cadılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cadılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2015 Pazartesi

KADININ ÖTEKİLEŞTİRİLMESİ, LİLİTH






Lilith MÖ.2000 gibi Mezopotomia da doğmuş. Kadınların, anaların, gebelerin ve çocukların koruyucusudur. Uzun saçı ve çıplak sureti ile her yerde görülür. Güçlü kanatları ve pençeleri vardır. İki aslan arasında baykuşlarla görülür. Arkasında hep dağ zirvesi vardır, ilahe olduğunu gösterir. Boğa boynuzları gibi çıkan huni şeklinde başlığı vardır. Ay ve ilkel dişi ile ilişkilendirilir.

Ama, MÖ.1600 lerde gelen Sami halklar, kadının yeri olmadığı için, ve davetkar gibi gözüktüğü için onu hor görür. O artık ölüm getirendir. Ayetler yazılar, destanlar uydurulur. Özellikle gebelere ve yeni doğanlara musallat olur. Koruyucu iken öldüren sınıfına sokulmuştur. 

Bazı Talmud kaynaklarında ise asıl eş odur. Ama Lilith özgür ruhludur ve boyunduruğu kabul etmez, Adem'in sözlerine kulak asmaz ve Tanrı'nın adını telaffuz ettiği için de cennetten kovulur. Adem tanrıya yakarır, peşinden üç melek gönderilir, Kızıldeniz tarafında bulunur. Melekler ona cennete dönmezse hergün 100 çocuğun öleceğini söyler, fakat o yinede red eder. Lilith Adem soyundan gelecek çocuklardan öç almak için yemin eder. Gelen üç meleğin isminin yazılı olduğu muskaları taşıyanları ellemeyeceğini belirtir. Sonradan Adem'e eş olarak 'kaburga kemiğinden' Havva yaratılır. 

Pers kaynaklarında şeytan ile eş tutulmuştur. Batı da ise şeytanın hanımıdır. İki Lilith vardır ; biri çocukları, gebeleri, anaları kollayan, özgür ruhlu - diğeri çocukları öldüren, şeytani bir varlık. 

Bu tabii hangi milletten olduğuna da bağlıdır, çünkü Kazak bebeklerin koruyucusu Lilith Anadır, Beşiklerin başına Baykuş tüyü konur. Dişi şeytanı kovan ve iyilik ruhunu çağırandır.


D.Kimball- Amazonlar'dan alıntıdır.
dipnot: Kimball Türk'ten sakınan, Hint-Avrupacıdır.!



Kadın Kam'ları da cadılaştırmışlardır. 

İNANNA = İŞTAR = AFRODİT = ATHENA = ARTEMİS = HERA = UMAY = APİ = LİLİTH


* * * 


HAVVA ile ADEM


Kaburgadan yaratılma sadece Tevrat'ta geçer....

Enki’nin hasta olan sekiz organından bir tanesi kaburgadır. Kaburga, Sumer de "Tİ" kelimesiyle bilinir ve her organ için bir tanrı yaratılmıştır. 

Kaburga hastalığı içinse bir tanrıça yaratılmış ve ismi de "NİN-Tİ" dir; "Kaburgadan yaratılan Kadın". 

Lakin Sumer de "Tİ", aynı zamanda "Hayat Veren" anlamına da gelir. 

Yani "NİN-Tİ", "Kaburgadan yaratılan Kadın" dışında bir de "Hayat veren Kadın" anlamındadır. 

(S.N.Kramer)


Havva , "Hayat veren Kadın" iken, erkek egemen toplumlarda bu kullanılmamış ve "Kaburga'dan yaratılan Kadın" olarak kitaplara girmiştir ve "Kaburga kemiğinden yaratılış" Tevrat'ta geçer, Kur'an'da değil.

Kur'an 'da da nefs diye geçer. Arapçada kelimelerin Erkek ve Dişili vardır ve NEFS DİŞİLDİR , Üretme Gücü olan. 

""Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini var edip ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten..." denir. (Nisa Suresi :1)

İLK olanın DİŞİL olduğu gayet açıktır.
Ve Tevrat'taki anlayış İslamiyette yoktur ama varmış gibi öğretilir.



* * *

YASAK MEYVE ELMA DEĞİLDİR. BİLGELİK AĞACININ MEYVESİDİR

EZOTERİK BİLGİ KAYNAĞINDA YASAK MEYVE 
Prof.Dr.Fuzuli BAYAT

Yasak meyve konusunun eski mitolojilerde, semavi dinlerde ve Türk mitolojik metinlerinde benzer şekilde varyantlaşması ilk ezoterik kaynağın mevcutluğu fikrini 
oluşturur. 

Nitekim bu konu birbirinden çok uzakta yerleşen kavimlerde benzeri şekilde ifade edilir. Yasak meyvenin yenilmesinde bir dönüşme semantiği söz konusudur. 

Ölümsüz hayattan → ölümlü hayata veya cennetten → dünyaya, kamillikten → 
nefse uymağa, yaratılmaktan → üremeye vs. Bu dönüşümün ölümle – hayat, kozmosla – kaos sınırı yasak meyvedir.

Sonuç olarak kozmik hafızada yasak meyve ilk bilgi, gerçeğe götüren bilim olarak değerlendirilir. Ancak zamanla kozmik bilginin unutulması sonucunda yasak meyve bilgi kaynağından asilik sembolüne dönüşmüş, yasak meyvenin insana sunulması dinlere göre Şeytana mal edilmiştir. Aslında başlangıçta yasak meyve Tanrının, insanın yemesi için gönderdiği ve insanlığın batını gözünü açmağa yönelik olmuştur. 

Bu bağlamda yasak meyve, bir kader sembolüdür ve yenilmesi zaruriydi. Nitekim yasak meyvenin yenilmesiyle yaratılmaktan → üremeye, statiklik simgesi olan ölümsüzlükten → yenilenmenin, değişmenin simgesi olan ölümlü hayata geçiş söz konusudur. 


Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic ,Volume 3/5 Fall 2008 / PDF



St. Michael's Kilisesi, Hildesheim Almanya, 1192 


* * *

The forbidden fruit is not apple, but the "fruit of everlasting life or  knowledge tree". 
And Eve is not made from Adam's rip like in old testament, and it is not in the Kuran. 

They translated Sumerian word Ti wrong, Ti have two meanings "Rib" and "Woman who gives life". The meaning of Adam in Turkish is "Human, Man (Adem)", in other languages the meaning is also "earth". 

In Kuran. " ...O humans, he/she created you from a single soul (nefs) and his/her mate and producing many men and women..." ...  (there is no gender of god or mate, but when they translate it they use always male gender for god and for mate female..! And they don't take attention on the word Nefs ) with this Nefs, the creator, a female.... Nefs is feminine word in arabic ....



ilgili




SİZİN YÜZÜNÜZDEN BU HALLERE DÜŞTÜK 
;P



16 Eylül 2014 Salı

KOCAKARI, OTACI, CADI, BÜYÜCÜ





 ya da
ATAERKİLİN ANAERKİLE BASKISI...



Sümerlerde Ninhursag hayat tanrıçasıydı.
Asurlularda İştar hem ana tanrıça, hem de sağlık tanrıçasıydı.
Mısırlıların ulu tanrıçası İsis aynı zamanda hekimdi.
Hititlerin Kubaba (veya Kubebe)'sı, 
Friglerin Kibele'si, 
Efeslilerin Artemis'i, 
Yunanlıların Demeter'i hayat, bereket ve ölüm tanrıçalarıydı.
Minoslular, Mikeneliler, Giritliler de iyileşmek için 
sağlık ve hayat tanrıçalarından medet umarlardı.
Ölüm tanrıçası, aynı zamanda yeniden doğuş tanrıçasıydı.
Asurluların ölüm tanrıçası Gula "ulu hekim" olarak da bilinirdi.
İsis de ölüm sembolleri taşırdı.
Varoluş çizgisinde hayat ve ölüm birbirinden ayrılmaz gerçeklerdi.



