamanın kendinden geçmesine yardımcı olarak ruhlar alemine uçmasını kolaylaştırır. Buna ek olarak bazı bitkiler de kullanılarak şaman halusinasyon dünyasına dalar.

Amanita Muscaria (Sihirli Mantar) Asya şamanlığında amenita muscaria mantarı yüzyıllardır trans haline geçmek için kullanılmaktadır. Bunun dışında şaman tütün de içebilir. Güney Amerika şamanlığında ise genellikle ayahuasca denilen bir entojenik içecek içilir ve çok derin halusinasyonlar içine girilir. Ayrıca silosaybin mantarı, salvia divinorum, peyote gibi bazı diğer bitkiler de ayinler esnasında veya tedavi amaçlı olarak kullanılabilir.

Özellikle Asya şamanlığında, şamanlık kaçınılmaz hastalık gibidir. Aslında kimse şaman olmak istemez, şamanlık nesilden gelen bir durumdur ve eski atalarından olan şamanlar yeni adaya musallat olur. Şamanlığı kabul etmeyen aday çoğunlukla delirir veya ölür. 

Burada genetik olarak aktarılan bir takım özelliklerin olduğunu düşünebiliriz. Bir kişinin sadece doğuştan gelen yetenekleri şaman olmasına yetmez, geçmişten gelen öğretileri de iyi bilmelidir. Çocuklukta sara nöbetlerine benzer bazı deneyimler geçiren kişiler, belli bir zaman sonra acılı günler yaşamaya başlar. Bu özellikleri gösteren şaman adayı uzun bir sınama evresinden geçirilir. Ayinlerle ilgili bilgileri toplumun güçlü şamanlarından alır. Yeterli seviyeye geldiğinde bir törenle yol gösterici bir şaman yeni şamana davulunu ve elbisesini verir. Daha sonra yeniden doğuşu simgeleyen bir trans haline ve tekrar kendine gelme durumuna girilir. 

Asya şamanlığındaki ak ve kara şamanlık biçiminin benzerini Güney Amerika’da da görebiliriz. 

Tuva'da şaman töreni
Ak şamanlar iyi ruhlar ile iletişime girerken, kara şamanlar kötü ruhlar alemine hükmederler. Asya'da kadınlar yalnız kara şaman olabilirken, Güney Amerika’da kadın şamana çok az sayıda topluluklarda rastlanır. Asya’daki şamanlık ayininde genelde 4 aşama görülür bunlar, ruhların çağrılması, yardımcı ruhların gelmesi, kurban kesilmesi ve hastalıklı ruhun göğe götürülmesi. Yardımcı ruhlar nasıl bir kurban kesileceğini söyler, hastalıklı ruh bir kurbana aktarılır ve kurban kesilir.

Hastalıklı ruh temizlenmesi için göğe götürülür. Bu ayin bir kaç gün sürebilir. Bu sırada şaman kendinden geçmiş haldedir. En sonunda ruhu temizleyip geriye getirir. Şamanların en önemli özelliklerinden birisi çok iyi bitki bilgisine sahip olmalarıdır. Hangi hastalıkta hangi bitki veya bitki karışımlarının kullanılacağını bilirler ve bunları hastaya sunarlar.

Hayvanlar şamanlar için saygı duyulan varlıklardır. Hayvanların da ruhları olduğuna inanılır. Hatta dilleri ve özel yetenekleri olduğu düşünülür. Bu bakımdan hayvanlar yiyecek ve deri haricinde öldürülmezler. Öldürülmeleri de belli bir saygı çerçevesinde yapılır. Av esnasında gülünmez, bağrılmaz ve koşulmaz. Doğadaki hayvanların esasında şamanların ve bazı normal insanları ruhlarına sahip olduğuna inanılır. Hayvan ruhları şamanlar için ayrıca birer rehber gibi davranırlar. Asya ve Güney Amerika’da şamanların yılan, kaplan gibi güç hayvanları vardır. Asya ve Amerikan şamanlık ayinlerinde şamanlar kendi hayvanlarına binerek ruhlar dünyasında gezinti yaparlar.

