30 Mayıs 2025 Cuma

CASUS ARKEOLOGLAR 2 - SB

 

CASUS ARKEOLOGLAR 2 - SB

(II.Dünya Savaşı Dönemi)


Alman akademisi ile Alman Arkeoloji Enstitüsü (DAI) Amerikan Okulu ile Amerika Arkeoloji Enstitüsü (AIA)'nün birleşiminin muadili olarak, klasik arkeoloji ve filolojiye uzun süre hakim olmuştu. Alman hükümeti DAI'yi finanse etti ve ülkenin dış politikasını meşrulaştırmak için kullandı. 1936 Berlin Olimpiyatları'nı destekleyen milliyetçi propagandasının bir parçası olarak, Riefenstahl'ın Olympia filminde yüceltilen hükümet, Olympia kazılarını da yeniden başlattı. Bu durum, Almanya'da sık sık lisansüstü çalışmalar yapan ve buna karşı durmaktan nefret eden Amerikalı arkeologların gözünden kaçmadı. Ancak Hitler 1938'de Sudetenland'ı ilhak ettiğinde, Young'ın Agora'daki meslektaşı Benjamin Meritt protesto amacıyla DAI'deki prestijli üyeliğinden istifa etti.

Princeton'a döndüğünde Meritt siyasette aktif hale geldi ve izolasyon yanlıları ile İngiltere'yi destekleyenler arasında bölünmüş olan durgun Amerikan hükümetini hedef aldı. İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde Albert Einstein ile aynı çatı altında çalışan Meritt, aylarca ABD'nin hazırlıklı olmasını ve küresel sorumluluk almasını savundu. Mussolini'nin Arnavutluk'u işgali ve Avrupa'da savaşın patlak vermesinin ardından Meritt, senatörüne ve kongre üyesine mektup yazarak ulusal savunmayı, topyekûn hazırlıklı olmayı ve Almanya'nın Atlantik'in diğer yakasında yenilgiye uğratılmasını sağlamak için ABD'nin İngiltere ve Fransa'ya destek vermesini savundu. (*) Ancak o sırada yeniden seçilmek üzere olan Başkan Franklin Delano Roosevelt buna karşı çıktı.

(*) Almanya'nın Avusturya ile birleşmesinden sonra Meritt, Okul'un yayını Hesperia'nın basımını Viyana'dan Amerika'ya taşıdı. Meritt Avusturya, Almanya ve İtalya'da üniversite ve müzelerdeki görevlerini kaybetmiş ya da toplama kamplarına gönderilme tehdidi altında olan Yahudi arkeologları kurtarmış ve onlara Enstitü'de geçici sığınma hakkı tanımıştı. Şöyle yazmıştı: "Son savaşa piyade eri olarak katıldım. Hoşuma gitmedi ve bir daha gitmek istemiyorum. İki oğlum var ve onların da gitmesini istemiyorum. Ama Amerikan yaşam tarzımızı korumak için savaşırdım ve oğullarımın da savaştığını görmekten memnuniyet duyarım. Kendimizi savunmak için askerileşmiş bir ulus olmalıyız. Kendi çıkarlarımız için ... İngiltere ve Fransa'ya kazanmalarına yardımcı olmak için ihtiyaç duydukları tüm malzemeleri göndermeliyiz. "


Allen'in kitabından çeviri ve ek bilgiler SB


* Benjamin Dean Meritt (1899-1989);

Arkeolog- Casus. OSS Yabancı Uyruklular Şubesi. Princeton Üni, Profesör. ASCSA (Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu Atina). Eşi Lucy Shoe Meritt (1906-2003) de bir arkeolog. Lucy de Bryn Mawr College mezunu ve ASCSA'da çalıştı. Casus olmaması düşünülemez.


* John Caskey  (1908-1981);

Arkeolog - Casus. Binbaşı, 1943-44 İzmir Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Şefi; 1945-46 Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Münih Şefi; Yale ve Cincinnati Üniversitesi, Profesör. ASCSA. Blegen'le birlikte TUROVA KAZILARI.


* Virginia R. Grace (1901-1994); (görselde)

Arkeolog-Casus. OSS İzmir, Katip, sekreter. 1944 şifreler ve raporlar. OSS İstanbul Yunan Masası raporlama ve çeviri. ASCSA. Bryn Mawr Doktora. Agora Atina, Kourion (GKRY), LAPTA (KKTC) ve BERGAMA TARSUS kazıları. Tarsus'ta kazı başkanı Hetty Goldman* altında çalıştı.


* Hetty Goldman da ilginç bir karakter. Meşhur Goldman soyundan geliyor. Princeton Üniversitesi'nden arkeologlar Yunanistan'a Yardım için Amerikan Okul Komitesi'ni kurarlar. Capps, Shear, George Elderkin, Meritt, Hetty Goldman, Alison Frantz, Lucy Talcott ve Oscar Broneer gibi isimler Meritt'in Enstitü'deki ofisinde bir araya gelerek tüm genel masrafları üstlenir ve gerekli parayı toplamak için gönüllü olurlar. Frantz ve Talcott bir kitap yayınlayacak ve gelirini bağışlayacaktır. Princetonlular amaçlarına ulaşmak için, Meritt'in küçük oğlunu, Yunan Bağımsızlık Savaşı'nın kahraman askerlerinin giydiği siyah yelekler, beyaz bluzlar, etekler, çoraplar ve kırmızı ponponlu ayakkabılarla Yunan evzonları gibi giyindikleri ve torunları olan seçkin dağ birliklerinin bugünkü mücadeleye öncülük ettiği bir yardım konseri düzenler. Hetty Goldman Balkan Savaşları ile I. Dünya Savaşı sırasında da Yunanistan'a yardım faaliyetlerinde bulunmuştur.

Hetty Goldman Alalakh'ta kazı yapan casus Leonard Woolley tarafından kazı alanına davet edildi. Woolley casus Gertrude Bell ve casus Arabistanlı Lawrence ile dosttu. Woolley'in Türklere esir düşmesiyle ilgili bir anısı Crawford (2015) tarafından aktarılmakta:

"Woolley'in savaş patlak verdiğinde Kraliyet Sahra Topçusu olarak görevlendirildiğinde kendisini Askeri İstihbarat'ta bulması beklenen bir şeydi. Lawrence ile birlikte çalıştığı Kahire'ye gönderildi ve orada çalışan ve Ur'da kazı yaparken kendisi için önemli olacak olan Gertrude Bell ile tanıştı. Daha sonra İskenderiye'ye tayin edildi ve burada Doğu Akdeniz'deki Fransız ve İngiliz casus gemilerinden sorumlu oldu. Bu gemilerden biri Woolley gemideyken Türkler tarafından ele geçirildi ve sonraki iki yılını bir Türk savaş esiri kampında geçirdi. Mektuplarında oyunlardan, konserlerden ve bir kamp gazetesinden bahsettiği için bu deneyim çok zahmetli olmamış gibi görünüyor. İskenderiye'deki çalışmaları savaş çabalarına faydalı olmuş olmalı ki daha sonra Fransız Croix de Guerre nişanı ile ödüllendirildi.” 


SB



Homer Armstrong Thompson (1906-2000)
Kanadalı klasik arkeoloğu. Kanada donanmasındayken Bari-İtalya'daki "Akdeniz Deniz İstihbaratı" için İngiliz Kraliyet Donanması'na hizmet eder. Atina'daki Amerikan Klasik Çalışmalar Okulu (ASCSA) üyesidir. Atina Agorası 1946-1970 kazı başkanlığı.
Arkeolog Dorothy Burr Thompson ile evliydi.