Antik kültürlerde iyi ilahlar sağlık bilgileriyle mücehhez ve sağlığı korumakla görevliyken, habis şeytanlar hastalık ve sağlıksız yaşamdan sorumluydular. Tarihte ilk olarak Sümerler hastalık şeytanlarını tanımlamışlardı. Bu tanımlama daha sonra Mezopotamya, Mısır, Yunan, Roma ve Kuzey kavimleri tarafından da benimsendi. Şeytanların gücünün hastalık yaptığı inancı hristiyan eksorsizm ayinlerinin de temelini teşkil eder.

Sümer, Asur, Mısır ve eski Yunan'da M.Ö. 3000 yıllarına kadar tedavi uygulamaları hemen hemen tamamiyle rahibelerin elindeydi. O dönemlerde rahibelik yani tanrıçaların hizmetkarlığı kadınlara mahsustu. Tıbbi reçetelerde kullanılan bitkisel, hayvansal ve madensel maddeler hakkında da geniş bilgi sahibi olmaları gerekirdi.

Sümer'de ülkenin ekonomik, politik, kültürel ve sosyal hayatı üzerinde etkisi olan çok çeşitli rahibeler mevcuttu. İşler tapınaklarda görülürdü. Dini liderlerle politik liderler arasındaki ilişki de güçlüydü. Ur'da tanrı Nanner'in hemen hemen bütün yüksek rahibeleri kraliyet ailesinin üyeleriydi. Asur ve Mısır'da da rahibeler kraliyet ailesinden veya asillerden geliyordu. Yüksek rahibeler ve hükümdar arasındaki ilişki öylesine yakındı ki eski kültürlerde kraliçelerin çoğu aynı zamanda tapınak hekimleriydi. 

Ur'da M.Ö.3000 yılında yaşamış kraliçe Şubad'ın mezarı açıldığında sadece gıda maddeleri değil, aynı zamanda ağrı kesici reçetelerle, bronz ve çakmak taşından yapılmış tıbbi aletler de bulunmuştu.

M.Ö.2300 yılında yaşamış Mentuhetep, M.Ö.1500 yılında yaşamış Hatşepsut ve M.Ö.100 yılında yaşamış Kleopatra gibi Mısır kraliçeleri'nin çoğu ünlü hekimlerdi. Mısırdaki mabet ve mezarların duvarlarındaki resimler sık sık kadınları rahibe/hekim rolünde gösterir. Ayrıca, Diodurus, Öripides, Pliny ve Herodot'un kitapları bu rolleri teyid eder. Zamanla, antik kültürlerde kadın şifacılar arasında bazı rol dağılımları meydana gelmeye başladı.

Ebelik tamamen kadınlara ait bir fonksiyondu ancak bir rahibe tarafından uygulanması gerekmezdi. Rahibelerin sayısı azdı ve mevkileri yüksekti. Sayıları ancak tapınağa gelen hastaları tedavi etmeye yetiyordu. Ayrıca, doğum günlük, mekanik bir hadise, ebelik ise pratikle kolayca kazanılabilecek bir yetenekti. Bu sebeplerden ebelik tapınak dışına çıkarıldı. Bununla beraber, Sümerlerde ve Mısırlılarda ebeler eğitiliyorlardı. 

Ebeler pratik bilgiler edinmek yanında dua ve büyü de bilmek zorundaydılar. Zira, herşeye rağmen dini inkar edemezlerdi. Bu şekilde ebelik ile bir sağlık sorununun çözümü ilk defa rahibelerden başkasına geçmiş oldu. Zamanla ebe ve rahibe arasındaki rol ayrımı çok zayıflayacak ama ebeler rahibelere açıkça hasım olmayacaklardı. Bu rol ayrımı gelecek için önemli olacak bir başlangıçtı.

Rahibelerin tıp üzerindeki tekeli zamanla ortadan kalktı ve kadınlar tıbbın yetkili uygulayıcıları olmaktan çıkarılıp, tıbbı saptıran ve bilimsel olmayan uygulamalar yapan kişiler olarak tanınmaya başlandılar.

Kadınların statüsünün kısıtlanmasındaki ilk adım dini fonksiyonlarının ellerinden alınması olmuştur. Sonuçta dini fonksiyonları ile birlikte tıbbi fonksiyonları da elden gitmiştir. 

Bu değişimin ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini tam olarak bilmek mümkün olmamakla birlikte M.Ö.2000 ila 3000 yıllarında yakın ve orta doğuya Hint-Avrupa kavimlerinden gelen istilalar sonucu olduğu söylenebilir. Hint-Avrupa kavimlerinin dinlerindeki güçlü erkek tanrı hakimiyeti, istila edilen orta doğu kavimlerindeki dişi tanrı'nın yerini almaya başladı.

Asurlular ve Mısırlılarda yaradılış efsaneleri yeniden kaleme alındı ve erkek ilahlar dişilerle eşit pozisyonlara kavuşturuldu. Önceleri doğurmak için bir erkeğe ihtiyaç duymayan bakire ana tanrıçalar tanrılarla evlendirilmeye başlandı. 

Ana tanrıça Kibele'nin kocası Attis (diğer isimleri: Temmuz, Adon, Adonay, Adonis) Sakarya ırmağının kızı Nana'nın (ki bu Kibele'nin başka bir sıfatıydı) ak bir badem içini bağrına basmasıyla doğmuştu, kışın ölür, ilkbaharda yeniden doğardı. 


(Not: Suriye'de her yıl kışa doğru Adon'u bir yaban domuzu öldürüyordu. Bundan dolayı Samilerde domuz eti'nin lanetlenip, yasaklandığı söylenir).(İncil'de "köpekler tarafından kanı yalanır" derken , Eski Ahit Yunancaya çevrilirken "...domuzlarında yaladığı..." eklenir ve Yahudilerin domuzu murdar olarak benimsedikleri yayılır....Jezebel hikayesinde)



Yani, zayıf bir kocalık rolü verilmişti. Matriyarkal toplumun Anadolu büyük tanrıçası Kibele'ye patriyarkal toplumun tanrılar tanrısı Zeus'u (veya Jupiter) Girit'te doğurmak şerefi verildi. 

Böylece Kibele tanrının anası oldu. Efsanelerin incelenmesinden anlaşılacağı gibi bu değişim büyük mücadelelere yol açtı.

(Not: Hıristiyanlığın yayıldığı dönemlerde "fotoğrafta" bir kadın figürü yoktu. İznik 325'te toplanan 1.Konsil'den sonra Hıristiyanlık resmi din ilan edildi, lakin anatanrıça tapkısı o kadar güçlüydü ki, halk anatanrıçayı bir kenara atamadı.  Her ne kadar 431 Efes'te toplanan 3.Konsil İsa'nın hangi sıfata sahip olduğunu tartışmış olsa da , aslında "fotoğrafın" içine bir kadın sokuluyordu. Çünkü toplantı sonucunda Meryem Ana "Tanrının Anası- Theotokos" olarak ilan edilmişti, Aynı Kybele/Zeus gibi.....)