Şamanlık dünyada var olan bir çok düşünce sistemi ve din üzerinde etki bırakmıştır. Budizm, Paganizm, ve kitabi dinler bunlardan bazılarıdır. Ancak özellikle Hristiyanlığın yayılması ile şamanlık büyük bir baskı ile karşılaşmıştır. 

Mesela Güney Amerika’da İspanyol kolonicileri bir çok yerel kabileyi katletmiş ve misyonerlik ile eski kültürlerin izlerini yok etmeye çalışmışlardır. Daha sonra ise şamanlık toplumlarda büyücülükle eş görülmeye başlanmış ve geri bir din inancı olarak görülmüştür. 

Şu an şamanlığı yaşatan halklar daha ufak gruplar halinde yaşamaktadırlar ve yok olma tehdidi ile karşı karşıyadırlar.

Şamanlık uygulamalarında şaman evrendeki enerjinin titreşimler dünyasına dalar. Şamanlar zaten normalde hassas kişilerdir. Bir de beynin kimyasal olarak bariyerlerinin ortadan kaldırılması, şamanın tam bir trans durumuna girmesine sebep olur. Şamanların küçükken epilepsi benzeri nöbetler geçiren kişiler olması yaygın bir durumdur. Bazı epilepsi hastaları bilindiği üzere nöbet esnasında bir takım şekiller ve renkler görebilirler, bu nöbetin beynin hangi bölgesinde olduğuna bağlıdır. Epilepsiyi beyindeki kontrolsüz kısa devreler gibi düşünebiliriz. 

ŞAMAN DANSI YAPAN UYGUR TÜRKÜ
SİNCAN UYGUR ÖZERK BÖLGESİ
Turkish Uighur woman shaman dancing what became known as the "Soghdian Whirl,"
from Xinjiang, central Asia.


Şaman özellikle bazı entojenik bitkiler kullanarak bir nevi epilepsi nöbeti içine girerler. Tabiki bu tam olarak böyle değildir. Şaman kendinden geçse bile içinde bulunduğu durumu keşfetme ve hatta yönlendirme gücüne sahiptir. Trans halini inceleyecek olursak, bu halde beyin 5 duyusundan bağımsız, kendisi bir alıcı olarak davranır. Bu durumda şaman, bir hastanın yaydığı düzensiz frekansları algılayabilir ve hastayı kurtarmak için farkında olmasa bile yaptığı ayin esnasında bir takım düzenleyici frekanslar yayar. Bunlar da hastanın vücudu ile etkileşime girer. Çoğu hastalık zaten düşünsel kökenlidir yani insan duyguları ve morali ile ilgilidir. Geriye kalan mikrobik kökenliler ise güçsüz bir beyine ve sağlıksız bir vücuda sahip kişilerde görülür. 

Düşünsel kökenli hastalıklar, içinde bulunulan duygular yüzünden beyinden yayılan kötü dalgaların vücut organlarında da işleyiş problemi yartmasına sebep olurlar. Bu durumda beynin yaydığı frekansların değişmesi hastalığın çözümü olacaktır. Öte yandan mikrobik boyut kazanan hastalıklarda bir takım bitkisel ek tedavi yöntemleri mikrobun vücuttan atılmasını sağlar. Hatta bazı durumlarda şaman yaydığı frekanslar ile mikropların ölmesini sağlayabilir. Bazı frekans dalgalarının mikropları öldürdüğü deneylerle görülmüştür. 

Özellikle Royal Raymond Rife’ın yaptığı ve baskılanan deneyleri frekansların ne kadar önemli olduğunu gösterir. Günümüzde görülen şamanlıkda inanılan ruhlar dünyasının, aslında her canlının yaydığı kendilerine özgü enerji ve frekans dalgaları olduğunu söyleyebiliriz. Dünyada gezen ve yayılan dalgalar trans halindeki şamanın beyninde bir ışık şöleni halini almaktadır. 