__________


29 Mayıs 2025 Perşembe

CASUS ARKEOLOGLAR 1 - SB

 

CASUS ARKEOLOGLAR 1 - SB

(II.Dünya Savaşı Dönemi)


İzmir Emniyeti de Yunanistan'ın işgalini beklerken, aniden Caskey'e üç liman önerir; İzmir'in kuzeyindeki Yunan adası Midilli'nin karşısındaki Ayvalık, Ayvalık'ın güneyindeki Çandarlı ve İzmir'in güneyindeki Kuşadası. Hepsi de İngilizlerden ve Karaburun'dan uzaktır.* Coşkuya kapılan Caskey, Doğu Yakası'ndaki yetiştirilme tarzını yansıtan bir iç mantıkla bu limanları şifreli isimlerle adlandırır - “Portland” (Ayvalık), “Boston” (Reşadiye/Çandarlı) ve “Miami” (Kuşadası)- ve “her biri kendi filosuyla her gece merhamet yolculuğuna çıkan bir dizi liman”, hayalini kurar.

Emniyet temsilcisi İzmir'in iki saat güneyinde pitoresk bir liman olan Kuşadası'ndan başlamayı tavsiye eder ve Caskey'yi müstahkem bir adacık ve burun tarafından korunan küçük limana götürür. Bir zamanlar burada Rumlar yaşıyordur, ancak kırmızı kiremitli, beyaz badanalı evleri I. Dünya Savaşı'nda ve 1922-23 yıllarında terk edilmiş, harabeye dönmüştür. Demir attığı yerde küçük bir deniz tamirhanesi ile petrol varilleriyle malzeme balyalarını boşaltmak için bir vincin bulunduğu bir rıhtım vardır. Bu arada, kuzeyde iyi bir yol onu Selçuklu'daki antik Efes bölgesine bağlıyordu ki acil durumlarda OSS'ye telefon edebilirdi.

Kuşadası rıhtımının yakınında Belediye Binası, gümrük binası ve telgrafhane bulunuyordu. Kervansarayın arkasında ve üstünde Emniyet karargâhı vardı. Caskey, ticari kimliği nedeniyle ofis olarak gümrük binasını seçmişti. Caskey, Truva kazılarından* çıkarılan eşyalarla döşenmiş ikinci kattaki bir odada ilk gizli üssünü kuracaktı. (...)

Eylül 1943'ün başlarında Ege sessizliğini koruyordu. Rodney Young hem görevleri hazırlıyor hem de Dow'un gelmesini bekliyordu. Jerome Sperling ise “neredeyse ortadan kaybolacak” kadar derinlere gizlenmişti. John Caskey ise imparatorluğunu Türk kıyıları boyunca genişletmişti.

Emniyet (Türk Güvenlik Polisi/Ajanı/Şefi için kullanılan söz), Caskey'e daha kuzeyde, Çandarlı'dan (“Boston”) Ayvalık'a (“Portland”) kadar gizli limanlar vermişti. Daha kuzeyde, Meriç deltasındaki “New Orleans”, Çanakkale Boğazı'nın Asya kıyısındaki “Cardiff” (Kum Kale) ve Troas açıklarındaki Türk adası Bozcaada (“Bristol”) Makedonya ve Trakya trafiğini idare edebilirdi. Bunlara Kuşadası'nın hemen güneyindeki Aslan Burnu'nu (“Key West”) da ekleyerek Caskey'nin erişim alanını kuş uçuşu 150 mil genişlettiler. Ama koylar, fiyortlar ve yarımadalar mesafeyi iki katına çıkarmıştı. Ancak ulaşım olmadan casusluk ağı yeraltında kalıyordu.

Caskey yakınlardaki İtalyan işgali altındaki Yunan adası Samos'ta hareketliliğin arttığından şüpheleniyordu, ancak tekneler olmadan bunu araştıramazdı. Caskey kendi kayıklarını satın almak için Young'dan altın dilendi öyle ki şimdiye kadar gördüğü tek altının “Orta Minos I'de” kendisinin kazıp çıkardığı altın olduğunu söyledi. Kahire'nin kendi trafiğini idare etmek üzere Denizcilik Birimi'ni kurduğundan habersiz olan Caskey, Rees'i sıkıştırdı ve sonunda Rees ona Eğriboz'dan (Eretria) eski bir kayık verdi.

Türklerin de onayıyla Caskey, 1 Eylül günü öğleden sonra saat beşte ilk saha ajanını "ajan ve kayık avlamak" üzere Sisam'a gönderdi. Caskey'nin “Miami ”deki (Kuşadası) üs şefi olan George Manoudis, ajana tanıtım mektuplarıyla Yunan ve İngiliz servislerinden ödünç alınmış mürettebat verdi. O gece kayığı Mykale Dağı'nın altındaki uzun ve ıssız bir yarımadanın (Dilek Yarımadası) ucuna demirlediler. Ertesi gün ajan bir kayıkla bir mil genişliğindeki Samos Boğazı'nı geçti. Adadaki nöbetçi kulübesine yaklaştığında İtalyanlar onu on sekiz el bombasıyla karşıladı. Caskey'nin ajanı da ateşe karşılık verdi.

Ajan bir İtalyan'ı öldürüp bir diğerini yaraladıktan sonra kayığı karaya çekmişti. O gece “imparatorluk ölçeğinde” bir kutlama yaptı, ancak güvenliğinden endişe eden Caskey'e haber vermeyi unuttu. Ertesi gün Manoudis Kuşadası'na gelen bir kayık dolusu mülteciyi sorguya çektiğinde, Samos'un karantinaya alındığını ve bir Faşist lejyonun gerillaları avladığını anlattılar. Manoudis kayıklarına el koydu ve kayıp ajanı aramaya gitti. Ancak bir İtalyan devriyesi onu yakalayıp esir aldı.

Olaylar hızla gelişiyordu. Lincoln MacVeagh, sürgündeki Yunan hükümetinin yeni ABD büyükelçisi olarak Kahire'ye geldi. Yanında da siyasi analisti olarak Arthur Parsons'ı getirmişti. 3 Eylül'de Müttefikler Messina Boğazını geçerek İtalyan Yarımadasına ayak bastılar. Beş gün sonra, 8 Eylül 1943'te İtalyanlar bir ateşkes imzaladı. Eisenhower İtalyanların teslim olduğunu BBC akşam altı haberlerinde duyurdu. Teslim şartlarına göre, Müttefikler İtalya'ya yumuşak davranmayı kabul ediyordu. Ancak İtalyan gemileri silahlarını Müttefiklere teslim etmeli ve savaş esirlerini de serbest bırakılmalıydı. Bunlar Almanlara teslim edilmemeliydi. Buna ek olarak, tüm İtalya ve İtalyan kontrolündeki topraklar Müttefiklere açılacaktı.

Amerikalı Korgeneral Mark Clark, Salerno'da Müttefiklerin İtalya'yı işgalini yönetirken, Young da Kahire'deki masasında, operasyonunu İtalya'nın batı kıyısındaki Brindisi'ye (Puglia bölgesinde) taşıma konusunda spekülasyonlar yapıyordu. Orada Yunanistan'a 600 yerine sadece 60 mil uzakta olacaktı. Washington'daki Crosby'ye kışı Atina'da SI yaparak ve “Güvercin yumurtaları bırakarak” geçirmeyi umduğunu yazarken neredeyse neşeliydi.

O gece herkesin aklındaki soru şuydu: “Adalara ilk kim ulaşacak?” Churchill Ege'deki “ada ödüllerine” göz dikmişti. “Doğaçlama yapın ve cesaret edin,” diye 9 Eylül'de kurmay başkanlarına telgraf çekti; ”Şimdi yüksek oynamanın tam zamanı.” 

İzmir'deki İngiliz istihbarat personeli Almanları İtalyan takımadalarında yenmek için temaslarda bulundu. Kahire'deki İngiliz ordusu ise "Oniki Ada'nın Eriği" Rodos'a odaklanmıştı, ancak İzmir'deki İngiliz ajanları eldeki imkanlara bakıyordu. (...)