Yunan mitolojisinde, Miken devirlerinden beri tapınılan, doğumun ve ebeliğin koruyucusu, tanrıça Hera ile sonraları evlendirildiği (kardeşi) tanrı Zeus arasındaki mücadele, tanrıçanın gücünün azalıp yok olması ile sonuçlanır. Buna istilaların mı yoksa toplumlarda zaten var olan değişimlerin mi sebep olduğunu bilemiyoruz ancak, sonuç, yaradılış sürecinde ve toplumsal dünya görüşünde kadınlara verilen öncelikli rolün erkekler lehine sona ermesi olmuştur.

Mabetlerden çıkarılmakla kadınlar tıptan da çıkarılmış oldular. M.Ö.2900'lerde Mısır'da İmhotep adlı bir adam saray doktoru olarak atandı. Bu kişi saray doktoru olarak atanmış olduğu bilinen ilk erkektir. İmhotep bilimsel yöntemlere hakimiyeti ve bilgisi dolayısıyla kısa sürede ün kazandı, doktorların hamisi haline geldi ve tanrı Ptah'ın yanında ilah seviyesine yükseltildi.

Sonraları Yunanlılar onu kendi şifa tanrıları Eskülap yaptılar. Adonis'in oğlu Bergama'lı Eskülap'ın iki kızı Hygea (Hijya) ve Panacea'nın isimleri bugün tıpta önemli anlamları haizdir. Hijyen, koruyucu hekimlik; panacea ise her derde deva anlamındadır. M.Ö.7. yüzyıldan itibaren Hygea, resimlerde, Eskülap'a hastaları sunan, onun tavsiyesiyle tedavi yapan, elinde nadiren bir yılanla ya da daha çok şifalı bitki dolu bir sepetle tasvir edilen masum ve güzel bir kadın olarak görünmeye başladı. Yani, kadın, hekimlikten hekim yardımcılığına ya da hemşireliğe geriledi.

Erkeklerin tıbba girişi ile Mısır tıbbında önemli değişiklikler meydana geldi. Tıp dinden bağımsız olarak gelişmeye başladı. Mistik özelliğini kaybetme sürecine girdi. Daha önemlisi rahibelerin iyileştirici ilahileri ve merhemlerinin yerini cerrahın bıçağı almaya başladı. Mısır tıbbında erkek hakimiyeti ile birlikte mumyalama sanatı da gelişip M.Ö.2300 yıllarında mükemmelleşti. Mısır mumyacıları daima erkekti ve bu uygulama onlara derin anatomi ve cerrahlık bilgisi kazandırdı. Gözlem ve bulgular hem mumyacılar hem de cerrahlar tarafından kaydedildi ve kullanıldı. Hastalık sebepleri ilahi güçlerde değil insan vücudunda aranmaya başlandı.


"Erkek tıbbı" bilgi ve yeni buluşlar, 
"kadın tıbbı" ise hurafe anlamı kazanmaya başladı.


Yunan toplumunda hipokratik düşüncenin gelişip yerleşmesiyle yeni tıpçılar tarafından kadın şifacılar'a karşı tepkiler yaygınlaşmaya başladı. Atina'lı ebe Agnodice M.Ö.4.yüzyılda erkek elbiseleri giyip hekimlik icra ettiği için halk mahkemesine çıkarılıp yargılandı, ancak kadınların baskısıyla ceza verilmedi. Bu kadın çok başarılı sezaryen ameliyatlar yapmakla ünlüydü.

Romalılarda da Yunanlılardaki gibi hipokratik okulların etkisiyle kadınlar tıptaki rollerini kaybetmeye başladılar. Ancak toplumun fakir kesimlerinde varlıklarını sürdürdüler. 

Roma'da ebeler Medica, Obstetrica veya Saga olarak anılıyordu. Pliny, saga olarak Elephantis, Salpe ve Sotira'dan bahseder. Bunlar sadece ebe değil aynı zamanda pek çok hastalığın tedavisinde geleneksel reçetelerle başarı sağlayan şifacılardı. 

M.S.1. yüzyılda yaşamış Africana adlı şifacı kadın sara ve kısırlığı tedavi etmesiyle ünlüydü.

Augustus'un kızkardeşi ve Mark Antuan'ın karısı Octavia ile Messalina ev tababeti konusunda oldukça becerikliydiler. 

Halk arasında ne kadar ünlü olurlarsa olsunlar, kadın şifacılar devrin hipokratik hekimleri tarafından küçümseniyorlardı. Cato (M.S.150-230) onları düşükçüler diye sıfatlandırıyor, Tertullian (M.S.150-230) yöntemleriyle alay ediyor, Galen (M.S.129-201) ise geleneksel tıbbı kocakarı masalları ve Mısırlı şarlatanlığı diye nitelendiriyordu. 

Başka pekçok yazar onları ampirikçi, zehirci veya fahişe olarak isimlendiriyordu. Büyücü sıfatının da verilmesinden sonra sagalar idam edilmeye başlandılar. İlk hristiyanlar da büyücülükle itham edilip idam edildiler.

İlk hristiyan şehitlerinden Theodosia, Nicerata ve Thekla kadın şifacılardı.

İngiltere'de 13. yüzyılda açılışından itibaren Oxford ve Cambridge Üniversiteleri kadınları öğrenci olarak kabul etmedi. Buna rağmen, kadınlar sadece şifacı olarak değil cerrah olarak da tıp uygulamalarına devam ettiler. Cerrahların, tıpçı sayılmadıkları için, dahil olduğu Berberler Loncası'na kabul edildiler. 1389 yılında kurulan Cerrahlar Loncası da kadınları üyeliğe kabul etti. 

1421'de Üniversiteler Parlamentoya başvurarak Tıp okulunda okumamış olanların doktorluk yapmasının ve kadınların tıp uygulamalarında bulunmalarının yasaklanmasını talep ettiler. Bu dilekleri 100 yıl sonra gerçekleşti. 1518'de Tıp Kolejine verilen imtiyaz beratında "Büyücülük, sihir ve biraz da ilaç kullanarak cüretkarca tedavi yapmaya çalışan ve Tanrı'nın hoşnutsuzluğuna sebep olmaktan başka bir şey yapmayan cahil kadınların" yetkisiz olduklarından bahsediliyordu. 1563 yılında çıkarılan bir yasa ile büyücülüğe ölüm cezası getirildi.

Eski Türk kavimlerinde inanılan din Şamanizm idi. İptidai şamanizmin temsilcileri kuzey ormanlarında yaşayan kavimlerden Uryankıt'lardı. Bu kavim Göktürk yazıtlarındaki Kurıkan'ların torunları ve bugünkü Urenha ve Yakut Türklerinin ataları sayılmaktadır. Cengiz Han'ın sol kol beylerinden biri olan Odaçı, Uryankıtlardandı. Odaçı adı Uygurca ve başka Türk lehçelerinde eczacı anlamına gelen otacı ile aynı anlamdaydı. İptidai şamanizmde hekim veya eczacı ile şaman aynı şahıstı.

Altay şamanistlerine göre en büyük tanrı Ülgen'dir. Ülgenin 7 oğlu ve 9 kızı vardı. Kızları özel ad taşımaz, hepsine Akkızlar veya Kıyanlar denir. Bunlar şamanların ilham perileridir. Şamanist panteonunda Ülgen'in akkızlarından başka birkaç iyi dişi ruh vardır. Altaylarda Umay, Ana Maygıl, Ak Ene; Yakutlarda ise Ayısıtlar bunların belli başlılarıdır.

Bazı şamanistlere göre en kuvvetli şamanlar kadın şamanlardır. Eski devirlerde şamanlığın kadınlara mahsus bir sanat olduğunu gösteren emareler mevcuttur. Yakutlarda erkek şamanlar özel cübbeleri olmadığı zaman kadın entarisi ile ayin yaparlar. Özel şaman cübbesinin göğsünde kadın memelerini temsil eden yuvarlak madeni şeyler bulunur.