Öyle ki Güney Amerika şamanları, ayahuasca (pisikodelik bir içki DMT ve MAOI içeren bitkilerden hazırlanır) adlı entojenik (manevi/mistik tecrübeleri tetikleme amacıyla çeşitli şekillerde kullanılan, psikoaktif maddeler içeren bitkilerin genel adı.) içkiyi içtiklerinde tüm evreni harika bir ışık şöleni halinde gördüklerini söylerler. Burada farklı insanlarla, hayvanlarla hatta bitkilerle iletişim kurabilmektedirler. Bu da radyo alıcısı gibi davranan beynin, tüm sınırlarını kaldırdıklarını gösterir.

Şamanlığı incelerken dikkat edilmesi gereken nokta dünyanın farklı yerlerindeki şamanların ortak özellikleridir. 

Temelde hepsi hastalıkları tedavi eden, toplumda düzensizlik yaratan etkenleri gideren kimselerdir. Hepsi trans haline geçebilmektedirler. Ruhlar aleminden söz edilir ve bu alem iyi ve kötü ruhlardan oluşur. Her şaman toplumunun kendine has entojenik bitkileri vardır ve bunlar halusinatif trans haline geçişte kullanılırlar. 

Şamanlar toplumlarda saygı duyulan kişilerdir ve iyi bir bitki bilgisine sahiptirler. Bunun sonucunda da bitkisel tedavi yöntemleri uygularlar. İyi ve kötü ruhlar evrendeki birbirine zıt çiftleri temsil eder. 

Şimdi yukarıdakileri düşünürsek burada temel noktaların trans haline geçilmesi ve bitkisel tedavi yöntemleri olduğunu görürüz. Çünkü bunlar olmadan şaman olmaz. Trans hali algıda açılmayı ve sınırları kaldırmayı temsil eder ve çoğunlukla belli bazı bitkiler vasıtası ile yapılır. Bitkisel tedavi ise bitkilerdeki kimyasalların insan vücudundaki etkilerini temsil eder. Bu toplumlarda şamanlar en saygın konumda olduklarından ve tüm insanlığın geçmişi şamanlık öğretisinden geçtiğinden bazı ilginç sonuçlara varabiliriz. Bu durumdan anlaşıldığı üzere bitkilerin insanın dünyayı tanımasında ve insan bilincinin gelişmesinde en büyük rolü oynadığını söyleyebiliriz. 

Tabiki insanlar entojenik bitkilerle olan ilişkisine bir takım duygusallıklar ve yaratıcılıklar katarak bunu bazı hikayelerle süslemişlerdir. Böylece içinde bulunulan coğrafi konuma, çevre şartlarına, şamanın kişiliğine ve başka diğer etkenlere göre çeşitli şamanlık biçimleri ortaya çıkmıştır. Fakat işin özü değişmemektedir. Her şekilde beynin algı dünyasının sınırları ortadan kalkmakta ve beyin pasiflikten aktif bir konuma geçmektedir. Bu da kuantum düzeyinde evrenin sırlarına ulaşma ve ona hükmetme gücünü bu yöntemi uygulayan kişilere vermektedir.

Canlıların DNA’ları fotonlar yayan moleküllerdir, ayrıca canlı proteinleri ve diğer yapıları foton yayabilir, buna biyofoton denir. İlk olarak 1923’de Rus bilim adamı Profesor Alexander G.Gurvich tarafından tespit edilmiştir. Bunlar elektromanyetik spektrumda dalgalar yayarlar. Yapılan araştırmalar ile bu ispatlanmıştır. Bu yayılımın gücü çok düşük, yayılan foton miktarı değişken ancak aralıkları sabit olarak tespit edilmiştir. Bu da çok zayıf bir lazer ışını benzeri davranıştır. 

Ancak bu konu halen kesinlik kazanmamıştır. Fakat farklı harmoniler içeren, bununla beraber sabit aralıklarda foton yayan emisyonların olması da sonucu değiştirmemektedir. Lazer görsel kortekste parlak renkler, hologram benzeri etkiler ve ışıldama etkisi yaratır. Ayahuasca kullanan kişilerin ve şamanların tasvirleri gördükleri şekillerin çok parlak ve doygun bir halde olduğunu işaret eder. Ayahuasca etkisi altındaki şamanların beyinlerinin, DNA’ların yaydığı fotonları algılayabilecek düzeyde hassaslaştığı büyük bir olasılıktır. 