Allen'in kitabından çeviri ve ek bilgiler SB;


** AMERİKALI:

* Rodney S. Young ; "Roger" (1907-1974);

Arkeolog. Casus. Kod adı "Güvercin (Pigeon, Dove)". Kahire Yunan Masası Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Şefi. Young Planı kurucusu. NİKİ I Operasyon Şefi. Stratejik Hizmetler Ofisi (OSS) Atina Üssü Ekim-Kasım 1944. Princeton ve Pennsylvania Üni., Profesör. Atina Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu (ASCSA). Agora (Atina) kazıları (sponsoru John D. Rockefeller Jr). Pennsylvania Üni sponsorluğunda 1950'den 1974'teki (şüpheli) ölümüne dek GORDİON Kazı Başkanlığı. Türkiye'de Amerikan Araştırma Enstitüsü (ARIT,1964)'ün kuruluşunda yer aldı. Ölümünden sonra Gordion 77-87 kazı başkanlığına arkeolog Keith DeVries (1937-2006) devam etti. Yazı içindeki "Güvercin yumurtaları"nın anlamı Rodney Young'un kod adından kaynaklanıyor.


* John Langdon "Jack” Caskey (1908-1981);

Arkeolog. Casus. Binbaşı. Kod adı "Chickadee ("Baştankara" kuşu)", 1943-44 İzmir Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Şefi; 1945-46 Gizli İstihbarat Şubesi (SI) Münih Şefi; Yale Üniversitesi; Cincinnati Üniversitesi, Profesör. ASCSA. Blegen'le birlikte TUROVA KAZILARI. Lerna ve Kea kazıları direktörü. 1980 yılında Amerika Arkeoloji Enstitüsü tarafından Üstün Arkeolojik Başarı Altın Madalyası ile ödüllendirildi. Bu arkeoloji alanında verilen en yüksek ödüldü.


* Sterling Dow "Gümüş (Silver)" (1903-1995);

Arkeolog. Casus. Washington Yunan Masası SI (Gizli İstihbarat) Şefi ; Eylül-Aralık 1943 Kahire Yunan Masası SI Şefi; 1943 ASCSA  (Atina Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu) ile Agora (Atina) kazısı; Philips Exeter Akademisi, Harvard Üni, Profesör.


* Jerome L. "Jerry" Sperling (1908-1997);

Arkeolog. Casus. Binbaşı, AUS; Kod adı "Serçe (Sparrow)", "Ağaçkakan (Sapsucker)"; Kahire ve Yunan SI (Gizli İstihbarat) Başkanı; İstanbul Emniyeti ile irtibatlı; Haziran-Ekim 1944 Kahire Young Planı; 1944-46 SI operasyonu "Young Planı" Orta Makedonya Selanik. ASCSA. Cincinnati Üni, Yale Üni, Profesör, TUROVA (KUM TEPE) KAZILARI. Eşi Clio Sperling Jerry ile Kahire'de tanışır. Clio Rodney Young ile birlikte OSS-Kahire Yunan Masası'nda çalışır.


* Margaret Crosby (1901-1972);

Arkeolog. Casus. Kod Adı Missy (Bayan). Washington, Kahire rapor memuru. Bryn Mawr, Yale Üni., ASCSA. Agora kazıları.


* Arthur Wellesley Parsons (1900-1948);

Arkeolog. Casus. Yale ve Johns Hopkins Üni. Korinth ve Agora/Atina kazıları. Amerikan Klasik Araştırmalar Okulu Atina [ASCSA (American School of Classical Studies at Athens)] müdürü. Yunan Yardım Derneği. ABD Dışişleri, MacVeagh'ın siyasi analisti, Kahire ve Atina. 


* Lincoln MacVeagh (1890-1972) ;

Arkeolog. Casus. Diplomat. ABD Atina Büyükelçisi 1943-47. Episkopal Groton Okulu, Harvard Üni. Sorbonne Üni/Paris. (detaylı 4.bölümde)


* Mark Clark (1896-1984);

Korgeneral. I. ve II. Dünya Savaşları, Kore Savaşı, Kore Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması. İngilitere Başbakanı Churchill ona "Amerikan Kartalı" lakabını takmıştı. II.Dünya Savaşı sonunda İtalya'daki Müttefik Kuvvetler Komutanı. 

- Yahudi sorunu konusunda, Eisenhower'ın Kuzey Afrika'daki kilit generalleri George S. Patton ve Mark Clark ilginç karşıtlıklar oluşturuyordu. Patton en kaba ırkçı antisemitistlerden biri olduğunu kanıtladı, Clark ise Yahudi bir anneye sahipti. Patton Almanlara büyük saygı duyuyordu, Clark ise Nazi suçlarının Alman halkının içsel "vahşetini" yansıttığına inanıyordu ve "Adamlarımız çıngıraklı yılanları veya akrepleri öldürür gibi Almanları öldürmeli," diyordu.


** İNGİLİZ:

* Noel Rees; 

Kod adı "Hadzis (=Hacı)". MI-6 Başı. 1941 yılında Sakız Adası'ndaki İngiliz Konsolos Yardımcısı Noel Rees idi. İngiliz Donanması'nın eski bir komutanıydı ve Türk yetkililerle mükemmel ilişkilere sahipti. Annesi Yunan'dı ve tüccar ailesi Levant bölgesinde iyi biliniyor saygı görüyordu. Türk hükümetiyle benzer iyi ilişkilere sahip olan ve Gelibolu'daki İngiliz Savaş Mezarları Komisyonu'ndan sorumlu Avustralyalı Yarbay C.E. Hughes da ona yardım etmişti. Noel Rees İzmir'in batısındaki yarımadada gizli bir deniz üssü kurmuştu. Öyle ki Türk yetkililerin burayı Mihver diplomatları da dahil olmak üzere Türkiye'deki herkese “yasak bölge” olarak tutmasını sağlamayı bile başarmıştı. Ayrıca Mısır'a kaçmak için bir ikmal bağlantısı olan Antiporas-Yunanistan'ta da bir kayık üssü daha kurmuştu. Noel Rees savaştan sonra İzmir İngiliz konsolosu olarak görev aldı.


** YUNAN:

George Manoudis;

Kuşadası üs şefi. Kod adı " Bittern (=Balıkçıl Kuşu)". Yunan Ordusu, Subay, Jandarma. İngiliz Gizli Servisi. Akıcı bir Türkçesi vardı. Çeviri ve daktilo işlerine yardım eden kişi ise eşi Evanthia idi.


** TÜRK:

Emniyet:

* Recai Bey; Albay, TSK, Ege Bölgesi Başkanı. Kod adı Grosbeak (Büyük gagalı ispinoz)

* Tahsin Bey; Teğmen, TSK, Kuşadası Temsilcisi.

 

* "1943’te İngiliz istihbarat örgütü SOE İzmir bölgesi komutanlığını kurmuş ve Türk yetkililerden Alaçatı’da küçük bir tamirhane ve depoyu içeren bir üs kurma imtiyazını koparmıştır. Amerikan istihbarat örgütü OSS(Office of Strategic Service)’nin de Dikili-Aliağa(İzmir) civarında bir üssü vardı." (Sertel, 2016)

* Kuşadası Kervansary'daki Caskey'in gizli üssündeki Truva hazineleri, hangi buluntulardır? Hangi hazinelerdir?..


SB


18 Mayıs 2025 Pazar

Kabar, Kabaroi, Kabeiroi

 

Kabar (Kabir/Kabeiroi/Kabaroy): Elam yazıtlarından Hazarlar'a...

Grek kaynaklarında ilk kez Eshilos’un(Aiskhylos,-5.yy) bahsettiği Kabarlar Pelasg kökenli Ephaistos’un (Hephaistos) oğullarıdır... 