Büyücülükten yargılananların %85'i kadındı ve çoğu ilaçla değil büyü ile tedavi yapmakla suçlanıyordu.

Binlerce kadının büyücülükle itham edilip öldürülmesine rağmen kocakarılar ve temsil ettikleri tıp sistemi orta çağları aşıp 18. yüzyılın ortalarına kadar gelebildi.



Prof.Dr.K.Hüsnü Can Başer
(A.Ü.Farmakognozi Anabilimdalı Başkanlığı Eczacılık Fakültesi Dekanlığı yapmıştır.)



***



YANİ TARİHTE CADILIK ANATANRIÇA 
İLE BAŞLAMIŞ OLDU.


Taş çağı devrinde erkekler avlanmaya giderken, kadınlar bitkiler toplardı. Bitkilerin hangisi zehirli hangisi kullanışlı, hangisi şifalı,vs... bu bilgilerin hepsi anneden kızlarına aktarılırdı. 

Kadınların bitkilerle transa geçtiği bu yüzden de toplumun OTACISI, EBESİ, BÜYÜCÜSÜ, MEDYUMCUSU ve tabii ki CADISIYDI....

( Apollo tapınaklarındaki rahibe/rahiplerin defne yaprakları çiğneyip transa geçtikleri gibi (bu arada Apollo orijin olarak ne Yunan Tanrısı ne de Yunanca bir kelimedir !))

Ay Tanrısı Sümerlilerde NANNA dır , Asurlarda SIN . Ay tanrı/tanrıçaları Cadılık sembolü olarak kullanılmıştır. Cadılar ay ışığında ayinlerini yapar ,kurban verir ve dans ederlerdi. Bu gelenek Eleusis gizemlerinden geçmiştir. Kybele-Demeter-Hekate-İsis- İştar ,İnanna cadılık konsepti içindedir. Anaerkil bir çağdan Babaerkil bir çağa geçişte ve erkeklerin kadınlar üzerindeki mutlak hakimiyetini korumaktan geçer , Cadılık ile suçlamalarda....

Cadıların kullandığı/cadılara karşı kullanılan tuz , kötü ruhları kovmak için Roma döneminde cenaze töreni sonrasında evlerde kullanılırdı. Bugün bile bazı yerlerde ,kötü olaylar takip etmesin diye omuz üzerinden tuz serpiştirilerek kovulduğu düşünülür.

Halkı sindirmeye çalışan bağnaz krallıklar,toprak sahipleri ve çıkarcı kişiler , toprağını, bilimi ve adaleti savunan insanları suçlayıp korkutmak için Cadılık suçlamalarını kullanmışlardır. Dini etkiden de yararlanılmış ve aykırıların toplumdan ayıklanması ,mal varlıklarına el konulması ile "düşman" elimine edilmiştir.

Avrupa'da binlerce insan cadılık ve benzeri suçlardan işkence görmüş ve diri diri yakılmıştır .


Ortaçağ'dan önemli birkaç dava :

İskoçya - Kuzey Berwick Cadı mahkemesi 1590 = 2000 kadar dava 1560-1707 yıllarında 3000-4000 arası cadılık suçlaması ile ölüm...

İsveç - Torsaker Cadı mahkemesi 1675 = 6 erkek 65 kadın başaşağı yakılarak 71 kişi. 1975 de Özür Anıtı dikildi.

Amerika- Salem Cadı mahkemesi 1692-1693 arası , 19 kişi asıldı, biri preslenerek öldü, 50 kişi suçunu itiraf etti ve ölümden kurtuldu. 150 kişi hapse atıldı, 200 kişi suçlandı... Elizabeth Proctor çocuğunu hapishanede doğurdu,ölüme mahkum edilmişken serbest bırakıldı. Malını mülkünü kaybetti, çünkü o var olmayan kişiydi. Tekrar evlendi ve daha sonraki mahkemelerle çeyizini geri almayı başardı. Ölümlerinden 250 yıl sonra itibarları iade edildi, fakat Salem "cadıları" hala intikamlarını alıyor gibi....

Trier Cadı mahkemesi 1581-1593 = 1000 kişi olduğu söylentileri var , ama açıklanan rakam 368 kişi.

Fulda Cadı mahkemesi 1603-1606 = 250 kişi öldürüldü.

Würzburg Cadı mahkemesi 1626-1631 = Tüm bölgede 900 , şehrin farklı yerlerinde 219 , Würzburg'ta 157 kadın,erkek ve çocuk (9-10-12 yaşlarında) kazıkta yakıldı.

Bamber Cadı mahkemesi 1626-1631 = 300 ila 600 kişi

Engizisyon mahkemelerinden sonra hiç kadın kalmamıştı bu da nüfus için tehlikeli bir durumdu.

En meşhur "cadı" 8.Henry'nin ( evlenebilmek için Anglikan kilisesini kurduğu ) karısı Anne Boleyn'dir. Kanuni ile 3.Murad'ın çağdaşı ve "Altınçağ" filminde " "Türk Sultanı’yla mı evleneyim" sözünü edip küçümseyen I.Elizabeth'in de annesidir .

İngiltere'de 1735 Cadılık Yasası uyarınca , Cadılık ile suçlanıp 1944 yılında mahkum olan en son kişi Helen Duncan'dır. 1945 te bir daha cadılık faaliyetleri yapmamak üzere serbest bırakıldı, lakin 1956 da tekrar yakalandı ve kalp krizinden evinde öldü. 

Cadılık Yasası 1951 de Churchill tarafından kaldırıldı. Bu yasaya göre Cadılık, büyücülük ve medyumculuk yapmak yasaktı.







.................



dipnot:

Birinci Efes Konsülü 431 yılında Efes Meryem Ana kilisesinde, İstanbul Patriği Nestorius'un tartışmalı öğretileri yüzünden toplanmıştır. İskenderiye Patriği Cyril, Nestorius'u sapkınla suçlayarak Papa I. Celestine'e başvurmuştur. Papa da aynı fikirde olup, Cyril'e Nestorius'un fikrini değiştirmesi için çalışmasını yoksa aforoz edileceğini bildirmesi için yetki vermiştir. Çağrı gelmeden önce, Nestorius İmparator II. Theodosius'u kendisinin karşı görüşlerini tartışabileceği genel bir konsil toplaması için ikna etmiştir. Konsil'de yaklaşık 250 piskopos bulunmuştur. Konferans, karşılıklı meydan okuma ve birbirini suçlama atmosferinde geçmiştir. Doğu ve Batı Ortodoksları, Roma Katolikleri ile bir çok diğer batı hristiyanlarının 3. ekümenik konsülü olarak kabul edilir. Diğer taraftan, Efes, Doğu Kilisesi (İngilizce: Church of the Orient) tarafından red edilmiştir.

Nestorius, İsa'ya 30 yaşındayken Kelam'ın indiğini, ancak o zamandan sonra İnsan ve Tanrı karakterlerini taşıdığını, Meryem'in, Tanrı olan İsa'nın değil, insan olan İsa'nın annesi olduğunu söylemiş ve dolayısıyla da, Meryem'e "Tanrı'nın annesi" (Theotokos) denmesine karşı çıkmış ve Tanrı'nın doğrulamayacağını, doğurulmadığını belirtmiştir. Nestorius'a göre İsa'nın insani kimliği ile tanrısal kimliği birbirinden ayrıdır; bu nedenle Nestorius öğretisi bazı kaynaklarda diofizit ("iki tabiatçı") olarak adlandırılır. Bu görüşe göre çarmıha gerilirken tanrısal tabiat İsa'dan ayrılmış, sadece insan olan İsa acı çekmiş, çektiği acılar Tanrı olan İsa'ya dokunmamıştır.