Bir şaman konsantre olarak kişinin hangi bölgesinde ne tip bir hastalık olduğunu anlayabilir. Burada işleyen mekanizma hastalıklı dokuların veya mikropların yaydığı farklı frekansların algılanmasıdır ve vücudun geneline göre farklı olmasıdır. Aura denilen, insanı çevreleyen enerji kümesi, bu biyofotonlar ile vücudun ve beynin yaydığı diğer frekansların bir etkileşimi olarak düşünülebilir. Auradaki değişimler ise frekanslardaki değişimlere karşı gelir. Mistik olarak tarif edilen bir çok olay esasında bilimin keşfetmekte geciktiği veya görmezden geldiği evrenin işleyiş biçimidir. 

Bilimsel açıklamalar olmadığı için insanlar bu durumları çeşitli hikayelere çevirmiştir. Bilimsel bakış açısı, geçmiş tecrübeleri değerlendirmek ve onlardan yardım almak zorundadır. Sadece şamanlık öğretilerinin incelenmesi bile bize bir çok alanda ilerleme imkanı verir.


Kırmızı kurdale: 
Loğusa kadınların başına bağlanan kırmızı kurdela Şaman döneminden günümüze kadar ulaşmış bir adettir. Bu kurdelanın anneyi ve yeni doğan çocuğu, albız denen şeytana karşı koruduğuna, özelikle Alevilik'de gözlemlenen mezarın başına bağlanan kırmızı kurdelanın da ölüye kötü ruhların musallat olmasını engellediğine inanılır.

İçki: 
Şamanlar (kamlar), Tanrı ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılır. Oysa İslâm’da içki içilmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın bir gelenektir. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde müzik eşliğinde içki içilmesi geleneği vardır.




Through archaeological and literary evidence, it is believed that the Huns practiced a form of shamanism, (also called Tengerism). Shamanism is an animistic belief system in which all things have spirits. This includes everything from animals and plants, to rocks and rivers. Animals can also have significance. 

Among the Huns, bears symbolized peace while wolverines symbolized war. Birds of prey such as eagles and hawks were often the symbols of Hun royalty. When the spirits needed to be consulted, the Huns would turn to a spiritual specialist called a kam (shaman). Chroniclers of the time state that the Huns would never go to battle without consulting a shaman first. Priscus wrote that Ernak was Attila’s favorite son because the shamans favored him. (journal of Priscus of Panium- P.fr.8 ctd)

Maenchen-Helfen writes, “That the Huns had shamans is certain. Kam in the names Atakam and Eskam is qam, the common Turkish word for shaman. To judge from the two names of high ranking Huns, the shamans seem to have belonged to the upper stratum of Hun society.” (The World of the Huns pg 269)

Archaeological evidence shows that the Huns practiced the Altaic form of scapulimancy which is heating up the scapula bone of an animal- usually a sheep- and reading the cracks in the bone to tell the future. The graves also gave evidence of eidola (idols) that are referred to as ongons in Altai and Sayan regions. These eidola were made from felt, wood, bone, and metal and served as houses for spirit-helpers. The shaman would call upon the spirit helpers to help him/her in their spiritual work. These discoveries show a strong connection to Shamanism practiced in Mongolia, Siberia, and among many Turkic peoples throughout Central Asia where the Huns originated from........link: 



içindekiler:
Geleneksel Türk Dininden Anadolu’ya Taşınanlar
Geleneksel ve Çağdaş Hakas Kamlığı
Saha Halkının Kamlığı 
Moğolistan Duhaları (Tsaatanlar) 
Pueblo Kızılderililerinin Çok Yönlü Kachinasi
Orta Asya Türk ve Amerika Kızılderili Şamanlarının Giysiler
Başkurt Şamanlarının Tedavi Usulleri
Kamlık İnancında Kam (Şaman) ve Kümelenme Geleneği Üzerine
Evrensel Dinlerin Şamanizm’e Yaklaşımı
resimlerle






THE HUNS are THE TURKS