'On Bin Ölümsüzler'e bile Hazaralar, başındaki komutana da Hazarapat demişlerdir. 


SB - Turova ve Saka Türkleri 📕

kaynaklar kitapta.



Demirci Kabeiroi/Kabar


Karlar - Karia

 

"Eğer Karialılar, Lelegler ve Pelasglar soydaşsa ve Lydialılar ile Mysialıların da atalarıysa, o zaman bunların kökeni Hint-Avrupa olamazdı."

SB - Turova ve Saka Türkleri 📕





KARLAR-LELEGLER

"Karlar Leleg adını taşıyordu... Eski Yunan yazarlarına göre Karialılar, Ege'nin yerli ulusudurlar. Karialılar kendilerine Anadolu'nun yerlileri sayarlar. Bazı bilginler Karlar'ı , Eski Tunç Çağı'nın ikinci yarısı içinde (İÖ 2300) Anadolu'ya gelmiş olan Luvi dil grubuna giren toplumun devamı olarak görürler. Ancak Karia yer adları ve dinleri bu halkın Luviler gibi Hint-Avrupa karakteri bir dil konuşmadıklarını belirtir."

Doç. Dr. Veli Sevin, "Anadolu'da Yunanlılar" , 1982

Anadolu Uygarlıkları. Görsel Anadolu Tarihi Ansiklopedisi, Cilt 2.




"Gerek Karialılar, gerek Lelegler Anadolu kıyılarında yaşıyorlardı. Aralarında pek belirgin bir ayrım yoktur. Herodotos, Lelegleri, eski budunsal adı koruyan Karialıların bir kolu olarak görmektedir. Leleglerin, Karialılarca köleleştirilen ayrı bir halk olduğu ve ilk başlarda Samos ve Khios adalarında yaşadığı yolunda görüşler de vardı. Tarihsel dönemde, Lelegler artık bir anı olmaktan öteye geçemezken, Karialılar kendi adlarını taşıyan ülkenin Yunanlı olmayan sakinleri olarak herkesce bilinmekteydiler." (...) Karia'daki başlıca Yunan yerleşim merkezi, Herodotos'un doğum yeri olan Halikarnassos'du. Tarihçi Herodotos'un kendisinin de Karia'lıların soyundan gelmesi olasıydı, çünkü babasının adı Lykses, amcasının adıysa Panyasis'di; bunlar, Yunan adları değildir. Gerçi Yunan etkisine Lykia'lılardan daha açıktılar ama, Karia'lılar da kendi dillerini ve kültürlerini korudular.


George Thomson, Tarih Öncesi Ege / The Prehistoric Aegean


"The Carians and Leleges both belonged to the Anatolian seabord, and the distinction between them is somewhat indefinite. Herodotus regards the Leleges as a branch of the Carians that retained the old national name. Other views were that they were a distinct people reduced by the Carians to serfdorn, and that originally they had been confined to Samos and Chios. In historical times they were little more than a memory, whereas the Carians were universally familiar as the non-Greek inhabitans of the country that bore their name."


"Herodot bile bir Kar idi, Grek değil!"
"Karya'nın Yunanla hiçbir ilgisi yoktur."
Ark.Rh. Canan Küçükeren




Biri Selçuklu 11.-12.yy'dan, diğeri Karia kenti İasos'tan (Yasos, Yas-os, Yas/Yaz)
MÖ 6. yy "Avcı" betimlemesi.

* Antik dönem "Grek" eserlerinin kaçında tavşanlı-avcı betimlemesi görülmekte?
* Bu betimleme "Yunan" kültüründe devam etmiş midir?


TÜRKÇE OB/OBA/OVA = Kabile, bir aşirete mensup büyük bir aile, mahalle. Konak yeri ve burada konaklayan halk/aile. Beş-on evli köy.
Hangi Obadansın? = Hangi soydansın, kimlerdensin?

Sumer UB = Yaşam yeri, saha;
Asur UBADİNNU/UPATİNNU;
Hitit UBATİ = (anlamı) Arazi yardımı (olarak verilmiş);
Sözde Luvice UBADİD/UWA = UBA kökünden. (anlamı) Arazi ve kiracılar (olarak verilmiş);
Likya/Lukka, Karia UBA;
Sözde Frigce OWA/OİA/OUA = Köy;
Spartalılarda OBAİ/OBAE = Kabile, köy. Her boy on OBA'dan, her OBA otuz aileden oluşuyor.

Asurlarda, Hititlerde, sözdeLuvicede, Likyada, Kariada, sözdeFrigcede ve Spartalılarda geçen OBA Türkçe kökenlidir.

SB
kaynaklar 'Turova ve Saka Türkleri'nde




Place Names from Before Greek Period



Olcas Süleyman; 
"Hint-Avrupa dil ailesine dâhil edilmiş olan birçok dilin yapısı ve şekli tarihî olarak çok kısa süre içerisinde kökünden değişmiştir.
Hâlbuki Türk dilinde aynı zaman içerisinde hiç bir değişiklik olmamıştır."

Avrupa'nın Attila Sonrası Hükümdarları

 

"Attila sonrası süreçte tezahür eden Ardarik, Edeko ve Valamer, her üç hükümdar da, Hunlara karşı duran 'milli' Cermen isyanlarının liderleri değil Hun seçkinleri ya da prensleriydi."

"The three post-Attila potentates who emerged out of the Hunnic civil war, Ardaric, Edeco and Valamer, were all Hunnic nobles or princes, not the leaders of 'national' Germanic revolts against the Huns."



AVRUPA'NIN ATTİLA SONRASI HÜKÜMDARLARI

Hyun Jin KİM

("HUNLAR", 2020 çeviri Hakan Herdem, içinde)

Yalnızca Ardarik değil, Hun iç savaşında görünür hale gelen diğer tüm kayda değer şahsiyetler de tıpkı Ardarik gibi ya Hun menşeliydi ya da Hun imparatorluk payitatında üst düzey bir görev yürütüyordu. Skiri kralı Edeko, Priscus'un bizlere söylediği gibi bariz biçimde Hundu. Kısa ömürlü bir Skiri devleti kurduktan sonra yönettiği boylar Ostrogotların kurucu kralı Valamer'i öldürdüler. Soyu benzer biçimde Hunlara dayanan Edeko'nun oğlu Odoacer de İtalya'nın ilk 'barbar' krallığını kurarak Batı Roma İmparatorluğundan geriye ne kaldıysa son darbeyi vurdu.

Odoacer ve babası Edeko'nun Hun oldukları, Hunlara ilişkin bir önceki kitabımız olan "Hunlar; Roma ve Avrupa'nın Doğuşu"nda ayrıntılarıyla anlatılmıştı (Kim.2013). Mevcut kitapta yer darlığı nedeniyle bahse konu kimlik saptamasını doğrulayan tüm kanıtları ve çıkarımları aktarma imkânı yoktur. Yine de en geçerli kanıtı sunmak yerinde olacaktır. Odoacer açık biçimde Türki (yani Hun) bir boy olan Torcilingi'ye mensuptu (Getica 46.242). Hem birçok vesileyle Jordanes tarafından hem de Lombardlı tarihçi Paulus Diaconus tarafından bahse konu saptama açık biçimde yapılmıştır. Jordanes'in Thuringianlara (Thuringos/ Thoringos (Getica 55.280)) ilişkin anlatımında konuya ayrıca değinmiş olması nedeniyle kendisinin Torcilingi ile Cermen Thuringi'yi karıştırdığına yönelik çıkarımda bulunmak hatalı olacaktır.