15 Eylül 2014 Pazartesi

Bir Suç Tespit ve Cezalandırma Yöntemi: Suya Atılma






Ana İttuşu Kanunları (MÖ. 2060-1960)
tablet 7, sütun 4, madde 1:

"Eğer bir kadın, kocasından nefret edip, 
sen benim kocam değilsin derse, 
onu (kadını) nehre atacaklar. "

Madde 8'de ise, aynı durumda karısını reddeden erkeğin cezası 
“yarım mina gümüş” olarak belirlenmiştir.



Kadın ile erkeğin aynı suçtan farklı ceza alması 
Ataerkil halkların bölgedeki etkisinden kaynaklanmıştır,
onlarda Kadının "yeri" ve "adı" yoktur.

Suya atılma cezası daha sonraki devirlerde 
Cadılar için uygulanmış bir metodtur, ki ; 
doktorluk yapan otacı kadınları hep cadılık ile suçlamışlardır. 
Başlangıçta doktorlar kadın iken, ileriki dönemlerde 
sadece erkek mesleği olarak görülmüş ve 
kadınların sadece ebelik yapmasına müsaade edilmiştir.


***


Çivi Yazılı Kanun Metinlerinde İlginç Bir Suç Tespit ve Cezalandırma Yöntemi:
Suya Atılma
Hande Duymuş Florioti ve Gözde Demirci


Hukuk kurallarının ne zaman ve nasıl oluştukları hususu yeterince açık olmamakla beraber, ilk defa bireylerin bir araya gelerek aile ve toplum kurmalarıyla ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Aile ve toplum düzeninin sağlıklı bir şekilde yapılanması, toplumun bekasının sağlanması ve en önemlisi insanların haklarının korunması amacıyla çok erken dönemlerde toplumu bağlayıcı bazı kuralların konulduğundan şüphe yoktur. Dolayısıyla başkalarının istismar ve hakaretlerini yasaklamak veya bunu bertaraf ve kontrol etmek için bazı cezaların konulduğu düşünülmektedir. Böylece ilk defa bazı davranışlar suç kabul edilmiş ve buna karşılık cezaî miktar tespit edilip uygulanmıştır.

İşte bu aşama, örfî hukukun ilk oluşum evresidir.

Örfî hukukun ne kadar süreyle varlığını sürdürdüğü ise bilinmemektedir. Ancak yazılı hukukun ortaya çıktığı dönemlerde dahi örfî hukukun saklı kaldığına şüphe yoktur. Bilinen tek şey, ilk defa Mezopotamya’da Sumerliler tarafından M.Ö. 2450 yıllarında yazılı hukuk kurallarının oluşturulmuş olduğudur. Söz konusu kurallardan, toplumun her bireyinin suç işleme zaafına müsait olduğu ve buna karşılık tedbir alındığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, Eski Mezopotamya ve Anadolu toplumlarının ortaya koymuş oldukları çivi yazılı hukuk metinlerinde çeşitli suçların tasavvur edildiği ve bu suçlara verilecek cezaların tespit edildiği bir ceza hukukunun varlığı tespit edilmektedir. Ancak bu düzenlemeler incelendiğinde, bilimsel bir sistem içerisinde oluşturulmuş ve derlenmiş bir kanun niteliğinde olmayıp özel hukuktan ceza hukukuna kadar dağınık hükümlerden oluştuğu görülmektedir .

Yani çivi yazılı hukukta ceza hukuku, modern hukukta olduğu gibi, ayrı bir başlık altında bir bütün olarak ele alınmamıştır. Dolayısıyla ceza hukuku ile ilgili dağınık bilgiler, bu konuda çalışanların özel çabaları ile tespit edilebilmekte ve toparlanabilmektedir.

Öte yandan, ortaya konulmuş olan çivi yazılı kanunların genel karakteristiğine baktığımızda; “eğer bir insan şu suçu işlerse, şu cezayı çekecektir” şeklinde kalıp halinde ifadeler olduğunu görürüz.

Birçok hususta etkileşim halinde olan Eski Mezopotamya ve Anadolu toplumlarının ceza hukuku bağlamında, farklı uygulamaları olduğu anlaşılmaktadır.

Mezopotamya’da Sȃmi toplumları cezalandırmada büyük ölçüde “kısasa kısas” prensibini benimserken, Anadolu’da Hitit devletinde daha çok para cezaları verilmiştir. Ortak payda ise, adam öldürme, yaralama, hırsızlık, iftira atma, tecavüz ve zina gibi suçların büyük ölçüde ele alınıp, bu suçlara ağır cezaların verilmiş olmasıdır. Her hukuk kuralının ihtiyaçtan doğduğu göz önüne alınırsa, bu durum, söz konusu  toplumlarda bu tür suçların yaygın olarak işlendiğine işaret etmektedir.

Çivi yazılı hukuk kuralları incelendiği zaman, ilginç bir suç tespiti yöntemi olarak “suya atılma” işleminin büyük ölçüde gerçekleştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Kanun metinlerinde “suya atılma”, “nehre atılma”“suya dalma” veya “nehre dalma” şeklinde yazılmış olan bu suç tespit ve cezalandırma yöntemi (su ordali), özellikle Mezopotamya toplumlarının oluşturmuş oldukları çivi yazılı kanunlarda kendini göstermektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, söz konusu uygulama, çoğunlukla, bir suçun işlenip işlenmediğini tespit etmek amacıyla uygulanmıştır. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere bu yöntem, bazı durumlarda, doğrudan bir cezalandırma yöntemi olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Ortaçağda da uygulanan bu yöntem, suyun kutsallığı ve kötülükleri cezalandıracağı inancından kaynaklanmış olmalıdır. Ancak Ortaçağ’da kişi nehirde boğulduğu takdirde, “suçsuzdu Tanrı onu bağrına bastı” inancı hâkimken, Eskiçağ’da kişi, suyun yüzüne çıkmakla temize çıkmış olurdu. Gerçekten Ortaçağ’da Avrupa’da etkili olan cadı avları ile ilgili olarak aşağıdaki kayıt dikkat çekicidir:

“Cadı olduğu düşünülen kişinin elleri ve ayakları bağlanır, ayaklarına bağlanan bir ağırlıkla birlikte suya atılırdı. Şayet kişi kurtulabilirse (!) cadı olduğu onaylanmış olurdu, zira sıkıca bağlanmış bir düğümden kimse kurtulamazdı.” Dolayısıyla uygulama benzer olsa da, sonuçta meydana gelen durum, farklı algılanmış ve yorumlanmıştır.


Eski Mezopotamya Hukuku’nda “Suya Atılma”

Çivi yazısının icadını başaran Sumerliler, hukukî bazı işlemlerini de tabletlere yazmışlar ve günümüze ulaşmalarını sağlamışlardır. Sumer hukuku kendinden sonra Mezopotamya’da oluşturulan hukuk metinlerine örnek teşkil ettiği gibi, diğer coğrafyalardaki hukukî gelişime de katkıda bulunmuştur. Bu  bağlamda Sumer hukukunun Hitit ve hatta daha sonra İbrani yasalarını şekil ve muhteva açısından etkilediği anlaşılmaktadır.

Mezopotamya’da bugüne kadar ele geçirilmiş olan kanunlar Sumerce ve Akadca yazılmış olup, aşağıda sıralanmıştır:


Sumerce Yazılı Kanunlar ..........Akadca Yazılı Kanunlar
Urukagina Kanunları ...............Eşnunna Kanunları
Ur-Nammu Kanunları................ Hammurabi Kanunları
Ana-İttišu Kanunları................ Orta Asur Kanunları
Lipit-İştar Kanunları................. Yeni Babil Kanunları


Kutsallık atfedilerek Tanrı olarak kabul edilen nehirlerin hâkim rolünde olduğu “suya atılma” suç tespit yönteminin veya cezasının varlığını yukarıda sayılan hukuk metinleri sayesinde tespit etmekteyiz. Dolayısıyla, Mezopotamya’da Dicle ve Fırat, Anadolu’da ise Kızılırmak tarafından gerçekleştirilen bu tanrısal yargılama biçiminin en eski izlerine yaklaşık 5000 yıl öncesinde rastlanmıştır.

Suç Tespit Yöntemi Olarak “Suya Atılma” Mezopotamya toplumlarında Nehir tanrısının (dÍD: DNârum/Nârim) hakemliğine başvurulması ve “suya atılma”nın bir suç tespit yöntemi olarak kullanılması, kanunların özellikle büyü ve zina ile ilgili olan maddelerinde kendini göstermektedir.

Maddelerde: “ana dÍD illak dÍD išalliamma: O nehre gidecek (ve) nehre dalacaktır” ifadeleri net olarak okunabilmektedir.

Yeni Asur Dönemi’ne ait bir tablette ise “su ordali” için “huršānu” terimi kullanılmış olup metnin, Esarhhadon döneminin sonlarına ya da Asurbanipal döneminin başlarına tarihlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Şu an British Museum’da sergilenen metinde, bahsi geçen şahısların suçları net olarak anlaşılamamakta ancak nehirden sağ olarak çıktıkları tespit edilmektedir.


Zina Suçunun Tespiti

Zina, yani evlilik dışı birliktelik, günümüzde olduğu gibi, Eskiçağ toplumlarına ait kanun metinlerinde de ele alınmış olup yüz kızartıcı bir durum olarak kabul edilmektedir. Kanunlarda çoğunlukla kadının yaptığı zinadan söz edilmektedir. Mezopotamya toplumlarına ait kanun metinlerinde, zina yapmakla itham edilen kadının masum olup-olmadığının anlaşılabilmesi için “suya atılma”sı öngörülmektedir.

Mezopotamya’da ilk yazılı yasa metni olan Ur-Nammu kanununda bu hususa yer verilmektedir. Ur-Nammu Kanunları, III. Ur Sülalesinin kralı olan Ur-Nammu tarafından oluşturulmuştur. Hammurabi kanunlarında gördüğümüz kıssas usulü burada yoktur, genelde mağdur tarafın mağduriyetinin giderilmesine yönelik maddi cezalar verilmiştir.

Kanunlarda tanrısal yargılamayla ilgili olan maddeler 7. ve 11. maddelerdir. 7. maddeye göre evli bir kadının yabancı bir erkekle zina ederse bu kadın nehre gitmek zorundadır, zina yaptığı adam ise serbest kalacaktır. 11.maddede şu ifadeler yer almaktadır:

“Eğer bir adamın eşi zina ile (kucakta yatmakla) bir (başka) adam itham ederse nehre gidişle temize çıkarsa onu itham eden adam 1/3 mana gümüşten tartacaktır”. Yani zina yapmakla suçlanan evli kadın suya atılmaktadır. Eşnunna kanununun 28.maddesine göre ise zina yapan evli kadının cezası ölümdür.

Hammurabi kanunlarına baktığımızda ise, yapı itibariyle sert yaptırımlarla donatılmış olan maddeler içerdiğini görürüz.

Babil kralı Hammurabi, kanunlarını tanrısı Šamaš’a ithaf etmiştir. Suçu işleyen kişinin işlediği suçun aynısını ceza olarak çekmesi gibi bir sisteme sahiptir. Bu kısas usulü cezaların ağır olmasına sebep olmuştur. Bunun yanında bir kadının zina ile suçlanması durumunda, suçüstü yakalanmasa bile kocası için kendisini kanıtlaması gibi bir zorunluluğu vardır.132. madde bununla ilgilidir.

Kadının evinin düzenini sağlamaması, kocasına kötü sözler söylemesi ve sokağa düşkün olması da onun nehre atılması için yeterli sebepler arasında yerini almıştır. 133. ve 143. maddelerde de bu konu işlenmiş ve “kadın suya atılacaktır” gibi kesin bir ifade kullanılmıştır.

Orta Asur Kanunları’nın 17. ve 22. maddelerine baktığımız zaman Asurlular’ın da bir suç tespit yöntemi olarak aynı uygulamayı kullandıklarını görmekteyiz. Bununla birlikte “yemin etme” de suçun tespitinde rol oynayan başka bir faktör olarak yaygın olarak kullanılmıştır. Ancak görgü tanığının olmadığı durumlarda “suya atılma” işleminin gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.

Konuya ilişkin olarak 17. madde de eğer bir adam evli bir kadına zina suçu atarsa iftirayı atan ve kadın suya atılacaktır denmektedir. 22. maddede ise, yolculuğa kocası ya da yakını ile değil de yabancı bir erkek ile çıkan kadının zina ile itham edilmesi konusu işlenmektedir. Kadın nehre gidecek, eğer nehir onu yanına almazsa iftirayı atan adam kadının başına gelen şeyi yaşamak zorunda kalacaktır, ifadeleriyle tanrısal yargılamaya maruz kalanın sadece zina ile suçlanan kadının değil, suçlayan tarafında uğradığı  anlaşılmaktadır.


Büyü Yapma Suçunun Tespiti

Eski Mezopotamya ve Anadolu toplumlarında insanlar büyüye inanıyor ve onun kuvvetinden korkuyorlardı. Kanun maddelerinde büyüyle ilgili maddelerin olması ve büyü yapana ölüm cezasının öngörülmesi, toplumda bu hususa önem verildiğini ve caydırıcı olması için tedbir alındığını göstermektedir. Maddelerin çalışmamızla ilgili olan kısmına Hammurabi kanunlarında rastlanmakta ve kanunların 2. maddesinde büyü yaptığı iddia edilen kişinin durumuna yer verilmektedir:

“Eğer bir adam, bir adam hakkında (onun) büyü (yaptığını) iddia ederse ve onu ispat etmezse (edemezse), üzerine büyücülük iftirası atılan adam nehre gidecek (nehre dalacaktır) Eğer nehir onu çekerse (zaptederse) iftira eden onun evini (mülkünü ) alacak (sahiplenecektir) Eğer o adamı nehir temize çıkarırsa ve selamete çıkarırsa ona iftira eden adam öldürülecektir. Nehrin selamete çıkardığı (adam) iftiracının malına mülküne sahip olacaktır”

Yargılama işlemi ise şu şekilde gerçekleşmiştir: Kişi nehre atılmadan bir gün önce kendisine söylenen duaları okurdu, ardından eline kutsal su dökülürdü. Üzerine atılan suçlar art arda sıralandıktan sonra nehre atılırdı. Suçlanan kişinin suçunun ispatı ya da suçsuzluğunun kanıtı bu noktadan sonra nehrin insafına bırakılırdı. Eğer kişi suçsuzsa nehir onu yukarı atar, suçluysa suyun dibini boylardı. Yargılama tapınak gözetiminde yapılır ve hâkimler tarafından izlenirdi.

Kanun maddesinden anlaşıldığı kadarıyla iftira etmek de büyük cesaret isteyen bir meseleydi; çünkü haksız çıkma durumunda nehre atılmak vardı. Suçlanan kişi eğer nehirden kendisini kurtarırsa iftira eden ölüme gönderilirdi.