Jordanes, Odoacer'in İtalya'yı fethini anlatırken Torcilingiye üç defa değinir. Bu isim açıkça görüldüğü üzere etimolojik olarak Turcae (MS birinci yüzyıl, Güney Rusya'da Azov bölgesi) ve Tyrcae (aynı bölgede bir halk) gibi doğudaki eski boyların isimleri ile bağlantılıdır. Dahası Frank tarihçi Fredegar, MS yedinci yüzyıl ortasına bariz biçimde Hun olan Tuna bölgesinde mukim bir halktan Torci (ve de Turqui) şeklinde söz eder. Torci ve Torcilinginin aynı olduğu aşikârdır: Torc+ bağlayıcı ünlü i + Cermence ek -ling.  Torc/Torci ve Türk kelimesi arasındaki etimolojik bağlantı da inkâr edilemez. Türk kelimesi sıklıkla Torc ya da Tork'a dönüştürülmüştür. Tıpkı MS on ikinci yüzyıldaki Tork gibi (Chernii Kloboutsi adlı konfederasyonun parçası olarak Kievan Rus için savaşan Batı Oğuz Türk boyu).

Buna ek olarak, Odoacer Hun menşeli olması muhtemel başka bir grup olan Rogi ile de ilişkilidir. Jordanes Odoacer'in 'ırk olarak Rogi idi', genere Rogus ve Torcilingi ile Rogi'nin hükümdarın tahakkümünde (yani Odoacer'in), sub Regis Torcilingorum Rogorumque tyrannide olduğu şeklnde bahseder. Mevzubahis Rogiler çoğu akademisyen tarafından Baltık Denizi bölgesindeki Cermen Rugi ile ilişkilendirmiştir. Lakin bu teşhis Odoacer'in Cermen kralı olduğuna ilişkin peşin hükümden kaynaklanmaktadır. Bu bakışla, kendisi Cermen olduğuna göre ilişkili olduğu gruplar da Cermen olmalıdır. Oysa genere Rogus ifadesi ile Odoacer'in amcası ve Hun hükümdar olan Attila'nın mensubu olduğu Ruga/Roga klanı/boyu ile bağlantılı olduğuna gönderme yapılmaktadır. Örneğin, Tuna boyunda, MS 454 yılında dolaylarında yaşamış bir grup olan Hun Ultzinzurların adını Attila'nın akrabası Ultzindur'dan aldığını biliyoruz. Benzer biçimde Rogi adlı topluluğun ismi de muhtemelen Cermen coğrafyasının tamamını hükmü altına alan büyük Hun hükümdarı Roga/Ruga'dan gelmektedir. Ruga ile bağlantı geniş Cermen coğrafyasında haliyle epeyce itibar kazandırdığı için bu isim Hunlarla Cermen kabile mensuplarının karışımı olması muhtemel bir zümre tarafından benimsemişti.

Odoacer'in babası Edeko/Ediko ya da Edika'nın ismi hiçbir şekilde Cermen etimolojisine uymaz. Cermen ismi olmadığı aşikârdır. Buna karşılık Türk-Moğol etimolojiler ile dört dörtlük uyum sağlar. Örneğin, eski Türk ismi âdgü (iyi anlamında) ve Moğolca Edgü ile bağlantılı olması muhtemeldir. Odoacer'in bizatihi kendi ismi etimolojik olarak Hun prensi Oktar (Ruga ve Mundzuk'un kardeşi) ve Türk ismi Ot-toghar ile bağlantılı da olabilir. Oğlu Oklan'ın isminin Türkî Oghlan (Türkçe gençlik anlamında) olduğuna şüphe yoktur. Odoacer'in kardeşinin ismi Hunoulphus'tur (Hun kurdu). Odoacer'e yakın şahsiyetlerin ve boyların neredeyse tamamının Hunlarla bağlantılı olması, Hun kökenli olduğu konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. Buna rağmen, hem Edeko hem de oğlu Odoacer'in diğer tüm Hunlar gibi oldukça melez (ırk ve etnisite bakımından) ve heterojen kimlikli olması muhtemeldir. Odoacer annesi tarafla kan bağı açısından düşünüldüğünde daha çok Skiri gibiydi. Buna karşılık babası tarafla bağına bakıldığında ise ağırlıklı olarak Türkî Hun'du.

Hun iç savaşında öne çıkan üçüncü önemli şahsiyet Ostorgotların kralı Valamer'di. Kendisi, tıpkı yukarıda mevzubahis edilen Ardarik ve Edeko gibi Hun prensi/soylusunu fazlaca andırmaktaydı. Burada, Valamer'in Hun kökenli olduğuna ilişkin tüm detaylara girmek de mümkün değildir. Okuyucuyu Hunlara ilişkin bir önceki kitabıma yönlendirmem gerekecek. Yine de, Valamer'in kariyeri Attila sonrası Hunlarla, bilhassa Attila'nın oğlu Dengizik'le çok yakın biçimde iç içer geçmiştir. Bundan doayı, Hun kökenine ve Dengizik'le mücadelesine kısaca değinilecektir.

Jordanes, Valamer'i Doğu Got yönetici ailesinin; Amal hanedanının meşru varisi olarak sunar. Oysa eldeki kanıtların ayrıntılı tetkiki tam aksini söylemektedir. Valamer'in hanedanı, Hun fethi öncesi Gotları yöneten Kral Ermanarik sülalesinin devamı değildir. İşin aslı, Gotlara dayatılan yeni bir hanedandır. Heather'in haklı olarak ileri sürdüğü üzere, Hun fethi Gotların fetih öncesi siyasal düzenleri üzerinde köklü değişikliklere yol açmıştır. Valamer'i ve hanedanını Got gibi göstermeyi daha inandırıcı hale getirmek için Ermanarik'in ismi bir noktada Valamer'in şeceresine eklenmiştir. 80 yıllık Hun tahakkümünün Ostrogot saltanı üzerinde bıraktığı derin izler bu sayede önemsizmiş gibi gösterilmiştir.

Getica'daki (14.17) Amal şeceresi incelendiğinde, bu kralların büyük çoğunluğunun Got kralları değil, Hun hükümdarları olduğu açık bir biçimde görülür. (...)

Amalların şecerelerinde açık biçimde kutsal saymadıkları ilk atalarını ismi Hunuil'dir. Bu durum bahse konu hanedanın Hun kökenli oluşunu daha da belirgin hale getirmektedir. Hunuil kuvvetle muhtemel imparatorluk ismi Hun ile tıpkı Türkmen ili (Türkmen halkı) ve Özbek ili (Özbek halkı) gibi Türkçede halk veya devlet anlamına gelen il kelimesinin birleşiminden oluşan Türkî bir kelime gibi durmaktadır. Böyle bir kelime özel isim olarak hiö bir anlam ifade etmemektedir ama Ostrogotha ve Amal örneğinde olduğu gibi bunlar özel isim değil halk ve kabile isimlerine dayalı dışardan alınma isimlerdir. Amal şeceresinde, Ostrogotların (Ostrogotha) siyasi teşekkülü/halkı ve Amalların (Amal) kabilesi ve alt kabilelerinin yönetici hanedan ile bağını gösteren böylesi dışardan alınma isimlerle karşılaşıyoruz. Eğer hanedan gerçekten Hun kökenliyse bunun Hunuil gibi (Hun halkı/ imparatorluğu/ devleti anlamında) dışardan alınma bir isme aksetmesini bekleriz. (...)