Cezalandırma Yöntemi Olarak “Suya Atılma” Zina Suçunun Cezası

Bir cezalandırma yöntemi olarak kişinin hâkimler huzurunda “suya atılması”, çoğu zaman ise zorla atılması uygulamasına atıfta bulunan çivi yazılı metinlerin en eski örneklerine, daha önce de belirttiğimiz üzere,Sumerliler’de rastlanmaktadır. Bu cümleden olmak kaydıyla, Urugakina Kanunları’nın, Lagaş kralı Urugakina tarafından oluşturduğu bilinmektedir ve bu kanunlar tarihte bilenen en eski Sumer kanunu olma özelliği taşımaktadır. Kanunların 6. maddesinde geçen:

“Evvelce kadınlar ceza görmeden iki erkek tarafından sahip olunuyorlardı. Şimdi böyle kadınlar suya atılırlar” ifadesi tanrısal yargılamaya başvurulduğunu ve bu uygulamanın sadece bir suç tespit yöntemi olmayıp aynı zamanda bir cezalandırma yöntemi olarak da uygulandığını göstermektedir.

Hammurabi kanunlarına bakıldığında ise, ölüm cezalarının oldukça fazla olduğu görülmektedir. 2. ,129. ,132. , 133a - 133b. ,143. ve 155. maddeler tanrısal yargılamadan söz etmektedir. Maddelerin çoğunluğunda zina konusu işlenmektedir. Hammurabi kanununun 129. maddesine göre kadın ve birlikte olduğu adam suya/nehre atılır ya da kadınının cezalandırılıp cezalandırılmayacağı kocanın insiyatifine bırakılmaktadır. İlgili maddede:

“Eğer bir adamın karısı, bir başka erkekle yatarken yakalanırsa, onları bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının sahibi (kocası) karısını yaşatırsa (hayatta bırakırsa) kral da kölesini yaşatacaktır” denilmektedir. Aynı konuya ilişkin diğer maddelerde de yakın hükümler yer almaktadır. Zina ile ilgili Hammurabi kanunlarında geçen 155. madde diğerlerinden biraz farklı olarak dikkat çekmektedir. Bu maddede zina gibi ahlak dışı kabul edilen suçun yanında bir de günahın akraba ile işlenmesi boyutu göz önünde tutulmuştur. Madde şöyledir:

“Eğer bir adam, oğluna gelin seçer, oğlu onunla yatarsa ve sonra kendisi (kayınpeder) kadının koynunda yatarken yakalanırsa o adamı bağlayacaklar ve suya atacaklardır”.


Eşi İnkâr Etme Suçunun Cezası

Kanun metinlerinde eşlerin birbirlerinden nefret edip, birbirlerini inkar etme durumlarına da yer verilmiştir. Ana-İttuşu Kanunları’nın, zamanı ve kim tarafından oluşturulduğu bilinmemekle birlikte konumuzla ilgili olarak kanunun 1.maddesinde geçen şu ifadeler dikkat çekicidir:

“Eğer bir kadın, kocasından nefret edip, sen benim kocam değilsin derse, onu (kadını) suya atacaklardır” denmektedir. Takip eden maddede erkek karısına “sen benim karım değilsin” dediğinde ise para cezası verilmektedir. Burada dikkati çeken husus, suç aynı olmasına rağmen cezalandırmanın farklı yapılmasıdır. Burada eşlerin birbirinden nefret etme sebebi belirtilmediği için, cezalandırmada farklılık olmasını, ailenin ataerkil yapıda olmasına bağlıyoruz. Burada “suya atılma” bir suç tespit aracı olmayıp, belirli bir suça verilen ceza olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hammurabi Kanunları’nın 142. ve 143. maddelerinde benzer bir durum konu edinilmiştir. İlgili maddeler sırasıyla şöyledir:

“Eğer bir kadın, kocasından nefret edip sen beni karılığa alamazsın derse, onun kayıtları, bölgesinden incelenecek. Eğer o kadın (evine ve kendine) dikkatli ise (evini ve iffetini koruyorsa) ve kabahati yoksa ve kocası (evinden) çıkmaya düşkünse (evini ihmal edip, sokağa çıkmağa düşkünse), onu çok küçültüyorsa, o kadının kabahati yoktur, çeyizini alıp babasının evine gidecektir.”

“Eğer (kadın kendini ve evini) gözetmezse ve sokağa düşkünse evini dağıtıyor, kocasını küçük düşürüyorsa o kadını suya atacaklardır” .

Yukarıdaki maddelerde ise eşlerin birbirlerine ve evlerine karşı sorumsuzca davrandıkları durumlar dikkate alınmıştır. Ancak maddelerden de anlaşılacağı üzere, kadının evine tam bağımlılığı, eşine sadakati ve saygısı esas alınmış olup, eve ve kocaya karşı sorumsuzluk hatta sokağa düşkünlük ölümle sonuçlanabilecek bir cezayı öngörmekte ve bu konuda kesinlikle taviz verilmemektedir. Aynı tavırları kocanın sergilediği durumlarda ne yapılacağı ise belirtilmemiştir.


Eski Anadolu’da “Suya Atılma”

Anadolu’da yazılı hukuk kurallarının ortaya çıkması, yazının bu bölgeye geç girişi ile alakalı olarak, Mezopotamya’ya kıyasla çok daha sonra olmuştur. Nitekim Sumerliler’den itibaren gelişme gösteren ve Samilerce Anadolu’ya taşınan hukuk anlayışının Hititler’i etkiledikleri görülmektedir.

Hitit uygarlığını Yakındoğu’daki komşularından ayıran en önemli özelliği ise, insan haklarına büyük değer vermesidir. Nitekim, onur kırıcı cezalar, Asur kanunlarında görülen acımasız yargılar Hitit hukukuna yabancıdır. Asurlular’ın uyguladığı düşman vücutlarının parçalanması, ateşte yakılması, esirlerin kazıklara oturtulması ya da derilerinin yüzülmesi, kesilmiş insan kafalarından piramitler yapılması gibi uygulamalar Hitit ülkesinde söz konusu değildir. Nitekim bunun gibi işkencelerin yapılmış olduğunu gösteren tasvirlere Hitit sanatında rastlanmaması da, bu fikri destekler mahiyettedir.

Anadolu’ya yerleşen ilk toplumların da ilk dönemlerde gelenek ve görenekleri gereğince hareket ettikleri tahmin edilmektedir. Dolayısıyla yazılı hukukun olmadığı dönemlerde-tıpkı Mezopotamya’da olduğu gibi burada da bir teamül hukukunun varlığından söz edilebilir. Bu bağlamda toplum düzeninin sağlanmasında, işlenen suçlara verilen cezaların niteliğinden daha dikkat çekici olan, suçun ortaya çıkışını sağlamak için yapılanlardır. Bu noktada sahneye “suya atılma” cezasının yanında “yemin” çıkmaktadır.

Eski Anadolu’da yemin, tanrısal bir yargılama biçimiydi ve yargılanan kişinin kendisini tanrının önünde hissetmesi ve yalandan çekinmesi için yapılıyordu. Yemin eden kişi için doğruyu söylemek bir sorumluluktu, çünkü yemin bulunduğu coğrafyanın kutsal kabul edilen varlıklarının önünde yapılıyordu. 

Yemin işlemi, kralın huzurunda yemin ve Tanrı Assur’un kılıcı önünde olmak üzere iki şekilde yapılırdı. Lehte veya aleyhte olan bir suçlamanın ispatlanması için başvurulan yöntem olan yemin, tarafların kendi inançlarına göre ediliyordu. Yani her toplum kendi tanrılarını yeminlerine şahit tutmaktaydı. 