Eğer bunlar Ostrogot hanedanının Hun kökenleri konusunda güçlü deliller sunmuyor gibiyse, bir de şunlara bakmak lazım, Priscus'ta Attila'nın nüfuzlu adamlarından biri olarak ismi zikredilen Berig/k (Türkçe 'güçlü') daha önce karşımıza çıkmıştı. Bu isim oldukça şaşırtıcı biçimde Gotların İskandinavya'nın dışına çıkmasına öncülük ettiğine inanılan ecdatları Got kralı Berig şeklinde boy gösterir. Christensen oldukça makul biçimde Berig isminin Hun dilinden veya bir ihtimal Keltçeden ödünç alındığı saptamasında bulunur. Bu isim ve ilgili efsanenin Kelt olması mümkün görünmemektedir. Zira benzer bir Kelt ismine yer veren Britanya kaynağı Cassius Dio ile Jordanes'in dönemi arasında muazzam bir zaman farkı vardır. Tabi Jordanes'in kaynak olarak doğrudan Priscus'u kullandığını atlamamak gerekir. Tıpkı diğer 'Got' kökenli Amal ecdadı gibi Berig'in de aslen Hunların atalarından olması kuvvetle muhtemeldir. Kuzeyden Got göçüne değil, İç Asya'dan batıya Hun göçüne öncülük etmiştir. Tüm bunların ortaya çıkardığı şudur: Amal şeceresinde karşımıza çıkan bilgiler, Hun hükümdar ailesine özgü hanedan geleneklerinin kuzeyde bir yerlerden göç eden Gotların muğlak hafızası üzerine bindirilmesinden ibarettir.

Aynca Jordanes'e göre Avrupa Hunlarının bilinen ilk hükümdarı, MS dördüncü yüzyılın sonunda “Hunların Kralı" olarak andığı Balamber'dir. Bahse konu Balamber ile ismi Yunancada Βαλαμηρ (Balamer) şeklinde yazılan MS beşinci yüzyıl ortasındaki Ostrogot Valamer'in aynı kişi olabileceğinden şüphe edilmiştir. İlginçtir, Jordanes'te Vinitharius, Hun Balamber tarafından Gotların genç prenslerinden biri olan Hunimund'un oğlu Gesimund'un yardımıyla öldürülür. Vinitharius'un Amal hanedanından bir Got olduğu iddia edilir ve kendisi Valamer'in büyükbabasıdır. Balamber daha sonra merhumun torunu Vadamerca'yı karısı olarak alır. Vinitharius'un isminin Wend savaşçısı (yani Slav savaşçısı, Slavlar kaynaklarda sadece geç beşinci yüzyıl ve sonrasında boy göstermiştir) anlamına geldiği düşünülürse, Balamber-Valamer'in dördüncü yüzyıldan Hun kökenli hasmı değil, faal olduğu beşinci yüzyıl ortasından 'Got' kökenli hasmı olabileceği açıktır.

Vinitharius'un beşinci yüzyılda, Hun istilasından çok sonra kuzeyde bir yerlerden güney Ukrayna ve Moldovya'ya hareket eden Slav Antlara karşı sefer düzenlemekle nam salmış olması bunu bir kez daha doğrular. Dolayısıyla Gesimund, Balamber ve Vinitharius'a ilişkin olaylar beşinci yüzyıla aittir. Bu olayların zamanı yekpare Hun-Got kralı Valameri parçalayarak ayrı ayrı Hun kökenli Balamber (dördüncü yüzyıl) ve Got kökenli Valamer (beşinci yüzyıl) yaratmak için kurmaca yapılarak geriye çekilmiştir. Balamber (Valamer) tarafından öldürülen Vinitharius Amal şeceresine Vandalarius'un babası olarak girmiştir. Vandalarius ise Valamer'in (Balamber) babasıdır (Getica, 14.79). Balamber/Valamer'in, Vinitharius'u saf dışı bıraktıktan sonra onun torunu ile evlenmesi kurban konumundaki Vinitharius'un katilinin büyükbabası olduğu acayip bir durum yaratmaktadır. Daha sonraki bir pasajda yer verilen ifadeler sis perdesini aralamaktadır (Getica 48.252). Jordanes bu pasajda, Vinitharius ve Vinitharius'un babası Valaravrans'ı 'Amal' sülalesinin dışında tutar ve Vandalrius'un, Ermanarik'in kardeşi Vultuulf'un oğlu olduğunu söyler. Demek ki, Vinitharius ve babası Hun kökenli 'Amalları', Got kökenli yapmak için Amal şeceresine sokuşturulmuştur. (...)

Ostrogotların kurucu hükümdarı Valamer'in Hun olduğunu tespit etmiş bulunuyoruz. (...)

Attila sonrası süreçte tezahür eden Ardarik, Edeko ve Valamer, her üç hükümdar da, Hunlara karşı duran 'milli' Cermen isyanlarının liderleri değil Hun seçkinleri ya da prensleriydi. En nihayetinde Batı Roma İmparatorluğuna son veren o meşhur “Ortaçağın” kapısını aralayanlar başta Edeko ve Valamer'in soyundan gelenler olmak üzere (oğulları Odocaer ve Theodorik (belki de yeğeni) bu adamlar ve yönettikleri birliklerdi.


***


POST-ATTILA KINGS OF EUROPE

By Hyun Jin KİM (in THE HUNS, 2016)

Not only Ardaric, but every other major figure to emerge out of the Hunnic civil war was also like Ardaric of Hunnic provenance or a high-ranking official in the Hunnic imperial court. Edeco, king of the Sciri, was obviously, as Priscus tells us, a Hun. After establishing a short-lived Scirian state the tribes he governed would later be responsible for the death of Valamer, the founding king of the Ostrogoths. Edeco’s son Odoacer, whose ancestry was likewise Hunnic founded the first ‘barbarian’ kingdom in Italy and delivered the coup-de-grâce on what remained of the Western Roman Empire.

The Hunnic identity of the famous Odoacer and his father Edeco is elaborated in detail in the author’s previous book on the Huns: The Huns, Rome and the Birth of Europe (Kim, 2013). In this book, because of the lack of space it is not possible to cite every evidence and argument in favour of this identification. However, to list the most pertinent evidence, the tribe with which he is affiliated most closely is the clearly Turkic (i.e. Hunnic) tribe of the Torcilingi (Getica 46.242.). Both Jordanes on multiple occasions and likewise the Lombard historian Paul the Deacon make this identification clear and Jordanes by mentioning also in his narrative the Thuringians (Thuringos/Thoringos (Getica 55.280)), disqualifies any erroneous conjecture that he had confused the Torcilingi with the Germanic Thuringi.

Jordanes mentions the Torcilingi three times in relation to Odoacer’s conquest of Italy and the tribal name is quite visibly etymologically linked to names of earlier eastern tribes such as the Turcae (first century AD tribe in the Azov region, southern Russia) and Tyrcae (a people in the same area). Then there is the name Torci (also Turqui) given by Frankish historian Fredegar in the middle of the seventh century AD when refering to a clearly Hunnic people in the Danubian region. It is obvious that the name Torci and the Torcilingi are identical: Torc+ connecting vowel i + Germanic suffix -ling. The etymological links between the name Torc/Torci and the name Turk are also undeniable. The name Turk was frequently rendered Tore or Tork, as in Tor (designating a Western Oghuz Turkic tribe that fought for the Kievan Rus as part of the so-called Chernii Kloboutsi confederation), as late as the twelfth century AD.

Odoacer is furthermore identified with another group with possible Hunnic origins, the Rogi. Jordanes calls Odoacer ‘by race a Rogian’, genere Rogus33 and refers to the tyranny of the king (i.e. Odoacer) of the Torcilingi and Rogi, sub Regis Torcilingorum Rogorumque tyrannide. These Rogians have been identified by most scholars with the Germanic Rugi on the Baltic Sea region. However, this identification derives from the preconception that Odoacer was a Germanic king and therefore the groups associated with him must be Germanic. Rather it is more likely that genere Rogus refers to Odoacer’s affiliation with the clan/tribe of Ruga/Roga, the Hunnic king and uncle of Attila the Hun. We know for instance that the Hunnic Ultzinzures, a group that lived along the Danube around 454 AD, was named after Ultzindur the relative of Attila. The Rogi were probably also a group named after Roga/Ruga the great Hunnic king who was the first of the Hun kings to rule over all of Germania. An association with Ruga therefore carried some prestige in wider Germania, hence the adoption of this name by this probably mixed group of Huns and Germanic tribesmen.