Koloniler Çağı’nda rastladığımız bir örnek hem Anadolu’ya ticaret için gelen tüccarların Anadolu kralları önünde yemin ettiklerini, hem de gittikleri yerlerin kültürlerine göre hareket ettiklerini bize göstermektedir. Kültepe’de ele geçen bir belge bu durumu açıkça ortaya koymaktadır:

“Tawiniya karumu Kaniş karumuna şöyle söylüyor: Durhumit karumunun elçileri Tawiniya kralına yemin etmek için gelip, ona hediye getirdiler. Tawiniyi kralı elçilerine şöyle dedi. Kaniş karumunun babalarımın elçileri nerede. Buraya onlar gelsinler, onlardan da yemin alacağım”.

Eski Anadolu’da “yemin”e yüklenen bu kutsiyet “su”ya da yüklenmiştir. Anadolu’ya gelip yerleşen toplumlar, genel olarak hayatlarını devam ettirmelerinde kendilerine fayda sağlayacak alanlarda yaşamlarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Bu sebeple yerleşilen bölgeler sulak alanlar veya nehir kenarları olmuştur.

Anadolu insanı belki bereketine inandığından suya ayrı bir önem vermiştir. Anadolu’nun bronz çağları yaşadığı sırada insanlar ibadetlerini yaparken temizlenmek için su kullanmışlardır. Tanrılar’ın gökyüzünde yaşadıklarına inanan ve yeryüzünün pis gökyüzünün temiz olduğunu düşünen Anadolu insanı, tapındıkları tanrı heykellerini ve tapınaklarını temiz tutmaya çalışmışlar, kendi temizliklerine de dikkat etmişlerdir.

Hititler ise, suyu yaşamlarının her alanına koymuşlardır. Çünkü ibadet için temiz olmaları lazımdı ve temizlik için de su gerekliydi. Su, maddi ve manevi anlamda kişinin temizlenmesi için kullanılmıştır.

Tapınaklara girebilmek için öncelikle kıyafetlerin düzenlenmesi ve yıkanılması gerekiyordu. Temiz olmak tanrıya karşı bir saygı ifadesiydi ve ona dua edebilmek için arınmış olmak şarttı. Aynı zamanda tapınak görevlileri de temizlik konusunda çok dikkatli olmak zorundaydılar. Saç sakal temizliği, kıyafet düzeni, mutfak eşyalarının hijyeni gibi konular tapınak görevlileri için hazırlanmış bir metinde dile getirilmiş ve yapılmasının gerekliliği vurgulanmıştır.

Hititler, başlarına gelen her türlü olayın tanrının öfkesi veya lütfu sonucu kendilerine verildiğini ve tanrıları memnun etmenin, sonraki yaşantılarına iyi yönde etki edeceğine düşündüklerinden, tanrılarına ritüeller düzenleyip kurbanlar kesmiş, dualar etmişlerdir. Tanrıları için düzenledikleri törenlerde dualarla ağızlarını ve su ile de bedenlerini temizlemişlerdir.

Yine törenler esnasında kişinin üzerine kutsal su dökülmüştür. Kutsal su bakımından Hititler’in önem verdiği yerlerin başında ise Ortaköy-Šapinuva gelmekte idi. Kurban sunacak kişinin edeceği dualar burada hazırlanır ve kutsal su buradan temin edilirdi.

Su, Anadolu’da önemini nehirlere tanrı vasfı yüklenmesi ile de göstermiş ve nehirler, tanrısal yargılama işlemlerinde hakim olarak kararlar vermiştir. Tanrı olarak adlandırılan Kızılırmak, son sözü söyleyen konumuna getirilmiştir.

Anadolu’da nehir tanrısının varlığına Kültepe’de bulunan tabletlerde geçen bir olayda şahit olunmuştur. Asurlu bir tüccarın tablette adına rastlanamayan bir krallığın düşmanı olan Tawiniya kralıyla işbirliği ile suçlanarak hapse atılmıştır. Karum temsilcileri ise, tüccarı tutuklatan kral ve kraliçeyi ikna edebilmek için onlara, tüccarın ya Tanrı Assur’un kılıcı önünde yemin etmesini ya da onların kendi adetlerinde olan nehre gitme işlemini gerçekleştirmesini önermiştir:

“Aššur-tāklāku tanrı Aššur‟un hançeri üzerine yemin etsin veya sizin şehrinizin bir yerlisi gibi nehre gitsin. Onun hiçbir kötülük yapmadığına dair biz yemin edelim”.

Yukarıda verilen örnek, Anadolu toplumlarında da tanrısal yargılama ile suçun ortaya çıkarılmaya çalışıldığının göstergesi olmuştur. Bunun yanında Mezopotamya da oluşturulan kanunların çoğunda bu işleme rastlanırken, Hitit yasalarında tanrısal yargılamayla ilgili herhangi bir ifadeye rastlanmamıştır.

Ancak diğer Hititçe metinlerde yer alan “ÍD-ya/ hapa pai: Nehre Gitmek” deyimi, toplumda bu uygulamanın varlığına işaret etmektedir. Cahit Günbattı’ya göre ise, Nehir tanrısının metinlerde yer almasına karşılık yasalarda bulunmamasının sebebi, kanunların yazılı hale gelmesinden sonra bazı uygulamaların örfî olarak devam ettirilmiş olmasıdır.


Sonuç
Eski Mezopotamya ve Anadolu’da yaşayan toplumlar, büyük ihtimalle, suyun bütün kötülükleri, pislikleri ortaya çıkardığını ve temizlediğini düşündüklerinden, suçların ve günahların ortaya çıkarılmasında nehirlerin hakemliğine başvurmuşlardır. Nitekim, üzerine suçlu gömleği giydirilen kişinin haklılığı veya haksızlığının nehirler tarafından ortaya çıkarılması için “suya atılması”, bu inancın bir göstergesidir.

Nehrin zanlıyı selamete çıkarması durumunda ise, itham eden kişinin cezalandırılmış olması yine çivi yazılı belgelerden tespit edilmektedir. Üstelik bu uygulama, Mezopotamya’da yazılı kanun maddelerinde veya Anadolu’da olduğu gibi teamül hukukunda karşımıza çıkmakta ve uygulanma biçimiyle Eskiçağ ile sınırlı kalmayıp, Ortaçağ’a kadar uzanmaktadır.

Bugün bizlere akıl almaz gelen bazı uygulamalar, Eski Mezopotamya ve Anadolu insanı için oldukça önemli olmuş, kutsal kabul ettikleri suyu yani nehirleri hakim olarak kabul eden bu insanlar, suçladıkları kişileri nehrin bağrına atarak gerçeği öğrenmeye çalışmışlardır. Çalışmamızda gördük ki, bu yöntem, hem bir suç tespit hem de bir cezalandırma yöntemi olarak uygulanmıştır. Özellikle Mezopotamya toplumlarının oluşturmuş oldukları çivi yazılı kanunlardan bu durumu tespit etmek mümkün olmaktadır.

Bu hususta Hitit kanunları suskun kalsa da, Mezopotamya çivi yazısının Anadolu’ya taşıyıcıları olan Asurlular’ın örfi hukuk bağlamında bu uygulamayı Anadolu’ya getirdikleri de yine çivi yazılı belgelerden tespit edilmektedir.


Yrd.Doç.Dr.H.Hande Duymuş Florioti
Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü,
Gözde Demirci ,Yüksek Lisans Öğrencisi,
Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı, Denizli





*
NOT:
Asurların, Hurri etkisinde kaldıkları, kültür ve geleneklerini ona göre şekillendirdikleri ve bir çok "Hurrice" kelime barındırdıkları biliniyor. İleriki zamanda ise "Babil" etkisine giriyor, ve birçok Hurri kökenli kelimelerini de Babil diline dönüştürüyor....