The name of Odoacer’s father Edeco/Edico or Edica has no Germanic etymology and it is clearly a non Germanic name. It does, however, have excellent Turco-Mongol etymologies. For instance, the name is probably linked to the old Turkish name ädgü (meaning ‘good’) and the Mongolic Edgü. Odoacer’s own name may be etymologically linked to the name of the Hunnic prince Octar, the brother of Ruga and Mundzuk, and the Turkic name Ot-toghar.

The name of his son Oklan is without a doubt the Turkic Oghlan (Tur. youth). The name of Odoacer’s brother is Hunoulphus (the Hun wolf). The association of virtually every individual and tribe closest to Odoacer with the Huns is a clear indication of his Hunnic origin. Both Edeco and his son Odoacer, however, were like all other Huns, probably highly mixed (racially and ethnically) and possessed a heterogeneous identity. Odoacer was probably mostly Scirian in terms of blood lineage on his mother’s side and mainly a Turkic Hun on his father’s side.

The third important figure to emerge from the Hunnic civil war was Valamer, the king of the Ostrogoths. He too was a Hunnic prince/noble like Ardaric and Edeco mentioned above. Again a full discussion of Valamer’s Hunnic origins cannot be included here and I must refer the reader to my previous book on the Huns. However, Valamer’s career is intimately intertwined with the history of the post-Attila Huns, with Attila’s son Dengizich in particular. Therefore, a brief overview of his Hunnic origin and conflict with Dengizich will be provided here.

Jordanes presents Valamer as the legitimate heir of the old East Gothic ruling house, the Amal dynasty. Closer examination of the available evidence suggests

otherwise. Valamer’s dynasty was in reality a new dynasty imposed on the Goths, not the continuation of the house of King Ermanaric which had ruled the Goths before the Hunnic conquest. As Heather rightfully points out, the Hunnic conquest had profound implications for the former political order of the Goths before conquest. Ermanaric’s name was at some point inserted into Valamer’s genealogy in order to make him and his dynasty look more genuinely Gothic. The 80 years of Hunnic domination, which without a doubt had a significant impact on the Ostrogothic royal line, was thus downplayed.

When one examines the Amal genealogy in the Getica (14.17) however, it quickly becomes apparent that many of these kings are in reality not Gothic kings at all, but Hunnic rulers. (...)

The Hunnic origin of this dynasty is made even more apparent by the name of the first clearly non-divine ancestor of the Amals in their genealogy, Hunuil. Hunuil is most likely a Turkic term combining the imperial name Hun with il meaning people or state in Turkish, as in Türkmen ili (the Turkmen people) and Ozbek ili (Uzbek people). Such a term would not make any sense as a personal name, but as we can see in the cases of Ostrogotha and Amal, these names are not personal names but eponymous attributions based on names of peoples and clans.

In the Amal genealogy we find eponymous names that indicate the ruling dynasty's affiliation with the political entity/people of the Ostrogoths (Ostrogotha) and the clan or sub-tribe of the Amals (Amal). If the dynasty was originally Hunnic we can then expect this fact also to be reflected by an eponymous name such as hunuil (meaning hunnic people / empire/ state). (...)

If that was not enough to provide a strong case for the Hunnic origin of the Ostrogothic royal house, there is still more. Berig/k (Tur. strong), the name of one of Attila's Hunnic magnates in Priscus, which we have encountered earlier, somewhat perplexingly appears as the name of the ancestor Gothic king who supposedly led the Goths out of Scandinavia, Berig. Christensen reasonably identifies the name Berig as either a borrowing from Hunnic or perhaps Celtic. The name and the associated legend is unlikely to be Celtic, given the vast time gap, between Cassius Dio, the source which mentions a similar Celtic name in Britain, and the tim of Jordanes, but Priscus was without a doubt a source that Jordanes directly used. It is highly probable that like many of the other Amal 'Gothic' ancestors, Berig too was originally a Hunnic ancestor figure, who led not he Gothic migration from the north, but the Hunnic migration to the west from Inner Asia. All this reveals that what we have in the Amal geneaology is the dynastic tradition of the Hunnic royal family superimposed on the vague memory of the Goths migrating from somewhere in the north.

Also, according to Jordanes, the first known king of the Huns in Europe was a certain Balamber, the ‘King of the Huns’ during the late fourth century AD. It has been suspected that this Balamber was actually the same person as the Ostrogoth Valamer in the mid fifth century AD, whose name in Greek was written Βαλαμηρ (Balamer). Interestingly in Jordanes the Hunnic Balamber kills Vinitharius, allegedly an Amal Goth and grandfather of Valamer, with the help of another Gothic princeling called Gesimund, son of Hunimund. Balamber then takes as his wife Vadamerca, the dead man’s grand-daughter. Given the fact that Vinitharius’ name means Wend fighter (i.e. Slav fighter, Slavs who only emerge in our sources from the late fifth century AD onwards) he is clearly not a fourth century enemy of the Hunnic Balamber-Valamer, but a mid fifth century figure at the time when the ‘Gothic’ Balamber-Valamer was active. This is confirmed yet again by the fact that Vinitharius is reputed to have campaigned against the fifth century Slavic Antes who only started to move into the southern Ukraine and Moldavia from somewhere in the north long after the Hunnic conquest. It therefore becomes clear that the events relating to Gesimund, Balamber and Vinitharius are fifth century events that have been artificially pushed back into the fourth century to make a single individual the Hunnic-Gothic king Valamer, a separate Hunnic Balamber (fourth century) and Gothic Valamer (fifth century). Vinitharius who was killed by Balamber (Valamer) was entered into the Amal genealogy as the father of Vandalarius, the father of Valamer (Balamber) (Getica, 14.79). The fact that Balamber/Valamer married Vinitharius’ grand-daughter after defeating him must have contributed to this bizarre phenomenon of Vinitharius the victim being transformed into the grandfather of his killer. In fact the game is given away by a statement in a later passage (Getica 48.252) where Jordanes leaves out both Vinitharius and Vinitharius’ father Valaravrans from the ‘Amal’ ancestry and calls Vandalarius the son of a brother of Ermanaric, that is Vultuulf. This shows that Vinitharius and his father have been inserted into the Amal genealogy to make the Hunnic ‘Amals’, Gothic Amals. (...)

We have thus established the Hunnic identity of Valamer, founding king of the Ostrogoths. (...)

Thus, the three post-Attila potentates who emerged out of the Hunnic civil war, Ardaric, Edeco and Valamer, were all Hunnic nobles or princes, not the leaders of 'national' Germanic revolts against the Huns. It was these men and the troops that they governed, especially those that drived out of the following of Edeco and Valamer (under their sons Odoacer and Theodoric (possibly nephew) respectively) that eventually ended the Western Roman Empire and heraldedthe beginning of the so-called 'Middle Ages'.


[SB - more to find in his book]




4 Mayıs 2025 Pazar

Türk Taş Heykellerinin Gizemi - Yaşar Çoruhlu

 

"Ben Oğuzlar'da da olduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar kimse Oğuz taş heykelleri diye bir şey anlatmadı, ama ben bilinen birkaç bazı heykelin Oğuzlara ait olabileceğini düşünüyorum ki zaten Oğuzların bu heykelleri yapmaması düşünülemez. Göktürklerle birlikte yaşamışlardı."

Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu / Video YT



















Oğuzlardaki değişim din değişimi ile beraber farklılaşmış olabilir. Çünkü mezarların başı ve ayağına konulan ahşap ya da mermer taşlar taşbabaların/balbalların yerini almıştır. - SB




27 Nisan 2025 Pazar

İran Coğrafyasında Türkler - Samaniler

 


Samani Devleti (874), hem Türk hem de ilk Türk-İslam Devleti'dir.

İtil (Volga) Bulgar Devleti, İslamiyet'i kabul eden (922) ilk Türk devleti olarak anlatıldı. Bu görüş, Samanilerin "Fars" devleti olarak görülmesinden (göstermelerinden!) kaynaklanıyordu.

SB


* Samani Devleti’nin Türk-İslam devleti olduğu görüşü nasıl, ne zaman, hangi tarihçilerin etkisiyle ortaya çıkıyor?

* Samani Devleti’nin Türk-İslam devleti olduğu görüşünü hangi argümanlar destekliyor?


PROF. DR. AYDIN USTA İLE SAMANİ DEVLETİ - YT link

"Samanilerin ilk Müslüman Türk devleti olduğu aslında daha doğrusu Türk kimliğinden geldiği evvelinden beridir söylenir. 1975'lere kadar Türk lise tarih ders kitaplarında Samanilerin ilk Müslüman Türk devleti olarak geçiyor. Ama sonrasında ne oluyor bilemiyoruz, bir anda bu görüş ortadan kalkıyor ve sonrasında Karahanlıların görüşünün ön plana çıkmaya başlaması söz konusu. Dolayısıyla da aslında bu eskiden beri bilinen bir gerçeklik. Fakat 1975 ve sonrasında ani bir değişimin yaşanmasıyla birlikte, burada dediğim gibi, evvelden bahsetmiş olduğumuz algılar ön plana çıkıyor ki Türklüğün Orta Asya ile Anadolu arasındaki işte o bağlantısının koparılıyor. Bana göre son derece önemli rol oynuyor bu. Siz Samanileri aradan çıkardığınızda Türklerin geçmişte olan veya işte İslamiyet ile olan o bağlantı noktasında o köprü noktasındaki değerlerini tamamen farklılaştırılmışlığı çıkarmakta. Demiş olduğumuz gibi Samaniler zaten eskiden biri Türk oldukları biliniyor. Fakat nedense bir anda sonradan bu yok sayılmış. (...)

Behrâm-ı Çûbîn'i herkes İranlı bir kumandan olarak biliyor, ama bu zatın İranlılara isyan ettikten sonra, kendi atalarını İranlılarla bağdaştırmayıp, İranlıları, yani Sasanileri tahtı zorla ele geçiren kimseler olarak görüp, kendisinin Partların, yani Arşak atalarının tahtını geri alan kimse olarak betimliyor. Behrâm'ın atalarına baktığımızda, Mihranilere baktığımızda, akabinde Partların Dahe kolu ve Sakalara kadar gittiğini görüyoruz. Yani Behrâm'ın bir noktadan sonra Türklere bağlanması durumu söz konusu. Bu her zaman göz ardı edilen konulardan bir tanesi. Behrâm daha sonra eşini ve çocuklarını bırakıp Göktürk tarafında kaçıyor ve Türk hükümdarı Tardu'nun kızıyla evleniyor. Bu evlilikten olan çocuklarının Maveraün nehirde yayıldıkları ve bu coğrafyaya hakim olduklarını biliyoruz. Samanilerin Türklüğüne atıflardan bir tanesi de budur."



(wikiden: *Behrâm-ı Çûbîn, Sasaniler zamanında II. Hüsrev'e bağlı meşhur İranlı (!) askerî komutan. 590 — 591 yılları arasında kısa bir süreliğine VI. Behrâm adıyla Sasani İmparatorluğu tahtına çıkmış. - SB)


***

Prof. Dr. Şemseddin Günaltay, "İslam Dünyasının İnhitatı Sebebi Selçuk İstilası Mıdır?

(İkinci Türk Tarih Kongresi, 20-25 Eylül 1937) - Belleten, II.Kânun - Nisan 1938, TTK 1994/pdf












Atilla - Aetius

 


Attila hakimiyetindeki Hunlar karşısında önce oyalama taktiği ile zaman kazanmaya çalışan Batı Roma İmparatoru III. Valentinianus ile kumandanı Aetius'un yeterli tedbir aldıklarına kanaat getirdikten sonra Attila'nın taleplerini açıkça reddetmeleri, Batı Roma'ya karşı büyük Hun seferini kaçınılmaz kılmıştı.

451 yılı başlarında Orta Macaristan'dan hareketle batıya yönelen Hun kuvvetleri, Mart ayı ortalarına doğru Ren Nehri'ni üç noktadan aşarak Galya'ya girmişlerdir. Bu sırada İtalya'dan hareket eden Batı Roma ordusu da Galya'da hızla kuzey yönünde ilerlemekteydi. Hun kuvvetleri Mettis'i (7 Nisan) ve Durocortorum'u ele

geçirerek Paris'in hemen güneyinde bulunan Aurelianum'a ulaştıkları vakit, Aetius kumandasındaki Batı Roma ordusu da buraya gelmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma burada değil de Attila'nın kendi savaş taktiğine daha uygun gördüğü Catalaunum (Campus Mauriacus) sahasında gerçekleşmişti (20 Haziran 451).

Her iki tarafın da ağır kayıplar verdiği bu kanlı mücadelede hangi tarafın galip geldiği halen tartışılmakla beraber Attila'nın ordusunun kazanan taraf olduğu gerçeği ağır basmakta. Nitekim savaşın gerçekleştiği akşam Roma ordusu dağılmış, birlikler arasında bağlantılar kesilmiş, hatta Romalı kumandan Aetius dahi kendini kaybederek girdiği Hun birlikleri arasından canını zor kurtarmıştı. Attila ise ordusu ile birlikte 20 gün kadar kısa bir sürede Hun başkentine dönebilmişti. Keza henüz bir yıl bile geçmeden Attila İtalya seferine çıktığı zaman, karşısında Hunlar'a karşı durabilecek bir Roma kuvveti kalmamıştı.


Hatice AYDIN

Theophanes'in Kroniğinde Geçen Türk Devletlerinin Tarihine Kısa Bir Bakış; Avrupa Hunları

"Theophanes Confessor (=İtirafçı) Kroniğinde Türkler 284-813" içinde



Hunlar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayıldıkları gibi Anadolu topraklarına da yayılmışlardır. Özellikle 395 yılında harekete geçen Hunlar iki yol takip ederek ilerleyişlerini sürdürmüşlerdir. Onlardan bir kısmı Balkanlar’dan Trakya’ya ilerlerken daha büyük sayıda diğer bir kısmı Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya yönelmişlerdir. (88) Basık ve Kursık adlı iki bey tarafından idare edilen bir kısım Hunlar Kafkasya üzerinden Anadolu ve Suriye’ye saldırmışlardır. Bu Anadolu akını sırasında Hunlar, bugünkü Erzurum, Karasu ile Fırat’ı geçerek Malatya ve Çukurova bölgesine kadar ilerlemişler, Urfa ile Antalya’yı kuşatıp Suriye’ye gelerek Kudüs taraflarına varmışlardır. Orta Anadolu’ya Kayseri-Ankara civarına kadar gittikten sonra, Azerbaycan-Bakü yolu ile merkezlerine dönmüşlerdir. Gerçekleştirilen bu akınlar planlı olmuş ve yerleşilecek vatan hâline getirilecek en uygun toprakları bulma gayesi taşımıştır. Bu durum, Doğu Roma İmparatorluğu kadar Sasanileri de telaşlandırmış ve korkutmuştur. (89) 398 yılında küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma’nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddi önlem alamamıştır. (90)


Prof. Dr. İlhami DURMUŞ

Sakalar ve Hunlar Döneminde Anadolu'da Türk Varlığı

Eski Ön Asya Uygarlıklarından Günümüze Anadolu’da Türk Varlığı,

Ankara, 2008, Genelkurmay Basımevi. s.83-100